Yeni Suriye: Kişisel hesaplaşmaların kara haritası

Bazı Suriyeliler hâlâ kanunlardan kaçmanın veya yasadışı eylemlerde bulunmanın mümkün olduğunu düşünüyor

Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
TT

Yeni Suriye: Kişisel hesaplaşmaların kara haritası

Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)

İsmail Derviş

Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden üç ay sonra Ramazan Bayramı'nın üçüncü gününün akşamı, Suriyeliler bayram tatili sebebiyle, Suriye'nin en ünlü eğlence parkı olan ve Şam Uluslararası Havalimanı'nın yakınında bulunan “Mutlu Dünya”yı doldurmuşlardı. Ancak iki genç, yetişkinlere ait bir oyun için sıra kavgasına giriştiler. Olay, birinin diğerini “Kamu Güvenliği’nde” çalıştığını söyleyerek tehdit etmesi, “intikam alabileceğini” söylemesiyle tırmandı.

Basit bir anlaşmazlık sonucu ortaya çıkan bu olay, Suriye'de yaklaşık 15 yıldır yaygın olan şiddet sırasında gerçekleşen sayısız intikam ve misilleme olayı ve dökülen kan yanında önemsiz kalıyor. Bütün bunlar sebebiyle ülke, bu yüzyılda dünyanın en şiddet dolu ve güvensiz ülkesi olarak sınıflandırıldı.

Esed rejiminin devrilmesinin arifesinde Suriyeliler, çoğunluğu Esed rejimine sadık olanlara veya rejimin işlediği suçlara iştirak edenlere yönelik misilleme eylemleri olan kitlesel katliamlardan korkuyorlardı. Ancak tepkiler beklenenden çok daha hafif oldu ve Suriye’nin kıyı bölgesinde mart ayı başında patlak veren olaylardan önce intikam davaları bireysel vakalarla sınırlı kaldı. Eski rejime bağlı yandaşların yeni hükümetin kamu güvenlik güçlerine yönelik saldırısıyla başlayan olaylar, büyük çoğunluğu sivil olan yüzlerce kişinin ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlandı.

Uluslararası toplum, eski rejime bağlı grupların gerçekleştirdiği saldırıyı hemen kınadı ancak yeni Suriye hükümetinden de yaşanan ihlalleri soruşturmasını istedi. Hükümet de olup biten her şeyi araştırmak ve olaya karışanlardan hesap sormak için bir “bağımsız soruşturma komitesi"  kurdu ama komite bu yazı yazılırken hâlâ çalışmalarını sürdürüyordu.

Humus'ta köylerin etrafındaki barikatlar

Suriye'nin merkezindeki Humus, büyük mezhepsel çeşitliliğe sahip bir şehir. Görgü tanıkları Independent Arabia'ya, güvenlik güçlerinin olası misillemelerden sakinlerini korumak için bazı Alevi köylerinin etrafına barikat kurduklarını söylediler.

Esed rejiminin döktüğü kanın intikamını almak isteyenlerin arasında kişisel intikamlarını almak isteyenler de var. Bazıları da İçişleri Bakanlığı devleti tam anlamıyla denetim altına almadan ve hukuk diğer ülkelerdeki gibi işlemeden önce hesaplarını görmek istiyorlar.

 Bazı Suriyeliler de, kanundan kaçanların veya yasadışı eylemlerde yahut da hâlâ hukuksuz eylemlerde bulunanların, bunun için hâlâ imkânları olduğuna inanıyor. Güçsüz olan ve aygıtları hâlâ yeniden yapılandırılan hükümete danışmadan, başkaları ile hesaplarını görebileceklerini düşünüyorlar.

Ciddi hukuki adımlar bekleniyor

Suriyeli avukat Fadi Kardus şunları söylüyor: “Bilhassa Suriye çatışması gibi uzun süreli ve kanlı çatışma ile devrim bağlamında, herhangi bir geçiş sürecinde, kişisel hesaplaşmalar gerçek bir tehlikeyi temsil eder. Oysa uluslararası alanda kabul gören kavramıyla geçiş dönemi adaleti, adalet ve uzlaşmayı sağlayacak yasal ve kurumsal bir çerçeve sunarak bu tür intikamların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Aynı şekilde, 2025 Suriye Anayasa Bildirgesi doğrultusunda en kısa sürede kurulmasını umduğumuz geçiş dönemi organı da bu hedefe ulaşılmasında önemli rol oynayacaktır. Bunun için suçluların ve faillerin hesap vermesini, mağdurların tazmin edilmesini ve ihlallerin tekrarlanmamasını sağlamak için bireylerin ve kurumların reform edilmesini garantiye almalıdır.” Şunu da ekliyor: “Geçiş dönemi adaleti ilkelerinin etkin bir şekilde uygulanmasıyla Suriye'nin kişisel hesaplaşmaların açık arenasına dönüşmesini engelleme fırsatına sahip olduğu söylenebilir. Bu nedenle, adaletin sağlanması için hükümet ve Suriye'de ulusal düzeyde faaliyet gösteren sivil toplumun sürecin kapsayıcı, oluşumu, yetkileri ve görevleri belli, mağdur merkezli olmasını sağlamak amacıyla güçlü bir kararlılık göstermesi gerekiyor. Bu da bireyler ile devlet arasındaki güveni artırıp, en azından öngörülebilir gelecek için istikrarı sağlayacaktır.”

