Yeni Suriye: Kişisel hesaplaşmaların kara haritası

Bazı Suriyeliler hâlâ kanunlardan kaçmanın veya yasadışı eylemlerde bulunmanın mümkün olduğunu düşünüyor

Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
TT

Yeni Suriye: Kişisel hesaplaşmaların kara haritası

Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)
Suriyeliler ülkede güvenliğin olmaması nedeniyle geniş çaplı bir kaos yaşanmasından endişe ediyor (AFP)

İsmail Derviş

Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden üç ay sonra Ramazan Bayramı'nın üçüncü gününün akşamı, Suriyeliler bayram tatili sebebiyle, Suriye'nin en ünlü eğlence parkı olan ve Şam Uluslararası Havalimanı'nın yakınında bulunan “Mutlu Dünya”yı doldurmuşlardı. Ancak iki genç, yetişkinlere ait bir oyun için sıra kavgasına giriştiler. Olay, birinin diğerini “Kamu Güvenliği’nde” çalıştığını söyleyerek tehdit etmesi, “intikam alabileceğini” söylemesiyle tırmandı.

Basit bir anlaşmazlık sonucu ortaya çıkan bu olay, Suriye'de yaklaşık 15 yıldır yaygın olan şiddet sırasında gerçekleşen sayısız intikam ve misilleme olayı ve dökülen kan yanında önemsiz kalıyor. Bütün bunlar sebebiyle ülke, bu yüzyılda dünyanın en şiddet dolu ve güvensiz ülkesi olarak sınıflandırıldı.

Esed rejiminin devrilmesinin arifesinde Suriyeliler, çoğunluğu Esed rejimine sadık olanlara veya rejimin işlediği suçlara iştirak edenlere yönelik misilleme eylemleri olan kitlesel katliamlardan korkuyorlardı. Ancak tepkiler beklenenden çok daha hafif oldu ve Suriye’nin kıyı bölgesinde mart ayı başında patlak veren olaylardan önce intikam davaları bireysel vakalarla sınırlı kaldı. Eski rejime bağlı yandaşların yeni hükümetin kamu güvenlik güçlerine yönelik saldırısıyla başlayan olaylar, büyük çoğunluğu sivil olan yüzlerce kişinin ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlandı.

Uluslararası toplum, eski rejime bağlı grupların gerçekleştirdiği saldırıyı hemen kınadı ancak yeni Suriye hükümetinden de yaşanan ihlalleri soruşturmasını istedi. Hükümet de olup biten her şeyi araştırmak ve olaya karışanlardan hesap sormak için bir “bağımsız soruşturma komitesi"  kurdu ama komite bu yazı yazılırken hâlâ çalışmalarını sürdürüyordu.

Humus'ta köylerin etrafındaki barikatlar

Suriye'nin merkezindeki Humus, büyük mezhepsel çeşitliliğe sahip bir şehir. Görgü tanıkları Independent Arabia'ya, güvenlik güçlerinin olası misillemelerden sakinlerini korumak için bazı Alevi köylerinin etrafına barikat kurduklarını söylediler.

Esed rejiminin döktüğü kanın intikamını almak isteyenlerin arasında kişisel intikamlarını almak isteyenler de var. Bazıları da İçişleri Bakanlığı devleti tam anlamıyla denetim altına almadan ve hukuk diğer ülkelerdeki gibi işlemeden önce hesaplarını görmek istiyorlar.

 Bazı Suriyeliler de, kanundan kaçanların veya yasadışı eylemlerde yahut da hâlâ hukuksuz eylemlerde bulunanların, bunun için hâlâ imkânları olduğuna inanıyor. Güçsüz olan ve aygıtları hâlâ yeniden yapılandırılan hükümete danışmadan, başkaları ile hesaplarını görebileceklerini düşünüyorlar.

Ciddi hukuki adımlar bekleniyor

Suriyeli avukat Fadi Kardus şunları söylüyor: “Bilhassa Suriye çatışması gibi uzun süreli ve kanlı çatışma ile devrim bağlamında, herhangi bir geçiş sürecinde, kişisel hesaplaşmalar gerçek bir tehlikeyi temsil eder. Oysa uluslararası alanda kabul gören kavramıyla geçiş dönemi adaleti, adalet ve uzlaşmayı sağlayacak yasal ve kurumsal bir çerçeve sunarak bu tür intikamların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Aynı şekilde, 2025 Suriye Anayasa Bildirgesi doğrultusunda en kısa sürede kurulmasını umduğumuz geçiş dönemi organı da bu hedefe ulaşılmasında önemli rol oynayacaktır. Bunun için suçluların ve faillerin hesap vermesini, mağdurların tazmin edilmesini ve ihlallerin tekrarlanmamasını sağlamak için bireylerin ve kurumların reform edilmesini garantiye almalıdır.” Şunu da ekliyor: “Geçiş dönemi adaleti ilkelerinin etkin bir şekilde uygulanmasıyla Suriye'nin kişisel hesaplaşmaların açık arenasına dönüşmesini engelleme fırsatına sahip olduğu söylenebilir. Bu nedenle, adaletin sağlanması için hükümet ve Suriye'de ulusal düzeyde faaliyet gösteren sivil toplumun sürecin kapsayıcı, oluşumu, yetkileri ve görevleri belli, mağdur merkezli olmasını sağlamak amacıyla güçlü bir kararlılık göstermesi gerekiyor. Bu da bireyler ile devlet arasındaki güveni artırıp, en azından öngörülebilir gelecek için istikrarı sağlayacaktır.”

