Çatışmadan ittifaka Türkiye'nin Suriye'deki yükselişi...

Ankara, SDG'yi Suriye ordusuna entegre etme konusundaki etkisini ve İsrail ile kritik angajman kurallarını test ediyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Şubat 2025 tarihinde Ankara'ya yaptığı ilk ziyaret sırasında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'yı karşıladı. (Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Şubat 2025 tarihinde Ankara'ya yaptığı ilk ziyaret sırasında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'yı karşıladı. (Cumhurbaşkanlığı)
TT

Çatışmadan ittifaka Türkiye'nin Suriye'deki yükselişi...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Şubat 2025 tarihinde Ankara'ya yaptığı ilk ziyaret sırasında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'yı karşıladı. (Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Şubat 2025 tarihinde Ankara'ya yaptığı ilk ziyaret sırasında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'yı karşıladı. (Cumhurbaşkanlığı)

Suriye’de Beşşar Esed rejiminin çöküşünün ilk haftalarında, Türkiye’nin 8 Aralık 2024’te muhalif grupların Şam’a ‘sorunsuz’ bir şekilde girmesinde en büyük rolü oynadığı yönünde bir kanaat oluştu. Bu görüş, Ankara’nın Ahmed eş-Şera liderliğindeki yeni yönetimi hızlı bir şekilde desteklemesi ve kendisini Esed sonrası dönemde ‘ana sponsor’ olarak konumlandırmasıyla güçlendi.

Türkiye, Şera ile Halk Sarayı’nda görüşmek üzere Suriye’ye üst düzey bir yetkili gönderen ilk ülke oldu. Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın, 12 Aralık 2024’te Şam’ı ziyaret etti ve ardından Emevi Camii’nde namaz kıldı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları da, Türkiye’nin Esed rejiminin çöküşünde ve Şera için Şam yolunun açılmasında başrol oynadığını gösterdi. Fidan, birkaç gün sonra yaptığı açıklamada, Ankara’nın 7-8 Aralık 2024 tarihlerinde Doha Forumu çerçevesinde düzenlenen Astana formatlı toplantıda Rusya ve İran’ı müdahale etmeme konusunda ikna ettiğini söyledi.

Fidan’a göre, Beşşar Esed rejimi son iki üç yılda oldukça zayıftı; bazı yerlerde göreceli bir direniş vardı, ancak muhalefet neredeyse ateş açılmadan Halep’e girdi. Yine de Ruslar ve İranlılar 2016’daki tepkilerini tekrarlasaydı, Suriye halkı daha fazla kan dökülmesi ve göç tehdidiyle karşı karşıya kalacaktı.

Fidan, “Rusları Esed’in yanında durmamaya nasıl ikna ettiniz?” sorusuna tek kelimeyle yanıt verdi: “Konuştuk.”

16 Ağustos 2025’te, Türkiye kurumları arasındaki koordinasyon grubu, Dışişleri Bakan Yardımcısı Nuh Yılmaz başkanlığında bir toplantı düzenledi. Yılmaz, şu anda Türkiye’nin Şam Büyükelçisi olarak görev yapıyor. Toplantıda, Suriye ile ilişkiler kapsamlı şekilde gözden geçirildi ve önümüzdeki dönemde ilişkilerin güçlendirilmesi ile taraflarca varılan çeşitli alanlardaki anlaşmaların uygulanmasına yönelik adımlar ele alındı.

Esed rejiminin devrilmesinin ardından ilk sekiz ay boyunca yoğun çabalarla Türkiye, Şam’daki büyükelçiliğini ve Halep’teki konsolosluğunu yeniden açan ilk ülke oldu. Ayrıca 12 Ağustos’ta askeri iş birliği, eğitim ve danışmanlık konularında bir mutabakat zaptı imzalandı.

sd
İsrail, Hama Askeri Havaalanı’nı bombaladı. (AFP)

Türkiye, Şera hükümetini DEAŞ’a karşı mücadelede desteklemek ve ABD’yi, kuzeydoğu Suriye’deki kontrolün bel kemiğini oluşturan PYD/SDG’ye verdiği desteği terk etmeye ikna etmek amacıyla ikili ve bölgesel düzeyde girişimlerde bulundu. Bu süreç, DEAŞ’a karşı savaşta ABD ile kurulan ittifakın ardından geldi.

Bu çerçevede Türkiye, ‘bölgesel sahiplik’ ilkesine dayalı bir ittifak kurmayı hedefledi; bu ilke, bölge ülkelerinin sorunlarını dış müdahaleler olmadan kendi başlarına çözmesini öngörüyor. Ankara, Ürdün, Irak ve Lübnan ile Suriye’yi de kapsayan beşli bir platform oluşturma girişiminde bulundu. Ancak beş ülkenin dışişleri bakanları, savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının 9 Mart’ta Amman’da bir araya geldiği toplantı, Ankara’nın arzuladığı mekanizmanın kurulmasıyla sonuçlanmadı.

Bunun üzerine Türkiye, DEAŞ’a karşı mücadelede Suriye hükümetine desteğini göstermek amacıyla Şam’da ortak bir operasyon merkezi üzerinden Suriye ile koordinasyon mekanizması oluşturdu.

Geçen 10 ay içinde iki ülke dışişleri ve savunma bakanları ile istihbarat başkanlarının üç toplantısı gerçekleştirildi. Bunun yanı sıra iki ülke arasında dışişleri bakanları düzeyinde karşılıklı ziyaretler yapıldı, MİT Başkanı Şam’ı ziyaret etti ve Şera da şubat-ağustos döneminde Türkiye’yi üç kez ziyaret etti.

Ekonomi alanında Türkiye, Suriye ile tüm sınır kapılarını yeniden açtı. 5 Ağustos’ta Ankara’da iki ülke arasında ortak bir ekonomik ve ticari komite kurulmasına dair bir protokol imzalandı ve sanayi bölgeleri kurulması için çalışmalar başlatıldı. Bu adımların amacı, savaş nedeniyle zarar gören Suriye ekonomisini canlandırmak ve iki ülke arasındaki ticareti güçlendirmek olarak açıklandı. Ayrıca, 2011’de faaliyeti duran iki ülke ortak iş konseyi yeniden kuruldu.

Türkiye, mevcut ticari iş birliği ivmesini kullanarak yıl sonunda Suriye’ye ihracatta 2 milyar dolar sınırını aşmayı hedefliyor. Ticaretin kolaylaştırılması ve hızlandırılması yönünde yeni adımlar atıldı ve önümüzdeki dönemde Halep’in güçlü bir lojistik merkezine dönüştürülmesi konusunda anlaşmaya varıldı.