Kardus, şöyle devam etti: “Geçiş Adaleti Komisyonu için gerekli yasama ortamını oluşturacak geçici yasama konseyi kurulmadan, yukarıda belirtilenler hiçbir işe yaramayacaktır. Bu yapılırken ulusal mevzuat, Geçici Anayasa Bildirgesi, insan hakları ve geçiş adaletine ilişkin uluslararası standartlar esas alınmalı, Geçiş Adaleti Komisyonu'na ulusal ve uluslararası destek sağlanmalı ve böylece kararlarının güvenilirliğinin artırılması hedeflenmelidir. Zira Geçici Anayasa Bildirgesine göre geçiş adaletinin kazananların adaleti olmasından korkuluyor. Dolayısıyla Geçiş Adaleti Komitesi’nin öncelikle mağdurların kim olduğunu tespit etmesi, geçmişteki ihlallerin mağdurlarını hak sahibi olarak tanımaya çalışması gerekiyor. Daha sonra komiteler aracılığıyla gerçeklerin araştırılmasına başlanmalı. Ardından Adalet Komitesinin görev alanına giren suçların faillerinin kimliğine bakılmaksızın yasal işlem ve takip başlatılmalı. Mağdurlar veya aileleri için hesap sorma, tazminat ve düzeltme mekanizmasının net bir şekilde oluşturulması ve şu anda yaşandığı gibi ihlallerin tekrarlanmasını önlemek için gerekli tüm tedbirlerin alınması gerekiyor.”

Eski rejimin geride bıraktığı miras

Suriyeli yazar ve insan hakları aktivisti Samar Aştar’a gelince şunları söylüyor: “2011 yılında Suriye devrimini izleyen çatışmanın patlak vermesinden itibaren devlet kurumları bozulmaya başladı. Ülkede suçları bir nebze olsun kontrol altında tutan birleşik güvenlik otoritesi kayboldu. Ülke kompleks çatışmaların açık arenası haline geldi. Çatışmalar siyasetin ve militarizmin sınırlarını aştı, kaos ve yargı sisteminin zaafları örtüsü altında kişisel intikam ve tasfiyeler şeklinde daha tehlikeli bir karaktere büründü. O zamandan beri öldürme, adam kaçırma ve uydurma suçlamalar, hiçbir yasal veya toplumsal caydırıcılık olmaksızın, tüm taraflar için hesaplaşmanın yaygın bir yolu haline geldi.

Aştar şunu da ekliyor: “Esed rejimindeki subay ve yetkililerin, isyan eden halka karşı kullanmak için intikam almak isteyen ve suç kaydı bulunan kişileri askere alma politikasını unutamayız. Bu onların halka sempati duymamalarını, yemek ve içmek gibi öldürmeye alışana kadar acımasızca ve hiç ara vermeden öldüren bir demir yumruktan ibaret olmalarını garanti altına alacaktı ve öyle de oldu. Daha sonra Aralık 2024'te rejim değiştiğinde Suriyeliler suçluların yasal olarak hesap vereceğini umuyordu. Kontrol dışı silahların kontrol altına alınması, fraksiyonların ortadan kaldırılması, güvenlik güçlerinin rolünün etkinleştirilmesi yoluyla güvenliğin yeniden sağlanacağını ümit ediyorlardı. Ancak bu umut, gerçek bir reform belirtisi göstermeyen yeni bir gerçeklikle hızla suya düştü. Silahların, hizipçiliğin ve mezhepçi söylemlerin yaygınlaşması, yeni hükümetin etkili ve net bir geçiş dönemi adaleti politikasının olmaması sorunu daha da derinleştirdi. Vatandaşlar ise, kendilerine insan aklının kavrayamayacağı acılar yaşatanlardan hesap sorulmasını, hükümet kurumlarından defalarca talep ettiler. Ancak gerçek bir yargılamanın olmaması nedeniyle birçok kişi “Şebbiha” ve suçluların isimlerini belgelemek için sosyal medyaya yöneldi ve “siyasi”, bazen de mezhepsel bir doğa taşıyan bireysel intikam kampanyaları başladı.