Kardus, şöyle devam etti: “Geçiş Adaleti Komisyonu için gerekli yasama ortamını oluşturacak geçici yasama konseyi kurulmadan, yukarıda belirtilenler hiçbir işe yaramayacaktır. Bu yapılırken ulusal mevzuat, Geçici Anayasa Bildirgesi, insan hakları ve geçiş adaletine ilişkin uluslararası standartlar esas alınmalı, Geçiş Adaleti Komisyonu'na ulusal ve uluslararası destek sağlanmalı ve böylece kararlarının güvenilirliğinin artırılması hedeflenmelidir. Zira Geçici Anayasa Bildirgesine göre geçiş adaletinin kazananların adaleti olmasından korkuluyor. Dolayısıyla Geçiş Adaleti Komitesi’nin öncelikle mağdurların kim olduğunu tespit etmesi, geçmişteki ihlallerin mağdurlarını hak sahibi olarak tanımaya çalışması gerekiyor. Daha sonra komiteler aracılığıyla gerçeklerin araştırılmasına başlanmalı. Ardından Adalet Komitesinin görev alanına giren suçların faillerinin kimliğine bakılmaksızın yasal işlem ve takip başlatılmalı. Mağdurlar veya aileleri için hesap sorma, tazminat ve düzeltme mekanizmasının net bir şekilde oluşturulması ve şu anda yaşandığı gibi ihlallerin tekrarlanmasını önlemek için gerekli tüm tedbirlerin alınması gerekiyor.”

Eski rejimin geride bıraktığı miras

Suriyeli yazar ve insan hakları aktivisti Samar Aştar’a gelince şunları söylüyor: “2011 yılında Suriye devrimini izleyen çatışmanın patlak vermesinden itibaren devlet kurumları bozulmaya başladı. Ülkede suçları bir nebze olsun kontrol altında tutan birleşik güvenlik otoritesi kayboldu. Ülke kompleks çatışmaların açık arenası haline geldi. Çatışmalar siyasetin ve militarizmin sınırlarını aştı, kaos ve yargı sisteminin zaafları örtüsü altında kişisel intikam ve tasfiyeler şeklinde daha tehlikeli bir karaktere büründü. O zamandan beri öldürme, adam kaçırma ve uydurma suçlamalar, hiçbir yasal veya toplumsal caydırıcılık olmaksızın, tüm taraflar için hesaplaşmanın yaygın bir yolu haline geldi.

Aştar şunu da ekliyor: “Esed rejimindeki subay ve yetkililerin, isyan eden halka karşı kullanmak için intikam almak isteyen ve suç kaydı bulunan kişileri askere alma politikasını unutamayız. Bu onların halka sempati duymamalarını, yemek ve içmek gibi öldürmeye alışana kadar acımasızca ve hiç ara vermeden öldüren bir demir yumruktan ibaret olmalarını garanti altına alacaktı ve öyle de oldu. Daha sonra Aralık 2024'te rejim değiştiğinde Suriyeliler suçluların yasal olarak hesap vereceğini umuyordu. Kontrol dışı silahların kontrol altına alınması, fraksiyonların ortadan kaldırılması, güvenlik güçlerinin rolünün etkinleştirilmesi yoluyla güvenliğin yeniden sağlanacağını ümit ediyorlardı. Ancak bu umut, gerçek bir reform belirtisi göstermeyen yeni bir gerçeklikle hızla suya düştü. Silahların, hizipçiliğin ve mezhepçi söylemlerin yaygınlaşması, yeni hükümetin etkili ve net bir geçiş dönemi adaleti politikasının olmaması sorunu daha da derinleştirdi. Vatandaşlar ise, kendilerine insan aklının kavrayamayacağı acılar yaşatanlardan hesap sorulmasını, hükümet kurumlarından defalarca talep ettiler. Ancak gerçek bir yargılamanın olmaması nedeniyle birçok kişi “Şebbiha” ve suçluların isimlerini belgelemek için sosyal medyaya yöneldi ve “siyasi”, bazen de mezhepsel bir doğa taşıyan bireysel intikam kampanyaları başladı.

