Yıkıcı bir sel ve ölümcül kuraklık arasında... Türkiye, Dicle ve Fırat nehirlerinin anahtarlarını elinde mi tutuyor?

Suriye ve Irak, "güvenlik koordinasyonu"nun ağırlığı ve uluslararası anlaşmaların başarısızlığı altında

Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)
Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)
TT

Yıkıcı bir sel ve ölümcül kuraklık arasında... Türkiye, Dicle ve Fırat nehirlerinin anahtarlarını elinde mi tutuyor?

Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)
Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)

Suriye’nin kuzey ve doğusunu haziran ayı başında vuran sel felaketi, şiddetli yağışlar ve Türkiye’den gelen su akışının artmasıyla Fırat Nehri’ndeki su seviyesinin yükselmesi; Suriye ve Irak’taki su krizini ve Türkiye’nin Dicle ile Fırat nehirlerini siyasi ve güvenlik amaçlı bir baskı unsuru olarak kullanıp kullanmadığı tartışmasını yeniden gündeme getirdi.

Türkiye, Irak ve Suriye arasındaki su krizinin temelinde Dicle ve Fırat nehirlerinin su paylaşımı yatıyor. Ana kolları kontrol eden kaynak ülke konumundaki Türkiye’nin su politikaları ve nehirler üzerinde baraj yapımını genişletmesi, su akışını ciddi oranda etkiledi. Bu durum, kuraklığı artırarak su seviyelerini felaket boyutuna yaklaştırdı; özellikle son 80 yılın en şiddetli kuraklık dalgasıyla karşı karşıya kalan Irak bu durumdan ağır darbe aldı.

Türkiye, Dicle ve Fırat’ın "sınır aşan nehirler" olduğunu ve toprak egemenliği gereği bu kaynakları yönetme hakkına sahip olduğunu savunurken; Irak ve Suriye ise bu nehirlerin "uluslararası nehir" olarak sınıflandırılmasını istiyor. İki ülke, 1923 Lozan Antlaşması ve ortak iş birliği protokolleri gibi tarihi anlaşmalara dayanarak, adil paylaşım kriterlerinin ve uluslararası hukukun uygulanmasını talep ediyor.

Kötü yönetim mi, kaynakların tüketilmesi mi?

Türkiye, komşu ülkelerdeki PKK varlığı ve faaliyetleri gibi güvenlik gerekçeleriyle suyu bir baskı aracı olarak kullanmakla suçlanıyor. Bu güvenlik gerilimi zamanla hava ve kara operasyonlarıyla askeri müdahalelere dönüşmüş ve özellikle Ankara ile Bağdat arasında uzun süredir anlaşmazlık konusu olan bir Türk askeri varlığı yaratmıştır.

Krizin merkezinde yer alan en önemli konulardan biri, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerini kalkındırmayı amaçlayan Güneydoğu Anadolu Projesi’dir (GAP). Türkiye bu proje kapsamında sulama ve enerji üretimi amacıyla başta Atatürk, Keban ve Ilısu olmak üzere devasa barajlar ve rezervuarlar inşa etti. Bu durum, suyun akış yönünde yer alan geçiş ve mahreç ülkeleri Suriye ile Irak’a ulaşan su miktarını büyük ölçüde azalttı.

Söz konusu azalma özellikle Irak üzerinde son derece olumsuz etkiler yarattı. Su kıtlığı tarım sektöründe ciddi bir krize, tarım alanlarının daralmasına ve Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Güney Ahvar (Mezopotamya Sazlıkları) bölgesinin zarar görmesine yol açtı. Bunun yanı sıra tekrarlayan sosyal krizleri ve çevresel sorunları da beraberinde getirdi.

Su kıtlığı, 2025 yılında Irak'ta son 80 yılın en şiddetli kuraklığına yol açtı (AFP)Su kıtlığı, 2025 yılında Irak'ta son 80 yılın en şiddetli kuraklığına yol açtı (AFP)

Aynı şekilde su akışının azalması, hidroelektrik enerji üretimini ve milyonlarca insanın içme suyuna erişimini doğrudan etkilerken, kuraklık dönemlerinde Suriye’de kirlilik riskini artırdı ve salgın hastalıkların yayılmasına zemin hazırladı.

Anlaşmazlıkların çözümü için zaman zaman diplomatik girişimlerde bulunuldu. Hayati ihtiyaçların asgari düzeyde karşılanması adına ikili ya da üçlü mutabakat zaptı ve ortak anlayış birlikleri geliştirildi. Bazı aşırı kuraklık dönemlerinde ise Türkiye, su akışını artırmaya ikna edilmeye çalışıldı. Ancak Türkiye, kendisinin de su fakiri bir ülke olduğunu vurgulayarak, Irak’taki krizin barajlardan değil, yerel yönetim hatalarından ve kaynakların kötü kullanımından kaynaklandığını savunmaya devam ediyor.

Mezopotamya’da su, her zaman doğal bir kaynak olmanın ötesine geçerek medeniyetin kurucu unsuru, çatışmaların kaynağı ya da bazen yeniden imar ve ortak kalkınmanın anahtarı oldu. Bu durum, Irak ve Türkiye arasında Kasım 2025’te su ve kalkınma alanında imzalanan çerçeve anlaşmasına da yansıdı.

Dicle’nin birleştirdiğini Fırat ayırıyor

Türk su politikaları uzmanı ve araştırmacı Bilgay Duman’a göre, tarafların maddelerini henüz tamamen açıklamadığı bu anlaşma, sadece Ankara-Bağdat ilişkilerinde değil, Ortadoğu’da ortak kaynakların yönetimi kavramının yeniden tanımlanmasında da önemli bir gelişme olarak öne çıkıyor.

Duman, Türkiye, Irak ve Suriye devletlerinin kurulmasıyla birlikte kaynakların kullanımını düzenlemenin hukuki ve siyasi bir zorunluluk haline geldiğini, ancak aynı zamanda kalıcı bir anlaşmazlık dosyasına dönüştüğünü belirtiyor. Fırat Nehri üçlü bir mesele haline gelirken, Dicle Nehri ise Türkiye-Irak ilişkilerinin ana eksenini oluşturdu.

 Haziran başında Fırat Nehri'nin taşması sonucu Suriye'nin kuzeydoğusundaki Deyrizor'da geniş alanlar sular altında kaldı (AFP)Haziran başında Fırat Nehri'nin taşması sonucu Suriye'nin kuzeydoğusundaki Deyrizor'da geniş alanlar sular altında kaldı (AFP)

Geçmişte su paylarının bölüşülmesi amacıyla erken dönem girişimlerde bulunulmuş; 1921 Ankara Antlaşması ve 1946 Türkiye-Irak Antlaşması ile veri paylaşımı ve taşkın kontrolünü içeren teknik iş birliğinin temelleri atılmıştı.

Daha sonra, 1987 yılında Suriye-Türkiye arasında geçici bir anlaşma yapıldı. Atatürk Barajı’nın suyla doldurulma aşaması olan 5 yıllık dönemi kapsayan bu anlaşma 17 Temmuz 1987’de imzalandı. Anlaşmaya göre Türk tarafı, üç ülke arasında Fırat suyunun nihai paylaşımı yapılana kadar, Türkiye-Suriye sınırında saniyede yıllık ortalama 500 metreküpten fazla su bırakmayı taahhüt etti.

17 Nisan 1989’da ise Suriye ve Irak arasında bir anlaşma imzalandı. Buna göre Suriye sınırından Irak’a aktarılacak yıllık su payı 9 milyar 106 milyon metreküp, Suriye’nin payı 6 milyar 627 milyon metreküp ve Türkiye’nin payı yıllık 15 milyar 700 milyon metreküp olarak belirlendi.

Suriye, Fırat suyunda kendisinin ve Irak’ın asgari haklarını güvence altına almak için Türkiye ile yaptığı anlaşmayı 1994 yılında Birleşmiş Milletler’e (BM) tescil ettirdi, ancak bu adım sorunu çözmeye yetmedi.

