Yıkıcı bir sel ve ölümcül kuraklık arasında... Türkiye, Dicle ve Fırat nehirlerinin anahtarlarını elinde mi tutuyor?

Suriye ve Irak, "güvenlik koordinasyonu"nun ağırlığı ve uluslararası anlaşmaların başarısızlığı altında

Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)
Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)
TT

Yıkıcı bir sel ve ölümcül kuraklık arasında... Türkiye, Dicle ve Fırat nehirlerinin anahtarlarını elinde mi tutuyor?

Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)
Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)

Suriye’nin kuzey ve doğusunu haziran ayı başında vuran sel felaketi, şiddetli yağışlar ve Türkiye’den gelen su akışının artmasıyla Fırat Nehri’ndeki su seviyesinin yükselmesi; Suriye ve Irak’taki su krizini ve Türkiye’nin Dicle ile Fırat nehirlerini siyasi ve güvenlik amaçlı bir baskı unsuru olarak kullanıp kullanmadığı tartışmasını yeniden gündeme getirdi.

Türkiye, Irak ve Suriye arasındaki su krizinin temelinde Dicle ve Fırat nehirlerinin su paylaşımı yatıyor. Ana kolları kontrol eden kaynak ülke konumundaki Türkiye’nin su politikaları ve nehirler üzerinde baraj yapımını genişletmesi, su akışını ciddi oranda etkiledi. Bu durum, kuraklığı artırarak su seviyelerini felaket boyutuna yaklaştırdı; özellikle son 80 yılın en şiddetli kuraklık dalgasıyla karşı karşıya kalan Irak bu durumdan ağır darbe aldı.

Türkiye, Dicle ve Fırat’ın "sınır aşan nehirler" olduğunu ve toprak egemenliği gereği bu kaynakları yönetme hakkına sahip olduğunu savunurken; Irak ve Suriye ise bu nehirlerin "uluslararası nehir" olarak sınıflandırılmasını istiyor. İki ülke, 1923 Lozan Antlaşması ve ortak iş birliği protokolleri gibi tarihi anlaşmalara dayanarak, adil paylaşım kriterlerinin ve uluslararası hukukun uygulanmasını talep ediyor.

Kötü yönetim mi, kaynakların tüketilmesi mi?

Türkiye, komşu ülkelerdeki PKK varlığı ve faaliyetleri gibi güvenlik gerekçeleriyle suyu bir baskı aracı olarak kullanmakla suçlanıyor. Bu güvenlik gerilimi zamanla hava ve kara operasyonlarıyla askeri müdahalelere dönüşmüş ve özellikle Ankara ile Bağdat arasında uzun süredir anlaşmazlık konusu olan bir Türk askeri varlığı yaratmıştır.

Krizin merkezinde yer alan en önemli konulardan biri, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerini kalkındırmayı amaçlayan Güneydoğu Anadolu Projesi’dir (GAP). Türkiye bu proje kapsamında sulama ve enerji üretimi amacıyla başta Atatürk, Keban ve Ilısu olmak üzere devasa barajlar ve rezervuarlar inşa etti. Bu durum, suyun akış yönünde yer alan geçiş ve mahreç ülkeleri Suriye ile Irak’a ulaşan su miktarını büyük ölçüde azalttı.

Söz konusu azalma özellikle Irak üzerinde son derece olumsuz etkiler yarattı. Su kıtlığı tarım sektöründe ciddi bir krize, tarım alanlarının daralmasına ve Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Güney Ahvar (Mezopotamya Sazlıkları) bölgesinin zarar görmesine yol açtı. Bunun yanı sıra tekrarlayan sosyal krizleri ve çevresel sorunları da beraberinde getirdi.

Su kıtlığı, 2025 yılında Irak'ta son 80 yılın en şiddetli kuraklığına yol açtı (AFP)Su kıtlığı, 2025 yılında Irak'ta son 80 yılın en şiddetli kuraklığına yol açtı (AFP)

Aynı şekilde su akışının azalması, hidroelektrik enerji üretimini ve milyonlarca insanın içme suyuna erişimini doğrudan etkilerken, kuraklık dönemlerinde Suriye’de kirlilik riskini artırdı ve salgın hastalıkların yayılmasına zemin hazırladı.

Anlaşmazlıkların çözümü için zaman zaman diplomatik girişimlerde bulunuldu. Hayati ihtiyaçların asgari düzeyde karşılanması adına ikili ya da üçlü mutabakat zaptı ve ortak anlayış birlikleri geliştirildi. Bazı aşırı kuraklık dönemlerinde ise Türkiye, su akışını artırmaya ikna edilmeye çalışıldı. Ancak Türkiye, kendisinin de su fakiri bir ülke olduğunu vurgulayarak, Irak’taki krizin barajlardan değil, yerel yönetim hatalarından ve kaynakların kötü kullanımından kaynaklandığını savunmaya devam ediyor.

Mezopotamya’da su, her zaman doğal bir kaynak olmanın ötesine geçerek medeniyetin kurucu unsuru, çatışmaların kaynağı ya da bazen yeniden imar ve ortak kalkınmanın anahtarı oldu. Bu durum, Irak ve Türkiye arasında Kasım 2025’te su ve kalkınma alanında imzalanan çerçeve anlaşmasına da yansıdı.

Dicle’nin birleştirdiğini Fırat ayırıyor

Türk su politikaları uzmanı ve araştırmacı Bilgay Duman’a göre, tarafların maddelerini henüz tamamen açıklamadığı bu anlaşma, sadece Ankara-Bağdat ilişkilerinde değil, Ortadoğu’da ortak kaynakların yönetimi kavramının yeniden tanımlanmasında da önemli bir gelişme olarak öne çıkıyor.

Duman, Türkiye, Irak ve Suriye devletlerinin kurulmasıyla birlikte kaynakların kullanımını düzenlemenin hukuki ve siyasi bir zorunluluk haline geldiğini, ancak aynı zamanda kalıcı bir anlaşmazlık dosyasına dönüştüğünü belirtiyor. Fırat Nehri üçlü bir mesele haline gelirken, Dicle Nehri ise Türkiye-Irak ilişkilerinin ana eksenini oluşturdu.