Hükümetin çekingen müdahalesi

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Suriyeli insan hakları aktivisti, “yeni hükümetin müdahalesinin çekingen olduğunu ve kontrolsüz yayılan silahların kontrol altına alınmasının önceliğine inanmadığını, çeşitli silahlı grupları Suriye Ordusu adı altında tek bir çatı altında etkili bir şekilde birleştiremediğini” düşünüyor. Ardından şöyle devam ediyor: “Hatta bazen rastgele işlenen intikam suçlarını örtbas ederek sanki katillere gizli bir koruma sağlıyormuş gibi davranıyor. Bu da şiddetin ve bireysel intikamın çemberini genişletti ve asırlardır korkuya alışmış olanların yüreklerine kaygı geri döndü. Herhangi birini “Esed rejiminin kalıntısı” olmakla suçlamak kolaylaştı, böylece peşine düşmek, tutuklamak ve hatta öldürmek meşru ve onaylanan bir eyleme dönüştü. Suriye sahillerinde kendilerinde hesap sorma hakkı ve öldürme yetkisi gören gruplar tarafından yeni tasfiye eylemleri başlatıldı. Silah sesleri yeniden yükseldi ve mahkemeler, hakimler ve tanıklar aracılığıyla örgütlü geçiş dönemi adaletinin son özellikleri de ortadan kalktı. Bunun yerini, genellikle kişinin geçmişine dayalı bireysel ve kolektif intikam eylemleri aldı. Bir yerde Esed yönetimine sessiz kalan bir dini gruba karşı savaş açıldığını, diğer bir yerde malların geri alınması, önceki rejim döneminde uğranan zararın intikamının alınması, hatta sadece ailevi problemlerden dolayı intikam alma durumları görülmeye başlandı.”

Silahlar tekrar konuşacak mı?

Aştar sözlerini şöyle bitirdi: “Suriye halkının yorgun zihni bugün acaba tekrar silahlar konuşacak mı, orman kanunu tarzı hayat devam edecek mi, bireyin güvenliği ve onuru arasında aşılmaz bir duvar oluşturan öldürme ve işkencenin geri dönme olasılığı var mı diye düşünüyor. Bu soruların cevabı evettir; eğer mevcut hükümet yasaları uygulayamazsa, gerçekten hesap soramazsa, kontrolsüz silahı ve hizipçiliği kontrol edemezse, geçiş adaleti için derhal çalışmaya başlamak yerine, sokağın öfkesini dindirmek çabasıyla sadece medya ve kameraların önünde bir suçluyu tutuklarsa kaos ve korku geri dönecek. Adalet kamerayla değil, adil bir yargıçla ve halka hukuk temelleri üzerine kurulmuş bir devletin güvenini veren dürüst bir soruşturmacıyla sağlanır.”

Öte yandan gözlemciler, kişisel hesaplaşma vakalarının da yaşandığını, bu vakaların rejimin yıkılmasından önce de var olduğunu, ancak günümüzde farklı bir karakter kazandığını düşünüyorlar. Zira güç dengeleri değişse de, bazıları kaos, intikam ve kişisel tasfiyeler açısından Suriye'de yaşananların büyük Suriye destanından sonra yaşanması beklenenlerden çok daha az ve hafif olduğunu düşünüyorlar. Ancak hükümet, isteyerek veya istemeyerek de olsa, birincisi, güvenliği ve kontrolü sağlamak, ikincisi de ülkeye destek konusunda ileriye yönelik adımlar atmadan önce daha fazla adım atılmasını bekleyen uluslararası toplumun güvenini kazanmak için, yasaları mümkün olduğunca uygulamaya çalışıyor.



DEAŞ hücrelerinin saldırıları Bağdat’ın kuzeyinde güvenlik güçlerini hazırlıksız yakaladı 

Bir Irak'lı, 29 Eylül 2026 tarihinde Bağdat'taki bir yol kenarında, 'DEAŞ'a karşı Uluslararası Koalisyon'un görevinin sona ermesiyle eş zamanlı olarak yer alan reklam panosunun yanından geçiyor. (AFP)
Bir Irak'lı, 29 Eylül 2026 tarihinde Bağdat'taki bir yol kenarında, 'DEAŞ'a karşı Uluslararası Koalisyon'un görevinin sona ermesiyle eş zamanlı olarak yer alan reklam panosunun yanından geçiyor. (AFP)
TT

DEAŞ hücrelerinin saldırıları Bağdat’ın kuzeyinde güvenlik güçlerini hazırlıksız yakaladı 

Bir Irak'lı, 29 Eylül 2026 tarihinde Bağdat'taki bir yol kenarında, 'DEAŞ'a karşı Uluslararası Koalisyon'un görevinin sona ermesiyle eş zamanlı olarak yer alan reklam panosunun yanından geçiyor. (AFP)
Bir Irak'lı, 29 Eylül 2026 tarihinde Bağdat'taki bir yol kenarında, 'DEAŞ'a karşı Uluslararası Koalisyon'un görevinin sona ermesiyle eş zamanlı olarak yer alan reklam panosunun yanından geçiyor. (AFP)

Irak güvenlik güçleri, "DEAŞ" hücreleri tarafından gerçekleştirildiğinden şüphelenilen sürpriz saldırıların ardından dün Bağdat'ın kuzeyindeki Havice kentine bağlı köylerde sokağa çıkma yasağı ilan etti.