PKK karşılığında su

Türkiye’ye yönelik, suyu komşularına karşı bir şantaj aracı olarak kullandığı, Suriye’deki Kürt gruplara baskı yaptığı ve Irak’ı PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmeye zorladığı yönündeki suçlamalar artarken; BM’nin 1997 tarihli Uluslararası Su Yolları Sözleşmesi’nde "zarar vermeme" ve "dağıtımda adalet" ilkeleri ile havza ülkelerinin ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının gözetilmesi gerektiği vurgulandı.

 Irak'ın kuzeyindeki PKK militanları (Reuters)Irak'ın kuzeyindeki PKK militanları (Reuters)

Bu sözleşme, Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında geniş topraklara sahip olan Irak ve Suriye’nin elini hukuki olarak güçlendirdi. Suriye, sözleşme ilan edilir edilmez ilk onaylayan ülkelerden biri olurken, Türkiye ise su haklarına ve çıkarlarına zarar vereceği gerekçesiyle sözleşmeye katılmadı ve aleyhte oy kullandı.

Fırat Nehri’nin 640 bin hektardan fazla arazisini suladığı Suriye, su hakları için Türkiye’ye karşı uluslararası tahkime başvurmadı. Çünkü uluslararası hukuk bu tür konularda hâlâ kesin bir çözüme sahip olmadığı gibi, tahkime gidilebilmesi için uyuşmazlığın her iki tarafının da onayını şart koşuyor.

Suriye’nin PKK’ya destek vermesi ve militanlarının Suriye’nin kuzeyini operasyonları için bir arka üs olarak kullanmasına izin vermesi, Türkiye’nin su konusundaki tutumunu daha da sertleştirmesine ve bu desteği su anlaşmazlıklarıyla ilişkilendirmesine yol açtı.

1993 yılında Ankara’da su paylarına ilişkin nihai bir anlaşmaya varmak amacıyla yapılan Suriye-Türkiye müzakereleri, 1987 tarihli geçici anlaşmadan farklı bir sonuç doğurmadı.

Aynı dönemde Suriye ve Türkiye arasında, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nden doğan Asi Nehri üzerinde ortak bir kalkınma anlaşması imzalandı. Türkiye, 1994 yılında Suriye ve Lübnan arasındaki Asi Nehri paylaşımından dışlanmıştı. Türkiye’nin buradaki payından vazgeçmesi, Fırat Nehri’nden daha fazla yararlanmak adına ödediği küçük bir bedel oldu; zira Hatay’a ulaşan Asi suyunun sadece yüzde 10’u kullanılabilir durumdaydı ve o da kirliydi. Uzun yıllar boyunca tarihi adı "İskenderun Sancağı" olan bu sınır vilayetinin sakinleri, merkezi hükümetin politikalarının kendilerine haksızlık ettiğini, siyasi, ulusal ve dini mülahazalar nedeniyle doğal bir kaynaktan mahrum bırakılarak dışlandıklarını savundular.

Beşşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Türkiye destekli Suriyeli gruplar, Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) bölgeden çıkarmak amacıyla Halep'in doğusundaki Tişrin Barajı'nı hedef aldı. (Reuters)Beşşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Türkiye destekli Suriyeli gruplar, Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) bölgeden çıkarmak amacıyla Halep'in doğusundaki Tişrin Barajı'nı hedef aldı. (Reuters)

Suriye iç savaşı: Türkiye için bir fırsat

Suriye’de Beşşar Esed rejimine karşı halk ayaklanmasının başlamasının ardından Türkiye, 2012 yılında Şanlıurfa su tünelleri projesini hızla tamamlayarak Atatürk Barajı’nda tutulan suyun Harran, Mardin ve Ceylanpınar’daki sınır ovalarının sulanmasında kullanılmasını sağladı. Benzer şekilde 2011 yılında Silvan Barajı’nda da su tutulmaya başlandı. Esed yönetiminin iç savaşı bastırmakla meşgul olması nedeniyle Suriye bu hamlelere karşı herhangi bir adım atamadı.

Suriye’nin su dosyasında Türkiye’ye karşı yürüttüğü hamleler, en önemli stratejisinin Türkiye’nin iç güvenliğini ve PKK tehdidini koz olarak kullanmak olduğunu gösterdi. Adana Mutabakatı’nın imzalanmasıyla bu süreç de sona erdi; zira Türkiye’nin askeri gücü, dış ittifakları ve Fırat’ın kaynağını kontrol etmesi nedeniyle diğer yollar Suriye için sonuçsuz kalmıştı.

Irak: Kuraklık ve sosyal çalkantılar

Su ihtiyacının yüzde 60’ını Türkiye’den karşılayan Irak, su kesintilerinden en çok zarar gören ülke oldu. Özellikle Türkiye’nin Dicle Nehri’nin yukarısında inşa ettiği Ilısu Barajı’nın 2020’de faaliyete geçmesi ve diğer yan kollar üzerindeki barajlar nedeniyle ülkenin farklı bölgelerinde ciddi krizler yaşandı; Ankara ile gerilim arttı.

Uzmanlar, Güneydoğu Türkiye Kalkınma Projesi kapsamında inşa edilen Ilısu Barajı'nın Irak'ın Dicle Nehri suyundaki payını olumsuz etkilediğini ve %60 oranında azalttığını belirtiyor (Batman İli, Türkiye internet sitesi).Türkiye-Irak arasında 2025 yılında Ankara'da su, güvenlik ve iş birliği konularında görüşmeler yapıldı (Türk Dışişleri Bakanlığı)

Uzmanlar, Ilısu Barajı’nın işletilmesinin Irak’ın Dicle’deki su payını yaklaşık yüzde 60 oranında azalttığını belirtiyor.

Ayrıca Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK’ya yönelik askeri operasyonları sırasında yaşanan ağaç kesimi gibi çevresel sorunlar da Ankara ile olan gerilimi tırmandırdı. Türkiye’ye baskı yapma çabaları, Ilısu Barajı’nın suyla doldurulmasının sadece bir süre ertelenmesini sağladı; bu ise sorunu çözmek yerine yalnızca ileri bir tarihe öteledi.

2018 yazında, azalan su kaynakları ve kirlilik Fırat Nehri’nde toplu balık ölümlerine yol açtı. Su kıtlığı, sonraki yıllarda ülke genelindeki sosyal çalkantıların ana nedenlerinden biri haline geldi ve süreç, 2025 yılında son 80 yılın en görülmemiş kuraklık zirvesine ulaştı.

Irak, Haziran 2025’te su dosyasının siyasi amaçlar için baskı aracı olarak kullanılmaması çağrısında bulundu ve sınır aşan suların adil dağıtımına dayalı ortak bir bölgesel vizyon talep etti. Aynı zamanda Türk ve İran taraflarıyla yürütülen ortak komite çalışmalarında ve müzakerelerde ilerleme kaydedildiğini belirtti.

Buna rağmen iki ülke, Muhammed Şiya es-Sudani’nin Irak Başbakanlığı döneminde ilişkilerini olumlu bir seyirde tuttu. Güvenlik, ekonomi, ticaret, su ve enerji dosyalarında mutabakatlara varılarak "Kalkınma Yolu" projesinde iş birliğine odaklanıldı.

Suriye örneğinde olduğu gibi güvenlik dosyasıyla doğrudan bağlantılı olan su anlaşmazlıkları, Irak Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 2024 yılında PKK’yı "yasaklı örgüt" ilan etmesinin ardından bir iş birliği zeminine dönüştü.

 Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, 2 Kasım 2025'te Bağdat'ta eski Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani'nin huzurunda su iş birliği mekanizması anlaşmasını imzaladı (Türk Dışişleri Bakanlığı)Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, 2 Kasım 2025'te Bağdat'ta eski Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani'nin huzurunda su iş birliği mekanizması anlaşmasını imzaladı (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

"Kalkınma Yolu" siyasetten geçiyor

2 Kasım 2025’te Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuat Hüseyin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2024’teki Irak ziyareti sırasında imzalanan Su Alanında Çerçeve Anlaşması’nın uygulama mekanizması olan "Su İş Birliği Çerçeve Anlaşması Kapsamında Proje Finansman Mekanizması Belgesi"ni imzaladılar.

