Somaliland, Etiyopya’ya deniz yolunu yeniden açıyor... Mogadişu ile gerginlik artıyor

Ayrılıkçı bölge, Addis Ababa’nın taleplerini görüşmeye hazır olduğunu vurguluyor

Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
TT

Somaliland, Etiyopya’ya deniz yolunu yeniden açıyor... Mogadişu ile gerginlik artıyor

Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)

Etiyopya’nın denize açılma talebi konusunda ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle vardığı ön mutabakat nedeniyle Somali ile yaşadığı krizin üzerinden yaklaşık iki yıl geçerken, ayrılıkçı yönetim İsrail’den tanınma elde etmesinin ardından aynı öneriyi yeniden gündeme taşıdı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Somali ve Afrika uzmanı bir isim, bu girişimin özellikle Mogadişu ile ayrılıkçı bölge arasındaki gerilimi yeniden artıracağını belirtti. Uzman, Addis Ababa’nın teklife olumlu yaklaşması halinde Arap ülkeleri ve bölgesel aktörlerden güçlü bir ret tavrının ortaya çıkacağı öngörüsünde bulundu.

Ayrılıkçı bölge, Aden Körfezi boyunca uzanan 740 kilometrelik kıyı şeridine sahip bulunuyor. Afrika Boynuzu’nda Hint Okyanusu ile Kızıldeniz’in kesişim noktasında stratejik bir konumda yer alan bölge, 1991 yılında Somali Federal Cumhuriyeti’nden ayrıldığını ilan etmesine rağmen uluslararası toplum tarafından tanınmıyor. Ancak İsrail, Aralık 2025’te Somaliland’ı tanıyan ilk ülke oldu. Bölgenin stratejik öneme sahip Berbera Limanı ise uzun süredir bölgesel ve uluslararası nüfuz mücadelesinin merkezinde yer alıyor.

Somaliland Dışişleri Bakanı Abdurrahman Tahir Adam dün Etiyopya merkezli The Reporter gazetesine verdiği röportajda, “Etiyopya’nın denize erişim hakkı vardır” dedi.

Adam, “Etiyopya’nın denize erişiminin öneminin farkındayız. Etiyopya hükümetinin liman veya deniz koridoruna ilişkin ihtiyaçlarını görüşmeye hazırız. Onların ihtiyaçlarını anlıyoruz; onlar bizim kardeşlerimiz. Yardımcı olabileceğimiz bir yol varsa buna tamamen hazırız” ifadelerini kullandı.

Gazetenin aktardığına göre Etiyopya ile ayrılıkçı Somaliland yönetimi, 1 Ocak 2024’te bir mutabakat zaptı imzaladı. Söz konusu anlaşma, denize kıyısı bulunmayan Etiyopya’ya bir deniz çıkışı sağlanmasını öngörürken, karşılığında Somaliland’ın egemenliğinin tanınması ihtimalini içeriyordu. Anlaşma kapsamında Etiyopya’nın 20 kilometrelik kıyı şeridini kiralaması ve burada bir deniz üssü kurması planlanıyordu.

Somali ve Arap ülkelerinin karşı çıktığı anlaşmanın ardından Türkiye’nin yürüttüğü diplomatik girişimler sonucunda Aralık 2024’te Ankara Bildirisi imzalandı. Bildiri, Somali’nin toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde denize erişim konusundaki teknik görüşmelerin sürdürülmesini öngörüyordu. Ancak gazetenin değerlendirmesine göre, bu görüşmeler bugüne kadar kayda değer bir ilerleme sağlayamadı.

Türkiye’nin arabuluculuğunda varılan anlaşma, Şubat 2025 sonuna kadar teknik müzakerelerin başlatılmasını ve dört ay içinde nihai bir anlaşmaya ulaşılmasını öngörüyordu. Ancak aradan geçen süreye rağmen bu konuda herhangi bir ilerleme kaydedilmedi.

