Sudan Savaşı: Londra’daki konferansın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından şimdi ne olacak?

Dünya artık Sudan konusunda gerçeklerle yüzleşiyor.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy ve Afrika Birliği (AfB) Siyasi İşler, Barış ve Güvenlik Komiseri Bankole Adeoye Londra'da düzenlenen Sudan konulu barış konferansına katıldılar, 15 Nisan 2025
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy ve Afrika Birliği (AfB) Siyasi İşler, Barış ve Güvenlik Komiseri Bankole Adeoye Londra'da düzenlenen Sudan konulu barış konferansına katıldılar, 15 Nisan 2025
TT

Sudan Savaşı: Londra’daki konferansın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından şimdi ne olacak?

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy ve Afrika Birliği (AfB) Siyasi İşler, Barış ve Güvenlik Komiseri Bankole Adeoye Londra'da düzenlenen Sudan konulu barış konferansına katıldılar, 15 Nisan 2025
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy ve Afrika Birliği (AfB) Siyasi İşler, Barış ve Güvenlik Komiseri Bankole Adeoye Londra'da düzenlenen Sudan konulu barış konferansına katıldılar, 15 Nisan 2025

Emced Ferid et-Tayyib

Sudan'daki yıkıcı savaşın patlak vermesinin ikinci yıldönümünde, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın ev sahipliğinde Londra'da düzenlenen Sudan konulu konferans, Sudan kriziyle nasıl başa çıkılacağı konusunda uluslararası aktörler arasındaki derin görüş ayrılıklarını ortaya koydu. Sudan hükümeti ve Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) katılmadığı konferansta, uluslararası katılımcılar tarafından üzerinde mutabık kalınan bir sonuç bildirgesinin yayınlanamaması bu görüş ayrılıklarının en bariz göstergesiydi.

Sudan’daki savaş üçüncü yılına girerken insani, siyasi ve güvenlik riskleri artmaya devam ediyor. Uluslararası toplum ise Sudan kriziyle etkin ve gerçekçi bir şekilde başa çıkmak için ortak bir stratejiye ulaşıyor.

Sudan'a yönelik uluslararası yaklaşımlardaki temel sorun, Sudan ordusu ile HDK arasında sahte bir ‘eşdeğerlik’ benimsenmesinden kaynaklanıyor. Bu yaklaşım sadece analitik açıdan hatalı değil, ahlaki açıdan da kabul edilemez. HDK, Sudan devletinin bir kurumu olan Sudan ordusuyla eşit düzeyde meşru bir siyasi veya askeri aktör olarak ele alınamaz. Bunun yanında uluslararası aktörler, Ekim 2021 darbesinden bu yana hükümetin gayrimeşru olduğunu savunarak, Sudan ordusunu Sudan hükümetinden ayrı ve bağımsız bir varlık olarak ele almakta ısrar ediyor. Ancak Sudan ordusu, Sudan devletinin önemli bir parçası ve ona hükümetten ayrı muamele etmek, siyasi alanı daha da askerileştirme riski taşıdığı da bir gerçek. Bu durum, tamamen askeri bir hükümete doğru kayma riskini artırmakta, demokratikleşme beklentilerini engellemekte ve otoriter yolları güçlendirmektedir.

Londra konferansındaki çıkmaza HDK'nın Kuzey Darfur'un yönetim şehri ve Sudan ordusunun Darfur bölgesindeki son kalesi olan el-Faşir'e sadece on beş kilometre uzaklıktaki Zemzem Mülteci Kampı’na yaptığı son saldırı eşlik etti. Tanıklara göre 11 Nisan 2025 tarihinde HDK üyeleri kampı ele geçirerek etnik temelli katliamlar ve insani yardım çalışanlarına yönelik saha infazları gerçekleştirdi. Bu infazlar arasında, kampta faaliyet gösteren son tıbbi klinik olan Uluslararası Mülteci Örgütü (IRO) kliniğinden dokuz sağlık personeli de bulunuyordu. Tüm bu zulümler, HDK tarafından el-Faşir şehri ve çevresindeki Zemzem ve Ebu Şuk gibi mülteci kamplarına bir yıldan uzun süredir uygulanan ve insani durumu daha da kötüleştiren kuşatmanın ardından meydana geldi.