 Haziran başında Fırat Nehri'nin taşması sonucu Suriye'nin kuzeydoğusundaki Deyrizor'da geniş alanlar sular altında kaldı (AFP)Haziran başında Fırat Nehri'nin taşması sonucu Suriye'nin kuzeydoğusundaki Deyrizor'da geniş alanlar sular altında kaldı (AFP)

Geçmişte su paylarının bölüşülmesi amacıyla erken dönem girişimlerde bulunulmuş; 1921 Ankara Antlaşması ve 1946 Türkiye-Irak Antlaşması ile veri paylaşımı ve taşkın kontrolünü içeren teknik iş birliğinin temelleri atılmıştı.

Daha sonra, 1987 yılında Suriye-Türkiye arasında geçici bir anlaşma yapıldı. Atatürk Barajı’nın suyla doldurulma aşaması olan 5 yıllık dönemi kapsayan bu anlaşma 17 Temmuz 1987’de imzalandı. Anlaşmaya göre Türk tarafı, üç ülke arasında Fırat suyunun nihai paylaşımı yapılana kadar, Türkiye-Suriye sınırında saniyede yıllık ortalama 500 metreküpten fazla su bırakmayı taahhüt etti.

17 Nisan 1989’da ise Suriye ve Irak arasında bir anlaşma imzalandı. Buna göre Suriye sınırından Irak’a aktarılacak yıllık su payı 9 milyar 106 milyon metreküp, Suriye’nin payı 6 milyar 627 milyon metreküp ve Türkiye’nin payı yıllık 15 milyar 700 milyon metreküp olarak belirlendi.

Suriye, Fırat suyunda kendisinin ve Irak’ın asgari haklarını güvence altına almak için Türkiye ile yaptığı anlaşmayı 1994 yılında Birleşmiş Milletler’e (BM) tescil ettirdi, ancak bu adım sorunu çözmeye yetmedi.

PKK karşılığında su

Türkiye’ye yönelik, suyu komşularına karşı bir şantaj aracı olarak kullandığı, Suriye’deki Kürt gruplara baskı yaptığı ve Irak’ı PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmeye zorladığı yönündeki suçlamalar artarken; BM’nin 1997 tarihli Uluslararası Su Yolları Sözleşmesi’nde "zarar vermeme" ve "dağıtımda adalet" ilkeleri ile havza ülkelerinin ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının gözetilmesi gerektiği vurgulandı.

 Irak'ın kuzeyindeki PKK militanları (Reuters)Irak'ın kuzeyindeki PKK militanları (Reuters)

Bu sözleşme, Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında geniş topraklara sahip olan Irak ve Suriye’nin elini hukuki olarak güçlendirdi. Suriye, sözleşme ilan edilir edilmez ilk onaylayan ülkelerden biri olurken, Türkiye ise su haklarına ve çıkarlarına zarar vereceği gerekçesiyle sözleşmeye katılmadı ve aleyhte oy kullandı.

Fırat Nehri’nin 640 bin hektardan fazla arazisini suladığı Suriye, su hakları için Türkiye’ye karşı uluslararası tahkime başvurmadı. Çünkü uluslararası hukuk bu tür konularda hâlâ kesin bir çözüme sahip olmadığı gibi, tahkime gidilebilmesi için uyuşmazlığın her iki tarafının da onayını şart koşuyor.

Suriye’nin PKK’ya destek vermesi ve militanlarının Suriye’nin kuzeyini operasyonları için bir arka üs olarak kullanmasına izin vermesi, Türkiye’nin su konusundaki tutumunu daha da sertleştirmesine ve bu desteği su anlaşmazlıklarıyla ilişkilendirmesine yol açtı.

1993 yılında Ankara’da su paylarına ilişkin nihai bir anlaşmaya varmak amacıyla yapılan Suriye-Türkiye müzakereleri, 1987 tarihli geçici anlaşmadan farklı bir sonuç doğurmadı.

Aynı dönemde Suriye ve Türkiye arasında, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nden doğan Asi Nehri üzerinde ortak bir kalkınma anlaşması imzalandı. Türkiye, 1994 yılında Suriye ve Lübnan arasındaki Asi Nehri paylaşımından dışlanmıştı. Türkiye’nin buradaki payından vazgeçmesi, Fırat Nehri’nden daha fazla yararlanmak adına ödediği küçük bir bedel oldu; zira Hatay’a ulaşan Asi suyunun sadece yüzde 10’u kullanılabilir durumdaydı ve o da kirliydi. Uzun yıllar boyunca tarihi adı "İskenderun Sancağı" olan bu sınır vilayetinin sakinleri, merkezi hükümetin politikalarının kendilerine haksızlık ettiğini, siyasi, ulusal ve dini mülahazalar nedeniyle doğal bir kaynaktan mahrum bırakılarak dışlandıklarını savundular.

Beşşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Türkiye destekli Suriyeli gruplar, Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) bölgeden çıkarmak amacıyla Halep'in doğusundaki Tişrin Barajı'nı hedef aldı. (Reuters)Beşşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Türkiye destekli Suriyeli gruplar, Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) bölgeden çıkarmak amacıyla Halep'in doğusundaki Tişrin Barajı'nı hedef aldı. (Reuters)

Suriye iç savaşı: Türkiye için bir fırsat

Suriye’de Beşşar Esed rejimine karşı halk ayaklanmasının başlamasının ardından Türkiye, 2012 yılında Şanlıurfa su tünelleri projesini hızla tamamlayarak Atatürk Barajı’nda tutulan suyun Harran, Mardin ve Ceylanpınar’daki sınır ovalarının sulanmasında kullanılmasını sağladı. Benzer şekilde 2011 yılında Silvan Barajı’nda da su tutulmaya başlandı. Esed yönetiminin iç savaşı bastırmakla meşgul olması nedeniyle Suriye bu hamlelere karşı herhangi bir adım atamadı.

Suriye’nin su dosyasında Türkiye’ye karşı yürüttüğü hamleler, en önemli stratejisinin Türkiye’nin iç güvenliğini ve PKK tehdidini koz olarak kullanmak olduğunu gösterdi. Adana Mutabakatı’nın imzalanmasıyla bu süreç de sona erdi; zira Türkiye’nin askeri gücü, dış ittifakları ve Fırat’ın kaynağını kontrol etmesi nedeniyle diğer yollar Suriye için sonuçsuz kalmıştı.

