Sudan’da cinsel şiddet… Sistematik bir saldırı ve defalarca can alan bir savaş silahı

Şarku’l Avsat, hayatta kalan kadınların tanıklıklarını derledi… Açıklanan rakamlar buzdağının sadece görünen kısmı

Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
TT

Sudan’da cinsel şiddet… Sistematik bir saldırı ve defalarca can alan bir savaş silahı

Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)

Sudan’daki savaşın dördüncü yılına girmesiyle birlikte, yıkılan evlerin duvarları ve aşırı kalabalık sığınma kamplarının ardında, cinsel şiddete maruz kalıp hayatta kalan ancak kurtuluşları henüz tamamlanmamış kadın ve kız çocuklarının hikayeleri gizleniyor. Travmayla ağırlaşmış bir hafıza ve toplumsal damgalanma korkusu arasında kalan mağdurların yaşadığı acılar, şiddet anının ötesine geçerek uzun bir ıstırap, tecrit ve istikrarsızlık yolculuğuna dönüşüyor.

Bu inceleme, Şarku’l Avsat’ın çatışmayla bağlantılı cinsel şiddete maruz kalan çok sayıda mağdurla gerçekleştirdiği mülakatların yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) raporları, uluslararası kuruluşların belgeleri, hukuk ve psikoloji uzmanlarının görüşlerine dayanıyor. Mağdurların güvenliklerini ve mahremiyetlerini korumak amacıyla isimleri ve bazı tanımlayıcı bilgileri gizli tutuluyor.

Savaş nedeniyle sağlık ve psikolojik destek sisteminin çöktüğü ülkede, iyileşme şansının sınırlı olması veya hiç bulunmaması, hayatta kalanları bedenden ruha, bireyden aileye ve oradan da daha geniş toplumsal yapıya uzanan karmaşık etkilerle karşı karşıya bırakıyor.

cscv
Hartum’daki bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)

Böylece cinsel şiddet, savaş bağlamında meydana gelen bir eylem olmaktan çıkıp, suçun sessizlikle, ihlalin ise adaleti sağlama acziyetiyle kesiştiği kronik bir krize dönüşüyor. Sonuç olarak mağdurlar, başlarına gelenler ile bunu henüz tam olarak kabul etmeyi veya sahiplenmeyi başaramamış bir toplum arasında sıkışıp kalıyor.

“Annem beni zar zor tanıdı”

İfadelerden biri, savaşın patlak vermesinden bu yana mağdurun ailesiyle birlikte yaşadığı Hartum’un güneyindeki el-Ezheri mahallesinden başlıyor. Binlerce aile gibi bu aile de Omdurman şehrindeki Darüsselam’a geçici olarak yerleşmeden önce farklı bölgeler arasında göç etmek zorunda kaldı. Bu süre zarfında kadın, Sabrin pazarından getirilen malları satarak ailenin geçimine katkıda bulunuyordu. Babası da mal satışı işiyle uğraştığı için aile makul bir gelir elde ediyordu.

Ancak kadının hayatı, 2024 yılının Ramazan Ayı’nda erkek kardeşiyle birlikte pazardan dönerken durdurulmasıyla altüst oldu. Dönüş yolunda yaşadıkları bölgeye giden bir araca binen iki kardeş, bazı yolcular tarafından nerede ikamet ettikleri ve babalarının ne iş yaptığı konusunda sorgulanmaya başladı.

Genç kadın, grubun daha sonra kendilerini soruşturma amacıyla Darüsselam bölgesine götürdüğünü belirtti. Kendisi bazı bilgileri inkâr etmeye çalışsa da erkek kardeşinin aile hakkında detaylar verdiğini, bunun üzerine Libya pazarı bölgesindeki savcılık merkezine nakledildiğini aktardı. Burada Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) liderlerinden biri tarafından sorgulanan kadın hakkında gözaltı kararı verildi.

İki gün boyunca gözaltında tutulan kadın, üçüncü gün bu liderin kendi evine götürüldü ve burada ilk kez tecavüze uğradı. Birkaç gün sonra ise temizlik, ütü ve benzeri zorunlu işlerde çalıştırılmak üzere başka bir yere nakledilirken, cinsel saldırılar da sistematik olarak devam etti.

Mağdur kadın yaşadıklarını, “Gece yanımıza geliyorlardı, reddettiğimizde ise darp ediliyorduk. İşkence izleri bugün bile vücudumda halen belirgin. Söndürülmüş sigara izlerini vücudumuzda bırakıyorlardı, bacaklarımda kalıcı izler oluştu” sözleriyle ifade etti.

cdsv
Omdurmanlı bir kadın, kameradan yüzünü gizleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) tarafından kaçırılıp tecavüze uğradığını ve serbest bırakılması karşılığında bir miktar para ödediğini anlattı. (AP)

Saldırıların münferit vakalar olmadığını, aylarca neredeyse her gün tekrarlandığını vurgulayan genç kadın, bazı mağdurların günde birkaç kez ve bazen birden fazla kişinin tecavüzüne uğradığını, başvurulabilecek hiçbir merci bulunmadığı için şikâyet etmenin veya yardım istemenin hiçbir faydası olmadığını belirtti.

Mağdurun ifadesine göre, yaklaşık dört ay süren alıkonulma sürecinde erkek kardeşine ne olduğuna dair hiçbir bilgi edinilemedi. Bu süreç, mağdurun, ailenin tanıdığı bir kişiyle karşılaşmasıyla son buldu. Karşılaştığı kişi, fiziksel durumundaki ve çehresindeki büyük değişim nedeniyle ilk başta kendisini tanıyamasa da genç kadın onun dikkatini çekmeyi başardı ve ailesiyle iletişime geçmesini sağladı. Bu kişinin yardımıyla HDK’ye ait son güvenlik noktasına ulaşan kadın, oradan önce el-Hur pazarı bölgesine, ardından da ailesinin yanına dönmeyi başardı.