Adam, verdiği röportajda Türkiye’nin arabuluculuğunda yürütülen süreçte bir durgunluk yaşandığını doğrulayarak, “Herhangi bir değişiklik olmadı” dedi. Adam, Berbera Limanı’nın Etiyopya tarafından kullanılmaya hazır olduğunu belirterek, “Etiyopya limanı istediği zaman kullanabilir. Limandan tam anlamıyla yararlanmak isterse buna da hiçbir itirazımız yok” ifadesini kullandı. Etiyopya ile imzalanan mutabakat zaptının halen yürürlükte olup olmadığı ya da iptal edilip edilmediği yönündeki soruya ise doğrudan yanıt vermekten kaçınan Adam, “Mutabakat zaptı her şey demek değildir” değerlendirmesinde bulundu.

Somalili siyaset analist ve Afrika uzmanı Abdülveli Cami Berri’ye göre, Somaliland’ın Etiyopya’ya deniz çıkışı sağlama fikrini yeniden gündeme getirmesinin temel nedeni, Addis Ababa ile ilişkileri stratejik bir koz olarak görmesi. Berri, ayrılıkçı yönetimin bu ilişki üzerinden etkili bölgesel güçlerle ortaklıklar kurarak uluslararası tanınma elde etmeyi, aynı zamanda Berbera Limanı ve buna bağlı yatırımlardan ekonomik kazanç sağlamayı hedeflediğini ifade etti.

Berri, Türkiye’nin arabuluculuğunun krizi tırmanma aşamasından diyalog sürecine taşımayı başardığını belirterek, Etiyopya’nın geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya girmek istemediğini, Somali’nin de savaşa sürüklenmekten kaçındığını söyledi. Ancak taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel nedenlerinin ortadan kalkmadığını vurgulayan Berri, son dönemde yeniden gündeme gelen açıklamaların gerilimi tekrar artırabileceği uyarısında bulundu.

Mogadişu yönetimi ise Somaliland’ın attığı bütün adımlara karşı çıkmayı sürdürüyor. Somali hükümeti, Somaliland’ı ülke topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye devam ederken, ayrılıkçı bölgenin izlediği siyasi çizgiye yönelik birçok kez ret ve tepki açıklamasında bulundu.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Somali Haber Ajansı)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Somali Haber Ajansı)

Etiyopya’nın Somaliland ile anlaşma imzalamasının ardından Mogadişu yönetimi bir dizi karşı adım attı. Bu kapsamda dönemin Somali Savunma Bakanı Abdulkadir Muhammed Nur, Kasım 2024’te yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın Somali’nin egemenliği ve bağımsızlığını ‘açık biçimde ihlal ettiği’ gerekçesiyle yaklaşık 4 bin Etiyopyalı askerin yeni barış gücü misyonunda yer almayacağını duyurdu. Nur, bir ay sonra ise Etiyopya birliklerinin ülkeden ayrılmasını talep ederek, aksi halde varlıklarının ‘işgal’ olarak değerlendirileceğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Washington Post’tan aktardığına göre Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud Şubat 2025’te verdiği röportajda, ABD Başkanı Donald Trump’a yakın bazı isimlerin Somaliland’ın resmen tanınması yönünde baskı yaptığını öne sürdü. Mahmud, böyle bir adımın Afrika kıtasındaki mevcut sınırların değişmesine yol açabilecek tehlikeli bir emsal oluşturabileceği uyarısında bulunmuştu.

İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardından Somali’den bu sürece karşı çıkan açıklamalar peş peşe geldi.