İsrail ile rekabet

Buna karşılık Türkiye’nin Suriye’deki hedefleri, Beşşar Esed dönemindekinden farklı bir seyir izliyor. Daha önce sınırlarını, PKK/PYD’nin Suriye’deki uzantısı olarak gördüğü SDG tehdidine karşı güvence altına almak ve güney sınırında 30-40 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmak üzerine odaklanan Türkiye, bugün bu Kürt grubunu Suriye denkleminden çıkarmayı hedefliyor. Bu kapsamda grubun silahlarını bırakması ve devlet kurumlarına entegre olması için ikna edilmeleri amaçlanıyor. Türkiye, bu konuda yeni Suriye yönetiminin DEAŞ hapishanelerini koruma sorumluluğunu üstlenmesini sağlayarak Washington’a destek sunmayı da öneriyor ve ABD’nin çekilmesi durumunda oluşacak boşluğu doldurma çabalarını artırıyor.

dfg
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Temmuz 2025'te Beyaz Saray'da yaptığı görüşmeden (AFP)

Türkiye’nin yeni Suriye gerçeğinde attığı adımlar, sahada askeri boşluğu doldurma ve Libya’da Kaddafi sonrası uyguladığı modele benzer şekilde, Suriye’nin iç bölgeleri ve kıyılarında kara, deniz ve hava üsleri kurma yönünde bir eğilim taşıyor. Ayrıca Türkiye, sağlık, eğitim ve diğer alanlarda müdahaleyi genişleterek Suriye ekonomisi ve yeniden imar süreçlerinde en büyük rolü üstlenmeyi planlıyor; bu, yıllardır kuzey Suriye’de başlayan faaliyetlerin devamı niteliğinde.

Söz konusu gelişmeler, Türkiye’nin Suriye’deki varlığından endişe duyan İsrail’de kaygı yarattı. İsrail, Türkiye’nin yeni Suriye yönetimi ve muhalif gruplarla güçlü ilişkilerine dayanarak siyasi ve güvenlik garantörü olarak sahada yeni bir gerçekliği dayatmasından korkuyor.

Türkiye, Suriye yönetimine ülkenin geleceği hakkında danışmanlık yapan bir ‘sponsor’ olarak rolünü gösterme yarışında başarılı görünüyor. Bu durum, Temmuz 2025’te Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’ın, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı görüşmede de teyit edildi.

uj
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, ABD Başkanı Donald Trump ve Suriye lideri Ahmed eş-Şera'nın geçtiğimiz mayıs ayında Riyad'da Suriye'ye uygulanan yaptırımların kaldırılmasını görüşmek üzere bir araya geldikleri toplantıdan (SPA)

Trump, Erdoğan’ı telefon görüşmesinde tebrik ettiğini belirterek, “Suriye’yi ele geçirdiği için onu kutladım (...) Erdoğan önce bunu reddetti ve almadığını söyledi, ama ben ona tarihi olarak hangi isimle anılırsa anılsın, iki bin yıldır kimsenin yapamadığını yaptığını söyledim. Erdoğan sonunda ‘Evet, aldım’ dedi” ifadelerini kullandı.

Trump’ın açıklamaları, Türkiye ve İsrail arasında Suriye’de rekabetin izlendiği bir dönemde geldi. Bu rekabet, İsrail’in başta Hama Askeri Havalimanı olmak üzere bazı ana üsleri ve havaalanlarını yok etmesine, Suriye ordusunun kapasitesini hedef almasına neden oldu. Esed rejiminin devrilmesinden üç ay sonra, Türkiye’nin Humus’ta hava üsleri kurmayı planladığına dair haberler yayıldı. Bunun üzerine Türkiye ve İsrail, Azerbaycan aracılığıyla Bakü’de düzenlenen teknik toplantılarda Suriye’de karşı karşıya gelmelerini önleyecek bir çatışma önleme mekanizması kurdu.

Trump, Netanyahu’ya talepleri mantıklı olduğu sürece Türkiye ile sorunlarını çözebileceğini söyledi ve Erdoğan ile iyi ilişkilerini vurguladı. Ancak Netanyahu, Washington’dan ayrılmadan önce, Türkiye’nin Suriye’de askeri üsler kurmak istediğini ve bunun İsrail için bir tehdit oluşturduğu gerekçesiyle buna karşı çıktığını ifade etti.

Türkiye, ABD ile birlikte öncelikli olarak, İsrail’in Suriye’ye yönelik bir tehdit oluşturmamasını, Suriye’nin de bölgedeki herhangi bir taraf için tehdit kaynağı haline gelmemesini ve herkesin birbirinin toprak bütünlüğü ile egemenliğine saygı göstermesini sağlamayı hedefliyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 10 Kasım 2025’te Beyaz Saray’da Trump ve Şera ile yapılan görüşmenin bir bölümüne katıldığını belirterek bu yaklaşımı dile getirdi.

dfrgthy
2024 Aralık ayında düzenlenen Doha Forumu kapsamında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında yapılan toplantıdan (Dışişleri Bakanlığı)

Türkiye, Şam ve Tel Aviv arasındaki görüşmelerden rahatsız olmadığını defalarca vurguladı ve öncelikli hedefinin Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğini korumak olduğunu kaydetti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Eylül 2025’te Trump ile Beyaz Saray’da yaptığı görüşmede, birkaç hafta önce Netanyahu’nun Türkiye’nin Suriye’de durdurulduğu yönündeki açıklamasına yanıt verdi. Erdoğan, İsrail medyasının yazdıklarına değil, Türkiye’nin sahadaki faaliyetlerine odaklanılması gerektiğini belirterek, “Stratejik önceliklerimiz doğrultusunda gerekli olanı yapıyoruz ve bunu sürdürmeye devam edeceğiz” dedi.

Yaptırımların hayaleti

Türkiye, Suriye ile ilgili her dosyada aktif rol oynamaya özen gösteriyor; buna yaptırımların kaldırılması da dahil. Yaptırımların kaldırılması, Trump’ın sürpriz bir açıklamasıyla başladı. Trump, bu adımı Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Erdoğan’ın talebi doğrultusunda attığını belirtti. Erdoğan, mayıs ayında Riyad’daki toplantıya telefonla katılarak yaptırımların kaldırılmasını görüştü.

Erdoğan, Türkiye’nin Suriye’ye terör örgütlerine karşı mücadelesinde desteğini sürdürmeye devam edeceğini ve DEAŞ mensuplarının tutulduğu gözaltı merkezlerinin yönetimi ve güvenliğine ilişkin destek sağlamaya hazır olduğunu vurguladı. Erdoğan, Trump’ın Suriye’ye uygulanan yaptırımları kaldırma kararının tarihi öneme sahip olduğunu, bunun diğer yaptırım uygulayan ülkeler için örnek teşkil edeceğini ve yaptırımların kaldırılmasıyla Suriye’de çeşitli alanlarda yatırım fırsatlarının oluşacağını ifade etti.

Trump’ın yaptırımların kaldırılacağını açıklamasından önce, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani, nisan ayında düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu (ADF) sırasında üçlü bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, Trump’ın Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılmasına ilişkin taahhüdü ele alındı.

Fidan, Şera ile eş zamanlı olarak ABD’ye davet aldı ve 10 Kasım’da Trump ile yaptığı görüşmenin bir bölümüne katıldı.

Fidan, Rubio, Başkan Donald Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Beyaz Saray’da birçok yetkiliyle görüşmeler gerçekleştirdi. Ayrıca Fidan, Şera ve Şeybani ile bir araya geldi. Şeybani ile Rubio’nun katıldığı üçlü bir toplantıya da katıldı.

Fidan, toplantılarda kuzey ve güney Suriye’deki sorunlu bölgelerin daha iyi nasıl yönetilebileceği konusunda görüş alışverişinde bulunulduğunu belirtti. Şu anda odak noktasının, Suriye ekonomisinin toparlanmasına yardımcı olmak amacıyla Sezar Yasası kapsamındaki yaptırımların tamamen kaldırılması olduğunu vurguladı.

