Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia
TT

Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia

Hüseyin eş-Şara

Levant bölgesinin mücevheri Suriye, 1516 yılında Halep'in kuzeyindeki Mercidâbık Muharebesi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.

Osmanlı orduları, ‘İslam fethi ve Arap bölgesindeki Müslüman emirliklerin birleştirilmesi’ sloganı altında Levant ve Mısır'ı yöneten Memlükleri yendi. Böylece Suriye, 1516'dan üç konsolosun başta Biladü'ş-Şam ve Irak olmak üzere Levant bölgesindeki Arap ülkelerini bölüşmeyi kabul etmesinden sonra, Büyük Britanya ve Batılı güçler tarafından açıkça kışkırtılan Büyük Arap İsyanı’nın patlak verdiği 1916'ya kadar yaklaşık 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Bu anlaşma, 1916 yılında ‘Sykes-Picot Anlaşması’ olarak adlandırıldı ve adını Fransa ve İngiltere'den iki politikacı ile Çarlık Rusya'sının Rus konsolosundan aldı. Ancak, 1917 Ekim Devrimi'nden sonra, Rus devrimciler bu anlaşmayı ifşa ettiler ve anlaşmadan çekildiler. Bu anlaşmanın etkileri, 2 Kasım 1917'de talihsiz Balfour Deklarasyonu ile devam etti. Bunu, 1920'de Levant bölgesi üzerinde İngiliz-Fransız Mandası, ardından İngiltere ve Fransa arasında bölünmesi ve Arap devletinin devrilmesi, Kral Faysal bin Hüseyin'in görevden alınması ve Levant bölgesini dört vilayetiyle yöneten bu yeni kurulan devletin sonu izledi.

Fransa’nın Suriye ve Lübnan’daki manda yönetimi ve İngiltere’nin Filistin ve Mavera-i Ürdün üzerindeki mandası sırasında, Irak üzerinde vesayet kurularak İngiliz yönetimi altında Kral Faysal bin Hüseyin kral olarak tahta çıkarıldı ve Prens Abdullah bin Hüseyin tarafından Mavera-i Ürdün’de Ürdün Haşimi Krallığı kuruldu.

Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu.

Suriye'deki Fransız Suriye ve Lübnan Mandası döneminde, Suriye topraklarında bölgesel isyanlar başladı. Bu isyanların ilki, Kürt kökenli olan ancak bir Suriye ve Arap vatandaşı olarak manda yönetimine karşı savaşan Suriyeli milliyetçi lider İbrahim Hananu tarafından yönetildi. Onun isyancıları Kefer Taharim ve Cebel ez-Zaviye bölgelerinden gelen Araplardı ve Halep ve çevresine taşındılar.

Onun devrimi çok iyi biliniyordu ve kendisi Kürt olduğunu söylemiyordu, aksine devrimini Suriyeli olduğu ve yoldaşlarının Arap olduğu için liderlik ediyordu. İnsan hakları aktivisti ve aydın bir adam olan bu büyük azimli kişi, Fransız mandasına karşı Suriye devriminde önemli bir rol oynadı. Ülkesini, Suriye'yi ve Arap ulusunu savunmak ve işgalciye direnmenin gerekliliğine inandığı için yargılandı ve idama çarptırıldı.

Kürt sorunu var mı?

Suriye'deki Kürt sorununu tartışıyorsak, bu sorunun Suriye Anayasası’nda hiçbir zaman yer almadığını söyleyebiliriz. Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu. Onlara karşı milliyetçi şiddet uygulanmadı. Hem yakın hem de uzak tarih bunu bize gösteriyor. Hatta bazı Kürt şahsiyetler tarihimizi etkiledi. Bunlardan biri de Irak'ın Tikrit kentinden gelen Kürt bir aile olan Eyyubi hanedanının soyundan gelen kahraman Selahaddin Eyyubi’ydi. Eyyubi, yine Kürt bir aile olan ünlü Zengi hanedanının damadıydı.

ASDEFR
Suriye'nin doğusundaki Deyrizor ilinde Ömer Petrol Sahası’nda düzenlenen askeri geçit törenine katılan SDG üyeleri, 23 Mart 2021 (Reuters)

Nureddin Zengi, Levant bölgesini Mısır ile birleştirdi ve Müslüman Arap lider olarak ortaya çıktı. Selahaddin Eyyubi, savaşan Arap emirliklerini birleştiren dönemin lideriydi. Bu görevi başardıktan sonra, Levant, Irak ve Mısır'dan Arap-İslam ordusu kurdu ve Levant'ta Haçlıları yendi. Hıttin Muharebesi, 4 Temmuz 1187'de (Hicri 25 Rebiulahir 583) Filistin'in Levant bölgesinde gerçekleşti. Haçlıları yenen Selahaddin Eyyubi, onlarla bir barış antlaşması imzaladı ve bu antlaşma, Levant bölgesinin Haçlılardan kurtarılmasıyla sonuçlandı.

Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız.

