Yeni Suriye: Kişisel hesaplaşmaların kara haritası

Bazı Suriyeliler hâlâ kanunlardan kaçmanın veya yasadışı eylemlerde bulunmanın mümkün olduğunu düşünüyor

Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
TT

Yeni Suriye: Kişisel hesaplaşmaların kara haritası

Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)

İsmail Derviş

Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden üç ay sonra Ramazan Bayramı'nın üçüncü gününün akşamı, Suriyeliler bayram tatili sebebiyle, Suriye'nin en ünlü eğlence parkı olan ve Şam Uluslararası Havalimanı'nın yakınında bulunan “Mutlu Dünya”yı doldurmuşlardı. Ancak iki genç, yetişkinlere ait bir oyun için sıra kavgasına giriştiler. Olay, birinin diğerini “Kamu Güvenliği’nde” çalıştığını söyleyerek tehdit etmesi, “intikam alabileceğini” söylemesiyle tırmandı.

Basit bir anlaşmazlık sonucu ortaya çıkan bu olay, Suriye'de yaklaşık 15 yıldır yaygın olan şiddet sırasında gerçekleşen sayısız intikam ve misilleme olayı ve dökülen kan yanında önemsiz kalıyor. Bütün bunlar sebebiyle ülke, bu yüzyılda dünyanın en şiddet dolu ve güvensiz ülkesi olarak sınıflandırıldı.

Esed rejiminin devrilmesinin arifesinde Suriyeliler, çoğunluğu Esed rejimine sadık olanlara veya rejimin işlediği suçlara iştirak edenlere yönelik misilleme eylemleri olan kitlesel katliamlardan korkuyorlardı. Ancak tepkiler beklenenden çok daha hafif oldu ve Suriye’nin kıyı bölgesinde mart ayı başında patlak veren olaylardan önce intikam davaları bireysel vakalarla sınırlı kaldı. Eski rejime bağlı yandaşların yeni hükümetin kamu güvenlik güçlerine yönelik saldırısıyla başlayan olaylar, büyük çoğunluğu sivil olan yüzlerce kişinin ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlandı.

Uluslararası toplum, eski rejime bağlı grupların gerçekleştirdiği saldırıyı hemen kınadı ancak yeni Suriye hükümetinden de yaşanan ihlalleri soruşturmasını istedi. Hükümet de olup biten her şeyi araştırmak ve olaya karışanlardan hesap sormak için bir “bağımsız soruşturma komitesi"  kurdu ama komite bu yazı yazılırken hâlâ çalışmalarını sürdürüyordu.

Humus'ta köylerin etrafındaki barikatlar

Suriye'nin merkezindeki Humus, büyük mezhepsel çeşitliliğe sahip bir şehir. Görgü tanıkları Independent Arabia'ya, güvenlik güçlerinin olası misillemelerden sakinlerini korumak için bazı Alevi köylerinin etrafına barikat kurduklarını söylediler.

Esed rejiminin döktüğü kanın intikamını almak isteyenlerin arasında kişisel intikamlarını almak isteyenler de var. Bazıları da İçişleri Bakanlığı devleti tam anlamıyla denetim altına almadan ve hukuk diğer ülkelerdeki gibi işlemeden önce hesaplarını görmek istiyorlar.

 Bazı Suriyeliler de, kanundan kaçanların veya yasadışı eylemlerde yahut da hâlâ hukuksuz eylemlerde bulunanların, bunun için hâlâ imkânları olduğuna inanıyor. Güçsüz olan ve aygıtları hâlâ yeniden yapılandırılan hükümete danışmadan, başkaları ile hesaplarını görebileceklerini düşünüyorlar.

Ciddi hukuki adımlar bekleniyor

Suriyeli avukat Fadi Kardus şunları söylüyor: “Bilhassa Suriye çatışması gibi uzun süreli ve kanlı çatışma ile devrim bağlamında, herhangi bir geçiş sürecinde, kişisel hesaplaşmalar gerçek bir tehlikeyi temsil eder. Oysa uluslararası alanda kabul gören kavramıyla geçiş dönemi adaleti, adalet ve uzlaşmayı sağlayacak yasal ve kurumsal bir çerçeve sunarak bu tür intikamların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Aynı şekilde, 2025 Suriye Anayasa Bildirgesi doğrultusunda en kısa sürede kurulmasını umduğumuz geçiş dönemi organı da bu hedefe ulaşılmasında önemli rol oynayacaktır. Bunun için suçluların ve faillerin hesap vermesini, mağdurların tazmin edilmesini ve ihlallerin tekrarlanmamasını sağlamak için bireylerin ve kurumların reform edilmesini garantiye almalıdır.” Şunu da ekliyor: “Geçiş dönemi adaleti ilkelerinin etkin bir şekilde uygulanmasıyla Suriye'nin kişisel hesaplaşmaların açık arenasına dönüşmesini engelleme fırsatına sahip olduğu söylenebilir. Bu nedenle, adaletin sağlanması için hükümet ve Suriye'de ulusal düzeyde faaliyet gösteren sivil toplumun sürecin kapsayıcı, oluşumu, yetkileri ve görevleri belli, mağdur merkezli olmasını sağlamak amacıyla güçlü bir kararlılık göstermesi gerekiyor. Bu da bireyler ile devlet arasındaki güveni artırıp, en azından öngörülebilir gelecek için istikrarı sağlayacaktır.”