Fidan, Şera’nın Kongre üyeleriyle de görüştüğünü ve Sezar Yasası kapsamındaki yaptırımların kaldırılmasına yönelik oylamanın önemini vurguladığını aktardı. Ayrıca, ABD Başkanı’nın Suriye meselelerine ilişkin olumlu bir yaklaşım benimsediğini kaydetti.

SDG sorunu

Türkiye, Suriye konusunda devam eden istişare sürecini, Şam’da 10 Mart’ta Şera ve SDG lideri Mazlum Abdi arasında imzalanan anlaşmanın uygulanmasını destekleyecek Amerikan tutumunu güvence altına almak için kullanıyor. Anlaşma, SDG’nin Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonunu kapsıyor ve yıl sonuna kadar tamamlanması planlanıyor.

47 yıllık silahlı çatışmanın ardından Türkiye, PKK’yı silahsızlandırma girişimini başlattı. Bu çerçevede 27 Şubat’ta Türkiye’de tutuklu bulunan Abdullah Öcalan’a silahlı mücadeleden vazgeçmesi ve yasal çerçevede demokratik faaliyetlere geçmesi çağrısı yapıldı.

dfvghy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ve SDG lideri Mazlum Abdi, SDG'nin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesine yönelik anlaşmanın imza töreninde, 10 Mart 2025 (EPA)

Ankara, Öcalan’a yapılan çağrının PKK’nın tüm uzantılarını kapsadığını vurguluyor ve SDG’nin mevcut yapısının Suriye’nin birliğini zayıflattığını, Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit ettiğini belirtiyor. Türkiye, PKK’nın silahsızlandırılmasının yalnızca kendi sınırları içinde ele alınamayacağını savunuyor.

SDG ise Türkiye’den kuzeydoğu Suriye’deki askeri, idari ve güvenlik kurumları ile özyönetimi bir tehdit olarak görmemesini talep ediyor ve bu kurumları ‘barış ve güvenlik için’ faaliyet gösteren yapılar olarak nitelendiriyor.

SDG lideri Mazlum Abdi, 10 Mart anlaşmasının Suriye’nin bölünme girişimlerini engellemede ve iç savaşa sürüklenmesini önlemede önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtti. Abdi, ‘her bölgenin kendi yönetimini sağlayabileceği, merkezi olmayan bir Suriye’ olması gerektiğini vurguladı.

Hürriyet gazetesi yazarı Fatih Çekirge, ABD’nin kuzey Irak’ta İran’a karşı oluşturduğu Barzani modelini kuzey Suriye’de de kurmayı hedeflediğini belirtti. Çekirge’ye göre, Irak’tan Suriye’ye hazırlanan koridor bu amaca hizmet ediyor ve bu durum, İran’dan Lübnan ve çevresine silah akışını engellemek isteyen İsrail’in talebiyle de uyumlu.

Çekirge, Türkiye’nin başlangıçta ‘Barzani modeli’ benzeri bir adımı kabul etmediğini, şu anda ABD’nin müttefiki SDG’yi terör örgütü olarak gördüğünü, ancak ilerleyen süreçte kuzey Suriye’de tıpkı Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) olduğu gibi bu yaklaşımı kabul edebileceğini ifade etti.

Türkiye’nin önümüzdeki dönemde, yeni Suriye yönetimiyle yakın ilişkilerini ve Washington’ın artan desteğini kullanarak Suriye’nin yeniden şekillendirilmesinde en etkili güç olarak konumunu pekiştirmeye devam etmesi bekleniyor. Ankara’nın SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonunu tamamlamaya ve sınırlarına yakın istenmeyen askeri varlığı azaltmaya yönelik baskı yapması öngörülüyor. Ancak İsrail ile rekabet ve ABD’nin sahadaki varlığı, Türkiye’nin vizyonunu tamamen uygulama kapasitesini sınırlayabilir.



Berri, İsrail ile ateşkes anlaşmasına ilişkin tutumunu netleştirdi: ‘Karşılıklı geri çekilme’

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Berri, İsrail ile ateşkes anlaşmasına ilişkin tutumunu netleştirdi: ‘Karşılıklı geri çekilme’

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnan ile İsrail arasında çarşamba günü Washington’da ABD arabuluculuğunda gerçekleştirilen görüşmelerin ardından duyurulan ateşkes anlaşmasının yol açtığı tartışmalar sürerken, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri bugün anlaşmaya ilişkin tutumunu netleştirdi. Berri, İsrail güçlerinin işgal ettiği bölgelerden çekilmesine paralel olarak Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeden çekilmesini kabul ettiğini açıklarken, anlaşmanın diğer maddelerini ise ‘adaletsiz’ olarak nitelendirdi.

Berri, Lübnan Ordu Komutanı Rudolf Heykel ile yaptığı görüşmede, “Bu karma nitelikteki anlaşma yerine, metnin başında kara, deniz ve havada hiçbir ön koşula bağlı olmaksızın ilan edilmiş bir ateşkes yer alsaydı bunu olumlu karşılayabilirdik. Ancak metne, Hizbullah tarafından tam ateşkes ve Litani’nin güneyindeki tüm unsurlarının tahliyesi gibi ek şartlar konuldu” dedi.

Berri, açıklamasında şu maddeleri kabul ettiğini belirtti:

1- Ateşkesin, kara, deniz ve hava sahasını kapsayan, hiçbir ön koşula bağlı olmayan tam ve kapsamlı bir ateşkes olarak anlaşılması ve mevcut yapıların yıkımına son verilmesi.

2- Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden çekilmesinin, İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çekilmesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmesi.

Berri, “Metnin geri kalan kısmı adaletsizdir ve üzerinde durmaya değmez” ifadesini kullandı.

Öte yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn dün yaptığı açıklamada, “Nihai onayın verilmesinin ardından ateşkesin uygulanmasına 24 saat içinde başlanabileceğini” söyledi. Avn, özellikle Hizbullah başta olmak üzere ilgili tüm iç tarafların yanıtlarının alınmasının ardından Lübnan’ın tutumunun ABD tarafına iletileceğini ve sonraki adımların buna göre şekilleneceğini belirtti.

Avn ayrıca, “Varılan anlaşma son fırsattır; aksi takdirde her taraf kendi sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacaktır” diyerek sürecin önemine dikkat çekti.


Tahran'a Saddam, Bin Ladin ve George W. Bush'tan üç değerli hediye

Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
TT

Tahran'a Saddam, Bin Ladin ve George W. Bush'tan üç değerli hediye

Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)

Ortadoğu halklarının büyük bölümü o tarihten sonra doğdu. Bu nedenle söz konusu tarihin ülkelerinin istikrarı, günlük yaşamları ve kaderleri üzerindeki derin etkileri çoğu zaman gözden kaçıyor. O yıl, haritaların sınırlarını aşan savaşlar, fırtınalar ve liderlikler doğurdu. Hatta bazılarına göre bugün ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşın ardından Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gelişmelerin kökeni de o tarihe uzanıyor.

Sözünü ettiğimiz yıl 1979'dur. Sonrasında gelen yıllar arasında önem ve tehlike bakımından onunla yarışabilecek başka bir yıl bulmak zordur. O yıl, Paris'ten havalanan uçakla Ayetullah Humeyni Tahran'a döndü. İran Devrimi'nin reaktörü kısa sürede etkilerini yaymaya başladı; özellikle de "Velayet-i Fakih" ilkesinin benimsenmesinin ardından.