Araplar ve Kürtlerin birbiriyle kaynaşmalarının uzun bir geçmişi var ve ayrımcılığa yol açmaz. Tıpkı 3 Eylül 1260'da (Hicri 25 Ramazan 658) Mısır Sultanı Seyfeddin Kutuz'un önderliğinde Moğollara karşı Filistin'de Ayn Calut Savaşı'nda olduğu gibi. Bu tarih unutulamaz ve Araplar ile diğerleri arasında ayrım yapmak için kullanılamaz. Çünkü bu tarih, bölünme, ayrımcılık veya olayların ve eğilimlerin özünde olmayan sorunları gündeme getirmek için değil, bilgi, miras ve dinin bir bütünüdür.

Suriye'de ortak bir tarih

Tarihsel olarak Suriye, büyük ve küçük tüm bileşenleri en küçük ayrıntısına kadar harmanlayarak ve birleştirerek ortak bir tarihe ve karışık bir nüfusa sahiptir. Levant ve Irak'ı ziyaret ederseniz, bu ülkelerde on beşten fazla medeniyetin yaşadığını ve büyüdüğünü ve izlerini bıraktığını göreceksiniz. Tüm bunlar nihayetinde bizim için istikrarlı, tutarlı ve güçlü bir ulusal uyum ortamı yarattı. Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız. Zira bu, endişe verici veya çözülmesi gereken bir sorun değildi. Kürtler, Türkmenler, Süryaniler ve Aramiler tek bir ulus, Suriyeli ve Arap halkıdır. Çünkü en genel ve baskın özellik düşünce, kültür, yaklaşım ve davranışta Arapçılıktır. Bu nedenle Suriye'de seçkin bir akademisyen olan Dilbilim Akademisi ve Arap Entelektüel Birliği Başkanı Muhammed Kurd Ali'yi buldum. Bunu savunan ve benimseyen akademisyen, bunun bir Kürt akademisi ya da başka bir şey olduğunu söylemiyor, aksine bir Arap akademisi olduğunu söylüyor. Bunun Arap ve Müslüman uluslararasın birliği çağrısı olduğunu belirten Muhammed Kurd Ali’nin yazıları ve tartışmaları da buna tanıklık ediyor.

SADFRGT
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam'da bir konuşma yaparken, 29 Ocak 2025 (AFP)

Biraz daha geriye gidecek olursak yukarıda da belirttiğimiz gibi, İbrahim Hananu'nun Suriyeli ve Arap kültürüne düşkün birinden başka bir şey olmadığını göreceğiz. Arap kültürü, ırksal bir ayrıcalık değil, bir kültür, düşünce ve dildir; yabancı dillerde yetkin olsalar bile. Fransızca bilen Fransız olmadığı, Osmanlıca bilenin Osmanlı olmadığı gibi. Aynı şey İngilizce için de geçerlidir.

Dolayısıyla Arap olmak pratikte, kültürde ve benimsemede, son zamanlarda ortaya çıkan kökenler ve dallar üzerine yapılan araştırmalara rağmen, birçok aile ve aşiret için geçerli olmaya devam ediyor. Ancak bu insanlar, Suriye devletinin ve Arapçılığın en coşkulu destekçileri arasındaydı, ki bu da tüm aşamaların taçını oluşturuyor. Burada daha ayrıntılı olarak belirtmek gerekirse, Hama'da el-Barazi adında büyük, nüfuzlu ve feodal bir aile vardır ve bu aileden Suriye tarihi ve Arapçılıkta önemli pozisyonlarda yer alan şahsiyetler çıktı.

Suriye, Kürt kökenli ve 1946 yılının nisan ayında tahliye sonrasında Suriye ordusunun komutanı olan lider Husni ez-Zaim tarafından yönetiliyordu. Daha sonra, Şukri el-Kuvvetli'nin başını çektiği seçilmiş hükümeti devirdi ve onu hapse attıktan sonra Suriye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı görevini üstlendi. Başbakan ise Hama'daki el-Barazi aşiretinden Muhsin el-Barazi oldu. Onlar kendilerini Kürt olarak değil, tamamen Suriyeli olarak tanımladılar ve anayasasında ‘Suriye Cumhuriyeti bir Arap ülkesidir ve Arap milletine aittir’ yazan bir Arap ülkesini yönettiler. Bu önsöz, 1920 yılından günümüze kadar tüm Suriye anayasalarında yer aldı. Tüm anayasalarda belirtildiği gibi, mezhep, etnik köken veya din ayrımı gözetmeksizin vatandaşlık yoluyla egemen olan halka vurgu yapılıyor.

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü.

Yine el-Cezire bölgesinden Kürt kökenli Tümgeneral Tevfik Nizameddin, Suriye Ordusu Genelkurmay Başkanlığı görevini devraldı. Şubat 1958'de Mısır-Suriye Birliği kurulmadan önce Suriye Arap Ordusu’nun komutanlığını yaptı. Bundan sonra da sınırlı bir süre görevine devam etti, ardından Tümgeneral Afif el-Bazra onun yerine geçti. Afif el-Barza da Kürt kökenli olabilir. Zira kardeşi Selahhdin el-Barza'yı tanıyorum. Suriye Arap Ordusu İkinci Bürosu'nda subay olarak görev yapan Barza, Mısır ve Suriye için ünlü Çekoslavakya Mısır Silah Anlaşması’nı (1955), yani ‘silah tekelini kırma’ müzakerelerine katılanlardan biriydi. Ardından gelen tüm Suriye hükümetlerinde, hiç kimse şu veya bu bakanın etnik kökenini sormadı. O da Suriye-Mısır birliğinin en önde gelen bakanlarından biriydi.