Kardus, şöyle devam etti: “Geçiş Adaleti Komisyonu için gerekli yasama ortamını oluşturacak geçici yasama konseyi kurulmadan, yukarıda belirtilenler hiçbir işe yaramayacaktır. Bu yapılırken ulusal mevzuat, Geçici Anayasa Bildirgesi, insan hakları ve geçiş adaletine ilişkin uluslararası standartlar esas alınmalı, Geçiş Adaleti Komisyonu'na ulusal ve uluslararası destek sağlanmalı ve böylece kararlarının güvenilirliğinin artırılması hedeflenmelidir. Zira Geçici Anayasa Bildirgesine göre geçiş adaletinin kazananların adaleti olmasından korkuluyor. Dolayısıyla Geçiş Adaleti Komitesi’nin öncelikle mağdurların kim olduğunu tespit etmesi, geçmişteki ihlallerin mağdurlarını hak sahibi olarak tanımaya çalışması gerekiyor. Daha sonra komiteler aracılığıyla gerçeklerin araştırılmasına başlanmalı. Ardından Adalet Komitesinin görev alanına giren suçların faillerinin kimliğine bakılmaksızın yasal işlem ve takip başlatılmalı. Mağdurlar veya aileleri için hesap sorma, tazminat ve düzeltme mekanizmasının net bir şekilde oluşturulması ve şu anda yaşandığı gibi ihlallerin tekrarlanmasını önlemek için gerekli tüm tedbirlerin alınması gerekiyor.”

Eski rejimin geride bıraktığı miras

Suriyeli yazar ve insan hakları aktivisti Samar Aştar’a gelince şunları söylüyor: “2011 yılında Suriye devrimini izleyen çatışmanın patlak vermesinden itibaren devlet kurumları bozulmaya başladı. Ülkede suçları bir nebze olsun kontrol altında tutan birleşik güvenlik otoritesi kayboldu. Ülke kompleks çatışmaların açık arenası haline geldi. Çatışmalar siyasetin ve militarizmin sınırlarını aştı, kaos ve yargı sisteminin zaafları örtüsü altında kişisel intikam ve tasfiyeler şeklinde daha tehlikeli bir karaktere büründü. O zamandan beri öldürme, adam kaçırma ve uydurma suçlamalar, hiçbir yasal veya toplumsal caydırıcılık olmaksızın, tüm taraflar için hesaplaşmanın yaygın bir yolu haline geldi.

Aştar şunu da ekliyor: “Esed rejimindeki subay ve yetkililerin, isyan eden halka karşı kullanmak için intikam almak isteyen ve suç kaydı bulunan kişileri askere alma politikasını unutamayız. Bu onların halka sempati duymamalarını, yemek ve içmek gibi öldürmeye alışana kadar acımasızca ve hiç ara vermeden öldüren bir demir yumruktan ibaret olmalarını garanti altına alacaktı ve öyle de oldu. Daha sonra Aralık 2024'te rejim değiştiğinde Suriyeliler suçluların yasal olarak hesap vereceğini umuyordu. Kontrol dışı silahların kontrol altına alınması, fraksiyonların ortadan kaldırılması, güvenlik güçlerinin rolünün etkinleştirilmesi yoluyla güvenliğin yeniden sağlanacağını ümit ediyorlardı. Ancak bu umut, gerçek bir reform belirtisi göstermeyen yeni bir gerçeklikle hızla suya düştü. Silahların, hizipçiliğin ve mezhepçi söylemlerin yaygınlaşması, yeni hükümetin etkili ve net bir geçiş dönemi adaleti politikasının olmaması sorunu daha da derinleştirdi. Vatandaşlar ise, kendilerine insan aklının kavrayamayacağı acılar yaşatanlardan hesap sorulmasını, hükümet kurumlarından defalarca talep ettiler. Ancak gerçek bir yargılamanın olmaması nedeniyle birçok kişi “Şebbiha” ve suçluların isimlerini belgelemek için sosyal medyaya yöneldi ve “siyasi”, bazen de mezhepsel bir doğa taşıyan bireysel intikam kampanyaları başladı.