Geçtiğimiz yılın ağustos ayında Zemzem Mülteci Kampı’ndaki gıda güvensizliği boyutunun, Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması’nın (IPC) 5. aşaması olan ‘felaket/kıtlık’ seviyesinde olduğu ilan edildi.

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) mülteci kampında her iki saatte bir en az bir çocuğun açlık veya hastalık nedeniyle hayatını kaybettiğini bildirdi.

Londra'daki konferansa katılan birçok ülkenin temsilcileri için HDK ile normalleşmeyi öneren ya da onu uluslararası arenada tanınan Sudan hükümeti ile eşit konuma getiren her metin danışıklı dövüş kokuyor. Bu durum, Lancaster Sarayı'nda gerçekleşen konferansa katılımın, diplomatik inceliklerin ötesinde daha derin ikilemleri ve anlaşmazlıkları gizlediğini yansıtıyordu. Bazı bölge devletlerinin HDK'ya -süregelen silah sevkiyatları ve altyapıya saldırmak için kullanılan insansız hava araçları (İHA) da dahil olmak üzere- askeri ve lojistik destek sağlamaya devam etmesi çok çeşitli uluslararası diplomatik ve siyasi çevreler tarafından kabul edilemez hale geldi. Başta Temsilci Sarah Jacobs ve Senatör Chris Van Hollen olmak üzere ABD Kongresi'nin bazı üyeleri bu desteğin altını özellikle çizdi. Bu desteğin Sudan'da devam eden savaşın ana nedeni olduğu vurgulandı.

Sudan ordusunun sicili suistimallerden arınmış değil, ancak bağımsız sayısal izleme raporları HDK milisleri ile aralarındaki büyük farkı ortaya koyuyor.

Ancak bölge ülkeleri için en tehlikeli gelişme, HDK'nın 2025 şubatında Nairobi'de diğer güçlerle birlikte Darfur merkezli Sudan hükümetine paralel bir hükümet kurmak için anlaşmasıdır.  Bu gelişme, milislerin el-Faşir’i ele geçirme çabalarının artmasını açıklarken, Sudan'ın bölünme ihtimalini arttırma tehdidi yaratıyor. Bu da diğer uluslararası aktörlerden çok yakın komşularını etkileyen jeopolitik bir risk ve savaşın uzamasına katkıda bulunan yeni bir gerçeklik yaratacak.

Konferans sırasında binlerce Sudanlı, uluslararası etkileşimin kendisini reddetmek için değil, daha ziyade Sudan'da devam eden çatışmayı körüklemekle suçlanan bazı ülkelerin katılımına itiraz etmek için konferansın gerçekleştiği binanın önünde protesto gösterileri düzenledi. Ancak bu protestolar, bazı Batılı diplomatların halkın öfkesinin gerçek bir ifadesinden ziyade Sudan hükümetinin resmî açıklamalarında yer alan görüşlerinin bir uzantısı olarak değerlendirerek, bu protestoları küçümsemeleri nedeniyle dikkate değer bir ilgisizlikle karşılandı. Oysa bunlar halkın öfkesinin gerçek bir ifadesi bile değildi. Bu durum, Sudan’daki gerçekliği kasıtlı olarak inkâr etmeye devam eden ve Sudanlıların iradesini ve ülkelerinin kaderini belirleme ve egemenliğini koruma konusundaki doğal haklarını görmezden gelen Batı'nın yanlış hesaplarını açıkça ortaya koyuyor.

cdfgrthy
HDK'nın 15 Nisan'da Kuzey Darfur'daki Zemzem Mülteci Kampı’na saldırmasının ardından etraftaki Sudanlı kadın ve çocuklar (Reuters)

Bu dinamik, Batılı aktörlerin ve uluslararası kuruluşların Sudan ihtilafını ele alma yaklaşımlarını sürekli olarak zayıflatan derin ve sistematik bir analitik başarısızlığı ortaya koyuyor. Bu aktörlerin değerlendirmeleri, çatışmayı ulusal bir trajediden ziyade kaybedilen siyasi gücü yeniden kazanmanın bir aracı olarak gören ve Batılı diplomatik çevrelerle yakın bağları olan dar bir Sudanlı elit çevresinin siyasi isteklerine bağlı kalıyor. Bu özlemler, Sudan'daki çatışmanın, Sudan ordusu ve HDK arasında sahte ve yapay bir denklik tezini desteklemeye çalışan bir uluslararası analiz merceği yarattı.

