Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.



Husilerin artırdığı gerilim Taiz ve Batı Sahili’nde kendilerine karşı dönüyor

Yemen Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı (Askeri medya)
Yemen Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı (Askeri medya)
TT

Husilerin artırdığı gerilim Taiz ve Batı Sahili’nde kendilerine karşı dönüyor

Yemen Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı (Askeri medya)
Yemen Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı (Askeri medya)

Husilerin Batı Sahili, Hudeyde’nin güneyi ve Taiz’in batısındaki cephelere yönelik saldırısı, geniş çaplı kara çatışmalarının üçüncü gününde örgütün aleyhine dönmeye başladı. Yemen hükümetine bağlı güçler karşı saldırıya geçerek birden fazla cephede sahada ilerleme sağlarken, savaş uçakları ve insansız hava araçları (İHA) da çatışmalara dahil oldu. Hava unsurları, Husilere ait mevzileri, takviye birliklerini ve ikmal hatlarını hedef aldı.

Yemen Silahlı Kuvvetleri, Cera hi, Hayfan ve Cebel Habşi cephelerinde ilerleme kaydetti; sahada stratejik öneme sahip bazı mevziler ve tepelerin kontrolünü ele geçirdi. Güçler ayrıca sızma girişimleri ile bazı saldırıları da püskürttü. Bu sırada Yemen Deniz Kuvvetleri, Kızıldeniz’de Hudeyde’nin güneyindeki Huha açıklarında iki bomba yüklü teknenin imha edildiğini açıkladı.

Bu değişim, Husilerin Hudeyde’nin güneyi ve Taiz’in batısındaki cephelerde gedik açmaya çalıştığı geniş çaplı saldırının ardından yaşandı. Saldırılarda örgütün ağır can ve mal kayıpları verdiğine ilişkin bilgiler geldi.

Çatışmaların ardından yaşananlar, örgüt içinde giderek derinleşen bir insan gücü krizine işaret ediyor. Sana’daki sağlık kaynakları, hastaneler, morglar ve yoğun bakım ünitelerinin daha önce görülmemiş bir baskıyla karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Husiler ise ölü ve yaralı sayıları konusunda sıkı bir gizlilik politikası uyguluyor.

Öte yandan örgüt, insan gücü kayıplarını telafi etmek amacıyla okullardaki asker toplama faaliyetlerini genişletiyor ve lise öğrencilerini çeşitli etkinlikler ile eğitim programları aracılığıyla örgüte çekmeye çalışıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Yemen hükümetine bağlı güçler, karşı saldırıdan yararlanarak Taiz’i ve kentin Muha’ya uzanan bağlantısını korumayı, ayrıca Babülmendeb’e giden yolu güvence altına almayı hedefliyor.


Hizbullah, İran'ın onayı ile Ali el-Tahir'i tahliye etti...

İsrail bombardımanı sonrası el-Mansuri kasabasından dumanlar yükseliyor (DPA)
İsrail bombardımanı sonrası el-Mansuri kasabasından dumanlar yükseliyor (DPA)
TT

Hizbullah, İran'ın onayı ile Ali el-Tahir'i tahliye etti...

İsrail bombardımanı sonrası el-Mansuri kasabasından dumanlar yükseliyor (DPA)
İsrail bombardımanı sonrası el-Mansuri kasabasından dumanlar yükseliyor (DPA)

Hizbullah, İsrail ordusunun eline geçmesine izin verecek şekilde "Ali el-Tahir" tepelerini boşaltarak Lübnan siyasi kulislerini şaşırttı. Oysa Hizbullah'ın, Lübnan müzakere heyetinin elini güçlendirmek amacıyla bu tepeleri orduya teslim etmesi tavsiye edilmişti. Heyet, Washington’un eylül ayının ikinci yarısında belirlemesi beklenen tarihi bekleyerek, askıda kalan sekizinci tura hazırlanıyordu.

Müzakerelerle ilgili yetkili bir kaynağın Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamaya göre Hizbullah'ın bu adımı, "İran'ın görüşü ne?" sorusu başta olmak üzere birçok soruyu beraberinde getirdi. Kaynağa göre Hizbullah’ın Tahran’a danışmadan tek başına böyle bir karar alması mümkün görünmüyor. Her ne kadar İranlı yetkiler sahada somut bir destek vermekten kaçınsa da daha önce tesisi savunmak için müdahale edeceklerini tehdit etmişlerdi. Bu nedenle kimse "Tepelerin" boşaltılmasının İran yönetimiyle görüşülmeden alınmış tek taraflı bir karar olduğuna inanmıyor.