Pazartesi ve salı günleri silahlı kişilerin Federal Polis devriyelerine düzenlediği saldırılarda güvenlik personeli hayatını kaybetti ve yaralandı. Güvenlik kaynakları, saldırganların ağır makineli tüfekler ve keskin nişancı tüfekleri kullandığını, bu sırada bazı termal kameraların devreden çıktığını bildirdi.

Federal Polis Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yapılan açıklamada, saldırıyı püskürtmeye çalışan bir personelin hayatını kaybettiği belirtildi. Kerkük İl Meclisi Güvenlik ve Savunma Komisyonu Başkanı Ahmed Remzi ise "Saldırı, uyuyan hücrelerin tehlikesinin devam ettiğini doğruluyor," ifadelerini kullanarak, bu tür saldırıların tekrarlanmasını önlemek amacıyla istihbarat çalışmalarının ve güvenlik operasyonlarının artırılması çağrısında bulundu.

Şarku’l Avsat’ın ulaştığı uzmanlar, DEAŞ'ın sahada kalıcı varlık gösterme kabiliyetini uzak bir ihtimal olarak değerlendirmekle birlikte, aktif hücrelerin halen "el yapımı patlayıcılar ve canlı bomba yeleklerine" sahip olduğuna dikkat çekti.


Nasrallah... Sahibiyle birlikte toprağa gömülen efsane

Mehdi İzcileri, suikastlarının ikinci yıldönümünde, Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile onun halefi olarak aday gösterilen Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarını tutuyor. (AP)
Mehdi İzcileri, suikastlarının ikinci yıldönümünde, Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile onun halefi olarak aday gösterilen Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarını tutuyor. (AP)
TT

Nasrallah... Sahibiyle birlikte toprağa gömülen efsane

Mehdi İzcileri, suikastlarının ikinci yıldönümünde, Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile onun halefi olarak aday gösterilen Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarını tutuyor. (AP)
Mehdi İzcileri, suikastlarının ikinci yıldönümünde, Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile onun halefi olarak aday gösterilen Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarını tutuyor. (AP)

“Ya ölmeseydi?” diye soruyor telefonda konuştuğum kişi. Beyrut’tan arıyor; Hizbullah’ı yakından tanıyor ve örgütün geniş toplumsal çevresiyle her gün temas halinde.

Varsayımsal bir soru ortaya atıyor: Hasan Nasrallah hayatta kalsaydı ve çatışmayı yönetmek zorunda olsaydı ne olurdu?

Burada İsrail’le askeri bir çatışmadan söz etmiyor. “Çünkü bunu zaten örgüt yapıyor ve burası onun sahası” diyor. Asıl mesele, ‘kendisiyle, tabanıyla ve bu felaketi başlarına getiren çevresiyle yüzleşmesi’.

Ateşkes anlaşmasını imzalar mıydı? Müzakereleri kabul eder miydi, yoksa halefinin bugün yaptığı gibi karşı mı çıkardı? 2006’daki Temmuz Savaşı’nın ardından kullandığı “Bilseydim” ifadesine yeniden başvurabilir miydi?

Bunlar yanıtı hiçbir zaman bulunamayacak bir dizi soru. Lübnan’ın güneyinden başka bir kaynak ise ‘sayısız insanın ölümüne tanıklık eden ve İsrail’in Lübnan’a yönelik tüm savaşlarını takip eden, bu savaşlarda ailesini, arkadaşlarını ve evini kaybeden’ biri olarak, siyasi açıdan Hizbullah’ın karşısında durduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “Aradan iki yıl geçti, ancak çevre ve taban hâlâ şok ve tam bir inkâr halinde... Toplu bir hezeyan hali. Sanki insanlar askeri bir lideri ya da dini bir lideri kaybetmemiş, içinde bulundukları koşulları onlara açıklayan kişiyi kaybetmiş gibi.”

Nasrallah’ın savaşı ve kayıplarını ‘tiyatrolaştırma’, felakete uğrayanların, yaslıların ve acılı ailelerin ödediği bedelleri epik bir coşku ve zafer anına dönüştürme yeteneği konusunda bir uzlaşı bulunuyor. Görünen o ki, bugün taraftarlarının ve destekçilerinin en çok özlediği şey de bu. Sanki destek savaşı olarak adlandırılan çatışmaya katılmaları ve bunun bedelini ödemeleri, kendilerine bu savaşın olumlu hikâyesini anlatacak kişinin yokluğu karşısında ikincil bir ayrıntıya dönüşüyor.

cdfgt
Çağrı cihazı patlamalarında yaralanan bir adam, suikastının ikinci yıldönümünde eski Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafının bulunduğu bir telefonu tutuyor. (AFP)

Bu söylem boşluğunun nedeni yalnızca Hizbullah’ın mevcut Genel Sekreteri Naim Kasım’ın bu yeteneğe sahip olmaması değil. Bunun nedeni, Nasrallah’ın da suikasta uğramadan çok önce kamusal alandaki etkisini, imajını ve görünürlüğünü yavaş yavaş kaybetmeye başlamış olması. Dolayısıyla suikast anı, onu pek çok kayıptan ve ağır sonuçlardan kurtaran bir an olarak geldi.