Kızlarını tamamen kaybettiklerini düşünen ailenin yaşadığı şoku aktaran genç kadın, aşırı zayıflaması, dış görünüşündeki ve psikolojisindeki büyük değişimler nedeniyle annesinin bile ilk bakışta kendisini güçlükle tanıyabildiğini ifade etti.

Birkaç günlük istirahatin ardından annesi tarafından tıbbi kontroller için hastaneye götürüldüğünü belirten mağdur, babasının ikinci bir yıkım yaşamasını önlemek amacıyla annesinin yaşananları ona kendi yöntemiyle aktardığını dile getirdi.

Yaşadıklarının bir istisna olmadığını ve alıkonulan diğer kız çocukları ile kadınların hikayeleriyle benzerlik taşıdığını belirterek sözlerini tamamlayan genç kadın, bu deneyimin sadece özgürlüğünü ve güvenliğini elinden almadığını, aynı zamanda geleceğini de etkilediğini söyledi. Kaçırılmadan önce nişanlı olan mağdur, şu ana kadar nişanlısıyla görüşemediğini ve maruz kaldığı saldırılar hakkında konuşamadığını belirtti.

Bu ifadede dikkat çeken husus sadece ihlallerin boyutu değil; rastgele gözaltı, gayriresmi gözaltı merkezleri arasında nakil, denetim eksikliği ve ardından tamamen kapalı bir alanda sistematik ihlallerin yapıldığı yarı resmi mekanlara sevk edilme gibi zincirleme bir yapının varlığı öne çıkıyor. Bu yapısal süreç diğer ifadelerde de tekrarlanarak yaşananların istisna değil, belirli bir örüntü olduğu hipotezini güçlendiriyor.

acxd
Hartum’un yıkık mahallelerinden birinde iki kadın çatışma bölgesinden geçiyor. (AFP – Getty Images)

Şarku’l Avsat’ın farklı bölgelerden topladığı çok sayıda ifadeyle de örtüşen bu anlatı, münferit bir vaka olmaktan uzak bir görünüm sergiliyor ve Sudan’daki çatışma döneminde kadınlara yönelik gözaltı ile ihlallerin benzer yöntemlerle yürütüldüğünü ortaya koyuyor.

“Bir kadın beni kurtardı ama hamile olmam bana fayda etmedi”

Omdurman şehrinin doğusundaki Bant mahallesinden bir kadın, savaşın ilk aylarında, çocuğunun hastanede tedavi gördüğü sırada yaşadığı ağır tecrübeyi aktardı.

Yaşam koşullarının son derece zor olduğunu belirten kadın, ailenin gıda ve temel yaşam malzemelerinin eksikliğini çektiğini, Omdurman’ın en batısındaki Libya pazarına gitmenin ise kontrol noktalarının varlığı, sivillerin buralardan geçişi sırasında maruz kaldığı gözaltı, darp ve hakaret olayları nedeniyle büyük bir risk oluşturduğunu ifade etti.

Kadın, iki aylık hamile olmasına ve hasta çocuğuna refakat etmesine rağmen bu durum ona bir güvence sağlamadı. Hastanede, aileyle aynı koşulları paylaşıyor gibi görünen bir kadın, mağdurun eşinin Sudan ordusunda subay olduğunu öğrenmesini fırsat bilerek durumu ihbar etti ve kadını HDK’ye teslim etti.

Mağdur kadın yaşadıklarını, “O kadın beni HDK unsurlarına teslim etti ve onlara bir subay eşi olduğumu söyledi. Orada yaklaşık bir ay boyunca gözaltında tutuldum” sözleriyle aktardı. En başından itibaren evli ve hamile olduğunu yetkililere bildirdiğini, kendisine işkence edilmemesi veya darp edilmemesi için yalvardığını belirten kadın, buna karşılık yetkililerin kendisine doğumdan sonra önlem alacaklarını söylediklerini ifade etti.

Bir süre gözaltında tutulduktan sonra başka bir birime nakledilen kadın, burada askeri personel eşi olan yaklaşık 15 kadının yanı sıra çoğu Bant mahallesi sakini olan 12 sivil kadınla birlikte alıkonulduğunu belirtti.

fgttgh
Libya’nın Trablus kentinin doğusundaki bir mülteci kampında okullarının önünde kurulu salıncakta sallanan Sudanlı çocuklar, 18 Mayıs 2026 (AP)

Hamile kadınların bazen doğrudan darp edilmekten muaf tutulduğunu, ancak diğer kadınların sistematik olarak kötü muameleye maruz kaldığını aktaran sığınmacı, bu muameleler arasında küçük yaştaki kız çocuklarına yönelik cinsel saldırı ve ihlallerin de bulunduğunu belirtti. Kadın, yaşanan korku nedeniyle alıkonulanların itiraz etmeye, hatta ne olduğunu sormaya bile cesaret edemediklerini ifade etti.

Alıkonulan askeri personel eşlerinin, şahit veya yasal prosedürler olmaksızın HDK unsurlarıyla evlenmeye zorlandığını ve baskı altına alındığını ekleyen kadın, gözaltından sorumlu kişilerin kendilerine açıkça, eşlerini silahla öldüremedikleri için onlara bu yolla zarar vereceklerini söylediklerini aktardı.