Bu yaklaşımın temel metodolojik kusuru inatçı katılığından kaynaklanıyor. Sürekli ortaya çıkan gerçeklere kayıtsız kalıyor ve kendisiyle çelişen kanıtlar artmasına rağmen değişmiyor. Uluslararası aktörler, ortaya çıkan gerçeklere uyum sağlamak yerine, gerçekler gözden düşse bile, dogmatizmin sınırlarında dolaşan ideolojik bir hararetle ilk değerlendirmelerine bağlı kaldılar. Bu bilişsel önyargı, sadece Sudan hükümeti arasında değil, Sudan halkı arasında da dış müdahalelere karşı bir şüphecilik iklimine yol açtı. Daha da önemlisi, yabancı aktörlerin çatışmanın gerçeklerine hitap eden müdahaleler tasarlama kabiliyetlerini zayıflatıyor. Bu çabaların analitik temeli en başından kusurlu ve milyonlarca Sudanlının yaşadığı gerçeklikten tamamen farklı olan çarpıtılmış bir gerçeklik algısına dayanıyor. Verimsiz ve etkisiz bir uluslararası angajman döngüsünü sürdürüyor.

Sudan ordusu ihlallere bulaşmamış değil. Ancak bağımsız nicel izleme raporları, Sudan ordusunun HDK ile arasındaki büyük farkı ortaya koyuyor. Silahlı Çatışma Konumu ve Olay Verileri Projesi'nin (ACLED) 2024 yılında HDK'ya atfedilen yaklaşık bin 300 olaya karşılık, Sudan ordusunun sivil kayıpların yaşandığı yaklaşık 200 olaydan sorumlu olduğunu bildirdi.

HDK gerçek bir terör kampanyası yürütürken, destekçileri olası bir baskıya karşı koruyucu gibi davranıyor.

Uluslararası toplumun Sudan'a yönelik mevcut tutumu, Batılı güçlerin Bosna hükümeti ile Sırp milisler arasında sistematik etnik temizlik ve soykırım uygulandığına dair açık kanıtlara rağmen sahte bir eşdeğerlik politikası benimsediği, Bosna Hersek savaşının ilk günlerindeki tutumuyla çarpıcı bir benzerlik taşıyor.

Uluslararası aktörler tüm taraflara eşit derecede suçlu muamelesi yaparak zulmü durdurmak için kararlı ve gerçekçi müdahaleyi engelledi, Sudan'dakine benzer bir denklik yanılsaması yaratarak savaş suçlularını meşrulaştırdı ve başta Srebrenitsa Soykırımı olmak üzere zulümlerin kontrolsüz bir şekilde devam etmesine izin verdi. Bu ahlaki kararsızlık sadece failleri cesaretlendirmekle kalmadı, nihayetinde müdahaleyi daha maliyetli ve karmaşık hale getirdi. Yıllar süren önlenebilir acılar, NATO’nun hava saldırıları ve Dayton Anlaşmaları’nın imzalanmasıyla sona erdi. Bu olay, açık bir saldırganlık karşısında diplomatik tarafsızlığın, dünyanın bir daha asla müsamaha göstermemeye yemin ettiği suçları nasıl mümkün kılabileceğine dair çarpıcı bir ders niteliğindeydi. Yine de 2023 yılında HDK tarafından Masalitlere karşı etnik temizlik gerçekleştirmesi, kısa bir süre önce Zemzem Mülteci Kampı’na saldırması ve bunlar arasında sayısız sistematik zulümde bulunmasından sonra bile, dünya halen kayıtsız kalmaya devam ediyor.

