Sudan’daki savaşın dördüncü yılına girmesiyle birlikte, yıkılan evlerin duvarları ve aşırı kalabalık sığınma kamplarının ardında, cinsel şiddete maruz kalıp hayatta kalan ancak kurtuluşları henüz tamamlanmamış kadın ve kız çocuklarının hikayeleri gizleniyor. Travmayla ağırlaşmış bir hafıza ve toplumsal damgalanma korkusu arasında kalan mağdurların yaşadığı acılar, şiddet anının ötesine geçerek uzun bir ıstırap, tecrit ve istikrarsızlık yolculuğuna dönüşüyor.
Bu inceleme, Şarku’l Avsat’ın çatışmayla bağlantılı cinsel şiddete maruz kalan çok sayıda mağdurla gerçekleştirdiği mülakatların yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) raporları, uluslararası kuruluşların belgeleri, hukuk ve psikoloji uzmanlarının görüşlerine dayanıyor. Mağdurların güvenliklerini ve mahremiyetlerini korumak amacıyla isimleri ve bazı tanımlayıcı bilgileri gizli tutuluyor.
Savaş nedeniyle sağlık ve psikolojik destek sisteminin çöktüğü ülkede, iyileşme şansının sınırlı olması veya hiç bulunmaması, hayatta kalanları bedenden ruha, bireyden aileye ve oradan da daha geniş toplumsal yapıya uzanan karmaşık etkilerle karşı karşıya bırakıyor.

Böylece cinsel şiddet, savaş bağlamında meydana gelen bir eylem olmaktan çıkıp, suçun sessizlikle, ihlalin ise adaleti sağlama acziyetiyle kesiştiği kronik bir krize dönüşüyor. Sonuç olarak mağdurlar, başlarına gelenler ile bunu henüz tam olarak kabul etmeyi veya sahiplenmeyi başaramamış bir toplum arasında sıkışıp kalıyor.
“Annem beni zar zor tanıdı”
İfadelerden biri, savaşın patlak vermesinden bu yana mağdurun ailesiyle birlikte yaşadığı Hartum’un güneyindeki el-Ezheri mahallesinden başlıyor. Binlerce aile gibi bu aile de Omdurman şehrindeki Darüsselam’a geçici olarak yerleşmeden önce farklı bölgeler arasında göç etmek zorunda kaldı. Bu süre zarfında kadın, Sabrin pazarından getirilen malları satarak ailenin geçimine katkıda bulunuyordu. Babası da mal satışı işiyle uğraştığı için aile makul bir gelir elde ediyordu.
Ancak kadının hayatı, 2024 yılının Ramazan Ayı’nda erkek kardeşiyle birlikte pazardan dönerken durdurulmasıyla altüst oldu. Dönüş yolunda yaşadıkları bölgeye giden bir araca binen iki kardeş, bazı yolcular tarafından nerede ikamet ettikleri ve babalarının ne iş yaptığı konusunda sorgulanmaya başladı.
Genç kadın, grubun daha sonra kendilerini soruşturma amacıyla Darüsselam bölgesine götürdüğünü belirtti. Kendisi bazı bilgileri inkâr etmeye çalışsa da erkek kardeşinin aile hakkında detaylar verdiğini, bunun üzerine Libya pazarı bölgesindeki savcılık merkezine nakledildiğini aktardı. Burada Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) liderlerinden biri tarafından sorgulanan kadın hakkında gözaltı kararı verildi.
İki gün boyunca gözaltında tutulan kadın, üçüncü gün bu liderin kendi evine götürüldü ve burada ilk kez tecavüze uğradı. Birkaç gün sonra ise temizlik, ütü ve benzeri zorunlu işlerde çalıştırılmak üzere başka bir yere nakledilirken, cinsel saldırılar da sistematik olarak devam etti.