Zaten evli olduğunu belirterek onları ikna etmek için defalarca girişimde bulunduğunu ancak tüm çabalarının reddedildiğini vurgulayan kadın, nihayetinde HDK liderlerinden biriyle evlenmeye zorlandığını ve bu kişi tarafından Omdurman’ın batısındaki Darüsselam bölgesine götürüldüğünü belirtti.

Darüsselam’da bulunduğu süre boyunca yiyecek ve içecekten mahrum bırakılarak bir odada tutulduğunu, ancak kendisine düzenli olarak uyuşturucu madde verildiğini söyleyen kadın, bu durumun hareket etme ve odaklanma yeteneğini kaybettirdiğini, bu yüzden o dönemin zihninde bulanık kaldığını ifade etti. Kaçırmayı başaran kişilerin elinden kurtulup ailesinin yanına dönmesine rağmen, uzun gözaltı süresi boyunca cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığı konusunda bugün halen şüphe ve endişe içinde yaşadığını belirten kadın, almak zorunda bırakıldığı ilaç ve iğnelerin etkisiyle o dönem çevresinde olup bitenlerin çoğundan habersiz olduğunu vurguladı.

Adalet açığı ve destek konusundaki zorluklar

Çeşitli nedenlerle cinsel ihlal vakalarının belgelenmesinin zor olduğunu belirten İnsan Kaynakları ve Sosyal Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı Süleyma İshak, Sudan’da savaşın patlak vermesinden bu yana kaydedilen resmi istatistiklerin yaklaşık 2 bin 200 vakaya ulaştığını bildirdi. İshak, özellikle mağdurlara ulaşmanın zor olduğu Darfur bölgeleri başta olmak üzere, bu rakamın sorunun gerçek boyutunu yansıtmadığına dikkat çekti.

cdfgthytyny
Bir destek ve yardım merkezinin önünde sıra bekleyen Sudanlı kadınlar (AFP – Getty Images)

İshak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu meselelerle mücadelenin ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile BM kurumlarıyla yapılan ortaklıklar aracılığıyla yürütüldüğünü belirtti.

Şu ana kadar sadece üç vakanın yargıya taşındığını ve bunların tamamının dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra Sudan ordusu mensuplarına yönelik olduğunu ifade eden İshak, söz konusu kişilerin el-Ubeyd ve Beyaz Nil eyaletlerinde hüküm giydiklerini ekledi.

HDK’ye atfedilen ihlallere değinen İshak, bunların mevcut koşullarda hukuki olarak takibinin mümkün olmadığını açıklayarak, gelecekte cezasızlığın önüne geçilmesi için ihlallerin belgelenmesi çağrısında bulundu.

BM tarafından yayımlanan bir rapor, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2025 yılı boyunca tecavüz, toplu tecavüz, cinsel işkence ve cinsel kölelik dahil olmak üzere 500’den fazla cinsel şiddet vakasını belgelediğini ve bu ihlallerin bazı durumlarda ölümle sonuçlandığını ortaya koymuştu.

Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün en son raporuna göre ise örgüt, Ocak 2024 ile Kasım 2025 tarihleri arasında Kuzey ve Güney Darfur eyaletlerinde cinsel şiddete maruz kalan 3 bin 396’dan fazla kadına bakım hizmeti sağladı. Raporda, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele yetkililerinin; aile içi şiddet, taciz ve cinsel istismar dahil olmak üzere olayların farklı biçimlerinde bir artış kaydettiği aktarıldı.

Sınır Tanımayan Doktorlar bu suçları Sudan'daki çatışmanın belirgin bir işareti olarak nitelendirirken, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) mevcut rakamların muhtemelen buzdağının sadece görünen kısmını temsil ettiği uyarısında bulundu.

cdfgthy
Bir yıldan fazla bir süre önce kocası kaçırılan ve hâlâ Sudan’ın Omdurman kentinde onu arayan Sudanlı kadın Azhar Abdullah, Nisan 2026 (AP)

İshak, Sağlık Bakanlığı’nın tıbbi ve psikolojik destek protokollerini imkanlar dahilinde sağladığını, hukuki desteğin ise Başsavcılık ile koordineli olarak yürütüldüğünü belirtti. Hizmet ve müdahale düzeyinde eyaletler arasında farklılıklar bulunduğunu ifade eden İshak, en belirgin zorluklardan birinin finansman yetersizliği olduğunu vurgulayarak, kendi ifadesiyle “Kadına yönelik şiddet meseleleri ikincil bir konu değil, bir hayat kurtarma mücadelesidir” dedi.

İshak ayrıca, önceki deneyimlerin eksikliklerini gidermek amacıyla, mağdurları damgalanma riskine maruz bırakmadan veya mahremiyetlerini zedelemeden hizmetleri bir arada sunan yeni koruma ve sığınma merkezleri kurmaya yönelik bir planı da paylaştı.

Yargıya başvurmanın, bildirimi engelleyen toplumsal ve güvenlik kaygıları nedeniyle mağdurların kişisel tercihine kaldığını vurgulayan İshak, Sudan gibi muhafazakâr bir toplumda gizliliği ve korumayı güvence altına alan güvenli bir ortamın sağlanmasının önemine dikkat çekti.

“Çocuğumu bırakmayacağım”

Bu kaygıların temelinde, savaşın ilk aylarında gözaltına alınan Bahri şehri sakini bir kadının hikayesi yer alıyor. Gözaltı, işkence ve kötü muameleyle dolu ağır ve acı bir tecrübe yaşayan kadının bu süreci, hamilelik ve ardından gelen muazzam bir toplumsal baskıyla sonuçlandı.

