Sudan ordusu, Mavi Nil eyaletindeki stratejik öneme sahip el-Kili’yi geri aldıhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5271524-sudan-ordusu-mavi-nil-eyaletindeki-stratejik-%C3%B6neme-sahip-el-kili%E2%80%99yi-geri-ald%C4%B1
Sudan ordusu, Mavi Nil eyaletindeki stratejik öneme sahip el-Kili’yi geri aldı
Hartum’un kuzeyindeki Sudanlı askerler, 25 Ocak 2025 (Reuters)
Sudan ordusu, Mavi Nil eyaletindeki stratejik öneme sahip el-Kili bölgesinin kontrolünü yeniden ele geçirdiğini açıkladı. Ordu, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile yaşanan çatışmalarda can kayıpları ve askeri teçhizat açısından ağır kayıplar verdirildiğini bildirdi.
Ordudan yapılan açıklamada, 4. Piyade Tümeni ile ona bağlı destek güçlerinin, güney ekseninde el-Kurmuk kenti yakınlarında bulunan el-Kili bölgesini, HDK ve Joseph Tuka liderliğindeki diğer isyancı gruplarla girilen çatışmaların ardından geri aldığı belirtildi. Açıklamada, askeri operasyonlar sırasında çok sayıda askeri ekipman ve savaş aracının imha edildiği, isyancı güçlere de ağır kayıplar verdirildiği ifade edildi.
Sudan ordusu, birliklerinin bölge içinde konuşlandığını gösteren görüntüler yayımlarken, askeri operasyonların ‘eyaletin tamamındaki isyanın bastırılması, güvenlik ve istikrarın güçlendirilmesi ile ülke sınırlarının korunması’ hedefiyle sürdürüleceğini duyurdu.
Öte yandan Mavi Nil Eyaleti Valisi Ahmed el-Umde, Facebook üzerinden yaptığı paylaşımda, 4. Piyade Tümeni’nin el-Kili bölgesinde elde ettiği başarının ‘eyaletteki isyanın sonunun başlangıcı’ olduğunu belirtti. El-Umde, ‘tam kurtuluşun işaretlerinin yakında görüleceğini’ ifade etti.
El-Kili bölgesi, Damazin ile Etiyopya sınırına yakın el-Kurmuk kentini birbirine bağlayan ana yol üzerinde bulunması nedeniyle stratejik önem taşıyor. Söz konusu bölge, geçtiğimiz mart ayında HDK ve müttefiki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey’in (SPLM-N) kontrolüne geçmişti. Daha önce bölgeyi ziyaret eden Sudan Genelkurmay Başkanı Yaser el-Ata, HDK’nin kontrolündeki bölgelerin geri alınması amacıyla Mavi Nil eyaletine askeri takviye gönderileceğini açıklamıştı. Buna karşılık HDK, bölgede devam eden çatışmalara ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmadı. Çatışmaların, Mavi Nil eyaletinin ikinci büyük kenti olan Kaysan’ın çevresinde süren çatışmalarla eş zamanlı olarak devam ettiği bildirildi.
Diğer yandan HDK’nin desteklediği Sudan Kurucu İttifakı’nın ana bileşenlerinden biri olan SPLM-N, el-Kurmuk bölgesine bağlı Dukan, Karn Karn ve Hor el-Hasan kasabalarının kontrolünü ele geçirdiğini duyurdu. SPLM-N ayrıca, güçlerinin Kaysan kentine doğru ilerlediğini açıkladı. SPLM-N’nin resmi Facebook sayfasında yayımlanan açıklamada, güçlerinin Sudan ordusunun bölgedeki savunma hatlarını dağıtmayı başardığı, bunun sonucunda ordu birliklerinin Damazin kentine doğru geri çekildiği ifade edildi.