Mağdur kadın yaşadıklarını, “Gece yanımıza geliyorlardı, reddettiğimizde ise darp ediliyorduk. İşkence izleri bugün bile vücudumda halen belirgin. Söndürülmüş sigara izlerini vücudumuzda bırakıyorlardı, bacaklarımda kalıcı izler oluştu” sözleriyle ifade etti.

Saldırıların münferit vakalar olmadığını, aylarca neredeyse her gün tekrarlandığını vurgulayan genç kadın, bazı mağdurların günde birkaç kez ve bazen birden fazla kişinin tecavüzüne uğradığını, başvurulabilecek hiçbir merci bulunmadığı için şikâyet etmenin veya yardım istemenin hiçbir faydası olmadığını belirtti.
Mağdurun ifadesine göre, yaklaşık dört ay süren alıkonulma sürecinde erkek kardeşine ne olduğuna dair hiçbir bilgi edinilemedi. Bu süreç, mağdurun, ailenin tanıdığı bir kişiyle karşılaşmasıyla son buldu. Karşılaştığı kişi, fiziksel durumundaki ve çehresindeki büyük değişim nedeniyle ilk başta kendisini tanıyamasa da genç kadın onun dikkatini çekmeyi başardı ve ailesiyle iletişime geçmesini sağladı. Bu kişinin yardımıyla HDK’ye ait son güvenlik noktasına ulaşan kadın, oradan önce el-Hur pazarı bölgesine, ardından da ailesinin yanına dönmeyi başardı.
Kızlarını tamamen kaybettiklerini düşünen ailenin yaşadığı şoku aktaran genç kadın, aşırı zayıflaması, dış görünüşündeki ve psikolojisindeki büyük değişimler nedeniyle annesinin bile ilk bakışta kendisini güçlükle tanıyabildiğini ifade etti.
Birkaç günlük istirahatin ardından annesi tarafından tıbbi kontroller için hastaneye götürüldüğünü belirten mağdur, babasının ikinci bir yıkım yaşamasını önlemek amacıyla annesinin yaşananları ona kendi yöntemiyle aktardığını dile getirdi.
Yaşadıklarının bir istisna olmadığını ve alıkonulan diğer kız çocukları ile kadınların hikayeleriyle benzerlik taşıdığını belirterek sözlerini tamamlayan genç kadın, bu deneyimin sadece özgürlüğünü ve güvenliğini elinden almadığını, aynı zamanda geleceğini de etkilediğini söyledi. Kaçırılmadan önce nişanlı olan mağdur, şu ana kadar nişanlısıyla görüşemediğini ve maruz kaldığı saldırılar hakkında konuşamadığını belirtti.
Bu ifadede dikkat çeken husus sadece ihlallerin boyutu değil; rastgele gözaltı, gayriresmi gözaltı merkezleri arasında nakil, denetim eksikliği ve ardından tamamen kapalı bir alanda sistematik ihlallerin yapıldığı yarı resmi mekanlara sevk edilme gibi zincirleme bir yapının varlığı öne çıkıyor. Bu yapısal süreç diğer ifadelerde de tekrarlanarak yaşananların istisna değil, belirli bir örüntü olduğu hipotezini güçlendiriyor.

Şarku’l Avsat’ın farklı bölgelerden topladığı çok sayıda ifadeyle de örtüşen bu anlatı, münferit bir vaka olmaktan uzak bir görünüm sergiliyor ve Sudan’daki çatışma döneminde kadınlara yönelik gözaltı ile ihlallerin benzer yöntemlerle yürütüldüğünü ortaya koyuyor.
“Bir kadın beni kurtardı ama hamile olmam bana fayda etmedi”
Omdurman şehrinin doğusundaki Bant mahallesinden bir kadın, savaşın ilk aylarında, çocuğunun hastanede tedavi gördüğü sırada yaşadığı ağır tecrübeyi aktardı.
