Yeni Suriye: Kişisel hesaplaşmaların kara haritası

Bazı Suriyeliler hâlâ kanunlardan kaçmanın veya yasadışı eylemlerde bulunmanın mümkün olduğunu düşünüyor

Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
TT

Yeni Suriye: Kişisel hesaplaşmaların kara haritası

Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)

İsmail Derviş

Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden üç ay sonra Ramazan Bayramı'nın üçüncü gününün akşamı, Suriyeliler bayram tatili sebebiyle, Suriye'nin en ünlü eğlence parkı olan ve Şam Uluslararası Havalimanı'nın yakınında bulunan “Mutlu Dünya”yı doldurmuşlardı. Ancak iki genç, yetişkinlere ait bir oyun için sıra kavgasına giriştiler. Olay, birinin diğerini “Kamu Güvenliği’nde” çalıştığını söyleyerek tehdit etmesi, “intikam alabileceğini” söylemesiyle tırmandı.

Basit bir anlaşmazlık sonucu ortaya çıkan bu olay, Suriye'de yaklaşık 15 yıldır yaygın olan şiddet sırasında gerçekleşen sayısız intikam ve misilleme olayı ve dökülen kan yanında önemsiz kalıyor. Bütün bunlar sebebiyle ülke, bu yüzyılda dünyanın en şiddet dolu ve güvensiz ülkesi olarak sınıflandırıldı.

Esed rejiminin devrilmesinin arifesinde Suriyeliler, çoğunluğu Esed rejimine sadık olanlara veya rejimin işlediği suçlara iştirak edenlere yönelik misilleme eylemleri olan kitlesel katliamlardan korkuyorlardı. Ancak tepkiler beklenenden çok daha hafif oldu ve Suriye’nin kıyı bölgesinde mart ayı başında patlak veren olaylardan önce intikam davaları bireysel vakalarla sınırlı kaldı. Eski rejime bağlı yandaşların yeni hükümetin kamu güvenlik güçlerine yönelik saldırısıyla başlayan olaylar, büyük çoğunluğu sivil olan yüzlerce kişinin ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlandı.

Uluslararası toplum, eski rejime bağlı grupların gerçekleştirdiği saldırıyı hemen kınadı ancak yeni Suriye hükümetinden de yaşanan ihlalleri soruşturmasını istedi. Hükümet de olup biten her şeyi araştırmak ve olaya karışanlardan hesap sormak için bir “bağımsız soruşturma komitesi"  kurdu ama komite bu yazı yazılırken hâlâ çalışmalarını sürdürüyordu.

Humus'ta köylerin etrafındaki barikatlar

Suriye'nin merkezindeki Humus, büyük mezhepsel çeşitliliğe sahip bir şehir. Görgü tanıkları Independent Arabia'ya, güvenlik güçlerinin olası misillemelerden sakinlerini korumak için bazı Alevi köylerinin etrafına barikat kurduklarını söylediler.

Esed rejiminin döktüğü kanın intikamını almak isteyenlerin arasında kişisel intikamlarını almak isteyenler de var. Bazıları da İçişleri Bakanlığı devleti tam anlamıyla denetim altına almadan ve hukuk diğer ülkelerdeki gibi işlemeden önce hesaplarını görmek istiyorlar.

 Bazı Suriyeliler de, kanundan kaçanların veya yasadışı eylemlerde yahut da hâlâ hukuksuz eylemlerde bulunanların, bunun için hâlâ imkânları olduğuna inanıyor. Güçsüz olan ve aygıtları hâlâ yeniden yapılandırılan hükümete danışmadan, başkaları ile hesaplarını görebileceklerini düşünüyorlar.