Sudan Genelkurmay Başkanı Yaser el-Ata, Mavi Nil Eyaleti Valisi Ahmed el-Umde ile yaptığı görüşme sırasında (Facebook)
Sahadaki bu gelişmeler, Sudan ile Etiyopya arasındaki gerilimin arttığı bir dönemde yaşanıyor. Sudan ordusu, Etiyopya hükümetini HDK’ye destek vermekle suçlamayı sürdürüyor. Bu suçlamalar arasında, Etiyopya topraklarının Sudan içinde insansız hava araçlarının (İHA) saldırı düzenlemesi için kullanıldığı iddiası da yer alıyor. Sudan ordusu, son olarak geçen hafta Hartum Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan saldırının da bu kapsamda değerlendirildiğini öne sürdü.
Güney Kordofan’daki çatışmalar
Güney Kordofan eyaletinde, Sudan ordusu ve ona destek veren güçlerle HDK arasında şiddetli çatışmalar sürüyor. Çatışmaların, Delenc kenti yakınlarındaki et-Tekme bölgesinde yoğunlaştığı, ancak bölgenin hangi tarafın kontrolünde olduğuna ilişkin çelişkili bilgiler bulunduğu bildirildi.
Öte yandan, HDK tarafından desteklenen Sudan Kurucu İttifakı, dün Güney Kordofan eyaletindeki Ebu Zabad kenti yakınlarında sivil bir nakliye kamyonunu hedef alan İHA saldırısında 15 kişinin hayatını kaybettiğini, onlarca kişinin de yaralandığını açıkladı. İttifak Sözcüsü Alaaddin Avad Nakd, saldırının Sudan ordusu tarafından gerçekleştirildiğini öne sürdü. Nakd, kamyonun Hami kasabasından Ebu Zabad’a doğru ilerlediği sırada hedef alındığını, saldırıda 15 kişinin yaşamını yitirdiğini ve 17’den fazla kişinin çeşitli derecelerde yaralandığını söyledi. Facebook üzerinden yayımlanan açıklamada Nakd, “Silahsız sivillerin kasıtlı şekilde hedef alınması, ülkede korku yaymayı ve savaş ile kaosun alanını genişletmeyi amaçlayan bir girişimdir” ifadesini kullandı. Nakd ayrıca, uluslararası topluma, bu saldırılar karşısında ‘güçlü ve net bir tutum’ alma çağrısı yaptı. Sudan ordusu ise suçlamalara ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmadı. Birleşmiş Milletler (BM) raporlarına göre, Sudan ordusu ile HDK arasında ocak ayından bu yana karşılıklı İHA saldırıları sonucu yaklaşık 700 sivil hayatını kaybetti.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir Libyalının yargılanması, Dibeybe’ye karşı öfkeyi körüklüyorhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5321124-uluslararas%C4%B1-ceza-mahkemesi%E2%80%99nde-bir-libyal%C4%B1n%C4%B1n-yarg%C4%B1lanmas%C4%B1-dibeybe%E2%80%99ye-kar%C5%9F%C4%B1
Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir Libyalının yargılanması, Dibeybe’ye karşı öfkeyi körüklüyor
Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Libya'nın başkenti Trablus’taki cezaevlerinden birinin eski müdürü olan ve halen Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılanan Halid el-Hişri’nin destekçileri, Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe’ye yönelik protestolarını artırdı. Destekçiler, başsavcıdan derhal harekete geçerek Hişri’nin Libya’ya geri getirilmesini ve ülkede yargılanmasını talep etti.
‘Ölüm meleği’ lakabıyla anılan 48 yaşındaki Hişri, 2015 yılının Şubat ayı ile 2020’nin başları arasında Trablus’ta yönettiği Mitiga Cezaevi’nde işlendiği öne sürülen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla ilgili 17 suçlamayla karşı karşıya bulunuyor.
Savaş suçları işlemekle suçlanan Libyalı Halid el-Hişri (Uluslararası Ceza Mahkemesi)
Hişri’nin yakalanmasından bu yana açılan dava, Dibeybe’yi ‘sanık sandalyesine’ oturttu. Siyasi çekişmelerin yaşandığı süreçte muhalifleri öfkelerini Dibeybe’ye yöneltirken, Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu, Hişri’nin Temmuz 2025’te Almanya’da yakalanmasını ve Lahey’deki UCM’nin gözaltı merkezine nakledilmesini memnuniyetle karşılamıştı.
