Arap Maşrık bölgesi: Taraflı diplomasi ve işlevsiz bir bölgesel düzenden çıkarılacak dersler

Sınır müzakereleri yalnızca bir Suriye veya Lübnan meselesi değildir

Fotoğraf: Majalla/AFP
Fotoğraf: Majalla/AFP
TT

Arap Maşrık bölgesi: Taraflı diplomasi ve işlevsiz bir bölgesel düzenden çıkarılacak dersler

Fotoğraf: Majalla/AFP
Fotoğraf: Majalla/AFP

Elie el-Kuseyfi

Bölge halkının diğer, daha az konuşkan halklara kıyasla daha konuşkan olduğu yönündeki yaygın algıyı kabul edersek, ABD Özel Temsilcisi Thomas Barrack neredeyse unutulmuş Lübnan kökenlerinden gelen bu özelliği kesinlikle korumuş. Sadece birkaç ay, hatta birkaç hafta içinde, en fazla açıklama yapan, klasik diplomatik dile göre hem beklendik hem de beklenmedik detaylı sonuçlar ve çıkarımlar sunan Arap ve yabancı yetkililerden biri haline geldi. Siyaset veya diplomasi dünyasından değil iş ve emlak dünyasından geldiği düşünüldüğünde, bu pek de şaşırtıcı değil. Ancak nihayetinde bu, yalnızca ABD'de değil, küresel olarak da siyasi ve diplomatik davranışlar üzerindeki etkisini zaman içinde gözlemlemenin ilginç olacağı Başkan Donald Trump'ın tarzını yansıtıyor.

Thomas Barrack, sanki almak istediği iki intikam varmış gibi uzun uzun konuşuyor. Bunlardan ilki Amerikan düzeninin ve derin devletin ürünü olan Barack Obama'nın mirasından, diğeri ise bölgedeki Avrupa sömürgeciliğinin mirasından intikam. Ne var ki Barrack, bu sömürgecilik olmasaydı (ki ona göre bu sömürgecilik, kabile kamplarına bayraklar asıp onları devletlere dönüştürmekle sınırlı) İsrail'in var olmayabileceğini unutmuş gibi yapıyor. Dahası, Barrack'ın -birincisi, Trump yönetiminin rejim değişikliği istemediği, ikincisi, İsrail'in Sykes-Picot Anlaşması'nı tanımadığı- şeklindeki iki fikri birleştirmesi, Trump Washingtonu'nun artık rejimleri değiştirmekle ilgilenmediği ama özellikle de İsrail tarafından yapılırsa, sınır değişikliklerine göz yumduğu anlamına geliyor. Bu durum, bölgeyi, devletler arasındaki uluslararası sınırlarla sınırlı kalmayıp, kimlik temelli ve coğrafi çatışmalara dayalı bir fay hattı üzerine kurulu bu devletlerin iç dinamiklerini de kapsayan yeni endişelere sürüklüyor.

Sınır müzakereleri, bölge devletlerinin, özellikle de Arap devletlerinin, ulusal güvenlik zorunlulukları açısından İran hegemonyasının yerini İsrail hegemonyasının almasını kabul etmeleri mümkün olmadığı sürece, yalnızca bir Suriye veya Lübnan meselesi değildir

Barrack'ın açıklamalarının genel teorik çerçevesi budur. Fakat pratik açıdan, özellikle de Suriye ve Lübnan'ın İsrail ile sınır anlaşmaları yapmalarının “zorunluluğu” konusunda önerdikleri, temel bir konuyu göz ardı ediyor. O da Tel Aviv'in bu sınırları tanımamasının, sakinlerinden ve silahlı varlıklardan (sadece milislerden değil, aynı zamanda meşru güçlerden de) arındırılmış tampon bölgeler oluşturma çabasının, müzakerelerin temel dayanaklarını dinamitlediğidir. Tel Aviv’in müzakereleri, zayıflayan İran hegemonyasının halefi olarak İsrail'in bölgesel hegemonya kurma girişimleri çerçevesinde mevcut durumu kabul etmekle eşdeğer kıldığı da görmezden geliniyor.

dcfg
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Lübnan Baabda’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda, 21 Temmuz (AP)