Kaynak, “Nasrallah aslında suikasta uğradığı andan önce ölmüştü... Çağrı cihazlarının patlatılması operasyonu ve peş peşe gelen suikastlarla birlikte öldü. İnsanları mobilize etme ve yaşananları gerekçelendirme kapasitesini kaybettiğinde, halka bir anlatı sunamaz hale geldiğinde ve artık kimse konuşmalarını eskisi gibi önemseyip beklemediğinde öldü” diyor.

Kaynak burada, Hizbullah içinde Nasrallah’ın üstlendiği örgütsel konumdan daha önemli olduğunu düşündüğü bir işleve işaret ediyor. Ona göre Nasrallah, ‘ne askeri taktik adamı ne de alışılmış anlamda bir din adamıydı; daha ziyade Hizbullah’a devletlerin sahip olduğu, ancak partilerin veya silahlı örgütlerin sahip olmadığı bir güç kazandıran bir seferberlik adamıydı’.

Bilindiği üzere, böylesine baskın bir etki bir anda ortaya çıkmaz.

‘Sanki hiç var olmamış gibi’

Hizbullah’ı ve toplumsal tabanındaki dönüşümleri izleyen sosyolog ve yazar, Nasrallah’ı 2000-2006 yılları arasındaki dönemiyle hatırlıyor ve o dönemde onu ‘parti aktivistine’ daha yakın biri olarak tanımlıyor. Ona göre Nasrallah, zamanla etkisini artırdı ve bu konumunu, sözlerinin bölgesel ağırlık kazandığı Refik Hariri suikastıyla pekiştirdi.

Nasrallah, 2000 yılındaki çekilmeden bu yana bu güçlü imajı korudu ve bunun üzerinde yoğun biçimde çalıştı. Bunu yaparken, Hizbullah’ın tam teşekküllü medya mekanizmasından yararlanarak ‘efsaneye, hatta yarı tanrısal bir figüre daha yakın’ bir imaj oluşturdu ve böylece silah taşımaya devam edilmesini meşrulaştırdı.

vf
Örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in suikastlarının ikinci yıldönümünde düzenlenen anma törenine katılan Hizbullah destekçileri (DPA)

Yakın zamana kadar televizyon ekranlarındaki görünümleri Ümmü Gülsüm gecelerini andırıyordu. Sokaklar boşalır, insanlar ekranların karşısına geçip duyduklarından etkilenerek kendilerinden geçerdi.

İşin ilginç yanı, dinleyenler Hizbullah üyeleri olmadığı gibi hepsi örgütün doğrudan toplumsal çevresinin bir parçası da değildi. Nasrallah, farklı dönemlerde genel bir gündem haline gelmişti: “Destekçisi, rakibi, komşu ülkeler ve ertesi gün ne olacağını öğrenmek isteyen herkes onu dinlerdi.”

Bugün ise, aradan iki yıl geçtikten sonra, ‘sanki hiç var olmamış gibi’.

Güney Lübnan’da toplumsal ve dini açıdan nüfuzlu ailelerden birine mensup bir kadın, ikinci yıl dönümü anmasından bir gün önce Sur ve Nebatiye’ye gittiğini belirterek şunları söylüyor: “Sokaklarda veya binalarda alışıldığı üzere fotoğraflarını görmedim. Küçük bir dükkânda kenarda duran küçük bir fotoğrafını fark etmeseydim, genel manzaradaki tamamen yokluğunun bile farkına varmayacaktım.”

fgbnt
Suikastının ikinci yıldönümünde eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah’ın resimlerini dalgalandıran Hizbullah destekçileri (DPA)

Şöyle devam ediyor: “Dar çevredeki sohbetlerde bile artık kimse ondan söz etmiyor. Bunun anma yıl dönümüne denk gelmesi bana daha da tuhaf geldi... İlk bakışta ona karşı bir ilgisizlik olduğu düşünülebilir. Ancak bence artık ‘hakkında konuşulmayan’ bir kişiye dönüştü. Bugün Şiilerin tam anlamıyla ‘tabusu’ haline geldi.”

Hizbullah’ın çevresine yakın olan ve örgütün dar toplumsal çevresinde güven duyulan, ancak örgütün bir parçası olmayan kadına göre, ‘Hizbullah’ın çekirdek kadrosunda yer alanlar dışında Nasrallah’ın artık dışarıda kalan sevenlerinin kalmadığı görülüyor.

Önceden sahip olduğu geniş tabanının bile, Şiiler açısından ‘temel bir ritüel’ olan taziye merasimlerine gitmemesi de bunu gösteriyor.

Sadece DMO kaldı

Güney Lübnan’dan konuştuğum kişi, Nasrallah’ın mirasına dönerek “Onun mirasını devralacak kimse kalmadı... hatta bildiğimiz anlamdaki Hizbullah bile onun ölümüyle öldü” diyor.