Irak: Kuraklık ve sosyal çalkantılar

Su ihtiyacının yüzde 60’ını Türkiye’den karşılayan Irak, su kesintilerinden en çok zarar gören ülke oldu. Özellikle Türkiye’nin Dicle Nehri’nin yukarısında inşa ettiği Ilısu Barajı’nın 2020’de faaliyete geçmesi ve diğer yan kollar üzerindeki barajlar nedeniyle ülkenin farklı bölgelerinde ciddi krizler yaşandı; Ankara ile gerilim arttı.

Uzmanlar, Güneydoğu Türkiye Kalkınma Projesi kapsamında inşa edilen Ilısu Barajı'nın Irak'ın Dicle Nehri suyundaki payını olumsuz etkilediğini ve %60 oranında azalttığını belirtiyor (Batman İli, Türkiye internet sitesi).Türkiye-Irak arasında 2025 yılında Ankara'da su, güvenlik ve iş birliği konularında görüşmeler yapıldı (Türk Dışişleri Bakanlığı)

Uzmanlar, Ilısu Barajı’nın işletilmesinin Irak’ın Dicle’deki su payını yaklaşık yüzde 60 oranında azalttığını belirtiyor.

Ayrıca Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK’ya yönelik askeri operasyonları sırasında yaşanan ağaç kesimi gibi çevresel sorunlar da Ankara ile olan gerilimi tırmandırdı. Türkiye’ye baskı yapma çabaları, Ilısu Barajı’nın suyla doldurulmasının sadece bir süre ertelenmesini sağladı; bu ise sorunu çözmek yerine yalnızca ileri bir tarihe öteledi.

2018 yazında, azalan su kaynakları ve kirlilik Fırat Nehri’nde toplu balık ölümlerine yol açtı. Su kıtlığı, sonraki yıllarda ülke genelindeki sosyal çalkantıların ana nedenlerinden biri haline geldi ve süreç, 2025 yılında son 80 yılın en görülmemiş kuraklık zirvesine ulaştı.

Irak, Haziran 2025’te su dosyasının siyasi amaçlar için baskı aracı olarak kullanılmaması çağrısında bulundu ve sınır aşan suların adil dağıtımına dayalı ortak bir bölgesel vizyon talep etti. Aynı zamanda Türk ve İran taraflarıyla yürütülen ortak komite çalışmalarında ve müzakerelerde ilerleme kaydedildiğini belirtti.

Buna rağmen iki ülke, Muhammed Şiya es-Sudani’nin Irak Başbakanlığı döneminde ilişkilerini olumlu bir seyirde tuttu. Güvenlik, ekonomi, ticaret, su ve enerji dosyalarında mutabakatlara varılarak "Kalkınma Yolu" projesinde iş birliğine odaklanıldı.

Suriye örneğinde olduğu gibi güvenlik dosyasıyla doğrudan bağlantılı olan su anlaşmazlıkları, Irak Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 2024 yılında PKK’yı "yasaklı örgüt" ilan etmesinin ardından bir iş birliği zeminine dönüştü.

 Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, 2 Kasım 2025'te Bağdat'ta eski Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani'nin huzurunda su iş birliği mekanizması anlaşmasını imzaladı (Türk Dışişleri Bakanlığı)Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, 2 Kasım 2025'te Bağdat'ta eski Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani'nin huzurunda su iş birliği mekanizması anlaşmasını imzaladı (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

"Kalkınma Yolu" siyasetten geçiyor

2 Kasım 2025’te Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuat Hüseyin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2024’teki Irak ziyareti sırasında imzalanan Su Alanında Çerçeve Anlaşması’nın uygulama mekanizması olan "Su İş Birliği Çerçeve Anlaşması Kapsamında Proje Finansman Mekanizması Belgesi"ni imzaladılar.

Anlaşma, milyarlarca dolarlık su projelerinde iş birliği çerçevesini çiziyor. Buna göre Türk şirketleri, Irak’ta su kullanım verimliliğini ve depolamayı artıracak yeni altyapı tesisleri inşa edecek. Bu projeler, ülkenin ham petrol ihracatını su güvenliğine dönüştürme hamlesi olarak Irak petrol gelirleriyle finanse edilecek.

Resmen açıklanmayan anlaşmadan sızan bilgilere göre ilk projeler arasında su toplama barajları ve arazi ıslah çalışmaları yer alıyor.

Türkiye-Irak arasında 2025 yılında Ankara'da su, güvenlik ve iş birliği konularında yapılan görüşmelerden (Türk Dışişleri Bakanlığı)Türkiye-Irak arasında 2025 yılında Ankara'da su, güvenlik ve iş birliği konularında yapılan görüşmelerden (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Ankara bu girişimi bölgesel istikrar ve ekonomik iş birliği açısından "kazan-kazan" (her iki tarafın da yararına) bir adım olarak nitelendiriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan imza töreninde, "Türkiye olarak Irak’ın güvenliğini, kalkınmasını ve istikrarını destekleme konusunda kararlıyız ve bu konudaki desteğimiz mutlaktır" dedi.

Hüseyin ise anlaşmayı su güvenliğini, gıda üretimini ve ekonomik istikrarı korumak adına "hayati" olarak nitelendirirken, Bağdat’ın Dicle ve Fırat nehirlerinin kullanımını düzenleyen resmi anlaşmaların eksikliği nedeniyle uzun süre zayıf bir pozisyonda kaldığına dikkat çekti.

Erdoğan’ın 2028 sonrasındaki Cumhurbaşkanlığına destek mi?

Anlaşma, Irak’taki bazı siyasetçiler ve su uzmanları arasında şüphe ve endişelere yol açtı. Bazı çevreler bu anlaşmanın Irak’tan ziyade Türkiye’nin çıkarlarına hizmet ettiğini, hatta Erdoğan’ın 2028 sonrasında da Türkiye Cumhurbaşkanlığı görevinde kalma çabalarına destek sağladığını ileri sürdü.

Irak’ın Türkiye ile yaptığı anlaşmalar, bazı siyasi güçlerin tepkisiyle karşılaştı. "Kalkınma Yolu" projesi ve su iş birliğine yönelik özel anlaşmalara karşı çıkan bu gruplar, bu durumun Irak’ı Türkiye’ye bağımlı hale getireceğini savunuyor.