Hükümetin çekingen müdahalesi

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Suriyeli insan hakları aktivisti, “yeni hükümetin müdahalesinin çekingen olduğunu ve kontrolsüz yayılan silahların kontrol altına alınmasının önceliğine inanmadığını, çeşitli silahlı grupları Suriye Ordusu adı altında tek bir çatı altında etkili bir şekilde birleştiremediğini” düşünüyor. Ardından şöyle devam ediyor: “Hatta bazen rastgele işlenen intikam suçlarını örtbas ederek sanki katillere gizli bir koruma sağlıyormuş gibi davranıyor. Bu da şiddetin ve bireysel intikamın çemberini genişletti ve asırlardır korkuya alışmış olanların yüreklerine kaygı geri döndü. Herhangi birini “Esed rejiminin kalıntısı” olmakla suçlamak kolaylaştı, böylece peşine düşmek, tutuklamak ve hatta öldürmek meşru ve onaylanan bir eyleme dönüştü. Suriye sahillerinde kendilerinde hesap sorma hakkı ve öldürme yetkisi gören gruplar tarafından yeni tasfiye eylemleri başlatıldı. Silah sesleri yeniden yükseldi ve mahkemeler, hakimler ve tanıklar aracılığıyla örgütlü geçiş dönemi adaletinin son özellikleri de ortadan kalktı. Bunun yerini, genellikle kişinin geçmişine dayalı bireysel ve kolektif intikam eylemleri aldı. Bir yerde Esed yönetimine sessiz kalan bir dini gruba karşı savaş açıldığını, diğer bir yerde malların geri alınması, önceki rejim döneminde uğranan zararın intikamının alınması, hatta sadece ailevi problemlerden dolayı intikam alma durumları görülmeye başlandı.”

Silahlar tekrar konuşacak mı?

Aştar sözlerini şöyle bitirdi: “Suriye halkının yorgun zihni bugün acaba tekrar silahlar konuşacak mı, orman kanunu tarzı hayat devam edecek mi, bireyin güvenliği ve onuru arasında aşılmaz bir duvar oluşturan öldürme ve işkencenin geri dönme olasılığı var mı diye düşünüyor. Bu soruların cevabı evettir; eğer mevcut hükümet yasaları uygulayamazsa, gerçekten hesap soramazsa, kontrolsüz silahı ve hizipçiliği kontrol edemezse, geçiş adaleti için derhal çalışmaya başlamak yerine, sokağın öfkesini dindirmek çabasıyla sadece medya ve kameraların önünde bir suçluyu tutuklarsa kaos ve korku geri dönecek. Adalet kamerayla değil, adil bir yargıçla ve halka hukuk temelleri üzerine kurulmuş bir devletin güvenini veren dürüst bir soruşturmacıyla sağlanır.”

Öte yandan gözlemciler, kişisel hesaplaşma vakalarının da yaşandığını, bu vakaların rejimin yıkılmasından önce de var olduğunu, ancak günümüzde farklı bir karakter kazandığını düşünüyorlar. Zira güç dengeleri değişse de, bazıları kaos, intikam ve kişisel tasfiyeler açısından Suriye'de yaşananların büyük Suriye destanından sonra yaşanması beklenenlerden çok daha az ve hafif olduğunu düşünüyorlar. Ancak hükümet, isteyerek veya istemeyerek de olsa, birincisi, güvenliği ve kontrolü sağlamak, ikincisi de ülkeye destek konusunda ileriye yönelik adımlar atmadan önce daha fazla adım atılmasını bekleyen uluslararası toplumun güvenini kazanmak için, yasaları mümkün olduğunca uygulamaya çalışıyor.



Humus’ta otobüse silahlı saldırı: 7 ölü, 4 yaralı

Suriye İç Güvenlik Güçleri mensupları (Reuters)
Suriye İç Güvenlik Güçleri mensupları (Reuters)
TT

Humus’ta otobüse silahlı saldırı: 7 ölü, 4 yaralı

Suriye İç Güvenlik Güçleri mensupları (Reuters)
Suriye İç Güvenlik Güçleri mensupları (Reuters)

Humus Sağlık Müdürlüğü’nden bir yetkili Suriye Arap Haber Ajansı SANA yaptığı açıklamada, Humus’ta Misyaf Köprüsü üzerinde bir otobüse ateş açılması sonucu en az 7 kişinin hayatını kaybettiğini, 4 kişinin de yaralandığını söyledi. Yetkili, yaralıların hastanelere kaldırıldığını belirtti.

Fransız Haber Ajansı AFP konuşan ve kimliğinin açıklanmasını istemeyen bir güvenlik kaynağı ise saldırının Suriye’nin orta kesimindeki Humus vilayetinde bir elektrik şirketi çalışanlarını taşıyan otobüsü hedef aldığını söyledi. Kaynak, otobüste “özel bir elektrik şirketinde çalışan mühendis ve işçilerin” bulunduğunu aktardı.

SANA muhabiri de İç Güvenlik Güçlerinin Misyaf Köprüsü’nde otobüsün hedef alınmasına ilişkin saldırıyla ilgili soruşturma başlattığını ve saldırının faillerinin belirlenerek adalete teslim edilmesi için çalışmaların sürdüğünü bildirdi.


Baas Partisi'ni feshetmek ile Hizbullah'ı feshetmek arasında Amerikan stratejisi

Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)
Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)
TT

Baas Partisi'ni feshetmek ile Hizbullah'ı feshetmek arasında Amerikan stratejisi

Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)
Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)

Elie Kuseyfi

Lübnan'daki Amerikan politikalarının atmosferi veya Lübnan’daki durum ile ilgili Amerikan açıklamaları şu izlenimi veriyor: Washington Hizbullah'ı silahsızlandırma meselesinin ötesine geçen bir yaklaşıma doğru ilerliyor. Bu yaklaşım, Hizbullah’ın devlet kurumları, askeri ve güvenlik aygıtları ile kamu yönetimi içindeki nüfuzunu bitirmeyi, ardından devletin kılcal damarlarını etkileme gücünü felç etmek için bu kurumlar içindeki insani ve siyasi ağlarını etkisiz hale getirmeyi içeriyor. Bu durum, Amerikan yaklaşımının, Hizbullah'ın son 20 yılda geniş bir nüfuz alanı oluşturduğu pozisyonlardan uzaklaştırılması temelinde Lübnan devletini yeniden inşa etme girişimine yakın olduğunu gösteriyor.