Ciddi hukuki adımlar bekleniyor

Suriyeli avukat Fadi Kardus şunları söylüyor: “Bilhassa Suriye çatışması gibi uzun süreli ve kanlı çatışma ile devrim bağlamında, herhangi bir geçiş sürecinde, kişisel hesaplaşmalar gerçek bir tehlikeyi temsil eder. Oysa uluslararası alanda kabul gören kavramıyla geçiş dönemi adaleti, adalet ve uzlaşmayı sağlayacak yasal ve kurumsal bir çerçeve sunarak bu tür intikamların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Aynı şekilde, 2025 Suriye Anayasa Bildirgesi doğrultusunda en kısa sürede kurulmasını umduğumuz geçiş dönemi organı da bu hedefe ulaşılmasında önemli rol oynayacaktır. Bunun için suçluların ve faillerin hesap vermesini, mağdurların tazmin edilmesini ve ihlallerin tekrarlanmamasını sağlamak için bireylerin ve kurumların reform edilmesini garantiye almalıdır.” Şunu da ekliyor: “Geçiş dönemi adaleti ilkelerinin etkin bir şekilde uygulanmasıyla Suriye'nin kişisel hesaplaşmaların açık arenasına dönüşmesini engelleme fırsatına sahip olduğu söylenebilir. Bu nedenle, adaletin sağlanması için hükümet ve Suriye'de ulusal düzeyde faaliyet gösteren sivil toplumun sürecin kapsayıcı, oluşumu, yetkileri ve görevleri belli, mağdur merkezli olmasını sağlamak amacıyla güçlü bir kararlılık göstermesi gerekiyor. Bu da bireyler ile devlet arasındaki güveni artırıp, en azından öngörülebilir gelecek için istikrarı sağlayacaktır.”

Kardus, şöyle devam etti: “Geçiş Adaleti Komisyonu için gerekli yasama ortamını oluşturacak geçici yasama konseyi kurulmadan, yukarıda belirtilenler hiçbir işe yaramayacaktır. Bu yapılırken ulusal mevzuat, Geçici Anayasa Bildirgesi, insan hakları ve geçiş adaletine ilişkin uluslararası standartlar esas alınmalı, Geçiş Adaleti Komisyonu'na ulusal ve uluslararası destek sağlanmalı ve böylece kararlarının güvenilirliğinin artırılması hedeflenmelidir. Zira Geçici Anayasa Bildirgesine göre geçiş adaletinin kazananların adaleti olmasından korkuluyor. Dolayısıyla Geçiş Adaleti Komitesi’nin öncelikle mağdurların kim olduğunu tespit etmesi, geçmişteki ihlallerin mağdurlarını hak sahibi olarak tanımaya çalışması gerekiyor. Daha sonra komiteler aracılığıyla gerçeklerin araştırılmasına başlanmalı. Ardından Adalet Komitesinin görev alanına giren suçların faillerinin kimliğine bakılmaksızın yasal işlem ve takip başlatılmalı. Mağdurlar veya aileleri için hesap sorma, tazminat ve düzeltme mekanizmasının net bir şekilde oluşturulması ve şu anda yaşandığı gibi ihlallerin tekrarlanmasını önlemek için gerekli tüm tedbirlerin alınması gerekiyor.”

Eski rejimin geride bıraktığı miras

Suriyeli yazar ve insan hakları aktivisti Samar Aştar’a gelince şunları söylüyor: “2011 yılında Suriye devrimini izleyen çatışmanın patlak vermesinden itibaren devlet kurumları bozulmaya başladı. Ülkede suçları bir nebze olsun kontrol altında tutan birleşik güvenlik otoritesi kayboldu. Ülke kompleks çatışmaların açık arenası haline geldi. Çatışmalar siyasetin ve militarizmin sınırlarını aştı, kaos ve yargı sisteminin zaafları örtüsü altında kişisel intikam ve tasfiyeler şeklinde daha tehlikeli bir karaktere büründü. O zamandan beri öldürme, adam kaçırma ve uydurma suçlamalar, hiçbir yasal veya toplumsal caydırıcılık olmaksızın, tüm taraflar için hesaplaşmanın yaygın bir yolu haline geldi.

Aştar şunu da ekliyor: “Esed rejimindeki subay ve yetkililerin, isyan eden halka karşı kullanmak için intikam almak isteyen ve suç kaydı bulunan kişileri askere alma politikasını unutamayız. Bu onların halka sempati duymamalarını, yemek ve içmek gibi öldürmeye alışana kadar acımasızca ve hiç ara vermeden öldüren bir demir yumruktan ibaret olmalarını garanti altına alacaktı ve öyle de oldu. Daha sonra Aralık 2024'te rejim değiştiğinde Suriyeliler suçluların yasal olarak hesap vereceğini umuyordu. Kontrol dışı silahların kontrol altına alınması, fraksiyonların ortadan kaldırılması, güvenlik güçlerinin rolünün etkinleştirilmesi yoluyla güvenliğin yeniden sağlanacağını ümit ediyorlardı. Ancak bu umut, gerçek bir reform belirtisi göstermeyen yeni bir gerçeklikle hızla suya düştü. Silahların, hizipçiliğin ve mezhepçi söylemlerin yaygınlaşması, yeni hükümetin etkili ve net bir geçiş dönemi adaleti politikasının olmaması sorunu daha da derinleştirdi. Vatandaşlar ise, kendilerine insan aklının kavrayamayacağı acılar yaşatanlardan hesap sorulmasını, hükümet kurumlarından defalarca talep ettiler. Ancak gerçek bir yargılamanın olmaması nedeniyle birçok kişi “Şebbiha” ve suçluların isimlerini belgelemek için sosyal medyaya yöneldi ve “siyasi”, bazen de mezhepsel bir doğa taşıyan bireysel intikam kampanyaları başladı.