Afrika uzmanlarına göre Mogadişu yönetimi, bundan sonra da benzer girişimlere karşı çıkmayı sürdürecek. Somali hükümeti, limanlar, askeri üsler veya deniz çıkışlarıyla ilgili yabancı devletlerle yürütülecek her türlü müzakerenin yalnızca federal hükümetin yetkisinde olduğunu savunuyor. Bu nedenle Somaliland’ın attığı adımları ulusal egemenliğe yönelik bir ihlal olarak değerlendiriyor. Buna karşılık ayrılıkçı yönetim ise dış ilişkilerine dair kararları alma yetkisinin kendisinde olduğunu öne sürüyor. Uzmanlar, bu görüş ayrılığının İsrail’in tanıma kararının ardından ortaya çıkan krize ilave olarak yeni bir siyasi gerilim başlığı oluşturacağını belirtiyor.

Uzmanlara göre Etiyopya’nın Berbera Limanı konusunda atacağı herhangi bir resmî adım, krizi daha güçlü biçimde yeniden alevlendirebilir. Özellikle Addis Ababa yönetiminin denize çıkış elde etme hedefinden vazgeçmemesi nedeniyle gerilimin yeniden yükselme ihtimali bulunduğu ifade ediliyor. Ayrıca Arap ülkelerinden de sert tepkiler gelmesi bekleniyor. Uzmanlar, özellikle Mısır’ın bu dosyadaki gelişmeleri yakından takip ettiği ve Etiyopya gibi Kızıldeniz’e kıyısı bulunmayan ülkelerin denizde varlık göstermesini sağlayacak düzenlemelere karşı çıktığını vurguladı.



Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
TT

Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)

“Rabia baskını”, yaklaşık 13 yıl önce Kahire’de yaşanan olayların nasıl anlatılacağı konusunda her yıl yeniden alevlenen bir tartışmaya dönüşüyor. Olaylar, birbirinden oldukça farklı bakış açıları ve siyasi yaklaşımlarla aktarılıyor.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nda, hayatını kaybeden eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yanlılarının düzenlediği oturma eyleminin dağıtılmasının yıl dönümünde, Mısır’ın “terör örgütü” olarak nitelendirdiği Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na mensup veya yakın isimlerle devlet yanlıları arasında son günlerde sosyal medya platformlarında ve çeşitli medya kuruluşlarında karşılıklı tartışmalar yaşandı. Her iki taraf da kendi anlatısını kabul ettirmeye çalıştı.

Oturma eylemi, yetkililerin katılımcılara defalarca eylemi sona erdirme çağrısı yapmasının ardından 14 Ağustos 2013’te dağıtıldı. Yetkililer, eylemcilerin silahlı olduğunu savunmuştu.

“Mağduriyet” anlatısı

Eylemin dağıtılmasını savunanlar, operasyonu devletin istikrarı ve toplumsal barışı koruma yetkisini güçlendiren bir adım olarak değerlendirirken, muhalifler ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na yakın çevreler oturma eyleminin “barışçıl” olduğunu öne sürdü ve hayatını kaybeden eylemciler olduğunu savundukları kişilerin fotoğraflarını yayımladı.

İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman bir isim, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “Rabia baskını” tartışmasının her yıl, yıl dönümünde yeniden alevlenen bir anlatı mücadelesine dönüştüğünü söyledi. Uzman, tartışmanın Mısırlıların kolektif hafızası üzerinden yürütüldüğünü ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın sempati kazanabilmek amacıyla “mağduriyet” söylemini öne çıkarmakta ısrar ettiğini kaydetti.

Uzman ayrıca, devletin örgütün varlığını sürdürmek için kullandığı bu anlatıyı çürütmeye odaklanmasının önemini vurguladı.

Anlatı mücadelesi

Silahlı bir oturma eyleminin dağıtıldığı yönündeki devlet anlatısını destekleyen onlarca paylaşım arasında, operasyon hakkında bir belgesel hazırlayan yazar ve araştırmacı Mahir Fergali de X platformunda değerlendirmelerde bulundu.