Bu dengesizlik, bilginin ve alternatif anlatıların silah haline getirilmesi ve bir savaş aracı olarak kullanılmasıyla körüklendi. Bunun belki de en belirgin tezahürü, bu savaşı Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) ve radikal İslamcılara karşı bir savaş olarak göstermeye çalışan medya kampanyasıdır. Kıtlık ve soykırım Darfur bölgesini kasıp kavururken, Müslüman Kardeşler'in HDK saflarındaki ve üst düzey lideri arasındaki köklü varlığı görmezden geliniyor. Radikal İslamcılık hayaleti, uluslararası toplumun dikkatini işlenen zulümlerden uzaklaştırmak ve HDK'ya verilmeye devam eden dış desteği meşrulaştırmak amacıyla stratejik bir sis perdesi olarak kullanılıyor. Bu anlatı, Batı'yı radikal siyasal İslamcılığın ve terörizm hayaletinin Sudan'da yeniden ortaya çıkması konusunda korkutmayı amaçlarken, HDK'nın toplu katliam, etnik şiddet, cinsel kölelik ve sivil altyapının tahribatı gibi sistematik terör eylemleri gerçekleştirdiği gerçeğini görmezden geliyor. İronik olan ise HDK gerçek anlamda terör estirirken, destekçilerinin potansiyel bir terör kampanyasına karşı koruyucuymuş gibi davranması. Gerçeğin bu şekilde kasıtlı olarak çarpıtılması sadece uluslararası toplumu yanıltmakla kalmıyor, aynı zamanda soykırımın 'terörle mücadele' gibi yanıltıcı bir söylemin arkasına gizlenmesine de olanak sağlıyor.

dfgtrhy
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Abdulfettah el-Burhan Port Sudan'daki savaş kurbanlarının ailelerine destek için bir girişim başlattı, 26 Nisan 2025 (AFP)

Bu anlatının, özellikle de milislerin destekçileriyle ilişkili Sudanlı politikacılar arasında yaygın bir şekilde desteklenmesi sadece mantığa aykırı olmakla kalmıyor, aynı zamanda medya etkisinin ve stratejik mesajlaşmanın meşruiyet üretmek için ne ölçüde silah haline getirildiğini de ortaya koyuyor. Medya üzerindeki hegemonya ile dikkatlice gizlenen bu çelişkiler, Batı'nın Sudan krizine ilişkin algılarını derinden çarpıtırken, politik tepkilerinin tutarlılığını ve güvenilirliğini zayıflattı. Böyle bir atmosferde dış aktörlerin sahadaki gerçekleri doğrulamak için çabalarını iki katına çıkarmaları gerekiyor.

Dahası, Batılı politika çevreleri, eski Başbakan Abdullah Hamduk liderliğindeki Tekaddum İttifakı’nı kurup finanse ederek, Sudan'da müdahaleleri için tercih edilen bir ortak olarak kontrollü bir siyasi koalisyon oluşturmaya ve finanse etmeye çalıştı. Bu yaklaşım, saflarında HDK sempatizanları olduğuna dair açıkça yapılan uyarılara rağmen devam etti.

Sonuç ise tahmin edilebilir ve yıkıcıydı. Önemli miktarda mali ve uluslararası destek ve siyasi meşruiyet elde eden Tekaddum İttifakı bölündü ve yerini ‘Kuruluş’ adında yeni bir siyasi oluşuma bıraktı. Bu oluşum, mevcut çatışmadaki en ciddi zulümlerden sorumlu olan aynı milislerle paralel bir hükümet kurmak amacıyla HDK ile açık bir siyasi ve askeri ittifak ilan etti. Batı'nın sivil tarafı güçlendirme bayrağı altında bu sonucu desteklemesi, sahadaki açık sinyalleri görmezden gelmeyi seçen uluslararası aktörlerin bilgeliği ve stratejisi hakkında acil yanıt bekleyen soru işaretlerini ortaya koydu. Daha da önemlisi, bu durum nasıl düzeltilebilir?

Dünya şimdi Sudan’la ilgili bir gerçeklik anıyla karşı karşıya. Sudan ordusu ve HDK arasındaki yapay, sahte ‘denkliğe’, hesap verebilirliği baltalayan ve soykırım ve savaş suçları işleyen suçluları ne barışı garanti eden ne de istikrarı yeniden tesis eden siyasi vaatlerle ödüllendiren bir yaklaşıma tutunmaya devam mı edecek? Yoksa stratejisini, dış mihraklar veya vekillerle yapılan müzakerelerle değil, egemen ve sürdürülebilir bir barış isteyen sıradan Sudanlıların istekleriyle uyumlu olacak şekilde yeniden mi düzenleyecek?