Bu nedenle, sınır müzakereleri, bölge devletlerinin, özellikle de Arap devletlerinin, ulusal güvenlik zorunlulukları açısından İran hegemonyasının yerini İsrail hegemonyasının almasını kabul etmeleri mümkün olmadığı sürece, yalnızca bir Suriye veya Lübnan meselesi değildir. Hem de bu devletlerin Hizbullah'ın Lübnan içindeki nüfuzuna ilişkin tutumları geri dönülmez bir şekilde olumsuz olsa bile. Bu bağlamda, Şam'ın dört müzakere turuna katılmasına rağmen, işgal altındaki Golan Tepeleri meselesi bir yana, güney Suriye'deki sınır bölgesi konusunda bir güvenlik anlaşmasına varamamış olması da anlamlıdır. Bu arada İsrail, Suriye topraklarına yönelik saldırılarını sürdürüyor ve bunların sonuncusu geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Reuters, İsrail ordusunun Şam'a yalnızca 25 kilometre uzaklıkta olduğunu bildirdi.

Bu, Barrack'ın Manama konferansındaki açıklamaları ve hakkında aktarılanların kanıtladığı gibi, yeni Suriye hükümetini ve Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'yı öven ancak Lübnanlı yetkilileri kınayan Washington'un, Tel Aviv'e Suriye egemenliğini ve benzer şekilde Lübnan egemenliğini ihlal etmesi sebebiyle neredeyse hiç baskı yapmadığı anlamına geliyor. İki ülke arasındaki tek fark Lübnan'da Hizbullah ile yaşanan çatışma. Dolayısıyla Trump yönetiminin Gazze'de İsrail'e uyguladığı baskının Lübnan ve Suriye'yi kapsamadığı, Washington’un Tel Aviv'e bu ülkelerde, kısıtlama olmaksızın ya da zayıf ve değişken kısıtlamalarla, serbestçe hareket etme olanağı tanıdığı göz önüne alındığında, bölgedeki Amerikan politikası iki dinamiğe göre işliyor demektir. Bu durum, İsrailli yerleşimcilerin İsrail ordusunun gözetimi veya koruması altında Filistinlileri taciz etmeye devam ettiği Batı Şeria için de geçerli.

Lübnan ile ilgili arabuluculuk konusunda, özellikle ABD'nin yeni bir yaklaşım benimsemesi gerekiyor. Bunu da Lübnan tek başına ortaya çıkaramayacağından, Lübnan ile Suriye süreçlerinin birbirine bağlanması kaçınılmaz hale geliyor

Burada Washington'un Suriye ve Lübnan ile ilgili arabuluculuğunun taraflı olduğunu kastediyoruz. Ama Trump yönetimi, Barrack'ın kendisinden naklettiği meşhur “çabayı sonuçlarla karıştırmayın” sözünden hareketle, bunu pek de umursamıyor gibi görünüyor. Peki, bu çabalar “zorla barış” kisvesi altında bir oldubitti dayatma girişimine dönüşürse kendisinden ne gibi sonuçlar beklenebilir? Nitekim İsrail'in oluşturmaya çalıştığı güvenli bölgeler fikri, Suriye veya Lübnan topraklarından çekilmesinin ön koşulu olarak varmak istediği sınır anlaşmalarıyla çelişiyor. Bu durum, bizzat Thomas Barrack'ın teşvikiyle İsrail ile adım adım mantığıyla müzakereler yürütmeye çalışan Lübnan için müzakerelerin gidişatını belirsiz kılıyor. Zira Tel Aviv'den gelen mesaj, Lübnan tarafının ilk adımını Lübnan hükümetinin değil, İsrail'in belirleyeceği yönündeydi.

Dolayısıyla, Lübnan ile ilgili arabuluculuk konusunda, özellikle ABD’nin yeni bir yaklaşım benimsemesi gerekiyor. Bunu da Lübnan tek başına ortaya çıkaramayacağından, Lübnan ve Suriye süreçlerinin birbirine bağlanması kaçınılmaz hale geliyor. Ama bu Barrack'ın düşündüğü gibi, Beyrut'un hâlâ önünde uzun bir yol olan Şam’ı takip etmesi değil, bölgesel düzenin mantığının İran hegemonyasının İsrail hegemonyasıyla yer değiştirmesine izin vermesinin mümkün olmadığı temelinde olmalıdır. Bunun anlamı, İsrail'in Güney Lübnan ve Güney Suriye'deki davranışlarının, yalnızca İsrail çıkarlarına göre değil, yeni değişimlerle şekillenmesi gereken bölgesel düzene aykırı olduğudur.

