Irak ve yaklaşan seçimlerde bir 'truva atı' olarak mezhepçilik

Ülkedeki tüm güçler siyasi sistemin kırılganlığı ve kurumlarının etkisizliği konusunda suç ortağı

Başkent Bağdat’taki seçim afişleri, 7 Aralık 2023 (AFP)
Başkent Bağdat’taki seçim afişleri, 7 Aralık 2023 (AFP)
TT

Irak ve yaklaşan seçimlerde bir 'truva atı' olarak mezhepçilik

Başkent Bağdat’taki seçim afişleri, 7 Aralık 2023 (AFP)
Başkent Bağdat’taki seçim afişleri, 7 Aralık 2023 (AFP)

İyad el-Anber

Irak'ta ne zaman seçimler yaklaşsa (ülkede 11 Kasım'da parlamento seçimleri yapılması planlanıyor) siyasi sınıf tarafından desteklenen ve bu siyasi sınıfların çevreleri tarafından sosyal medyada ve basında pazarlanan bir tartışmalar sarmalına giriyoruz. Bu kez bazı siyasi başlıklar mezhepçiliğe geri dönmeyi seçmiş gibi görünüyor. Mezhepçiliği hiç terk etmemiş olsalar da siyasi söylemlerinin yeni ve güncellenmiş versiyonları üzerinde çalışıyorlar ve bu söylemler daha çok, Şii bileşenin haklılığını ya da Sünni bileşenin marjinalleştirilmesini çağrıştırıyor.

Suriye'de Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ardından mezhepçilik yükselişe geçti. Suriye'deki değişimin Irak'taki durumlar üzerindeki yansıması pazarlanmaya başlandı. ‘Korku tacirliği’ söylemi yanlış bir karşılaştırmaya dayanıyordu, ancak en büyük mezhep bileşeninin (Şii Koordinasyon Çerçevesi) ‘siyasi kazanımlarını’ kaybetme korkusuyla besleniyordu.

Buradaki yanılgı, Beşşar Esed döneminde Suriye'nin, mezhepçilikten önce nüfuz ve güç çemberleriyle kendisine bağlı olan bir çevre ve takipçiler aracılığıyla kendisini güçlendirmeye çalışan diktatör bir rejim tarafından demir yumrukla yönetildiğini kabul edilmek istenmemesi. Önceki rejim (Saddam Hüseyin rejimi) sırasında, Irak'ta da aynı durum söz konusuydu. Ancak Beşşar Esed rejimini savunmak için silaha sarılanlar, bu gerçeği kabul etmek yerine Suriye'ye müdahalelerinin ‘mezhebin kazanımlarını savunma ve türbelerini koruma’ sloganının bir parçası olduğunda ısrar etmek istiyorlar. Dolayısıyla, mezhepsel korku propagandasına geri dönüş, Beşşar Esed rejimini desteklemek için Iraklı silah gruplarının müdahalesine yönelik propaganda ve gerekçelerin başarısızlığını örtbas etmeyi amaçlıyor.

Öte yandan Sünni siyasetçilerin Suriye'deki değişimin Irak'a etkisinden korkanlara bedava propaganda malzemesi vermeye başlayan ve Suriye senaryosunun Irak'ta tekrarlanmaması için siyasi temsilin yeniden dengelenmesi gerektiğini savunan söylemlerde bulunuyorlar. Ancak burada Sünni siyasi güçlerin 2003 sonrası yönetim deneyimine açık ve net bir şekilde katılım gösterdiği gerçeği gözden kaçırılıyor. Ülkedeki tüm güçler, siyasi sistemin kırılganlığına, kurumlarının etkin olmamasına ve devletin rant ekonomisinin aralarında paylaşılmasında suç ortağıdır. Fakat tek fark, bazı Şii siyasi güçlerin siyasi nüfuzlarını silah, siyaset ve yolsuzluk üçlüsüyle empoze ederken, bazı Sünni siyasi güçlerin, siyaset ve yolsuzluk ikileminde kalmasıdır.

