Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Nebatiye ve Sur bildirileri, ağır bedelden bağımsız zafer denklemleri kurmanın artık mümkün olmadığına işaret etti

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
TT

Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Lübnan, pazartesi günü Hizbullah ile İsrail arasında ilan edilen muğlak ateşkesle ABD Başkanı Donald Trump'ın doğrudan ilgi alanına girmiş oldu. Bu gelişmenin başta güney halkı olmak üzere yurtlarından edilmiş Lübnanlıları iyimserliğe mi, karamsarlığa mı, yoksa belirsizliğe mi sürükleyeceği sorusu halen cevap bekliyor. Ancak Trump'ın Lübnan'a ilişkin sosyal medya paylaşımını okuduğumuzda akla önce “Lübnan dosyasına eğilmesi, tıpkı İran dosyasına dair attığı her tweette yaşandığı gibi, şifrelerini çözmek için ekstra çaba mı gerektirecek?” sorusu geliyor. Bu sürecin ipuçları zaten pazartesi günü, Lübnan paylaşımını yayımlar yayımlamaz geri almasıyla kendini gösterdi. Bununla birlikte ihtimaller arasında en ağır basanı, Lübnan'a duyduğu ilgi, İran’a duyduğunun gölgesinde kalacak ve zamanla o dosyadan da uzaklaşarak Latin Amerika, Batı ya da Doğu Avrupa ya da Güney Çin Denizi gibi dünyanın başka köşesindeki yeni bir gündem maddesine yönelecek olması bulunuyor.

Tarihi bir ironi olarak Trump'ın Lübnan ateşkesine ilişkin paylaşımının, ABD merkezli haber sitesi Axios'un pazartesi günü Lübnan'daki İsrail geriliminin arka planında gerçekleşen Trump-Netanyahu telefon görüşmesinin ayrıntılarını yayımlamasıyla, medya ve siyaset gündeminde geri plana düştüğünü belirtmek gerekiyor. Trump bu görüşmede Netanyahu için ‘tam bir deli’ ifadesini kullandı.

Bu durum, Ağustos 1982'de İsrail'in Batı Beyrut'u yoğun bombardıman altına aldığı günlerde yaşanan bir telefon görüşmesini hatırlattı. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan, dönemin İsrail Başbakanı Menahem Begin'i arayarak, “Menahem, bu bir soykırım” demişti. Begin ise alaycı bir tonla ‘Holokost’ sözcüğünün anlamını iyi bildiğini belirtmiş, ancak kısa süre sonra bombardımanı durdurma emrini vermişti.

Hizbullah'ın ya da İran'ın zafer ya da zafer vaadi gibi sunmaya çalıştığı denklemler, bu felaketin boyutlarının çok gerisinde kalan kırılgan hesaplardır

Bu çerçevede, Lübnan'daki ateşkesle ilgili temel soru, ateşkesin sağlanmasında hangi tarafların ne ölçüde rol oynadığı; bu rollerin Lübnan, Arap ülkeleri, İran ve ABD arasında ya da Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Meclis Başkanı Nebih Berri arasında nasıl paylaştırılacağı değildir. Asıl soru, ateşkesin Güney Lübnan'ı da kapsayıp kapsamayacağıdır. Bir diğer ifadeyle, ateşkes yalnızca Beyrut ve güney banliyölerini hedef alan saldırıların durdurulmasına mı dayanacak, yani "güney banliyöler karşılığında kuzey yerleşimleri" denklemine mi geri dönülecek? Bu durum, Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın ortaya koyduğu ve "Beyrut'a karşılık Tel Aviv" şeklinde özetlenen denklemden dramatik bir geri adım anlamına gelecektir.

Ancak bugün, savaşın yol açtığı yıkımın büyüklüğü karşısında bu tartışma artık eski ya da anlamını yitirmiş görünebilir. Çünkü savaşın Güney Lübnan'ın tamamında her gün, her saat ve her dakika sebep olduğu yıkım, can kayıpları ve zorunlu göç, felaketin boyutlarını sürekli artırmaktadır.