Hükümetin çekingen müdahalesi

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Suriyeli insan hakları aktivisti, “yeni hükümetin müdahalesinin çekingen olduğunu ve kontrolsüz yayılan silahların kontrol altına alınmasının önceliğine inanmadığını, çeşitli silahlı grupları Suriye Ordusu adı altında tek bir çatı altında etkili bir şekilde birleştiremediğini” düşünüyor. Ardından şöyle devam ediyor: “Hatta bazen rastgele işlenen intikam suçlarını örtbas ederek sanki katillere gizli bir koruma sağlıyormuş gibi davranıyor. Bu da şiddetin ve bireysel intikamın çemberini genişletti ve asırlardır korkuya alışmış olanların yüreklerine kaygı geri döndü. Herhangi birini “Esed rejiminin kalıntısı” olmakla suçlamak kolaylaştı, böylece peşine düşmek, tutuklamak ve hatta öldürmek meşru ve onaylanan bir eyleme dönüştü. Suriye sahillerinde kendilerinde hesap sorma hakkı ve öldürme yetkisi gören gruplar tarafından yeni tasfiye eylemleri başlatıldı. Silah sesleri yeniden yükseldi ve mahkemeler, hakimler ve tanıklar aracılığıyla örgütlü geçiş dönemi adaletinin son özellikleri de ortadan kalktı. Bunun yerini, genellikle kişinin geçmişine dayalı bireysel ve kolektif intikam eylemleri aldı. Bir yerde Esed yönetimine sessiz kalan bir dini gruba karşı savaş açıldığını, diğer bir yerde malların geri alınması, önceki rejim döneminde uğranan zararın intikamının alınması, hatta sadece ailevi problemlerden dolayı intikam alma durumları görülmeye başlandı.”

Silahlar tekrar konuşacak mı?

Aştar sözlerini şöyle bitirdi: “Suriye halkının yorgun zihni bugün acaba tekrar silahlar konuşacak mı, orman kanunu tarzı hayat devam edecek mi, bireyin güvenliği ve onuru arasında aşılmaz bir duvar oluşturan öldürme ve işkencenin geri dönme olasılığı var mı diye düşünüyor. Bu soruların cevabı evettir; eğer mevcut hükümet yasaları uygulayamazsa, gerçekten hesap soramazsa, kontrolsüz silahı ve hizipçiliği kontrol edemezse, geçiş adaleti için derhal çalışmaya başlamak yerine, sokağın öfkesini dindirmek çabasıyla sadece medya ve kameraların önünde bir suçluyu tutuklarsa kaos ve korku geri dönecek. Adalet kamerayla değil, adil bir yargıçla ve halka hukuk temelleri üzerine kurulmuş bir devletin güvenini veren dürüst bir soruşturmacıyla sağlanır.”

Öte yandan gözlemciler, kişisel hesaplaşma vakalarının da yaşandığını, bu vakaların rejimin yıkılmasından önce de var olduğunu, ancak günümüzde farklı bir karakter kazandığını düşünüyorlar. Zira güç dengeleri değişse de, bazıları kaos, intikam ve kişisel tasfiyeler açısından Suriye'de yaşananların büyük Suriye destanından sonra yaşanması beklenenlerden çok daha az ve hafif olduğunu düşünüyorlar. Ancak hükümet, isteyerek veya istemeyerek de olsa, birincisi, güvenliği ve kontrolü sağlamak, ikincisi de ülkeye destek konusunda ileriye yönelik adımlar atmadan önce daha fazla adım atılmasını bekleyen uluslararası toplumun güvenini kazanmak için, yasaları mümkün olduğunca uygulamaya çalışıyor.



İran savaşı Mısır ve Türkiye arasındaki askeri iş birliğini hızlandırıyor... İsrail endişeli

Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran savaşı Mısır ve Türkiye arasındaki askeri iş birliğini hızlandırıyor... İsrail endişeli

Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Hişam el-Meyani

Mısır ile Türkiye arasındaki yakınlaşmanın, özellikle İran savaşı ve bölgede yaşanan istikrarsızlıkların gölgesinde askeri iş birliği alanında giderek güçlendiği değerlendiriliyor. Bu durum, İsrail'de de dikkatle izlenirken, bazı İsrailli çevreler Kahire ile Ankara arasındaki artan askeri koordinasyonun "bölgedeki güç dengelerini değiştirebilecek silah anlaşmalarını da kapsayabileceği" yönünde uyarılarda bulunuyor.

Mısırlı uzmanlar ve emekli askerî yetkililer ise iki ülke arasındaki iş birliğinin saldırı amaçlı değil, savunma odaklı olduğunu ve İran savaşı sonrasında ortaya çıkan bölgesel değişimlere karşı güç dengelerini korumayı hedeflediğini belirtiyor.

İsrail'in Maariv gazetesi, ABD istihbaratının, Mısır ve Türkiye'nin geniş kapsamlı bir askerî iş birliğini sessiz şekilde geliştirdiğine dair olağan dışı faaliyetler tespit ettiğini öne sürdü. Gazetenin pazar günü yayımladığı haberde, bu iş birliğinin bölgedeki güç dengelerini etkileyebilecek silah anlaşmalarını içerebileceği ifade edildi.

Haberde, İsrail'in en büyük endişelerinden birinin Mısır Sahil Güvenliği veya Türk hava savunma sistemleriyle ilgili bir güvenlik anlaşmasının hayata geçirilmesi olduğu belirtilirken, bu konuda ileri düzey görüşmeler yürütüldüğünü doğrulayan resmi bir açıklamanın bulunmadığı vurgulandı.