Mağdur kadın ifadesinde, yaşadığı acıların gözaltından çıkmasıyla son bulmadığını, aksine ailesinin yanına dönmesiyle birlikte psikolojik ve toplumsal baskıların yeni bir evresinin başladığını belirtti. Annesinin, çocuğu terk etmesi ve bir bakım evine teslim etmesi yönündeki ısrarlı talepleriyle karşı karşıya kaldığını aktaran kadın, bu talepleri reddederek çocuğunu yanında tutma hakkını savunduğunu ve yaşananlarda bebeğin hiçbir suçu olmadığını vurguladı.

defvfer
Sudan’ın Çad sınırına yakın bir mülteci kampına bakan tepenin zirvesinde oturan bir çocuk, Kasım 2023 (Reuters)

Mağdur kadın yaşadıklarını, “Kendimden bir parçayı nasıl terk edebilirim? Sorunumla yüzleşeceğim ve tüm gücümle çocuğumu savunacağım” sözleriyle ifade etti.

Genç kadın, çocuğunu yanında tutma kararının, kendisini ailesiyle, toplumla ve bazı yakınlarının olumsuz yaklaşımlarıyla sürekli bir mücadele içinde bıraktığını, bu durumun tam da yaşadığı acı tecrübenin etkilerinden kurtulmaya çalıştığı bir döneme denk geldiğini belirtti.

Kendisini en çok yıpratan şeyin, sadece zihninde sürekli canlanan gözaltı ve uğradığı ihlallerin hatıraları olmadığını vurgulayan kadın, hayatını tamamen mahveden yıkıcı bir savaşın izlerini silmeye çalışırken, bir yandan da çocuğunun yaşama ve kendisiyle kalma hakkını sürekli ve amansızca savunmak zorunda kalması olduğunu dile getirdi.

Cinsel şiddet bir savaş silahı

Şarku’l Avsat, Sudan Kurucu İttifakı Sözcüsü Ahmed Tagad Lisan ile HDK’nin kontrolü altındaki bölgelerde kadınların tecavüze uğraması ve ittifakın, cinsel şiddetin bir savaş silahı olarak kullanılmasına yönelik suçlamalar karşısındaki tutumu hakkında bir görüşme gerçekleştirdi. Sözcü, soruyu incelediğini ancak bu suçlamaları destekleyen somut bir kanıt bulamadığını ve bu konuda yorum yapmasını gerektirecek bir neden görmediğini ifade etti.

Söz konusu siyasi ittifakın resmi internet sitesinde yer alan tanıma göre, Sudan Kurucu İttifakı; kalıcı barışı tesis etmek, demokratik yönetimi inşa etmek ve Sudan genelinde gerçek ve kapsamlı bir birliği sağlamak amacıyla ortak bir irade etrafında birleşen Sudanlı siyasi grupları, silahlı hareketleri, meslek örgütlerini, sendikaları ve sivil toplum kuruluşlarını bünyesinde barındıran bir koalisyon olarak biliniyor.

cvfgtn
Güney Sudan’daki lojistik üssünde işçiler, Dünya Gıda Programı’na (WFP) ait araçlara gıda maddelerini yüklüyor. (AFP)

Buna karşılık hukuk uzmanı Muiz Hadra, 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi’nin silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunmasını açıkça öngördüğünü ve cinsel şiddet kullanımını uluslararası insancıl hukukun ağır bir ihlali olarak suç saydığını belirtiyor. Hadra, bu ilkelerin sivillere yönelik cinsel saldırı ve ihlalleri savaş suçları ile insanlığa karşı suçlar kapsamında cezalandıran 1991 tarihli Sudan Ceza Kanunu’na da dahil edildiğine işaret ediyor.

Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada Sudan’ın, sorumlulardan hesap sorabilecek etkin bir yargı sisteminin bulunmaması, yargı kurumlarının çökmesi ve ulusal adalet mekanizmalarının zayıflığı nedeniyle adalet sürecinde gerçek bir krizle karşı karşıya olduğunu bildiren Hadra, BM İnsan Hakları Konseyi’nin ihlalleri araştırmak üzere bir gerçekleri araştırma komisyonu kurduğunu ancak Sudan hükümetinin bu komisyonun ülkeye girişine izin vermediğini, bunun da soruşturma ve hesap verilebilirlik imkanlarını zorlaştırdığını ifade etti.

İç adalet sisteminin geniş çaplı bir çöküşe sahne olduğu bir dönemde, mevcut ulusal ve uluslararası mekanizmaların hesap sorma konusundaki rollerini tam olarak yerine getirmede yetersiz kaldığını açıklayan Hadra, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yetkisinin şu anda yalnızca Darfur bölgesinde işlenen suçlarla sınırlı olduğunu belirtti. Hadra, ağır ihlalleri gerçekleştirenlerin nerede olursa olsun yargılanabilmesini sağlamak amacıyla bu yetkinin tüm Sudan’ı kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrısında bulundu.

Bildirilen ihlallerin boyutuna kıyasla yargıya taşınan davaların sınırlı sayısı, devam eden savaşın getirdiği güvenlik, hukuk ve kurumsal zorluklar karşısında, suçların belgelenmesi ile faillerin yargılanabilmesi arasında var olan uçurumu gözler önüne seriyor.