sxdfr
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül 2025, Beyaz Saray (AFP)

Bu, Arap ve bölgesel tarafların Hizbullah'ın silahı meselesini yeni bir yaklaşım ile ele almasını ve bundan önce de Hizbullah'ın kendi silahı meselesini yeni bir yaklaşımla ele almasını gerektiriyor. Gazze ateşkes anlaşmasının sağladığı ivmeden güç alan Kahire'nin, Lübnan'da “Arap yüzlü” bir girişim başlatma kapasitesine sahip olduğu göz önüne alındığında, Mısır İstihbarat Şefi’nin geçen hafta Beyrut'a yaptığı ziyaret, bu yönde bir işaret verdi. Bu fikir, esas olarak bölgedeki gelişmelerin iki farklı ivmede, yani Lübnan'da gerginliği tırmandırırken, bir dereceye kadar Suriye ve Gazze'de gerginliği azaltma ile birlikte ilerleyemeyeceği varsayımına dayanıyor.

Ancak tüm bunlar temel engellerle karşılaşıyor. Hizbullah, katı yapılarından kurtulup Lübnan iç siyasetine ve Arap çevresine yönelik daha esnek politikalar benimseme konusunda isteksiz ve buna muktedir değil. Üstelik artan baskılar altındaki İran, bölgesel nüfuzundan olabildiğince vazgeçmek istemediğinin açık bir göstergesi olarak, en önemli bölgesel kalelerinden biri olan Hizbullah'a sıkı sıkı tutunuyor. Bu da nüfuzunu yeniden genişletme ve kabiliyetlerini geliştirme fikrinden vazgeçmediği anlamına gelebilir. Bunun anlamı ise İsrail ile İran arasında, Amerikan müdahalesiyle yeni bir savaş olasılığının oldukça gerçek, hatta belki de muhtemel olduğudur. Nitekim son iki gün içinde Irak Savunma Bakanı'nın, Amerikalı mevkidaşının kendisine ilettiğini söylediği mesajın içeriği dikkat çekiciydi. Mesajda, İran'a sadık Iraklı grupların bölgedeki olası bir Amerikan askeri harekatına müdahale etmemesinin kendi menfaatlerine olduğu belirtiliyordu. Bu mesaj, Irak'tan çok İran'a yönelikti.

ABD'nin Güvenlik Konseyi'ne sunduğu Gazze'deki uluslararası güç ile ilgili özel bir karar alınmasını öngören karar tasarısının içeriği, barışı korumaktan ziyade dayatma konseptine daha yakın

İkinci engel ise bölge ülkeleri İsrail'in artan hegemonyasına karşı koymak için aralarındaki farklılıkları, rekabetleri ve anlaşmazlıkları aşabilecek kapasitedeymiş gibi, tam teşekküllü bir bölgesel veya Arap sisteminden bahsetmenin imkansız olmasıdır. Son olarak Mısır gibi birçok önemli Arap devletinin İran ile yakınlaşmasına rağmen, bu yakınlaşma henüz bölgedeki nüfuzun yeni kurallara göre yönetilmesi konusunda bir anlaşmaya varma noktasına varmadı. Bu kurallardan ilki de İran'ın “milis imparatorluğundan” vazgeçmesidir. Dolayısıyla en fazla, değişen koşullarla birlikte Hizbullah'ın Arap sorununu çözmek için bir çerçeve üretebilecek, Hizbullah ile Mısır arasında yavaş bir diyalog gibi karşılıklı manevralar beklenebilir. Bu çerçeve, Lübnan'ın taleplerinin Trump yönetiminin Gazze ateşkes anlaşmasıyla ilgili bölgesel talepler listesine dahil edilmesine; başka bir deyişle, bu anlaşmanın Lübnan'ı ve İsrail'in güneyine yönelik saldırılarını sürdürdüğü Suriye'yi de kapsayacak şekilde genişletilmesine yardımcı olabilir.

sdfr
Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, 29 Mayıs 2025, Şam (AFP)