Tüm bunlar, özellikle müzakere sürecinin temelini oluşturan “adım adım” ilkesinin sürdürülebilir bir süreç üretmede başarısız olması nedeniyle, Amerikan himayesinde yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerinin durakladığı veya İsrail seçimlerinden sonraya ertelendiği bir dönemde gerçekleşiyor. Müzakerelerin duraklaması, yavaşlaması veya ertelenmesiyle birlikte, Hizbullah'ın silahsızlandırılması artık Lübnan'daki Amerikan politikasının tek odağı gibi görünmüyor. Ne açık bir savaşın ne de sürekli müzakerelerin olmadığı yeni gerçeklik, Washington'un şimdilik, savaşın tam teşekküllü bir çatışmaya dönüşmesini önlemek için İsrail'e baskı yapmakla yetinebileceğini gösteriyor. Bu konuda İsrail'in kendisiyle bile mutabakat içinde olabilir. Ancak bu, Washington'un Tel Aviv'e Güney Lübnan'a yönelik devam eden bombardımanlarını, buldozerle yıkım operasyonlarını durdurması için ek baskı uygulamaya hazır olduğu anlamına gelmiyor.

Bu aşamada Amerikan-İsrail anlaşmasının doğası işte bu noktada açığa çıkıyor; ABD’nin amacı Hizbullah'ın hedef alınmasını durdurmak değil, bu hedef almanın yeni, topyekun bir savaşa dönüşmesini önlemektir. Öte yandan, bu model, özellikle Hizbullah misilleme yapmaktan kaçınmaya devam ederse, İsrail'in tam ölçekli bir savaşa girmek zorunda kalmadan Hizbullah üzerinde askeri baskıyı sürdürmesine olanak tanıyor. Bu, ABD-İran çatışmasını Amerikan kontrolünden çıkarabilecek daha büyük bir çatışmayı tetiklememesi koşuluyla, İsrail'in Lübnan'daki bombardımanlarına ve hava saldırılarına devam etmesine, Hizbullah'ın askeri altyapısını hedef almasına ve tesislerini yok etmesine ABD’nin örtülü olarak yeşil ışık yaktığı anlamına geliyor. Nitekim Güney Lübnan, son günlerde İsrail ordusunun Hizbullah'ın askerlerine doğru patlayıcı yüklü bir insansız hava aracı gönderdiği iddiasına karşılık olarak İsrail'in gerilimi tırmandırıcı adımlarına sahne oldu. Ancak daha ciddi gelişme, İsrail'in hedef aldığı coğrafi alanın genişlemesidir; bu da Tel Aviv'in Ali Tahir'deki Hizbullah mevzilerini etkisiz hale getirdikten sonra İklim et-Tuffah ve er-Reyhan Tepeleri bölgelerinde askeri operasyonlara hazırlanıyor olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla, İsrail'in amacı, Güney Lübnan genelindeki Hizbullah üslerini etkisiz hale getirmek gibi görünüyor.

ABD’nin Lübnan'daki yaklaşımı, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak'taki Baas Partisi'nin tasfiyesi deneyimini hatırlatıyor

Bu bağlamda, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in Güney Lübnan'da Litani Nehri'ne kadar olan bölgeleri ilhak etme çağrısı, özellikle sağcı kesim içinde, İsrail'in Lübnan'ı tırmandırma ve toprak genişletme stratejisi için bir deneme alanı haline getirme konusundaki açık siyasi hazırlığını ortaya koyuyor. İsrail'in bu hamlesi mutlaka tam bir Amerikan desteği almasa da, Washington'un İsrail'e geniş bir askeri manevra alanı sağlaması ve operasyonları topyekun savaş seviyesinin altında tutması için yeterli; böylece devam eden İsrail bombardımanı, Washington'un önderlik ettiği siyasi sürece paralel bir baskı aracı haline gelmektedir. Dolayısıyla, Amerikan yönetiminin ve Başkan Trump'ın şahsen İsrail'i Güney Lübnan'da gerilimi azaltmaya zorlama yönündeki ara sıra yaptığı açıklamalara rağmen, Washington ve Tel Aviv arasında bir rolleri tamamlama söz konusudur. İsrail'in askeri baskısına karşılık olarak, Amerika Birleşik Devletleri, Lübnan devletini, sadece askeri olarak değil, aynı zamanda siyasi ve kurumsal olarak da Hizbullah'a baskı yapmaya zorluyor. Lübnan devletinin baskısıyla, güvenlik servisleri ve kamu yönetimi içinde Hizbullah ile bağlantılı figürlerin etkisiz hale getirilmesi veya devlet kurumlarındaki karar alma süreçlerini etkileme güçlerinin azaltılması amaçlanıyor.