Hükümetin çekingen müdahalesi

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Suriyeli insan hakları aktivisti, “yeni hükümetin müdahalesinin çekingen olduğunu ve kontrolsüz yayılan silahların kontrol altına alınmasının önceliğine inanmadığını, çeşitli silahlı grupları Suriye Ordusu adı altında tek bir çatı altında etkili bir şekilde birleştiremediğini” düşünüyor. Ardından şöyle devam ediyor: “Hatta bazen rastgele işlenen intikam suçlarını örtbas ederek sanki katillere gizli bir koruma sağlıyormuş gibi davranıyor. Bu da şiddetin ve bireysel intikamın çemberini genişletti ve asırlardır korkuya alışmış olanların yüreklerine kaygı geri döndü. Herhangi birini “Esed rejiminin kalıntısı” olmakla suçlamak kolaylaştı, böylece peşine düşmek, tutuklamak ve hatta öldürmek meşru ve onaylanan bir eyleme dönüştü. Suriye sahillerinde kendilerinde hesap sorma hakkı ve öldürme yetkisi gören gruplar tarafından yeni tasfiye eylemleri başlatıldı. Silah sesleri yeniden yükseldi ve mahkemeler, hakimler ve tanıklar aracılığıyla örgütlü geçiş dönemi adaletinin son özellikleri de ortadan kalktı. Bunun yerini, genellikle kişinin geçmişine dayalı bireysel ve kolektif intikam eylemleri aldı. Bir yerde Esed yönetimine sessiz kalan bir dini gruba karşı savaş açıldığını, diğer bir yerde malların geri alınması, önceki rejim döneminde uğranan zararın intikamının alınması, hatta sadece ailevi problemlerden dolayı intikam alma durumları görülmeye başlandı.”

Silahlar tekrar konuşacak mı?

Aştar sözlerini şöyle bitirdi: “Suriye halkının yorgun zihni bugün acaba tekrar silahlar konuşacak mı, orman kanunu tarzı hayat devam edecek mi, bireyin güvenliği ve onuru arasında aşılmaz bir duvar oluşturan öldürme ve işkencenin geri dönme olasılığı var mı diye düşünüyor. Bu soruların cevabı evettir; eğer mevcut hükümet yasaları uygulayamazsa, gerçekten hesap soramazsa, kontrolsüz silahı ve hizipçiliği kontrol edemezse, geçiş adaleti için derhal çalışmaya başlamak yerine, sokağın öfkesini dindirmek çabasıyla sadece medya ve kameraların önünde bir suçluyu tutuklarsa kaos ve korku geri dönecek. Adalet kamerayla değil, adil bir yargıçla ve halka hukuk temelleri üzerine kurulmuş bir devletin güvenini veren dürüst bir soruşturmacıyla sağlanır.”

Öte yandan gözlemciler, kişisel hesaplaşma vakalarının da yaşandığını, bu vakaların rejimin yıkılmasından önce de var olduğunu, ancak günümüzde farklı bir karakter kazandığını düşünüyorlar. Zira güç dengeleri değişse de, bazıları kaos, intikam ve kişisel tasfiyeler açısından Suriye'de yaşananların büyük Suriye destanından sonra yaşanması beklenenlerden çok daha az ve hafif olduğunu düşünüyorlar. Ancak hükümet, isteyerek veya istemeyerek de olsa, birincisi, güvenliği ve kontrolü sağlamak, ikincisi de ülkeye destek konusunda ileriye yönelik adımlar atmadan önce daha fazla adım atılmasını bekleyen uluslararası toplumun güvenini kazanmak için, yasaları mümkün olduğunca uygulamaya çalışıyor.



Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
TT

Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Lübnan, pazartesi günü Hizbullah ile İsrail arasında ilan edilen muğlak ateşkesle ABD Başkanı Donald Trump'ın doğrudan ilgi alanına girmiş oldu. Bu gelişmenin başta güney halkı olmak üzere yurtlarından edilmiş Lübnanlıları iyimserliğe mi, karamsarlığa mı, yoksa belirsizliğe mi sürükleyeceği sorusu halen cevap bekliyor. Ancak Trump'ın Lübnan'a ilişkin sosyal medya paylaşımını okuduğumuzda akla önce “Lübnan dosyasına eğilmesi, tıpkı İran dosyasına dair attığı her tweette yaşandığı gibi, şifrelerini çözmek için ekstra çaba mı gerektirecek?” sorusu geliyor. Bu sürecin ipuçları zaten pazartesi günü, Lübnan paylaşımını yayımlar yayımlamaz geri almasıyla kendini gösterdi. Bununla birlikte ihtimaller arasında en ağır basanı, Lübnan'a duyduğu ilgi, İran’a duyduğunun gölgesinde kalacak ve zamanla o dosyadan da uzaklaşarak Latin Amerika, Batı ya da Doğu Avrupa ya da Güney Çin Denizi gibi dünyanın başka köşesindeki yeni bir gündem maddesine yönelecek olması bulunuyor.

Tarihi bir ironi olarak Trump'ın Lübnan ateşkesine ilişkin paylaşımının, ABD merkezli haber sitesi Axios'un pazartesi günü Lübnan'daki İsrail geriliminin arka planında gerçekleşen Trump-Netanyahu telefon görüşmesinin ayrıntılarını yayımlamasıyla, medya ve siyaset gündeminde geri plana düştüğünü belirtmek gerekiyor. Trump bu görüşmede Netanyahu için ‘tam bir deli’ ifadesini kullandı.

Bu durum, Ağustos 1982'de İsrail'in Batı Beyrut'u yoğun bombardıman altına aldığı günlerde yaşanan bir telefon görüşmesini hatırlattı. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan, dönemin İsrail Başbakanı Menahem Begin'i arayarak, “Menahem, bu bir soykırım” demişti. Begin ise alaycı bir tonla ‘Holokost’ sözcüğünün anlamını iyi bildiğini belirtmiş, ancak kısa süre sonra bombardımanı durdurma emrini vermişti.

Hizbullah'ın ya da İran'ın zafer ya da zafer vaadi gibi sunmaya çalıştığı denklemler, bu felaketin boyutlarının çok gerisinde kalan kırılgan hesaplardır

Bu çerçevede, Lübnan'daki ateşkesle ilgili temel soru, ateşkesin sağlanmasında hangi tarafların ne ölçüde rol oynadığı; bu rollerin Lübnan, Arap ülkeleri, İran ve ABD arasında ya da Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Meclis Başkanı Nebih Berri arasında nasıl paylaştırılacağı değildir. Asıl soru, ateşkesin Güney Lübnan'ı da kapsayıp kapsamayacağıdır. Bir diğer ifadeyle, ateşkes yalnızca Beyrut ve güney banliyölerini hedef alan saldırıların durdurulmasına mı dayanacak, yani "güney banliyöler karşılığında kuzey yerleşimleri" denklemine mi geri dönülecek? Bu durum, Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın ortaya koyduğu ve "Beyrut'a karşılık Tel Aviv" şeklinde özetlenen denklemden dramatik bir geri adım anlamına gelecektir.

Ancak bugün, savaşın yol açtığı yıkımın büyüklüğü karşısında bu tartışma artık eski ya da anlamını yitirmiş görünebilir. Çünkü savaşın Güney Lübnan'ın tamamında her gün, her saat ve her dakika sebep olduğu yıkım, can kayıpları ve zorunlu göç, felaketin boyutlarını sürekli artırmaktadır.

Böylesine büyük bir insani ve maddi yıkım karşısında, Hizbullah'ın veya İran'ın zafer ya da zafer vaadi olarak sunmaya çalıştığı denklemler, felaketin büyüklüğü yanında son derece kırılgan ve yetersiz kalmaktadır.

eergthy
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kenti yakınlarında düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 27 Mayıs 2026 (AFP)