Birkaç ay önce Mısır ve Türkiye arasında yapılan ortak askeri tatbikatlardan, (Mısır askeri sözcüsü)Birkaç ay önce Mısır ve Türkiye arasında yapılan ortak askeri tatbikatlardan, (Mısır askeri sözcüsü)

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Emekli Tümgeneral Muhammed Abdülvahid, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Mısır ile Türkiye arasında birçok alanda yakınlaşma yaşandığını belirterek şunları söyledi:

"İki ülke arasında bir tür ortaklık söz konusu. Askerî alanda özellikle Türk insansız hava araçları (İHA), ortak eğitim faaliyetleri ve savunma sanayii iş birliği öne çıkıyor. Ayrıca yerli ihtiyaçları karşılamak ve bölgesel pazarlara yönelik satış yapmak amacıyla ortak askerî ürün geliştirme yönünde de bir eğilim bulunuyor."

Abdülvahid, iki ülke arasındaki savunma amaçlı askerî anlaşmaların bölgesel güç dengelerini korumaya yönelik olduğunu belirterek, "Özellikle İran savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni koşullarda, ABD'nin Ortadoğu'daki güç dengesini İsrail lehine şekillendirme çabalarına karşı bir denge oluşturulmak isteniyor" dedi.

Mısır ile Türkiye arasındaki askerî iş birliği, 2023 yılında diplomatik ilişkilerin tam anlamıyla yeniden tesis edilmesi ve karşılıklı devlet başkanı ziyaretlerinin ardından belirgin şekilde ivme kazandı. Bu süreçte savunma sanayii alanındaki iş birliği de gelişti; iki ülke "Dostluk Denizi" ortak tatbikatlarını yeniden başlatırken, İHA’ların ortak üretimi konusunda anlaşmaya vardı. Ayrıca Mısır, Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı projesi KAAN'a katıldı.

Türk savunma sanayiinin önde gelen ürünlerinden Bayraktar İHA'larının modelleri, Kahire'de düzenlenen IDEX 2025 Savunma Sanayii Fuarı'nda sergilenirken, araç ve mühimmatların üzerinde Mısır bayrağı yer aldı.

Mısır ve Türkiye arasında ilk üst düzey askeri görüşme geçen yıl Ankara'da gerçekleştirildi (Türkiye Savunma Bakanlığı)Mısır ve Türkiye arasında ilk üst düzey askeri görüşme geçen yıl Ankara'da gerçekleştirildi (Türkiye Savunma Bakanlığı)

Geçen yıl Ankara'da iki ülke arasında ilk üst düzey askerî toplantı gerçekleştirilirken, ağustos ayında Mısır ve Türkiye dikey iniş-kalkış yapabilen İHA’ların ortak üretimine ilişkin bir anlaşma imzaladı. Ayrıca Türk savunma şirketi HAVELSAN ile Mısır'ın Kadir Fabrikası arasındaki iş birliği kapsamında insansız kara araçlarının (İKA) üretimine başlandı.

Mısırlı uluslararası ilişkiler uzmanı ve akademisyen Beşir Abdülfettah da iki ülke arasındaki savunma iş birliğinin stratejik ortaklığı güçlendirmeyi amaçladığını belirterek, "Her iki ülke de gelişmiş silah sistemlerine erişimde çeşitli kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyor" dedi.

Abdülfettah, "Mısır ve Türkiye, uluslararası baskılara karşı savunma sanayiinde yerli üretime yönelmek istiyor. Ortak askerî tatbikatlar da aynı hedefe hizmet ediyor" değerlendirmesinde bulundu.

Şubat ayında Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Kahire'de bir araya geldiği ziyarette iki ülke arasında askerî iş birliği anlaşması imzalanmıştı.

Öte yandan İsrail basınında yer alan bazı haberlerde, Mısır-Türkiye iş birliğinin gelecekte başka ülkelerin de katılımıyla bir "Arap-İslam askerî ittifakına" dönüşebileceği yönündeki kaygılara dikkat çekildi.

Türkiye'nin mayıs ayı sonunda ortaya attığı bölgesel istikrar platformu önerisi de bu tartışmaların devamı olarak değerlendiriliyor. Ankara'nın önerdiği yapıda Türkiye'nin yanı sıra Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan ve Körfez ülkelerinin yer alması, belirli şartlar altında İran ve İsrail'in de platforma katılabilmesi öngörülüyor.

Mısır Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz şubat ayında Türk mevkidaşını kabul etti (Mısır Cumhurbaşkanlığı)Mısır Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz şubat ayında Türk mevkidaşını kabul etti (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Dönemin açıklamalarında Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, tüm bölge ülkelerinin toprak bütünlüğü, egemenlik ve karşılıklı güvenlik ilkelerine bağlı kalacağı daha geniş kapsamlı bir "bölgesel istikrar vizyonuna" ihtiyaç olduğunu vurgulamıştı.