Yaşam koşullarının son derece zor olduğunu belirten kadın, ailenin gıda ve temel yaşam malzemelerinin eksikliğini çektiğini, Omdurman’ın en batısındaki Libya pazarına gitmenin ise kontrol noktalarının varlığı, sivillerin buralardan geçişi sırasında maruz kaldığı gözaltı, darp ve hakaret olayları nedeniyle büyük bir risk oluşturduğunu ifade etti.
Kadın, iki aylık hamile olmasına ve hasta çocuğuna refakat etmesine rağmen bu durum ona bir güvence sağlamadı. Hastanede, aileyle aynı koşulları paylaşıyor gibi görünen bir kadın, mağdurun eşinin Sudan ordusunda subay olduğunu öğrenmesini fırsat bilerek durumu ihbar etti ve kadını HDK’ye teslim etti.
Mağdur kadın yaşadıklarını, “O kadın beni HDK unsurlarına teslim etti ve onlara bir subay eşi olduğumu söyledi. Orada yaklaşık bir ay boyunca gözaltında tutuldum” sözleriyle aktardı. En başından itibaren evli ve hamile olduğunu yetkililere bildirdiğini, kendisine işkence edilmemesi veya darp edilmemesi için yalvardığını belirten kadın, buna karşılık yetkililerin kendisine doğumdan sonra önlem alacaklarını söylediklerini ifade etti.
Bir süre gözaltında tutulduktan sonra başka bir birime nakledilen kadın, burada askeri personel eşi olan yaklaşık 15 kadının yanı sıra çoğu Bant mahallesi sakini olan 12 sivil kadınla birlikte alıkonulduğunu belirtti.

Hamile kadınların bazen doğrudan darp edilmekten muaf tutulduğunu, ancak diğer kadınların sistematik olarak kötü muameleye maruz kaldığını aktaran sığınmacı, bu muameleler arasında küçük yaştaki kız çocuklarına yönelik cinsel saldırı ve ihlallerin de bulunduğunu belirtti. Kadın, yaşanan korku nedeniyle alıkonulanların itiraz etmeye, hatta ne olduğunu sormaya bile cesaret edemediklerini ifade etti.
Alıkonulan askeri personel eşlerinin, şahit veya yasal prosedürler olmaksızın HDK unsurlarıyla evlenmeye zorlandığını ve baskı altına alındığını ekleyen kadın, gözaltından sorumlu kişilerin kendilerine açıkça, eşlerini silahla öldüremedikleri için onlara bu yolla zarar vereceklerini söylediklerini aktardı.
Zaten evli olduğunu belirterek onları ikna etmek için defalarca girişimde bulunduğunu ancak tüm çabalarının reddedildiğini vurgulayan kadın, nihayetinde HDK liderlerinden biriyle evlenmeye zorlandığını ve bu kişi tarafından Omdurman’ın batısındaki Darüsselam bölgesine götürüldüğünü belirtti.
Darüsselam’da bulunduğu süre boyunca yiyecek ve içecekten mahrum bırakılarak bir odada tutulduğunu, ancak kendisine düzenli olarak uyuşturucu madde verildiğini söyleyen kadın, bu durumun hareket etme ve odaklanma yeteneğini kaybettirdiğini, bu yüzden o dönemin zihninde bulanık kaldığını ifade etti. Kaçırmayı başaran kişilerin elinden kurtulup ailesinin yanına dönmesine rağmen, uzun gözaltı süresi boyunca cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığı konusunda bugün halen şüphe ve endişe içinde yaşadığını belirten kadın, almak zorunda bırakıldığı ilaç ve iğnelerin etkisiyle o dönem çevresinde olup bitenlerin çoğundan habersiz olduğunu vurguladı.
Adalet açığı ve destek konusundaki zorluklar
Çeşitli nedenlerle cinsel ihlal vakalarının belgelenmesinin zor olduğunu belirten İnsan Kaynakları ve Sosyal Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı Süleyma İshak, Sudan’da savaşın patlak vermesinden bu yana kaydedilen resmi istatistiklerin yaklaşık 2 bin 200 vakaya ulaştığını bildirdi. İshak, özellikle mağdurlara ulaşmanın zor olduğu Darfur bölgeleri başta olmak üzere, bu rakamın sorunun gerçek boyutunu yansıtmadığına dikkat çekti.