Gerçek şu ki, Lübnan’ın güneyi bu yeni-eski denklemin dışında kaldığı sürece Lübnan'da gerçek bir ateşkesten söz etmek mümkün değil. Bu denklem, İran'ın Hatemu'l-Enbiya Karargâhı aracılığıyla pazartesi günü pekiştirdiği bir formül. Söz konusu yapı, güney banliyösüne yönelik herhangi bir saldırı halinde İsrail'in kuzeyini hedef alacağı tehdidinde bulundu. Ancak bu denklem Beyrut'u çatışmanın dışında tutsa da güneyi İsrail'in öldürme makinesi karşısında çok daha savunmasız kılıyor. Öte yandan Lübnan'ı kapsayan bir ABD anlaşması olmaz formülünü yeniden üretmeye çalışan İran'ın tutumunu da gözler önüne seriyor. Bununla birlikte bu formülün geçtiğimiz nisan ayı başlarında İran ile yapılan ateşkesle birlikte gündeme geldiği andan bu yana İsrail, Güney Lübnan'da onlarca kilometre ilerleyerek 68 kent ve köyü yerle bir etti, binlerce Lübnanlıyı öldürdü ve yaraladı. İsrail şimdi de güneye yönelik bombardımanını sürdürürken, İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, Nebatiye halkına kenti terk etmeleri uyarısında bulundu.

ABD Başkanı, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna uymaya zorlayabilecek tek kişi

Hizbullah'ı savaşın tüm dehşetinden tek başına sorumlu tutmak elbette mümkün değil. Sanki İsrail, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney suikastının intikamını almak için fırlattığı altı rokete orantılı ve sınırlı bir karşılık vermekle yetinmiş gibi davranamayız. Öte yandan güney felaketi, Hizbullah'ın silahının ve kendi tarzındaki direniş anlayışının ne işe yaradığı sorusunun önünü ardına kadar açtı. Üstelik güney tarihinde, 1982 istilası döneminde bile görülmemiş bu emsalsiz felaketin boyutları karşısında hiç kapanmayacak. Hizbullah'ın milletvekilleri ya da politikacılarından herhangi birini dinlemek yeterli; Lübnan'ın alışıldık tartışmalarına ve dil oyunlarına alışmış bu isimler felaket karşısında ne denli yetersiz kaldıklarını ne denli eski bir dile ve söyleme hapsolduklarını ortaya koyuyor. Bu, argümanın çözülmeye başladığının işaretidir. Nebatiye ve Sur sakinlerinin iki ayrı bildirgede Lübnan ordusunun bölgeye girmesini ve Hizbullah militanlarının çekilmesini talep ederek, kentlerinin çatışmadan muaf tutulması çağrısında bulunması da tam bunu açıklıyor. Bu, güney Lübnanlıların Hizbullah'la ilişkisinde belirleyici bir kırılmaydı ve Hizbullah'ın bunu görmezden gelmesi mümkün değil. Lübnan’daki diğer siyasi güçler ise bu felaketteki sorumluluğu daha sınırlı olsa da söylemleri yine de durumun gerisinde kaldı. Bu durum, Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizinin gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

vbth
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yerinden edilmiş kişiler araçlarıyla Hizbullah liderlerinin resminin bulunduğu duvarın önünden geçiyor, 18 Nisan 2026 (AFP)

Meclis Başkanı Nebih Berri, tüm bu ağır felaketin yanıtının özünü dile getirerek, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna bağlayabilecek tek ismin ABD Başkanı olduğunu söyledi.

Mevcut ihtiyacın bir ateşkes sağlamak olduğunu, bunun İran'la bağlantılı ya da ayrı bir anlaşma olup olmadığından bağımsız olarak geçerli olduğunu vurgulayan Berri, Tel Aviv'in bombalamayı sürdürürken müzakere etmek istediğini, bu durumun Lübnan'a ağır bir bedel ödettirdiğini kaydetti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Berri'nin açıklamaları, üstü kapalı olarak bir felaket itirafı niteliği taşımasından dolayı büyük önem taşıyor. Trump'a çağrıda bulunmak zorunda kalması ve daha da önemlisi anlaşmanın İran'la ilişkili olup olmadığının artık önem taşımadığını, asıl olanın savaşı durdurmak olduğunu söylemesi de her türlü siyasi hesabı bir kenara bıraktığını gösteriyor.

Keşke savaşın kalıcı olarak durması mümkün olsaydı. Oysa şu an için ulaşılabilir hedef, savaşın derinleşmemesi ve yoğunlaşmamasıdır; Beyrut ve Dahiye'yi vuracak boyuta gelmemesidir. Ne var ki 8 Nisan’da İsrail, yalnızca on dakika içinde 100 hedefi bombaladı. Bu saldırıda yüzlerce kişi hayatını kaybetti ya da yaralandı. Bu, açık bir savaş suçuydu.