UCM, 14 Eylül’de aldığı kararla Hişri’nin yargılanmasına gelecek yıl 4 Mayıs’ta başlanmasını kararlaştırdı. Böylece Hişri, Birleşmiş Milletler’in (BM) 2011’de verdiği yetki doğrultusunda Libya’da başlatılan soruşturma kapsamında UCM’de yargılanan ilk Libyalı şüpheli olacak.
Hişri’nin destekçileri pazar akşamı Trablus’un Cuma Pazarı bölgesi ile başkentin çevresindeki bölgelerin sosyal konseyi önünde toplandı. Hişri’nin yargılanmasını protesto eden göstericiler, “Sessiz kalmayacak ve geri adım atmayacağız. Onu Libya’ya geri getirmek ve ülkenin yargısı önünde yargılanmasını sağlamak için tüm hukuki yollara başvuracak ve barışçıl yöntemleri kullanacağız. Ardından onun tutuklanmasına neden olan herkesin hesap vermesini sağlamak için çalışacağız” ifadelerini kullandı.
Gösteriye Cuma Pazarı ve çevre bölgeler ile Büyük Trablus bölgesindeki çeşitli kesimlerden şeyhler ve gençler katıldı. Göstericilerden biri tarafından okunan bildiride, Hişri’nin UCM’de yargılanmasına tepki gösterilerek, “O bir suçlu değil. Devletin ortadan kaybolduğu ve düzensizliğin yayıldığı dönemde öne çıkan, onurlu insanların çağrısına kulak veren adamlardan biriydi” denildi.
UCM savcıları daha önce mahkeme hakimlerine Hişri’nin ‘merhamet göstermeden işkence yapmasıyla’ tanındığını söylemiş, bu nedenle tutukluların kendisine ‘Azrail’ lakabını taktığını belirtmişti.
UCM’nin 4 Mayıs’ta düzenlediği önceki duruşmada savcılar, Hişri’nin Libya’da Terörizm ve Organize Suçlarla Mücadele Birimi tarafından yönetilen Mitiga Cezaevi’nin kadınlar bölümünden sorumlu olduğunu belirtmişti. Savcılar, “Binlerce mağdur yasal dayanak olmaksızın, insanlık dışı koşullarda gözaltına alındı ve tutuldu; sistematik biçimde kötü muamele ve işkenceye maruz bırakıldı” ifadelerini kullanmıştı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi (AP)
Terörizm ve Organize Suçlarla Mücadele Birimi’nin kalesi olarak görülen Cuma Pazarı sakinleri, mesajlarını ‘Libya ve dünya kamuoyuna; tüm özgür ve onurlu insanlara’ ileterek, “Uzun süren sessizliğin ve sabrın taşmasının ardından sesimizi yükseltiyor, Trabluslu Halid el-Hişri’nin maruz kaldığı haksız tutuklamayı en güçlü şekilde kınıyor ve reddediyoruz” ifadelerini kullandı.
Toplanan kalabalık, Dibeybe hükümetini, “Bu utanç verici eylemde suç ortaklığı yapmak ve Libya’nın Roma Statüsü’nü imzalamamış veya onaylamamış olmasına rağmen UCM’ye Hişri’yi yakalaması için yeşil ışık yakmakla” suçlayarak ‘tam sorumluluk’ taşıdığını savundu. Göstericiler ayrıca Alman hükümetini, ‘dosyanın tamamen siyasi nitelikte olduğunu bildiği halde’ Hişri’nin teslim edilmesini kolaylaştırmakla suçladı.
Yargıç Althea Windsor 14 Eylül’de yaptığı açıklamada, davanın ‘adil ve hızlı, herhangi bir gerekçesiz gecikme olmaksızın’ yürütülmesini istediğini belirtmişti. Windsor, iddia edilen suçların işlenmesinin üzerinden en az altı yıl geçtiğine dikkat çekmişti. Hişri’nin mağdurları ise yargılamanın mümkün olan en kısa sürede başlamasını talep ediyor.