2003 yılındaki rejim değişikliğinden sonra en büyük mezhep bileşeninin elde ettiği siyasi kazanımları koruma ihtiyacı çerçevesinde mezhepçi söylemi pazarlayanlar, adaletin yokluğunu vurgulamak isteyenler arasında mezhepçi bir danışıklı dövüş söz konusu.

Mezhepsel iş birliği

Irak’ta 2003 yılındaki rejim değişikliğinden sonra en büyük mezhep bileşeninin elde ettiği siyasi kazanımları koruma ihtiyacı çerçevesinde mezhepçi söylemi pazarlayanlar ile adaletin yokluğunu vurgulamak isteyenler ve sosyal adaletin yokluğunu, Sünni bileşenin marjinalleştirilmesini ya da siyasi karar alma süreçlerinden dışlanmasını ve bu bileşene karşı baskıcı güvenlik uygulamalarının kullanılmasını vurgulamak isteyenler arasında mezhepçi bir danışıklı dövüş söz konusu. İki tarafın söylemleri birbirlerine iyilik yapıyor. Bu tür söylemlerin hazırlanması ve sunulması konusunda bir anlaşma olmayabilir ama sonuçta ortaya atılan her mezhepçi söylemin karşılık bulacağına şüphe yok. Bu argümanların ve yanıtların girdabına girdiğimizde, siyasi mezhepçilerin amacına ulaşılmış olacak.

Fransız tarihçi ve sosyolog Gustave Le Bon ‘Kitleler Psikolojisi’ adlı kitabında şöyle yazmıştır:

 “Fikirlerin grupların zihinlerine ve ruhlarına aktarılması üç ana yolla gerçekleşir:

1- Vurgu: Grupların düşünceleri basit, akıl ve kanıttan yoksun olduğunda, bu düşünceleri etkilemede en önemli faktör belirli bir fikri vurgulamaktır. Bu fikir ne kadar kısa ve soyut bir şekilde vurgulanırsa, etki de o kadar büyük olacaktır. Vurgu, siyasi bir eylemi savunmak isteyen politikacılar tarafından bilinen bir değere sahiptir.

2- Tekrar: Tekrarın aydınlanmışların zihinleri üzerinde büyük bir etkisi, kitlelerin zihinlerinde ise daha büyük bir etkisi vardır. Bunun nedeni, tekrarın insan eylemlerinin nedenlerinin demlendiği bilinçaltı fakültelerinin boşluklarına yerleştirilmesidir. Zamanın biraz geçmesi halinde, kişi tekrarın yazarının kim olduğunu unutur ve sonunda tekrara inanır.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şaraa'nın Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi’ne davet edilmesine karşı Basra’da düzenlenen protesto gösterisinden 12 Mayıs 2025 (Reuters)Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şaraa'nın Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi’ne davet edilmesine karşı Basra’da düzenlenen protesto gösterisinden 12 Mayıs 2025 (Reuters)

3- Bulaşıcılık: Bulaşıcılığın etkisi, fikirlerin standartlaştırılmasının ötesine geçerek olayların nasıl etkileneceğinin standartlaştırılmasına kadar uzanır. Bulaşıcılık, argümanların ve kanıtların değil, kitlesel fikirlerin ve inançların yayılmasının temelini oluşturur. Fikirler, duygular, etkiler ve inançlar kitleler içinde topluluk arasında yayılan mikroplar kadar bulaşıcıdır.

Irak’ın yönetiminde 2003 yılından sonra Şii deneyimine karşı komplo söylemi tekrarlandığında, bu bir çeşit Şii bölgelerinde yaşayanlar için başarısızlığı örtbas etmeyi amaçlayan komplo teorisi yanılsamalarının pazarlanmasıdır.

Gustave Le Bon'a göre yukarıda bahsi geçen üç yöntem geleneksel yollarla yapılır ve toplumların zihninde yer etmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. Sloganları ve mezhepsel projeleri gerçeklermiş gibi pazarlayabilen ve halkı bunların etrafında toplayan medya ve sosyal medya platformlarının hâkim olduğu bir dünyada bu tür yanılsamaların pazarlanması çok kolay hale geldi. Önceki dönemlerde yanılsama yaratmak ve insanları yanlış yönlendirmek devletin ve medya kuruluşlarının tekelinde olan bir görevdi. Ancak sosyal medyanın hakimiyetiyle birlikte, kendisini o mezhebin hakkını savunan, mağduriyetlerini dile getiren ya da kazanımlarını koruyan o kişi olarak tanıtmaya çalışan herkes bunu yapma imkanına sahip oldu.