Anlaşma, milyarlarca dolarlık su projelerinde iş birliği çerçevesini çiziyor. Buna göre Türk şirketleri, Irak’ta su kullanım verimliliğini ve depolamayı artıracak yeni altyapı tesisleri inşa edecek. Bu projeler, ülkenin ham petrol ihracatını su güvenliğine dönüştürme hamlesi olarak Irak petrol gelirleriyle finanse edilecek.

Resmen açıklanmayan anlaşmadan sızan bilgilere göre ilk projeler arasında su toplama barajları ve arazi ıslah çalışmaları yer alıyor.

Türkiye-Irak arasında 2025 yılında Ankara'da su, güvenlik ve iş birliği konularında yapılan görüşmelerden (Türk Dışişleri Bakanlığı)Türkiye-Irak arasında 2025 yılında Ankara'da su, güvenlik ve iş birliği konularında yapılan görüşmelerden (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Ankara bu girişimi bölgesel istikrar ve ekonomik iş birliği açısından "kazan-kazan" (her iki tarafın da yararına) bir adım olarak nitelendiriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan imza töreninde, "Türkiye olarak Irak’ın güvenliğini, kalkınmasını ve istikrarını destekleme konusunda kararlıyız ve bu konudaki desteğimiz mutlaktır" dedi.

Hüseyin ise anlaşmayı su güvenliğini, gıda üretimini ve ekonomik istikrarı korumak adına "hayati" olarak nitelendirirken, Bağdat’ın Dicle ve Fırat nehirlerinin kullanımını düzenleyen resmi anlaşmaların eksikliği nedeniyle uzun süre zayıf bir pozisyonda kaldığına dikkat çekti.

Erdoğan’ın 2028 sonrasındaki Cumhurbaşkanlığına destek mi?

Anlaşma, Irak’taki bazı siyasetçiler ve su uzmanları arasında şüphe ve endişelere yol açtı. Bazı çevreler bu anlaşmanın Irak’tan ziyade Türkiye’nin çıkarlarına hizmet ettiğini, hatta Erdoğan’ın 2028 sonrasında da Türkiye Cumhurbaşkanlığı görevinde kalma çabalarına destek sağladığını ileri sürdü.

Irak’ın Türkiye ile yaptığı anlaşmalar, bazı siyasi güçlerin tepkisiyle karşılaştı. "Kalkınma Yolu" projesi ve su iş birliğine yönelik özel anlaşmalara karşı çıkan bu gruplar, bu durumun Irak’ı Türkiye’ye bağımlı hale getireceğini savunuyor.

Ayrıca, Türk şirketleriyle sözleşme imzalamak için petrol gelirlerinin tahsis edilmesi meselesi, birçok hukuki ve anayasal sorunun yanı sıra yolsuzluk ve şeffaflık eksikliği gibi riskleri de beraberinde getiriyor. Finansman için tek bir kaynağa (petrole) bağımlı olunması, projeleri küresel petrol piyasasındaki fiyat dalgalanmalarına karşı kırılgan hale getiriyor.

Anlaşmaya karşı çıkan bazı muhalifler, iki taraf arasında Türkiye’nin Dicle ve Fırat nehirlerinden Irak’a bırakması gereken su miktarını belirleyen bağlayıcı ve nihai bir hukuki çerçevenin bulunmadığına dikkat çekiyor.

Türkiye ile PKK arasında faaliyetlerin sonlandırılmasına yönelik bir süreç başlamış olsa da örgütün Kuzey Irak’ta Bağdat hükümetinin kontrolü dışında bulunan bölgelerdeki varlığı, anlaşmanın uygulanması önünde bir engel oluşturabilir.

Buna ek olarak durum sadece Irak’ın iç dengeleriyle sınırlı değil; bölgesel konjonktür ve bazı aktörlerin Irak-Türkiye ilişkilerinin güçlenmesini kendilerine yönelik bir baskı olarak görmesi, Irak’ı bölgesel güçlerin bir nüfuz mücadelesi alanına çevirebilir.

Osmanlı mirası

Türk yazar Bilgay Duman’a göre bu anlaşma hem Türkiye hem de Irak’ın ortak çıkarına hizmet ediyor. Duman, Türkiye ile Irak arasındaki su sorununun son on yılların ürünü olmadığını, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra Dicle ve Fırat’ın tek bir siyasi yapı içindeki "iç nehirler" olmaktan çıkıp bağımsız devletler arasındaki "sınır aşan nehirler" haline geldiği döneme dayandığını belirtiyor.

Foto Erdoğan ve eski Irak Başbakanı Muhammed Şiya el-Sudani, 22 Nisan 2024'te Kalkınma Yolu projesiyle ilgili mutabakat zaptının imza töreninde (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)Erdoğan ve eski Irak Başbakanı Muhammed Şiya el-Sudani, 22 Nisan 2024'te Kalkınma Yolu projesiyle ilgili mutabakat zaptının imza töreninde (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Ancak Duman, Türk-Irak ilişkilerindeki mevcut dönemi ayıran temel özelliğin, su paylaşımı konusundaki çatışma mantığından "ortak menfaat yönetimi" mantığına kademeli bir geçiş yapılması olduğunu vurguluyor. Bu durum, sınır aşan kaynakların kalıcı bir gerilim kaynağı olmaktan çıkarılıp bölgesel entegrasyonu teşvik eden bir araca dönüştürülmesini sağlıyor.

Duman, Türk platformu "Fikir Turu"nda yayımlanan makalesinde, anlaşmadaki en dikkat çekici yeni unsurun su ve enerji dosyaları arasındaki organik bağ olduğunu belirtiyor. Türkiye’nin Irak’tan ithal ettiği petrolün gelirleri, Irak topraklarında barajlar, modern sulama şebekeleri, su arıtma ve israfı önleme alanlarında uzmanlaşmış Türk şirketleri tarafından yürütülecek su projelerinin finansmanında kullanılacak. Böylece Irak’ın kalkınmasının önündeki en büyük engellerden biri olan finansman eksikliği, dış kredilere veya uluslararası mali kuruluşların şartlarına başvurulmadan aşılmış olacak.

Duman’a göre bu model Türkiye’ye sadece su kaynaklarını kontrol eden bir ülke olarak değil, Irak’ın altyapısının yeniden inşasında bir ortak olarak yeni bir rol kazandırıyor. Bu durum Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu sert güç yerine ekonomik ve kalkınma araçlarıyla pekiştiriyor. Siyasi koşulların uygun olması halinde bu model, Fırat Nehri sularının yönetimi konusunda gelecekte Suriye ile yapılacak iş birlikleri için de pratik bir referans teşkil edebilir. Böylece Doğu Akdeniz ve Levant bölgesindeki su diplomasisi, egemenlik ve çatışma denklemlerine sıkıştırılmak yerine, doğal kaynaklar ile ekonomik kalkınma arasında bağ kurarak kronik bir çatışma kaynağı olmaktan çıkıp güven inşası ve bölgesel entegrasyon platformuna dönüşebilir.

Sınır aşan sular konusunda tanınmış Türk uzmanlardan Dr. Tuğba Evrim Maden ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, hukuki ihtilaflar veya çatışmalar yerine su kaynaklarının teknolojik çözümlere dayalı ortak yönetim organizasyonuna ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Maden, nehrin aşağı kıyısındaki ülkelerin sorunlarının çoğunlukla siyasi istikrarsızlık, altyapı yıkımı, kaynakların kötü kullanımı ve israftan kaynaklandığını ifade etti.

Türkiye su zengini bir ülke değil

Yaygın inanışın aksine Türkiye su kaynakları bakımından zengin bir ülke olmadığı gibi, bölgesinde de bol suya sahip bir devlet konumunda yer almıyor. Yarı kurak bir iklim kuşağında bulunan Türkiye, su zengini olan Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa ile karşılaştırıldığında, komşularına oranla kişi başına düşen yıllık su miktarında daha düşük seviyelerde bulunuyor.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı verilerine göre su zengini ülkelerde kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 10 bin metreküpün üzerindeyken, Türkiye’de bu miktar yaklaşık 1350 metreküp civarındadır.