Bu siyasi yaklaşıma paralel olarak, İsrail'in güvenlik yaklaşımı da her zaman mevctken, Hizbullah ateşkes anlaşmasına bağlı kalmakta ve İsrail saldırılarına yanıt vermekten kaçınmaktadır. Lübnan ve Gazze arasında, İsrail'in Lübnan'da Hizbullah'ın silahsızlandırılmamasının Gazze'de Hamas'ın silahsızlandırılmasını engelleyeceği teorisinin aksine yeni bir bağlantı varsa, bu durumda ABD'nin Güvenlik Konseyi'ne sunduğu Gazze'deki uluslararası güçle ilgili özel bir karar alınmasını öngören karar tasarısının içeriği, barışı korumaktan ziyade dayatma konseptine daha yakındır. Bu da ilk olarak Ürdün Kralı İkinci Abdullah’ın geçen hafta BBC'ye verdiği röportajda gündeme getirdiği bir konudur. Kral bahsi geçen röportajda, ülkesinin bu güce katılımını misyonunun barışı korumak şeklinde belirlenmesine bağlamıştı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu, Türkiye'nin pazartesi günü uluslararası güç konusunu görüşmek üzere düzenlediği toplantıya katılmayan ve böylece bu gücün sahip olduğu BM örtüsünün herhangi bir bölgesel örtü ile değiştirilmesine karşı olduğunu gösteren Mısır'ın tutumuyla neredeyse aynı.

Ancak, karar tasarısının orijinal haliyle onaylanmasının, paralel olarak yeni bir Lübnan senaryosu yaratacağını da belirtmek önemlidir. Özellikle de İsrail'in Lübnan'a hava, kara ve belki de deniz yoluyla yeni ve büyük çaplı bir saldırı başlatması, daha sonra, Gazze anlaşmasına benzer bir ateşkes anlaşmasına varılması temelinde, Gazze deneyiminin Beyrut'ta tekrarlanabileceği göz önüne alındığında. Bu anlaşma, Hizbullah'ı silahsızlandırmakla görevli uluslararası bir gücün Lübnan'a konuşlandırılmasını da içerebilir. Zira Thomas Barrack da Lübnan ordusunun bu görevi yerine getirmesinin imkânsız olduğunu kabul etti. Peki, hangi ülkeler bu görevi yerine getirmek için asker göndermeye istekli olur ve İran rejimi değişmeden olduğu gibi kaldığı sürece bu beklenebilir mi?

Savaş ile diplomasi -hem de ne diplomasi- arasında iki yıldır süren çılgın yarışta diğer senaryolar arasındaki bir Lübnan senaryosu da budur.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Hürmüz Boğazı çatışması, Irak’ın petrol ihracat haritasını yeniden şekillendiriyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)
TT

Hürmüz Boğazı çatışması, Irak’ın petrol ihracat haritasını yeniden şekillendiriyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)

Ortadoğu’da jeopolitik dengeler bir kez daha sert yüzünü gösteriyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasına ve Arap Körfezi’nde deniz trafiğinin durmasına yol açan çatışmalar sürerken, OPEC’in ikinci büyük petrol üreticisi olan Irak, ekonomisinin neredeyse tek can damarı niteliğindeki ihracat hattını güvence altına almak için kritik bir sınavla karşı karşıya bulunuyor.

Irak normal şartlarda günlük yaklaşık 3,4 milyon varil petrol ihraç ediyor. Ancak Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla, ülkenin ihracat altyapısının neredeyse tamamen bu stratejik deniz yoluna bağımlı olması nedeniyle petrol ihracatının yaklaşık yüzde 95’i durma noktasına geldi. Bu durum, Irak bütçesinde aylık milyarlarca dolarlık gelir kaybına yol açtı.

Bu gelişmeler üzerine, yıllarca fizibilite aşamasında kalan alternatif ihracat güzergâhı projeleri Bağdat yönetimi açısından stratejik öncelik haline geldi. Irak, petrol ihracatını kara koridorları ve Kızıldeniz ile Akdeniz’e uzanacak boru hatları üzerinden gerçekleştirecek yeni rotalar oluşturmak için çalışmalarını hızlandırırken, Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı azaltmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin dün sona eren Washington ziyareti sırasında da ivme kazandı. Ziyarette, ABD’li yetkililerle yapılan görüşmelerin gündeminde ‘enerji güvenliği ve ihracat güzergâhlarının çeşitlendirilmesi’ başlığı öne çıktı.