Ayrıca, Türk şirketleriyle sözleşme imzalamak için petrol gelirlerinin tahsis edilmesi meselesi, birçok hukuki ve anayasal sorunun yanı sıra yolsuzluk ve şeffaflık eksikliği gibi riskleri de beraberinde getiriyor. Finansman için tek bir kaynağa (petrole) bağımlı olunması, projeleri küresel petrol piyasasındaki fiyat dalgalanmalarına karşı kırılgan hale getiriyor.

Anlaşmaya karşı çıkan bazı muhalifler, iki taraf arasında Türkiye’nin Dicle ve Fırat nehirlerinden Irak’a bırakması gereken su miktarını belirleyen bağlayıcı ve nihai bir hukuki çerçevenin bulunmadığına dikkat çekiyor.

Türkiye ile PKK arasında faaliyetlerin sonlandırılmasına yönelik bir süreç başlamış olsa da örgütün Kuzey Irak’ta Bağdat hükümetinin kontrolü dışında bulunan bölgelerdeki varlığı, anlaşmanın uygulanması önünde bir engel oluşturabilir.

Buna ek olarak durum sadece Irak’ın iç dengeleriyle sınırlı değil; bölgesel konjonktür ve bazı aktörlerin Irak-Türkiye ilişkilerinin güçlenmesini kendilerine yönelik bir baskı olarak görmesi, Irak’ı bölgesel güçlerin bir nüfuz mücadelesi alanına çevirebilir.

Osmanlı mirası

Türk yazar Bilgay Duman’a göre bu anlaşma hem Türkiye hem de Irak’ın ortak çıkarına hizmet ediyor. Duman, Türkiye ile Irak arasındaki su sorununun son on yılların ürünü olmadığını, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra Dicle ve Fırat’ın tek bir siyasi yapı içindeki "iç nehirler" olmaktan çıkıp bağımsız devletler arasındaki "sınır aşan nehirler" haline geldiği döneme dayandığını belirtiyor.

Foto Erdoğan ve eski Irak Başbakanı Muhammed Şiya el-Sudani, 22 Nisan 2024'te Kalkınma Yolu projesiyle ilgili mutabakat zaptının imza töreninde (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)Erdoğan ve eski Irak Başbakanı Muhammed Şiya el-Sudani, 22 Nisan 2024'te Kalkınma Yolu projesiyle ilgili mutabakat zaptının imza töreninde (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Ancak Duman, Türk-Irak ilişkilerindeki mevcut dönemi ayıran temel özelliğin, su paylaşımı konusundaki çatışma mantığından "ortak menfaat yönetimi" mantığına kademeli bir geçiş yapılması olduğunu vurguluyor. Bu durum, sınır aşan kaynakların kalıcı bir gerilim kaynağı olmaktan çıkarılıp bölgesel entegrasyonu teşvik eden bir araca dönüştürülmesini sağlıyor.

Duman, Türk platformu "Fikir Turu"nda yayımlanan makalesinde, anlaşmadaki en dikkat çekici yeni unsurun su ve enerji dosyaları arasındaki organik bağ olduğunu belirtiyor. Türkiye’nin Irak’tan ithal ettiği petrolün gelirleri, Irak topraklarında barajlar, modern sulama şebekeleri, su arıtma ve israfı önleme alanlarında uzmanlaşmış Türk şirketleri tarafından yürütülecek su projelerinin finansmanında kullanılacak. Böylece Irak’ın kalkınmasının önündeki en büyük engellerden biri olan finansman eksikliği, dış kredilere veya uluslararası mali kuruluşların şartlarına başvurulmadan aşılmış olacak.

Duman’a göre bu model Türkiye’ye sadece su kaynaklarını kontrol eden bir ülke olarak değil, Irak’ın altyapısının yeniden inşasında bir ortak olarak yeni bir rol kazandırıyor. Bu durum Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu sert güç yerine ekonomik ve kalkınma araçlarıyla pekiştiriyor. Siyasi koşulların uygun olması halinde bu model, Fırat Nehri sularının yönetimi konusunda gelecekte Suriye ile yapılacak iş birlikleri için de pratik bir referans teşkil edebilir. Böylece Doğu Akdeniz ve Levant bölgesindeki su diplomasisi, egemenlik ve çatışma denklemlerine sıkıştırılmak yerine, doğal kaynaklar ile ekonomik kalkınma arasında bağ kurarak kronik bir çatışma kaynağı olmaktan çıkıp güven inşası ve bölgesel entegrasyon platformuna dönüşebilir.

Sınır aşan sular konusunda tanınmış Türk uzmanlardan Dr. Tuğba Evrim Maden ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, hukuki ihtilaflar veya çatışmalar yerine su kaynaklarının teknolojik çözümlere dayalı ortak yönetim organizasyonuna ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Maden, nehrin aşağı kıyısındaki ülkelerin sorunlarının çoğunlukla siyasi istikrarsızlık, altyapı yıkımı, kaynakların kötü kullanımı ve israftan kaynaklandığını ifade etti.

Türkiye su zengini bir ülke değil

Yaygın inanışın aksine Türkiye su kaynakları bakımından zengin bir ülke olmadığı gibi, bölgesinde de bol suya sahip bir devlet konumunda yer almıyor. Yarı kurak bir iklim kuşağında bulunan Türkiye, su zengini olan Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa ile karşılaştırıldığında, komşularına oranla kişi başına düşen yıllık su miktarında daha düşük seviyelerde bulunuyor.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı verilerine göre su zengini ülkelerde kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 10 bin metreküpün üzerindeyken, Türkiye’de bu miktar yaklaşık 1350 metreküp civarındadır.

2030 yılında nüfusun 100 milyona ulaşacağı tahminleri dikkate alındığında, Türkiye’de kişi başına düşen su miktarının yaklaşık 1000 metreküpe gerilemesi bekleniyor. Türkiye’deki su kaynaklarının coğrafi ve mevsimsel olarak farklılık göstermesi nedeniyle her bölgedeki mevcut ve öngörülen ihtiyaçlar karşılanamıyor. Bir başka deyişle, Türkiye’nin bazı bölgeleri bol ve kullanıma uygun olmayan su kaynaklarına sahipken, nüfusun yoğun olduğu endüstriyel bölgelerde yeterli su bulunmuyor.