2030 yılında nüfusun 100 milyona ulaşacağı tahminleri dikkate alındığında, Türkiye’de kişi başına düşen su miktarının yaklaşık 1000 metreküpe gerilemesi bekleniyor. Türkiye’deki su kaynaklarının coğrafi ve mevsimsel olarak farklılık göstermesi nedeniyle her bölgedeki mevcut ve öngörülen ihtiyaçlar karşılanamıyor. Bir başka deyişle, Türkiye’nin bazı bölgeleri bol ve kullanıma uygun olmayan su kaynaklarına sahipken, nüfusun yoğun olduğu endüstriyel bölgelerde yeterli su bulunmuyor.

Türkiye'de düşük yağış miktarı su rezervlerinin kurumasına ve 2025 yılında tarımı önemli ölçüde etkilemesine neden oldu (Türk medyası).Türkiye’nin kurak ve yarı kurak bölgeleri yılda sadece 4 ila 5 ay yağış alıyor. Bu nedenle, yağışlı dönemlerde suların toplanarak yıl boyu kullanılmasını sağlayan baraj ve gölet gibi su kaynaklarını geliştirme projeleri, sürdürülebilir sosyal ve ekonomik kalkınma için büyük önem taşıyor.

Aynı zamanda hızlı kentleşme ve sanayileşme nedeniyle Türkiye’de enerji tüketimi artıyor. Türkiye’de kişi başına düşen enerji kullanımı AB ortalamasının sadece altıda birine tekabül ediyor. Büyük petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olmayan ülke, artan enerji ihtiyacını karşılamak için yerli kaynakları kullanmaya yönelik projeler yürütüyor, yenilenebilir, ucuz ve çevre dostu hidroelektrik enerji potansiyelinden yararlanmaya çalışıyor.

Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi tarafından yayımlanan "Küresel Kuraklık Noktaları 2023- 2025" raporu, Türkiye’yi Güney Avrupa’dan Ortadoğu’ya uzanan kuraklık kuşağındaki kritik bölgeler arasında gösterdi.

Rapor, mevcut eğilimlerin devam etmesi halinde ülkenin 2030 yılına kadar ciddi bir su kıtlığı durumuna sürüklenebileceği ve önümüzdeki on yıl içinde tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 80’inin tekrarlayan ve şiddetli kuraklık dalgalarına maruz kalabileceği uyarısında bulundu.

Uzmanlar, Türkiye'de açıkta bulunan yağmur suyu depolarının fazlalığını azaltmak ve buharlaşmayı en aza indirmek için teknolojik çözümler çağrısında bulunuyor (Türk medyası).Uzmanlar, Türkiye'de açıkta bulunan yağmur suyu depolarının fazlalığını azaltmak ve buharlaşmayı en aza indirmek için teknolojik çözümler çağrısında bulunuyor (Türk medyası).

Şiddetli iklim değişiklikleriyle birlikte Türkiye, kendisini su güvenliğini tehdit eden bir krizin eşiğinde buluyor. Türk ve uluslararası uzmanlara göre, mevcut durumun devam etmesi halinde ülkenin 2030 yılına kadar resmen "su fakiri" bir ülke olarak sınıflandırılması ihtimali bulunuyor.

Türkiye’de kişi başına düşen yenilenebilir su miktarı 2000’lerin başında yaklaşık 1650 metreküp iken, günümüzde BM’nin yıllık bin metreküp olarak belirlediği kırmızı çizgiye yaklaşarak 1300 metreküpün altına geriledi. Su uzmanlarına göre, sadece yirmi yılda yaklaşık yüzde 19’luk bir düşüşü ifade eden bu gerileme, sadece bir kaynak krizini değil, aynı zamanda sürdürülemez bir tüketim modelini ve çok ciddi yapısal zorlukla karşı karşıya olan su yönetim sistemini gözler önüne seriyor.

Türkiye, 2025 yılında yağış azlığı ve eşi benzeri görülmemiş sıcaklık artışları, göllerin ve su yüzeylerinin kurumasıyla karakterize edilen şiddetli bir kuraklık yılı yaşadı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre, mevsim normallerine kıyasla yüzde 50’yi aşan yağış açığıyla son yarım yüzyılın en sıcak aralık ayı kaydedildi.

Resmi önlemler yetersiz kalıyor

Uzmanlar, su fakirliği riskine yönelik uyarıların artmasına rağmen yetkililerin resmi müdahalelerinin henüz bu zorluğun seviyesine ulaşamadığını düşünüyor.

İklim uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çaşmaz, sıcaklık artışının neden olduğu buharlaşmanın su kaynakları kaybının en önemli nedenlerinden biri haline geldiğine dikkat çekti. Çaşmaz, suyun iklim kriterleri gözetilmeksizin geniş yüzeyli barajlarda depolanmasının, sıcak dalgalarıyla birlikte suyu buharlaşmaya daha açık hale getirdiğini belirtti. Bu durumun; rezervuarların daha derin ve güneş ışığına daha az maruz kalacak şekilde yeniden tasarlanması, hassas bölgelerdeki açık havzaların kapatılması, kıyı beldelerindeki özel havuzlarda tatlı su kullanımının yasaklanarak yerine arıtılmış tuzlu suyun ikame edilmesi gibi acil teknik çözümler gerektirdiğini ifade etti.

Aynı zamanda, kamu tesislerinin verimli tasarruf sistemleri uygulamadan veya modern tasarruf teknolojilerini benimsemeden büyük miktarlarda su tüketmesi nedeniyle devlet kurumlarının da sorunun bir parçası olduğunu vurguladı.

Türkiye, son yıllarda tekrarlayan aşırı sıcak dalgaları ve orman yangınlarıyla (özellikle yaklaşık 3 bin yangının çıktığı 2025 yaz yangınları) çölleşmenin genişlemesi ve kuraklık dalgalarının kötüleşmesi şeklinde modern tarihinin en karmaşık çevresel zorluklarından biriyle karşı karşıya bulunuyor.

Türkiye’deki su krizi, Fırat sularının yaklaşık yüzde 90’ını ve Dicle sularının büyük bir kısmını kontrol etmesi nedeniyle, özellikle Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgesel su güvenliğini etkileyecek şekilde sınırlarını aşıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ekim 2025’teki su projelerinin açılışında yaptığı konuşmada, Türkiye’nin bazılarının inandığı gibi su zengini bir ülke olmadığını, yıllık ortalama yağış miktarının 574 milimetreyi geçmediğini ve bunun küresel ortalamanın çok altında olduğunu vurguladı.

Uzmanlar, tarımın toplam su çekiminin yüzde 70 ila 75’ini tükettiğini, şehirlerin şebeke kayıpları nedeniyle yüzde 20 ila 35 arasında israfa yol açtığını, barajların verimliliğinin ise buharlaşma ve tortu birikimi gibi faktörlerden etkilendiğini belirtiyor.

Hükümet yakın zamanda, başta ülkenin batısındaki Marmara Gölü olmak üzere küçülen veya kuruyan gölleri restore etmeye yönelik bir programın yanı sıra arıtılmış atık suların sulama, tarım ve sanayide yeniden kullanılması için tesislere yatırım yapılacağını, özellikle Batı Anadolu ve Akdeniz kıyıları gibi kronik tatlı su sıkıntısı çeken bölgelerde yeni arıtma tesisleri kurulacağını duyurdu.

Acil öncelikler arasında kentsel kayıpların yüzde 15’in altına indirilmesi, tarım tüketiminde yüzde 30’a varan tasarruf sağlamak için yüksek verimli sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması, rezervuar tasarımlarının iyileştirilmesi ve yeraltı depolamasının genişletilmesi yoluyla buharlaşmanın azaltılması, arıtılmış suyun yeniden kullanımının kentsel talebin yüzde 20’sine çıkarılması, su tarifelerinin düzenlenmesi, daha az su tüketen ürünlere yönelinmesi ve zorunlu kuraklık yönetim planlarının oluşturulması yer alıyor.