Londra konferansının başarısızlığı, kısmi tedbirlerin sınırlarını gözler önüne serdi. Dünya, HDK gibi aktörlere ve onların dışarıdan destekçilerine hesap sormayarak suç işlemeye devam etmelerine izin veren kısa vadeli çözümler peşinde koşmaya devam etmekle, Sudan halkının refahına öncelik veren ilkeli, gerçeklere dayalı bir politikaya bağlı kalmak arasında seçim yapmalı. BM sürdürülebilir kalkınmayı, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini tehlikeye atmadan bugünün ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik çabalar olarak tanımlıyor. Sudan'da sürdürülebilir barışın sağlanması da ‘barışı gelecekte riske atmadan şimdi sağlamak’ şeklindeki benzer bir düşünce yapısını gerektiriyor. Sudan'da sürdürülebilir barış, basmakalıp açıklamalarla ya da kapalı kapılar ardında yapılan güç simsarlıklarıyla sağlanamaz. Bunun için kimin savaş suçu işlediğine dair sarsılmaz bir dürüstlük, milisler tarafından gerçekleştirilen zulümlerin kategorik olarak reddedilmesi ve en çok acı çekenlerin sesleriyle gerçek bir dayanışma içinde olunması gerekir.



İsrail, Hristiyan sembollerine hakaret etmesinin ardından imajını düzeltmek için bir Arap diplomat atadı

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar (Arşiv-DPA)
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar (Arşiv-DPA)
TT

İsrail, Hristiyan sembollerine hakaret etmesinin ardından imajını düzeltmek için bir Arap diplomat atadı

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar (Arşiv-DPA)
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar (Arşiv-DPA)

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, Arap diplomat George Deek’i “Hristiyan dünyaya özel temsilci” olarak atama kararı aldı. Saar, bu adımın “İsrail’in dünya genelindeki Hristiyan topluluklarla ilişkilerini derinleştirmeyi” amaçladığını belirtirken, söz konusu kararın, Hristiyan dini sembollere yönelik artan saldırılar nedeniyle zedelenen ülke imajını düzeltmeye yönelik olduğu değerlendiriliyor.

Son olarak Lübnan’ın güneyindeki Dibl köyünde bir Hristiyan heykelinin tahrip edilmesi uluslararası tepkilere yol açmıştı. Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü (UNIFIL) bünyesinde görev yapan İtalyan birliğinin desteğiyle köydeki Hz. İsa heykeli yeniden dikildi.

Lübnan'ın güneyindeki Dibil kasabası, benzer bir heykelin İsrailli bir asker tarafından parçalanmasından günler sonra, Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'nde (UNIFIL) görev yapan İtalyan taburunun yardımıyla İsa Mesih heykelini yeniden dikti (AP)Lübnan'ın güneyindeki Dibil kasabası, benzer bir heykelin İsrailli bir asker tarafından parçalanmasından günler sonra, Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'nde (UNIFIL) görev yapan İtalyan taburunun yardımıyla İsa Mesih heykelini yeniden dikti (AP)

Tel Aviv’deki siyasi kaynaklar, Kudüs’te Paskalya yürüyüşünün yasaklanmasının ardından Hristiyan dünyasında İsrail’e yönelik öfke ve kınamanın zirveye ulaştığını belirtti. Vatikan ise Kudüs’te Müslüman ve Hristiyan Filistinlilerin ibadet özgürlüğünün kısıtlandığını ifade ederek, din adamlarına ve rahibelere yönelik hakaretler, Batı Şeria’daki Tayibe kentinde bir kiliseyi yakma girişimi, çeşitli kilise ve mezarlıklarda tahribat ile Gazze’de üç kilisenin yıkılmasına dikkat çekti.

İsrail’in Lübnan’ın güneyine yönelik operasyonları sırasında da yerel halk benzer saldırılardan şikâyet etti. Geçtiğimiz hafta Dibl köyünde bir İsrail askerinin bir heykelin başını çekiçle kırdığı anlara ait görüntüler sosyal medyada geniş yankı uyandırdı.

Başlangıçta sorumluluğu reddeden İsrail ordusu, askerlerin görüntüleri paylaşması ve övünmesi üzerine geri adım atmak zorunda kaldı. Sosyal medyada yaklaşık 10 milyon kişi tarafından izlenen görüntüler, küresel ölçekte tepki çekti. Pek çok kullanıcı, İsrailli yetkililerin “Hristiyanların ibadet özgürlüğüne sahip olduğu tek ülke” yönündeki açıklamalarıyla alay ederek, Hristiyan kutsallarına ve din adamlarına yönelik saldırıların yanı sıra Mescid-i Aksa’daki olaylara ait görüntüler paylaştı.