Şok edici istatistikler

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), yalnızca 2026 yılında, çoğunluğu kadın ve kız çocuklarından oluşan 12,7 milyon kişinin cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle ilgili desteğe ihtiyaç duyacağını öngördü. Bu veri, 2023 yılındaki 3,1 milyon seviyesinden bir yükselişi, 2025 yılından bu yana ise 500 binden fazla kişilik bir artışı temsil ediyor. Ayrıca bu sayı, 2024 yılında kaydedilen verinin yaklaşık iki katına, Sudan'daki çatışmaların patlak vermesinden önceki dönemin ise dört katına denk geliyor.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) tarafından Sudan’da gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sı gerek sığınma alanlarının içinde gerekse dışında kendilerini güvende hissetmiyor.

vfbthy
Çatışmalardan kaçarak Hartum’daki bir okula sığınan iki Sudanlı kadın (Getty Images)

Geçtiğimiz nisan ayında BM tarafından yapılan açıklamada, 2025 yılında istikrarlı bir artış gösteren cinsel şiddetin, taciz, istismar ve aile içi şiddet olaylarındaki tırmanışla birlikte içinde bulunulan yılda keskin bir artış kaydettiği belirtildi.

Kurum, üç yıldır süren savaşın kadınlar ve kız çocukları üzerindeki orantısız etkisine dikkat çeken bir uyarı raporu yayımladı. Bu rapor; kadın liderliğindeki 85 kuruluş ile kadın hakları derneklerinin katıldığı bir anketin verilerine, iki odak grup tartışmasına, BM kurumları ile uluslararası kuruluşların raporlarına dayandırıldı.

Kurumun raporunda, saha çalışmalarında ön saflarda yer alan kadınların üçte ikisinin 2025 yılı boyunca cinsel şiddette belirgin bir artış yaşandığını bildirdiği, katılımcıların yarısının ise bu artışın 2026 yılında da tırmanarak sürdüğüne işaret ettiği aktarıldı.

Güven duygusunun yokluğu

“Sudan genelindeki kadınlar ve kız çocukları, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin günlük hayatlarının bir parçası haline geldiği ve süregelen bir tehlike barındıran deneyimlerini aktarıyor. Bu durum, gerek sürmekte olan çatışmalardan kaçmaya çalışırken geçtikleri yollarda gerekse ulaştıkları sığınma kamplarında kendisini gösteriyor.”

Bu değerlendirme, UNFPA Sudan Temsilcisi Fabrizia Falcioni tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde New York’taki gazetecilere başkent Hartum’dan video konferans yoluyla yapılan açıklamada dile getirildi. Ülkedeki kadın ve kız çocuklarının kötüleşen durumuna dikkat çeken Falcioni, kadınların ‘bulundukları hiçbir yerde kendilerini güvende hissetmediklerini’ belirtti.

fvgrthy
El-Faşir’den kaçıp Çad’ın doğusundaki bir mülteci kampına sığınan Sudanlı bir kadın, 27 Kasım 2025 (Reuters)

Söz konusu tespit, UNFPA tarafından 18 eyaletten 16’sında yaklaşık bin kadın ve kız çocuğunun katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırmaya dayanıyor. Sonuçlar, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sının, sığınma alanlarının içinde veya dışında; pazarlar, su kaynakları, odun toplama alanları ve yollar dahil olmak üzere, özellikle geceleri kendilerini güvende hissetmediklerini ortaya koyuyor.

BM yetkilisi, güvenlik eksikliğinin günlük hayatı da olumsuz etkilediğini vurgulayarak, elektrik kesintileri ve şehirlerin geceleri karanlığa gömülmesiyle ‘güvensizlik hissinin’ daha da katlandığına işaret etti. Falcioni ayrıca; toplumsal damgalanma, misilleme korkusu, maddi imkansızlıklar ve hizmet merkezlerinin uzaklığı nedeniyle toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vakalarının bildiriminin halen sınırlı düzeyde kaldığını ifade etti.

Derin psikolojik yaralar

Psikoloji uzmanı Hatice Muhammed el-Ubeyd, silahlı çatışma ve savaş ortamlarında cinsel şiddete maruz kalan mağdurların karmaşık ve derin psikolojik etkilerle karşı karşıya kaldığını, travmanın etkilerinin saldırı anının ötesine geçerek göç, savaş ve güvenlik hissinin kaybıyla daha da ağırlaştığını belirtti.

Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada el-Ubeyd, mağdurların yaşayabileceği en belirgin psikolojik etkilerden birinin travma sonrası stres bozukluğu olduğunu ifade etti. Bu durumun; acı verici olayın zihinde sürekli tekrar canlanması, kabuslar ve rahatsız edici rüyalar görme, ayrıca olayı hatırlatan kişilerden, yerlerden veya durumlardan kaçınma eğilimi şeklinde ortaya çıktığını açıkladı. Uzman ayrıca, mağdurların sürekli bir aşırı uyanıklık, korku ve kaygı hali içinde olabileceğini, bunun da günlük yaşamlarını ve toplumsal ilişkilerini doğrudan etkilediğini sözlerine ekledi.

Cinsel şiddet mağdurlarına, mahremiyeti ve insan onurunu koruyan güvenli alanlar aracılığıyla psikososyal destek hizmetlerinin sunulmasının önemini vurgulayan el-Ubeyd, uygun bakım ve tedavinin sağlanması, iyileşme sürecine katkıda bulunulması ve normal yaşama devam etme yetisinin yeniden kazanılması için mağdurların destek ağları ve uzmanlaşmış hizmetlerle ilişkilendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Psikolojik desteğin eksikliği

Savaşla bağlantılı cinsel ihlaller yalnızca gelip geçici hadiseler olmaktan uzak bir görünüm sergilerken; destek, koruma ve adalet hususlarında süregelen zorluklar gölgesinde mağdurların yaşamını yeniden şekillendiren kronik yaralara dönüşüyor.