rgth
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Doğu Akdeniz’deki Kıbrıs adasına yaptığı ilk resmi ziyaret sırasında, Lefkoşa'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ile bir araya geldi, 9 Temmuz 2025 (AFP)

Bilhassa bu açıdan bakıldığında, ABD'nin Lübnan'daki yaklaşımı, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak'taki Baas Partisi'nin feshedilmesi deneyimini anımsatıyor. İki bağlam radikal olarak farklı olsa da -Lübnan, Irak veya Suriye'deki Baas Partisi tarzında tek partili bir devlet değil- benzerlik, daha geniş Amerikan hedefinde yatıyor; iktidardaki partinin iktidar mekanizmalarını kontrol etme gücünü ortadan kaldırmak. Bu, Lübnan modelindeki silahsızlandırma veya Irak modelindeki rejim değişikliğiyle sınırlı değil. Aksine, devlet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor, böylece hedef alınan baskın güce bağlı ağlar artık orduyu, güvenlik hizmetlerini ve kamu yönetimini kontrol edemiyor.

Gerçekten de, Hizbullah yirmi yılı aşkın bir süre içinde Lübnan devleti içinde geniş çaplı bir nüfuz biriktirdi. Devlet içindeki siyasi ve güvenlik karar alma süreçlerinin temel unsurları, öncelikle kendi ajandasını dayatma gücüne bağlıydı. Bu nedenle, Amerikan anlamıyla “Hizbullah'ı feshetmek”, Hizbullah’ı siyasi bir örgüt olarak dağıtmak veya Lübnan toplumundan silmek anlamına gelmeyebilir. Aksine, devlet içindeki güç mekanizmalarını kontrol etme ve domine etme kapasitesini engellemek, onu iktidarda bulunan ancak devlet kararlarını etkilemesine olanak tanıyan güç araçlarından yoksun bırakılmış, salt siyasi bir güç haline dönüştürmek anlamına geliyor.

Bu Amerikan mantığına göre, yapılması gereken, Amerikan şemsiyesi altında dinamik bir bölgesel güvenlik yapısının oluşturulmasıdır; böylece Amerikan çıkarlarını korumak ve bölgede Washington'un rakipleriyle mücadele etmek artık yalnızca Amerikan gücüne bağlı bir görev olmaktan çıkacaktır

 Ancak ne Hizbullah ne de İran bu denklemi kabul etmeye istekli görünmüyor. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın İsrail'in Hizbullah’ı ortadan kaldırmada başarısız olduğunu vurgulayan açıklamalarının yanı sıra, İran Devrim Muhafızları'nın Hizbullah'ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümünde yaptığı benzer açıklamalar, İsrail ve Amerikan baskısının Hizbullah'ı teslim olmaya veya Lübnan denkleminin dışında kalmaya zorlayamayacağı konusundaki ısrarlarını yansıtıyor. Bu, Lübnan'ın önümüzdeki dönemde bir tarafta Washington ve İsrail, diğer tarafta Hizbullah ve Tahran arasında daha geniş çaplı bir çatışma mantığına tabi kalacağı anlamına geliyor. Bu arada, Lübnan devleti bu iki kamp arasında sıkışıp kalmış durumda ve ülkeyi bu çatışmadan ve bu çıkmazdan kurtaracak üçüncü bir yol çizmek için etkili araçlardan yoksun.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ironik bir şekilde, Amerika Birleşik Devletleri Lübnan'daki iç güç dengesini yeniden şekillendirme çabalarına giderek daha fazla müdahil olurken, aynı zamanda 2003 işgaliyle başlayan askeri varlığını sona erdirerek 30 Eylül'e kadar Irak'tan kuvvetlerini çekmeye hazırlanıyor. Bu, bölgedeki Amerikan stratejisinin doğası hakkında daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Artan bir angajman stratejisine mi yoksa Amerikan geri çekilme stratejisine mi tanık oluyoruz? Belki de bu stratejinin ölçütü artık sadece doğrudan Amerikan askeri varlığının büyüklüğü değil. En önemli değişim, ABD'nin İsrail ile birlikte, büyük kara kuvvetleri konuşlandırmaya gerek kalmadan çeşitli bölgelerde saldırılar düzenleyerek ve hedeflere ulaşarak bölgesel güvenlik ve askeri ortamı etkileyebilmesinde yatıyor.

tu7k
Beyrut'un güney banliyösünde, eski lider Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümünü anma töreninde, Hizbullah destekçileri liderleri Naim Kasım'ın televizyonda yayınlanan konuşmasını izliyor, 27 Eylül 2026 (AFP)

Bu perspektiften bakıldığında, İsrail'in hareket özgürlüğü, toprak kontrolünün kendisinden daha önemli hale geliyor. İsrail'in Güney Lübnan'daki mevzileri işgal etmesi, bir şekilde güney Suriye'ye uzanan yeni bir güvenlik gerçekliğinin kurulmasına katkıda bulunuyor. Ancak, en büyük stratejik değer, istediği zaman Güney Lübnan veya Güney Suriye'deki toprakları hedef alabilme yeteneğinde yatıyor. İsrail için buradaki en önemli faktör, hareket özgürlüğüdür; yani tam ölçekli bir savaşa sürüklenmeden bölgesel arenada askeri olarak faaliyet gösterebilme kabiliyetidir.