Suriyeli Kürt şahsiyetler

Kürt kökenli Arap milliyetçisi eski bakan Muhammed Ali Buzu, Tümgeneral Faruk Buzu ve kardeşi ünlü spor yorumcusu Adnan Buzu. Bu isimlere Şam'ın en ünlü ailelerinden Salihiyye ailesi, Şamadin Aga ve Ömer Aga da eklenebilir. Bunlar, Şam'ın önde gelen Kürt aileleriydi. Bu iki liderin annesi, bizim ailemizdendi. Şam'daki Şamadin Aga Meydanı bugün hala varlığını sürdürüyor.

FR
SDG ile Suriye devleti arasındaki birleşme anlaşmasının şartları (Al Majalla)

Şam'daki Kürt mahallesi, Kürt kökenli ailelerin çoğuna ev sahipliği yapıyor. Ancak bunlar Arap ve daha fazlasıdır. Bunlar arasında, otuz yılı aşkın bir süre Suriye'nin Büyük Müftüsü olarak görev yapan Şeyh Ahmed Kuftaro, İslam'a Arap bakış açısıyla yaklaşan ve bununla gurur duyan İslam vaizi Dr. Muhammed Ramazan el-Buti ve yetenekli yayıncı Mervan Şeyho ile kardeşi Adnan Şeyho'yu yetiştiren El-Şeyho ailesi bulunuyor. Hafız Esed döneminde bakan ve başbakanlık görevlerinde bulunan, Arap Sosyalist Baas Partisi'nin ulusal ve bölgesel liderlik kadrosunda yer alan Muhammed el-Eyyubi'yi hatırlıyorum. Hiçbir zaman “Ben Kürtüm” demedi ve bunu söylemeyen başkaları da var. Çünkü kendilerini Arap olarak görüyorlardı. Kamışlılı gazeteci İrfan Nizamuddin'i hatırlarsınız. Onun “Ben Kürtüm” dediğini hiç duydunuz mu?

Şam'daki Kürt kökenli aileler arasında, Suriye Komünist Partisi'nin liderlerinden ve her zaman Suriye ve Arap ulusunu savunan merhum Halid Bekdaş, eşi ve oğlu Dr. Ammar Bekdaş'ın da mensubu olduğu Bekdaş ailesi bulunuyor. Ayrıca Hamu Lili, Şamsu, ez-Zerki, el-Alusi ve diğer aileler de var. Bu aileler Kürt kökenli, ancak yönelimleri her zaman Suriye ve Arap ulusundan yana oldu. Kürt, Türkmen, Çerkes, Arnavut, Arami, Asur veya Asuri arasında pratikte bir ayrım yoktur. Bahsettiğim tüm aileler Arapça konuşuyordu ve Arap milletindendi. Bunu önyargıdan değil, bilakis hakikat bu olduğu için söylüyorum.

El-Cezire

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad (Kürt Dağı) adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü. Cebel-i Ekrad’da Kürtlerin bir ağası vardı. Kamışlı, çoğunlukla Hıristiyanlar, Asurlu Araplar, Asuriler ve diğerlerinin yerleştiği bir şehir olduğundan 1960'larda ekonomik nedenlerle ABD ve Avrupa'ya göç ettiler. Mülklerinin çoğunu Türkiye'nin güneyinden veya Cebel-i Ekrad’dan gelen Kürtlere sattılar ve Kürtler Kamışlı ve çevresindeki köylere yerleşti.

Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti.

Kamışlı’nın da ilçesi olduğu Haseke ilindeki Kürt nüfusu, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturuyor. Kürtler, başta Amuda, Ayn el-Arab, el-Kahtaniye ve el-Yarubiyye olmak üzere Arap kabileleriyle iç içe oldukları için Kürt etnik bir enklav oluşturmuyorlar. Kürt nüfusunun yoğun olduğu tek bölge, Halep'e bağlı Afrin'dir.

Kürtlere yönelik baskı, 1962 nüfus sayımı sırasında, hazır bulunanların vatandaşlığa kabul edilmesi, hazır bulunmayanların ise dışlanarak kırmızı kart veya başka bir tür yabancı kimliği verilmesi ile belirginleşti. Devletin görüşü, bu insanların çoğunun Suriye vatandaşı değil, Türkiye'nin güneyinden gelen göçmenler olduğu yönündeydi.

Ancak bunların çoğu, özellikle de Baas Partisi Suriye’de iktidara geldiğinde ve bu bölgelerin Araplaştırılması olgusu iktidar rejimini domine ederek Kürtlerin varlığını azalttığında, özellikle de Kürt olgusu ve Kürt sorunu Türkiye, İran ve Irak'ta ortaya çıkmaya ve öne çıkmaya başladığında başka illerde çalışan Suriyelilerdi ve bu durum düzeltilmedi.