Böylesine büyük bir insani ve maddi yıkım karşısında, Hizbullah'ın veya İran'ın zafer ya da zafer vaadi olarak sunmaya çalıştığı denklemler, felaketin büyüklüğü yanında son derece kırılgan ve yetersiz kalmaktadır.

eergthy
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kenti yakınlarında düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 27 Mayıs 2026 (AFP)

Gerçek şu ki, Lübnan’ın güneyi bu yeni-eski denklemin dışında kaldığı sürece Lübnan'da gerçek bir ateşkesten söz etmek mümkün değil. Bu denklem, İran'ın Hatemu'l-Enbiya Karargâhı aracılığıyla pazartesi günü pekiştirdiği bir formül. Söz konusu yapı, güney banliyösüne yönelik herhangi bir saldırı halinde İsrail'in kuzeyini hedef alacağı tehdidinde bulundu. Ancak bu denklem Beyrut'u çatışmanın dışında tutsa da güneyi İsrail'in öldürme makinesi karşısında çok daha savunmasız kılıyor. Öte yandan Lübnan'ı kapsayan bir ABD anlaşması olmaz formülünü yeniden üretmeye çalışan İran'ın tutumunu da gözler önüne seriyor. Bununla birlikte bu formülün geçtiğimiz nisan ayı başlarında İran ile yapılan ateşkesle birlikte gündeme geldiği andan bu yana İsrail, Güney Lübnan'da onlarca kilometre ilerleyerek 68 kent ve köyü yerle bir etti, binlerce Lübnanlıyı öldürdü ve yaraladı. İsrail şimdi de güneye yönelik bombardımanını sürdürürken, İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, Nebatiye halkına kenti terk etmeleri uyarısında bulundu.

ABD Başkanı, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna uymaya zorlayabilecek tek kişi

Hizbullah'ı savaşın tüm dehşetinden tek başına sorumlu tutmak elbette mümkün değil. Sanki İsrail, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney suikastının intikamını almak için fırlattığı altı rokete orantılı ve sınırlı bir karşılık vermekle yetinmiş gibi davranamayız. Öte yandan güney felaketi, Hizbullah'ın silahının ve kendi tarzındaki direniş anlayışının ne işe yaradığı sorusunun önünü ardına kadar açtı. Üstelik güney tarihinde, 1982 istilası döneminde bile görülmemiş bu emsalsiz felaketin boyutları karşısında hiç kapanmayacak. Hizbullah'ın milletvekilleri ya da politikacılarından herhangi birini dinlemek yeterli; Lübnan'ın alışıldık tartışmalarına ve dil oyunlarına alışmış bu isimler felaket karşısında ne denli yetersiz kaldıklarını ne denli eski bir dile ve söyleme hapsolduklarını ortaya koyuyor. Bu, argümanın çözülmeye başladığının işaretidir. Nebatiye ve Sur sakinlerinin iki ayrı bildirgede Lübnan ordusunun bölgeye girmesini ve Hizbullah militanlarının çekilmesini talep ederek, kentlerinin çatışmadan muaf tutulması çağrısında bulunması da tam bunu açıklıyor. Bu, güney Lübnanlıların Hizbullah'la ilişkisinde belirleyici bir kırılmaydı ve Hizbullah'ın bunu görmezden gelmesi mümkün değil. Lübnan’daki diğer siyasi güçler ise bu felaketteki sorumluluğu daha sınırlı olsa da söylemleri yine de durumun gerisinde kaldı. Bu durum, Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizinin gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

vbth
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yerinden edilmiş kişiler araçlarıyla Hizbullah liderlerinin resminin bulunduğu duvarın önünden geçiyor, 18 Nisan 2026 (AFP)

Meclis Başkanı Nebih Berri, tüm bu ağır felaketin yanıtının özünü dile getirerek, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna bağlayabilecek tek ismin ABD Başkanı olduğunu söyledi.