Mezhepsel korkuların pazarlanması, halkları için kazanımlar sağlayamayan siyasetçilerin en önemli araçlarından biri olduğundan, tüm yetenek ve kabiliyetlerini kendilerini hedef alan komplo teorilerini, projelerini ve planlarını pazarlamak için seferber ederler ve kendilerine karşı komplo kuran tarafları ve ülkeleri de çok iyi bilirler! Bu yüzden birçok siyasi liderin, mezhep meselesinin üstesinden gelemeyen bir sistem ve devlet yönetimi üreten siyasi başarısızlığı kabul etmekten kaçmanın bir yolu olarak kendilerini ya da kitlelerini hedef alan komploların desteklenmesine katkıda bulunduğunu görebilirsiniz.

Elitizm ve kültür savunucularının birçoğu, üretmeye ve pazarlamaya çalıştıkları mezhepsel gerilim çemberleri hakkında halkın farkındalığını klişeleştirme konusunda politikacılarla iş birliği yaptığında, popülistlerin görevi sıradanlığı ve sosyal medya platformları aracılığıyla mezhepsel söylemleri pazarlamak olur. Bunun sonucu ise kesinlikle ‘yeni cahiller’ yaratmak olacaktır.

kabine üyelerine hitap ederken, 29 Mart 2025 (AFP)Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam'daki başkanlık sarayında yeni kabine üyelerine hitap ederken, 29 Mart 2025 (AFP)

İktidar güçleri, ancak siyasi varlıklarına meşruiyet kazandıracak yanılsamaları sürdürerek halk üzerindeki etkilerini kabul ettirebileceklerine inanıyor. Toplumu bölünmüş halde tutmak, iktidarda kalmalarını sağlamak için tek şans. Siyasi güçler artık kendilerini parti unvanlarıyla değil, bileşenleri bir araya getiren ‘Sünni Evi, Şii Evi ve Kürt Evi’ gibi unvanlarla sunmak istiyorlar. Bunu yaparken de bu ‘evlerdeki’ herhangi bir parçalanma ya da siyasi bölünmenin siyasi süreç ve hatta iç barış için bir tehdit olduğu fikrini öne sürüyorlar! Dolayısıyla bu bölünmeler, kendilerini o mezhebin veya akımın koruyucuları olarak sunan ‘liderler’ üretti.

Siyasetçi ve ‘seçkinlerin’ mezhepçiliği desteklemedeki rolleri birbirinin yerine geçebilir. Irak’ın yönetiminde 2003 yılından sonra Şii deneyimine karşı komplo söylemi tekrarlandığında, bu bir çeşit Şii bölgelerinde yaşayanlar için başarısızlığı örtbas etmeyi amaçlayan komplo teorisi yanılsamalarının pazarlanmasıdır.

İktidarı Sünnilerden alıp Şiilere verme fikrini destekleyenler, çoğunluğu askeri bir darbeyle iktidarı ele geçiren ve geri kalan mezheplere ve milliyetlere kendi yönetimini dayatan bir azınlığın yönetimine tabi olamayacak çeşitliliğin olduğu bir toplumun temsilcisi olarak siyasi gerçeklikle başa çıkmayı reddeden geçmişin yanılsamalarında tutunup kalmak istiyorlar. Burada siyasetçi, diğer siyasi güçlerle paylaştığı iktidarın keyfini çıkarırken, destekçilerin geçmişin nostaljisiyle kandırılmalarını umuyor.

Çoğu Şii siyasetçi, etnik mağduriyetlere ağıt yakma söylemine devam ediyor. Hatta bu durum öyle bir hal aldı ki, bugün hükümetin ve iktidarın dizginlerini ellerinde tutanların kendileri olduğunu unutmuş durumdalar.