İshak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu meselelerle mücadelenin ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile BM kurumlarıyla yapılan ortaklıklar aracılığıyla yürütüldüğünü belirtti.
Şu ana kadar sadece üç vakanın yargıya taşındığını ve bunların tamamının dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra Sudan ordusu mensuplarına yönelik olduğunu ifade eden İshak, söz konusu kişilerin el-Ubeyd ve Beyaz Nil eyaletlerinde hüküm giydiklerini ekledi.
HDK’ye atfedilen ihlallere değinen İshak, bunların mevcut koşullarda hukuki olarak takibinin mümkün olmadığını açıklayarak, gelecekte cezasızlığın önüne geçilmesi için ihlallerin belgelenmesi çağrısında bulundu.
BM tarafından yayımlanan bir rapor, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2025 yılı boyunca tecavüz, toplu tecavüz, cinsel işkence ve cinsel kölelik dahil olmak üzere 500’den fazla cinsel şiddet vakasını belgelediğini ve bu ihlallerin bazı durumlarda ölümle sonuçlandığını ortaya koymuştu.
Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün en son raporuna göre ise örgüt, Ocak 2024 ile Kasım 2025 tarihleri arasında Kuzey ve Güney Darfur eyaletlerinde cinsel şiddete maruz kalan 3 bin 396’dan fazla kadına bakım hizmeti sağladı. Raporda, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele yetkililerinin; aile içi şiddet, taciz ve cinsel istismar dahil olmak üzere olayların farklı biçimlerinde bir artış kaydettiği aktarıldı.
Sınır Tanımayan Doktorlar bu suçları Sudan'daki çatışmanın belirgin bir işareti olarak nitelendirirken, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) mevcut rakamların muhtemelen buzdağının sadece görünen kısmını temsil ettiği uyarısında bulundu.

İshak, Sağlık Bakanlığı’nın tıbbi ve psikolojik destek protokollerini imkanlar dahilinde sağladığını, hukuki desteğin ise Başsavcılık ile koordineli olarak yürütüldüğünü belirtti. Hizmet ve müdahale düzeyinde eyaletler arasında farklılıklar bulunduğunu ifade eden İshak, en belirgin zorluklardan birinin finansman yetersizliği olduğunu vurgulayarak, kendi ifadesiyle “Kadına yönelik şiddet meseleleri ikincil bir konu değil, bir hayat kurtarma mücadelesidir” dedi.
İshak ayrıca, önceki deneyimlerin eksikliklerini gidermek amacıyla, mağdurları damgalanma riskine maruz bırakmadan veya mahremiyetlerini zedelemeden hizmetleri bir arada sunan yeni koruma ve sığınma merkezleri kurmaya yönelik bir planı da paylaştı.
Yargıya başvurmanın, bildirimi engelleyen toplumsal ve güvenlik kaygıları nedeniyle mağdurların kişisel tercihine kaldığını vurgulayan İshak, Sudan gibi muhafazakâr bir toplumda gizliliği ve korumayı güvence altına alan güvenli bir ortamın sağlanmasının önemine dikkat çekti.
“Çocuğumu bırakmayacağım”
Bu kaygıların temelinde, savaşın ilk aylarında gözaltına alınan Bahri şehri sakini bir kadının hikayesi yer alıyor. Gözaltı, işkence ve kötü muameleyle dolu ağır ve acı bir tecrübe yaşayan kadının bu süreci, hamilelik ve ardından gelen muazzam bir toplumsal baskıyla sonuçlandı.