Aynı yıl Irak'ta Cumhurbaşkanlığı Sarayı güçlü adam Saddam Hüseyin'in eline geçti. Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan el-Bekir yaşlılığın ve muhtemelen pişmanlığın yükü altında siyasetten çekilmeye zorlandı.

Yine aynı yıl Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, ABD Başkanı Jimmy Carter'ın himayesinde Washington'da İsrail Başbakanı Menahem Begin ile Camp David Anlaşması'nı imzaladı.

Bu gelişmeler kısa süre sonra önemli bir uluslararası olayla iç içe geçti. Sovyet lideri Leonid Brejnev Afganistan'ı işgal ederek tarihi bir hata yaptı. Sovyetler bu bataklığa saplanırken, Afganistan'daki savaşçıların arasından ileride yeni yüzyılı New York ve Washington saldırılarıyla açacak olan Usame bin Ladin çıkacaktı. Böylece farkında olmadan Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesine giden yolu da hazırlamış olacaktı.

16 Ocak 1979'da sahne oldukça çarpıcıydı. Protestolar ve gösteriler sürerken Şah Muhammed Rıza Pehlevi ülkesini terk ederek yönetimi Şahpur Bahtiyar hükümetine bıraktı. Yakın çevresi bu ayrılığı "tatil" olarak göstermeye çalıştıysa da gerçekte bu, dönüşü olmayan bir yolculuktu; çünkü ABD artık müttefikini terk etmişti.

cds
Humeyni, 1978'de Pontchartrain'deki (Paris'in batısında) konutunda İran muhalefetinin liderleriyle birlikte (AFP)

Dönüm noktası niteliğindeki gelişme fazla gecikmedi. 1 Şubat 1979'da Paris'ten gelen uçak, 14 yıllık sürgünün ardından Ayetullah Ruhullah Humeyni'yi Mehrabad Havalimanı'na getirdi. Onu karşılayan devasa kalabalık mesajı açık biçimde veriyordu: Şah rejimi düşmüş, devrim kazanmıştı.

Bölgedeki ve dünyadaki karar vericiler bu tabloyu dikkatle izliyordu. En fazla kaygı duyanlardan biri ise Baas yönetimindeki Irak'ın fiili lideri Saddam Hüseyin'di. Tahran'da gelişmeler hızla ilerledi; İslam Cumhuriyeti ilan edildi, Velayet-i Fakih ilkesi devletin temeline yerleştirildi ve anayasa "mazlumları destekleme" gerekçesiyle devrimin ihraç edilmesini öngören hükümler içerdi.

Saddam, Humeyni'nin öldürülmesini reddediyor

Olaylar farklı gelişebilirdi. Humeyni, Necef'te yaşadığı dönemde Irak makamlarının koyduğu sınırları zorlayan bir misafirdi. 6 Mart 1975'te Şah Muhammed Rıza Pehlevi ile Saddam Hüseyin, Cezayir Anlaşması'nı imzaladı. Anlaşma gereği iki taraf da birbirlerinin muhaliflerini desteklemeyecekti.

Irak güvenlik kurumları Humeyni'yi uyardı ancak o, Şah rejimine karşı faaliyetlerini fiilen sürdürdü. Bir gün Iraklı güvenlik görevlileri Saddam'a Humeyni'ye suikast düzenleyip suçu İran istihbaratına atmayı teklif etti. Ancak Saddam bu öneriyi şaşkınlıkla karşıladı ve şu yanıtı verdi:

"Bu öneriyi yapanlar Irak'ın misafirlerine ihanet etmediğini bilmiyor mu?"

Böylece Humeyni hayatta kaldı.

Yastıktaki Bomba ve Rehberi Öldürme Girişimi

İran-Irak Savaşı'nın başlamasıyla birlikte dengeler değişti. Humeyni'yi ortadan kaldırma fikri, Irak İstihbarat Başkanı Berzan et-Tikriti'nin sürekli gündeminde yer almaya başladı. Humeyni'ye ulaşmak kolay değildi ancak 1981 yılında İran henüz güvenlik kurumlarını tam anlamıyla oturtamamıştı.

Irak istihbaratı, İran Kürdistan Demokrat Partisi ve Halkın Mücahitleri Örgütü ile ilişkiler kurdu. Bu çerçevede İran Şura Meclisi'ne yönelik büyük bir bombalı saldırı düzenlendi ve çok sayıda üst düzey isim öldürüldü. Ardından Ali Hamaney, bir teyp cihazına yerleştirilen patlayıcıyla hedef alındı. Saldırı sonucunda Hamaney'in eli yaralandı.

Berzan, Humeyni'nin doğrudan hedef alınması konusunda ısrarcıydı. Iraklı istihbaratçılar Humeyni'ye yakın bir din adamına ulaşmayı başardı ve Humeyni'nin kullandığı yün yastığa küçük bir patlayıcı yerleştirdi. Ancak bomba, Humeyni yastıktan uzaktayken infilak etti.

Yazar, bu hikâyeyi Saddam döneminde Irak İstihbaratı'nın Amerika Dairesi Başkanı olan Salim el-Cumeyli'den dinlediğini aktarıyor.

Humeyni'nin yükselişinde tesadüflerin de payı vardı. Irak yönetimi onu ülkeden ayrılmaya zorlayınca yeni bir sığınak arayışı başladı. Daha sonra Paris'te sürgünde bulunan eski Suriye Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anlattığına göre, Humeyni'nin çevresindekiler bir dönem onun Suriye'ye yerleşip yerleşemeyeceğini araştırmıştı.

Ancak Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Humeyni gibi bir ismin ülkesine gelmesinin Irak-Suriye ilişkilerini ağır bir krize hatta savaşa sürükleyebileceğini düşünüyordu. Bunun üzerine Humeyni'nin Cezayir'e gitmesi önerildi fakat yakın çevresi bu seçeneğe sıcak bakmadı. Sonunda Fransa Humeyni'yi kabul etti ve ona uluslararası bir platform sağladı.

Paris'in Neauphle-le-Château kasabasında kaldığı dönemde Humeyni'yi çok sayıda kişi ziyaret etti.

Irak yönetimi de Humeyni'nin gerçek niyetlerini anlamaya çalışıyordu. Bu amaçla, Necef'teki sürgün yıllarında Humeyni ile ilişkilerden sorumlu olan Iraklı istihbarat görevlisi Ali Bave Paris'e gönderildi.

Saddam döneminin istihbarat görevlilerine göre Ali Bave yanında konuşmaları gizlice kaydedebilen saat taşıyan bir kişiyi de götürdü. Görüşmede Humeyni son derece net konuştu.

Şah'ın devrilmesinden sonra hedefinin ne olacağı sorulduğunda şu cevabı verdi:

"Bir sonraki hedef, kâfir Baas rejimini devirmek olacak."

Bu sözler Bağdat'ta alarm zillerinin çalmasına yol açtı.

Saddam'ın "Velayet-i Fakih" Korkusu

Humeyni'nin Tahran'a dönüşüyle birlikte Saddam Hüseyin yaklaşan fırtınayı gördüğüne inanıyordu.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda çalışan isimlerden biri, Saddam'ı en çok endişelendiren konunun Velayet-i Fakih doktrini olduğunu anlatıyor.