Bununla birlikte Hişri’nin destekçileri, onun ‘organize suç, DEAŞ ve adam kaçırma ile silahlı soygunlarla mücadelede ön saflarda yer aldığını’ savunuyor. Destekçileri açıklamalarında, “Hişri'nin yaptığı ve gurur duyduğumuz, geri adım atmayacağımız şey bir suç değil, şereftir; suçlama değil, bir onurlandırmadır. Ayrıca tutuklanmasının, Mayıs 2025’te Trablus’ta yaşanan olaylar ve gösterilerin ardından gerçekleşmesi, dosyanın siyasi olduğuna dair hiçbir şüpheye yer bırakmıyor” ifadelerini kullandı.
Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, Kasım 2024’te Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han’ı kabul ederken (Dibeybe’nin ofisi)
Hişri’ye yöneltilen suçlamalar arasında işkence ve öldürme, öldürmeye teşebbüs, kişisel onur ve haysiyete yönelik ağır saldırı, zalimane ve insanlık dışı muamele ile tutuklulara yönelik tecavüz ve diğer cinsel şiddet türleri yer alıyor.
4 Mayıs’ta düzenlenen duruşmada Hişri’nin avukatı, müvekkilinin kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddettiğini belirtti. Avukat ayrıca Hişri’nin, davasının mahkemenin yargı yetkisi kapsamında olmadığı gerekçesiyle yargılanmasına itiraz ettiğini ancak mahkemenin bu itirazı reddettiğini aktardı.
Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Adalet Bakanı Halime İbrahim (Bakanlık Medya Ofisi)
UBH’nin 20 Haziran 2024’te, Adalet Bakanlığı aracılığıyla UCM Savcılığı’na gönderdiği resmi yazıyla, Roma Statüsü’nün 12. maddesinin 3. fıkrası kapsamında mahkemenin yargı yetkisini kabul ettiği belirtiliyor. Söz konusu fıkra, üye olmayan devletlerin kendi topraklarında işlenen suçlarla ilgili olarak mahkemenin yargı yetkisini kabul etmesine veya bu suçları mahkemeye sevk etmesine olanak tanıyor.
Husi savaşının ortaya çıkardığı dört gerçek… İran’ın doğrudan rolü ne?https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5321123-husi-sava%C5%9F%C4%B1n%C4%B1n-ortaya-%C3%A7%C4%B1kard%C4%B1%C4%9F%C4%B1-d%C3%B6rt-ger%C3%A7ek%E2%80%A6-i%CC%87ran%E2%80%99%C4%B1n-do%C4%9Frudan-rol%C3%BC-ne
Husi savaşının ortaya çıkardığı dört gerçek… İran’ın doğrudan rolü ne?
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Enver el-Ansi
Yemen’de Husilerin kontrolündeki bölgelere komşu vilayetler ve başkent Sana çevresi de dahil olmak üzere tüm temas hatlarında çatışmalar şiddetleniyor. Karşılaşma; mezhepsel ve bölgesel nitelikli seferberlik çabalarıyla siyaset ve medya alanlarına da taşınıyor.
İran ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yönlendirdiği bu tırmanış, çoğu vilayetteki tüm sınırları ve Suudi Arabistan ile olan komşuluk sınırlarını aşarak Suudi Arabistan ile diğer Körfez ülkelerini daha geniş kapsamlı ve daha yüksek maliyetli bir bölgesel savaşa çekme amacını taşıyor.
Buna rağmen söz konusu tırmanış, Husiler adına henüz kesin bir sonuç vermedi. Grubun unsurlarının Kızıldeniz’deki Yemen adalarına ve Babu’l Mendeb Boğazı çevresine ulaşması, DMO uzmanlarının, füze ve teknik kapasitelerinin doğrudan desteğiyle gerçekleşti. Bu durum, grubun kendi öz gücünden ziyade İran müdahalesinin boyutunu ortaya koyuyor.
Milislerin bu noktalarda kurduğu mevziler ise kırılganlığını koruyor. Boğaza bakan yüksek bölgelerdeki tüneller, siperler ve radarlar, hükümet güçlerinin hava üstünlüğü altında günün her saati gözetim altında tutuluyor.
Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre unsurlarının Babu’l Mendeb çevresine ulaşmasının ardından Husiler, boğazın ABD veya İsrail gemilerine saldırmak için kullanılmayacağını taahhüt etti. Ancak Washington ve Tel Aviv’in bu taahhüdü inandırıcı bulmaması, ilan edilen bu ‘başarıyı’ içeriğinden yoksun bırakıyor.
ABD basınında yer alan haberlere göre, Başkan Donald Trump’ın Camp David’deki tatilini keserek Washington’a dönmesi ve kendisine Husilerin Batı Sahili ile Babu’l Mendeb arasındaki mevzilerini hedef alacak hava saldırısı seçeneklerinin sunulmasının ardından, bölgede ani bir tırmanışın yaşanma ihtimali yüksek görülüyor.
Hiçbir faydası olmayan büyük bir masraf
Gruba yakın çevreler, ‘gerilimi tırmandırma savaşında’ ve Marib’e doğru ilerleme girişimlerinde büyük kayıplar verildiğini kabul ediyor. Söz konusu çevrelerde son iki gündür, Marib yakınlarındaki Doğu Balk Dağı cephesi ile Taiz ve Lahic vilayetleri arasında yer alan ve Babu’l Mendeb’e bakan Kehbub Dağları cephesinde iki tugayın tamamen kuşatıldığına, ayrıca asker toplama ve seferberlik faaliyetleriyle tanınan saha komutanlarının öldürüldüğüne dair henüz doğrulanmamış bilgiler dolaşıyor.
Lübnan ile İsrail arasında ateşkes yürürlüğe girdikten sonra Lübnan’la dayanışmalarını ifade etmek amacıyla düzenlenen bir gösteride Husi destekçileri İran bayrağının etrafında oturuyorlar… Sana, Yemen, 17 Nisan 2026 (Reuters)
Bu çevreler, söz konusu tırmanışın sonunda grubun nereye varacağını ve henüz en önemli perdeleri açılmamış bir savaşta, İran’ı memnun etmek ve ona kendi sınırlarından uzakta bir zafer hissi yaşatmak adına ödenen ağır bedeli sorguluyor.
Aynı zamanda Yemenliler, cephelerdeki çatışan tarafların karşılıklı olarak sergilediği öldürme, esir alma ve aşağılama görüntülerine büyük bir acıyla bakıyor ve tüm bunların nedenini sorguluyor. Ancak asıl önemli soru varlığını koruyor: Husileri bir aile, grup veya mezhep olarak kendi toplumsal yapılarından ve ulusal kimliklerinden uzaklaşmaya iten şey neydi?
Husi örgütü, 2004’teki ilk Saada savaşlarından bu yana devlete ve topluma karşı sürdürdüğü uzun yıllara dayanan silahlı isyan boyunca, İran gündemine olan bağlılığının Yemen’in egemenliğine dair her türlü unsurun önünde geldiğini ve imzaladığı hiçbir taahhüde güvenilemeyeceğini kanıtlamış bulunuyor.
Grup, sıkıştığı anlarda taahhütlerde bulunmayı ve fırsat bulduğu ilk anda bu taahhütlerden geri adım atmayı alışkanlık haline getirdi:
- 2014 yılında Ulusal Diyalog Konferansı sonuçları temelinde, Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde Husiler ile siyasi aktörler arasında imzalanan Barış ve Ortaklık Anlaşması bunlardan biri. Söz konusu anlaşmanın imzası, milislerin Sana’yı işgal etmesiyle eş zamanlı gerçekleşti ve grup bu anlaşmayla bir Yemen bileşeni olarak tanındı.
- Ardından eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile kurulan ittifak geliyor. Bu ittifak, Salih’in ortaklığı sonlandırdığını duyurması ve Yemen halkına Husilere karşı ayaklanma çağrısı yapmasından iki gün sonra, 4 Aralık 2017’de öldürülmesiyle son buldu.
- Son olarak ise 2018 sonlarında imzalanan Stockholm Anlaşması’nın etrafından dolanılması yer alıyor. Kapsamlı bir çözüme yaklaşılacağını düşünen uluslararası toplumun müdahalesi sayesinde Hudeyde’de eli kulağında olan bir çatışmadan kurtulan grup, imzalanan metnin mürekkebi kurumadan taahhütlerini ihlal etti.