Mağdur kadın ifadesinde, yaşadığı acıların gözaltından çıkmasıyla son bulmadığını, aksine ailesinin yanına dönmesiyle birlikte psikolojik ve toplumsal baskıların yeni bir evresinin başladığını belirtti. Annesinin, çocuğu terk etmesi ve bir bakım evine teslim etmesi yönündeki ısrarlı talepleriyle karşı karşıya kaldığını aktaran kadın, bu talepleri reddederek çocuğunu yanında tutma hakkını savunduğunu ve yaşananlarda bebeğin hiçbir suçu olmadığını vurguladı.

Mağdur kadın yaşadıklarını, “Kendimden bir parçayı nasıl terk edebilirim? Sorunumla yüzleşeceğim ve tüm gücümle çocuğumu savunacağım” sözleriyle ifade etti.
Genç kadın, çocuğunu yanında tutma kararının, kendisini ailesiyle, toplumla ve bazı yakınlarının olumsuz yaklaşımlarıyla sürekli bir mücadele içinde bıraktığını, bu durumun tam da yaşadığı acı tecrübenin etkilerinden kurtulmaya çalıştığı bir döneme denk geldiğini belirtti.
Kendisini en çok yıpratan şeyin, sadece zihninde sürekli canlanan gözaltı ve uğradığı ihlallerin hatıraları olmadığını vurgulayan kadın, hayatını tamamen mahveden yıkıcı bir savaşın izlerini silmeye çalışırken, bir yandan da çocuğunun yaşama ve kendisiyle kalma hakkını sürekli ve amansızca savunmak zorunda kalması olduğunu dile getirdi.
Cinsel şiddet bir savaş silahı
Şarku’l Avsat, Sudan Kurucu İttifakı Sözcüsü Ahmed Tagad Lisan ile HDK’nin kontrolü altındaki bölgelerde kadınların tecavüze uğraması ve ittifakın, cinsel şiddetin bir savaş silahı olarak kullanılmasına yönelik suçlamalar karşısındaki tutumu hakkında bir görüşme gerçekleştirdi. Sözcü, soruyu incelediğini ancak bu suçlamaları destekleyen somut bir kanıt bulamadığını ve bu konuda yorum yapmasını gerektirecek bir neden görmediğini ifade etti.
Söz konusu siyasi ittifakın resmi internet sitesinde yer alan tanıma göre, Sudan Kurucu İttifakı; kalıcı barışı tesis etmek, demokratik yönetimi inşa etmek ve Sudan genelinde gerçek ve kapsamlı bir birliği sağlamak amacıyla ortak bir irade etrafında birleşen Sudanlı siyasi grupları, silahlı hareketleri, meslek örgütlerini, sendikaları ve sivil toplum kuruluşlarını bünyesinde barındıran bir koalisyon olarak biliniyor.

Buna karşılık hukuk uzmanı Muiz Hadra, 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi’nin silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunmasını açıkça öngördüğünü ve cinsel şiddet kullanımını uluslararası insancıl hukukun ağır bir ihlali olarak suç saydığını belirtiyor. Hadra, bu ilkelerin sivillere yönelik cinsel saldırı ve ihlalleri savaş suçları ile insanlığa karşı suçlar kapsamında cezalandıran 1991 tarihli Sudan Ceza Kanunu’na da dahil edildiğine işaret ediyor.
Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada Sudan’ın, sorumlulardan hesap sorabilecek etkin bir yargı sisteminin bulunmaması, yargı kurumlarının çökmesi ve ulusal adalet mekanizmalarının zayıflığı nedeniyle adalet sürecinde gerçek bir krizle karşı karşıya olduğunu bildiren Hadra, BM İnsan Hakları Konseyi’nin ihlalleri araştırmak üzere bir gerçekleri araştırma komisyonu kurduğunu ancak Sudan hükümetinin bu komisyonun ülkeye girişine izin vermediğini, bunun da soruşturma ve hesap verilebilirlik imkanlarını zorlaştırdığını ifade etti.