Türkiye'de düşük yağış miktarı su rezervlerinin kurumasına ve 2025 yılında tarımı önemli ölçüde etkilemesine neden oldu (Türk medyası).Türkiye’nin kurak ve yarı kurak bölgeleri yılda sadece 4 ila 5 ay yağış alıyor. Bu nedenle, yağışlı dönemlerde suların toplanarak yıl boyu kullanılmasını sağlayan baraj ve gölet gibi su kaynaklarını geliştirme projeleri, sürdürülebilir sosyal ve ekonomik kalkınma için büyük önem taşıyor.

Aynı zamanda hızlı kentleşme ve sanayileşme nedeniyle Türkiye’de enerji tüketimi artıyor. Türkiye’de kişi başına düşen enerji kullanımı AB ortalamasının sadece altıda birine tekabül ediyor. Büyük petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olmayan ülke, artan enerji ihtiyacını karşılamak için yerli kaynakları kullanmaya yönelik projeler yürütüyor, yenilenebilir, ucuz ve çevre dostu hidroelektrik enerji potansiyelinden yararlanmaya çalışıyor.

Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi tarafından yayımlanan "Küresel Kuraklık Noktaları 2023- 2025" raporu, Türkiye’yi Güney Avrupa’dan Ortadoğu’ya uzanan kuraklık kuşağındaki kritik bölgeler arasında gösterdi.

Rapor, mevcut eğilimlerin devam etmesi halinde ülkenin 2030 yılına kadar ciddi bir su kıtlığı durumuna sürüklenebileceği ve önümüzdeki on yıl içinde tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 80’inin tekrarlayan ve şiddetli kuraklık dalgalarına maruz kalabileceği uyarısında bulundu.

Uzmanlar, Türkiye'de açıkta bulunan yağmur suyu depolarının fazlalığını azaltmak ve buharlaşmayı en aza indirmek için teknolojik çözümler çağrısında bulunuyor (Türk medyası).Uzmanlar, Türkiye'de açıkta bulunan yağmur suyu depolarının fazlalığını azaltmak ve buharlaşmayı en aza indirmek için teknolojik çözümler çağrısında bulunuyor (Türk medyası).

Şiddetli iklim değişiklikleriyle birlikte Türkiye, kendisini su güvenliğini tehdit eden bir krizin eşiğinde buluyor. Türk ve uluslararası uzmanlara göre, mevcut durumun devam etmesi halinde ülkenin 2030 yılına kadar resmen "su fakiri" bir ülke olarak sınıflandırılması ihtimali bulunuyor.

Türkiye’de kişi başına düşen yenilenebilir su miktarı 2000’lerin başında yaklaşık 1650 metreküp iken, günümüzde BM’nin yıllık bin metreküp olarak belirlediği kırmızı çizgiye yaklaşarak 1300 metreküpün altına geriledi. Su uzmanlarına göre, sadece yirmi yılda yaklaşık yüzde 19’luk bir düşüşü ifade eden bu gerileme, sadece bir kaynak krizini değil, aynı zamanda sürdürülemez bir tüketim modelini ve çok ciddi yapısal zorlukla karşı karşıya olan su yönetim sistemini gözler önüne seriyor.

Türkiye, 2025 yılında yağış azlığı ve eşi benzeri görülmemiş sıcaklık artışları, göllerin ve su yüzeylerinin kurumasıyla karakterize edilen şiddetli bir kuraklık yılı yaşadı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre, mevsim normallerine kıyasla yüzde 50’yi aşan yağış açığıyla son yarım yüzyılın en sıcak aralık ayı kaydedildi.

Resmi önlemler yetersiz kalıyor

Uzmanlar, su fakirliği riskine yönelik uyarıların artmasına rağmen yetkililerin resmi müdahalelerinin henüz bu zorluğun seviyesine ulaşamadığını düşünüyor.

İklim uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çaşmaz, sıcaklık artışının neden olduğu buharlaşmanın su kaynakları kaybının en önemli nedenlerinden biri haline geldiğine dikkat çekti. Çaşmaz, suyun iklim kriterleri gözetilmeksizin geniş yüzeyli barajlarda depolanmasının, sıcak dalgalarıyla birlikte suyu buharlaşmaya daha açık hale getirdiğini belirtti. Bu durumun; rezervuarların daha derin ve güneş ışığına daha az maruz kalacak şekilde yeniden tasarlanması, hassas bölgelerdeki açık havzaların kapatılması, kıyı beldelerindeki özel havuzlarda tatlı su kullanımının yasaklanarak yerine arıtılmış tuzlu suyun ikame edilmesi gibi acil teknik çözümler gerektirdiğini ifade etti.

Aynı zamanda, kamu tesislerinin verimli tasarruf sistemleri uygulamadan veya modern tasarruf teknolojilerini benimsemeden büyük miktarlarda su tüketmesi nedeniyle devlet kurumlarının da sorunun bir parçası olduğunu vurguladı.

Türkiye, son yıllarda tekrarlayan aşırı sıcak dalgaları ve orman yangınlarıyla (özellikle yaklaşık 3 bin yangının çıktığı 2025 yaz yangınları) çölleşmenin genişlemesi ve kuraklık dalgalarının kötüleşmesi şeklinde modern tarihinin en karmaşık çevresel zorluklarından biriyle karşı karşıya bulunuyor.

Türkiye’deki su krizi, Fırat sularının yaklaşık yüzde 90’ını ve Dicle sularının büyük bir kısmını kontrol etmesi nedeniyle, özellikle Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgesel su güvenliğini etkileyecek şekilde sınırlarını aşıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ekim 2025’teki su projelerinin açılışında yaptığı konuşmada, Türkiye’nin bazılarının inandığı gibi su zengini bir ülke olmadığını, yıllık ortalama yağış miktarının 574 milimetreyi geçmediğini ve bunun küresel ortalamanın çok altında olduğunu vurguladı.

Uzmanlar, tarımın toplam su çekiminin yüzde 70 ila 75’ini tükettiğini, şehirlerin şebeke kayıpları nedeniyle yüzde 20 ila 35 arasında israfa yol açtığını, barajların verimliliğinin ise buharlaşma ve tortu birikimi gibi faktörlerden etkilendiğini belirtiyor.