Gazze kaynakları: Hamas ve Fetih seçimler konusunda temas halinde

Batı Şeria’daki Ramallah kentinin kuzeyinde bulunan Filistin kasabası Birzeit’te yerel seçimler için oy kullanan Filistinli bir kadın, 25 Nisan 2026 (AFP)
Batı Şeria’daki Ramallah kentinin kuzeyinde bulunan Filistin kasabası Birzeit’te yerel seçimler için oy kullanan Filistinli bir kadın, 25 Nisan 2026 (AFP)
TT

Gazze kaynakları: Hamas ve Fetih seçimler konusunda temas halinde

Batı Şeria’daki Ramallah kentinin kuzeyinde bulunan Filistin kasabası Birzeit’te yerel seçimler için oy kullanan Filistinli bir kadın, 25 Nisan 2026 (AFP)
Batı Şeria’daki Ramallah kentinin kuzeyinde bulunan Filistin kasabası Birzeit’te yerel seçimler için oy kullanan Filistinli bir kadın, 25 Nisan 2026 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki kaynaklar, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın 28 Kasım’da yapılmasına karar verdiği yasama seçimleri konusunda kapsamlı bir Filistin uzlaşısı sağlanması amacıyla Arap ve uluslararası düzeyde girişimlerin sürdüğünü açıkladı.

Kaynaklara göre, Abbas’ın birkaç gün önce seçim kararını yayımlamasının öncesinde, Fetih ve Hamas hareketlerinin üst düzey yöneticileri arasında karşılıklı temaslar ve mesaj alışverişi gerçekleştirildi.

Söz konusu seçimler, Filistin topraklarında 2006 yılından bu yana düzenlenecek ilk yasama seçimleri olacak. 2006’daki seçimleri Fetih’e karşı Hamas kazanmış, ardından iki hareket arasındaki ilişkiler bozulmuş ve Hamas Gazze Şeridi’nde askeri kontrolü ele geçirmişti. Bu sürecin ardından başlayan ve Filistinlilerin yaşamını derinden etkileyen siyasi bölünme ise günümüze kadar devam etti.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, yerel seçimlerde oy kullanırken… Ramallah, 25 Nisan 2026 (DPA)Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, yerel seçimlerde oy kullanırken… Ramallah, 25 Nisan 2026 (DPA)

Arap desteğiyle uzlaşma

Dört kaynağın bildirdiğine göre, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlanmadan önce iki hareketin yöneticileri arasında, başta Mısır olmak üzere bazı Arap ülkelerinin gözetiminde mesaj alışverişi yapıldı. Temasların, Filistin topraklarında reform süreci ve demokratik işleyişin yeniden güçlendirilmesi kapsamında önümüzdeki dönemde kapsamlı seçimlerin gerçekleştirilmesine yönelik uzlaşı zemini oluşturmayı amaçladığı belirtildi.

Hamas’ın, cumhurbaşkanlığı kararıyla ilgili şimdiye kadar ne olumlu ne de olumsuz bir açıklama yapmaması dikkat çekti. Oysa hareket, önceki dönemlerde Filistin Yönetimi ve Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı ulusal nitelikteki önemli kararları tek taraflı almakla suçlayarak, benzer kararlara kısa sürede itiraz eden açıklamalar yayımlıyordu.

Cumhurbaşkanlığı kararına ilişkin sessizliğin bazı Arap ve uluslararası tarafların talebi doğrultusunda olup olmadığı sorusuna yanıt veren Hamas kaynaklarından biri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, konuya ilişkin daha sonra bir bildiri yayımlanacağını söyledi ancak ayrıntı vermedi.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) çatısı altındaki gruplardan son dönemde Hamas’a yakın tutumuyla bilinen Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) yanı sıra, FKÖ dışında yer alan İslami Cihad Hareketi de dahil olmak üzere hiçbir Filistinli grup, Abbas’ın kararını destekleyen ya da reddeden bir açıklama yapmadı. Bu durum, Mısır ile Arap ve uluslararası aktörlerin Filistinli taraflar arasında uzlaşı sağlanmasına yönelik girişimlerinin olumlu sonuç verme ihtimalini güçlendiren bir işaret olarak değerlendiriliyor.

Bütüncül bir siyasi yol

Filistinli gruplardan bir kaynağa göre, çok sayıda Arap, İslam ve Avrupa ülkesi, Filistin’de demokratik sürecin yeniden işletilmesi ve ulusal uzlaşının sağlanmasına yönelik girişimlerde rol oynuyor. Söz konusu ülkelerin, Filistin yönetiminin reforme edilerek yakın gelecekte Gazze Şeridi’nin yönetiminde daha etkin bir rol üstlenmesini desteklediği, böylece İsrail’in Gazze üzerindeki kontrolünü sürdürme girişimlerinin ve Batı Şeria’daki operasyonlarının önüne geçilmesinin hedeflendiği belirtildi. Kaynak, bu ülkelerin ayrıca 4 Haziran 1967 sınırları temelinde bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören kapsamlı bir siyasi süreci desteklediğini ifade etti.

Şarku’l Avsat, birkaç hafta önce Hamas yönetimi ile Fransız yetkililer arasında gerçekleştirilen görüşmeyi özel haber olarak duyurmuştu. Hamas kaynaklarına, bu temasların Filistin iç siyasetinin yeniden yapılandırılmasıyla bağlantılı olup olmadığı sorusu yöneltilse de kaynaklar konu hakkında yorum yapmayı reddetti.

14 Mayıs 2026’da Gazze şehrindeki el-Ezher Üniversitesi’nde düzenlenen hareketin sekizinci kongresine katılan Filistinli bir kadın, Fetih Hareketi bayrağını sallıyor. (Reuters)14 Mayıs 2026’da Gazze şehrindeki el-Ezher Üniversitesi’nde düzenlenen hareketin sekizinci kongresine katılan Filistinli bir kadın, Fetih Hareketi bayrağını sallıyor. (Reuters)

Fransa, Suudi Arabistan ile birlikte bölgedeki Arap ve İslam ülkeleriyle koordinasyon içinde iki devletli çözümün desteklenmesi ve Filistinlilerin Birleşmiş Milletler (BM) kararları çerçevesinde bağımsız devlet kurma hakkının teyit edilmesi yönünde aktif rol üstleniyor.

Bu sürecin, Gazze’deki Filistinli grupların silahlarının sınırlandırılmasına yönelik girişimlerle de bağlantılı olabileceği değerlendiriliyor. Hamas ise böyle bir adımın, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını güvence altına alacak açık bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesi gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşımın, Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov’un hazırladığı yol haritasında da yer aldığı belirtilirken, bunun Barış Kurulu ile ABD yönetimi tarafından benimsendiğine dikkat çekildi. İsrail basınında yer alan haberlere göre Washington da son dönemde Batı Şeria’da Filistin yönetiminin attığı bazı adımlara destek vermeye başladı.

Uzaktan uyum

Hamas ve diğer Filistinli gruplardan kaynaklar, taraflar arasında uzlaşma sağlanması halinde Mısır’ın davetiyle Kahire’de yakın zamanda ulusal düzeyde bir toplantı düzenlenmesi ihtimalini dışlamadıklarını belirtti. Ancak bazı grupların, böyle bir girişimin başarıya ulaşacağı konusunda kuşkular taşıdığı ifade edildi.

Kaynaklara göre Mısır ve sürece dahil olan diğer ülkeler, Filistinli gruplar arasında doğrudan görüşmeler yapılmasa bile uzlaşı zemini oluşturmayı hedefliyor. Bu çerçevede önce yasama seçimlerinin, ardından Filistin Ulusal Konseyi ve daha sonra da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gerçekleştirilmesi amaçlanıyor.

Filistinli bir grup yetkilisi, mevcut siyasi krizin aşılması için çeşitli önerilerin masada olduğunu söyledi. Bu önerilerden birinin, yasama seçimlerine tüm siyasi güç ve grupların yer aldığı ortak bir Filistin listesiyle gidilmesi olduğunu belirten kaynak, bu konuda hem gruplar arasında hem de grupların kendi içlerinde görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti. Kaynak, ayrıca farklı önerilerin de değerlendirildiğini, ancak bunların olgunlaşması için daha fazla görüşme, temas ve diplomatik çabaya ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.