İfadelerin ortaya koyduğu gerçekler sadece ihlalin boyutunu değil, aynı zamanda arkasında bıraktığı boşluğun derinliğini de gözler önüne seriyor: psikolojik destekteki, hukuki korumadaki ve birçok vakada yüzleşmek yerine hala sessiz kalma eğilimi gösteren toplumsal müdahaledeki boşluk. Savaşın gidişatında aktörler çeşitlenirken, sürecin merkezindeki kadınlar en kırılgan ve adalete erişimi en kısıtlı kesim olmayı sürdürüyor.

fvgbhyj
Londra’da Sudan’a destek için düzenlenen gösteriden… Gösteride, “130’dan fazla kadın tecavüze uğramaktansa ölmeyi tercih etti” yazılı pankart taşıyan bir kadın (Getty Images)

Cezasızlığın devam etmesi yalnızca mağdurları tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda şiddet sarmalını kalıcı hale getirerek suçu tekrarlanabilir bir örüntüye dönüştürüyor. Bu nedenle söz konusu ihlallerle mücadele etmek sadece geçmişi değil, geleceği de ilgilendiriyor: ‘adaletin geleceğini, kurumların güvenilirliğini ve toplumun savaşın etkilerinden kurtulabilme kapasitesini’.

Savaş, milyonlarca Sudanlının hayatını yeniden şekillendirmeye devam ederken; cinsel şiddet mağdurlarının yaşadığı acılar, bu sürecin en ağır ve kamuoyuna en az yansıyan sonuçlarından biri olmayı sürdürüyor.



Devrim, uzlaşı ve darbe üçgeninde Yemen dramı

Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)
Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)
TT

Devrim, uzlaşı ve darbe üçgeninde Yemen dramı

Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)
Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)

Refik Huri

Yemen’de savaşların adı değişse de ana başlık hep aynı kaldı: Sonu gelmeyen bir çatışma... Sanki savaş, Yemenlilerin genetik koduna işlemiş gibi. Toprak parçalarından ziyade yönetimin biçimi ve gücü kimin elinde tutacağı üzerine yürütülen bir kavga. Yoksul bir ülkede ‘ganimet’ elde etme yarışı. Sert coğrafyanın ve tarihin cilvelerinin ardına gizlenmiş; kabilelerin güçlü müttefik bulma arayışıyla dışa açılmış bir sahnede, nüfuz mücadelesi veren dış güçlerin rekabeti.

Kuzey ve Güney arasındaki ayrılık günlerinde de durum böyleydi; sonrasında sağlanan birlik döneminde ve Kuzey’in askeri gücü ile Güney’deki iç çekişmelerin başarısız bir ayrılık savaşına yol açtığı süreçte de... Bugün de durum farklı değil. Toprağı ve iktidarı paylaşan ordular ile milisler, Yemen Şafağı Operasyonu öncesinde bir yanda İran cephesi, diğer yanda Arap cephesi olmak üzere derinleşen bir çatışmanın içinde.

‘Saha birliği’ dedikleri kavram ise; bazısını İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurduğu, bazısını da büyütüp beslediği devlet dışı aktörlerin kullandığı bir müstear isimden ibaret. Bu yapılar; İran İslam Cumhuriyeti’ni ve onun bölgesel projesini savunmak adına kendi ülkelerine ve rejimlerine karşı savaşmak üzere yetiştirildi: Lübnan’daki Hizbullah’tan Irak’taki Haşdi Şabi’ye, Suriye’deki eski Ulusal Savunma Güçleri’nden Yemen’deki Husilere, Gazze’deki Hamas ve İslami Cihad’a kadar...

Husiler, 1962 Devrimi ile imamet rejiminden cumhuriyete geçen Yemen’i şimdi tekrar cumhuriyetten imamete döndürmeye çalışıyor; Hamiduddin ailesinin imameti yerine Bedreddin el-Husi ailesinin imameti... Üstelik bu proje, İran’ın daha geniş kapsamlı jeopolitik hamlelerinin gölgesinde yürütülüyor. Bu hamlelerin en mütevazı hedefi bile Akdeniz, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki Babu’l Mendeb’i İran’ın bölgesel projesi doğrultusundaki savaş hattına bağlamak. Kaldı ki Husiler de kendilerini ABD ve İsrail ile savaşan, kaderini dille de olsa Filistin davasına bağlayan bölgesel bir güç gibi görmeye ve öyle davranmaya başladılar.

Bugün oynanan jeopolitik ve stratejik oyun, geçmiştekinden son derece farklı. Güney Yemen’deki radikal sosyalist rejimin hırsları sadece yakın çevreyle sınırlıydı; o rejim de aynı partinin yoldaşları arasındaki kanlı hesaplaşmalarla son buldu. Aşiret yapısının hâkim olduğu bir toplumda Marksizm’i uygulama çabasının hayalperest çılgınlıktan ibaret olduğu ve ‘aşiret Marksizmi’nin’ başarı şansının bulunmadığı çabuk anlaşıldı.

Hamiduddin ailesinin imameti ise son derece yerel bir nitelik taşıyordu. Öyle ki, Arap Birliği’nde az konuşan herhangi bir temsilci için ‘Yemen’in her daim sessiz kalan temsilcisi gibi’ benzetmesi yapılırdı. Cumhuriyetin kurulması ve Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın rejimi korumak için Mısır ordusunu göndermesinin ardından, imamet yanlıları ile cumhuriyetçiler ve onların müttefikleri arasındaki savaş bir uzlaşıyla sona erdi. Ancak cumhuriyeti yönetenler arasındaki çatışmalar, en azından suikastlar şeklinde sürmeye devam etti. Eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile Saada’daki Husiler arasında sonuçsuz kalan altı savaş yaşandı. Ardından, Arap Baharı adı verilen süreçte milyonların sokaklara döküldüğü halk devrimi patlak verdi.