İç adalet sisteminin geniş çaplı bir çöküşe sahne olduğu bir dönemde, mevcut ulusal ve uluslararası mekanizmaların hesap sorma konusundaki rollerini tam olarak yerine getirmede yetersiz kaldığını açıklayan Hadra, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yetkisinin şu anda yalnızca Darfur bölgesinde işlenen suçlarla sınırlı olduğunu belirtti. Hadra, ağır ihlalleri gerçekleştirenlerin nerede olursa olsun yargılanabilmesini sağlamak amacıyla bu yetkinin tüm Sudan’ı kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrısında bulundu.
Bildirilen ihlallerin boyutuna kıyasla yargıya taşınan davaların sınırlı sayısı, devam eden savaşın getirdiği güvenlik, hukuk ve kurumsal zorluklar karşısında, suçların belgelenmesi ile faillerin yargılanabilmesi arasında var olan uçurumu gözler önüne seriyor.
Şok edici istatistikler
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), yalnızca 2026 yılında, çoğunluğu kadın ve kız çocuklarından oluşan 12,7 milyon kişinin cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle ilgili desteğe ihtiyaç duyacağını öngördü. Bu veri, 2023 yılındaki 3,1 milyon seviyesinden bir yükselişi, 2025 yılından bu yana ise 500 binden fazla kişilik bir artışı temsil ediyor. Ayrıca bu sayı, 2024 yılında kaydedilen verinin yaklaşık iki katına, Sudan'daki çatışmaların patlak vermesinden önceki dönemin ise dört katına denk geliyor.
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) tarafından Sudan’da gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sı gerek sığınma alanlarının içinde gerekse dışında kendilerini güvende hissetmiyor.

Geçtiğimiz nisan ayında BM tarafından yapılan açıklamada, 2025 yılında istikrarlı bir artış gösteren cinsel şiddetin, taciz, istismar ve aile içi şiddet olaylarındaki tırmanışla birlikte içinde bulunulan yılda keskin bir artış kaydettiği belirtildi.
Kurum, üç yıldır süren savaşın kadınlar ve kız çocukları üzerindeki orantısız etkisine dikkat çeken bir uyarı raporu yayımladı. Bu rapor; kadın liderliğindeki 85 kuruluş ile kadın hakları derneklerinin katıldığı bir anketin verilerine, iki odak grup tartışmasına, BM kurumları ile uluslararası kuruluşların raporlarına dayandırıldı.
Kurumun raporunda, saha çalışmalarında ön saflarda yer alan kadınların üçte ikisinin 2025 yılı boyunca cinsel şiddette belirgin bir artış yaşandığını bildirdiği, katılımcıların yarısının ise bu artışın 2026 yılında da tırmanarak sürdüğüne işaret ettiği aktarıldı.
Güven duygusunun yokluğu
“Sudan genelindeki kadınlar ve kız çocukları, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin günlük hayatlarının bir parçası haline geldiği ve süregelen bir tehlike barındıran deneyimlerini aktarıyor. Bu durum, gerek sürmekte olan çatışmalardan kaçmaya çalışırken geçtikleri yollarda gerekse ulaştıkları sığınma kamplarında kendisini gösteriyor.”
Bu değerlendirme, UNFPA Sudan Temsilcisi Fabrizia Falcioni tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde New York’taki gazetecilere başkent Hartum’dan video konferans yoluyla yapılan açıklamada dile getirildi. Ülkedeki kadın ve kız çocuklarının kötüleşen durumuna dikkat çeken Falcioni, kadınların ‘bulundukları hiçbir yerde kendilerini güvende hissetmediklerini’ belirtti.

Söz konusu tespit, UNFPA tarafından 18 eyaletten 16’sında yaklaşık bin kadın ve kız çocuğunun katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırmaya dayanıyor. Sonuçlar, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sının, sığınma alanlarının içinde veya dışında; pazarlar, su kaynakları, odun toplama alanları ve yollar dahil olmak üzere, özellikle geceleri kendilerini güvende hissetmediklerini ortaya koyuyor.