Saddam'a göre bu doktrin, Iraklı Şiilerin Iraklı olmayan bir din adamına siyasi sadakat göstermesini meşrulaştırıyordu. Bu durumun Irak'ın birliğini tehdit ettiğine inanıyordu.

sdgth
Saddam Hüseyin, 1980'de İran'la savaş sırasında Kuzey Irak'ta askerleri denetliyor (Getty)

Humeyni'nin Velayet-i Fakih anlayışını anlatan küçük bir kitapçığı masasından eksik etmezdi.

Eylül 1980'de Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Hamid el-Cuburi ile İran hakkında konuşurken ona bu kitapçığı gösterdi.

Saddam, savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Ona göre Humeyni'nin amacı Irak'ı yıkmak ve buradan Arap dünyasına yayılmaktı.

Beklerse İran'la Bağdat sokaklarında savaşmak zorunda kalacağını düşünüyor, bu nedenle savaşın sınırda başlamasının daha doğru olacağına inanıyordu.

Bazı gözlemcilere göre bu kaygılar, Saddam'ın Ahmed Hasan el-Bekir'i tamamen tasfiye ederek devletin tek karar vericisi haline gelme isteğini de güçlendirdi.

16 Temmuz 1979'da Bekir görevden ayrıldı ve Saddam dönemi resmen başladı.

Eski Dışişleri Bakanı Hamid el-Cuburi'nin anlattığı bir olay Saddam'ın sistem içindeki gerçek gücünü gösteriyordu.

Cuburi, 1974 yılında yaşadığı bir anlaşmazlık nedeniyle istifa etmek üzere Cumhurbaşkanı Bekir'in yanına gittiğinde, Bekir koltuğunu göstererek şu sözleri söylemişti:

"Cumhurbaşkanlığı koltuğuna işiyorum. Kendi onurunu bile koruyamayan bir makamın ne değeri var?"

Ardından gözleri dolmuş ve şu ifadeyi kullanmıştı:

"İstifayı aklından çıkar. Ben bile istifa edemiyorum. Benim istifamı kim kabul edecek? Biz esiriz."

"İranlıların kafasını kıracağız"

Saddam Hüseyin aslında İran'a savaş açma kararını cumhurbaşkanı olmadan önce vermişti.

Eski Iraklı siyasetçi Salah Ömer el-Ali, Eylül 1979'da Havana'da düzenlenen Bağlantısızlar Zirvesi sırasında Saddam ile yaptığı konuşmayı aktarıyor.

Saddam, Humeyni hükümetinin Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi ile olumlu bir görüşme gerçekleştirmişti. El-Ali, bu olumlu atmosferin değerlendirilmesini ve sorunların barışçıl yollarla çözülmesini önerdi.

cdfvgh
1987'deki İran-Irak Savaşı sırasında Ramadi'deki bir esir kampında İranlı savaş esirleri yemek sırasını bekliyor (Getty)

Saddam dikkatle dinledikten sonra şöyle dedi:

"Ey Salah, dikkat et. Böyle bir fırsat belki yüz yılda bir gelir. Fırsat bugün önümüzde. İranlıların kafasını kıracağız. İşgal ettikleri her karışı geri alacağız. Şattülarap'ı geri alacağız."

Daha sonra sert bir ifadeyle ekledi:

"Barışçıl çözüm, insani çözüm ve İran'la sorunların giderilmesi gibi sözleri bir daha ağzından duymak istemiyorum."

Bir yıl sonra savaş başladı.

Saddam, Humeyni Devrimi'nin ABD'yi düşman ilan ettiğini, Sovyetler Birliği'nin İran'ın etkisinin Müslüman cumhuriyetlerine sıçramasından korktuğunu ve Körfez ülkelerinin de İran'ın hedefinde olduğunu düşünüyordu.

Bu nedenle İran'a karşı savaşın Arap ve uluslararası destek göreceğine inanıyordu.

Ancak İran toplumunun milliyetçi reflekslerini ve Irak işgaline göstereceği direnci yanlış hesapladı.

Savaşın başlarında Irak ordusunun işgal ettiği İran topraklarını gezen yazar, Mehran'da iki Irak askerinin korkudan titreyen İranlı bir sivili güvenli bir yere götürdüğünü gördüğünü anlatıyor.

O anda aklından şu düşünce geçmişti:

"İran bir gün intikam alma fırsatı bulduğunda Irak'ın başına ne gelecek?"

Nitekim yıllar sonra İran bu fırsatı elde etti.

Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın Haberi Bile Yoktu

İlerleyen yıllarda İran'a bir dizi beklenmedik hediye verildi. Bazen anlatılanlar bir gazetecinin inanmakta zorlanacağı türdendi.

sdfgh
Irak güçlerinin Şubat 1991'de Kuveyt'ten çekilmesi sırasında ateşe verdiği bir petrol kuyusu (Getty)

Irak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nizar el-Hazreci, 1990 yazında Kuveyt'in işgali sırasında yaşananları şöyle anlatıyor:

"Operasyonun gerçekleştiği gece evimde uyuyordum. Sabah erken saatlerde Genel Komutanlık Genel Sekreteri Korgeneral Ala el-Cenabi beni arayarak karargâha gelmemi istedi. Odasına girdiğimde bana, 'Kuveyt'i işgal etmeyi tamamladık' dedi. Nasıl olduğunu sordum. Cumhuriyet Muhafızları, Hava Kuvvetleri ve Kara Havacılık birliklerinin operasyonu tamamladığını söyledi.

Yaklaşık on beş dakika sonra Savunma Bakanı Abdülcebbar Şanşal geldi ve aynı şekilde bilgilendirildi. Düşünün; böylesine büyük bir operasyona Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın haberi olmadan girişilmişti."

Üç-dört gün sonra Saddam, Şanşal ve Hazreci'yi çağırdı. Operasyonu kendilerine bildirmediğini, sürpriz etkisi yaratmak istediğini söyledi ve ekledi:

"Kuveyt'i sizin birliklerinizle değil, doğrudan bana bağlı birliklerle kurtardım."

Hazreci'ye göre bu karar, Saddam'ın İran savaşından galip çıktığına inanmasının yarattığı aşırı özgüvenin sonucuydu.

Büyük bir orduya sahipti. Kendisini zafer kazanmış bir lider olarak görüyordu. Ancak ülke ağır borç yükü altındaydı ve Saddam uluslararası güç dengelerini yanlış okuyordu.

Batı'nın, bölge petrolünün önemli bir bölümünün istikrar sağlayabileceğine inandığı güçlü bir liderin kontrolüne geçmesine karşı çıkmayacağını düşündü. Ayrıca hayranlık duyduğu Selahaddin Eyyubi ve Stalin gibi tarihi figürlerden etkilenerek, ABD'nin kendisini Ortadoğu'nun yönetiminde bir ortak olarak kabul edebileceğini varsaydı.

Oysa Kuveyt'in işgali, Humeyni'nin mirasçılarına büyük bir stratejik fırsat sundu.

Dünya ve bölge ülkeleri dikkatlerini "İran tehdidinden" çok "Irak tehdidine" çevirdi.

Çöl Fırtınası Operasyonu Saddam'ı Kuveyt'ten çıkardı. Irak ağır yaptırımlar altında zayıflarken İran nefes alma ve bölgesel projesini yeniden canlandırma fırsatı buldu.

Usame Bin Ladin ve George W. Bush'un Hediyesi

1979 yılında başlayan hikâyeler birbirine bağlanarak ilerledi.

Sovyet ordusunun Afganistan'ı işgali, Batı başkentlerinde alarm zillerinin çalmasına yol açtı. ABD, Sovyetler Birliği'ni Afganistan'da yıpratmaya karar verdi.