Mevcut ihtiyacın bir ateşkes sağlamak olduğunu, bunun İran'la bağlantılı ya da ayrı bir anlaşma olup olmadığından bağımsız olarak geçerli olduğunu vurgulayan Berri, Tel Aviv'in bombalamayı sürdürürken müzakere etmek istediğini, bu durumun Lübnan'a ağır bir bedel ödettirdiğini kaydetti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Berri'nin açıklamaları, üstü kapalı olarak bir felaket itirafı niteliği taşımasından dolayı büyük önem taşıyor. Trump'a çağrıda bulunmak zorunda kalması ve daha da önemlisi anlaşmanın İran'la ilişkili olup olmadığının artık önem taşımadığını, asıl olanın savaşı durdurmak olduğunu söylemesi de her türlü siyasi hesabı bir kenara bıraktığını gösteriyor.

Keşke savaşın kalıcı olarak durması mümkün olsaydı. Oysa şu an için ulaşılabilir hedef, savaşın derinleşmemesi ve yoğunlaşmamasıdır; Beyrut ve Dahiye'yi vuracak boyuta gelmemesidir. Ne var ki 8 Nisan’da İsrail, yalnızca on dakika içinde 100 hedefi bombaladı. Bu saldırıda yüzlerce kişi hayatını kaybetti ya da yaralandı. Bu, açık bir savaş suçuydu.

Berri'nin konuşmasındaki kilit nokta, Lübnan'ın savaş nedeniyle ödediği ağır bedel oldu. Bu da Hizbullah'ın güney felaketi ortasında oluşturmaya çalıştığı denklemlerin kırılganlığının dolaylı bir kabulü niteliği taşıyor.

İsrail ordusu kayıp verse de yıpratma savaşından çekinse de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu önümüzdeki Ekim'de en zorlu siyasi sınavlarına hazırlanıyor olsa da bunların hiçbiri Lübnan güneyinin ödediği ağır bedele denk düşmez. Nebatiye ve Sur'dan yükselen ses de bunu açıkça ortaya koydu: Lübnan'ın uğradığı kayıpları göz ardı eden bu tür denklemleri üretmek artık kabul edilemez.

İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın, İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine ilişkin soruyu fiilen yanıtlamış oldu.

Ancak şunu da belirtmek gerekir: Yaşanan gelişmeler bizzat Hizbullah'ın öngördüklerini de aştı. Örgütün kendisi de İsrail'in bu denli ileri gideceğini hesaplamamıştı; sanki daha sınırlı bir sızma için hazırlanmış, daha küçük çaplı bir senaryoya göre konumlanmıştı. İsrail'in ilerleyişi bu ‘sınırları’ aşıp Şakif Kalesi'ni (Beaufort Kalesi) yeniden işgal ettiği anda Hizbullah, hem kendi öz algısında hem de tabanına ve kamuoyuna sunduğu imgede, silahının ve direniş kimliğinin meşruiyet zeminini tümüyle yitirdi. Her halükârda İsrail'in ilerlediği boyut, şu soruyu yeniden gündeme taşıyor. “Hizbullah geçtiğimiz yıl mart ayı başlarında o roketleri fırlatmasaydı ve 2024 Kasım’ında ateşkes anlaşmasının öngördüğü biçimde -ki Hizbullah bu anlaşmayı kendisi kabul etmişti- silahlarını Lübnan devletine teslim etmiş olsaydı, İsrail yine de Lübnan güneyine saldırır mıydı?” sorusunun kesin bir yanıtı yok. Özellikle İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonunun Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki operasyonlarla eş zamanlı yürütüldüğü düşünüldüğünde Tel Aviv'in öne sürdüğü güvenlik gerekçelerini genişlemeci emellerinden ayırt etmek giderek güçleşiyor.

jı78k
İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonrasında bir binadan yükselen devasa alev, 28 Mayıs 2026 (AFP)