İran, Türkiye ve Irak

İran'da, Sovyetler Birliği'nin teşvikiyle 1946 yılında İran'ın kuzeybatısındaki Mahabad şehrinde bir Kürt devleti kuruldu ve 11 ay gibi kısa bir sürenin ardından sona erdi. İran'da ve Türkiye'nin doğusundaki bazı şehirlerde ve bölgelerde yaklaşık 15 milyon Kürt yaşıyor. Kürtler, Türk devletinde bölünme yaratmak amacıyla, Hafız Esad döneminde Suriye'nin desteğiyle Abdullah Öcalan liderliğinde silahlı bir parti olan Kürdistan İşçi Partisi'ni (PKK) kurdular ve silahlı mücadeleye başladılar. Yaklaşık elli yıl boyunca Irak ile Türkiye arasındaki engebeli Kandil Dağları'nı üs olarak kullandılar.

DFE
Suriye hükümet güçleri, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor’da konuşlanmak üzere Fırat Nehri'ni geçerken 19 Ocak 2026 (AFP)

Irak'ta, Kral Gazi bin Faysal döneminde 1931 yılında Ahmed Barzani önderliğinde gerçekleşen devrimin ardından, Kürt lider Molla Mustafa Barzani harekete geçti. Kardeşi Mustafa Barzani, özerklik hedefiyle 1943 yılında ‘İkinci Devrim’ olarak bilinen hareketi başlattı ve Irak devletine karşı isyanın başını çekti. Bunlara 1919 ile 1931 yılları arasında Süleymaniye'de Mahmud Berzenci'nin isyan hareketleri eşlik etti. Barzani hareketi, General Abdulkerim Kasım önderliğindeki 1958 darbesinin başarısından sonra 1961'de ivme kazandı. 1945'ten beri Sovyetler Birliği'nde sürgündeyken Kürdistan Demokrat Partisi'ni (KDP) kuran Molla Mustafa Barzani, harekete katılmaya davet edildi.

Eylül devrimi, ‘Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ (IKBY) olarak bilinen bölgede gerçekleşti. 1961 yılından 1991 yılına kadar Saddam Hüseyin'in Kuveyt'in işgaline karışması dışında hiçbir şey başarılmadı. Bu dönemde, KDP ile arasındaki bölünme nedeniyle Erbil ve Süleymaniye arasında bölünmüş IKBY bölgesinde bir tür özerklik sağlandı. Bu bölünme hala devam ediyor ve nesiller boyu aktarılıyor.  Eski IKBY Başkanı Mesud Barzani, yıllar önceki referandumdan bu yana bağımsızlık elde etmeye çalışsa da buna izin verilmiyor.

Suriye ve Baas Partisi

Suriye’ye gelince hiçbir zaman böyle bir şey olmadı. Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti. Ancak bunların çoğunun ulusal bağlantısı vardı ve bazıları Marksist yönelimdeydi. Ta ki ‘özerk yönetim’ örgütü oluşturulup ‘Suriye Demokratik Güçleri’ (SDG) adını verdikleri silahlı bir örgüt kurulana kadar.

Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır.

2011 yılında başlayan Suriye Devrimi sırasında, bazı sınır ötesi Kürt güçleri zamanın kendileri için uygun olduğunu anladı. Suriye'den üç il bu güçler tarafından ele geçirildi. Bu güçler, Türkiye tarafından terör örgütü olarak görülen PKK'nın bir kolunu oluşturuyordu. Küçük bir nüfusu olmasına ve uluslararası toplumun görüşüne rağmen IKBY’ye benzer bir Kürt bölgesi kurabileceklerini düşündüler. Bu amaçla DEAŞ olgusunu kullandılar. Terör örgütü DEAŞ’la mücadeleyi ve Amerikalılar ve Uluslararası Koalisyonla iletişimi fırsat bilerek, kaderlerini ABD’nin ellerine teslim ettiler.

Ancak bu illerin tamamı Arap illeri ve buralarda Kürtler yaşamıyor. Rakka'da, Deyrizor'da Kürt nüfusu yok. Haseke’de ise nüfusun yaklaşık yüzde 20'si farklı bölgelere dağılmış Kürtlerden oluşuyor. Dolayısıyla, işsiz Arapları örgüt üyesi yaparak çoğunluğu Araplardan oluşan, Kandil Dağları'ndan yönetilen bir silahlı güç oluşturuldu.