En hızlı alternatifler

Dev boru hatlarının inşasının yıllar alması nedeniyle Bağdat yönetimi, sahada kısa sürede uygulanabilecek en hızlı çözüme yöneldi: Kara yolu üzerinden petrol taşıyan tanker ve kamyon konvoyları. Irak, Nisan 2026’nın sonlarından itibaren karmaşık ve yüksek maliyetli kara lojistik hatlarını devreye alarak, petrol tankerlerini el-Velid ile Rabia-Yarubiye sınır kapıları üzerinden doğrudan Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Baniyas Limanı’na sevk etmeye başladı. Buradan gemilere yüklenen petrol, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimden etkilenmeyen deniz güzergâhları üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırılıyor.

xcsdfvgthy
Irak’ın Kerkük vilayetindeki ed-Dibs bölgesinde bulunan bir petrol sahası (Reuters)

Irak Devlet Petrol Pazarlama Şirketi (SOMO), Nisan-Haziran 2026 döneminde bu acil güzergâh üzerinden aylık 650 bin ton akaryakıt taşınması için sözleşme yaptı. Son saha verilerine göre, Baniyas Limanı’ndan ihraç edilen Irak menşeli akaryakıt miktarı mayıs ayında günlük 122 bin varile ulaştı. Haziran ayının başında ise bu rakam, her gün yüzlerce tankerin milyonlarca varil petrol taşımasıyla günlük 140 bin varile yükseldi.

Bu güzergâhın sağladığı başarı, Irak hükümetini kullanım alanını genişletmeye teşvik etti. Bağdat yönetimi, Suriye üzerinden günlük 50 bin varil ham petrol ile nafta ihracatını başlatmayı planlarken, Şam yönetimi de artan sevkiyatı karşılayabilmek amacıyla Baniyas Limanı’nın kapasitesini günlük yaklaşık 900 tankere çıkaracak çalışmalar yürütüyor.

İhracat haritasının yeniden çizilmesi

Geçici çözümler önem taşısa da bunlar, Irak’ın Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığını kalıcı olarak azaltmayı hedefleyen daha kapsamlı bir stratejinin yalnızca geçiş aşamasını oluşturuyor. Bu stratejinin temelini ise Bağdat’a farklı ihracat çıkış noktaları sağlayacak ve Hürmüz Boğazı krizinin ortaya çıkardığı jeopolitik riskleri azaltacak sınır aşan petrol boru hatları ağı oluşturuyor.

Bu kapsamda, Zeydi’nin Washington'da Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safedi ile ABD’nin himayesinde gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından Basra-Akabe Petrol Boru Hattı Projesi yeniden güçlü bir ivme kazandı. Taraflar, projenin uygulama sürecinin hızlandırılması konusunda anlaşmaya vardı.

Yaklaşık 18 milyar dolar maliyetle hayata geçirilmesi planlanan proje, bölgenin en büyük petrol altyapı yatırımlarından biri olarak görülüyor. Yaklaşık bin 600 kilometre uzunluğundaki boru hattının, Irak’ın güneyindeki Basra petrol sahalarından başlayarak Suudi Arabistan’ın Hadise bölgesinden geçip Ürdün’ün Kızıldeniz kıyısındaki Akabe Limanı’na ulaşması ve günlük 2,25 milyon varil taşıma kapasitesine sahip olması öngörülüyor.

csdvfgbthyju
Chevron şirketinin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Mark Nelson, ABD’nin Houston kentindeki şirket genel merkezinde Iraklı hükümet yetkilileriyle yaptığı toplantıda (Reuters)

Öte yandan, 1982’den bu yana faaliyette olmayan Kerkük-Baniyas Petrol Boru Hattı’nın yeniden işler hale getirilmesine yönelik proje de Zeydi’nin Washington ziyaretinin ardından yeni bir siyasi destek kazandı. ABD, Irak’ın petrol ihracatını Akdeniz’e yönlendirecek stratejik güzergâhlardan biri olarak gördüğü projeye destek verirken, bunu Bağdat ile ekonomik ortaklığı güçlendirmeyi ve Irak’ın risk altındaki deniz yollarına bağımlılığını azaltmayı amaçlayan daha geniş bir vizyonun parçası olarak değerlendiriyor.