Ancak bu soruya yeterli bir yanıt bulunamasa bile, artık bu sorunun sorulması gerekiyor. Daha da önemlisi, Hizbullah bu sorunun sorulmasını artık engelleyecek konumda değil. Ne var ki Hizbullah'ın İsrail meselesindeki tekeline son vermek, bu dosyanın tüm Lübnan'a ait bir meseleye dönüştürülmesini gerektiriyor. Yalnızca güneyin ya da Şiilerin sorunu olmaktan çıkıp ulusal bir mesele hâline gelmesi şart. Zira Lübnan'ın olumlu, ilerici değerler taşıyan bir siyasi gelecek inşa etmesini düşünmek; her sokakta, her üniversitede yankı bulan, dünya genelinde değer skalasını yeniden biçimlendiren İsrail meselesini Lübnan'ın ulusal gündemine taşımadan nasıl mümkün olabilir? Üstelik Lübnan güneyi İsrail işgali altındayken ve ülke, şiddeti yücelten, neredeyse bunu bir amaç olarak ilan eden aşırı sağa doğru korkunç bir kayış yaşayan İsrail ile doğrudan komşuyken... Tüm bunlar, bilhassa bu sürecin, Lübnan'ın iç siyasi dinamikleriyle eş zamanlı yürütüldüğü ve hem devlet hem toplum düzeyinde Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizini derinleştirdiği göz önüne alındığında, Hizbullah'ın İsrail karşısında inşa ettiği bütün sürecin yeniden sorgulanması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Hizbullah'ın tüm sürecinin yeniden değerlendirilmesi, belki de İsrail'in 2000 yılında güneyden çekildiği andan başlamalıdır. O çekilme gerçekleştiğinde Hizbullah, bunu yalnızca İsrail ordusunun aldığı ağır darbeler ve güneyde tutunamaz hâle gelmesi sonucunda yaşanmış bir geri çekilme olarak sundu. Oysa İsrail'in iç siyasi dinamikleri bu çekilme tercihini güçlendiren asıl etkenlerdi. Bu durum Şam'ı öfkelendirdi ve şaşkına çevirdi. Çünkü İsrail, Suriye'nin elindeki önemli pazarlık kozu olan kartı almış oluyordu. Bunun üzerine Suriye, Hizbullah'ın silahına meşruiyet zemini sağlamak ve Lübnan güneyini bölgesel nüfuz mücadelesinin alanı olarak canlı tutmak amacıyla Şeba Çiftlikleri bahanesini devreye soktu.

Bugün ise İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine dair soruyu fiilen yanıtlamış oldu. Bu aynı zamanda Hizbullah'ın geçmişteki zafer iddialarının geniş çaplı bir değerlendirmeye tabi tutulmasını zorunlu kılıyor. Bu iddialar gerçek bir stratejik başarıyı mı yansıtıyordu, yoksa kesin askeri sonuçlardan ziyade güvenlik vesayeti altında şekillenmiş siyasi söylem hâkimiyetinin bir ürünü müydü? Bunun ötesinde, güney halkının ödediği bedeller pahasına zafer denklemleri kurmanın artık mümkün olmaması gerekiyor.

İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek, tabloyu eksik okumaya yol açar.

Olayların Hizbullah'ı da aştığı meselesine dönecek olursak: İsrail ordusunun Şakif Kalesi'ni işgal etmesinin, taşıdığı sembolik ve askeri-stratejik ağırlıkla birlikte, Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta ‘belirleyici bir dönüm noktası’ oluşturduğu doğruysa -ki Netanyahu bunu böyle tanımladı- şunu da belirtmek gerekiyor. Bu ‘belirleyici dönüm noktası’ yalnızca İsrail'in güneydeki işgalini genişletme kapasitesiyle değil, bu işgale verilen tepkilerle de ölçülmeli.