İsrail ordusu olayda sorumluluğu kabul ederken, Başbakan Binyamin Netanyahu ile Dışişleri Bakanı Saar kamuoyundan özür diledi ve sorumluların cezalandırılacağını açıkladı. Ordu, heykeli tahrip eden asker ile görüntüleri kaydedip paylaşan askerin yakalandığını, bir ay hapis cezasına çarptırıldıklarını ve ordudan ihraç edildiklerini bildirdi.

Olay sırasında müdahale etmeyen sekiz asker de cezalandırıldı. Ordu ayrıca heykelin yeniden inşa edilmesini sağladı ve kırılan haçın yerine yeni bir haç yerleştirdi. Ancak İsrail’de yayımlanan Maariv gazetesi, Dibl sakinlerinin bu tür bir saldırıyı affetmeyi reddettiğini yazdı.

Lübnan toprakları içinde bir İsrail askeri aracı (Reuters)Lübnan toprakları içinde bir İsrail askeri aracı (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre George Deek, 1948 Filistinlilerinden olup Yafa’da yaşamaktadır. Yaklaşık 18 yıldır İsrail diplomasi teşkilatında görev yapan Deek, son olarak İsrail’in Azerbaycan Büyükelçisi olarak görev yapmış ve bu unvanla ilk Arap Hristiyan büyükelçi olmuştur.


Washington’ın Bağdat üzerindeki baskısı ‘milis liderlerinin tutuklanmasına zemin hazırlıyor’

Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği yakınlarında bir Irak zırhlı aracı (AFP)
Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği yakınlarında bir Irak zırhlı aracı (AFP)
TT

Washington’ın Bağdat üzerindeki baskısı ‘milis liderlerinin tutuklanmasına zemin hazırlıyor’

Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği yakınlarında bir Irak zırhlı aracı (AFP)
Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği yakınlarında bir Irak zırhlı aracı (AFP)

ABD’nin Irak üzerindeki baskısı, yeni hükümetin kurulma sürecindeki tıkanmayla eş zamanlı olarak artıyor. Konuya yakın kaynaklar, Washington’ın silahlı milisler dosyası üzerinden gelecek yönetimi erken bir sınavla karşı karşıya bırakabilecek ‘daha sert’ talepler için zemin hazırladığını belirtiyor.

Kaynaklar Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, bazı silahlı grup liderlerine önde gelen isimler hakkında bilgi vermeleri karşılığında mali ödüller teklif edilmesinin ‘yalnızca geleneksel bir istihbarat yöntemi olmadığını, aynı zamanda sonraki aşamada yeni hükümetten bu liderlerin tutuklanmasının talep edilebileceği bir sürecin hazırlığı’ olduğunu ifade etti. Bu taleplerin, ABD ile güvenlik iş birliğinin sürdürülmesine bağlanabileceği kaydedildi.

Aynı kaynaklara göre, şu aşamada Ketaib Hizbullah lideri Ahmed el-Hamidavi ile Seyyid eş-Şuheda Tugayları lideri Ebu Ala el-Velai’yi de kapsayan bu talepler, hedef alınan isimlerin siyasi ve askeri yapı içindeki hassas konumları nedeniyle herhangi bir yeni hükümet için ‘en zorlu sınavlardan biri’ olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Irak’taki Ketaib Hizbullah lideri Ahmed el-Hamidavi hakkında bilgi verenlere ödül verileceği duyurusuABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Irak’taki Ketaib Hizbullah lideri Ahmed el-Hamidavi hakkında bilgi verenlere ödül verileceği duyurusu

Gözlemciler, bu yönelimin ABD’nin stratejisinde ‘çevreleme’ politikasından Bağdat ile yeni angajman kuralları dayatma girişimine doğru bir değişimi yansıttığını belirtiyor. Özellikle Washington ile Tahran arasındaki gerilimle bağlantılı bölgesel tansiyonun artması, çoğu zaman Irak sahasında silahlı gruplar üzerinden etkisini gösteriyor.