Fergali, operasyonun karşıtlarının “örgütün mümkün olduğunca uzun süre varlığını sürdürmesine ve devletle çatışma alanlarının yeniden açılmasına katkı sağlayacak tarihsel bir mağduriyet anlatısı oluşturmayı iyi planladıklarını” savundu.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)
Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)

Mısırlı televizyoncu Ahmed Musa ise “Onların suçlarını, ihanetlerini ve vefasızlıklarını unutmayacağız. Biz hepimiz suçlarına ve ihanetlerine tanık olmuşken tarihin çarpıtılmasına izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Musa, Müslüman Kardeşler’in devleti hedef aldığını ve Mısır’ı bölmek istediğini savunarak, Rabia’daki oturma eyleminin “silahlı bir operasyon merkezine dönüştürülmesinde ısrar edildiğini, buraya silah sevkiyatları yapıldığını ve örgüt mensuplarının el yapımı patlayıcılar kullandığını” öne sürdü.

Buna karşılık, Rabia’daki oturma eyleminin destekçileri, eylemin “barışçıl” olduğunu savunarak, hayatlarını kaybedenlere ait olduğunu söyledikleri fotoğrafları yayımladı ve yaşananların “hukuka aykırı” olduğunu ileri sürdü.

Halkın reddi

Silahlı gruplar ve İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman Ahmed Ban ise Rabia’daki oturma eyleminin temel amacının, özünde “örgütü Mısırlıların kolektif bilincinde yeniden meşrulaştırmak” olduğunu savundu.

Ban, örgütün bu amaç doğrultusunda Mısır halkının duygusal hassasiyetlerine güvendiğini ve insanların, hareketin hem iktidarda bulunduğu dönemde hem de daha önce işlediği öne sürülen suçları unutmasını sağlamaya çalıştığını söyledi.

Ban’a göre örgüt, tarihsel ve siyasi hesap verme fikrinden kaçmak amacıyla arkasına saklanabileceği duvar oluşturmak için bilinçli bir çaba yürüttü.

Ban, Rabia olayları sırasında gündeme gelen temel sorunun “Neredeydik ve nasıl bu hale geldik?” olduğunu belirterek, Müslüman Kardeşler’in bir dönem Arap dünyasının en büyük ülkesinin iktidarında olduğunu, daha sonra ise geniş çaplı halk hareket ve güçlü bir toplumsal reddiyeyle karşılaştığını söyledi.

Ban, devlet kurumları ile Mısır halkının sokağındaki açık iş birliğinin, sonunda örgütün ve projesinin reddedilmesine yol açtığını savundu.

Ban ayrıca Mısır devletinin, Rabia’da devlet içinde alternatif bir yapı oluşturma girişimi olarak nitelendirdiği sürecin bütün ayrıntılarını belgelemesine “acilen ihtiyaç duyduğunu” vurguladı. Şimdiye kadar ortaya konan ve yayımlanan bilgilerin, bu girişimin gerçek niteliği konusunda Mısır kamuoyunun bilmesi gerekenlerin gerisinde kaldığını ifade etti.


Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
TT

Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)

Siyasi durumun gergin, Gazze’deki “barış planı”nın akıbetine ilişkin belirsizliğin sürdüğü bir dönemde, birkaç hafta önce Filistinli Fadi Ebu Kutta, savaşta yaralanmasının sonrasında tedavi için yaklaşık bir buçuk yıl kaldığı Mısır’dan Gazze Şeridi’ne döndü.

Kızımla karşılaştığımda kucaklayabilmeyi çok isterdim

Ebu Kutta, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ailesine kavuşmaktan ve her ne kadar yıkılmış halde olsa da topraklarına dönmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi. Daha fazla uzak kalamadığını belirten Ebu Kutta, iki kesilmiş elinin yerine protez takılması için gerekli masrafları karşılayacak bir bağışçı bulamadan dönmek zorunda kaldığını belirtti. Ebu Kutta, “Kızımla karşılaştığımda onu kucaklayabilmeyi çok isterdim” ifadelerini kullandı.