Aynı durum siyasi ve ekonomik alanlarda Amerika Birleşik Devletleri için de geçerli. Washington, İran'ın Irak ve Lübnan gibi ülkelerdeki nüfuzunu ortadan kaldıramasa da (bu nüfuz gelecekteki siyasi durumu belirlemede önemli bir faktördür), siyasi ve ekonomik baskı yoluyla bu iki ülkede istikrarın sağlanmasını son derece zorlaştırabilir, hatta imkansız hale getirebilir. Bu durum, kalıcı bir Amerikan askeri varlığı olmasa bile, İran'ın etkisini kırılgan ve her an bozulmaya ve sarsılmaya açık hale getirir.

Bu perspektiften bakıldığında, Amerikan varlığının yerini almayı amaçlamayan, aksine Washington'un bölgedeki doğrudan güvenlik ve askeri taahhütlerini azaltmasına olanak tanıyan bölgesel güvenlik ve askeri yapılar arayışını anlamak mümkündür. Bu Amerikan mantığına göre,  yapılması gereken, Amerikan şemsiyesi altında dinamik bir bölgesel güvenlik yapısının oluşturulmasıdır; böylece Amerikan çıkarlarını korumak ve bölgede Washington'un rakipleriyle mücadele etmek artık yalnızca Amerikan gücüne dayalı bir görev olmaktan çıkıp, Amerikan çıkarlarıyla kesişen ve Washington'un kontrolündeki güvenlik dengeleri içinde faaliyet gösteren bölgesel ittifaklar ağına dayalı bir görev haline gelecektir.

Hizbullah ve İran'ın Amerikan koşullarını kabul etmeyi reddetmeye devam etmesi, bu gidişatın geleceğini belirlemede kritik bir faktör olmaya devam ediyor. İran ve Hizbullah ile yeniden açık bir çatışma, Washington için en uygun seçenek değil

 Bu nedenle, Lübnan, bölgedeki Amerikan stratejisindeki bu daha geniş çaplı değişimi test etmek için önemli bir arena gibi görünüyor; bu strateji, güç dengesini yeniden şekillendirmek için siyasi, ekonomik ve güvenlik alanında baskı yapmaya dayanıyor. Buna paralel olarak, doğrudan Amerikan askeri varlığının azaltılması ve Amerikan şemsiyesi altında faaliyet gösteren bölgesel güvenlik düzenlemelerine daha fazla güvenilmesini gerektiriyor. Bu denkleme göre, Washington, hükümetlere baskı yapabildiği, rakiplerine fayda sağlayan istikrarlı düzenlemelerin kurulmasını engelleyebildiği ve onlara siyasi ve ekonomik bedeller yükleyebildiği sürece, etkisini sürdürmek için her alanda büyük bir askeri varlığa ihtiyacı yok. Bu arada, İsrail, Amerikan şemsiyesi altında geniş bir yelpazede askeri ve güvenlik faaliyetlerinde önemli ölçüde özgürlüğünü koruyor. Bu nedenle, Lübnan arenası özel bir önem kazanıyor, çünkü bu Amerikan yaklaşımının başarısı büyük ölçüde, ABD'nin Hizbullah'ın devlet içindeki konumunu, Hizbullah ile İsrail arasında yeniden tam ölçekli bir savaş başlatmadan veya uzun süreli bir İsrail işgalinin siyasi bedelini ödemeden yeniden şekillendirme yeteneğine bağlıdır. Suudi Arabistan'ın Smotrich'in yukarıda belirtilen açıklamalarına ilişkin tutumu, Washington'un Arap müttefiklerinin İsrail'in yayılmacı politikalarını reddettiğinin bir göstergesiydi.

cdfg
Lübnan sınırına yakın Yukarı Celile'de bulunan Misgav Am kibbutzunda ABD ve İsrail bayraklarını birleştiren ortak bir bayrak göndere çekildi, 20 Eylül 2026 (AFP)

Ancak tüm bunlar, bu Amerikan yaklaşımının Hizbullah'ın Lübnan denkleminden tamamen çıkarılması sonucuna ulaşacağı anlamına gelmiyor. İran ile müzakerelere açık kapı bırakılması, gelecekteki herhangi bir bölgesel çözümün Lübnan'ı ve iç düzenlemelerini de içerebileceği olasılığına da kapıyı açık bırakıyor. Bu düzenlemeler, güneydeki güvenlik durumunu değiştirmeyi ve Hizbullah'ın oradaki askeri varlığını kısıtlamayı, Hizbullah'ın devlet aygıtı içindeki baskın konumunu yeniden kazanmasını engelleyecek şekilde Lübnan hükümeti içindeki güç dengesini yeniden kurmayı içeren bir formüle ulaşmayı içerebilir, ama Hizbullah’ın siyasi varlığını tamamen ortadan kaldırmayı gerektirmiyor. Bu noktada, Washington'un Lübnan hakkında neler düşündüğünü anlamak için mevcut durumu Irak'taki Baas rejiminin tasfiyesi deneyimiyle karşılaştırmak hem yararlı hem de sınırlandırıcı olabilir. Washington'un Hizbullah'ı siyasi hayattan tamamen silmeyi değil, Lübnan'da “iktidar partisi” olarak işlev görme gücünü sonlandırmayı, ancak mezhepsel güç paylaşımına dayalı Lübnan sisteminde güç yapısının önemli bir parçası olarak korumayı amaçladığı muhtemel.