Bu görüşünü açıklayan kaynak, siyasette Nasrallah’ın en yakın müttefikleri açısından eşi benzeri görülmemiş bir siyasi sıkıntıya yol açtığını belirtiyor. Buna göre Nasrallah, Meclis Başkanı Nebih Berri’ye şahsen aksi yönde taahhütte bulunmasına rağmen destek savaşı başlattığını ilan etti. Ardından altı füzenin fırlatılmasının ardından Berri temaslarda bulunarak Hizbullah’ı, füzelerin sorumluluğunu üstlenen bir açıklama yayımlamamaya ikna etmeye çalıştı ve açık bir başka taahhüt aldı. Ancak bu taahhüdün ömrü birkaç saati bile bulmadan bozuldu.

Nasrallah, 7 Ekim 2023’e kadar görece geniş bir hareket alanıyla bölgesel bir rol de üstlendi. Kaynağa göre o, “İran ile Lübnan arasında; hükümet, mezhepler, halk ve kurumlar düzeyinde güvenilir bir arabulucuydu. Bölge ülkeleri ve dış dünyayla ilişkilerde çeşitli roller üstlenerek Tahran’ı komşu ülkelerle doğrudan karşı karşıya gelmekten kurtardı; kararları onun adına iletip darbeleri de onun yerine göğüsledi.”

Ancak kaynak, bunun 7 Ekim’den sonra giderek değişmeye başladığını, Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından ise köklü bir dönüşüm yaşandığını söylüyor: “Bugün geriye yalnızca Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) kaldı. Sadece onlar. DMO, Hizbullah’ın tüm kademelerini doğrudan kontrol ediyor; liderlikten savaşçılara ve stratejik kararlara kadar. Naim Kasım ise arabulucu veya mesaj taşıyıcısı rolünü üstlenebilecek durumda değil.”

xcdfgt
Beyrut’un güney banliyösünde, Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın suikastının ikinci yıldönümü töreninden (Reuters)

Hizbullah yapılanması açısından ise kaynak şöyle devam ediyor: “Hizbullah Genel Sekreterliği’ndeki son siyah sarıklı isim Hasan Nasrallah’tı. Naim Kasım’ın sarığı beyaz ve bu, dini hiyerarşi açısından farklı bir konuma işaret ediyor. Onun konuşulan yardımcısı ise Muhammed Raad. O, milletvekili ve hatta din adamı bile değil.”

Kasım’dan önce genel sekreterlik için aday gösterilen ve daha sonra adaylığı geri çekilen (bazılarına göre kendisi çekilen) İbrahim Seyyid Emin’i hesaba katmazsak, Haşim Safiyuddin’in ardından bu görev için en yakın isim olarak görülen adayın, Nasrallah’ın oğlu Muhammed Mehdi olduğu düşünülebilir. Genç bir din adamı ve sarıklı olan Muhammed Mehdi, aynı zamanda örgütte aktif bir kadro olarak görev yapıyor.

Ancak birden fazla kaynağın ortak görüşüne göre, bu role hazırlanmadı ve henüz yeterince olgunlaşmadı.

Nasrallah’ın çocukları... Mirasın getirdiği sıkıntı

Kaynaklardan biri şöyle açıklıyor: “Nasrallah ve çevresindeki isimlerin öldürülmesinin ardından, kendisini çevreleyen güven çemberinde aile bağlarının ne kadar önemli olduğunu ve Hizbullah liderliğinin de büyük ölçüde bu bağlar üzerine kurulduğunu daha iyi anlıyoruz.” Kaynağa göre, “Nasrallah’ın yakınındaki bu liderlerle çevrili şekilde görevinde kalmayı seçerek ve kaçınılmaz biçimde yaklaşan ölümü bekleyerek yıktığı şey, aile, aşiret ve Hizbullah arasındaki ortak bağ dokusuydu. Bunun yeniden onarılması son derece zor, hatta belki de imkânsız.”

Dikkat çekici olan ise bütün bunların içinde oğullarını sürece dahil etmemesi ve hiçbirini kendisinden sonra gelecek kişi olarak hazırlamaması.

Sosyolog-yazara göre, “bu ölçekteki tarihi liderler, belki de içlerindeki bir tür narsisizm nedeniyle miras bırakmayı düşünmüyor. Bu da çocuklarını kendi kimlikleri ve omuzlarına yüklenen mirasın ağırlığıyla başa çıkma konusunda bocalar halde bırakıyor.”

x fbghj
Eylül 2024’te İsrail’in düzenlediği çağrı cihazı patlamalarında bir gözünü kaybeden 14 yaşındaki Ali Abbas, hâlâ iyileşmeye çalışıyor. (Reuters)

Özellikle Cevad ve Muhammed Mehdi olmak üzere oğullarının son dönemde kamuoyundaki görünürlüklerini artırmaları ise üzerinde durulması gereken bir olgu. İki kardeşin de babalarını insanileştirmeye ve onun imajını taklit etmeye çalıştığı görülüyor. Ancak kaynak, bunun gerçekte fazla bir sonuç vermediğini belirtiyor.