Otuzlu yaşlarındaki Ebu Kutta gibi Mısır’da bulunan binlerce Filistinli de dönüş için isimlerini kaydettirdikten sonra aylarca seyahat sıralarının gelmesini bekliyor. Bekleyiş, İsrail’in gerek sınır kapısındaki uygulamaları gerekse çıkmaza giren barış planının hayata geçirilmesi konusundaki tutumuyla daha da zorlaşıyor.

75’inci kafile

Gazze Şeridi’ne dönen Filistinlilerden oluşan 75’inci kafile, dün sabah Refah Sınır Kapısı’na ulaştı. Mısır tarafında sürece vakıf bir kaynak, işlemlerin tamamlanmasının “saatler” sürdüğünü belirterek, dönüş yapanların sabahın erken saatlerinde Kahire’deki Filistin Büyükelçiliği’nden bir temsilci eşliğinde sınır kapısına geldiklerini ve Mısır ile İsrail makamları arasındaki koordinasyonun tamamlanmasını saatlerce beklediklerini kaydetti.

Adının açıklanmasını istemeyen kaynak, bazı kişilerin ilk denemede geçiş yapamadığını ve İsrailliler tarafından bir sonraki kafileye kadar geri çevrildiğini belirtti. Bir sonraki kafilenin geçişi ise birkaç gün sürebiliyor. Bu nedenle bazı Mısırlı ailelerin, söz konusu kişileri Sina’da misafir ederek Kahire’ye dönmek ve aynı yolu yeniden katetmek zorunda kalmalarını önlediğini ifade etti.

Kaynak ayrıca, “İsrail tarafı hem yardımların hem de Filistinlilerin geçişinde hâlâ zorluk çıkarıyor. Bu durum ister Mısır’dan Gazze’ye dönenler ister tedavi için Gazze’den Mısır’a gidenler için geçerli” dedi.

Mısır’ın Şuruk gazetesinin internet sitesine göre, son kafileyle Gazze’ye dönenlerin sayısı 90 kişiye ulaştı. Buna karşılık 38 hasta ile onlara eşlik eden 36 refakatçi Mısır’a kabul edildi.

Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.
Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.

Ebu Kutta, geçen temmuz ayında Kahire’den Kuzey Sina’ya uzanan uzun yolculuğunun ayrıntılarını hâlâ hatırlıyor. Sınır kapısının önünde uzun süre beklediğini ve geçişine izin verilmeyeceği endişesiyle saatler boyunca kaygı içinde kaldığını anlatıyor.

Geri dönme konusundaki kararlılık

Filistinli İsrail meseleleri uzmanı ve eski Filistinli tutuklu Usame el-Eşkar, İsrail’in engellemelerine ve Gazze’deki ağır koşullara rağmen Mısır’dan Gazze’ye dönüşlerin sürmesinin, Filistinlilerin topraklarına bağlılığının ve koşulların tehlikesine ya da Netanyahu hükümetinin yaşadığı siyasi kriz nedeniyle İsrail operasyonlarının ve ihlallerinin genişleme ihtimaline rağmen geri dönme konusundaki kararlılıklarının en büyük göstergesi olduğunu belirtiyor.

İsrail, ekim ayında “barış planı” olarak bilinen ateşkes anlaşmasının imzalanmasından bu yana Gazze Şeridi’nde günlük ihlallerini sürdürüyor. 15 maddeden oluşan anlaşmanın uygulanmaya başlamasından bu yana bin 200’den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, yüzlerce kişinin de yaralandığı bildiriliyor.

25 binden fazla Filistinli dönüş için kayıt yaptırdı

Eşkar, büyükelçilik kaynaklarına göre dönüş için bilgilerini kaydettiren Filistinlilerin sayısının 25 binden fazla olduğunu belirtiyor.