Uluslararası alanda tanınan Yemen hükümeti güçlerine mensup askerler, 9 Eylül 2026 tarihinde Yemen’in el-Hazm kenti yakınlarında olduğu belirtilen bir bölgede, Husi milisleriyle yaşadıkları çatışmalar sırasında tank mermileri ateşliyor. (Yemen Silahlı Kuvvetleri Medya Ofisi / Reuters)
Hükümet yanlısı güçler, Hudeyde Uluslararası Havalimanı sınırlarına kadar güneyden ilerlemiş ve Hudeyde ile Sana’yı birbirine bağlayan hat üzerindeki 16. Kilometre noktasına kadar doğuya doğru çekilmişti. Ancak bu ilerleyiş, insani gerekçelere dayanan uluslararası baskılar nedeniyle durdurulmuştu.
Husiler, farkında olarak ya da olmayarak, çatışmanın tüm kritik dönemeçlerinde kendilerinden çok daha büyük karşıt gündemlerin uygulama aracı haline geliyor. Bir tarafta İran ile ihtiyatlı duruşlarıyla Rusya ve Çin, diğer tarafta ise ABD ve Avrupa merkezli Batı yer alırken; ödenen bedel ise nihayetinde çatışmanın her iki tarafındaki Yemenlilerin kanı oluyor.
Ancak son iki haftadaki savaş süreci birçok hususu ortaya koydu.
Bunlardan birincisi, DMO uzmanlarının, füze kapasitesi, insansız hava araçları (İHA), teknik ve lojistik imkanlarıyla Taiz vilayetindeki ve Batı Sahili’ndeki askeri operasyonların yönetiminde doğrudan yer almasıdır. Milisler bu imkanlar olmadan mevcut noktaya ulaşamazdı; zira kendilerine ait tek şey, savaşçılarının hayatını riske atmaktan ibaret.
İkincisi, çatışmanın her iki tarafındaki geniş Yemenli kesimin değerlendirmesine göre bu savaş onların savaşı değil: Ne İran’ın yanında yer almakta ne de bölgesel hesaplara dahil olmaktadırlar. Bu çevreler, Riyad’ın Yemenlilerin devletlerini yeniden kurma haklarını desteklemeye ve çektikleri acıları hafifletmeye çalıştığı görüşünde.
Üçüncüsü, Husilerin ülkenin kuzeybatısındaki kendi kontrolleri altında bulunan bölgelerde otoritelerini pekiştirmekten vazgeçip Babu’l Mendeb’e doğru yönelmeleri, Hürmüz Boğazı’nda DMO üzerindeki baskıyı hafifletmek adına vekalet savaşı yürüttükleri ihtimalini güçlendiriyor. Bu durum, bazı gözlemcilerin ifadesiyle onları, ülke içinde yaptıklarını örtbas etmek amacıyla ablukayı kaldırma ve hakları geri alma söylemlerini kullanan birer ‘kiralık katil’ haline getiriyor.
Dördüncüsü ise, siyasi ve askeri olarak çatışmanın dizginlerini kendileri ele almadıkları sürece başka bir tarafa güvenilemeyeceğine dair pek çok Yemenlide kanaatin giderek pekişmesi. Bu durum, daha önce gruba sempati duyan ancak Tahran’ın askerileşmenin ötesine geçen bir projeye sahip olmadığını görmeye başlayan bazı kesimler için de geçerlilik taşıyor.
Askeri değişkenler
Grup üzerine çalışmalar yürüten araştırmacılar; Batı Sahili’nde yüzlerce kilometrelik bir hatta, Marib, el-Cevf, el-Beyda, Taiz, ed-Dali ve Lahic cephelerinde savaşan Husilerin artık Saada vilayetinin Marran Dağları’nda tanınan, sayı ve teçhizat bakımından sınırlı o mezhepsel ve kabilevi milis yapısında olmadığını değerlendiriyor.