Berri'nin konuşmasındaki kilit nokta, Lübnan'ın savaş nedeniyle ödediği ağır bedel oldu. Bu da Hizbullah'ın güney felaketi ortasında oluşturmaya çalıştığı denklemlerin kırılganlığının dolaylı bir kabulü niteliği taşıyor.

İsrail ordusu kayıp verse de yıpratma savaşından çekinse de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu önümüzdeki Ekim'de en zorlu siyasi sınavlarına hazırlanıyor olsa da bunların hiçbiri Lübnan güneyinin ödediği ağır bedele denk düşmez. Nebatiye ve Sur'dan yükselen ses de bunu açıkça ortaya koydu: Lübnan'ın uğradığı kayıpları göz ardı eden bu tür denklemleri üretmek artık kabul edilemez.

İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın, İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine ilişkin soruyu fiilen yanıtlamış oldu.

Ancak şunu da belirtmek gerekir: Yaşanan gelişmeler bizzat Hizbullah'ın öngördüklerini de aştı. Örgütün kendisi de İsrail'in bu denli ileri gideceğini hesaplamamıştı; sanki daha sınırlı bir sızma için hazırlanmış, daha küçük çaplı bir senaryoya göre konumlanmıştı. İsrail'in ilerleyişi bu ‘sınırları’ aşıp Şakif Kalesi'ni (Beaufort Kalesi) yeniden işgal ettiği anda Hizbullah, hem kendi öz algısında hem de tabanına ve kamuoyuna sunduğu imgede, silahının ve direniş kimliğinin meşruiyet zeminini tümüyle yitirdi. Her halükârda İsrail'in ilerlediği boyut, şu soruyu yeniden gündeme taşıyor. “Hizbullah geçtiğimiz yıl mart ayı başlarında o roketleri fırlatmasaydı ve 2024 Kasım’ında ateşkes anlaşmasının öngördüğü biçimde -ki Hizbullah bu anlaşmayı kendisi kabul etmişti- silahlarını Lübnan devletine teslim etmiş olsaydı, İsrail yine de Lübnan güneyine saldırır mıydı?” sorusunun kesin bir yanıtı yok. Özellikle İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonunun Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki operasyonlarla eş zamanlı yürütüldüğü düşünüldüğünde Tel Aviv'in öne sürdüğü güvenlik gerekçelerini genişlemeci emellerinden ayırt etmek giderek güçleşiyor.

jı78k
İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonrasında bir binadan yükselen devasa alev, 28 Mayıs 2026 (AFP)

Ancak bu soruya yeterli bir yanıt bulunamasa bile, artık bu sorunun sorulması gerekiyor. Daha da önemlisi, Hizbullah bu sorunun sorulmasını artık engelleyecek konumda değil. Ne var ki Hizbullah'ın İsrail meselesindeki tekeline son vermek, bu dosyanın tüm Lübnan'a ait bir meseleye dönüştürülmesini gerektiriyor. Yalnızca güneyin ya da Şiilerin sorunu olmaktan çıkıp ulusal bir mesele hâline gelmesi şart. Zira Lübnan'ın olumlu, ilerici değerler taşıyan bir siyasi gelecek inşa etmesini düşünmek; her sokakta, her üniversitede yankı bulan, dünya genelinde değer skalasını yeniden biçimlendiren İsrail meselesini Lübnan'ın ulusal gündemine taşımadan nasıl mümkün olabilir? Üstelik Lübnan güneyi İsrail işgali altındayken ve ülke, şiddeti yücelten, neredeyse bunu bir amaç olarak ilan eden aşırı sağa doğru korkunç bir kayış yaşayan İsrail ile doğrudan komşuyken... Tüm bunlar, bilhassa bu sürecin, Lübnan'ın iç siyasi dinamikleriyle eş zamanlı yürütüldüğü ve hem devlet hem toplum düzeyinde Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizini derinleştirdiği göz önüne alındığında, Hizbullah'ın İsrail karşısında inşa ettiği bütün sürecin yeniden sorgulanması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Hizbullah'ın tüm sürecinin yeniden değerlendirilmesi, belki de İsrail'in 2000 yılında güneyden çekildiği andan başlamalıdır. O çekilme gerçekleştiğinde Hizbullah, bunu yalnızca İsrail ordusunun aldığı ağır darbeler ve güneyde tutunamaz hâle gelmesi sonucunda yaşanmış bir geri çekilme olarak sundu. Oysa İsrail'in iç siyasi dinamikleri bu çekilme tercihini güçlendiren asıl etkenlerdi. Bu durum Şam'ı öfkelendirdi ve şaşkına çevirdi. Çünkü İsrail, Suriye'nin elindeki önemli pazarlık kozu olan kartı almış oluyordu. Bunun üzerine Suriye, Hizbullah'ın silahına meşruiyet zemini sağlamak ve Lübnan güneyini bölgesel nüfuz mücadelesinin alanı olarak canlı tutmak amacıyla Şeba Çiftlikleri bahanesini devreye soktu.