İran mutabakatının sonucu

Aynı kaynak, tepelerin boşaltılmasının Tahran'ın da katıldığı bir uzlaşmanın sonucu olup olmadığını sorguladı. İddialara göre çok uluslu arabulucular, askeri tesiste bulunan İran Devrim Muhafızları üyesi askeri uzmanların güvenli bir şekilde tahliyesini sağladı. Oysa İranlı yetkililer daha önce içeridekilerle temas halinde olduklarını belirterek, İsrail'in tesisi tamamen ele geçirmesini önlemek için müdahale tehdidinde bulunmuştu.

Kaynak, "İran’ın Hizbullah’a destek amacıyla müdahale etme tehdidinin, tıpkı eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın suikastına verilen yanıt gibi kâğıt üzerinde kaldığını ve eyleme dökülmediğini" vurgulayarak, Tahran’ın Hizbullah’a çekilme için yeşil ışık yaktığını belirtti.

“Lübnan’ın güneyindeki Meyfdun köyünü hedef alan ve İsrail ordusu tarafından cumartesi akşamı düzenlenen hava saldırısının ardından bölge sakinleri yıkımın izlerini inceliyor. (AFP)”
“Lübnan’ın güneyindeki Meyfadun köyünü hedef alan ve İsrail ordusu tarafından cumartesi akşamı düzenlenen hava saldırısının ardından bölge sakinleri yıkımın izlerini inceliyor. (AFP)”

Silahı elde tutmak için bir gerekçe

Hizbullah’ın tepeleri Lübnan ordusuna teslim etmeme konusundaki ısrarına dikkat çeken kaynak, yönetimin bu tavsiyeleri reddetmesinin nedenini sorguladı. Kaynağa göre sebep, İsrail'in bölgeyi ele geçirme korkusu değil; zira ordunun buraya konuşlanması, Hizbullah’ın Litani Nehri'nin kuzeyinde savaşçı bulundurma imkanını tamamen kaybetmesi anlamına gelecekti.

Kaynak, İsrail ordusunun Nebatiye el-Fevka, Kefr Tebnit ve Kefr Rumman bölgelerindeki girişleri tutarak tepeleri kuşatmasının ardından Hizbullah’ın çekilmeyi tercih ettiğini belirtti. Hizbullah’ın tepelerden çekilmesinin savaşçıların Litani’nin kuzeyinden çıktığı anlamına gelmediğini, bu adımın İsrail’e direnme bahanesiyle silah tutmayı meşrulaştıran bir "yeniden konuşlanma" olduğunu vurguladı.

"Lübnan resmi makamlarının elinde, İsrail ordusunun tepeleri tamamen kontrol altına alıp almadığına dair bir bilgi yok mu?" diye soran kaynak, şunları belirtti:

"Hizbullah’ın, İsrail kontrolünü bir emrivakiye dönüştürmek yerine tepeleri Lübnan ordusuna teslim ederek müzakere heyetini güçlendirmesi gerekirdi. Bu durum, ay ortasında Paris'te düzenlenecek uluslararası orduya destek konferansı öncesinde sekizinci turun ana gündemi haline geldi." Kaynağın edindiği bilgilere göre, güç dengesizliği nedeniyle Hizbullah ile İsrail arasında tepelerin boşaltılmasını gerektirecek doğrudan bir çatışma yaşanmadı; Hizbullah kalan savaşçılarını çektikten sonra alanı boşalttı.

“Lübnan’ın güneyindeki Ali et-Tahir ormanlık alanına yönelik bombardıman sonucu yükselen duman sütunları. (Ulusal Haber Ajansı)”
“Lübnan’ın güneyindeki Ali et-Tahir ormanlık alanına yönelik bombardıman sonucu yükselen duman sütunları. (Ulusal Haber Ajansı)”

Hizbullah’ın, Litani’nin kuzeyindeki silah varlığını korumak adına "Ali el-Tahir" tepelerini orduya teslim etmeyi reddetmesi şaşkınlıkla karşılanıyor. Sanılır ki siyasi varlığı, herhangi bir siyasi karşılık almadan silahı elinde tutmasına bağlı. Kaynak, Hizbullah’ın siyasi parti turlarında beklediği desteği bulamadığını, zira silahın sadece devlet elinde olması konusunda genel bir Lübnan uzlaşısı olduğunu ifade etti.