Bu süreç, Suudi Arabistan ile diğer Arap ve uluslararası güçlerin katkıda bulunduğu bir uzlaşma çerçevesinde Salih istifaya zorlanana kadar bir süre devam etti. Uzlaşmanın özü; Salih’in, gerekli reformların yapılması ve seçimlerinin hazırlanması amacıyla geçiş süreci için yetkilerini yardımcısı Abdurrabbu Mansur Hadi’ye devretmesiydi. Bu uzlaşmada herkes kendisine bir yer bulmuştu: Salih, Husiler, devrimciler, kabileler... Hemen hemen tüm kesimler.

İşte tam bu noktada; devrim, uzlaşı ve darbe üçgeninde dramatik süreç başladı. Uzlaşı, hukuki bir çerçeve ile yerel ve dış aktörlerin mutabakatı sayesinde devrim sayfasını kapattı. Darbe ise bu uzlaşıyı zor kullanarak rafa kaldırdı. Peki hangi darbe? Ali Abdullah Salih ile Husilerin ittifak kurarak gerçekleştirdiği darbe... Salih, yaklaşık 40 yılını geçirdiği iktidara geri dönmek istiyordu ve Husileri ilk aşamada kullanıp ardından onları saf dışı bırakabileceğini sandı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Husiler ise Salih’in kurduğu ordunun önemli bir kısmını ve elindeki gelişmiş silahları ele geçirmek istiyordu. Salih’in iktidar tutkusunu başlangıçta kendi lehlerine kullanmayı hesaplamışlardı; ancak akıllarındaki asıl planı Sana’yı işgal ettikten sonra devreye soktular. Hem Salih’in destekçilerinin hem de düşmanlarının kalbine korku salmak amacıyla onu açıkça katlettiler.

Yemen Şafağı, devrime geri dönme savaşı değil; darbeyi yıkma, uzlaşıya ve meşru yönetime yeniden sarılma savaşıdır. Ancak kaçınılmaz olan bu uzlaşının nasıl şekilleneceği henüz net değil. Kesin olan tek şey; İran’a hizmet eden ve ülkeyi cumhuriyetten tekrar imamete döndürmek isteyen devlet dışı milislerin hakimiyetine son verme çabası. Bununla birlikte, Yemen halkının bir parçası olarak Saada halkının da herkes gibi bu uzlaşıda bir yeri olacak. Asıl büyük oyun ise Yemen’in Ortadoğu’daki ve bölge üzerindeki jeopolitik ve stratejik güç mücadelesindeki konumu. Ne İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ve bölgeyi tek başına kontrol etmesi mümkün ne de bölgesel veya uluslararası güçlerin Babu’l Mendeb ve Kızıldeniz üzerinde herhangi bir hakimiyeti kabul etmesi... Eğer mevcut çatışmaların görünen amacı İran bağlantılı devlet dışı güçleri tasfiye etmekse, nihai hedef İran rejiminin değişmesi ya da davranışlarını değiştirmesidir. Bir zamanlar Tahran; Sana, Bağdat, Şam ve Beyrut olmak üzere dört Arap başkentini yönettiğiyle övünse de artık Arap dünyasında bir İran nüfuzuna yer kalmadı.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


Yeniden yapılanmanın aksaklıkları, Gazze anlaşmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ‘yerinden edilme hayaletini’ hâlâ ayakta tutuyor

025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Yeniden yapılanmanın aksaklıkları, Gazze anlaşmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ‘yerinden edilme hayaletini’ hâlâ ayakta tutuyor

025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Gazze anlaşmasının imzalanmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, İsrail’in süregelen uzlaşmaz tutumu nedeniyle Gazze Şeridi’nin yeniden imarı konusunda hâlâ ilerleme kaydedilemiyor. Geçtiğimiz şubat ayında İran savaşının başlamasından bu yana anlaşma maddelerinin uygulanması çıkmaza girerken, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi ihtimali de varlığını koruyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, ‘İsrail’in dondurulmuş barış planının gölgesinde Gazze Şeridi’ndeki hedeflerine ulaştığını’ belirtti. Uzmanlar, ‘Tel Aviv’in Gazze Şeridi’nin yaklaşık yüzde 75’ini kontrol ettiğini ve savaş sonrasında başka bölgeleri de yıktığını, bunun da bölgede yaşamı sürdürmeyi zorlaştırdığını’ ifade etti.

Geçtiğimiz yıl 9 Ekim’de arabulucular, Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından Hamas ile İsrail arasında ateşkes sağlandığını duyurdu. Nihai anlaşma ise aynı ayın 13’ünde ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımıyla imzalandı.

Mısır, ABD, Katar ve Türkiye’den oluşan arabulucu ülkelerin liderleri ‘barış belgesini’ imzaladı. Birkaç aşamadan oluşan anlaşma, Gazze’de ateşkesin sağlanmasını öngörüyordu. İlk aşamada çatışmaların durdurulması, insani yardımların girişine izin verilmesi ve rehineler ile mahkûmların takası yer alıyordu. Ardından erken toparlanma ve yeniden imar çalışmalarını, Gazze Şeridi’nin yönetiminin sivil bir teknokratlar komitesine devredilmesini içeren ikinci aşamaya geçilmesi planlanıyordu.

Arabulucular ocak ayında Ali Şaas başkanlığında Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere bir teknokratlar komitesi kurulduğunu duyurmuş olsa da komitenin görevini yerine getirmesine henüz imkân tanınmadı. Bu süreçte ihlaller sürerken İsrail, Filistinli grupların haziran ayında onayladığı ve ikinci aşamanın yükümlülüklerinin yerine getirilmesini amaçlayan yol haritasını da reddediyor.

Öte yandan İsrail, Filistinlileri Gazze Şeridi’nden ‘zorla yerinden etme’ planından vazgeçmiş değil. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, geçtiğimiz eylül ayında yaptığı açıklamada, hükümetinin Filistinlileri Gazze Şeridi’nden çıkarmaya yönelik hazır planları bulunduğunu belirterek, “ABD’nin onları hangi bölgeye nakledebileceklerini belirlemesini beklediklerini” söyledi.

Arap ülkeleri, 7 Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik savaşın başlamasından bu yana İsrail’in Filistinlileri zorla yerinden etme girişimlerine karşı uyarılarda bulunuyor.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin ‘Filistin halkını zorla yerinden etmeyi amaçlayan her türlü planı kesinlikle reddettiğini’ vurguladı. Sisi, perşembe günü Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung ile düzenlediği basın toplantısında, ‘İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki durumu tehlikeli biçimde tırmandırmasını reddettiklerini’ de ifade etti.

Mısır Dış İlişkiler Konseyi Üyesi Reha Ahmed Hasan, ‘İsrail’in barış planının arkasına sığınarak hedeflerine ulaştığını’ belirterek, “Gazze’de Trump planının aşamalarının uygulanması çıkmaza girmiş durumda. Buna rağmen Tel Aviv, bölgede Filistinlilere yönelik uygulamalarını sürdürüyor” dedi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hasan, “İsrail tarafı, Gazze Şeridi’nin büyük bölümünü işgal altında tutuyor, altyapıyı yıkmayı sürdürüyor ve insani yardımların girişine engeller çıkarıyor” ifadelerini kullandı. Bu uygulamaların Gazze’de yaşamı imkânsız hâle getirdiğine dikkat çeken Hasan, aynı zamanda Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi planının hayata geçirilmesine zemin hazırladığını belirtti.

İsrail’in Gazze’de yeniden imar aşamasına geçilmesini istemediğini ve kendi planını bütünüyle uygulayabilmek için mevcut durumu dondurmayı amaçladığını söyleyen Hasan, Trump planının aşamalarını hayata geçirmekle, İsrail’in Gazze Şeridi’nde kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini sağlamakla görevlendirilecek uluslararası barış gücünün oluşturulmasının da zor olduğunu kaydetti.

Gazze İstikrar Gücü, Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde imzalanan ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasındaki en önemli maddelerden biri olarak öne çıkıyor. Ancak Trump başkanlığında Gazze Barış Kurulu ile Filistinli Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gibi çeşitli yürütme organları oluşturulmasına rağmen söz konusu güç henüz hayata geçirilemedi.

Filistin Halkının Haklarını Destekleme Uluslararası Heyeti Başkanı Salah Abdulati de İsrail’in ateşkesi ihlal etmeyi sürdürdüğünü belirtti. Abdulati, “Barış anlaşmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen soykırım savaşı sona ermedi. Her gün yüzlerce kişi hayatını kaybediyor, evler yıkılıyor” dedi. Bu uygulamaların yeniden imar çalışmalarına yönelik her türlü girişimi zorlaştırdığını vurguladı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Abdulati, İsrail’in barış planında öngörülen yükümlülükleri yerine getirmediğini, bunlar arasında Gazze halkına insani yardım ulaştırılmasının da bulunduğunu söyledi. İsrail’in, barış planında belirlenen yardım miktarının yalnızca yüzde 37’sine ulaşan sınırlı bir yardım girişine izin verdiğini kaydetti.

İsrail’in ekipman ve yakıt girişine de izin vermediğine dikkat çeken Abdulati, bunun bölgedeki insani koşulları daha da ağırlaştırdığını belirtti. Abdulati, Mısır’ın planı da dâhil olmak üzere Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik çeşitli planların bulunduğunu, ancak bunların uygulanmasının Trump planındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesine bağlı olduğunu ifade etti.

Arap Birliği’nin Mart 2025’te Kahire’de düzenlenen olağanüstü zirvesinde, Mısır’ın Gazze Şeridi’ni yeniden imar planı kabul edilmişti. Konut projeleri, toplum merkezleri, ticari bir liman, teknoloji merkezleri ve sahil şeridinde otellerin inşasını öngören planın, 53 milyar dolara varan bir maliyetle üç yıl içinde tamamlanması hedefleniyordu.


Florida’daki Lübnan-İsrail görüşmesine ilişkin şüpheler artıyor

Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)
Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)
TT

Florida’daki Lübnan-İsrail görüşmesine ilişkin şüpheler artıyor

Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)
Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)

BD’deki ara seçimler öncesinde Lübnan ile İsrail arasında Florida’da yapılması planlanan askerî müzakere turunun gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceğine ilişkin şüpheler artıyor. Müzakereler hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bir siyasi kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ABD’nin Lübnan Büyükelçisi Michel Issa’nın toplantı tarihinin kesinleştirilmesine ilişkin şu ana kadar herhangi bir yeni bilgi getirmediğini söyledi.

Toplantının 20-22 Ekim tarihleri arasında yapılması planlanıyordu. Ancak Lübnan tarafına henüz görüşmenin kesin tarihine ilişkin bir teyit ulaşmadı. Beyrut yönetimi, ABD’yi toplantıya ev sahipliği yapmayı İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak Knesset seçimlerinden ve daha sonra 3 Kasım’da düzenlenecek ABD ara seçimlerinden önce kesinleştirmeye ikna etmeyi umuyor.

Lübnanlı bir kaynak ise müzakerelerin söz konusu iki seçim sürecinin tamamlanmasının sonrasına ertelenmesinin Lübnan’ın çıkarına olmadığını ifade etti.