Bugün ise İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine dair soruyu fiilen yanıtlamış oldu. Bu aynı zamanda Hizbullah'ın geçmişteki zafer iddialarının geniş çaplı bir değerlendirmeye tabi tutulmasını zorunlu kılıyor. Bu iddialar gerçek bir stratejik başarıyı mı yansıtıyordu, yoksa kesin askeri sonuçlardan ziyade güvenlik vesayeti altında şekillenmiş siyasi söylem hâkimiyetinin bir ürünü müydü? Bunun ötesinde, güney halkının ödediği bedeller pahasına zafer denklemleri kurmanın artık mümkün olmaması gerekiyor.

İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek, tabloyu eksik okumaya yol açar.

Olayların Hizbullah'ı da aştığı meselesine dönecek olursak: İsrail ordusunun Şakif Kalesi'ni işgal etmesinin, taşıdığı sembolik ve askeri-stratejik ağırlıkla birlikte, Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta ‘belirleyici bir dönüm noktası’ oluşturduğu doğruysa -ki Netanyahu bunu böyle tanımladı- şunu da belirtmek gerekiyor. Bu ‘belirleyici dönüm noktası’ yalnızca İsrail'in güneydeki işgalini genişletme kapasitesiyle değil, bu işgale verilen tepkilerle de ölçülmeli.

Bu bağlamda Tel Aviv'in Lübnan’ın güneyindeki işgalini genişletmesine karşı Arap dünyası ve uluslararası toplumdan toplu kınama açıklamaları gelmesi dikkati çekti. Bu noktada Suudi Arabistan’ın savaşın başından bu yana bir ilk olma özelliği taşıyan tutumu öne çıktı. Bu gelişme, Lübnan'daki savaşın bölgesel bir meseleye dönüştüğüne ve İsrail'in bölgesel yayılmacı politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğuna işaret ediyor.

Netanyahu'nun Suriye, Lübnan ve Gazze cephelerinde eş zamanlı operasyon yürüttüklerinden söz ettiği son konuşması, İsrail'in bu sahaları tek bir bölgesel savaşın parçası olarak gördüğü stratejik bir vizyonu yansıtıyor. Hizbullah'ı zayıflatmak ya da askeri kapasitesini tasfiye etmek İsrail'in birincil hedefi olmakla birlikte, bu hedef İsrail’in; birincisi, İran'ın bölgesel nüfuzunu kısmak, ikincisi, bölgedeki nüfuz alanlarını yeniden biçimlendirerek İsrail'e yeni bölgesel düzende ağırlıklı bir konum kazandırmak olmak üzere iki temel eksen üzerine kurulu daha büyük bir stratejisinin parçası.

Dolayısıyla İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek tabloyu eksik okumaya yol açar. Bu süreçte İsrail, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere önde gelen Arap ülkeleri ve Türkiye için İran kadar önemli bir bölgesel soruna dönüşüyor. Dahası, İsrail meselesi İran meselesini gölgede bırakmaya başladı. İran şu an nasıl bir özalgı içinde olursa olsun, görece de olsa bir çevreleme sürecine girmiş durumda. İsrail meselesi ise yayılmacılığının zirvesinde.

Lübnan ve özellikle güneyi, bu iki kutup arasında ejderin ağzına düşmüş hâlde. Büyük sorun yalnızca insan ve maddi kayıplardan ibaret değil. Güneyin yaşadığı emsalsiz yerinden edilmenin Lübnan'ın demografik yapısına siyasi ve ekonomik boyutlarıyla yansımalarında gizli. İsrail'in imha dinamikleri geniş çaplı nüfus göçünü de kapsıyor. Gazze'de de tam olarak bu yaşanıyor. Netanyahu'nun Gazze'nin yüzde yetmişini işgal tehdidinin, bölge halkını sürgüne zorlamayı amaçladığına dair tahminler mevcut. Daha dar ölçekte, Suriye’nin güneyinde de benzer bir tablo söz konusu. Demografik ve coğrafi kartların yeniden karılması, yaklaşan dönemin işaretlerini taşıyor.