Lübnan'ın, ABD-İran "mutabakat muhtırasına" bağlı kalmasının faydasını sorgulayan kaynak; Lübnan'ın atılan adımlara rağmen ateşkes, esir takası, yıkılan beldelerin imarı ve İsrail'in çekilmesi yönündeki tutumunu koruduğunu söyledi. Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın talimatları doğrultusunda hareket eden müzakere heyetinin de bu ilkelere bağlı olduğunu belirtti.

Kaynak, Hizbullah’ın herhangi bir karşılık almadan tepeleri boşaltmışken ve destek yükünü hükümete yüklerken, silahını elinde tutmasının artık bir gerekçesi kalmadığını vurguladı.

“Hüseyin Ayyaş (33), İsrail ordusu tarafından alıkonulmuştu. Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye ilçesine bağlı Haruf beldesinde ailesiyle yeniden bir araya geldi. (Reuters)”
“Hüseyin Ayyaş (33), İsrail ordusu tarafından alıkonulmuştu. Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye ilçesine bağlı Haruf beldesinde ailesiyle yeniden bir araya geldi. (Reuters)”

Kalıntılara karşılık esirler

Bunun yanı sıra kaynak, ABD Beyrut Büyükelçisi Michel Issa'nın girişimleriyle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'dan alınan onay sonucu 5 Lübnanlı tutuklunun serbest bırakılmasını, esir konusunun yeniden gündeme gelmesi için bir fırsat olarak değerlendirdi. Ancak Tel Aviv, Lübnan İç Savaşı sırasında ölen Lübnanlı Yahudilerin ceset kalıntılarının iadesini şart koşuyor.

Şarku'l Avsat'ın müzakerelerle ilgili bakanlık kaynaklarından edindiği bilgiye göre Netanyahu, Issa'ya Yahudilerin gömülü olduğuna inanılan yerlerin haritasını teslim etti. Lübnan makamları ellerindeki listelere göre arama çalışmalarını tamamlasa da henüz bir kalıntıya ulaşamadı. Zorluklara rağmen Lübnanlı güvenlik birimleri ile Beyrut Sinagogu yetkilileri arasındaki iş birliğinin sürdüğü belirtildi.


Ali et-Tahir: Netanyahu'nun istediği bir zafer ve zamanlama ve uygulama hakkında sorular

Fotoğraf: İsrail'in Ali et-Tahir Tepeleri’ni kontrol altına aldığı açıklaması, Lübnan cephesinin ele alınmasında yeni bir aşamayı işaret ediyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in Ali et-Tahir Tepeleri’ni kontrol altına aldığı açıklaması, Lübnan cephesinin ele alınmasında yeni bir aşamayı işaret ediyor (AFP)
TT

Ali et-Tahir: Netanyahu'nun istediği bir zafer ve zamanlama ve uygulama hakkında sorular

Fotoğraf: İsrail'in Ali et-Tahir Tepeleri’ni kontrol altına aldığı açıklaması, Lübnan cephesinin ele alınmasında yeni bir aşamayı işaret ediyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in Ali et-Tahir Tepeleri’ni kontrol altına aldığı açıklaması, Lübnan cephesinin ele alınmasında yeni bir aşamayı işaret ediyor (AFP)

Emel Şehade

İsrail ordusunun Lübnan'daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni kontrol altına aldığı duyurusu, Lübnan cephesinin ele alınmasında yeni bir aşamayı işaret ediyor. Bu arada, İsrailliler Hizbullah'ın altyapısına yönelik saldırıları yoğunlaştırmaya devam etme ve Hizbullah ülke genelinde silahsızlandırılana kadar Lübnan'dan çekilmeme yönünde tehditlerde ve açıklamalarda bulunmayı sürdürüyorlar.

Duyuru, özellikle İran'ın İsrail'in Ali Tahir'i hedef alması durumunda sert bir karşılık vereceği tehdidinden ve İsrail tarafından tutuklanan beş Lübnanlı esirin serbest bırakılması konusunda anlaşmaya varılmasından sadece saatler sonra gelmesi nedeniyle İsrail çevrelerinde şaşkınlık ve hayret uyandırdı. Bu durum şu soruyu gündeme getirdi: İsrail'i bu sorunu kökünden çözmek için Ali Tahir tepelerinde planladığı operasyonu gerçekleştirmeye iten neydi?