Filistin kaynaklarının tahminlerine göre savaş sırasında yaralılar ve onlara eşlik eden kişiler dahil olmak üzere 100 binden fazla Filistinli Gazze Şeridi’nden Mısır’a geçti.

Eşkar, İsrail’in ateşkes anlaşmasının maddelerini uygulama konusundaki mevcut tutumunun, İsrail’deki iç siyasi dengelerle bağlantılı olduğunu savunarak, “İç kamuoyu yoklamalarının çoğunun ortaya koyduğu üzere Netanyahu ve hükümetinin desteğinin gerilemesi”nin bu tutumda etkili olduğunu belirtti.

Anlaşmanın ikinci aşaması, İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nden çekilmesini, Hamas’ın silahlarını bırakmasını ve Barış Konseyi tarafından Gazze’nin yönetilmesini öngörüyor.

Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.
Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.

Filistinli uzman Eşkar, Mısır, Katar ve ABD’deki arabulucuların Netanyahu’yu dizginlemek ve durumun kontrolden çıkarak yeniden çatışmaya dönüşmesini önlemek için çalışmalarını sürdürdüğünü ifade etti.

Gazze Anlaşması, geçen temmuz ayı sonunda, arabulucular ile «Hamas» hareketi ve Filistinli gruplar arasında, «İran Savaşı»nın patlak vermesiyle uygulaması aksayan anlaşmanın ikinci aşamasının yürütülmesine ilişkin düzenlemeler konusunda mutabakat sağlanmasının ardından yeni bir aşamaya girdi.

Trump ise geçen ay, İsrail ve Hamas’ın geçen yıl kabul ettiği Gazze savaşını sona erdirme planında ilerleme sağlandığını açıkladı. Plan, İsrail güçlerinin Gazze’den çekilmesini, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze’nin güvenliğini sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte uluslararası bir istikrar gücünün oluşturulmasını öngörüyor.


İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
TT

İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf

İsrail’de yaşayan Lübnanlılar, Lübnan Parlamentosu’nun geçen hafta kabul ettiği genel af ve ceza indirimini ciddiye almadı. Yasa, 1 Mart 2026’dan önce işlenen suçlar nedeniyle hüküm giyen, tutuklanan veya haklarında adli işlem yürütülen binlerce kişiyi kapsıyor. Bunların arasında 2000 yılından beri İsrail’de yaşayan yaklaşık 3 bin 500 Lübnanlı da bulunuyor.

Güney Lübnan Ordusu komutanı Antoine Lahd’ın eski ofis müdürü Claude İbrahim, “Af kararı bizim için çıkarılmadı. Bizi de sonradan buna dahil ettiler ki kararın yalnızca Sünni ve Şii Müslümanları kapsadığı söylenmesin, Hristiyanları da kapsasın. Biz burada Lübnan halkının bütün kesimlerinden insanlarız; aramızda Sünniler ve Şiiler de var, ancak çoğunluğumuz Hristiyan. Bizi son anda kapsama aldılar. Fakat bu karar, 2001, 2006 ve 2011 yıllarında çıkarılan af kararlarından özünde farklı değil ve bizim için herhangi bir umut vaad etmiyor” ifadelerini kullandı.

Af ve para cezaları

İbrahim, “Söz konusu kararlar kapsamında da İsrail’e, Hizbullah’ın baskısından kaçmak için sığınan çok sayıda Lübnanlı ülkeye döndü ve önemli bir bölümü, özellikle çocuklar ve kadınlar, aftan yararlandı. Bazıları ise Hizbullah’a para cezası ödedi ve bunun karşılığında daha hafif hapis cezalarına çarptırıldı. Para cezası ne kadar yüksekse, Hizbullah’ın nüfuzundaki mahkemenin verdiği ceza da o kadar azaltılıyordu” diye konuştu.