 *Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Sudanlı taraflar Uluslararası Beşli'nin himayesinde Addis Ababa'da bir araya geliyor

Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)
Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)
TT

Sudanlı taraflar Uluslararası Beşli'nin himayesinde Addis Ababa'da bir araya geliyor

Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)
Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)

Sudanlı taraflar bugün, Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa’da Afrika Birliği (AfB), Arap Birliği (AL), Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler (BM) ve Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi'nden (IGAD) oluşan Uluslararası Beşli mekanizmasının himayesinde bir araya getiliyor. İlk keşif niteliği taşıyan bu toplantıya orduyla ittifak halindeki siyasi ve sivil güçlerin yanı sıra Hızlı Destek Kuvvetleri'ni (HDK) destekleyen gruplar da katılıyor.

İki gün sürecek toplantı, savaşı durdurmaya yönelik çabalara katkı sağlayacak birleşik bir Sudan mekanizması oluşturulup oluşturulamayacağını araştırmayı ve Sudanlılar arasında kapsamlı bir siyasi diyalog başlatılmasının zeminini hazırlamak amacıyla geçiş düzenlemelerini müzakere etmeyi hedefliyor.

Görüşmelere eski Başbakan Abdullah Hamduk liderliğindeki Sumud İttifakı, orduya yakınlığıyla bilinen Demokratik Blok, HDK’yı destekleyen Sudan Kurucu İttifakı (Tesis) ve sivil toplum temsilcileri katılıyor.

Toplantı, katılımcı listesi konusundaki anlaşmazlıkları aşmak için yürütülen yoğun istişarelerin ardından gerçekleşiyor. Görüşmelerin taraflar arasındaki yaklaşımları birbirine yaklaştırması ve ülkede devam eden savaşı sona erdirmek için yeni bir siyasi süreç açması umut ediliyor.


Lübnan ve İsrail arasındaki müzakereler savaşla birlikte yürütülüyor

Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)
Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)
TT

Lübnan ve İsrail arasındaki müzakereler savaşla birlikte yürütülüyor

Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)
Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)

Washington'da süren Lübnan-İsrail müzakereleri, ateşkese ilişkin süregelen görüşmelere rağmen Lübnan'ın güneyinde savaş sürerken eş zamanlı ilerlemeye devam ediyor.

Lübnan, İsrail ve ABD heyetlerinin katılımıyla ABD’nin himayesinde dördüncü tur müzakereler başladı. Müzakereler, ateşkesi kalıcı hale getirmek ve durumun daha geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmesini önlemek amacıyla yürütülen yoğun çabalar eşliğinde gerçekleşiyor.

Lübnanlı heyet, ateşkesin kalıcı hale getirilmesini diğer dosyaların görüşülmesinden önce ele alınacak bir öncelik olarak benimsetmeye çalışıyor. Heyet, herhangi bir ilerlemenin İsrail güçlerinin çekilmesi ve Lübnan hükümetinin silahın yalnızca resmî kurumların elinde bulundurulmasını öngören kararının uygulanmasıyla eş zamanlı yürütülmesi gerektiğini savunuyor. İsrail ise her türlü çekilmeyi Hizbullah'ın silahsızlandırılması sürecinin başlatılmasına bağlamakta ısrar ederken güvenlik düzenlemeleri ve doğrudan koordinasyon mekanizmaları için de baskı uyguluyor.

Müzakerelerle paralel biçimde İsrail, Başkan Donald Trump'ın karşılıklı saldırı durdurma konusunda bir mutabakata varıldığını açıklamasına karşın güneydeki hava saldırıları ve askeri operasyonlarını sürdürdü.

Her iki taraf da anlaşmaya olan bağlılığını resmi olarak dile getirmedi. Ancak sahadaki gelişmeler, Hizbullah'ın operasyonlarını Lübnan topraklarıyla sınırlı tutma yükümlülüğüne uyduğuna işaret ediyor.

Hizbullah Siyasi Konseyi Başkan Yardımcısı Mahmud Kumati, partinin gerçek ve kapsamlı bir ateşkesi kabul ettiğini teyit etti. Kumati, Güney Beyrut banliyölerinin hedef alınmasının durdurulmasını İsrail yerleşim birimlerine yönelik saldırıların sonlandırılmasına bağlayan her türlü formülü reddederek herhangi bir yeni saldırıya karşılık verileceği uyarısında bulundu.