Şu ana kadar, İranlı subayların ve Devrim Muhafızları unsurlarının varlığına ilişkin haberler çelişkili. Dış haberlerin aksine, İsrail bölgede hiçbir İranlı unsurun bulunmadığını ve Hizbullah militanlarının sayısının az olduğunu ısrarla belirtiyor. Bu, siyasi ve askeri kurumların bir aydan fazla süredir pazarladığı bir bilgi. Eski güvenlik yetkilileri de bunun, ordunun başarılarını ve Hizbullah'ı ortadan kaldırma gücünü sergilemeye yönelik bir çaba olduğunu düşünüyor; zira İsrail'de ciddi bir krizden bahsediliyor ve Ali Tahir dosyası İsrailliler için büyük bir ikilem oluşturuyor.

 Lübnan'daki Ali Tahir Tepeleri’nde meydana gelen hasarı gösteren uydu görüntüsü (Planet Labs BBC/Reuters)
Lübnan'daki Ali Tahir Tepeleri’nde meydana gelen hasarı gösteren uydu görüntüsü (Planet Labs BBC/Reuters)

Çıkmazdan çıkış yolu

Öte yandan, Ali Tahir meselesinin kesin bir şekilde çözümüne ilişkin açıklamalar, bazı tarafların herhangi bir operasyonun, tünellere giren İsrail askerlerinin Hizbullah militanlarıyla doğrudan çatışmaya girmesine ve can kaybına yol açabileceği uyarısının ardından, İsrail'in bu konudaki çıkmazından kurtulmasının önünü açıyor. Askerler arasındaki can kayıpları, özellikle seçimlerden önce bir zafer arayışında olan Başbakan Binyamin Netanyahu başta olmak üzere karar vericiler için ciddi ve olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

Bir güvenlik yetkilisine göre, ordunun harekete geçmesine neden olan, İranlı yetkililerin Ali Tahir Tepeleri'ne yönelik herhangi bir İsrail saldırısına misillemede bulunmakla tehdit ettiğini ve bölgede Devrim Muhafızları'ndan iki subay da dahil olmak üzere İranlıların bulunduğunu belirten Reuters haberiydi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu açıklama, İsrail'in beklediği fırsattı ve hemen Netanyahu, ardından Savunma Bakanı Yisrael Katz, sorunu tamamen çözmekten ve Ali Tahir'in kontrolünü ele geçirmekten bahsetmeye başladı. Ancak ordunun açıkladığı detaylar, tam bir kontrolün söz konusu olmadığını ve sadece bölgedeki diğer tünellere açılan iki koridorun ele geçirildiğini gösteriyor.

Ali Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen duman bulutları (Reuters)
Ali Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen duman bulutları (Reuters)

Tünellere bağlı iki koridorun kontrolü

İsrail ordusu, özel kuvvetlerin, Hizbullah militanlarına yönelik pusu kurma ve tünel girişlerini ateşli silahlar, el bombaları, insansız hava araçları ve diğer silahlarla hedef alma da dahil olmak üzere taarruz operasyonları gerçekleştirdiğini ve iki koridoru kontrol altına aldığını duyurdu. Bu açıklama, ordunun en az bir ay öncesinden beri geniş, kapsamlı ve yaygın bir tünel ağının varlığını doğrulayan raporlarının ardından geldi.

Zafer tablosunu tamamlamak için yeraltında militanların çatışmaları yönetmelerine ve uzun süre orada kalmalarına olanak sağlayacak komuta ve kontrol odaları, silah ve jeneratör odaları, yaşam alanları, banyolar ve bir mutfak keşfedildiği belirtildi. Yirmi yılı aşkın bir sürede inşa edilen bu stratejik altyapı, ordu tarafından başarıyla ele geçirildi.

36. Tümen Komutanı Yiftach Norkin, tünellerden birinin önünde durarak, Ali Tahir Tepeleri'ni ele geçirene kadar bu bölgede yorulmadan savaşan birliklerin kahramanlıklarından bahsetti:”Tam da burada, son haftalarda ele geçirmeye çalıştığımız yeraltındaki iki koridordan biri bulunuyor ve aslında Ali Tahir Tepeleri'ndeki tünellerin temizlenmesi ve güvenliğinin sağlanması için burayı tamamen temizledik.” İsraillilere hitaben şunları da söyledi: “Bunlar, Hizbullah'ın son savaşı komuta etmek için kullandığı tesisler olduğu gibi, daha önce de kullandığı ve kuzeydeki beldelerimizi, güneyde faaliyet gösteren ordu güçlerini, Şakif Tepeleri ve Nebatiye bölgesini ele geçiren birlikleri hedef aldığı tesislerdir.”