İbrahim, “İsrail o dönemde bu düzeni fark etti ve geri dönenlere askerlik hizmetleri karşılığında ödenmesi gereken miktarın üç katı tutarında tazminat verdi. Hizbullah da onları büyük bir memnuniyetle kabul etti” ifadelerini kullandı.

İsrail’de yaşayan Lübnanlıların büyük bölümünün, Güney Lübnan Ordusu olarak bilinen yapının mensupları olduğu biliniyor. Bu oluşum, 1984’te kanser nedeniyle hayatını kaybeden Binbaşı Saad Haddad tarafından sınırdaki Mercayun kasabasında kurulmuş, onun yerine General Antoine Lahd geçmiş ve yapı 2000 yılında dağıtılana kadar Lahd tarafından yönetilmişti.

İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın 2000 yılında Lübnan’dan hızlı ve ani biçimde çekilme kararı alması ve bu kararı Güney Lübnan Ordusu’na bildirmemesi üzerine, örgüt mensupları ve aileleri İsrail sınırına yöneldi. İsrail’le birlikte savaşmış ve İsrail’den maaş almışlardı.

İsrail başlangıçta bu kişilerin ülkeye girişini engellemeye çalışsa da sınırda günlerce beklemeleri ve yaşadıkları mağduriyet, İsrail’in uluslararası kamuoyundaki itibarına zarar verdi. İsrail bunun üzerine, bu kişileri kabul etmek zorunda kaldı. Daha sonra çeşitli yöntemlerle onları ülkeden çıkarmaya çalışan İsrail, grubun yaklaşık yarısının Lübnan’a dönmesini sağladı.

3 bin 500 Lübnanlı

İbrahim, İsrail’e hizmet etmeleri konusundaki soruya ise şu yanıtı verdi:

“Güney Lübnan Ordusu, Lübnan ordusunun kararıyla kuruldu. Saad Haddad, 1976’da Lübnan devletinin kararıyla İsrail üzerinden, Hayfa yoluyla güneye geldi. 1976’dan 1990’a kadar devlet, bu kişilere Lübnan ordusunun bir parçası olarak düzenli şekilde maaş ödedi.”

İbrahim, “Ancak o dönemde Lübnan, önce Hafız Esed ve ardından Beşşar Esed yönetimindeki Suriye’nin, daha sonra da İran ve Hizbullah’ın nüfuzunun etkisi altında kaldı. Bu çevreler bize karşı düşmanca bir tutum benimsedi ve bizi ihanetle suçlamaya başladı. Oysa biz Filistinli örgütlere karşı Güney Lübnan’ı korumaya yönelik ulusal bir görev yürütüyorduk. Lübnanlılar bu tarihi araştırmayacaksa, umarım tarih yaptıklarının hesabını onlardan sorar” dedi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bugün İsrail vatandaşlığına sahip Lübnanlıların sayısının yaklaşık 3 bin 500 olduğu belirtiliyor. Bunların önemli bir bölümü, 2000 yılında Lübnan’dan ayrılmalarının ardından İsrail’de doğdu. Bu kişilerin Lübnan’ın resmi nüfus kayıtlarında yer almadığı ifade ediliyor.

İbrahim, “Bu kayıt dışı kişilerin de geri dönmesine izin verilecek mi? DEAŞ ve Nusra Cephesi mensupları için af çıkarılıyor da biz hâlâ onların gözünde İsrail ajanı olarak mı kalacağız?” diye sordu.

İbrahim sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bugün İsrail’de dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnan diasporaları gibi yaşıyoruz. Başarılı insanlarız; aramızda yüzlerce doktor, avukat, mühendis ve teknoloji sektöründe çalışan kadın ve erkek var. Lübnan devletinin bize, dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnanlı topluluklara davrandığı gibi davranması gerekiyor. Bunun gerçekleşmesi için de İsrail ile Lübnan arasında, statümüzün açıkça tanımlandığı bir barış anlaşmasının imzalanması gerekiyor.”