Adaletsizliğin bulaşıcılığı

Birçok siyasi aktör ister gerçekten düşmanları olsun ister düşman yaratmaya çalışsın, siyasi alanda düşmanları olmadan varlığını sürdüremez. Onların hayal güçlerini ‘komplo teorisi’ ele geçirmiştir. Seçim dönemlerinde bu düşman, iktidarın paylaşıldığı koalisyonun bir ortağıdır, ancak seçim kampanyası başladığında bu ortaklığın geçerliliği sona erer. İktidar deneyimine karşı komplo, genellikle dış gündemle ve en büyük bileşeni yönetme hakkından mahrum etmek ya da engellemek isteyen bölgesel eksenlerle ilişkili olur.

Mezhepçi siyasetçilerin söylemlerinde düşmanın tanımlanmasına ilişkin bir rol değişimi söz konusudur. Örneğin, siyaset sahnesindeki ve medyadaki bazı simalar en büyük Şii bileşenin haklarını savunur. Burada çoğunluğun haklarını anlamada bir yanlışlık olduğunu görebiliriz. Yönetim deneyiminin destekçisi ve savunucusu olmak ve diğer bileşenleri kontrol altına almaya çalışmak yerine, onları ayrılma ve bir ‘devlet’ ya da ‘Şii bölgesi’ kurma çağrısında bulunurken buluyoruz! Burada tablonun tersine döndüğünü görüyoruz.

Azınlıkların siyasi haklarını güvence altına almak ve ekonomik zenginliklerini korumak için ayrılmak veya bir bölge oluşturmak istemeleri anlaşılabilir bir durum. Ancak nasıl oluyor da hükümet ve ülke kaynakları üzerinde nüfuz ve kontrol sahibi olan bir çoğunluk, bir devletle ayrılmak ya da bir bölge oluşturmak isteyebilir?

Bağdat’taki seçim afişleri, 7 Aralık 2023 (AFP)Bağdat’taki seçim afişleri, 7 Aralık 2023 (AFP)

Bu söylem çoğu Şii siyasetçi tarafından kullanılmaya devam ediyor. Hatta bu durum öyle bir hal aldı ki, bugün hükümetin ve iktidarın dizginlerini ellerinde tutanların kendileri olduğunu unutmuş durumdalar. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan çevirdii analize göre artık televizyon kanallarına yaptıkları açıklamalarda ve sosyal medya platformlarında, mevcut rejime karşı şikayetlerini dile getirmek dışında konuşmayan pek çok Sünni siyasetçiye de bulaşan bir hastalığa dönüştü.

İronik olan ise bu mağduriyet edebiyatının Şii siyasi güçlerin siyasi karar alma süreçleri üzerindeki tekeli ve hakimiyeti nedeniyle ‘Sünnilerin mağduriyetleri’ için de geçerli. Hem de ‘mağdur’ Sünni güçlerin 2003 yılından beri Şii siyasi liderlerle iktidar ortağı olmalarına rağmen! Bugüne kadar iktidarın ganimetlerini ya doğrudan hükümete katılarak ya da iktidardaki Şii siyasi güçlerle anlaşmalar ve ekonomik projeler yaparak paylaştılar! Ancak “Sünni bileşenin mağduriyeti”ni savunmaya dayalı siyasi propaganda, seçim dönemlerinde mezhepsel kitleleri harekete geçirmek için en kolay araçtır.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD arabuluculuğuyla İsveç'te esir takası görüşmeleri yapılıyor

Ürdün ve Suriye dışişleri bakanları ile ABD elçisi Tom Barrack, geçen eylül ayında Şam'da düzenlenen ve "Süveyda yol haritası"nın açıklandığı basın toplantısında (EPA)
Ürdün ve Suriye dışişleri bakanları ile ABD elçisi Tom Barrack, geçen eylül ayında Şam'da düzenlenen ve "Süveyda yol haritası"nın açıklandığı basın toplantısında (EPA)
TT

ABD arabuluculuğuyla İsveç'te esir takası görüşmeleri yapılıyor

Ürdün ve Suriye dışişleri bakanları ile ABD elçisi Tom Barrack, geçen eylül ayında Şam'da düzenlenen ve "Süveyda yol haritası"nın açıklandığı basın toplantısında (EPA)
Ürdün ve Suriye dışişleri bakanları ile ABD elçisi Tom Barrack, geçen eylül ayında Şam'da düzenlenen ve "Süveyda yol haritası"nın açıklandığı basın toplantısında (EPA)

Suriye kaynakları Şarku’l Avsat'a, ABD arabuluculuğuyla Suriye'nin güneyindeki Süveyda vilayetinde bir esir takası konusunda görüşmelerin devam ettiğini doğruladı.