Hükümet yakın zamanda, başta ülkenin batısındaki Marmara Gölü olmak üzere küçülen veya kuruyan gölleri restore etmeye yönelik bir programın yanı sıra arıtılmış atık suların sulama, tarım ve sanayide yeniden kullanılması için tesislere yatırım yapılacağını, özellikle Batı Anadolu ve Akdeniz kıyıları gibi kronik tatlı su sıkıntısı çeken bölgelerde yeni arıtma tesisleri kurulacağını duyurdu.

Acil öncelikler arasında kentsel kayıpların yüzde 15’in altına indirilmesi, tarım tüketiminde yüzde 30’a varan tasarruf sağlamak için yüksek verimli sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması, rezervuar tasarımlarının iyileştirilmesi ve yeraltı depolamasının genişletilmesi yoluyla buharlaşmanın azaltılması, arıtılmış suyun yeniden kullanımının kentsel talebin yüzde 20’sine çıkarılması, su tarifelerinin düzenlenmesi, daha az su tüketen ürünlere yönelinmesi ve zorunlu kuraklık yönetim planlarının oluşturulması yer alıyor.



Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
TT

Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)

“Rabia baskını”, yaklaşık 13 yıl önce Kahire’de yaşanan olayların nasıl anlatılacağı konusunda her yıl yeniden alevlenen bir tartışmaya dönüşüyor. Olaylar, birbirinden oldukça farklı bakış açıları ve siyasi yaklaşımlarla aktarılıyor.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nda, hayatını kaybeden eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yanlılarının düzenlediği oturma eyleminin dağıtılmasının yıl dönümünde, Mısır’ın “terör örgütü” olarak nitelendirdiği Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na mensup veya yakın isimlerle devlet yanlıları arasında son günlerde sosyal medya platformlarında ve çeşitli medya kuruluşlarında karşılıklı tartışmalar yaşandı. Her iki taraf da kendi anlatısını kabul ettirmeye çalıştı.

Oturma eylemi, yetkililerin katılımcılara defalarca eylemi sona erdirme çağrısı yapmasının ardından 14 Ağustos 2013’te dağıtıldı. Yetkililer, eylemcilerin silahlı olduğunu savunmuştu.

“Mağduriyet” anlatısı

Eylemin dağıtılmasını savunanlar, operasyonu devletin istikrarı ve toplumsal barışı koruma yetkisini güçlendiren bir adım olarak değerlendirirken, muhalifler ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na yakın çevreler oturma eyleminin “barışçıl” olduğunu öne sürdü ve hayatını kaybeden eylemciler olduğunu savundukları kişilerin fotoğraflarını yayımladı.

İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman bir isim, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “Rabia baskını” tartışmasının her yıl, yıl dönümünde yeniden alevlenen bir anlatı mücadelesine dönüştüğünü söyledi. Uzman, tartışmanın Mısırlıların kolektif hafızası üzerinden yürütüldüğünü ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın sempati kazanabilmek amacıyla “mağduriyet” söylemini öne çıkarmakta ısrar ettiğini kaydetti.

Uzman ayrıca, devletin örgütün varlığını sürdürmek için kullandığı bu anlatıyı çürütmeye odaklanmasının önemini vurguladı.

Anlatı mücadelesi

Silahlı bir oturma eyleminin dağıtıldığı yönündeki devlet anlatısını destekleyen onlarca paylaşım arasında, operasyon hakkında bir belgesel hazırlayan yazar ve araştırmacı Mahir Fergali de X platformunda değerlendirmelerde bulundu.

Fergali, operasyonun karşıtlarının “örgütün mümkün olduğunca uzun süre varlığını sürdürmesine ve devletle çatışma alanlarının yeniden açılmasına katkı sağlayacak tarihsel bir mağduriyet anlatısı oluşturmayı iyi planladıklarını” savundu.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)
Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)

Mısırlı televizyoncu Ahmed Musa ise “Onların suçlarını, ihanetlerini ve vefasızlıklarını unutmayacağız. Biz hepimiz suçlarına ve ihanetlerine tanık olmuşken tarihin çarpıtılmasına izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Musa, Müslüman Kardeşler’in devleti hedef aldığını ve Mısır’ı bölmek istediğini savunarak, Rabia’daki oturma eyleminin “silahlı bir operasyon merkezine dönüştürülmesinde ısrar edildiğini, buraya silah sevkiyatları yapıldığını ve örgüt mensuplarının el yapımı patlayıcılar kullandığını” öne sürdü.

Buna karşılık, Rabia’daki oturma eyleminin destekçileri, eylemin “barışçıl” olduğunu savunarak, hayatlarını kaybedenlere ait olduğunu söyledikleri fotoğrafları yayımladı ve yaşananların “hukuka aykırı” olduğunu ileri sürdü.

Halkın reddi

Silahlı gruplar ve İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman Ahmed Ban ise Rabia’daki oturma eyleminin temel amacının, özünde “örgütü Mısırlıların kolektif bilincinde yeniden meşrulaştırmak” olduğunu savundu.

Ban, örgütün bu amaç doğrultusunda Mısır halkının duygusal hassasiyetlerine güvendiğini ve insanların, hareketin hem iktidarda bulunduğu dönemde hem de daha önce işlediği öne sürülen suçları unutmasını sağlamaya çalıştığını söyledi.

Ban’a göre örgüt, tarihsel ve siyasi hesap verme fikrinden kaçmak amacıyla arkasına saklanabileceği duvar oluşturmak için bilinçli bir çaba yürüttü.

Ban, Rabia olayları sırasında gündeme gelen temel sorunun “Neredeydik ve nasıl bu hale geldik?” olduğunu belirterek, Müslüman Kardeşler’in bir dönem Arap dünyasının en büyük ülkesinin iktidarında olduğunu, daha sonra ise geniş çaplı halk hareket ve güçlü bir toplumsal reddiyeyle karşılaştığını söyledi.

Ban, devlet kurumları ile Mısır halkının sokağındaki açık iş birliğinin, sonunda örgütün ve projesinin reddedilmesine yol açtığını savundu.

Ban ayrıca Mısır devletinin, Rabia’da devlet içinde alternatif bir yapı oluşturma girişimi olarak nitelendirdiği sürecin bütün ayrıntılarını belgelemesine “acilen ihtiyaç duyduğunu” vurguladı. Şimdiye kadar ortaya konan ve yayımlanan bilgilerin, bu girişimin gerçek niteliği konusunda Mısır kamuoyunun bilmesi gerekenlerin gerisinde kaldığını ifade etti.


Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
TT

Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)

Siyasi durumun gergin, Gazze’deki “barış planı”nın akıbetine ilişkin belirsizliğin sürdüğü bir dönemde, birkaç hafta önce Filistinli Fadi Ebu Kutta, savaşta yaralanmasının sonrasında tedavi için yaklaşık bir buçuk yıl kaldığı Mısır’dan Gazze Şeridi’ne döndü.

Kızımla karşılaştığımda kucaklayabilmeyi çok isterdim

Ebu Kutta, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ailesine kavuşmaktan ve her ne kadar yıkılmış halde olsa da topraklarına dönmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi. Daha fazla uzak kalamadığını belirten Ebu Kutta, iki kesilmiş elinin yerine protez takılması için gerekli masrafları karşılayacak bir bağışçı bulamadan dönmek zorunda kaldığını belirtti. Ebu Kutta, “Kızımla karşılaştığımda onu kucaklayabilmeyi çok isterdim” ifadelerini kullandı.

Otuzlu yaşlarındaki Ebu Kutta gibi Mısır’da bulunan binlerce Filistinli de dönüş için isimlerini kaydettirdikten sonra aylarca seyahat sıralarının gelmesini bekliyor. Bekleyiş, İsrail’in gerek sınır kapısındaki uygulamaları gerekse çıkmaza giren barış planının hayata geçirilmesi konusundaki tutumuyla daha da zorlaşıyor.

75’inci kafile

Gazze Şeridi’ne dönen Filistinlilerden oluşan 75’inci kafile, dün sabah Refah Sınır Kapısı’na ulaştı. Mısır tarafında sürece vakıf bir kaynak, işlemlerin tamamlanmasının “saatler” sürdüğünü belirterek, dönüş yapanların sabahın erken saatlerinde Kahire’deki Filistin Büyükelçiliği’nden bir temsilci eşliğinde sınır kapısına geldiklerini ve Mısır ile İsrail makamları arasındaki koordinasyonun tamamlanmasını saatlerce beklediklerini kaydetti.

Adının açıklanmasını istemeyen kaynak, bazı kişilerin ilk denemede geçiş yapamadığını ve İsrailliler tarafından bir sonraki kafileye kadar geri çevrildiğini belirtti. Bir sonraki kafilenin geçişi ise birkaç gün sürebiliyor. Bu nedenle bazı Mısırlı ailelerin, söz konusu kişileri Sina’da misafir ederek Kahire’ye dönmek ve aynı yolu yeniden katetmek zorunda kalmalarını önlediğini ifade etti.

Kaynak ayrıca, “İsrail tarafı hem yardımların hem de Filistinlilerin geçişinde hâlâ zorluk çıkarıyor. Bu durum ister Mısır’dan Gazze’ye dönenler ister tedavi için Gazze’den Mısır’a gidenler için geçerli” dedi.

Mısır’ın Şuruk gazetesinin internet sitesine göre, son kafileyle Gazze’ye dönenlerin sayısı 90 kişiye ulaştı. Buna karşılık 38 hasta ile onlara eşlik eden 36 refakatçi Mısır’a kabul edildi.

Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.
Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.

Ebu Kutta, geçen temmuz ayında Kahire’den Kuzey Sina’ya uzanan uzun yolculuğunun ayrıntılarını hâlâ hatırlıyor. Sınır kapısının önünde uzun süre beklediğini ve geçişine izin verilmeyeceği endişesiyle saatler boyunca kaygı içinde kaldığını anlatıyor.

Geri dönme konusundaki kararlılık

Filistinli İsrail meseleleri uzmanı ve eski Filistinli tutuklu Usame el-Eşkar, İsrail’in engellemelerine ve Gazze’deki ağır koşullara rağmen Mısır’dan Gazze’ye dönüşlerin sürmesinin, Filistinlilerin topraklarına bağlılığının ve koşulların tehlikesine ya da Netanyahu hükümetinin yaşadığı siyasi kriz nedeniyle İsrail operasyonlarının ve ihlallerinin genişleme ihtimaline rağmen geri dönme konusundaki kararlılıklarının en büyük göstergesi olduğunu belirtiyor.

İsrail, ekim ayında “barış planı” olarak bilinen ateşkes anlaşmasının imzalanmasından bu yana Gazze Şeridi’nde günlük ihlallerini sürdürüyor. 15 maddeden oluşan anlaşmanın uygulanmaya başlamasından bu yana bin 200’den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, yüzlerce kişinin de yaralandığı bildiriliyor.

25 binden fazla Filistinli dönüş için kayıt yaptırdı

Eşkar, büyükelçilik kaynaklarına göre dönüş için bilgilerini kaydettiren Filistinlilerin sayısının 25 binden fazla olduğunu belirtiyor.

Filistin kaynaklarının tahminlerine göre savaş sırasında yaralılar ve onlara eşlik eden kişiler dahil olmak üzere 100 binden fazla Filistinli Gazze Şeridi’nden Mısır’a geçti.

Eşkar, İsrail’in ateşkes anlaşmasının maddelerini uygulama konusundaki mevcut tutumunun, İsrail’deki iç siyasi dengelerle bağlantılı olduğunu savunarak, “İç kamuoyu yoklamalarının çoğunun ortaya koyduğu üzere Netanyahu ve hükümetinin desteğinin gerilemesi”nin bu tutumda etkili olduğunu belirtti.

Anlaşmanın ikinci aşaması, İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nden çekilmesini, Hamas’ın silahlarını bırakmasını ve Barış Konseyi tarafından Gazze’nin yönetilmesini öngörüyor.

Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.
Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.

Filistinli uzman Eşkar, Mısır, Katar ve ABD’deki arabulucuların Netanyahu’yu dizginlemek ve durumun kontrolden çıkarak yeniden çatışmaya dönüşmesini önlemek için çalışmalarını sürdürdüğünü ifade etti.

Gazze Anlaşması, geçen temmuz ayı sonunda, arabulucular ile «Hamas» hareketi ve Filistinli gruplar arasında, «İran Savaşı»nın patlak vermesiyle uygulaması aksayan anlaşmanın ikinci aşamasının yürütülmesine ilişkin düzenlemeler konusunda mutabakat sağlanmasının ardından yeni bir aşamaya girdi.