Bu bağlamda Tel Aviv'in Lübnan’ın güneyindeki işgalini genişletmesine karşı Arap dünyası ve uluslararası toplumdan toplu kınama açıklamaları gelmesi dikkati çekti. Bu noktada Suudi Arabistan’ın savaşın başından bu yana bir ilk olma özelliği taşıyan tutumu öne çıktı. Bu gelişme, Lübnan'daki savaşın bölgesel bir meseleye dönüştüğüne ve İsrail'in bölgesel yayılmacı politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğuna işaret ediyor.

Netanyahu'nun Suriye, Lübnan ve Gazze cephelerinde eş zamanlı operasyon yürüttüklerinden söz ettiği son konuşması, İsrail'in bu sahaları tek bir bölgesel savaşın parçası olarak gördüğü stratejik bir vizyonu yansıtıyor. Hizbullah'ı zayıflatmak ya da askeri kapasitesini tasfiye etmek İsrail'in birincil hedefi olmakla birlikte, bu hedef İsrail’in; birincisi, İran'ın bölgesel nüfuzunu kısmak, ikincisi, bölgedeki nüfuz alanlarını yeniden biçimlendirerek İsrail'e yeni bölgesel düzende ağırlıklı bir konum kazandırmak olmak üzere iki temel eksen üzerine kurulu daha büyük bir stratejisinin parçası.

Dolayısıyla İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek tabloyu eksik okumaya yol açar. Bu süreçte İsrail, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere önde gelen Arap ülkeleri ve Türkiye için İran kadar önemli bir bölgesel soruna dönüşüyor. Dahası, İsrail meselesi İran meselesini gölgede bırakmaya başladı. İran şu an nasıl bir özalgı içinde olursa olsun, görece de olsa bir çevreleme sürecine girmiş durumda. İsrail meselesi ise yayılmacılığının zirvesinde.

Lübnan ve özellikle güneyi, bu iki kutup arasında ejderin ağzına düşmüş hâlde. Büyük sorun yalnızca insan ve maddi kayıplardan ibaret değil. Güneyin yaşadığı emsalsiz yerinden edilmenin Lübnan'ın demografik yapısına siyasi ve ekonomik boyutlarıyla yansımalarında gizli. İsrail'in imha dinamikleri geniş çaplı nüfus göçünü de kapsıyor. Gazze'de de tam olarak bu yaşanıyor. Netanyahu'nun Gazze'nin yüzde yetmişini işgal tehdidinin, bölge halkını sürgüne zorlamayı amaçladığına dair tahminler mevcut. Daha dar ölçekte, Suriye’nin güneyinde de benzer bir tablo söz konusu. Demografik ve coğrafi kartların yeniden karılması, yaklaşan dönemin işaretlerini taşıyor.

 *Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Irak bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesi sürecini tamamlıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
TT

Irak bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesi sürecini tamamlıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi makamları, bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesinin ilanı dolayısıyla resmî bir tören düzenlemeye hazırlanıyor. Böylece Kürdistan Bölgesi’nde Peşmerge Bakanlığı’nın dışında herhangi bir Kürt silahlı gücünün bulunmadığı yeni bir döneme geçilmesi hedefleniyor.

Şarku’l Avsat’ın Irak Haber Ajansı’ndan (INA) aktardığına göre, Kürdistan Bölgesi Başkanlığı Sözcüsü Dilşad Şehab, bugün “peşmerge güçlerinin birleştirilmesinin ilan edileceğini ve 21 Eylül’den sonra Peşmerge Bakanlığı bünyesi dışında hiçbir peşmerge gücünün kalmayacağını” söyledi. Şehab, bu adımın güçlerin bakanlık çatısı altında birleştirilmesi için uzun süredir yürütülen çalışmaların sonucu olduğunu belirtti.

Şehab, birleştirme sürecinin 2016 yılında başladığını ve özellikle siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle geçen yıllarda önemli zorluklarla karşılaşıldığını ifade etti. Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani’nin yürüttüğü çabaların yanı sıra, koalisyon güçleri ve dost ülkelerin desteğinin bu zorlukların aşılmasına ve birleşme sürecinin tamamlanmasına katkı sağladığını kaydetti.