İki kardeşin son dönemde kullandığı sosyal medya hesapları yakından incelendiğinde, babalarının el hareketlerini taklit etmekten konuşma tarzına kadar çeşitli davranışlarını benimsemeye yönelik yoğun bir çaba görülüyor. Bunun yanı sıra adeta aralarında bir rol paylaşımı da var. Biri sarığıyla dini bir figürü temsil ederken, diğeri zaman zaman Che Guevara ve halkların özgürleşmesi temalarına, zaman zaman da şehitlere ve salihlere atıfta bulunuyor ve babasının da onlarla birlikte geri döneceğine dair inancını dile getiriyor.

Gözlerinin büyüsü… Sadece bir balon

Bugün ise bu efsaneyi sürdürmek yerine, “Nasrallah’ın anlatısı zayıfladı... ve rüzgâra kapıldı” diyor kaynaklardan biri. Şöyle devam ediyor: “Ölümünün üzerinden iki yıl geçtikten sonra, doğrudan çevresinin onun mirasına bu kadar gelişigüzel yaklaşmasına bakmak bile bu mirasın başında duran kimsenin olmadığını anlamamız için yeterli... Liderlik karizması, güçlü kişiliği ve gözlerinin büyüsü hakkında anlatılan tüm bu hikâyeler bir anda ortadan kayboldu. Sanki hepsi bir balondan ibaretti. Örneğin, televizyonda marjinal bir siyasetçinin onunla yaklaşık 7 saat oturduğunu iddia etmesi yeterli. Ne büyük bir abartı! Ya da oğlu Mehdi’nin çıkıp ona kahvaltı hazırladığını anlatması veya kendisinin Dahiye’de arabayla dolaşırken görüldüğü ve bağlamı, tarihi ya da kaynağı bilinmeyen videonun yayımlanması... Bu Hizbullah medyası mı? El Menar televizyonu mu? Bu hikâyelerin bugün kamuoyuna çıkması gerektiğine kim karar verdi?”

Ses ve görüntü kaybı

Bunların tümü, Nasrallah’ın tekelinde tuttuğu anlatının artık sorgusuz sualsiz kullanılmasına ilişkin daha fazla soru doğuruyor. Bu, hem kendisi hem de partisi hakkındaki anlatıydı ve kendisine dikte edilen çizginin dışına çıkmayan bağlı bir medya mekanizması aracılığıyla bunun ritmini belirliyordu.

Peki, anma töreninin sloganı neden “Ahde bağlı kalacağız” oldu? Kasım neden Nasrallah’ın mirasını korumak ve yaymak amacıyla bir kurum kurdu?

fgbju
Mehdi İzcileri’nden bir kız, suikastlarının ikinci yıldönümünde, Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarını taşıyor. (AP)

Belki de amaçları, adamı ‘insanileştirmek’ ve onu ulaşılabilir bir kişiye dönüştürerek yas tutan toplumsal tabana, yokluğuna rağmen kendileri gibi ve aralarında olduğu mesajını vermekti.

Ancak pratikte sonuç tam tersi oldu.

Sosyolog, ‘çukurun büyüklüğündeki boşluğu’ ve liderlik krizini, daha önce güçlü biçimde varlık gösteren insan kitlesi üzerinden okuyor. Ona göre bu kitle, ‘hiç olmadığı kadar belirsiz ve kapalı’ hale geldi ve ‘yakın çevresindeki çocukları dışındakiler için tamamen bilinmez’ durumda.

Şöyle diyor: “Sanki bütün Şiiler kendi içlerine çekildi ve günlük yaşamın çeşitli alanlarında, diğer partilerle, mezheplerle ve daha geniş Lübnan toplumuyla ilişkilerinde bir boşluk bıraktılar.” Sosyal medyada görünerek destek savaşını savunmak için yoğun çaba gösteren küçük kesim dışında, Nasrallah’ın sesi olduğu toplumsal kitlenin artık daha az görünür ve daha az etkin olduğu izlenimi veriyor.

vfgthyj
Beyrut’ta bir dükkân sahibi, televizyonda Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın bir konuşmasının yayınlandığı sırada dışarıda oturuyor. (AP)

“Nasrallah’ı kaybetmeleriyle birlikte sanki seslerini ve görüntülerini de kaybettiler” diyor.

Ancak dışarıdan bakıldığında bir gerileme gibi görünen durum, dar güven çevrelerinde başka bir sıkıntıyı ortaya çıkarıyor.

‘Barınma’ kaçınılmaz olarak mı geliyor?

Güney Lübnanlı kadın, “Hizbullah liderliğindeki boşluk bugün güneylilerin günlük yaşamını ayakta tutan mekanizmalardaki boşluğun yanında lüks kalıyor” diyor. Şöyle devam ediyor: “Sanki Emel, özellikle Sur’da, Hizbullah yerine sokağı ve sahayı miras aldı. Hizbullah mensuplarının hareketli gruplar üzerinde oluşturduğu caydırıcı etki artık yok. Böylece bu gruplar her şeyi kontrol eden fiili bir otorite haline geldi... Bunun yarattığı büyük bir acı var.”