Ulusal güvenlik uzmanı Abdülvahid, Mısır'ın böyle bir girişime olumlu yaklaşacağını ve aktif rol üstlenebileceğini belirterek, "Fiilen bu yapı zaten mevcut. Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve Pakistan arasında düzenli olarak toplanan dörtlü mekanizma bulunuyor. Bu mekanizma, bölgesel barışın güçlendirilmesi ve son dönemde ABD ile İran arasındaki müzakerelerin ilerletilmesi gibi konularda rol oynuyor" ifadelerini kullandı.

Beşir Abdülfettah ise bölgesel platform fikrinin son derece önemli olduğunu belirterek, "Avrupa ve Asya'da bölgesel güvenlik ve iş birliği mekanizmaları bulunurken, Ortadoğu'da benzer bir yapının eksikliği hissediliyor" dedi.

Abdülfettah, İran savaşı sonrasında bölgenin önemli jeopolitik ve stratejik dönüşümler yaşayacağını belirterek, "Bu nedenle böyle bir platformun gündeme gelmesi son derece gerekli. Ancak yapının siyasi koordinasyonla mı sınırlı kalacağı, askerî iş birliğini de kapsayıp kapsamayacağı ve ortak bir bölgesel güç oluşturup oluşturmayacağı gibi birçok sorunun netleştirilmesi gerekiyor" değerlendirmesinde bulundu.

Uzman, söz konusu girişimin ABD ve İsrail'in Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme çabalarına karşı bir tepki niteliği taşıdığını belirtirken, şu ana kadar Mısır ve diğer bölge ülkelerinden öneriye ilişkin resmi bir tutum açıklanmadığını da ifade etti.


İHA’lar ve hava saldırıları... İsrail ile Hizbullah arasındaki caydırıcılık dengesi nasıl değişti?

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
TT

İHA’lar ve hava saldırıları... İsrail ile Hizbullah arasındaki caydırıcılık dengesi nasıl değişti?

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)

İsrail, hava saldırıları, tahliye uyarıları ve sınırlı kara ilerleyişleriyle sahadaki baskısını artırırken, Hizbullah ise insansız hava araçları (İHA) ve Litani Nehri’nin kuzeyindeki ileri cephelerde yaşanan doğrudan çatışmalarla karşılık veriyor. Ancak karşılıklı tırmanışın arka planında, 2006 savaşının ardından yıllarca sınır hattında geçerliliğini koruyan caydırıcılık dengesinin benzeri görülmemiş bir sınamadan geçtiği değerlendiriliyor. Operasyonların kapsamının genişlemesi ve yakın zamana kadar doğrudan tehdit alanının dışında kabul edilen bölgelere ulaşması, bu değerlendirmeyi güçlendiren unsurlar arasında gösteriliyor.

Lübnanlı askerî çevrelerin değerlendirmelerine göre, artık ez-Zehrani bölgesine kadar uzanan hava saldırıları, Zevtar eş-Şarkiye çevresinde devam eden çatışmalar ve İsrail güçlerinin Nebatiye sınırlarına doğru kademeli ilerleyişi, çatışmaların yeni bir aşamaya geçtiğine işaret ediyor. Bu değerlendirmelerde, İHA’ların tek başına caydırıcılık dengesini korumakta yetersiz kaldığına dikkat çekilirken, İsrail’in olası bir siyasi uzlaşı veya müzakere süreci öncesinde sahadaki dengeleri kendi lehine değiştirmeyi amaçlayan kademeli bir baskı stratejisi izlediği belirtiliyor.

İHA’lar caydırıcılık sağlamaz

Bu çerçevede, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı emekli Tuğgeneral Dr. Hişam Cabir, Hizbullah’ın kullandığı İHA’ların İsrail’in giderek genişleyen hava saldırıları ve askerî operasyonları karşısında gerçek anlamda bir caydırıcılık sağlayamadığını söyledi. Cabir Şarku'l Avsat'a, “İHA’lar bir caydırıcılık unsuru oluşturmuyor. İsrail’i zorlayabilir ve ona kayıplar verdirebilir; ancak askerî operasyonlarını sürdürmesini engelleyemez” ifadelerini kullandı.

İsrail’in hava saldırıları ve kara operasyonlarını sürdürmesinin, mevcut caydırıcılık denklemine ilişkin önemli göstergeler taşıdığını belirten Cabir, “Eğer caydırıcılık gerçekten var olsaydı, İsrail operasyonlarına bu şekilde devam edemezdi. Bugün gördüğümüz tablo, İsrail’in taktiklerini değiştirerek, güneyde verdiği kayıplara rağmen ilerleyişini sürdürdüğünü gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail hava saldırılarının ardından Lübnan’ın güneyindeki kasabalardan yükselen dumanlar (Reuters)İsrail hava saldırılarının ardından Lübnan’ın güneyindeki kasabalardan yükselen dumanlar (Reuters)