Şehab ayrıca, sürecin tamamlanmasının ilan edileceği törenin, Kürdistan Bölgesi Başkanı’nın himayesinde ABD Savunma Bakanlığı ile Kürdistan Peşmerge Bakanlığı arasında imzalanan mutabakat zaptının dördüncü yıl dönümünde gerçekleşeceğini belirtti. Söz konusu mutabakat, peşmerge güçlerinin birleştirilmesini ve bu güçlere destek sağlanmasını amaçlıyordu.

Irak’taki bütün silahlı grupların, Irak’a destek veren uluslararası koalisyon güçlerinin ülkeden tamamen çekilmesini tamamlamasının ardından, silahlarını en geç bu ayın 30’una kadar devlete teslim etmeleri bekleniyor.

Irak hükümeti, silahların teslim edilmesi dosyasına ilişkin bir mekanizma üzerinde anlaşmaya varmak amacıyla başta Hizbullah Tugayları, Ensarullah el-Evfiya, El-Nuceba, Seyyidü'ş Şüheda, Seraya Evliyaü'd Dem ve Ehli Kehf olmak üzere silahlı grupların temsilcileriyle müzakereler yürütüyor.


Halep’in güneyinde Suriye ordusuna ait silah depolarında patlamalar

İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
TT

Halep’in güneyinde Suriye ordusuna ait silah depolarında patlamalar

İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)

Halep’in güney kırsalındaki bölgeler, bugün sabaha karşı Suriye ordusuna ait silah depolarında meydana gelen patlama sesleriyle sarsıldı.

Halep Sivil Savunma Operasyonları Komutanı Faysal Muhammed Ali, “Halep’in güneyindeki el-İys bölgesinde patlamaların devam etmesi, ambulans ve kurtarma ekiplerinin olay yerine ulaşmasını engelliyor” dedi.

Ali, Suriye Haber Ajansı’na (SANA) yaptığı açıklamada, sivilleri patlamaların meydana geldiği bölgeye yaklaşmamaları konusunda uyardı.

Halep Valisi Azzam el-Garib de el-İys ve çevresinde patlamalar meydana gelmesi nedeniyle bölge halkına bölgeye gitmemeleri çağrısında bulundu. Garib, “Herkesten evlerinden çıkmamalarını, patlama bölgelerine gitmemelerini ve güvenlikleri ile müdahale ekiplerinin güvenliği için bu alanların yakınında toplanmamalarını rica ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Garib ayrıca, “Hastaneler ile ambulans ve acil müdahale ekipleri teyakkuz halinde. İlgili makamlar sahadaki durumu takip ediyor ve her türlü acil duruma müdahale ediyor” dedi.

Suriye İçişleri Bakanlığı ise “el-İys’teki patlamaların ardından Şam-Halep uluslararası yolunun, İbcla Üniversitesi kavşağı ile Han Tuman Köprüsü’nde Halep yönünden trafiğe kapatıldığını” duyurdu.

Patlamaların meydana geldiği bölgeye yakın el-İys ve ez-Zerbe sakinleri, durumu korkutucu olarak nitelendirdi. Bölge sakinleri, onlarca füzenin havada uçtuğunu ve patlamaların bölgede büyük paniğe yol açtığını belirtti.

Şarku’l Avsatın DPA’dan aktardığına göre Halep’in güneyindeki el-İkarda bölgesinde yaşayanlar, “el-İys ve Tel Hediye beldelerinde şiddetli patlama sesleri duyuluyor. Füzelerin havada uçtuğu ve patladığı görüldü” dedi.

Bölge sakinleri ayrıca, “Hiç kimse askeri mevzilere yaklaşamıyor. Mevziilerde çok sayıda asker bulunuyor ancak onlardan ne durumda olduğu bilinmiyor” ifadelerini kullandı.

Halep kentinde yaşayanlar da patlama seslerinin kentten yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki el-İys beldesinden açıkça duyulduğunu belirtti.