Günlük yaklaşık 300 bin varil taşıma kapasitesiyle yeniden faaliyete geçirilmesi hedeflenen hat, Irak petrolü için Hürmüz Boğazı dışında ilave bir ihracat koridoru sağlayacak. ABD Dışişleri Bakanlığı da Irak ile Suriye arasında projeye ilişkin varılan mutabakatı memnuniyetle karşılarken, bunu bölgesel enerji güvenliğini güçlendirecek önemli bir adım olarak nitelendirdi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise bu koridorların geliştirilmesinin, Hürmüz Boğazı’nı bölgedeki petrol akışı açısından ‘yalnızca ikincil önemde bir unsur’ haline getireceğini söyledi.

Hürmüz sonrası koridorları güçlendirmeye yönelik yatırımlar

Zeydi’nin Washington ziyareti, yalnızca siyasi temaslarla sınırlı kalmadı. Ziyaret kapsamında enerji, altyapı, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerini kapsayan, toplam değeri yaklaşık 60 milyar dolara ulaşan kapsamlı anlaşmalar imzalandı. Anlaşmaların en büyük bölümünü ise Bağdat’ın petrol ihracat güzergâhlarını çeşitlendirme ve Arap Körfezi’ne bağımlılığı azaltma hedefi doğrultusunda enerji sektörü oluşturdu.

Bu çerçevede ABD’li enerji şirketi Chevron ile Irak hükümeti arasında üç anlaşma imzalandı. Bunlardan ikisi Irak’ın güneyindeki petrol sahalarının geliştirilmesini kapsarken, üçüncü anlaşma güneydeki petrol sahalarını Hadise bölgesine, oradan da Akdeniz kıyısına bağlayacak yeni bir boru hattı ağının fizibilite çalışmasını öngörüyor. Projenin, Hürmüz Boğazı’na alternatif bir petrol ihracat koridoru oluşturması hedefleniyor.

Zeydi, Houston’da Chevron yöneticileriyle yaptığı görüşmede, Irak’ın ‘yalnızca yükleniciler değil, uzun vadeli ortaklar ve yatırımcılar’ aradığını belirtti. Bu açıklama, yeni hükümetin Irak’ın petrol ihracat haritasını yeniden şekillendirecek stratejik altyapı yatırımlarına öncelik verme yaklaşımını yansıttı.

Karşılıklı çıkarlar

Bu projelerin kapsamı, Irak’ın petrol ihracatı ihtiyaçlarının ötesine geçerek komşu ülkelerin siyasi ve ekonomik çıkarlarıyla da örtüşüyor. Suriye açısından Irak petrolünün yeniden akmaya başlaması, ülkeye transit geçiş ücretlerinden düzenli gelir sağlayacak. Aynı zamanda yerel rafinerilere ham petrol temin edilerek ağır yakıt sıkıntısının hafifletilmesine katkıda bulunulacak ve bu gelirlerin yeniden imar çalışmalarının finansmanında kullanılması hedeflenecek. ABD’nin bu ekonomik entegrasyona verdiği destek ise Şam’ın bölgesel ekonomik sisteme daha hızlı entegre olmasının önünü açıyor.

dfrgthy
Suriye’deki Baniyas Petrol İstasyonu’nda Irak’tan gelen tankerlerden petrol boşaltan bir işçi (Reuters)

Ürdün ise proje sayesinde Kızıldeniz’deki Akabe Limanı üzerinden uluslararası enerji hatları için güvenli ve istikrarlı bir lojistik merkez konumunu güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu sayede ülke hem istikrarlı enerji tedariki sağlayacak hem de transit gelirleriyle, çevresindeki bölgesel krizlerin gölgesinde ekonomik istikrarını destekleyecek ek kaynak elde edecek.

ABD ise söz konusu projeleri, bölgesel ekonomik entegrasyonu güçlendirmeyi, enerji koridorlarını çeşitlendirmeyi ve Amerikan şirketlerinin Irak enerji sektöründeki varlığını genişletmeyi hedefleyen daha kapsamlı bir stratejinin parçası olarak değerlendiriyor.