Norkin, “Aslında hem yer üstünde hem de tünellerin içinde operasyonel kontrol sağlandı ve operasyonlarımızı tamamlamaya kararlıyız” dedi. Katz da bu açıklamayı destekleyerek, operasyonu güney Lübnan'daki güvenlik bölgesinde tam kontrolün sağlanması sürecinin doruk noktası olarak değerlendirdi.

“Ali Tahir tünelleri, güçlerimize ve Celile bölgesine yönelik saldırılar için bir komuta merkezi görevi görüyordu. Aynı zamanda, Hizbullah için çok önemli bir bölge olan Nebatiye bölgesini savunmak için son komuta merkezi olarak da kullanılıyordu, bu nedenle stratejik önemi büyüktü. Görev, karmaşık ve sistematik bir operasyonla tamamlandı ve tüneller militanlardan temizlendi. Şimdi, İsrail Savunma Kuvvetleri, tünellerin tamamen etkisiz hale getirilmesini tamamlayacak ve bu dağ sırasını kontrol altına almak, düşmanın bölgeye yeniden yerleşmesini önlemek için uygun taktiksel şekilde konuşlanacaktır” diye ebelirtti. İsraillilerin Katz'dan beklediği gibi, ordunun Hizbullah ülke genelinde silahsızlandırılmadan Lübnan'dan çekilmeyeceğini de yineledi.

Netanyahu, Katz'dan önce açıklamalarda bulunarak “Ali Tahir” operasyonunun başarısından bahsetti: “Ordumuz, Şakif Kalesi'nin uzantısı olarak inşa edilen ve Hizbullah’ın Kiryat Şmona ile Metula'yı taciz etmekle kalmayıp Celile'yi işgal etmekle tehdit ettiği stratejik bir konum olan Ali Tahir Tepeleri’ni temizledi. Savaşçılarımız silahları ve bilgisayarları ele geçirdi ve bunlar artık bizim elimizde. Bugün bundan bahsedebiliriz. Ali Tahir Tepeleri artık bizim için tehdit değil.”

Ne Netanyahu ne de Katz, İsraillileri sakinleştirmeyi başaramadı

Ne Netanyahu'nun ne de Katz'ın açıklamaları, özellikle kuzey sakinlerini sakinleştirmeyi başaramadı; zira açıklamalarından saatler sonra, ordunun güney Lübnan'a düzenleyeceği yoğun saldırıların ardından patlama sesleri duyulabileceği konusunda uyarılar aldılar. Bu uyarılarla İsraillilerin zihninde Lübnan'daki durum sanki hiçbir başarı elde edilmemiş gibi yeniden canlandı.

İsrail ordusu ise bölgede halen konuşlanmış bulunduğunu, kontrolünün devam ettiğini ve tünellerin etkisiz hale getirilmesinin hedeflerinin merkezinde olduğunu açıkladı. Hizbullah’ın altyapısını yok etmeye ve üyelerini etkisiz hale getirmeye dair hazırlıklarına gelince, Katz'ın da doğruladığı gibi, tepelerde kontrolü sağlamak ve Hizbullah'ın bölgede yeniden var olmasını engellemek için uygun taktiksel şekilde hareket edecek.

Bir İsrail haberi olayı özetleyerek, İsrail’in faaliyetlerinden endişe duyan Hizbullah'ın yardım ve müdahale için İran'a yöneldiğini belirtti. Güvenlik kuruluşlarının değerlendirmelerine göre, örgüt son iki yılda zarar gören Şii eksenini yeniden inşa etmeye çalışıyor. Bu arada, ABD ve İran arasındaki karşılıklı saldırılar ve rejime uygulanan ağır ekonomik baskı ortamında Tahran, İsrail'in operasyonlarına devam etmesi halinde müdahale tehdidinde bulundu.

İsrail'de, bu faaliyetlerin gerilimi artırmaya ve çatışmaya neden olması ihtimaline karşı hazırlıklar sürüyor. Bu çatışma kuzey bölgesiyle sınırlı kalabilir veya günlerce sürebilir, ancak bu düşük bir olasılık olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda İsrail ordusu halen yüksek alarm düzeyinde ve Amerikalılarla yakın bir diyalog içinde bulunuyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."