Bu Amerikan yaklaşımı veya tasavvuru, gerçekleşirse, ayrı bir Lübnan meselesi değil, bölgedeki daha geniş bir ABD stratejisinin parçası olacaktır. Zira bu, Washington'un İran nüfuzunu doğrudan askeri güçle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, siyasi ve ekonomik baskı yoluyla geriletme yeteneğini test ediyor.

Bu nedenle, Hizbullah ve İran'ın Amerikan koşullarını kabul etmeyi reddetmesi, bu gidişatın geleceğini belirlemede belirleyici bir faktör olmaya devam ediyor. İran ve Hizbullah ile yeniden açık bir çatışmaya girmek Washington için en uygun seçenek değil, keza onlarla kapsamlı bir uzlaşma da şu anda uygulanabilir bir seçenek değil. Bu iki seçenek arasında Hizbullah'ın Lübnan'daki askeri ve siyasi varlığının geleceği yatıyor: Ya Amerika Birleşik Devletleri onu kilit devlet kurumlarında siyasi olarak etkisiz hale getirirken aynı zamanda Güney Lübnan'da askeri olarak da etkisiz hale getirebilecek, ya da hem askeri çözümün hem de kapsamlı bir bölgesel uzlaşmanın başarısız olması, Lübnan'ın tamamının Washington ve Tahran arasındaki çatışmanın hedefinde kalmasına neden olurken, ülkenin acil sorunlarından hiçbiri de çözülemeyecektir.


Bağdat ve Washington, Irak’ta DEAŞ ile mücadele eden uluslararası koalisyonun görevinin sona erdiğini duyurdu

Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)
Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)
TT

Bağdat ve Washington, Irak’ta DEAŞ ile mücadele eden uluslararası koalisyonun görevinin sona erdiğini duyurdu

Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)
Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)

Bağdat ve Washington bugün, ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyonun Irak’taki misyonunun sona erdiğini açıkladı. Açıklama, ABD güçlerinin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) Erbil’de bulunan bir hava üssünden çekilmesinin ardından geldi.

Pentagon tarafından yapılan açıklamada, “Bugün ABD ve koalisyon ortakları, Eylül 2024 tarihli ABD-Irak ortak bildirisinde ve ABD’nin ulusal çıkarları doğrultusunda, Irak’taki ‘Doğal Kararlılık Operasyonu’nu resmen tamamladı” ifadesine yer verildi.

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi de koalisyon güçlerinin çekilmesinin ardından ‘Irak’ın egemenliği’ başlıklı yeni bir dönemin başladığını açıkladı. Ez-Zeydi, koalisyonun misyonunun sona ermesinin terörle mücadelenin sona erdiği anlamına gelmediğini vurguladı.

Ez-Zeydi, uluslararası koalisyonla güvenlik alanındaki iş birliğinin daha etkili şekilde sürdürüleceğini ve güvenliğin desteklenmesi amacıyla dijital teknolojileri de kapsayacağını belirterek, ortak operasyonlara ilişkin görevlerin silahlı kuvvetler başkomutanına devredildiğini açıkladı.

Irak Başbakanı, “Hukukun ve devlet kurumlarının çatısı dışında hiçbir silah bulunamaz” ifadesini kullandı.

Öte yandan Irak Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Yahya Resul dün akşam yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin bugün Irak’ta kalan üslerinden ayrılmasıyla birlikte 30 Eylül’den sonra ülkede uluslararası koalisyona bağlı hiçbir personelin bulunmayacağını belirtti.

Irak Haber Ajansı’na (INA) konuşan Resul, “30 Eylül’den sonra uluslararası koalisyona bağlı hiçbir personel bulunmayacak ve Irak topraklarında koalisyona ait hiçbir asker kalmayacak… Uluslararası koalisyonun çekilmesi, Irak’ın gösterdiği büyük çabanın sonucudur” ifadelerini kullandı.

Resul ayrıca, “Toprakları uluslararası koalisyonun desteğiyle Iraklılar kurtardı. Uluslararası koalisyona üye ülkelerle ikili ilişkiler gelişmiş durumda” dedi. Hiç kimsenin hukukun üzerinde olmadığını vurgulayan Resul, Irak güvenlik ve istihbarat birimlerinin terör ve yolsuzlukla mücadelede önemli ilerleme kaydettiğini belirtti.

Victoria Üssü’ne ilişkin de açıklama yapan Resul, “Irak ordusu, ülkenin hava sahasını ve topraklarını güvence altına almak için Victoria Üssü’nü kullanacak” dedi. Resul ayrıca, “Victoria Üssü’nde uluslararası koalisyona ait herhangi bir uçak bulunmuyor” ifadelerini kullandı.