Suriye Devrimi’nin zaferle sonuçlanmasından sonra, Suriye'nin yaşadığı istikrarsızlık durumundan yararlanarak rejim liderlerinin bazı kalıntılarını da kendi saflarına kattılar. Ancak, Suriye Devrimi’nde hiçbir rolleri olmadı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kürt Partileri Birliği’nin siyasi bir mücadelesi olduğu biliniyor, ancak ne SDG'nin tutumlarını benimsedi ne de destekledi. Aksine Suriye ulusal birliğinin ve Suriye Arap Cumhuriyeti'nin destekçisi oldu. SDG onlara karşı her türlü organize suçu işlemeye ve yoluna çıkan herkesi öldürmeye başladı. Suriye Kürt Müstakbel Hareketi Lideri Meşal Temo ve diğerlerine suikast düzenledi. Ardından 10 Mart 2025'te yeni Suriye devleti ile bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Kandil Dağları'nın liderlerinin kontrolü altında olması nedeniyle anlaşmanın uygulanmasını geciktirdi.

Tüm bunlardan ötürü Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır. Çünkü Arapçılığın anlamı ve önemi vardır, düşüncesi ve kültürü vardır, ırkçılık değildir. Osmanlı İmparatorluğu, Şamlı el-Yusuf, el-Alusi, ez-Zerki, el-Karaşuli ve el-Barazi aileleri gibi Suriye topraklarındaki Kürtler için büyük beylikler kurdu. Aynı şekilde Kürt Dağı Kürt ağaları vardı. Ancak bu insanlar tarih boyunca Arap olarak kaldılar ve ayrılıkçı ya da ırkçı emelleri olmadı. Mensubiyet itibariyle Suriyeli ve Araplardı. Bunların arasında Suriye devletinde ve Suriye Sosyal Partisi, Baas Partisi, Arap Milliyetçileri Hareketi gibi Arap milliyetçi partilerinde ve Halk Partisi, Ulusal Parti, diğer partiler ve Suriye Ulusal Bloku gibi eski Suriye partilerinde önemli mevkilerde bulunan büyük isimler de bulunuyor.

Suriye bölünmez bir ülkedir, kültürü ve düşüncesi Arap ve İslam'dır, hiçbir zaman kimseye karşı ırkçılık yapmamıştır.



İsrail ordusu Gazze'de Hamas'ın iki önemli militanını hedef aldı

İsrail askerleri, Gazze Şeridi'nin merkezindeki "Sarı Hat" olarak adlandırılan bölgeye bakan askeri karakolda, 26 Mayıs 2026 (AP)
İsrail askerleri, Gazze Şeridi'nin merkezindeki "Sarı Hat" olarak adlandırılan bölgeye bakan askeri karakolda, 26 Mayıs 2026 (AP)
TT

İsrail ordusu Gazze'de Hamas'ın iki önemli militanını hedef aldı

İsrail askerleri, Gazze Şeridi'nin merkezindeki "Sarı Hat" olarak adlandırılan bölgeye bakan askeri karakolda, 26 Mayıs 2026 (AP)
İsrail askerleri, Gazze Şeridi'nin merkezindeki "Sarı Hat" olarak adlandırılan bölgeye bakan askeri karakolda, 26 Mayıs 2026 (AP)

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nin kuzeyinde Hamas’ın iki üst düzey mensubunu hedef aldığını duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığı habere göre dün erken saatlerde onlarca Filistinli, Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın yeni lideri Muhammed Avde’nin cenazesini Gazze kentinin sokaklarında taşıdı.

Avde, ateşkese rağmen Hamas’ın üst düzey liderlerini hedef alan İsrail operasyonları kapsamında öldürüldü.

İsrail ordusu, Avde’nin salı akşamı Gazze’de düzenlenen “nokta operasyonuyla” öldürüldüğünü açıkladı. Bu saldırı, selefi İzzeddin el-Haddad’ın Gazze Şeridi’nde bir konut binasına düzenlenen İsrail saldırısında öldürülmesinden bir haftadan kısa süre sonra gerçekleşti.


İsrail, Nabatiye şehrinin savunmasını test ediyor

Nebatiye'nin doğusundaki Beaufort Kalesi'nden, İsrail'in kaleyi hedef alan hava saldırıları sonucu duman yükseliyor, (Reuters)
Nebatiye'nin doğusundaki Beaufort Kalesi'nden, İsrail'in kaleyi hedef alan hava saldırıları sonucu duman yükseliyor, (Reuters)
TT

İsrail, Nabatiye şehrinin savunmasını test ediyor

Nebatiye'nin doğusundaki Beaufort Kalesi'nden, İsrail'in kaleyi hedef alan hava saldırıları sonucu duman yükseliyor, (Reuters)
Nebatiye'nin doğusundaki Beaufort Kalesi'nden, İsrail'in kaleyi hedef alan hava saldırıları sonucu duman yükseliyor, (Reuters)

İsrail ordusu, Güney Lübnan’ın en büyük kentlerinden Nebatiye’nin savunma hatlarını test ederken, dün kentin çevresinde sahada ilerleme kaydetti. İsrail güçleri, Doğu Zutr beldesine doğru ilerlerken çevredeki köyleri de topçu atışlarıyla hedef aldı.

İsrail ordusunun, Nebatiye kent merkezine yaklaşık 3 kilometre uzaklıktaki tarihi Şkif Kalesi’ne ulaşmayı hedeflediği belirtiliyor. Stratejik konumdaki kale, İsrail’in Litani Nehri’nin güneyinde kontrol altında tuttuğu bölgelere hâkim bir noktada bulunuyor. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Şkif Kalesi ile Litani’nin kuzeyindeki Zutr, Arnun ve Yahmur beldeleri daha önce İsrail ordusunun ilan ettiği “sarı hat” içinde yer alıyor.

Hizbullah ise yaptığı açıklamada, İsrail’in Zutr’daki ilerleme girişimine karşı koyduklarını ve İsrail askerleriyle sıfır mesafeden çatışmaya girdiklerini duyurdu.

Öte yandan Tel Aviv yönetimi, sınır hattından yaklaşık 20 kilometre derinliğe kadar uzanan bir ateş çemberi oluştururken, Nebatiye çevresindeki bazı beldelerin tamamen boşaltıldığı bildirildi.

Buna paralel olarak İsrail ordusu, sahil kenti Sur’un geniş bölgeleri için tahliye uyarısı yayımladı ve akşam saatlerinde kentin mahallelerini hedef alan yoğun bombardımana başladı.


Darfur’daki silahlı hareketler tarihi dayanak noktalarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya

HDK’nın Darfur bölgesi vilayetleri üzerindeki neredeyse tam hakimiyeti, söz konusu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı (AFP)
HDK’nın Darfur bölgesi vilayetleri üzerindeki neredeyse tam hakimiyeti, söz konusu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı (AFP)
TT

Darfur’daki silahlı hareketler tarihi dayanak noktalarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya

HDK’nın Darfur bölgesi vilayetleri üzerindeki neredeyse tam hakimiyeti, söz konusu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı (AFP)
HDK’nın Darfur bölgesi vilayetleri üzerindeki neredeyse tam hakimiyeti, söz konusu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı (AFP)

Cemal Abdulkadir el-Bedevi

Darfur’daki silahlı hareketlerin, Sudan’da barışa yönelik Cuba Anlaşması çerçevesinde orduyla iktidar ortaklığı kurmasına ve ardından ‘Ortak Kuvvetler’ bünyesinde Hızlı Destek Kuvvetleri'ne (HDK) karşı sahada fiilen onun yanında yer almasına karşın, yaşanan gelişmeler ve HDK’nın bölgenin beş vilayeti üzerinde kurduğu fiili hakimiyet, bu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı.

Otorite ve yapılar

HDK liderliğindeki Sudan Kurucu İttifakı (Tesis İttifakı), bölge üzerindeki hakimiyetini pekiştirme yolunda önemli bir adım atarak yürütme ve yasama organlarını tamamladığını, idari ve ekonomik düzeni yeniden tesis ettiğini, bankacılık sistemini işler hale getirdiğini duyurdu. İttifak, Güney Darfur'daki Nyala şehrini başkent ilan etti.

Sudan Kurucu İttifakı paralel hükümeti Başbakanı Muhammed Hasan el-Teayişi, yürütme organındaki boş bakanlık koltuklarını doldurmak amacıyla yedi bakanın yanı sıra çeşitli bakanlıklara müsteşar ve genel müdür atamalarını kararname ile gerçekleştirdi. Atamalar arasında Polis Kuvvetleri Genel Müdürü de yer alıyor.

Stratejik hata

Sudan Sivil ve Demokratik Araştırmalar Merkezi'nin kurucusu ve direktörü Nehar Osman Nehar, yaptığı değerlendirmede, “Darfur’daki hareketlerin çatışan taraflardan (Sudan ordusu ve HDK) birinin safına geçmek yerine yapıcı tarafsızlık ilkesini benimsemesi ve arabuluculuk ile çözüm üretme rolüne soyunması çok daha isabetli olurdu. Oysa hareketler, kendilerinin yaratmadığı ve meyvelerini devşiremeyeceği bir savaşta yakıt olmayı tercih ederek büyük bir stratejik hata yaptı. Ne var ki söz konusu çatışma özünde Sudan ordusu ile başlangıçta onun bir parçası olan HDK kuvvetleri arasındaki kurumsal bir hesaplaşmadır. Darfur hareketlerinin yapması gereken, bu savaşta taraf olmak değil; yapıcı tarafsızlık tutumunu öne çıkararak arabuluculuk ve çözüm üretme işlevini üstlenmekti.

Baskı kozu

Nehar’a göre silahlı hareketlerin yapıları gereği özerkliklerinden gönüllü olarak vazgeçmelerinin pek olası değil. Çünkü bağımsız silahlı yapılar olarak varlıklarını sürdürmek, liderlerinin hükümet taleplerini koparabilmek için elindeki tek baskı aracı. Orduya entegre olmaları, anlaşmaların hayata geçirilmesi için sahip oldukları tüm kaldıraç gücünü ellerinden alır. Bu yüzden Nehar, söz konusu liderlerin, ellerindeki tüm imkânları seferber ederek bu özerkliği korumaya çalışacaklarını öngörüyor. Bu, maaşlarını, rütbelerini ya da gerçek bir ilgi göremeyebilecek savaşçılarının zararına olsa bile. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardı analize göre bu tablo, buradaki çıkarın davanın değil, liderlerin çıkarı olduğuna işaret ediyor.

Belirsiz bir gelecek

Sivil ve Demokratik Araştırmalar Merkezi direktörü sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eksik ya da kısmi de olsa barışa yönelik her adımı ilke olarak destekliyorum. Ancak gerçekler farklı bir tablo ortaya koydu. 2020 yılının kasım ayında imzalanan Cuba Anlaşması, 2023 yılının nisan ayında savaşın patlak vermesine dek geçen sürede yerinden edilmiş kişiler ve mülteciler açısından, kalkınma alanında, hatta güvenlik düzenlemeleri ve geçiş dönemi adaleti maddelerinde somut hiçbir şey üretemedi. Fiilen hayata geçen tek şey, hareket liderlerine tanınan egemenlik ve siyasi mevkilerden ibaret kaldı. Anlaşmanın geleceğini son derece muğlak görüyorum; zira sahada uygulanan tek şey, hâlâ hareket liderlerinin elinde bulunan egemenlik pozisyonları oldu.”

‘Tesis’ adlı paralel hükümet, kontrolünü sağlamaya yönelik kararlar aldı (AFP)‘Tesis’ adlı paralel hükümet, kontrolünü sağlamaya yönelik kararlar aldı (AFP)

Nehar, Hızlı Destek Kuvvetleri'nin Darfur üzerindeki hakimiyetini kelimenin tam anlamıyla bir işgal olarak nitelendiriyor: güç yoluyla bölgeye dayatılan yeni bir gerçeklik. Kontrolünde bulunan bölgelerdeki ihlallerin genel hacminin önceki dönemlere kıyasla azaldığını kabul etmekle birlikte, tablonun normalden çok uzak olduğunun altını çiziyor. Bu bölgelerdeki vatandaşlar ifade özgürlüğünden ve serbest dolaşım hakkından yoksun; ticari hayat neredeyse durma noktasına gelmiş, insani yardımlar kısıtlanmış, telefon kullanımı bile denetim ve baskı altında. "Bu ne kurtuluştur ne de yönetimdir; bu salt bir işgaldir" diyor.

Ateşkes kaygıları

Darfur tarihi araştırmacısı Abdurrahim Yahya da benzer bir perspektiften değerlendiriyor. Cuba Anlaşması'nı imzalayanlar başta olmak üzere söz konusu hareketlerin, kuruluşlarından bu yana en tehlikeli evreyle karşı karşıya olduğunu belirten Yahya’ya göre bunun sebebi eski güçlerinin her zaman Darfur'daki toprak denetimine, toplumsal tabana ve bölge halkının haklarını koruma söylemine dayanıyor olması.

Bu hareketlerin insani ateşkese karşı çıkmasını, tüm Darfur'u HDK'nın eline bırakan sahada oluşmuş gerçekliğin kalıcı hale gelmesi kaygısıyla doğrudan ilişkilendiren Yahya’ya göre uzun süreli bir çatışma durmasının mevcut kontrol haritasını dondurabileceğini, bunun da sonradan değiştirilmesi güç kalıcı bir siyasi gerçeğe ya da müzakere zeminine dönüşebileceğini düşünüyorlar.

Kaygılar ve katılaşan tutumlar

Yahya'ya göre Darfur’daki hareketlerin kaderi artık büyük ölçüde bölge üzerindeki kontrolü ne kadar hızlı yeniden ele geçirebileceklerine bağlı. Bunu başarabilirse rollerini ve nüfuzlarını yeniden inşa edebilirler. Ancak HDK'nın bölgedeki hakimiyeti uzun süre yerleşik kalırsa, hareketlerin Darfur içindeki siyasi ve askeri ağırlığının giderek erimesi kaçınılmaz hale gelecek.

Önce kurtuluş

Darfur Bölgesi Valisi Minni Arko Minawi ile Adalet ve Eşitlik Hareketi Başkanı Cibril İbrahim, herhangi bir ateşkes anlaşmasında önceliğin Cidde mutabakatının hayata geçirilmesi, yani HDK milislerinin kentlerden ve sivil yerleşim alanlarından çekilmesi olması gerektiği konusunda hemfikir.

Darfurlu iki lider, HDK’nın kontrolündeki yerleşim bölgelerinden ve sivil alanlardan tam çekilme sağlanmadıkça hiçbir askeri yumuşamanın işe yaramayacağını düşünüyor. Onlara göre sivil yaşamın normale dönmesi ve halkın korunması ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Minawi, düşmanlıkların sona erdirilmesine yönelik her türlü süreçte milislerin elindeki bütün tutuklu ve kaçırılmışların koşulsuz serbest bırakılmasını ön şart olarak koyarken, barışın, Darfur'da ve diğer eyaletlerde hakların iadesi ile mülklere ve özgürlüklere yönelik ihlallerin sona erdirilmesiyle başladığını vurguluyor.