Bu çerçevede üst düzey bir güvenlik yetkilisi, ABD’nin Bağdat’ta düzenlenmesi planlanan uluslararası koalisyonun teknik toplantısını iptal ettiğini ve mevcut hükümetle rutin dışı tüm iletişim kanallarını, yeni hükümetin şeklinin netleşmesini bekleyerek askıya aldığını bildirdi.

Öte yandan Amerikan basınında daha önce yer alan haberlerde, Washington’ın Irak petrol gelirlerinden yaklaşık 500 milyon dolar değerindeki bir mali transferin Bağdat’a ulaştırılmasını engellemiş olabileceği öne sürülmüştü. Bu adımın, Irak hükümetinin İran’a yakın grupları dağıtma yönündeki çabalarında yaşanan tıkanmayla bağlantılı olduğu ifade ediliyor.

Kaynaklara göre ABD, başbakanlık için belirli bir adayı desteklemiyor; ancak daha geniş kapsamlı siyasi ve güvenlik iş birliğini, silahlı milislerin etkisini sınırlamaya yönelik ‘somut ve ciddi’ adımların atılması şartına bağlıyor.

Özel düzenlemeler

Bu mesajlar, derinleşen iç siyasi krizle de örtüşüyor. Şii siyasi güçler, hükümeti kurmak için öngörülen anayasal süreleri uzlaşı sağlayamadan tüketirken, bu durum ülkeyi karmaşık senaryolarla karşı karşıya bırakıyor. Bu senaryolar arasında istisnai düzenlemelere başvurulması ya da mevcut geçici hükümetin daha uzun süre görevde kalması ihtimali yer alıyor. Ancak bu seçenek, Muhammed Şiya es-Sudani’nin muhalifleri tarafından reddediliyor.

Son günlerde Koordinasyon Çerçevesi toplantılarında da belirgin bir gerilim yaşandı. Özellikle Nuri el-Maliki ile Sudani arasındaki anlaşmazlık dikkat çekerken, taraflar başbakanlık için bir aday üzerinde uzlaşmaya varamadı. Siyasi kaynaklara göre, ihtilaflar artık yalnızca isimlerle sınırlı değil; aynı zamanda seçim mekanizması ve kurulacak hükümetin yapısı konusunda da derinleşmiş durumda. Taraflardan bazıları kapsamlı bir uzlaşıdan yana tavır alırken, diğerleri sürecin oylama yoluyla sonuçlandırılmasını savunuyor.

24 Nisan 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen Koordinasyon Çerçevesi toplantısından (X)24 Nisan 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen Koordinasyon Çerçevesi toplantısından (X)

Müzakereler sırasında Haydar el-İbadi, Adnan ez-Zurfi ve Muhammed Sahib ed-Deraci gibi isimler gündeme gelirken, özellikle ABD ile İran arasındaki dengelerin gözetilmesi ihtiyacı çerçevesinde, iç ve dış kabul görebilecek ‘uzlaşı adayları’ üzerinde de duruluyor.

Analistler, ABD’nin baskısının başbakan seçimi sürecini dolaylı biçimde etkileyebileceğini belirtiyor. Bu çerçevede bazı siyasi aktörlerin, söz konusu taleplerle başa çıkabilecek ve geniş siyasi ile askeri nüfuza sahip silahlı gruplarla iç çatışmaya sürüklenmeden süreci yönetebilecek bir ismi desteklemeye yönelebileceği ifade ediliyor.

Buna karşılık Koordinasyon Çerçevesi içindeki bazı gruplar, ABD’nin şartlarına tam uyum sağlanmasının iktidar ittifakının dağılmasına ya da iç gerilimlerin tırmanmasına yol açabileceği uyarısında bulunuyor. Özellikle alınacak adımların büyük siyasi güçlere yakın liderleri hedef alması halinde bu riskin artabileceği dile getiriliyor.

Siyasi tıkanıklığın sürmesiyle birlikte, yeni hükümetin önünde karmaşık bir denge arayışı bulunuyor. Artan uluslararası baskılarla başa çıkma zorunluluğu ile iç siyasi bütünlüğün korunması ihtiyacı arasında kurulacak denge, bölgesel gerilimlerin yoğun olduğu bir ortamda Irak’ı karşıt çıkarların kesiştiği bir alan haline getiriyor.