Aksine, onun imkanlarına ulaşamasalar da örgütlenme ve silahlanma açısından DMO modelini taklit eden yarı düzenli bir yapıya dönüştükleri ifade ediliyor. Bu durum, söz konusu araştırmacıların değerlendirmelerine göre, özellikle Yemen'in ulusal çıkarlarıyla çelişen bölgesel bir projeye bağımlı hale gelmesinin ardından grubun dizginlenmesini ulusal, ahlaki ve insani bir zorunluluk haline getiriyor.
Kızıldeniz kıyısı bölgelerinde Husi milisleri ile hükümet güçleri arasında çıkan çatışmalardan kaçan kadınlar ve çocuklar, 19 Eylül 2026 tarihinde Yemen’in Aden kenti yakınlarındaki bir mülteci kampında yürüyorlar. (Reuters)
Artık kaçamak ifadelere yer kalmadı. Meşru hükümet, ordu ve müttefik siyasi güçlerin tanımladığı şekliyle Yemenlilerin Husilerle olan anlaşmazlığı, kolayca köprü kurulamayacak kadar derinleşmiş, yalnızca silahla çözülemeyecek kadar karmaşıklaşmış ve sadece tavizlerle halledilebilecek bir siyasi anlaşmazlık olmaktan çıkmıştır.
Husiler ya kendi halkını kabul edip savaşın yaralarına rağmen onlarla bir arada yaşayacak ve halk da onları kabul edecek; ya da doğdukları ve topraklarında yaşadıkları vatana dönüş yollarını tamamen tıkamış olacaklar. Zira siyasi anlaşmazlıklar, meseleler ve öncelikler üzerindeki görüş ayrılıkları sınırları dahilinde kabul edilebilir; ancak aynı toprağı ve tarihi paylaştıkları insanlara karşı, ulusal çıkarlar pahasına başka bir ulusun çıkarlarına hizmet etme hırsı, kimse için sürdürülebilir bir durum değildir ve savaş ile çatışmanın kalıcı hale gelmesi anlamına gelmektedir.
İsrail saldırılarının ardından Hizbullah’ta İran yönetimihttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5321043-i%CC%87srail-sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1n%C4%B1n-ard%C4%B1ndan-hizbullah%E2%80%99ta-i%CC%87ran-y%C3%B6netimi
İsrail saldırılarının ardından Hizbullah’ta İran yönetimi
Hizbullah, İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail doğrudan müzakerelerine tepki gösterdi (Şarku’l Avsat)
Yarın sekizinci yıl dönümü dolacak olan İsrail’in Lübnan’a yönelik geniş çaplı savaşı, Hizbullah’ın siyasi ve askeri konumunda büyük bir değişime yol açtı ve örgütün doğrudan İran yönetimine girmesiyle sonuçlandı.
Güvenlik ve savunma uzmanı Riyad Kahveci, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Hizbullah’ın kapasitesinin 2024’ten bugüne kadar gerek liderlik ve askeri yapılanma gerekse siyasi nüfuz ve ikmal hatları açısından önemli ölçüde gerilediğini söyledi. Kahveci, bu gerilemenin boyutunun “yaklaşık yarıyı aştığını” tahmininde bulundu. “2024’te yönetim İran’ın yönlendirmesiyle yereldi; bugün ise yönetim ve yönlendirme doğrudan İran’a ait” dedi.
Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın bu dönemde ülkeyi yönetmesini övdü ve “dünya genelinde barış, güvenlik ve refah konusundaki ortak bağlılığımıza” vurgu yaptı.
Trump’ın övgüsü, Avn’a gönderdiği bir mesajda yer aldı. Lübnan Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre Trump, Avn’ı geçen 21 Temmuz’da Beyaz Saray’da ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi ve bu dönemde Lübnan’a liderlik etmesini takdir etti.
Trump, Avn’ın Beyaz Saray ziyaretini “her anlamda tarihi” olarak nitelendirerek, bunun yaklaşık yirmi yıl sonra bir Lübnan devlet başkanının Beyaz Saray’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret olduğunu belirtti. Trump şöyle devam etti: “Ortadoğu’nun çatışmalarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, Lübnan ve halkı adına sergilediğiniz kararlı liderliği takdir ediyorum.”
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة