Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor

Kitap, ailevi ve siyasi ayrıntılar ile kişisel anılardan daha fazlasını sunuyor

Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor
TT

Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor

Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor

Velid Canbolad'ın Stock Yayınevi tarafından Fransızca olarak yayımlanan 340 sayfalık anı kitabı, “Meşrik’ten Bir Kader” ana başlığı ve “İç Savaştan Belirsiz Barışa” alt başlığını taşıyor. Ancak bu kitap, alışılagelen anlamıyla bir hatırat değil. Yaklaşık elli yıldır üst düzey siyasi roller üstlenen ve Lübnan'ın siyaset ile toplumsal sahnesinde etkin bir aktör olarak yer alan yazar, yalnızca acılı ya da sevinçli olaylarla dolu yaşam öyküsünü aktarmakla yetinmiyor. Kitap, ailesinin tarihiyle ve bu ailenin Lübnan'ın Şuf bölgesinde oynadığı rolle de sınırlı kalmıyor. Atalarından birinin (Beşir Canbolad) ‘Emir’ul-Cebel’ (Dağ Emiri) olarak bilinen Beşir Şihabi ile yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle Osmanlılar tarafından öldürülmesine uzanan köklü bir tarihi arka planı da kapsıyor.

Tüm bunlarla birlikte elbette 16 Mart 1977 tarihinde Suriye'nin eski rejimi tarafından öldürülen kendisi de siyasetçi olan büyük babasının trajik ölümü de kitapta yerini alıyor. Bu kara gölge yazarın üzerinden hiç kalkmıyor. Kemal Canbolad'ın ölümü, Dürzi siyasi liderliğini, parlamenter önderliği ve İlerici Sosyalist Parti (PSP) liderliğini oğluna miras bıraktı. Tüm bu sorumluluklar da kademeli olarak torunu Timur'a devrediliyor.

vevfev

Bunların hepsi doğru. Modern ve çağdaş Lübnan tarihinin bir kesitini aktaran bir anlatı olarak da okunabilecek olan kitap, aynı zamanda yazara değişen tutumlarının yanında geçmişe ve bugüne bakış açılarını sunma, yorumlama ve son altmış yılda iç savaşlar ile bölgesel çatışmalar yaşayan ülkesi için siyasi tavsiyelerini dile getirme fırsatı tanıyor.

Kitabın bazı sayfaları yazar tarafından ailesine ayrılmış. Öyle ki büyükannesi Sitte Nazira'ya, annesi May Arslan'a, ayrı yaşayan ebeveynleri arasındaki ilişkiye, Fransız dadısı Yvonne Niadou'ya, ‘Dürzilerin liderliğinin karargahı’ olarak bilinen Muhtar Sarayı'na, Arslan soyuna ve sosyalizmi benimsemiş feodal babasına dair anlatılar kitapta yer alıyor. Ama asıl ve en önemli konu siyaset. Canbolad, Hafız Esed ve Beşşar Esed’e de kitabında geniş bir yer ayrılmış.

Esed ailesi ve Canbolad ailesi

Esedler ile Canboladlar arasındaki uzun soluklu ilişki, kitabın onlarca sayfasına damgasını vuruyor. Hatta kitabın ana örüntüsünü oluşturuyor diyebiliriz. Bu ilişki; baba Kemal Canbolad'ın 1971-2000 yılları arasında Suriye Cumhurbaşkanlığı yapan Hafız Esed ve Mahir Esed kardeşlerle kurduğu ilişkiyi, ardından oğul Velid Canbolad’ın hem baba Hafız Esed hem de devlet başkanlığı görevini 2024 yılı sonlarına dek sürdüren oğlu Beşşar Esed ile yaşadıkları geliyor.

erfgfrb

Yazar, babası Kemal Canbolad'ın Hafız Esed ile ilişkisini girişten itibaren ayrıntılı biçimde aktarıyor. Kitabın ikinci ve üçüncü bölümleri de “Babam 16 Mart 1977 tarihinde bir suikasta kurban gitti” cümlesiyle açılıyor.

Velid Canbolad, babasının ‘karizması’ olarak nitelendirdiği şahsi gücüne, geniş kültürüne, sıradan insanlarla da büyük liderlerle de aynı kolaylıkla konuşabilme yeteneğine ve sol görüşlü bir lider olarak Filistinliler ile PSP’nin ‘tecritçilik taraftarlarına’, yani sağcı Hristiyan partilere karşı kurduğu PSP koalisyonunu başarıyla örmesine sonsuz bir hayranlık besliyor

Babasının Hafız Esed ile arasının açılmasının nedenlerini de ayrıntılı biçimde ele alan Velid Canbolad, bu nedenleri özellikle Esed'in, ABD’nin onayı ve Arap ülkelerinin koruması altında dönemin üç Hristiyan lideri olan eski cumhurbaşkanları Camille Chamoun ile Süleyman Franjiye ve Ketaib Partisi'nin kurucusu Pierre Cemayel’in talebi üzerine Lübnan'a askeri müdahalede bulunmaya karar vermesiyle derinleşti. Bu soğukluğun nedenlerinden biri de Hafız Esed'in Filistinli gruplar ve Yaser Arafat'ın başkanlığını yaptığı Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Komitesi üzerinde vesayet kurmaya çalışmasıydı.

csd
Kemal Canbolad ile Yaser Arafat arasında, Tevfik Sultan, George Hawi, Muhsin İbrahim ve Yasser Abed Rabbo'nun da hazır bulunduğu görüşmeden bir kare (Tevfik Sultan arşivinden)

Velid Canbolad, kitabında Esed hakkındaki onun Lübnan üzerinde ‘diktatörce bir vesayet’ kurmayı, özgürlükleri bastırmayı ve ülkenin kaynaklarına el koymayı amaçladığını belirtiyor. Babası Kemal Canbolad’ın ise bu tutuma karşı çıktığını ve İlerici Sosyalist Parti gazetesinde kaleme aldığı makalelerde Esed ile rejimini açıkça hedef aldığını aktarıyor.

Velid Canbolad’ın yazdıklarına göre babası, Esed rejimiyle ‘açık bir çatışma’ içindeydi; Esed'i ‘solcu milislerin talep ettiği silahları sağlamayı reddetmekle ve ‘Büyük Suriye’yi yeniden kurmaya çalışmakla’ itham eden Kemal Canbolad, Suriye'nin Lübnan'a müdahalesini ‘totaliter bir devletin işgali’ olarak tanımladı.

Biri Alevi, diğeri Dürzi olan bu iki isim arasındaki anlaşmazlığın özünde ‘iki azınlık mensubunun çatışmasının’ yattığını vurgulayan Canbolad, babasının suikastından bir yıl önce gerçekleştirilen son görüşmede Esed'e doğrudan ‘baskıcı’ yöntemlerini reddeden bir devletin Lübnan'ı yağmalamasına onay vermeyeceğini yüzüne söyleme cesareti gösterdiğini aktarıyor. Ancak Canbolad’a göre bardağı taşıran son damla, Suriye'nin Lübnan'daki eski ittifak denklemini değiştirmesi oldu. Üç Maruni Hristiyan lider Şam'ı ziyaret ederek Esed'den iç savaşı durdurmak için resmen müdahale etmesini talep edince Suriye, Hristiyan partilerle ittifaka yöneldi. Bu gelişme sol güçleri, Filistinlileri ve İslamcıları son derece kırılgan bir konuma düşürdü.

xsdvfd
Hafız Esed, (ortada) Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel (solda) ve Lübnan Başbakanı Şefik el-Vezin (Emin Cemayel arşivinden)

Baba Canbolad, kendisine yönelik tehdidin farkında olduğundan yalnızlıktan kurtulmak ve kendine Arap dünyası ile uluslararası toplumdan bir koruma şemsiyesi bulmak amacıyla Fransa, Sovyetler Birliği ve Mısır dahil çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Babasının Lübnan'a dönüş yolunda Mısır'a uğradığını ve Cumhurbaşkanı Enver Sedat tarafından kabul edildiğini aktaran Velid Canbolad’ın yazdıklarına göre Sedat, ona açıkça "Kardeşim Kemal, Lübnan'a dönme. Çok yorgun görünüyorsun, Mısır'da kal” tavsiyesinde bulunmaktan çekinmedi. Kemal Canbolad, benzer uyarıları Arap ve Arap olmayan çevrelerden de aldı. Ancak hiçbirine kulak asmadı ve kendisine soranlara Şuf'ta halkının yanında ölmek istediğini söyledi.

Kemal Canbolad, Lübnan'a dönüşünde Sovyetler Birliği’nin Kahire Büyükelçisi’nden yardım istedi. Büyükelçi onun, güneydeki Jiye Limanı’na yük indiren bir petrol tankeriyle nakledilmesini sağladı.

Babasının suikastının ayrıntılarını aktararak planlanması ve gerçekleştirilmesinden Rıfat Esed ile Suriye istihbaratını sorumlu tutan Velid Canbolad, doğrudan sorumluluğun ise yeni Suriye rejiminin güvenlik güçlerinin Suriye'nin Cebele köyünde yakaladığı Tuğgeneral İbrahim el-Huveyci'ye ait olduğunu vurguluyor. Canbolad, Suriye istihbaratının suikastı bir Hristiyan köyünde ya da yakınlarında gerçekleştirmeyi seçtiğini ve cinayeti Hristiyanların işlediğine dair söylentiler yaydığını belirtiyor. Bu durum, 300 Hristiyanın hayatını kaybettiği ve on binlercesinin göç etmek zorunda kaldığı katliam dalgalarına zemin hazırladı.

Velid Canbolad, 2025 yılında babasının liderlik cübbesini giyindikten sonra onlarca yıl yanında taşıdığı ve ardından mevcut milletvekili ve PSP lideri oğlu Timur'a devrettiği suikast dosyasını kapattı. Canbolad ailesi geleneklerine, sabitelerine ve liderlik geleneğine sıkı sıkıya bağlı kalmayı sürdürüyor.

Şam’a giden yol

Velid Canbolad, kitabın ilk sayfalarından itibaren ‘Canbolad ailesinden çok azının doğal bir ölümle hayata gözlerini yumduğunu’ ve hayatta olduğu için bu kuralın ‘istisnası’ olabileceğini hatırlatarak kendini tanıtıyor ve “1977 yılında başlayan elli yıllık siyasi yaşamım boyunca yalnızca çatışmalar bildim ve bitmez tükenmez bir savaşın içinde yaşadığımı hissettim” diye ekliyor.

Belki de onu, babasının suikastından yalnızca birkaç ay sonra Suriye Devlet Başkanı Esed ile görüşmek üzere Şam yolunu tutmaya hayatta kalma içgüdüsü itmişti.

Canbolad, kitabın 74’üncü sayfasında şunları yazıyor:

“PSP kadroları ve Şeyh el-Akil Muhammed Ebu Şakra ile mutabık kalarak varlığımız için zorunlu olan ittifakı yeniden canlandırmak amacıyla Şam'a gitmeye karar verdim."

Canbolad, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Tek destekçimiz olan Suriye rejimiyle ilişkilerimizi normalleştirmek zorundaydım. Başka seçeneğimiz yoktu."

fvbfdb

Aynı içgüdü onu, 14 Şubat 2005 tarihinde eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin suikasta kurban gitmesinin ardından Beşşar Esed rejimiyle yolların ayrılmasının üzerinden yıllar geçtikten sonra Mart 2010'da bir kez daha Şam'a götürdü.

Hariri'nin dostu olan Canbolad, suikastın ‘Lübnan'da ve dünyada büyük bir deprem yarattığını’ söylüyor ve kamuoyu önünde olaydan açıkça Suriye rejimini sorumlu tutmaktan çekinmiyor.

Hariri ile Esed arasındaki gerginliğin kaynağı, Esed'in görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Emil Lahud'un görevde kalmasını istemesiydi. Canbolad, Hariri'nin 26 Ağustos'taki Esed görüşmesinden kendisine aktardıklarını naklediyor. Canbolad’a göre Esed, Hariri'ye "Lahud benim, (dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques) Chirac beni Lübnan'dan çıkarmaya çalışırsa her şeyi yerle bir ederim. Canbolad'ın Lübnan Dağı'nda Dürzi'si olduğunu sanıyorsa, bilsin ki benim de Dürzilerim var ve orada kaos çıkarabilirim” demiş.

Esed ve Hariri suikastı

Esed ile Hariri arasındaki ilişki hiçbir zaman samimi olmadı. Hariri'nin bir gün yeni cumhurbaşkanının ‘Lübnan'da seçilmesi gerektiğini’ söylemesi’ yani Şam'ın bu kararı bırakması gerektiğini ima etmesi, bu gerginliği daha da derinleştirdi. Hariri'nin Suriye’den ‘dehşet içinde’ döndüğünü yazan Canbolad'a göre Esed-Hariri görüşmesinde neler yaşandığına dair çok sayıda rivayet dolaşıyor. Canbolad, dostunu korumak amacıyla verdiği tavsiyede, “Lahud'un görev süresinin uzatılması için oy kullanmanı tavsiye ederim. Buna karşı çıkma. Bunlar tehlikeli insanlar..." dediğini aktarıyor.

Hariri de öyle yapmıştı, ama bu yeterli olmadı. Çünkü Suriyelilerin Lübnan'dan çekilmesini talep eden ve Hariri'nin kabul ettirmek için baskı uyguladığı iddia edilen 1559 sayılı uluslararası karar durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Canbolad, adını vermediği eski bir genelkurmay başkanından bir telefon aldığını, kısa sürdüğünü ve ‘Dikkatli ol’ uyarısıyla karşılaştığını belirtiyor.

dfevfe

Hariri suikastının ardından gelen suikastlar zinciriyle Canbolad, Esed'in ‘kendisine muhalefet edenleri tasfiye etmek istediğini’ anladı. Peş peşe gerçekleştirilen suikastlarda Basel Fleyhân, Samir Kassir, George Hawi, Gebran Tueni, Pierre Cemayel, Velid Eydo cinayetleri birbirini izledi. Canbolad'ın özet değerlendirmesine göre Esed'in eşi Esma ile birlikte yansıtmaya çalıştığı modernlik imgesi gülünçtü. Oğul Esed de tıpkı babası gibiydi ama daha da kötüydü. 2005-2007 yılları arasında süren bu katliam döngüsünün amacı, Suriye rejimini ya da Hizbullah'ı eleştiren her sesi susturmaktı.

Canbolad, kitabının bu bölümünde "Hizbullah, önde gelen siyaset ve fikir adamlarının tasfiyesi sürerken bizi gözetliyordu” diye yazıyor.

Yazar, kitabın 301 ve 302. sayfalarında 2006 yılının mart ayında Meclis Başkanı Nebih Berri'nin çağrısı üzerine toplanan ‘ulusal diyalog’ oturumuna Emin Maalouf'un ‘Semerkant’ adlı kitabını yanında getirdiğini aktarıyor. Kitap, düşmanlarını sindirmek amacıyla suikastlarıyla tanınan Haşhaşileri anlatıyordu. Canbolad, o dönemde Hizbullah Genel Sekreteri olan Hasan Nasrallah'ın da bulunduğu toplantıda "Yaptıklarımız bana Semerkant kitabında Haşhaşiler hakkında yazılanları hatırlatıyor” dediğini aktarıyor.

Devamında Nasrallah’ın kendisine sert bir bakış fırlattığını ve söylediklerini ‘şahsına yönelik bir suçlama’ olarak değerlendirdiğini belirtiyor. Ardından Canbolad, "Onun bu cinayetlerle bağlantılı olduğunu hissettim ve açıkça suçladığımı anladı” diye bahsediyor.

dfvfd
Refik Hariri için Beyrut'ta suikastın gerçekleştiği yere yapılan anıt (AFP)

Canbolad, Hariri suikastının birinci yıl dönümünde Esed'e karşı "Sen, Şam'ın zalimi, sen, en kötü türden bir maymun, sen, okyanusun kıyıya vurduğu köpekbalığı... Ey kasap, katil, yalancı” dediğini de hatırlatıyor:

Canbolad'ın Hizbullah ile ilişkileri 2008 yılında son derece gergin bir evreye girdi. Hizbullah üyeleri, o yılın mayıs ayında Beyrut'un çeşitli semtlerini işgal ederek Canbolad ve Hariri'nin konutlarını kuşatmanın yanı sıra Cebel (dağ) bölgesindeki bazı mevzilere saldırdı. Suriye'nin o dönemki Genelkurmay Başkanı Hikmet Şehabi, Paris'te Canbolad ile gerçekleştirdiği görüşmede Hizbullah'ın onu öldürmeyi planladığını iletti. Canbolad, babasının ölümünün ardından yaptığı gibi bu kez de ‘siyasi gerçekçilik’ ve güçler dengesinin sağlıklı bir okuması çerçevesinde tutumunu yumuşattı. Suriye rejimine yönelik eleştirilerini ve Hizbullah'ı hedef almayı bıraktı.

Canbolad aynı zamanda ‘egemenlikçileri’ bünyesinde barındıran 14 Mart koalisyonundan da çıktı. 2009 yılında, kısa bir süre önce başbakanlığa atanan Saad Hariri, Esed ile görüşmek üzere Şam'a gitti. Ardından sıra Canbolad'a geldi.

gbgf
Beşşar Esed rejiminin çöküşünü kutlamak amacıyla Beyrut'ta ‘Özgürlük Beyrut'tan’ sloganları atan, eski Suriye rejimi tarafından öldürülen gazeteci Samir Kassir'in fotoğraflarını ve Lübnan ile Suriye bayraklarını taşıyan göstericiler (EPA)

Canbolad bu buluşmayla ilgili olarak ‘gerçekleşmesinden memnun olmadığını’ yazıyor, ancak Lübnan-Suriye uzlaşma sürecine katkıda bulunmak zorunda olduğunu da kabul ederek “Bu yolda sonuna kadar gitmekten başka seçeneğim yoktu" diyor. İki lider arasındaki son görüşme, Suriye'de ayaklanmanın başlamasının ardından 9 Haziran'da gerçekleşti.

Kuşkusuz yukarıdaki bu satırlar, olaylarla ve analizlerle dolu bu zengin kitabın içeriğini aktarmaya yetmiyor. Kitap, Lübnan'daki derin bölünmelerin ve geçmişini aşacak bir yol çizmeyi henüz başaramamış bir toplumun içinden çıkamadığı parçalanmışlığın aynası niteliği taşıyor.



İsrail istihbaratının gözü Yemen’de: Husilere özel birim

 İsraillilere göre Eyal Zamir, bölgesel iş birliğinin merkezi bir figürü… İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliği hususunda ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı ikna ettiği iddia ediliyor. (İsrail Ordu Sözcüsü X hesabı)
İsraillilere göre Eyal Zamir, bölgesel iş birliğinin merkezi bir figürü… İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliği hususunda ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı ikna ettiği iddia ediliyor. (İsrail Ordu Sözcüsü X hesabı)
TT

İsrail istihbaratının gözü Yemen’de: Husilere özel birim

 İsraillilere göre Eyal Zamir, bölgesel iş birliğinin merkezi bir figürü… İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliği hususunda ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı ikna ettiği iddia ediliyor. (İsrail Ordu Sözcüsü X hesabı)
İsraillilere göre Eyal Zamir, bölgesel iş birliğinin merkezi bir figürü… İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliği hususunda ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı ikna ettiği iddia ediliyor. (İsrail Ordu Sözcüsü X hesabı)

Emel Şehade

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, Almanya’da diğer ülkelerdeki mevkidaşlarıyla katıldığı gizli toplantının ifşa olmasının ardından yaptığı konuşmada, ordusunun çeşitli cephelerdeki başarılarına değindi. Zamir, Gazze savaşının üçüncü yılını doldurmak üzere olduğu bu süreçte İsrail’in savunma ve saldırı kapasitesini Arap ülkelerinin ordu komutanlarına aktardıklarını belirterek, bunu savaşın ürettiği büyük bir başarı olarak niteledi.

İsrailli kaynaklara göre bölgesel iş birliğinin merkezinde yer alan Zamir’in, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliğine ikna ettiği ve Ortadoğu’da güvenlik iş birliğini derinleştirme fırsatlarını sunduğu kaydedildi.

Cooper ise toplantıya katılanlara ABD ordusunun bölgeden çekilme niyetinin olmadığını ve İran ile mücadelenin süreceğini bildirdi. Toplantıda Husi dosyası, İsrail ile katılımcı ülkeler arasındaki ilişkiler açısından en önemli başlığı oluşturdu. Bu kapsamda Askeri İstihbarat Dairesi’nin (AMAN) üç yıl süren savaş boyunca savunma ve saldırı kapasitelerinin yanı sıra Yemen’e özel ayrı bir birim kurduğu açıklandı. Zamir’in bu durumu, söz konusu ülkeler için stratejik önem taşıyan müteakip bir tecrübe olarak sunduğu aktarıldı.

Stratejik hazine

AMAN’ın özel bir bütçe ve çeşitli kaynaklar ayırarak, İsrail’e göç eden Yemenli Yahudi toplumundan çok sayıda kişiyi aktif istihbarat elemanı olarak yetiştirdiği ortaya çıktı. Bu kişilerin, Yemen dosyası ve Husi tehdidiyle mücadelede merkezi bir rol üstlendiği belirtildi.

Söz konusu adımların, Husilerin savaşın başından bu yana İran ve Hizbullah lehine hareket ederek İsrail’in güney bölgesini günlük hedef haline getirmesinin ardından atıldığı ifade edildi. Zamir’in askeri ve istihbari kurumların elde ettiği başarılar olarak sunduğu bu verilerin, güvenlik kaynaklarınca ‘stratejik bir hazine’ şeklinde nitelendirildiği ifade edildi.

İsrail sisteminin Yemenli Yahudilerle yürüttüğü çalışmaların üç ana halkaya dayandığı kaydedildi. İlk halkanın Yemen’e istihbarat sızma kapasitesini sağlamaya odaklandığı; görevlerin İsrail güvenlik kurumlarının Husilere karşı planlar geliştirmesi için ihtiyaç duyduğu bilgi toplama faaliyetleri ile Batılı ve Arap istihbarat servisleriyle iş birliğini artırmayı kapsadığı belirtildi.

İkinci halkanın ise füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarından Husilerin olası baskın kapasitelerine ve Kızıldeniz’deki seyrüsefer hatlarını kapatma yeteneklerine kadar olan tehditlere karşı bir savunma mekanizması oluşturduğu ifade edildi.

Üçüncü halkanın ise gelişmiş mühimmat, teçhizat ve siber alan imkanlarıyla taarruz operasyonlarına odaklandığı kaydedildi.

Husilere karşı yürütülen görevlerin başarısı için AMAN’ın, seçilen Yemenli Yahudiler adına Yemen sahasına özel bir istihbarat okulu kurduğu bildirildi. Bütün mesaileri Husileri izlemek ve bilgi toplamak olan ilk istihbarat grubunun eğitimlerini tamamladığı, elde edilen verilerin Hava ve Deniz Kuvvetleri tarafından Yemen’in derinliklerindeki kritik Husi hedeflerine düzenlenen saldırılara dönüştürüldüğü kaydedildi.

İsrail, Yemen karşısında yeteneklerini nasıl öne çıkarıyor?

İsrail merkezli çeşitli raporlara göre bu dosyaya odaklanılmasının, ABD’nin Husileri havadan yenilgiye uğratma yönündeki üç girişiminin de başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından gerçekleştiği belirtildi. Askeri ve güvenlik yetkililerinin değerlendirmelerine dayandırılan haberlerde, Husi tehdidinin tamamen ortadan kaldırılması için Yemen’de karadan harekete geçebilecek etkili bir askeri güce ihtiyaç duyulduğu vurgulandı.

Söz konusu raporlarda, ABD’nin başarısızlığı ile İsrail’in 2024 ve 2025 yıllarındaki hamleleri karşılaştırıldı. ABD’nin Husilere yönelik üç ayrı hava harekâtı düzenlediği, Nisan 2025’te kapsamlı bombardıman harekatının da sonuçsuz kalmasıyla Amerikalıların bu yapıyı havadan yenmenin imkansızlığını anladığı iddia edildi. Buna karşın İsrail Hava Kuvvetleri’nin daha etkili sonuçlar aldığı öne sürüldü. İsrail’in düzenlediği bir hava saldırısıyla Husilerin siyasi ve askeri lider kadrosunun büyük bölümünü etkisiz hale getirdiği, ayrıca örgütün Kızıldeniz kıyısındaki ana ikmal hattı olan Hudeyde Limanı’nı vurduğu kaydedildi. Üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi, Husilerin güney bölgelerine ve Tel Aviv yönüne füze fırlatmasını tamamen engelleyemeseler de Tel Aviv’in caydırıcılık sağladığını savundu.

Eilat’a giden deniz ulaşımını tehdit eden unsurlar

İsrail basınına yansıyan değerlendirmelerde, Husilerin yalnızca Eilat’a yönelik seyrüsefer özgürlüğünü tehdit etmekle kalmadığı, ABD’nin son bombardıman harekatının başarısız olmasından sonra geçen bir yıllık ateşkes sürecini değerlendirerek balistik füze ve İHA kapasitelerini yeniden İsrail’i tehdit edecek seviyeye çıkardıkları kaydedildi. Raporlarda, Husilerin Irak’taki Şii milislerin desteğiyle İsrail’i doğu sınırından da daha etkin şekilde tehdit edebilecek yeteneğe ulaştığı vurgulandı.

Yemen ve Husilere yönelik adımları bölgesel bir stratejik başarı olarak değerlendiren İsrail tarafı; Yemenli Yahudiler kanalıyla toplanan istihbarat ve yapay zekâ dahil gelişmiş teknolojiler sayesinde diğer ülkelere de Husi tehdidiyle mücadelede destek verebileceğini öne sürdü. İsrailli yetkililer, bu kapasitenin Tel Aviv’i Husilere karşı yürütülen savaşta kritik bir istihbarat aktörü haline getirdiğini savundu.

Öte yandan İsrailli güvenlik birimlerinin tespit, engelleme ve taarruz sistemlerini kapsayan gelişmiş teçhizatları daha etkin yollarla tedarik etme seçeneklerini değerlendirdiği bildirildi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Husi tehdidine karşı kapasitesini örneklendiren İsrail makamları, Lübnan’ın güneyindeki Ali et-Tahir tepesini stratejik ve güvenlik açısından elde edilen başarılara örnek gösterdi.

Bir askeri yetkili, İran’dan kaçak yollarla getirilen parçalarla balistik füzelerin, seyir füzelerinin ve İHA’ların üretildiği yer altı tesislerinin imha edilmesine yönelik dış unsurlara eğitim verilebileceğini ifade etti.

Bununla birlikte, söz konusu askeri kapasitelerin müzakere edildiği raporlarda bazı askeri yetkililerin uyarılarda bulunduğu aktarıldı. Yetkililer, Husi tehdidiyle mücadelede yalnızca bu yöntemlere dayanmanın yetersiz kalacağını, örgütün kaçmaya zorlanması, dağıtılması ve Sana ile diğer bölgeleri ele geçirmeden önce bulundukları Yemen’in kuzeyindeki Saada vilayetine geri çekilmeye mecbur bırakılması için karadan bir askeri gücün müdahalesinin şart olduğunu vurguladı.

Uluslararası bir ittifakın kurulması

Bu sırada İsrail’in, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’nı kontrol etmesinden zarar gören Avrupa ülkelerini de kapsayan uluslararası bir koalisyon kurmak için çalışmalarını sürdürdüğü belirtildi. Askeri Uzman Itamar Eichner konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Mesele sadece İsraillilerle sınırlı değil; Amerikalılar da İsrail’in ortaya koyduğu yaklaşımın önemini kavradı ve buna paralel olarak yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi oluşturmak için çalışıyorlar” değerlendirmesinde bulundu. Washington’ın Arap ülkelerinin de katılımıyla İran’a karşı bir ittifak kurmayı hedeflediğini belirten Eichner, “Bölge ülkelerinin en önemli görevlerinden biri, bölgesel bir sorun olmaktan çıkıp küresel soruna dönüşen Hürmüz ve Babu’l Mendeb boğazlarında seyrüsefer özgürlüğünü güvence altına almaktır. Bu nedenle dünya genelinin, Amerikalılara bu boğazlardaki seyrüsefer güvenliğini sağlama konusunda destek olmak için çabalarını seferber etmesi gerektiğine inanılıyor” yorumunda bulundu.