25 Nisan 2026’da yapılan yerel seçimlerde, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Belah kentinde bir oy verme merkezinin yakınında bulunan Filistinliler (AP)25 Nisan 2026’da yapılan yerel seçimlerde, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Belah kentinde bir oy verme merkezinin yakınında bulunan Filistinliler (AP)

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde, yasama seçimlerine Kudüs, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin katılması çağrısı yapıldı.

Şarku’l Avsat’ın sivil toplum kaynaklarından edindiği bilgilere göre, Filistin yönetimi ile seçimlerin yapılması yönünde baskı uygulayan Batılı taraflar arasında, seçimlerin Gazze Şeridi’nde de gerçekleştirilmesi konusunda uzlaşı sağlandı. İlk aşamada varılan mutabakata göre, seçimlerin altyapısının uygun olması ve savaşta diğer bölgelere kıyasla daha az zarar görmesi nedeniyle Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki mülteci kamplarında düzenlenmesi öngörülüyor.

Filistinli gruplardan bir kaynak ise seçimlerin yalnızca Gazze Şeridi’nin orta kesiminde mi yapılacağı, yoksa üzerinde uzlaşılacak özel düzenlemeler çerçevesinde tüm bölgeleri mi kapsayacağı konusunun henüz netleşmediğini söyledi.

Geçtiğimiz nisan ayında düzenlenen yerel seçimler, Gazze Şeridi’nde yalnızca Deyr el-Belah kentinde gerçekleştirilmiş, bölgenin diğer kesimlerinde ise sandık kurulmamıştı.

Filistin Merkez Seçim Komisyonu da bugün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nde seçimlerin düzenlenmesine hazır olduğunu bildirdi. Komisyon, nüfusun yerinden edilmesi nedeniyle seçimlerin seçmen kütüğü yerine nüfus kayıtları esas alınarak gerçekleştirileceğini belirtti.

Kahire müzakereleri

Bu gelişmeler, Kahire’de Hamas ile arabulucu taraflar arasında, ABD Başkanı Donald Trump’ın planının ikinci aşamasına geçişi düzenleyen ‘yol haritasında’ yapılan değişiklikler üzerine müzakerelerin sürdüğü bir dönemde yaşanıyor.

Hamas’ın üst düzey yöneticilerinden bir kaynak Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, görüşmelerin olumlu bir atmosferde devam ettiğini, ancak henüz hiçbir konuda nihai uzlaşmaya varılmadığını söyledi. Kaynak, önümüzdeki saatler ve günlerde ilerleme sağlanmasının umut edildiğini belirterek, “Sorun Hamas ve diğer Filistinli grupların tutumu değil; İsrail ile Mladenov’un yaklaşımıdır. Mladenov her defasında işgal hükümeti lehine taraflı bir tutum sergiliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı Hamas kaynağı ile Filistinli gruplardan bir başka kaynağa göre, yol haritasındaki 15 maddeden 13’ünün içeriği üzerinde büyük ölçüde uzlaşı sağlandı ve daha önce varılan mutabakatlar doğrultusunda önemli ölçüde görüş ayrılıkları giderildi. Ancak kamu çalışanlarının statüsü ve haklarını düzenleyen beşinci madde ile silahların tek elde toplanmasını öngören sekizinci madde üzerindeki anlaşmazlık sürüyor. Tarafların, bu iki başlıktaki görüş ayrılıklarını gidermek ve bütün maddeler üzerinde net bir uzlaşıya ulaşarak anlaşmayı tamamlamak amacıyla müzakereleri derinleştireceği belirtildi.

Her iki kaynak da şu ana kadar hiçbir başlıkta kesin mutabakata varılmadığını, bütün görüş ayrılıkları giderilene kadar temasların süreceğini vurguladı.


Suriye’nin birliğinin ötesinde

Fotoğraf: Suriye, bağımsızlık öncesi ve sonrası dönemde sayısız yönetim biçimi, rejim, bölünme ve ilhak yaşamıştır (AFP)
Fotoğraf: Suriye, bağımsızlık öncesi ve sonrası dönemde sayısız yönetim biçimi, rejim, bölünme ve ilhak yaşamıştır (AFP)
TT

Suriye’nin birliğinin ötesinde

Fotoğraf: Suriye, bağımsızlık öncesi ve sonrası dönemde sayısız yönetim biçimi, rejim, bölünme ve ilhak yaşamıştır (AFP)
Fotoğraf: Suriye, bağımsızlık öncesi ve sonrası dönemde sayısız yönetim biçimi, rejim, bölünme ve ilhak yaşamıştır (AFP)

Refik Huri

Suriye, toprak, halk ve kurumlar bakımından birleşmiş, tek bir ülke olmaya mahkumdur. Ancak, halkı ve kurumları kontrol etmek, coğrafi birliği sadece biçimsel hale getiriyor ve kurumları boş yapılara dönüştürüyor. Sorun bir merkezileşme veya ademi merkeziyetçilik değil. Sorun, her ikisinin de doğasıdır. Bütün siyasi yelpazeyi kapsayan bir iktidar paylaşımı olmadan merkezileşme, diktatörlüktür ve patlamaya davettir. Coğrafi olmayan temellere dayalı ademi merkeziyetçilik ise devlet öncesi döneme dönüş demektir. Demokrasi ve vatandaşlık olmadan, her ikisi birlikte, sadece “kabileler” arasında güçlerine göre bölüştürülen veya aralarından en güçlü olanlar tarafından ele geçirilecek “ganimet” için mücadeleden ibarettir.

Suriye, bağımsızlık öncesi ve sonrası dönemde sayısız yönetim biçimi, rejim, bölünme ve ilhak yaşamıştır. İdeolojik düşüncesinde ve siyasi eyleminde temelde milliyetçilik ve etniklik ikiliğine hapsolmuştur. Bir yandan, Arap birliği projesi ve ancak bir Arap ümmeti-devleti kurulmasıyla bir anavatan haline gelecek bir ümmetin “ülkeleri” arasında bir “ülke”dir. Öte yandan, kendisini bu ümmetin eylem merkezi ve Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır'ın dediği gibi “Arapçılığın atan kalbi” olarak görmektedir. İronik bir şekilde, ulus-devlet çağrıları ister Arap ister İslami ister Suriye milliyetçisi olsun, ümmet-devlet çağrılarının yerini alarak günümüzde baskın model haline geldi; oysa Suriye bir ulus-devlet kurmada yetersiz kalmıştır.

Bunun nedeni, Suriye'nin bölünmeyi ve birliği, parçalanmayı ve başkalarıyla birleşmeyi deneyimlemiş olmasıdır. Fransız Mandası döneminde dört devlete bölünmüştü: Şam Devleti, Halep Devleti, Alevi Devleti ve Dürzi Devleti. Ancak bu bölünme, Suriye halkının iradesi ve o dönemdeki liderlerinin, özellikle Sultan Paşa el-Atraş ile ve Şeyh Salih el-Ali'nin kararlılığı karşısında dayanamadı. Bağımsızlığın ardından Suriye, 1958'de Mısır ile kısa süreli bir birlik kurdu ve bu birlik 1961 sonbaharında sona erdi. Birliğin çöküşü ve hem Irak'ta hem de Suriye'de Baas Partisi'nin iktidara gelmesinin ardından, Mısır, Suriye ve Irak arasında üçlü bir federasyon kurma girişimleri oldu, ancak bu çabalar hayata geçirilmeden başarısız oldu. Suriye ve Irak arasındaki birlik girişimleri bile başarısız oldu ve Suriye ile Irak Baas partileri arasında düşmanlığa dönüştü.

Esed ailesinin uzun süren iktidarı boyunca Suriye, Hama'da görüldüğü gibi korkunç katliamlarla bastırılan kanlı ayaklanmalara karşı şiddet ve baskı yoluyla birliğini korudu. 2011 Suriye İç Savaşı'ndan sonra ülke, dört ordu ve çeşitli milislerin ülkenin farklı bölgelerini kontrol etmesiyle parçalanmaya sürüklendi. Arap Baharı devrimleri olarak adlandırılan olaylar sırasında ortaya çıkan bir teoriye göre, Suriye'de sonuç, eski Cumhurbaşkanı Beşşar Esed'in elde etmeyi umduğunun tam tersi oldu.