El-İys bölgesi ve Halep’in güneyindeki diğer bölgelerin, muhalif grupların Halep’e girmesinin ardından İdlib vilayetine ve buradan Şam’a doğru ilerlediği dönemde İran Devrim Muhafızları ve Lübnan Hizbullahı güçlerinin kontrolünde olduğu belirtiliyor.


Dera’da bir DEAŞ hücresi ele geçirildi... Suriye’de örgütten geriye ne kaldı?

Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)
Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)
TT

Dera’da bir DEAŞ hücresi ele geçirildi... Suriye’de örgütten geriye ne kaldı?

Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)
Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)

İsmail Derviş

Suriye İçişleri Bakanlığı perşembe günü, ülkenin güneyindeki Dera vilayetinde emniyet güçlerinin yürüttüğü takip ve kovuşturma operasyonları sonucunda, es-Sanameyn şehrinde üç personelin öldürülmesinden sorumlu hücreye ulaşıldığını açıkladı.

Dera Emniyet Müdürü Tuğgeneral Hüsam Memun et-Tahhan, Suriye resmi haber ajansı SANA’ya yaptığı açıklamada, güvenlik takibinin hücrenin Muhsin el-Heymed ile ‘el-Keşki’ lakaplı Ahmed el-Osman tarafından yönetildiğini ortaya çıkardığını belirtti. Tahhan, arama ve tarama faaliyetleri sırasında güvenlik güçlerinin söz konusu iki şahsın evinde silah, mühimmat, patlamaya hazır el yapımı patlayıcılar ve patlayıcı yapımında kullanılan ekipmanlar ele geçirdiğini bildirdi.

Suriye güvenlik kaynaklarından yapılan açıklamada ise “Emniyet güçleri, Dera’nın es-Sanameyn şehrinde aralarında DEAŞ terör örgütüne bağlı bir hücrenin de bulunduğu birkaç suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenledi… Bu suç hücreleri arasında yakın bir koordinasyon olduğu tespit edildi. Aranan beş kişi gözaltına alındı ve yakın zamanda adalete teslim edilecekler” ifadelerine yer verildi.

Perşembe günü erken saatlerde, Dera’nın kuzey kırsalındaki es-Sanameyn’de aranan bir kişiyi yakalamaya yönelik güvenlik görevi icra edilirken Suriye emniyet güçlerinden üç personel hayatını kaybetmiş, diğerleri de yaralanmıştı. Yerel kaynaklara göre hayatını kaybeden kişilerin Mustafa Saadettin, Sallum el-Masalime ve Nail es-Safadi olduğu bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Dera’daki operasyonda DEAŞ isminin öne çıkması, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) dosyasının kapanması, yapının feshedilerek Suriye devletine tamamen entegre edildiğinin duyurulmasıyla birlikte son aylarda eylemleri önemli ölçüde azalan terör örgütü tehlikesini yeniden gündeme taşıyor. Ancak bu durum akıllara şu soruyu getiriyor: DEAŞ saflarını yeniden düzenlemeye mi çalışıyor, yoksa kendisiyle mücadele eden Uluslararası Koalisyon’a üye olan Suriye hükümetine yönelik eylemlerini sürdürmeyi mi hedefliyor?

Yeni gerçekliğe uyum sağlama aşaması

Askerî ve siyasi araştırmacı İsmet el-Absi, “DEAŞ terör örgütünün arazi kontrolü sağlayan bir yapı olarak geleneksel anlamda geri dönüşünden söz edilemez. Ancak yeniden konumlanma ve uyum sağlama çabası içeren bir evreyle karşı karşıyayız. Es-Sanameyn şehrinde ve başka yerlerde yaşananlar, terör örgütünün geri döndüğünün bir göstergesi değil; aksine, örgütün uyuyan ve dağınık bir hücre ağına dönüştüğünün bir kanıtıdır. Dera’da meydana gelen olaylar ise örgütün, Suriye hükümetinin hızlı yanıt verme kapasitesinin sınırlarını test etme girişimiydi” değerlendirmesinde bulundu.

El-Absi sözlerine şöyle devam etti: “SDG dosyasının çözüme kavuşturulmasının ardından örgütün eylemleri ciddi oranda azaldı; ancak asıl gerileyen şey görünür operasyonlar oldu. Bu durum, değişen bölgesel ve uluslararası güvenlik ortamıyla bağlantılıdır. Nitekim ABD ve Uluslararası Koalisyon’un askerî üslerden çekilerek buraları Suriye hükümetine devretmesi, güvenlik sorumluluğunu tamamen Şam’a yükledi. Bu değişim, örgütü yeni kurulan birleşik Suriye ordusundan gelecek nokta atışı darbelerden kaçınmak amacıyla taktiksel bir sessizlik veya operasyonel fetret dönemine girmeye zorladı.”

Yapısı olmayan hücreler

Diğer yandan Suriyeli gazeteci Muhammed Beşir Derbike, “DEAŞ bazı ağlarını yeniden inşa etmeye çalışıyor ancak kendisini askerî bir güç olarak tanımlayacak şekilde yapılandırmıyor. Dera’da yaşananlar, sınırlı çatışmalara girebilecek hücrelerin varlığının sürdüğüne işaret ediyor. Yine de örgütün Suriye’nin güneyinde veya ülke genelindeki başka bir bölgede büyük bir varlığa sahip olduğu söylenemez; aksine, merkezî komuta yapısıyla bağı bulunmayan ve merkeziyetsiz bir sistemle hareket eden bazı uyuyan hücreler söz konusu” ifadelerini kullandı.

Derbike değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Suriye toprakları son aylarda DEAŞ açısından neredeyse tam bir sessizlik dönemine tanıklık etti; nitekim Dera’daki son çatışmadan önce büyük etki yaratan herhangi bir eyleme rastlamadık. Bu gözden kayboluş süreci, SDG’nin entegrasyon aşamalarının başlamasıyla start aldı. Bunun temel nedeni ise kuzey ve doğudaki güvenlik boşluğunun büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Zira SDG’nin feshedilerek devlet kurumlarına entegre edilmesi, DEAŞ’ın aralarındaki rekabetten faydalandığı güç haritasını değiştirdi. Örgüt geçtiğimiz şubat ayında, ‘Geçici Suriye Hükümeti’ne karşı yeni bir eylem safhası’ adını verdiği süreci ilan etmişti; ancak bu eylemler mart ayından itibaren geriledi veya durma noktasına geldi. Yine de eylem sayısındaki düşüş ile örgüt tehdidinin tamamen sona ermesini birbirine karıştırmamak oldukça önemli.”

DEAŞ’ın Suriye’deki geleceği ne olacak?

Derbike değerlendirmesini şu ifadelerle noktaladı: “Mevcut veriler ışığında DEAŞ’ın kısa ve orta vadeli geleceği; örgütlü bir yapıdan ziyade birbirinden bağımsız, hareketli hücreler şeklinde olacaktır. Uzun sessizlik dönemlerinin ardından zaman zaman sınırlı bir eyleme veya saldırıya tanık olabiliriz. Bir başka deyişle, örgütün son derece zayıf olduğunu ancak fırsatları ve güvenlik açıklarını kollayıp istismar etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Buna karşılık, Suriye devleti güvenlik birimlerini birleştirmeyi, sınırları ve çöl bölgelerini denetim altına almayı, cezaevleri ile kamplar sorununu çözmeyi başardıkça örgütün hareket alanı da daralacaktır. Ancak yeni güvenlik boşlukları veya yerel çatışmalar ortaya çıkarsa DEAŞ bunlardan sızmaya ve bunları kullanmaya çalışacaktır. Dolayısıyla Dera’da son yaşananlar örgüt açısından medya propagandası bakımından önemli olsa da askerî açıdan bir kazanım sağlamamaktadır.”