İbrahim ise Darfur’un HDK’nın elinden kurtarılmasının en büyük öncelik olduğunu kararlılıkla dile getiriyor. İbrahim, bölgenin tamamı geri alınmadan savaşın durdurulmasının ya da müzakere masasına oturulmasının mümkün olmadığını savunuyor ve sorumluluklarının Darfur'u geri almak için büyük ilerlemeye hazır olmayı gerektirdiğini belirtiyor.

İki tarafı keskin bıçak

Devrim Güçleri Demokratik Sivil İttifakı'nın başkanı ve eski Başbakan Abdullah Hamduk, ateşkesin iki tarafı keskin bıçak gibi olduğu konusunda Minawi ile aynı noktada buluşuyor. Ancak ateşkes için gerekli düzenleme ve koşullar meselesinde görüşleri ayrışıyor. Hamduk, insani ateşkesi net bir siyasi süreçle ilişkilendiriyor ve böyle bir zemin oluşturulmadan atılacak adımın ülkenin fiilen bölünmüşlüğünü pekiştirebileceği ya da en iyi ihtimalle yeni çatışma turlarının başlamasından önce yaşanan geçici bir soluklanmaya dönüşebileceğine karşı uyarıyor.

Acil insani ateşkes çağrısı (AFP)

Acil insani ateşkes çağrısı (AFP)

Bu ateşkesin özgürlük, barış ve adalet şiarlarını taşıyan Aralık Devrimi'nin hedeflerine ulaşmayı ve kalıcı istikrarı gözeten kapsamlı, bağımsız ve güvenilir bir siyasi sürece zemin hazırlaması gerektiğini vurgulayan Hamduk, tüm tarafları acil insani ateşkesi derhal kabul etme çağrısını yinelerken, arayışındaki siyasi sürecin ülkenin parçalanmasına doğru sürüklenmesini önleyebilecek ve köklü, kapsamlı çözümlere ulaşabilecek tek yol olduğunu ısrarla belirtiyor.

Olağanüstü durum

Darfur El-Cedide gazetesi genel yayın yönetmeni Ali Mansur ise HDK milislerinin Darfur'un büyük bölümü ile Kurdufan'ın bir kısmı üzerindeki hakimiyetini, savaş koşullarının ve askeri tablonun karmaşıklığının dayattığı olağanüstü bir durum olarak değerlendiriyor; kalıcı ya da uzun vadede sürdürülebilir bir gerçeklik olarak görmüyor. Milislerin istikrarlı bir yönetim modeli ortaya koyamaması, ordunun ve müttefik kuvvetlerin çeşitli cephelerdeki süregelen ilerleyişi, milislerin içinden geçtiği yıpranma ve saflarındaki ayrılıklar, bu güçlerin bölgede askeri veya coğrafi bölünmeye dayalı kalıcı bir statüko tesis etmesini giderek daha güç hale getiriyor.

Bu yüzden Mansur, hareketlerin geçmiş yıllarda sergilediği büyük başarısızlıklara karşın, hatalarını gözden geçirme ve rotalarını düzeltme fırsatını hâlâ ellerinde bulundurduğunu düşünüyor. Bunun için Sudanlı siyasi çalışmanın geleceğinin silah gücüne, bölgeci söyleme ya da mağduriyet siyasetine değil, halkın güvenlik, istikrar, adalet ve kalkınma özlemlerine dokunan bir ulusal proje sunabilme kapasitesine dayandığının farkına varılması gerekiyor.

Kaçırılan fırsatlar

Darfur’daki hareketlerin barış anlaşmalarının ardından tarihsel bir dönüşüm fırsatını heba ettiğini düşünen Mansur’a göre bu hareketler, bölgesel ya da askeri nitelikli talep odaklı yapılar olmaktan çıkıp, bağımsızlıktan bu yana Sudan'ı çatışmalar, bölünmeler ve zayıf ulusal vizyon batağında tutan geleneksel partilerle rekabet edebilecek ulusal siyasi partilere dönüşebilirdi.

Mansur, söz konusu hareketlerin büyük çoğunluğunun isyan zihniyetinden devlet zihniyetine, savaş söyleminden siyaset söylemine geçişi başaramadığına dikkat çekiyor. Farklı bölgelerden, kabilelerden ve aidiyetlerden Sudanlıları kucaklayabilecek bütünlüklü bir ulusal program ortaya koyamadılar. Bir kısmı ise mevcut aşamanın devlet inşasını, yeniden yapılanmayı ve istikrarı merkeze alan kapsayıcı bir ulusal söylem gerektirmesine karşın, siyasi seferberliğin aracı olarak mağduriyet ve dışlanmışlık söyleminin esiri olmaktan kurtulamadı.

Geçtiğimiz yıl 26 Ekim'de Kuzey Darfur vilayetinin ve bölgenin yönetim şehri El-Faşir’in yaklaşık 18 aylık kuşatmanın ardından tamamen HDK kontrolüne geçmesiyle birlikte, bu güçler Darfur'un; Kuzey, Doğu, Orta, Batı ve Güney Darfur olmak üzere beş vilayet merkezi üzerindeki hakimiyetini tamamladı. El-Faşir, Sudan ordusunun bölgedeki son kalesi olma özelliğini de böylece yitirdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.