Barışçıl göstericilere karşı şiddete başvurmakta aceleci davrandı ve ayaklanmanın militaristleşmesine bel bağladı. Zira militaristleşme kaçınılmaz olarak “radikalizm ve mezhepçiliğe” yol açar, böylece ılımlıları marjinalleştirir ve sertlik yanlıları alanı ele geçirir. Bu da Arapları ve Batı'yı keskin bir seçimle karşı karşıya bıraktı; iktidarda kalma umuduyla rejim veya köktencilik. Ancak oyun, rejimin çöküşü ve Esed'in kaçmasıyla sona erdi. ABD ve Türkiye daha sonra iktidarı, Ebu Muhammed el-Culani (gerçek adı olan Ahmed Şara ortaya çıkmadan önce) liderliğindeki Heyet Tahrir eş-Şam'a devretti. Şara da başkanlığı üstlendi.

Şam'ın Fırat’ın doğusunun kontrolünü yeniden ele geçirmesi ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile bir anlaşmaya varmasının ardından beklenen bir sonraki adım, Suveyda ve batıdaki sahil bölgesi sorunlarına bir çözüm bulmaktır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Fırat’ın doğusunun kontrolünü yeniden ele geçirmek, ABD ve Türkiye'nin gözetiminde askeri eylem ve siyasi bir anlaşmanın birleşimini gerektirirken, Suveyda ve sahil bölgesinde uzlaşma tamamen siyasi olmalıdır, aksi takdirde hiç gerçekleşmeyecektir.

Uzlaşıdan daha önemli olan sonrasıdır. Cumhurbaşkanı Şara, uzun bir izolasyon ve yaptırım döneminden sonra Suriye'yi dış dünyaya ve dış dünyayı Şam'a açmada olağanüstü bir başarı elde etmiş olsa da şimdi asıl zorluk bu dışa açılımı içe açılımla tamamlamaktır. Konuşmalarla değil, eylemlerle. Vaatlerle değil, geçiş aşamasında gerekli olanı inşa ederek.

Asgari şart, merkezi bir otoritede gerekli ortaklık, merkezi olmayan yönetimde ise esnek bir performanstır. Liberal bir ekonomik sistem için net vizyon, modern yatırım yasaları ve adil, şeffaf ve bağımsız bir yargı gerekiyor; aksi takdirde yatırımlar sadece kağıt üzerinde kalacaktır. En önemlisi, uzun bir durgunluk döneminden sonra siyasi hayatı canlandırmak için bir anayasa ve siyasi partiler yasası hazırlanmalı ki böylece insanlar geçiş aşamasının sonunda onları neyin beklediğini bilebilirler

Daha da önemlisi, demokrasi inşa edilmeden önce “demokrasi” terimini kullanmaktan kaçınılmaya son verilmesidir. Bu, nüfusunun yüzde 90'ının yoksulluk sınırının altında yaşadığı bir ülkede insanların karşı karşıya kaldığı acil mali, ekonomik ve sosyal sorunları ele almaktır.

Şam Kitap Fuarı'nı ziyaret eden herkes her türden kitabın mevcut olduğunu gördü, ancak ziyaretçilerin yarısından fazlasının kadın olduğunu, buna karşılık personel veya konuşmacılar arasında tek bir kadının bile bulunmadığını fark etti.

Diyalog ve tartışmaya açık olmakla ilgili övgüler, merhum Lübnan başbakanı Dr. Salim el-Hoss'un şu sözünü hatırlatıyor: “Lübnan'da özgürlük çok, demokrasi azdır.”

Suriye'deki denklem ise bir sonraki duyuruya kadar, az özgürlük ve hiç demokrasi şeklindedir ve her iki durumda bu bir sorundur.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Şarku’l Avsat’a konuşan bir kaynak: Gazze'de yeni bir savaşı önlemek için Mısır-İsrail görüşmesi yapıldı

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta, yerinden edilmiş insanlar için sığınak haline getirilen bir caminin çatısında temizlik yapan Filistinli bir kadın, 10 Temmuz 2026 (AP)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta, yerinden edilmiş insanlar için sığınak haline getirilen bir caminin çatısında temizlik yapan Filistinli bir kadın, 10 Temmuz 2026 (AP)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan bir kaynak: Gazze'de yeni bir savaşı önlemek için Mısır-İsrail görüşmesi yapıldı

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta, yerinden edilmiş insanlar için sığınak haline getirilen bir caminin çatısında temizlik yapan Filistinli bir kadın, 10 Temmuz 2026 (AP)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta, yerinden edilmiş insanlar için sığınak haline getirilen bir caminin çatısında temizlik yapan Filistinli bir kadın, 10 Temmuz 2026 (AP)

Muhammed er-Reyyis

Gazze anlaşması müzakerelerine ilişkin süreci yakından takip eden bilgi sahibi bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kahire’de son saatlerde Mısırlı ve İsrailli heyetler arasında gerçekleştirilen görüşmenin ayrıntılarını paylaştı. Kaynağa göre görüşme, Gazze Şeridi’ndeki ateşkes anlaşmasını tehdit edebilecek olası sorunların önüne geçmek amacıyla yoğun diplomatik çabalar kapsamında yapıldı.

İsrail Kamu Yayın Kurumu, perşembe akşamı yaptığı açıklamada, İsrail ordusundan üst düzey subaylardan oluşan bir heyetin Kahire’ye giderek son iki gün içinde Mısır ordusunun üst düzey yetkilileriyle Gazze Şeridi’ndeki ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasına geçiş sürecini ele aldığını duyurdu.

Mısır ile İsrail arasındaki görüşme, Hamas liderlerinden Halil el-Hayye başkanlığındaki bir heyetin, geçen yıl ekim ayında imzalanan Gazze anlaşmasının uygulanmasının güvence altına alınmasına ilişkin arabulucularla temaslarda bulunmak üzere Kahire’de bulunduğu sırada gerçekleşti.

Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde savaş nedeniyle yerinden edilmiş kişilerin kaldığı bir kampta, omzunda eşyalarını taşıyan bir Filistinli, enkazların yanından geçiyor. (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde savaş nedeniyle yerinden edilmiş kişilerin kaldığı bir kampta, omzunda eşyalarını taşıyan bir Filistinli, enkazların yanından geçiyor. (AFP)

Mısırlı kaynak, Gazze konusunda istişarelerde bulunmak ve Hamas ile yürütülen temasları sürdürerek arabuluculuk çabalarını kurtarmak amacıyla ABD’li bir heyetin de bölgeye gelmesinin beklendiğini belirtti. Kaynak ayrıca, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun seçim hesapları doğrultusunda savaşı yeniden başlatmaya hazırlandığına ilişkin bilgiler bulunduğunu aktardı.

Aynı kaynak, Kahire’deki görüşmelerin, geçen hafta ateşkes anlaşmasına ilişkin gündeme getirilen ve Hamas’ın itiraz ettiği öneriler üzerinde yoğunlaştığını ifade etti. Kaynağa göre İsrail heyeti, Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov’a iletilmek üzere bir mesaj sundu. Mesajda, Mladenov’un hazırladığı belgeye ilişkin yeni formülasyonlar temelinde yürütülen mevcut girişimlerin sonuç vermemesi halinde İsrail’in askeri seçeneğe yöneleceği ve Gazze Şeridi’nde askeri operasyon başlatacağı belirtildi.

Son üç ay boyunca Mladenov tarafından sunulan öneriler, yeniden imar sürecinin ilerleyebilmesi için öncelikle Gazze Şeridi’nin silahsızlandırılmasına odaklanırken, Hamas ise bu önerilere çekince koyarak anlaşmanın ilk aşamasında yerine getirilmeyen maddelerin uygulanmasını ve İsrail’in bölgeden çekilmesini talep etti.