Bugün güneyde yaşayan birçok kişi, yeni genel sekreterlerinin ‘barınmanın’ kaçınılmaz olarak geleceği ve İran’ın kendilerini terk etmeyeceği, para, silah ve nüfuz desteğini sürdüreceği yönündeki sözlerine inanmak istiyor. Ancak aynı kişiler, paranın gelmeyeceği gerçeği konusunda sessiz kalıyor. Nasrallah’ın 2006’daki Temmuz Savaşı’nın ardından kendilerine vaat ettiği ‘uygun konut ve uygun eşya’ yerine yalnızca ‘barınma’ kelimesinin kullanılması bile, içinde bulundukları koşullar hakkında çok şey söylüyor.

hyju
 Lübnan’ın güney banliyölerinden bir vatandaş, Eylül 2024’te Beyrut’taki Haret Hreik’te eski Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın karargahını hedef alan İsrail bombardımanı sonucu yıkılan evinin kalıntıları üzerinde oturuyor. (AFP)

Hizbullah çevresinin yaşadığı inkâr ile derin yas arasında, en büyük şokun “iktidarın ve yirmi yılı aşkın süredir sahip oldukları, Lübnanlıların geri kalanına karşı her gün bir silah olarak sergiledikleri ‘güç fazlasının’ kaybedilmesi olduğu” belirtiliyor. Bu nedenle bugün toplumsal sözleşmeleri, bu narsistik yarayı iyileştirmek için öfkelerinin tamamını ‘ajanlara’ yöneltmek üzerine kurulu gibi görünüyor.

Hainler ve ajanlar hakkında aşırı biçimde konuşulması, sanki onları her şeyin ötesindeki o derin sessizlikten kurtarıyor. Onlara göre bu kişiler, kendileri dışındaki Lübnanlılar, yani tüm Lübnanlılar ve kendilerine destek veren çatışmada onları desteklemeyen herkes. Bu nedenle bu kişilerden söz edildiğinde öfkeden çılgına dönüyor, yaşadıkları sıkıntıyla başa çıkabilmek için daha fazla hakaret ve tehdit diline başvuruyorlar.


Koalisyon güçleri Husilerin balistik füzelerine ve füze rampalarına karşı koyuyor

Koalisyon güçleri Husilerin balistik füzelerine ve füze rampalarına karşı koyuyor
TT

Koalisyon güçleri Husilerin balistik füzelerine ve füze rampalarına karşı koyuyor

Koalisyon güçleri Husilerin balistik füzelerine ve füze rampalarına karşı koyuyor

Yemen’de meşru hükümeti destekleyen koalisyon, Riyad’a yönelik saldırıda kullanılan bir balistik füze fırlatma rampasının imha edildiğini açıkladı. Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, füze rampasının Suudi Arabistan’a yönelik bir saldırı için hazırlık yapıldığı sırada Sana’da imha edildiğini bildirdi.

Yemen’de meşru hükümeti destekleyen koalisyon, çarşamba günü daha önce yaptığı açıklamada, Husilerin Hamis Muşayt ve Riyad  yönüne fırlattığı balistik füzeler imha edildiğini duyurmuştu. Koalisyon, Husilerin füze tehdidinin kaynağının işgal altındaki başkent Sana’nın yanı sıra Saada ve Amran vilayetleri olduğunu belirtmişti.

Öte yandan balistik füzeler ve patlayıcı yüklü insansız hava araçları, çarşamba sabahı Aden’de sivil hava ulaşımını tehdit etti. Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı’nı hedef aldığı saldırıda, iniş hazırlığındaki Yemen’e ait bir yolcu uçağının isabet alma tehlikesi atlattığı bildirildi. Saldırıyla eş zamanlı olarak Husilerin Taiz kentindeki yerleşim bölgelerini hedef alan bombardımanında ise 5 sivil yaralandı.

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, salı akşamı yaptığı açıklamada, silahlı kuvvetler ile tüm askeri oluşumların Yemen Şafağı operasyonu kapsamında çeşitli cephelerde kararlılık ve güçle mücadele yürüttüğünü söyledi. Alimi, sahada elde edilen ilerlemelerin ve gösterilen direncin, “girişimin artık devletin ve silahlı kuvvetlerinin elinde olduğunu ve darbenin sona erdirilmesiyle uzun süredir devam eden insani krizin sonlandırılması yolunda ilerleme kaydedildiğini” gösterdiğini ifade etti.

Alimi, Yemen Şafağı operasyonunun ikinci günündeki gelişmeleri takip ederken yaptığı açıklamada, son saatlerde çeşitli çatışma cephelerinde silahlı kuvvetler, tüm askeri oluşumlar ve halk direnişinin elde ettiği başarıları övdü. Alimi ayrıca birliklerin ve komutanlarının savaşın yönetiminde gösterdiği cesaret ve yüksek yetkinliğe dikkati çekerek, İran tarafından desteklenen milislere ağır kayıplar verdirildiğini belirtti.