İl yönetiminin medya ilişkileri direktörü Kuteyba Azzam, Suriye hükümeti ile Şeyh el-Akl ve Hikmet el-Hicri'ye bağlı "Ulusal Muhafız Kuvvetleri" arasında, esir takası anlaşmasına varılması amacıyla görüşmelerin yapıldığını belirtti.

Medyada yer alan haberlere göre ABD elçisi Tom Barrack'ın ofisi, 2025 yazındaki olaylardan bu yana Şam kırsalında gözaltında tutulan Süveyda'dan 61 sivilin serbest bırakılması karşılığında, Savunma ve İçişleri Bakanlıklarından "Ulusal Muhafızlar" tarafından Süveyda'da tutulan 30 mahkumun teslim edilmesini içeren anlaşmanın sonuçlandırılması için her iki taraftan da onay aldı.

Süveyda Valisi Mustafa Bakur, geçen ay Suriye hükümetinin bu sivilleri aşiret güçlerinden teslim aldığını ve takas ayarlamak üzere gözaltına aldığını duyurdu.

Geçtiğimiz temmuz ayındaki olaylardan dolayı gözaltına alınanların serbest bırakılması, geçen eylül ayında Şam'dan Amerikan ve Ürdün'ün desteğiyle açıklanan "yol haritasının" maddelerinden biridir.


Filistin Sağlık Bakanlığı: İsrailli bir yerleşimci Batı Şeria’da ABD vatandaşı Filistinli genci öldürdü

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Ramallah kenti yakınlarında bulunan Mihmas köyünde İsrailli bir yerleşimci tarafından öldürülen ABD vatandaşı Filistinli gencin yakınları (Reuters)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Ramallah kenti yakınlarında bulunan Mihmas köyünde İsrailli bir yerleşimci tarafından öldürülen ABD vatandaşı Filistinli gencin yakınları (Reuters)
TT

Filistin Sağlık Bakanlığı: İsrailli bir yerleşimci Batı Şeria’da ABD vatandaşı Filistinli genci öldürdü

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Ramallah kenti yakınlarında bulunan Mihmas köyünde İsrailli bir yerleşimci tarafından öldürülen ABD vatandaşı Filistinli gencin yakınları (Reuters)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Ramallah kenti yakınlarında bulunan Mihmas köyünde İsrailli bir yerleşimci tarafından öldürülen ABD vatandaşı Filistinli gencin yakınları (Reuters)

Filistin Sağlık Bakanlığı, 19 yaşındaki ABD vatandaşı Filistinli Nasrallah Muhammed Cemal Ebu Siyam’ın, çarşamba gecesi Batı Şeria’da bir İsrailli yerleşimcinin açtığı ateş sonucu ağır yaralandıktan sonra hayatını kaybettiğini açıkladı.

Bakanlık, Ebu Siyam’ın çarşamba günü işgal altındaki Batı Şeria’da, Ramallah yakınlarında bulunan Mihmas köyünde vurulduğunu bildirdi.

Reuters’a konuşan ABD Büyükelçiliği’nden bir yetkili ise şiddeti kınayarak, “ABD Dışişleri Bakanlığı için yurt dışındaki Amerikan vatandaşlarının güvenliği ve emniyetinden daha yüksek bir öncelik yoktur” ifadesini kullandı.

rgtbrgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Ramallah kenti yakınlarında bulunan Mihmas köyünde İsrailli bir yerleşimci tarafından öldürülen ABD vatandaşı Filistinli gencin yakınları, cenaze töreninde gözyaşlarına boğuldu. (AFP)

İsrail güvenlik güçlerinin olası misillemesinden çekindiği için isminin açıklanmasını istemeyen Ebu Siyam’ın bir yakını, yerleşimcilerin köye koyun çalmak amacıyla baskın düzenlediğini öne sürdü.