BM yetkilisi, güvenlik eksikliğinin günlük hayatı da olumsuz etkilediğini vurgulayarak, elektrik kesintileri ve şehirlerin geceleri karanlığa gömülmesiyle ‘güvensizlik hissinin’ daha da katlandığına işaret etti. Falcioni ayrıca; toplumsal damgalanma, misilleme korkusu, maddi imkansızlıklar ve hizmet merkezlerinin uzaklığı nedeniyle toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vakalarının bildiriminin halen sınırlı düzeyde kaldığını ifade etti.
Derin psikolojik yaralar
Psikoloji uzmanı Hatice Muhammed el-Ubeyd, silahlı çatışma ve savaş ortamlarında cinsel şiddete maruz kalan mağdurların karmaşık ve derin psikolojik etkilerle karşı karşıya kaldığını, travmanın etkilerinin saldırı anının ötesine geçerek göç, savaş ve güvenlik hissinin kaybıyla daha da ağırlaştığını belirtti.
Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada el-Ubeyd, mağdurların yaşayabileceği en belirgin psikolojik etkilerden birinin travma sonrası stres bozukluğu olduğunu ifade etti. Bu durumun; acı verici olayın zihinde sürekli tekrar canlanması, kabuslar ve rahatsız edici rüyalar görme, ayrıca olayı hatırlatan kişilerden, yerlerden veya durumlardan kaçınma eğilimi şeklinde ortaya çıktığını açıkladı. Uzman ayrıca, mağdurların sürekli bir aşırı uyanıklık, korku ve kaygı hali içinde olabileceğini, bunun da günlük yaşamlarını ve toplumsal ilişkilerini doğrudan etkilediğini sözlerine ekledi.
Cinsel şiddet mağdurlarına, mahremiyeti ve insan onurunu koruyan güvenli alanlar aracılığıyla psikososyal destek hizmetlerinin sunulmasının önemini vurgulayan el-Ubeyd, uygun bakım ve tedavinin sağlanması, iyileşme sürecine katkıda bulunulması ve normal yaşama devam etme yetisinin yeniden kazanılması için mağdurların destek ağları ve uzmanlaşmış hizmetlerle ilişkilendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Psikolojik desteğin eksikliği
Savaşla bağlantılı cinsel ihlaller yalnızca gelip geçici hadiseler olmaktan uzak bir görünüm sergilerken; destek, koruma ve adalet hususlarında süregelen zorluklar gölgesinde mağdurların yaşamını yeniden şekillendiren kronik yaralara dönüşüyor.
İfadelerin ortaya koyduğu gerçekler sadece ihlalin boyutunu değil, aynı zamanda arkasında bıraktığı boşluğun derinliğini de gözler önüne seriyor: psikolojik destekteki, hukuki korumadaki ve birçok vakada yüzleşmek yerine hala sessiz kalma eğilimi gösteren toplumsal müdahaledeki boşluk. Savaşın gidişatında aktörler çeşitlenirken, sürecin merkezindeki kadınlar en kırılgan ve adalete erişimi en kısıtlı kesim olmayı sürdürüyor.

Cezasızlığın devam etmesi yalnızca mağdurları tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda şiddet sarmalını kalıcı hale getirerek suçu tekrarlanabilir bir örüntüye dönüştürüyor. Bu nedenle söz konusu ihlallerle mücadele etmek sadece geçmişi değil, geleceği de ilgilendiriyor: ‘adaletin geleceğini, kurumların güvenilirliğini ve toplumun savaşın etkilerinden kurtulabilme kapasitesini’.
Savaş, milyonlarca Sudanlının hayatını yeniden şekillendirmeye devam ederken; cinsel şiddet mağdurlarının yaşadığı acılar, bu sürecin en ağır ve kamuoyuna en az yansıyan sonuçlarından biri olmayı sürdürüyor.