Uygulamadaki zorluklar

Bu strateji güçlü bir siyasi destek görse de, önünde hâlâ önemli engeller bulunuyor. Önerilen kara koridorlarının, DEAŞ hücrelerinin halen faaliyet gösterdiği bölgelerden geçmesi, boru hatları ve diğer enerji altyapısının korunması için kapsamlı güvenlik tedbirlerini zorunlu kılıyor.

Öte yandan, petrolün Akdeniz üzerinden taşınması, Arap Körfezi güzergâhına kıyasla nakliye maliyetlerini artırıyor. Irak petrolünün başlıca pazarlarının Çin ve Hindistan’ın başını çektiği Asya ülkelerinde bulunması nedeniyle, Akdeniz rotası deniz taşımacılığı süresini Körfez güzergâhına göre yaklaşık 10 gün uzatıyor.

Buna rağmen Bağdat’taki karar alıcılar, ihracat güzergâhlarını çeşitlendirmenin maliyetinin, jeopolitik gelişmelerin herhangi bir anda tüm Irak ekonomisini tehdit eden bir darboğaza dönüşebileceğini gösterdiği tek bir geçiş noktasına bağımlı kalmanın doğuracağı bedelden çok daha düşük olduğu görüşünü savunuyor.


Mali'nin kuzeyinde ayrılıkçıların düzenlediği saldırıda 50 asker öldü

Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde saldırının düzenlendiği bölgede yükselen duman (AP)
Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde saldırının düzenlendiği bölgede yükselen duman (AP)
TT

Mali'nin kuzeyinde ayrılıkçıların düzenlediği saldırıda 50 asker öldü

Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde saldırının düzenlendiği bölgede yükselen duman (AP)
Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde saldırının düzenlendiği bölgede yükselen duman (AP)

Tuareg ayrılıkçılarının bugün, Mali ordusuna ait ve kuzeydeki stratejik El Nefis kentinden ayrılmakta olan bir konvoya düzenlediği saldırıda 50 asker öldü.

Saldırı, Batı Afrika ülkesi Mali'de çatışmaların başlamasından 15 ay sonra, Mali ordusu saflarında en fazla can kaybına yol açan saldırılardan biri oldu.

xcdfvgthy
Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde ayrılıkçı militanların düzenlediği saldırının ardından geride kalanlar (AP)

Ülkenin kuzeyinde, iktidardaki askeri cuntaya yakın bir yerel yetkili, AFP'ye yaptığı açıklamada, "Saldırının ilk bilançosu çok ağır; 50'den fazla asker öldürüldü ve en az 24 asker esir alındı" dedi.


İsrail, Beytüllahim yakınlarındaki tarihi su havuzlarına el koymakla tehdit ediyor

Süleyman'ın antik havuzlarından birinin insansız hava aracıyla çekilmiş havadan fotoğrafı (Reuters)
Süleyman'ın antik havuzlarından birinin insansız hava aracıyla çekilmiş havadan fotoğrafı (Reuters)
TT

İsrail, Beytüllahim yakınlarındaki tarihi su havuzlarına el koymakla tehdit ediyor

Süleyman'ın antik havuzlarından birinin insansız hava aracıyla çekilmiş havadan fotoğrafı (Reuters)
Süleyman'ın antik havuzlarından birinin insansız hava aracıyla çekilmiş havadan fotoğrafı (Reuters)

İsrail, Beytüllahim yakınlarında bulunan tarihi su havuzlarına el koymakla tehdit ediyor. Bu adım, Batı Şeria topraklarının kontrolünü ele geçirmeye yönelik giderek büyüyen kampanyada tehlikeli bir tırmanış olarak değerlendiriliyor.

Şarku’l Avsat’ın İngiliz The Guardian gazetesinden aktardığı habere göre İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in mayıs ayında, 30 yılı aşkın süre önce "Süleyman Havuzları" olarak bilinen havuzların Filistinlilere ait olduğunu teyit eden anlaşmaları "silme" tehdidinde bulunmasının ardından, İsrailli yerleşimciler ve İsrail güçleri tarihi alanın çevresindeki varlıklarını yoğunlaştırdı.