Trump ise geçen ay, İsrail ve Hamas’ın geçen yıl kabul ettiği Gazze savaşını sona erdirme planında ilerleme sağlandığını açıkladı. Plan, İsrail güçlerinin Gazze’den çekilmesini, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze’nin güvenliğini sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte uluslararası bir istikrar gücünün oluşturulmasını öngörüyor.


İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
TT

İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf

İsrail’de yaşayan Lübnanlılar, Lübnan Parlamentosu’nun geçen hafta kabul ettiği genel af ve ceza indirimini ciddiye almadı. Yasa, 1 Mart 2026’dan önce işlenen suçlar nedeniyle hüküm giyen, tutuklanan veya haklarında adli işlem yürütülen binlerce kişiyi kapsıyor. Bunların arasında 2000 yılından beri İsrail’de yaşayan yaklaşık 3 bin 500 Lübnanlı da bulunuyor.

Güney Lübnan Ordusu komutanı Antoine Lahd’ın eski ofis müdürü Claude İbrahim, “Af kararı bizim için çıkarılmadı. Bizi de sonradan buna dahil ettiler ki kararın yalnızca Sünni ve Şii Müslümanları kapsadığı söylenmesin, Hristiyanları da kapsasın. Biz burada Lübnan halkının bütün kesimlerinden insanlarız; aramızda Sünniler ve Şiiler de var, ancak çoğunluğumuz Hristiyan. Bizi son anda kapsama aldılar. Fakat bu karar, 2001, 2006 ve 2011 yıllarında çıkarılan af kararlarından özünde farklı değil ve bizim için herhangi bir umut vaad etmiyor” ifadelerini kullandı.

Af ve para cezaları

İbrahim, “Söz konusu kararlar kapsamında da İsrail’e, Hizbullah’ın baskısından kaçmak için sığınan çok sayıda Lübnanlı ülkeye döndü ve önemli bir bölümü, özellikle çocuklar ve kadınlar, aftan yararlandı. Bazıları ise Hizbullah’a para cezası ödedi ve bunun karşılığında daha hafif hapis cezalarına çarptırıldı. Para cezası ne kadar yüksekse, Hizbullah’ın nüfuzundaki mahkemenin verdiği ceza da o kadar azaltılıyordu” diye konuştu.

İbrahim, “İsrail o dönemde bu düzeni fark etti ve geri dönenlere askerlik hizmetleri karşılığında ödenmesi gereken miktarın üç katı tutarında tazminat verdi. Hizbullah da onları büyük bir memnuniyetle kabul etti” ifadelerini kullandı.

İsrail’de yaşayan Lübnanlıların büyük bölümünün, Güney Lübnan Ordusu olarak bilinen yapının mensupları olduğu biliniyor. Bu oluşum, 1984’te kanser nedeniyle hayatını kaybeden Binbaşı Saad Haddad tarafından sınırdaki Mercayun kasabasında kurulmuş, onun yerine General Antoine Lahd geçmiş ve yapı 2000 yılında dağıtılana kadar Lahd tarafından yönetilmişti.

İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın 2000 yılında Lübnan’dan hızlı ve ani biçimde çekilme kararı alması ve bu kararı Güney Lübnan Ordusu’na bildirmemesi üzerine, örgüt mensupları ve aileleri İsrail sınırına yöneldi. İsrail’le birlikte savaşmış ve İsrail’den maaş almışlardı.

İsrail başlangıçta bu kişilerin ülkeye girişini engellemeye çalışsa da sınırda günlerce beklemeleri ve yaşadıkları mağduriyet, İsrail’in uluslararası kamuoyundaki itibarına zarar verdi. İsrail bunun üzerine, bu kişileri kabul etmek zorunda kaldı. Daha sonra çeşitli yöntemlerle onları ülkeden çıkarmaya çalışan İsrail, grubun yaklaşık yarısının Lübnan’a dönmesini sağladı.

3 bin 500 Lübnanlı

İbrahim, İsrail’e hizmet etmeleri konusundaki soruya ise şu yanıtı verdi:

“Güney Lübnan Ordusu, Lübnan ordusunun kararıyla kuruldu. Saad Haddad, 1976’da Lübnan devletinin kararıyla İsrail üzerinden, Hayfa yoluyla güneye geldi. 1976’dan 1990’a kadar devlet, bu kişilere Lübnan ordusunun bir parçası olarak düzenli şekilde maaş ödedi.”

İbrahim, “Ancak o dönemde Lübnan, önce Hafız Esed ve ardından Beşşar Esed yönetimindeki Suriye’nin, daha sonra da İran ve Hizbullah’ın nüfuzunun etkisi altında kaldı. Bu çevreler bize karşı düşmanca bir tutum benimsedi ve bizi ihanetle suçlamaya başladı. Oysa biz Filistinli örgütlere karşı Güney Lübnan’ı korumaya yönelik ulusal bir görev yürütüyorduk. Lübnanlılar bu tarihi araştırmayacaksa, umarım tarih yaptıklarının hesabını onlardan sorar” dedi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bugün İsrail vatandaşlığına sahip Lübnanlıların sayısının yaklaşık 3 bin 500 olduğu belirtiliyor. Bunların önemli bir bölümü, 2000 yılında Lübnan’dan ayrılmalarının ardından İsrail’de doğdu. Bu kişilerin Lübnan’ın resmi nüfus kayıtlarında yer almadığı ifade ediliyor.

İbrahim, “Bu kayıt dışı kişilerin de geri dönmesine izin verilecek mi? DEAŞ ve Nusra Cephesi mensupları için af çıkarılıyor da biz hâlâ onların gözünde İsrail ajanı olarak mı kalacağız?” diye sordu.

İbrahim sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bugün İsrail’de dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnan diasporaları gibi yaşıyoruz. Başarılı insanlarız; aramızda yüzlerce doktor, avukat, mühendis ve teknoloji sektöründe çalışan kadın ve erkek var. Lübnan devletinin bize, dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnanlı topluluklara davrandığı gibi davranması gerekiyor. Bunun gerçekleşmesi için de İsrail ile Lübnan arasında, statümüzün açıkça tanımlandığı bir barış anlaşmasının imzalanması gerekiyor.”