Kaynağın aktardığına göre İsrail heyeti mesajında, Hamas’ın özellikle önerilen formüller çerçevesinde silahsızlanma maddesi başta olmak üzere anlaşmanın hükümlerine bağlı kalmasının zorunlu olduğunu vurguladı. Arabulucuların ise Hamas’la, Mladenov’a iletilecek açık ve net bir metin üzerinde uzlaşılması için temaslarını sürdürdüğü, böylece sürecin ilerlemesinin ve İsrail’in askeri operasyonlarını yeniden başlatmasının önüne geçilmesinin hedeflendiği belirtildi.

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bulunan Nasır Tıp Kompleksi’nde, bir çadırı hedef alan İsrail saldırısında hayatını kaybeden yakınının ardından göz yaşı döken Filistinli bir kadın (AFP)Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bulunan Nasır Tıp Kompleksi’nde, bir çadırı hedef alan İsrail saldırısında hayatını kaybeden yakınının ardından göz yaşı döken Filistinli bir kadın (AFP)

Mısırlı kaynak, Netanyahu’nun önümüzdeki aylarda yapılması beklenen seçimler öncesinde seçim hesaplarıyla yeni bir askeri operasyona girişebileceğine ilişkin bilgilerin giderek arttığı uyarısında bulundu. Kaynak, kamuoyu yoklamalarının Gadi Eisenkot, Naftali Bennett ve diğer rakip isimlerin şansını artırdığını, bu nedenle Netanyahu’nun siyasi desteğini ve kamuoyu nezdindeki konumunu yeniden güçlendirmeye çalıştığını ifade etti. Kaynağa göre bu süreci, Mladenov’un mevcut metinlerde herhangi bir değişikliği kesin biçimde reddetmesi ve Hamas’ın mevcut önerileri ciddiyetle ele alması yönündeki ısrarı da destekliyor.

Kaynağın aktardığına göre İsrail heyeti, ‘Mısır2ın sorumlu girişimlerine olumlu karşılık verme isteğini’ dile getirirken, Hamas’ın uzlaşmaz tutumunu sürdürmesi halinde hareketle kaçınılmaz bir çatışmanın yaşanacağını da vurguladı.

Mısırlı kaynak, Kahire’nin gerilim iddialarına rağmen İsrail heyetine ev sahipliği yapmasının, Mısır’ın tüm taraflara açık olduğunu ve taraflar arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek için yoğun çaba gösterdiğini ortaya koyduğunu belirtti. Kaynak, mevcut süreçte herhangi bir görüşmenin yapılmasının önünde de hiçbir engel bulunmadığını söyledi.

Kaynak, “Kahire, mevcut tablonun son derece tehlikeli olduğunun farkında olduğu için tüm taraflarla sorumlu bir şekilde temas kurmaya çalışıyor. Mısır, kötüleşen insani durumu kurtarmak, çatışmaların yeniden tırmanmasını, daha fazla saha komutanının hedef alınmasını ve koşulların daha da ağırlaşmasını önlemek amacıyla yoğun diplomatik girişimlerde bulunuyor” ifadelerini kullandı. Kaynak ayrıca, Gazze’deki gelişmeleri ele almak üzere ABD’li bir heyetin Mısır’a gelme ihtimalinin bulunduğunu da sözlerine ekledi.

Kaynağa göre Mısır, İsrail hükümeti üzerinde mümkün olan en yüksek baskının kurulabilmesi amacıyla Türkiye ve Katar ile yakın koordinasyon yürütüyor. Önümüzdeki günlerde Mısır’ın ABD tarafıyla da temaslarda bulunmasının beklendiğini belirten kaynak, bu girişimlerin ABD yönetiminin barış planının temel maddelerine bağlı kalmasını sağlamak, plandan sapılmasını veya alternatif süreçlerin gündeme gelmesini önlemek ve Mladenov’un krizi daha da karmaşık hale getirebilecek yeni taslaklar hazırlamasının önüne geçmek amacı taşıdığını ifade etti.

Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Balah’ta kaplarına su dolduran iki çocuk (AP)Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Balah’ta kaplarına su dolduran iki çocuk (AP)

Mısırlı kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, Hamas’ın arabulucu taraflarla yürüttüğü temaslarda zaman faktörünü kullanmayı sürdürebileceğini söyledi. Kaynağa göre hareket, ABD ile İran arasındaki müzakereler ve olası gerilimlerin seyrini bekleyerek ilerleyen süreçte müzakere pozisyonunu güçlendirmeyi hedefleyebilir. Ayrıca Hamas’ın, hareket içindeki seçim sürecinin henüz tamamlanmadığını gerekçe göstererek nihai kararlar alamayacağını ve kapsamlı mutabakat metinleri oluşturamayacağını öne sürmesinin de ihtimaller arasında yer aldığı belirtildi. Bu durumun ise sürecin ya askıya alınmasına ya da değerlendirme amacıyla bir süre belirsizlik içinde bırakılmasına yol açabileceği ifade edildi.

Buna karşın aynı kaynak, Mısır’ın, İsrail’de yaklaşan seçimler ve ABD Kongresi ara seçimleri öncesinde Gazze Şeridi’nde askeri gerilimin yeniden tırmanmasını önlemek için zamana karşı yarışacağını dile getirdi. Kaynak, birbirine bağlı bu siyasi gelişmelerin diplomatik ve siyasi süreçleri tamamen sekteye uğratabilecek nitelikte olduğuna dikkat çekti.

Kaynak ayrıca, mevcut belirsizliklere Mladenov’un ABD’nin desteğiyle üst düzey bir uluslararası göreve aday gösterilmesi ihtimalinin de eklendiğini belirtti. Bunun tüm taraflar açısından zaman baskısını artıracağını ve yerine yeni bir isim atanana kadar söz konusu görevde uzun süre boşluk yaşanabileceğini ifade eden kaynak, buna rağmen Mladenov’un yerine geçebilecek isimlerin de hazır olduğuna dair bilgiler bulunduğunu söyledi. Kaynağa göre bu isimler, eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair ile ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff olarak öne çıkıyor.

İsrail saldırısında hedef alınan bir aracı inceleyen Filistinliler, Gazze, 9 Temmuz 2026 (Reuters)İsrail saldırısında hedef alınan bir aracı inceleyen Filistinliler, Gazze, 9 Temmuz 2026 (Reuters)

İsrail Kamu Yayın Kurumu, perşembe akşamı yaptığı açıklamada, İsrail ordusundan üst düzey subaylardan oluşan bir heyetin Kahire’ye giderek son iki gün içinde Mısır ordusunun üst düzey yetkilileriyle Gazze Şeridi’ndeki ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasına geçiş sürecini ele aldığını duyurdu.

ABD Başkanı Donald Trump, 29 Eylül 2025’te İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşını sona erdirmeyi amaçlayan bir plan açıkladı. Planın ilk aşamasında ateşkes ilan edilmesi, İsrail’in kısmi çekilmesi, İsrailli esirlerin serbest bırakılması ve Gazze’ye günlük 600 yardım tırının girişine izin verilmesi öngörüldü.

Hamas, ilk aşamadaki yükümlülüklerini yerine getirerek İsrailli esirleri serbest bırakırken, İsrail ise insani yükümlülüklerini yerine getirmedi ve askeri operasyonlarını sürdürdü. Bu süreçte bin 92 Filistinlinin hayatını kaybettiği, 3 bin 507 kişinin de yaralandığı belirtildi.

Anlaşmanın ikinci aşaması ise İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nin yüzde 70'ten fazlasını kapsayan işgal alanlarından daha geniş çaplı çekilmesini, yeniden imar sürecinin başlamasını ve buna karşılık Filistinli grupların silahsızlandırılması sürecinin başlatılmasını öngörüyor. Ancak İsrail bu aşamayı uygulamaya koymadı ve önceliğin silahsızlanma olması gerektiği yönündeki tutumunu sürdürdü.

Ekim 2023’ten bu yana devam eden savaş nedeniyle Gazze Şeridi büyük bir yıkımla karşı karşıya bulunuyor. Haberde yer alan verilere göre çatışmalarda 73 binden fazla Filistinli yaşamını yitirirken, 173 binden fazla kişi yaralandı. Ayrıca Gazze’deki altyapının yaklaşık yüzde 91’inin tahrip olduğu ifade edildi.