"Süleyman Havuzları", Filistin'in en önemli arkeolojik yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Tarihi MÖ 2. yüzyıla kadar uzanan havuzlar, Roma ve Osmanlı dönemlerinde genişletildi. İngiliz Mandası yönetimi ise 1923-1948 yılları arasında bölgedeki su sistemini geliştirdi. Bazı bölümlerinde derinliği 10 metreyi aşan havuzlar artık Kudüs'e su sağlamıyor. Ancak Beytüllahim ve çevre köylerde yaşayanlar için önemli bir dinlenme alanı ve başlıca rekreasyon merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Cuma günleri ve bayramlarda aileler, havuzlarda vakit geçirmek, yüzmek ve piknik yapmak için 3,5 kilometre kuzeydoğuda bulunan Beytüllahim'den bölgeye geliyor.

Kentin dört bir yanından hızla yayılan yapılaşma nedeniyle çevresi giderek daralan havuzlar, Beytüllahim sakinleri için her geçen gün daha önemli bir sığınak haline geliyor.

Beytüllahim'in güneyindeki Artas köyünden yerel aktivist ve bahçıvan Mahmud Cabir, "Burası Beytüllahim'de insanların suyun, gölgenin ve yeşil alanların tadını çıkarabileceği geriye kalan tek yer. Şimdi onu çalmaya çalışıyorlar" dedi.

Mayıs ayında Smotrich ve İsrailli milletvekili Zvi Sukkot'un bölgeye yaptığı baskın sırasında Filistin polisi alandan uzaklaştırıldı. İkilinin havuzlardan birinde yüzerken görüntü vermesinin ardından Smotrich, "Burası bizim toprağımız" açıklamasında bulunurken, Sukkot da bölgenin İsrail kontrolü altına alınmasını talep etti.

O tarihten bu yana yerleşimcilerin bölgeye yönelik girişleri arttı. İsrail ordusu da 10 Temmuz'da bölgede bir operasyon düzenleyerek, çocukların havuzlarda yüzdüğü sırada göz yaşartıcı gaz bombaları kullandı.

İsrail'in hamlesi, Filistin tarafında öfkeye yol açıyor. Tepkinin nedeni yalnızca antik dünyadan günümüze kalan en büyük su depolama sistemlerinden biri olarak kabul edilen havuzların arkeolojik değeri değil. Aynı zamanda girişim, Filistin Yönetimi'nin yetkilerini de zayıflatmayı hedefliyor. Süleyman Havuzları, 1995 yılında imzalanan Oslo II Anlaşması uyarınca Filistin sivil ve güvenlik yönetimine bırakılan bölgede bulunuyor.

Gözlemcilere göre, bölgeye el konulması, İsrail'in Filistin yönetimi altında olması gereken alanlarda kontrolünü dayatmasına olanak sağlayacak yeni bir emsal oluşturabilir. Bu durum, Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetinin yerleşimleri genişletme ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ihtimalini zayıflatma politikası çerçevesinde değerlendiriliyor.

Smotrich, mayıs ayında bölgeyi ziyaret ettiği sırada, bu muhteşem tarihi su alanının Filistin yönetimine bırakılmasının Oslo Anlaşmaları'nın büyük hatalarından biri olduğunu söyledi. Smotrich, "Oslo Anlaşmaları felaketinin yol açtığı ağır hasarı düzeltmek için tüm gücümüzle çalışıyoruz" ifadelerini kullandı.

İsrailli arkeolog ve arkeolojik alanların korunması için faaliyet gösteren Emek Şaveh örgütünün genel müdürü Alon Arad ise, "Bu alan, Oslo Anlaşması'nı zayıflatmak ve fiilen ortadan kaldırmak için bir silah olarak kullanılıyor" dedi. Arad, Batı Şeria'daki arkeolojik alanların büyük bölümünün Yahudi mirasıyla bağlantılı olmadığını belirtti.

Buna karşılık Beytüllahim Turizm ve Eski Eserler Dairesi Müdürü İman et-Titi, "Arkeolojik alanlar hiçbir zaman siyasi çatışmanın araçlarına dönüştürülmemeli" dedi. Et-Titi, meselenin "sadece toprak üzerindeki kontrolle ilgili olmadığını", aynı zamanda "tarihi yeniden şekillendirme ve arkeolojik kanıtları ya da binlerce yıl boyunca Filistin'in kültürel mirasının oluşumuna katkıda bulunan birbirini izleyen medeniyetleri yansıtmayan tek bir anlatıyı dayatma girişimlerini" de kapsadığını söyledi.