Aralarında Ebu Siyam’ın da bulunduğu köylülerin hırsızlığı engellemeye çalıştığını, bunun üzerine yerleşimcilerin ateş açtığını ve Ebu Siyam ile birlikte bazı kişilerin yaralandığını söyledi.

Filistin resmi haber ajansı WAFA ise saldırılarda 5 kişinin yaralandığını, bunlardan 3’ünün -Ebu Siyam dahil- kurşunla yaralandığını bildirdi. Ajans, diğer yaralılara ilişkin ayrıntı paylaşmadı. Reuters’ın olayla ilgili yorum talebine İsrail ordusu tarafından henüz yanıt verilmedi.

dcfgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Ramallah kenti yakınlarında bulunan Mihmas köyünde İsrailli bir yerleşimci tarafından öldürülen ABD vatandaşı Filistinli gencin yakınları, cenaze töreninin ardından yas tutuyor. (Reuters)

Gazze Şeridi’nde Ekim 2023’te başlayan savaşın ardından Batı Şeria’da İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet eylemleri belirgin biçimde arttı. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, 2026 yılında yerleşimci saldırıları nedeniyle yaklaşık 700 kişi yerinden edildi.

Uluslararası kuruluş, 2026’da Batı Şeria’da 9 Filistinlinin öldürüldüğünü, 2025 yılında ise bu sayının 240’ı aştığını bildirdi. Verilere göre 2025 yılında Batı Şeria’da iki İsrailli öldü.

İsrail, yerleşimci şiddetiyle ilgili nadiren iddianame düzenliyor. İsrailli izleme kuruluşu Yesh Din, 2025 yılı sonunda yaptığı açıklamada, 7 Ekim 2023’ten bu yana belgeledikleri yüzlerce yerleşimci şiddeti vakasının yalnızca yüzde 2’sinde dava açıldığını duyurdu.

Son iki yılda Batı Şeria’da, aralarında aktivist Ayşenur Ezgi Eygi’nin de bulunduğu bazı ABD vatandaşları, İsrail güçleri ya da yerleşimciler tarafından öldürüldü.


Tunuslu bir milletvekili, Cumhurbaşkanı Kays Said'i eleştirdiği gerekçesiyle sekiz ay hapis cezasına çarptırıldı

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said (Reuters)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said (Reuters)
TT

Tunuslu bir milletvekili, Cumhurbaşkanı Kays Said'i eleştirdiği gerekçesiyle sekiz ay hapis cezasına çarptırıldı

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said (Reuters)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said (Reuters)

Yerel medyaya göre Tunus'ta bir mahkeme dün Milletvekili Ahmed Seydani'yi, ülkenin son sel felaketinin ardından sosyal medyada Cumhurbaşkanı Kays Said'i eleştirdiği gerekçesiyle sekiz ay hapis cezasına çarptırdı.

Seydani, bu ayın başlarında, Tunus'un çeşitli bölgelerinde altyapıya zarar veren sellere neden olan olağanüstü yağışların ardından Saïd'in iki bakanla yaptığı görüşmeyle ilgili Facebook'ta yaptığı, "Cumhurbaşkanı, yetki alanını resmi olarak yollara ve su borularına genişletmeye karar verdi. Görünüşe göre yeni unvanı Sanitasyon ve Yağmur Suyu Drenajı Başkomutanı olacak” yorumu nedeniyle tutuklandı.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Seydani'nin avukatı Husameddin Bin Atya ajansa yaptığı açıklamada, müvekkilinin Telekomünikasyon Kanunu'nun 86. maddesi uyarınca yargılandığını ve bu maddenin “Kamu iletişim ağları aracılığıyla kasıtlı olarak başkalarına zarar veren veya huzurunu bozan herkesi” bir ila iki yıl hapis ve 100 ila 1.000 dinar (yaklaşık 300 avro) para cezası öngördüğünü söyledi.

Tunus'ta geçen ay 70 yıldan fazla süredir görülen en şiddetli yağışların ardından en az beş kişi hayatını kaybetti, birçok kişi ise hala kayıp durumunda.