(video)

Bu bağlamda Irak Başbakanı’nın güvenlik danışmanı Kasım el-Araci bugün yaptığı açıklamada, uluslararası koalisyonun misyonunun ve ülkedeki güçlerinin varlığının sona erdirilmesiyle Irak’ın egemenliğini pekiştirecek, ulusal çıkarlarına ve Irak halkının beklentilerine hizmet edecek önemli bir aşamaya ulaştığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın INA’dan aktardığı açıklamasında el-Araci, “22 Temmuz 2021’den bu yana sürdürülen müzakereler ve mutabakatlar sürecinin tamamlanmasıyla bugün uluslararası koalisyonun misyonunun ve güçlerinin varlığının sona erdirilmesi bakımından önemli bir aşamaya ulaşıyoruz” dedi. El-Araci, “Terör örgütü DEAŞ’a karşı zafer, Iraklıların fedakârlıkları ve silahlı kuvvetlerimizin farklı birim ve oluşumlarının gösterdiği kahramanlık sayesinde, uluslararası koalisyon ile kardeş ve dost ülkelerin desteğiyle elde edildi. Bu rolü takdir ediyor ve değerli buluyoruz” ifadelerini kullandı.

El-Araci sözlerini şöyle sürdürdü: “Koalisyonun misyonunun sona ermesi ortaklığın sona erdiği anlamına gelmiyor. Aksine bu durum, karşılıklı saygı ve ortak çıkarlar temelinde daha sağlam ikili ilişkilere geçiş anlamına geliyor. Güvenlik ve istihbarat alanındaki iş birliği, bilgi ve deneyim paylaşımı ile kapasite geliştirme çalışmaları devam edecek. Bu da güvenlik ve istikrarı güçlendirerek halkımızın sürdürülebilir barış, kalkınma ve refah yönündeki beklentilerini destekleyecek.”

fdb
Bağdat’ta bir sokakta meydana gelen bombalı araç saldırısının ardından olay yerinde Irak polis memurları ve ABD ordusu askerleri (Reuters)

Çekilme kararı 2024 yılında, eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde onaylanmıştı. Ancak süreç, Donald Trump yönetimi tarafından, Washington’ın İran’a karşı savaş yürüttüğü bir dönemde hayata geçiriliyor. Çekilme, ABD öncülüğündeki güçlerin Saddam Hüseyin’i devirmesinin üzerinden 23 yıl geçmesinin ardından gerçekleşiyor. Bu müdahale o dönemde, daha sonra DEAŞ’ın ortaya çıkmasıyla zirveye ulaşan istikrarsızlık ve kaos ortamını beraberinde getirmişti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesiyle eş zamanlı olarak Amerikalıları, Trump’ın müttefiklerinin Kongre’den uzaklaştırılması yönünde oy kullanmaya çağırdı. Tahran, Saddam Hüseyin’in devrilmesinin ardından ülkedeki nüfuzunu vekil güçleri aracılığıyla kademeli olarak artırmıştı.

Çekilme Iraklılar arasında geniş destek görse de bazı kesimler, ABD tarafından eğitilen ve finanse edilen güvenlik güçlerinin, 20 yılı aşkın süren savaş sırasında 4 bin 500 ABD askerinin hayatını kaybettiği ülkeyi hâlâ koruyabilecek kapasitede olmamasından endişe ediyor.

ABD güçleri 2003 yılında Irak’ı işgal etti ve ardından ülkeyi işgal altında tutmaya yönelik adımlar attı. Şii güçlerin öncülüğünde bir hükümet kuruldu ve önce Saddam Hüseyin yanlılarına, ardından El Kaide’ye karşı yıllarca süren bir savaş yürütüldü. ABD güçleri 2011 sonunda Irak’tan çekildi.

Ancak ABD askerleri, Irak güçlerinin DEAŞ’ı yenmesine yardımcı olmak amacıyla üç yıldan kısa bir süre sonra yeniden ülkeye döndü. DEAŞ’a karşı 2014-2017 yılları arasında geniş çaplı bir savaş yürütüldü.

Irak’a Özgürlük Operasyonu, Afganistan’da aynı dönemde yürütülen ve 2021’de ABD’nin ani çekilmesiyle sona eren savaştan yaklaşık iki kat daha fazla Amerikalının hayatına mal oldu. Bu yıl İran’a karşı yürütülen savaşta ise çatışmalar sırasında öldüğü açıklanan 18 ABD askerinden 7’si Irak’ta hayatını kaybetti. Bunlardan sonuncusu, temmuz ayında Erbil yakınlarındaki bir üste bir insansız hava aracına (İHA) yönelik kontrollü patlatma operasyonu sırasında yaşamını yitiren bir askerdi.

Irak federal hükümeti ve ülkenin kuzeyindeki yarı özerk IKBY’deki bazı güvenlik yetkilileri, ABD’nin çekilmesinin DEAŞ militanlarına yeniden faaliyet gösterme fırsatı verme riski taşıdığını belirtiyor. Örgütün hâlâ uyuyan hücrelerden oluşan bir ağ bulundurduğu ifade ediliyor. ABD güçleri, Irak güvenlik güçlerine DEAŞ’ın hareketleri konusunda kritik istihbaratın yanı sıra hava gözetleme ve keşif desteği sağlıyordu.