Irak Kürdistanı İHA ve füzelerden kaynaklanan ölüm sayısını açıkladı

Irak Kürdistan Bölgesi'nin başkenti Erbil Kalesi'nin genel görünümü (Facebook)
Irak Kürdistan Bölgesi'nin başkenti Erbil Kalesi'nin genel görünümü (Facebook)
TT

Irak Kürdistanı İHA ve füzelerden kaynaklanan ölüm sayısını açıkladı

Irak Kürdistan Bölgesi'nin başkenti Erbil Kalesi'nin genel görünümü (Facebook)
Irak Kürdistan Bölgesi'nin başkenti Erbil Kalesi'nin genel görünümü (Facebook)

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) yetkilileri bugün yaptıkları açıklamada, yaklaşık iki ay boyunca bölgenin farklı noktalarını hedef alan yüzlerce insansız hava aracı (İHA) ve roket saldırısında 20 kişinin hayatını kaybettiğini, 123 kişinin yaralandığını bildirdi. Açıklamada, bölgesel gerilimlerin arttıığı bir dönemde saldırıların yoğunlaştığına dikkat çekildi.

Yetkililerin yayımladığı resmi verilere göre 28 Şubat’tan geçtiğimiz pazartesi gününe kadar toplam 809 saldırı gerçekleşti. Bunların 701’inin İHA’larla, 108’inin ise roketlerle düzenlendiği belirtildi.

Hayatını kaybedenlerin 10’unun Erbil’de, 3’er kişinin Süleymaniye ve Halepçe’de, 7 kişinin ise Soran bölgesinde olduğu ifade edildi. Saldırıların en yoğun yaşandığı yer 477 saldırıyla Erbil olurken, Süleymaniye ve Halepçe 235 saldırıyla ikinci sırada yer aldı. Duhok’ta 29, Soran’da ise 68 saldırı kaydedildi.

Açıklamada, saldırıların “asılsız gerekçelerle sivil alanları, vatandaşların mülklerini ve özel sektörü hedef aldığı” vurgulanarak, bölgedeki şehirlerin tarafsız kalmalarına rağmen ciddi can ve mal kaybı yaşadığı ifade edildi.

Kendisini “Irak’ta İslami Direniş” olarak adlandıran bir grup ise son dönemde neredeyse her gün yaptığı açıklamalarda, Erbil’de ABD güçlerinin bulunduğu noktalar başta olmak üzere petrol tesisleri, oteller ve çeşitli hedeflere İHA ve roketlerle düzenlenen saldırıların sorumluluğunu üstlendi.

7 Nisan 2026'da Kürdistan Bölgesi'ndeki Erbil'in kuzeyindeki bir köyde bir eve İHA isabet etmesi sonucu hayatını kaybeden Kürt ailenin üyeleri için düzenlenen cenaze töreninden (AFP)7 Nisan 2026'da Kürdistan Bölgesi'ndeki Erbil'in kuzeyindeki bir köyde bir eve İHA isabet etmesi sonucu hayatını kaybeden Kürt ailenin üyeleri için düzenlenen cenazede yas tututanlar (AFP)

Öte yandan, İranlı Kürt muhalif bir grup olan Kürdistan Özgürlük Partisi’nden bir yetkili, perşembe akşamı Erbil vilayetinde “İran Kürdistan Ulusal Ordusu”na ait bir merkezin üç İHA ile hedef alındığını açıkladı. Yetkili, saldırının saatler sürdüğünü ancak kayıplara ilişkin net bilgi bulunmadığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın yerel kaynaklardan aktardığına göre aynı gece ilerleyen saatlerde Erbil’e bağlı Baserma ve Xebat bölgelerine iki İHA düştü, olayda herhangi bir can kaybı ya da hasar meydana gelmedi.

IKBY Başkanlığı, daha önce Bölge Başkanı Neçirvan Barzani’nin İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini duyurmuştu. Görüşmede bölgedeki gelişmeler ele alınırken, taraflar gerilimin düşürülmesi ve istikrarın korunmasının önemine vurgu yaptı. Ayrıca İran, Irak ve IKBY arasındaki ilişkiler ile ortak konular da görüşüldü.

Arakçi’nin, Pakistanlı yetkililerle de benzer telefon görüşmeleri yaptığı, ancak görüşmelerin detaylarının paylaşılmadığı belirtildi.