Eichner ayrıca, ABD’nin Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı azaltmayı hedefleyen uzun vadeli çözümleri değerlendirdiğine dikkati çekti. Bu planlar arasında boğazı bypass edecek bir petrol boru hattı döşenmesi ihtimalinin yanı sıra, ABD topraklarındaki rafine kapasitesinin genişletilmesi de yer alıyor. Böylelikle Amerikan ekonomisine sağlanan yakıt tedarikinin artırılması ve bölgedeki çalkantılardan etkilenme oranının en aza indirilmesi hedefleniyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Gazze’de motosiklete yönelik İsrail saldırısında bir kişi öldü, çok sayıda yaralı var

Filistinliler, Gazze Şeridi’ne yönelik İsrail bombardımanında hasar gören bir evin yanında sığınak oluşturdu (AP)
Filistinliler, Gazze Şeridi’ne yönelik İsrail bombardımanında hasar gören bir evin yanında sığınak oluşturdu (AP)
TT

Gazze’de motosiklete yönelik İsrail saldırısında bir kişi öldü, çok sayıda yaralı var

Filistinliler, Gazze Şeridi’ne yönelik İsrail bombardımanında hasar gören bir evin yanında sığınak oluşturdu (AP)
Filistinliler, Gazze Şeridi’ne yönelik İsrail bombardımanında hasar gören bir evin yanında sığınak oluşturdu (AP)

İsrail güçlerinin Gazze kentinin batısında bir motosiklete düzenlediği saldırıda DPA’nın haberine göre Filistinli bir kişi öldü, çok sayıda kişi de yaralandı.

Filistin Haber ve Enformasyon Ajansı’nın (WAFA) Şifa Hastanesi’ndeki sağlık kaynaklarına dayandırdığı haberine göre, “İşgal güçlerinin Şeyh Rıdvan Mahallesi’ndeki Takva Kampı’nda bir motosikleti hedef alması sonucu bir şehit ve aralarında durumu ağır bir çocuğun da bulunduğu çok sayıda yaralı hastaneye ulaştı.”

Filistin makamları, İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşında 73 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Söz konusu savaş, Hamas’ın Ekim 2023’te İsrail’in güneyine düzenlediği ve bin 200 kişinin ölümüne yol açan saldırının ardından başlamıştı.


Beyrut, UNIFIL’in görev süresinin uzatılması için baskıyı artırıyor

İsrail güçlerinin beldeye doğru ilerlemesi, tanklarını konuşlandırması ve ses bombaları atmasının ardından Lübnan askerleri, Güney Lübnan’daki Deyr Mimas beldesinin çevresinde konuşlandı (AFP)
İsrail güçlerinin beldeye doğru ilerlemesi, tanklarını konuşlandırması ve ses bombaları atmasının ardından Lübnan askerleri, Güney Lübnan’daki Deyr Mimas beldesinin çevresinde konuşlandı (AFP)
TT

Beyrut, UNIFIL’in görev süresinin uzatılması için baskıyı artırıyor

İsrail güçlerinin beldeye doğru ilerlemesi, tanklarını konuşlandırması ve ses bombaları atmasının ardından Lübnan askerleri, Güney Lübnan’daki Deyr Mimas beldesinin çevresinde konuşlandı (AFP)
İsrail güçlerinin beldeye doğru ilerlemesi, tanklarını konuşlandırması ve ses bombaları atmasının ardından Lübnan askerleri, Güney Lübnan’daki Deyr Mimas beldesinin çevresinde konuşlandı (AFP)

Lübnan, UNIFIL’in görev süresinin yıl sonunda sona erecek olması nedeniyle güneydeki BM şemsiyesini korumak amacıyla siyasi ve diplomatik girişimlerini yoğunlaştırıyor. Lübnan ve Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni kararını yeniden değerlendirmeye ikna etmek için çabalarını sürdürüyor.

“Şarku’l Avsat”a konuşan konuya yakın bir kaynak, Beyrut’un Avrupa’nın Lübnan ordusuna destek verilmesine ilişkin önerileri ile uluslararası varlığın geleceğini birbirinden ayrı değerlendirdiğini ve daha küçük çaplı olsa dahi BM gücünün görevine devam etmesinde ısrarcı olduğunu belirtti. Dışişleri Komisyonu Başkanı Milletvekili Fadi Allame de etkin bir BM varlığına duyulan ihtiyacın “hiç olmadığı kadar büyük” olduğunu belirterek, 1701 sayılı kararın uygulanmasının BM güçlerinin bölgede kalmasını gerektirdiğini vurguladı.

Lübnan, güneydeki gelişmeler ve müzakere süreciyle ilgili temaslar devam ederken New York’ta da diplomatik girişimlerini sürdürüyor.