Arap ve İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen gönüllüler Afganistan'a akın etti. ABD'nin teşvik ettiği ve bir kısmını desteklediği bu savaşçıların arasında Suudi Arabistan'ın zengin ailelerinden birine mensup genç bir isim de vardı: Usame bin Ladin.

El-Kaide'nin temelleri Afganistan'da atıldı.

11 Eylül 2001'de dünya sarsıldı.

Bin Ladin, savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı. Kaçırılan yolcu uçakları New York'taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine ve Washington'a yönelik saldırılarda kullanıldı. Binlerce kişi hayatını kaybetti.

Yazar, bu saldırıların etkisinin Yahya Sinvar'ın 7 Ekim saldırısından çok daha büyük olduğunu vurguluyor.

cd
ABD Başkanı George W. Bush ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 11 Eylül 2001 saldırılarından bir gün sonra Pentagon binasındaki hasarı inceliyor (Getty)

ABD, gücünün ve prestijinin simgelerine yönelik bu saldırıya sert karşılık verdi.

Başkan George W. Bush, askeri ve güvenlik kurumlarının tavsiyeleri ile yeni muhafazakâr çevrelerin etkisi altında önce Taliban rejimini devirdi, ardından Irak'ı işgal ederek Saddam Hüseyin rejimini ortadan kaldırdı.

Bu gelişme İran açısından olağanüstü bir fırsat yarattı.

İran Devrim Muhafızları komutanları şaşkınlık içindeydi.

İran'ın düşmanı olan Taliban rejimi Amerikalılar tarafından yıkılmıştı.

İran'ın sekiz yıl savaşmasına rağmen deviremediği Saddam rejimi de yine Amerikalılar tarafından ortadan kaldırılmıştı.

Tahran yönetimi bu iki rejimin devrilmesini kolaylaştırdı ya da en azından engellemedi.

İran, çevresindeki düşmanların ortadan kalkmasından memnundu. Ancak aynı zamanda Amerikan askerlerinin hem doğu hem de batı sınırlarına yerleştiğini de görüyordu.

Böylece İran-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönem başladı.

Kudüs Gücü komutanları, özellikle de Kasım Süleymani, ABD ile doğrudan çatışmaya girmeden Amerikan askeri varlığını yıpratma stratejisi geliştirdi.

Usame bin Ladin, farkında olmadan İran'a ikinci büyük hediyeyi vermişti.

11 Eylül'den sonra dünya El-Kaide tehdidine odaklandı. Ardından dikkatler Saddam Hüseyin'e çevrildi. Batı medyası Irak tehdidini büyüttü ve küresel gündemin merkezine taşıdı.

Bu süreç İran üzerindeki baskının azalmasına yardımcı oldu.

Saddam ile Bin Ladin Arasında Gerçekten İttifak Var mıydı?

Bush yönetimi Irak'a karşı savaş açabilmek için Saddam Hüseyin rejimine çok sayıda suçlama yöneltti.

Kitle imha silahları geliştirmeye devam etmekle suçlandı.

Uluslararası denetçilerin çalışmalarını engellediği ileri sürüldü.

Nükleer silah programından vazgeçmediği iddia edildi.

Ancak en önemli suçlama Saddam ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğu yönündeydi.

Yazarın görüştüğü eski Iraklı istihbarat yetkililerine göre böyle bir iş birliği hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Ancak Saddam yönetimi olası bir iş birliğinin araştırılması hatasını yaptı.

Bin Ladin Sudan'da bulunduğu dönemde, İslamcı lider Hasan Turabi'nin aracılığıyla Irak istihbaratından Faruk Hicazi onunla görüştü.

Görüşme uzun sürdü ancak sonuçsuz kaldı.

Iraklı yetkili dönüşünde Saddam'a bu dosyanın kapatılmasını tavsiye etti ve temaslar sona erdi.

Endişeli Esad'ın Tahran ziyareti

Amerikan işgalinden birkaç gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad Tahran'a gitti.

Gündemde yaklaşan savaş vardı.

Esad, İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ve İran lideri Ali Hamaney ile görüştü.

Taraflar, Amerikan kuvvetlerinin Irak'ta kalıcı hale gelmesinin ileride Suriye ve İran'a karşı da kullanılabileceğinden endişe ediyordu.

Bu nedenle ABD varlığının direniş yoluyla yıpratılması konusunda görüş birliğine vardılar.

Görüşmelerin bazılarına Kasım Süleymani de katıldı.

Anlaşmanın ardından Suriye, Irak'a gitmek isteyen silahlı grupların geçişini kolaylaştırdı. Süleymani ise Irak içinde etkili direniş ağları kurmaya başladı.

İran coğrafyanın avantajını kullandı ve kazandı.

Irak'taki müttefiklerini yönetim mekanizmalarına yerleştirdi.

asferg
Beşşar Esad, Kasım Süleymani'yi kabulünden bir kare

Özellikle başbakanlık makamının fiilen Şii siyasi blokların kontrolüne geçmesi İran'ın etkisini artırdı.

Aralık 2011'de son Amerikan askeri Irak'tan ayrıldığında İran, Irak siyasetinin vazgeçilmez ortaklarından biri haline gelmişti.

Irak hükümetleri önce Kasım Süleymani'nin, ardından da İsmail Kaani'nin etkisini taşımaya başladı.

Bağdadi, Fetva ve Haşdi Şabi

İran'ın Irak üzerindeki etkisini daha da pekiştiren yeni bir gelişme yaşandı.

Temmuz 2014'te Ebu Bekir el-Bağdadi Musul'da ortaya çıktı.

Kısa süre önce Irak ordusu Musul'da çökmüş ve şehir DEAŞ'ın eline geçmişti.

Kasım Süleymani bu gelişmeyi hızla değerlendirdi.

Bir silah sevkiyatını Bağdat'a, diğerini Erbil'e gönderdi.

Ardından Irak'ın en etkili Şii dini otoritesi olan Ali es-Sistani "cihad-ı kifai" fetvasını yayımladı.

rgtrb
Süleymani, Musul'daki operasyonları denetlerken

İran daha sonra bu fetvayı kullanarak Haşdi Şabi'nin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.

Haşdi Şabi zamanla Irak Başbakanı'na bağlı resmi bir güvenlik kurumu haline geldi.

Böylece İran'ın etkisi parlamentoya, hükümete, orduya ve Haşdi Şabi'ye kadar uzandı.

Yakın dönemde İran yanlısı bazı gruplar, İran'ın ABD ve İsrail saldırılarına maruz kaldığını gerekçe göstererek Körfez ülkelerine füze ve İHA saldırıları düzenledi.

Bu gelişmeler İran'ın bölgesel nüfuzunun boyutunu gösteriyordu.

Sonuç: İran'ın Bölgesel yükselişi

İran, Suriye'de Beşşar Esad rejiminin çökmesiyle önemli bir köprüyü kaybetmiş olsa da Irak'a daha sıkı sarıldı.

Aynı zamanda Hizbullah aracılığıyla İsrail sınırında ve Akdeniz kıyısında etkisini sürdürmeye çalıştı.

İran yalnızca Irak'ın görünümünü değiştirmedi.

Lübnan'ın siyasi yapısını da dönüştürdü.

Ayrıca Filistin ve Yemen dosyalarında da belirleyici aktörlerden biri haline geldi.

1979'da başlayan süreçte Saddam Hüseyin'in İran'a karşı açtığı savaş, Kuveyt'i işgali, Usame bin Ladin'in 11 Eylül saldırıları ve George W. Bush'un Irak'ı işgal kararı; niyetleri ne olursa olsun, İran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmesine hizmet eden üç büyük stratejik "hediye" olarak tarihe geçti.


Sadr silahlı grubunu kendi eliyle lağvediyor: Necefli lider Irak'ın haritasını yeniden mi çiziyor?

Muktada es-Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef kentinde bir konuşma yaparken, 1 Mayıs 2025 (AFP)
Muktada es-Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef kentinde bir konuşma yaparken, 1 Mayıs 2025 (AFP)
TT

Sadr silahlı grubunu kendi eliyle lağvediyor: Necefli lider Irak'ın haritasını yeniden mi çiziyor?

Muktada es-Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef kentinde bir konuşma yaparken, 1 Mayıs 2025 (AFP)
Muktada es-Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef kentinde bir konuşma yaparken, 1 Mayıs 2025 (AFP)

Hayreddin Mahzumi

Iraklı Şii din adamı Mukteda es-Sadr, on yıldan kısa bir sürede üçüncü kez bizzat kurduğu bir silahlı oluşumu lağvedeceğini duyurdu. Bu karar her seferinde Sadr Hareketi tarihinde tam bir dönemin kapanışı gibi görünmüş, ardından yeni siyasi ya da askeri nüfuz biçiminin doğumuna zemin hazırlayan bir geçiş noktasına dönüşmüştür. Bu kez söz konusu olan ise Irak iç savaşı yıllarının ardından dağıtılan ‘Mehdi Ordusu’ değil, Sadr akımıyla bağlantılı son ve en önemli silahlı kanat olan ‘Barış Tugayları’.

Sadr, 27 Mayıs 2026 tarihinde Barış Tugayları’nın (Seraya es-Selam) ‘Ulusal Şii Akım’dan ayrılarak Irak devletine tam bağlılığını ilan ettiğini duyururken, silahlı oluşumu Irak Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı’na teslim etmeye hazır olduğunu vurguladı. Barış Tugayları ile bağlantılı sivil kurumların ise silahsız, karargâhsız ve askeri kıyafetsiz biçimde tamamen sivil bir hizmet kurumuna dönüştürülmek üzere ‘birleştirilmiş yapı’ projesine devredileceğini açıkladı.

Kararın önemi yalnızca duyurunun kendisinde değil, zamanlamasında yatıyor. Karar, ABD'nin Bağdat üzerindeki silahların devletle sınırlandırılması ve resmî kurumların dışında kalan silahlı grupların nüfuzunun kırılması yönündeki baskılarının yoğunlaştığı hassas bir bölgesel konjonktürde açıklandı. Bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendiren hızlı dönüşümlerle eş zamanlı yaşandı. Devletin otoritesini yeniden tesis etmeye ve resmî kurumlarla silahlı gruplar arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemeye çalışan yeni Irak hükümetinin kurulmasıyla eş zamanlı geldi.

Sadr'ın açıklamasının ardından yalnızca birkaç gün içinde İmam Ali Tugayları ve Asaib Ehli’l Hak dahil olmak üzere diğer silahlı gruplar, Halk Seferberlik Güçleri’nden (Haşdi Şabi) ayrılma ve silahı devlet tekeline bırakma prosedürlerini başlattıklarını duyurdu. Bu adım, Şii Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin söz konusu yönelimi destekleyerek Başbakan ve Başkomutan Ali Zeydi'yi gerekli tedbirleri almak üzere yetkilendirmesinin ardından gündeme geldi.

İlandan birkaç hafta önce Sadr, yeni siyasi tabloya sert koşullar öne sürmüştü. Silahlı bir kanada sahip her örgütün hükümetten dışlanmasını ve silahın bütünüyle devlet tekeline alınmasını talep etmişti. Sadr sanki kendini silahlı grup lideri değil Şii devlet adamı, gündem belirleyicisi değil siyasi sürecin aktörü olarak yeniden konumlandırmaya çalışır gibiydi.

Sadr'ın açıklamasından yalnızca birkaç gün sonra İmam Ali Tugayları ve Asaib Ehl'il Hak dahil diğer silahlı gruplar, Halk Haşdi Şabi oluşumlarından ayrılma prosedürlerini başlattıklarını ilan etti.

Ne var ki bu adımını, Sadr'ın geçmişinin arka planından bağımsız okumak eksik bir değerlendirme olur. Mehdi Ordusu, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin çöküşünün ardından yeni Irak'ın en önemli silahlı aktörlerinden biri olarak sahneye çıktı. Örgüt, yalnızca birkaç yılda Amerikan kuvvetleriyle çatışmalar yaşayan ve ardından Irak'ın iç çatışmalarına dahil olan büyük bir askeri ve halk gücüne dönüştü. Silahlı çatışmaların artması ve siyasi baskılar Sadr'ı 2007'de ateşkes ilan etmeye iterken, Ağustos 2008'de en ünlü kararı olan; Mehdi Ordusu’nun süresiz dondurulması kararını aldı.

O dönem bu karar yenilginin kabulü değil, Sadr projesini askeri ve siyasi yıpranmadan kurtarma girişimiydi. Sadr, milis grubunu eski yapısıyla sürdürmenin siyasi geleceğini tehdit ettiğini ve yeni Irak sistemi içinde manevra kabiliyetini daralttığını fark etmişti. Bu nedenle yeniden yapılanmaya yöneldi; dini ve toplumsal nitelikte yeni kanatlar oluşturdu; daha disiplinli ve daha az görünür bir çekirdek yapıyı ise korudu.

Ancak Sadr'ın dondurma deneyimi ne istisnai bir olaydı ne de nihai bir karardı. O günden bu yana dondurma ve yeniden harekete geçirme, onun siyasi araç kutusunun ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Sadr, silahlı kanadın siyasi projesine ya da Irak kamuoyundaki imajına yük oluşturduğunu hissettiği her an bu mekanizmaya başvurmayı alışkanlık edindi.

defrty65
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, başkent Bağdat’ta başbakan olarak göreve başladıktan hemen sonra konuşma yaparken, 16 Mayıs 2026 (AFP)

Ancak dondurma hikâyenin sonu olmadı. 2014'te DEAŞ’ın yükselişi ve Irak'ın geniş güvenlik yapılarının çöküşüyle birlikte Sadr, askeri alana yeni bir kapıdan geri döndü.

Barış Tugayları o dönemde dini türbeleri korumak ve örgütle mücadeleye katılmak amacıyla kuruldu. Mehdi Ordusu, Yüksek Dini Merci Seyyid Ali Sistani'nin tarihi ‘Kifai Cihad’ fetvasına yanıt olarak kurulmuştu. Ad ve koşullar farklı olsa da yeni yapı özünde Sadr'ın askeri kapasitesinin farklı bir siyasi ve güvenlik bağlamında geri dönüşünü temsil ediyordu.

Mehdi Ordusu ismen tarihe karışsa da işlev olarak geri döndü. Bu nedenle pek çok araştırmacıya göre 2014 yılında yaşananlar, önceki deneyimden bir kopuş değil, DEAŞ’ın yayılmasının dayattığı yeni koşullarla daha uyumlu bir biçimde yeniden üretimiydi.

Mesele burada da bitmiyor. Son yıllarda Sadr, örgüt faaliyetlerini dondurma politikasına bir kez daha başvurdu. 2026 yılı başlarında ‘örgütsel ve davranışsal ihlaller’ olarak nitelendirdiği gerekçelerle Basra ve Vasit illerinde Barış Tugayları’nın faaliyetlerini askıya aldığını açıkladı. Ancak bu karar uzun sürmedi ve Sadr daha sonra bizzat geri adım atarak kararı geri çekti.

Bu olay önemli. Zira Sadr'ın silahlı örgütleriyle ilişkisini bağımsız kurumlar olarak değil, siyasi anın gereklerine göre yeniden ayarlanıp yönlendirilebilecek araçlar olarak kurduğunu gözler önüne seriyor.

İşte tam da burada ‘Sadr neden milislerini dağıtıp sonra farklı biçimlerle yeniden üretiyor?’ şeklindeki başlıca soru ortaya çıkıyor.

Yanıt belki de silahta değil, Sadr liderliğinin doğasında yatıyordur. Mukteda es-Sadr nüfuzunu geleneksel parti yapısı ya da sabit bir askeri oluşum üzerine değil, din, siyaset ve sokak arasında geniş bir kitleyi seferber edip harekete geçirmedeki olağanüstü kapasitesi üzerine inşa etti.

Sadr'ı tek bir role ya da tutuma sığdırmak güç. Çünkü görünürde çelişkili yollar arasında hareket etmeye alışmış, belirsizliği ve siyasi manevrası ile tanınan bir siyasi figür. 2003 yılından bu yana milis grup komutanı, halk hareketleri lideri, iktidar ortağı, siyasi süreçten çekilen ve ardından dışarıdan reforma çağıran biri olarak pek çok farklı rolü üstlendi. Dolayısıyla silahlara ilişkin kararları, nüfuzu yönetmeye yönelik daha geniş stratejisinden bağımsız okunamaz. Silah onun için gücün özü değil, güç araçlarından biri olarak kaldı. Silahlı yapı, siyasi bir yüke dönüştüğünde onu dondurdu, güvenlik ya da siyasi koşullar yeniden seferberliği dayattığında ise farklı bir biçimde yeniden üretti.

Böylece Sadr Hareketi, son yirmi yılda siyasi eylem, halk protestosu ve askeri örgütlenmeyi bir arada barındıran, ancak bunlardan hiçbirinde kalıcı olarak karar kılmayan özgün bir modele dönüştü. Bu durum pek çok kesimin 2026 ilanına ihtiyatla yaklaşmasına yol açıyor.

Ne var ki Sadr ile diğer Irak grup liderleri arasında önemli bir fark var. Sadr, gerçek gücünün yalnızca silaha dayanmadığının farkında. Sadr akımının yirmi yılı aşkın bir süre boyunca tabanıyla kurduğu toplumsal sözleşme, diğer grupların kendi kitleleriyle ilişkisinden köklü biçimde ayrışıyor. Sadr hareketi; askeri boyutun çok ötesine geçen geniş bir dini, toplumsal, hizmet ve halk tabanına sahip.

dfergthyu
Bağdat'ta, bir İHA saldırısında hayatını kaybeden Hizbullah Tugayları üyesinin cenaze töreni sırasında, 21 Kasım 2023 (AFP)

Dolayısıyla Sadr’ın silahlı oluşumdan vazgeçmesi onun nüfuzdan vazgeçmesi anlamına gelmezken, harekete geçirme kapasitesini ya da siyasi tabloya etkisini de otomatik olarak zayıflatmaz. Dahası Sadr, bu evrede silahlı grup lideri imajını korumaktan çok devlet adamı imajını sürdürmenin kendisi için daha işlevsel olduğunu düşünüyor olabilir.

Bununla birlikte geçmiş ile bugün arasındaki farkları görmezden gelmek de hata olur. Irak bugün 2008'in ya da 2014'ün Irak'ı değil ve İran’ın nüfuzunun arttığı bölgesel baskılarla karşı karşıya. Irak devleti silahlı güç üzerindeki tekeli pekiştirme çabasında. Sadr'ın kendisi de dar mezhepsel hesapların ötesine geçen ulusal bir referans noktası olarak konumlanmaya önceki dönemlerden çok daha fazla yatkın görünüyor.

Asıl büyük engel ise Tahran'la daha sıkı bağları olan gruplarda düğümleniyor. Sadr, Barış Tugayları’nın devlete katılımını ilan etmeyi tercih ederken, öne çıkan bazı gruplar bağımsız askeri kapasitelerini korumakta ısrar ediyor. Silahlarından tümüyle vazgeçmeyi, askeri güçlerini devlet kurumlarıyla bütünleştirmeyi ya da silahın devlet tekeline bırakılmasını kabul etmeyi reddediyor.

Bu gruplar silahlarının yalnızca Irak'ın iç denklemine değil, Irak sınırlarını aşan ve son yirmi yılda şekillenen ‘direniş ekseni’ kavramı ile bölgesel nüfuz ağlarıyla bağlantılı daha geniş bir stratejik ve bölgesel işleve bağlı olduğunu savunuyor.

Soru açık kalmaya devam ediyor: Sadr hareketinin seyrinde gerçek anlamda stratejik bir dönüşüme mi tanıklık ediyoruz, yoksa Mukteda Sadr'ın son yirmi yıllık deneyimini damgalayan çekilme ve geri dönüş döngüsünün yeni bir halkasıyla mı karşı karşıyayız?

Tam da bu noktada Sadr modeli ile İran eksenine bağlı grupların modeli arasındaki temel fark belirginleşiyor. Sadr silahlı kanadın yokluğunda bile geniş bir toplumsal ve siyasi tabana yaslanabilirken, söz konusu gruplar nüfuz ve meşruiyetlerinin başlıca kaynağı olarak silahlı güce çok daha bağımlı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu nedenle Sadr'ın adımı, motivasyonu ne olursa olsun, diğer grupların aynı yolu izleyeceği anlamına gelmiyor. Aksine Irak Şii sahnesinde birbirinden farklılaşan iki projenin arasındaki açılımın boyutunu gözler önüne seriyor olabilir. Biri devlet içinde yeniden konumlanmayı hedefleyen, diğeri ise silahı, güç dengesinin vazgeçilmez bir direği olarak görmeyi sürdüren iki proje.

Devletin gerçek sınavı, Sadr’ın adımının sona erdiği yerde başlıyor. Barış Tugayları merkezi bir siyasi karara doğrudan bağlı olduğundan devlet kurumlarına entegre edilebilir. Asıl büyük zorluk ise rolünü Irak sınırlarını aşan bölgesel denklemlerin parçası olarak gören silahlı güçlerle baş etmektir. Bu yüzden silahın devlet tekeline alınması projesinin akıbeti tek bir grubun kararıyla değil, devletin bütün silahlı aktörlere ulusal ve kapsayıcı bir vizyonu dayatma kapasitesiyle belirlenecek.

Geçtiğimiz mayıs ayında yaşananlar, Irak devlet tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı ya da hem hasımlarını hem de müttefiklerini şaşırtmayı alışkanlık edinmiş bir adamın zekice yeniden konumlanması olabilir. Irak ise her zamanki gibi tek bir bölümden okunamaz ve denklemleri tek bir bildiriyle çözüme kavuşturulamaz.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.