Cabir, sahadaki mevcut gelişmeleri 2006 savaşının ardından oluşan caydırıcılık dengesindeki gerilemeyle de ilişkilendirdi. 2006 ile 2023 yılları arasında geçerli olan caydırıcılık mekanizmasının fiilen işlediğini savunan Cabir, Gazze ile bağlantılı destek cephesinin açılmasının ardından Hizbullah’ın bir yıpratma savaşına girmesiyle bu dengenin çöktüğünü öne sürdü. Cabir, “2006’dan 2023’e kadar süren caydırıcılık dengesi gerçekten mevcuttu. Ancak Hizbullah’ın 2023’te destek cephesi kapsamında savaşa dahil olmasının ardından İsrail, örgütün askerî kapasitesinin gerçek durumunu görme fırsatı buldu. O andan itibaren caydırıcılık etkisi aşınmaya başladı” ifadelerini kullandı. İsrail’in hedeflerinin yalnızca Zevtar ve çevresiyle sınırlı kalmayabileceği uyarısında bulunan Cabir, operasyonların daha geniş bir alana yayılabileceğini belirtti. Cabir, “En büyük endişem, İsrail’in hedeflerinin Litani Nehri’nin güneyiyle sınırlı kalmaması ve operasyonların ez-Zehrani’nin güneyine kadar uzanabilecek yeni bir aşamaya evrilmesidir” dedi.

Uzun vadeli tüketme ve tükenme politikası

Cabir, İsrail’in uyguladığı tahliye uyarıları ve zorunlu göç politikalarının temel amacının bölgeleri sivillerden arındırmak olduğunu belirterek, “İsrail bir bölgeyi sakinlerinden boşalttığında, o alandaki her türlü hareketliliği hedef alma imkânı elde ediyor. Bu durumda otomobil ya da motosikletle hareket eden herhangi bir kişi potansiyel hedef hâline geliyor” dedi.

Güney Lübnan’ın uzun süreli bir yıpratma savaşına sürüklenmiş olabileceği uyarısında bulunan Cabir, “En büyük endişem, Güney Lübnan’ın fiilen uzun soluklu bir yıpratma savaşının içine girmiş olmasıdır. Çünkü sahadaki mevcut göstergeler, gerilimin kısa sürede sona ereceğine veya önceki angajman kurallarına dönüleceğine işaret etmiyor” şeklinde konuştu.

Sahadaki ve siyasi alandaki gelişmeleri değerlendiren Cabir, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun uğrayacağı kayıplar ne olursa olsun mevcut aşamada Lübnan’daki savaşı durdurmaya niyetli görünmediğini söyledi. Cabir, İsrail’in şimdiye kadar ilan ettiği askerî ve siyasi hedeflerin hiçbirine ulaşamadığını savundu.

Cabir, “Tel Aviv yönetimi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını sağlayamadığı gibi, Lübnan’a kendi şartlarını da kabul ettiremedi” değerlendirmesinde bulundu.

Mevcut verilerin, bölgedeki durumun eski haline dönmeyeceğini gösterdiğini ifade eden Cabir, savaşın yeni bir aşamaya girdiğini ve bunun Güney Lübnan’daki mevcut dengeler ile bölgenin genel yapısı üzerinde kalıcı etkiler yaratacağını belirtti.

Hizbullah’a ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Cabir, örgütün de mevcut koşullarda savaşı tek taraflı olarak sonlandırabilecek durumda olmadığını söyledi. Cabir, sahadaki karmaşık dinamikler ile bölgesel ve uluslararası hesapların iç içe geçmiş olmasının, çatışmanın sona erdirilmesini daha da zorlaştırdığını kaydetti.

Caydırıcılık dengesi yok

Emekli Tuğgeneral Halil el-Hilu, Hizbullah’ın kullandığı İHA’ların İsrail’in yoğun hava saldırıları karşısında etkili bir caydırıcılık dengesi oluşturamadığını belirterek, “İsrail’in verdiği zarar ve kayıplar, maruz kaldıklarından çok daha büyük” dedi.

 Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde İsrail hava saldırısının yaşandığı bölgede meydana gelen hasarı inceleyen bir adam (AFPLübnan’ın güneyindeki Sur kentinde İsrail hava saldırısının yaşandığı bölgede meydana gelen hasarı inceleyen bir adam (AFP)

El-Hilu, özellikle fiber optik kabloyla yönlendirilen FPV tipi İHA’ların teknik sınırlamalarına dikkat çekerek, bu sistemlerin menzil ve taşıma kapasitesi bakımından önemli kısıtlamalara sahip olduğunu söyledi. “Bu tür İHA’ların etkin menzili pratikte 3 ila 15 kilometre arasında değişiyor ve mantıksal olarak en fazla yaklaşık 20 kilometreye ulaşabiliyor” diyen el-Hilu, “Çünkü hava aracına bağlı olan kablo ek ağırlık oluşturuyor ve operasyonel performansını olumsuz etkiliyor. Bu nedenle 60 kilometreye kadar kullanılabildikleri yönündeki iddialar askerî açıdan gerçekçi değil” yorumunda bulundu..

El-Hilu, Hizbullah’ın söz konusu İHA’ları İsrail’in oluşturduğu ve yaklaşık 10 kilometre derinliğe sahip tampon bölgedeki İsrail güçlerini hedef almak amacıyla kullandığını, ancak bunun sahadaki dengeleri değiştirmediğini savundu.

El-Hilu, “Haritaya baktığımızda İsrail güçlerinin Nebatiye’ye oldukça yaklaştığını görüyoruz. Aynı zamanda hava saldırıları, tahliye uyarıları ve zorunlu göç uygulamaları ez-Zehrani’nin kuzeyine kadar genişliyor. Bu durum tek başına bile caydırıcılık dengesinin ortadan kalktığını gösteriyor” şeklinde değerlendirdi.

Hizbullah’ın İHA’lar aracılığıyla İsrail’e kayıplar verdirerek sahada etki oluşturmaya çalıştığını belirten el-Hilu, buna karşın mevcut gelişmelerin İsrail’in hem Hizbullah’a hem de Lübnan’a çok daha büyük zarar verdiğini ortaya koyduğunu ifade etti.


Somaliland, Etiyopya’ya deniz yolunu yeniden açıyor... Mogadişu ile gerginlik artıyor

Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
TT

Somaliland, Etiyopya’ya deniz yolunu yeniden açıyor... Mogadişu ile gerginlik artıyor

Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)

Etiyopya’nın denize açılma talebi konusunda ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle vardığı ön mutabakat nedeniyle Somali ile yaşadığı krizin üzerinden yaklaşık iki yıl geçerken, ayrılıkçı yönetim İsrail’den tanınma elde etmesinin ardından aynı öneriyi yeniden gündeme taşıdı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Somali ve Afrika uzmanı bir isim, bu girişimin özellikle Mogadişu ile ayrılıkçı bölge arasındaki gerilimi yeniden artıracağını belirtti. Uzman, Addis Ababa’nın teklife olumlu yaklaşması halinde Arap ülkeleri ve bölgesel aktörlerden güçlü bir ret tavrının ortaya çıkacağı öngörüsünde bulundu.

Ayrılıkçı bölge, Aden Körfezi boyunca uzanan 740 kilometrelik kıyı şeridine sahip bulunuyor. Afrika Boynuzu’nda Hint Okyanusu ile Kızıldeniz’in kesişim noktasında stratejik bir konumda yer alan bölge, 1991 yılında Somali Federal Cumhuriyeti’nden ayrıldığını ilan etmesine rağmen uluslararası toplum tarafından tanınmıyor. Ancak İsrail, Aralık 2025’te Somaliland’ı tanıyan ilk ülke oldu. Bölgenin stratejik öneme sahip Berbera Limanı ise uzun süredir bölgesel ve uluslararası nüfuz mücadelesinin merkezinde yer alıyor.

Somaliland Dışişleri Bakanı Abdurrahman Tahir Adam dün Etiyopya merkezli The Reporter gazetesine verdiği röportajda, “Etiyopya’nın denize erişim hakkı vardır” dedi.

Adam, “Etiyopya’nın denize erişiminin öneminin farkındayız. Etiyopya hükümetinin liman veya deniz koridoruna ilişkin ihtiyaçlarını görüşmeye hazırız. Onların ihtiyaçlarını anlıyoruz; onlar bizim kardeşlerimiz. Yardımcı olabileceğimiz bir yol varsa buna tamamen hazırız” ifadelerini kullandı.

Gazetenin aktardığına göre Etiyopya ile ayrılıkçı Somaliland yönetimi, 1 Ocak 2024’te bir mutabakat zaptı imzaladı. Söz konusu anlaşma, denize kıyısı bulunmayan Etiyopya’ya bir deniz çıkışı sağlanmasını öngörürken, karşılığında Somaliland’ın egemenliğinin tanınması ihtimalini içeriyordu. Anlaşma kapsamında Etiyopya’nın 20 kilometrelik kıyı şeridini kiralaması ve burada bir deniz üssü kurması planlanıyordu.

Somali ve Arap ülkelerinin karşı çıktığı anlaşmanın ardından Türkiye’nin yürüttüğü diplomatik girişimler sonucunda Aralık 2024’te Ankara Bildirisi imzalandı. Bildiri, Somali’nin toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde denize erişim konusundaki teknik görüşmelerin sürdürülmesini öngörüyordu. Ancak gazetenin değerlendirmesine göre, bu görüşmeler bugüne kadar kayda değer bir ilerleme sağlayamadı.

Türkiye’nin arabuluculuğunda varılan anlaşma, Şubat 2025 sonuna kadar teknik müzakerelerin başlatılmasını ve dört ay içinde nihai bir anlaşmaya ulaşılmasını öngörüyordu. Ancak aradan geçen süreye rağmen bu konuda herhangi bir ilerleme kaydedilmedi.

Adam, verdiği röportajda Türkiye’nin arabuluculuğunda yürütülen süreçte bir durgunluk yaşandığını doğrulayarak, “Herhangi bir değişiklik olmadı” dedi. Adam, Berbera Limanı’nın Etiyopya tarafından kullanılmaya hazır olduğunu belirterek, “Etiyopya limanı istediği zaman kullanabilir. Limandan tam anlamıyla yararlanmak isterse buna da hiçbir itirazımız yok” ifadesini kullandı. Etiyopya ile imzalanan mutabakat zaptının halen yürürlükte olup olmadığı ya da iptal edilip edilmediği yönündeki soruya ise doğrudan yanıt vermekten kaçınan Adam, “Mutabakat zaptı her şey demek değildir” değerlendirmesinde bulundu.

Somalili siyaset analist ve Afrika uzmanı Abdülveli Cami Berri’ye göre, Somaliland’ın Etiyopya’ya deniz çıkışı sağlama fikrini yeniden gündeme getirmesinin temel nedeni, Addis Ababa ile ilişkileri stratejik bir koz olarak görmesi. Berri, ayrılıkçı yönetimin bu ilişki üzerinden etkili bölgesel güçlerle ortaklıklar kurarak uluslararası tanınma elde etmeyi, aynı zamanda Berbera Limanı ve buna bağlı yatırımlardan ekonomik kazanç sağlamayı hedeflediğini ifade etti.

Berri, Türkiye’nin arabuluculuğunun krizi tırmanma aşamasından diyalog sürecine taşımayı başardığını belirterek, Etiyopya’nın geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya girmek istemediğini, Somali’nin de savaşa sürüklenmekten kaçındığını söyledi. Ancak taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel nedenlerinin ortadan kalkmadığını vurgulayan Berri, son dönemde yeniden gündeme gelen açıklamaların gerilimi tekrar artırabileceği uyarısında bulundu.

Mogadişu yönetimi ise Somaliland’ın attığı bütün adımlara karşı çıkmayı sürdürüyor. Somali hükümeti, Somaliland’ı ülke topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye devam ederken, ayrılıkçı bölgenin izlediği siyasi çizgiye yönelik birçok kez ret ve tepki açıklamasında bulundu.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Somali Haber Ajansı)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Somali Haber Ajansı)

Etiyopya’nın Somaliland ile anlaşma imzalamasının ardından Mogadişu yönetimi bir dizi karşı adım attı. Bu kapsamda dönemin Somali Savunma Bakanı Abdulkadir Muhammed Nur, Kasım 2024’te yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın Somali’nin egemenliği ve bağımsızlığını ‘açık biçimde ihlal ettiği’ gerekçesiyle yaklaşık 4 bin Etiyopyalı askerin yeni barış gücü misyonunda yer almayacağını duyurdu. Nur, bir ay sonra ise Etiyopya birliklerinin ülkeden ayrılmasını talep ederek, aksi halde varlıklarının ‘işgal’ olarak değerlendirileceğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Washington Post’tan aktardığına göre Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud Şubat 2025’te verdiği röportajda, ABD Başkanı Donald Trump’a yakın bazı isimlerin Somaliland’ın resmen tanınması yönünde baskı yaptığını öne sürdü. Mahmud, böyle bir adımın Afrika kıtasındaki mevcut sınırların değişmesine yol açabilecek tehlikeli bir emsal oluşturabileceği uyarısında bulunmuştu.

İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardından Somali’den bu sürece karşı çıkan açıklamalar peş peşe geldi.

Afrika uzmanlarına göre Mogadişu yönetimi, bundan sonra da benzer girişimlere karşı çıkmayı sürdürecek. Somali hükümeti, limanlar, askeri üsler veya deniz çıkışlarıyla ilgili yabancı devletlerle yürütülecek her türlü müzakerenin yalnızca federal hükümetin yetkisinde olduğunu savunuyor. Bu nedenle Somaliland’ın attığı adımları ulusal egemenliğe yönelik bir ihlal olarak değerlendiriyor. Buna karşılık ayrılıkçı yönetim ise dış ilişkilerine dair kararları alma yetkisinin kendisinde olduğunu öne sürüyor. Uzmanlar, bu görüş ayrılığının İsrail’in tanıma kararının ardından ortaya çıkan krize ilave olarak yeni bir siyasi gerilim başlığı oluşturacağını belirtiyor.

Uzmanlara göre Etiyopya’nın Berbera Limanı konusunda atacağı herhangi bir resmî adım, krizi daha güçlü biçimde yeniden alevlendirebilir. Özellikle Addis Ababa yönetiminin denize çıkış elde etme hedefinden vazgeçmemesi nedeniyle gerilimin yeniden yükselme ihtimali bulunduğu ifade ediliyor. Ayrıca Arap ülkelerinden de sert tepkiler gelmesi bekleniyor. Uzmanlar, özellikle Mısır’ın bu dosyadaki gelişmeleri yakından takip ettiği ve Etiyopya gibi Kızıldeniz’e kıyısı bulunmayan ülkelerin denizde varlık göstermesini sağlayacak düzenlemelere karşı çıktığını vurguladı.