Macron Şam'da: Fransa yeni Suriye'den ne istiyor?

Yatırımlar, yeniden inşa ve güvenlik, Şara ile temasların başlıca konuları

Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)
Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)
TT

Macron Şam'da: Fransa yeni Suriye'den ne istiyor?

Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)
Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)

İsmail Derviş

Suriye ve Arap medyasında yer alan haberlere göre, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron önümüzdeki hafta Suriye'nin başkenti Şam'a resmi bir ziyarette bulunacak. Haberlere göre, Suriye ilişkilerinde yeni bir aşamaya kapı açması beklenen ziyarette Macron'a üst düzey bir siyasi ve ekonomik heyet eşil edecek. Öte yandan gözlemciler, ziyaretin öneminin, Suriye devlet kurumlarının istikrara kavuşması, meclisin faaliyete geçmesi ve uluslararası ilginin Suriye'de askeri ve siyasi meselelerden ekonomik, yatırım ve yeniden inşa konularına kaymasıyla aynı zamana denk gelmesinden kaynaklandığını düşünüyor.

Son birkaç aydır Fransa, Suriye'deki siyasi geçiş sürecini desteklemede önemli bir rol oynadı ve Şam ile diplomatik olarak yeniden ilişki kuran ilk Avrupa ülkeleri arasında yer aldı. Bu nedenle, Macron'un yaklaşan ziyareti, Paris'in Suriye'yi ekonomik bir fırsat olarak görmeye başladığını gösteriyor. Fransa Cumhurbaşkanının, Suriye pazarında yer edinmek isteyen Fransız şirketlerinden iş insanları ve yöneticileri de içeren büyük bir ekonomik heyet ile gelmesinin sebebi de bu.

Ekonomik konuların yanı sıra, Macron ile Suriyeli mevkidaşı Ahmed eş-Şara arasında beklenen görüşmelerde güvenlik de gündemde olacak. Görüşmeler kapsamında ayrıca Suriye'nin komşularıyla, özellikle Lübnan ve İsrail ile ilişkileri de ele alınacak. Fransa, Suriye-Lübnan komşuluk ilişkilerine saygı gösterilmesini ve İsrail'in Suriye topraklarından çekilmesini talep ediyor; bu pozisyonunu BM Güvenlik Konseyi oturumları da dahil olmak üzere birçok kez resmen dile getirdi.

Paris, Şam'ı tanıyor

Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür. Geçtiğimiz yıllar, izolasyon politikasının istikrarı sağlamadığını ve Suriye devletinin yeniden inşasının, sadece uzaktan gözlemlemek yerine sorumlu bir Avrupa katılımı gerektirdiğini kanıtlamıştır. Tarihi ve Arap Maşrık (Levant) bölgesi  ile olan ilişkisi göz önüne alındığında, Fransa, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda diyaloğu sürdürürken, kurumları destekleyerek, yatırımları teşvik ederek ve uygun koşullar sağlandığında yeniden inşaya yardımcı olarak Suriye ile yeni bir sayfa açılmasına katkıda bulunma fırsatına sahiptir” dedi. Raymond sözlerine şöyle devam etti: “Aynı zamanda, Fransa'nın rolü Suriye ve Lübnan arasında denge kurmak olmalı, yeni bir çatışmanın tarafı olmak değil. İki ülkenin istikrarı iç içe geçmiş durumda, ancak bu istikrar ancak iki devletin de egemenliğine tam saygıya dayanabilir. Şam'ın Beyrut ile ilişkisinin geçmişte olduğu gibi vesayet ilişkisi değil, ekonomik ve güvenlik iş birliği olması kendi çıkarınadır. Ve Lübnan'ın da Suriye'yi bir nüfuz kaynağı yerine istikrarlı bir komşu olarak görmesi kendi çıkarınadır.”

 Fransa, Suriye-Lübnan ilişkilerine nasıl bakıyor?

Fransız siyasi analist bu konuda şöyle düşünüyor: “Paris bu yaklaşımı teşvik etmeyi başarırsa, yalnızca Suriye'nin uluslararası topluma yeniden entegre olmasına yardımcı olmakla kalmayacak, aynı zamanda devletler arasındaki ilişkilerin hegemonyaya veya askeri müdahaleye değil, ortaklığa ve karşılıklı saygıya dayalı olduğu daha istikrarlı bir Ortadoğu'nun yerleşmesine de katkıda bulunacaktır. Fransa'nın Suriye-Lübnan ilişkilerindeki rolüne gelince, Paris bu konuya önceki on yıllara göre tamamen farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Bir tarafın diğerine egemen olmasına olanak tanıyan herhangi bir denklemi yeniden üretmeyi amaçlamıyor. Aksine, iki egemen devlet arasında karşılıklı saygıya, sınırları belirlemeye ve uluslararası hukuka uygun güvenlik ve ekonomik iş birliğine dayalı bir ilişkinin kurulmasını destekliyor. Paris, Lübnan'ın istikrarının egemenliğin karşılıklı tanınmasıyla başladığına ve Suriye'nin istikrarının, her iki ülkenin güvenliğini on yıllarca vesayet mantığına bağlayan mirası sona erdirmeyi gerektirdiğine inanıyor. Bu nedenle, Fransa, Şam ve Beyrut arasında nüfuza değil ortaklığa dayalı, her türlü uzlaşıyı teşvik edecektir, çünkü yalnızca bu formül daha istikrarlı ve dengeli bir Ortadoğu inşa etmeye muktedirdir.”

 Suriyeli gazeteci Kinda el-Ahmed ise, “Macron'un Şam ziyareti, Suriye'deki geçiş aşamasına yönelik açık bir siyasi destek mesajı temsil ediyor ve Paris'in Suriye liderliğiyle doğrudan etkileşim yoluyla yeni Suriye sahnesindeki varlığını sağlamlaştırma arzusunu yansıtıyor. Görüşmelerin, terörle mücadele, bölgesel istikrar ve mülteciler ile insani yardım konularının yanı sıra yeniden inşa ve ekonomik iş birliği fırsatlarını ele alması bekleniyor; bu konular, Avrupa'nın Şam'a kademeli olarak açılmasının temelini oluşturuyor” dedi.

Ekonomi: Yeni etki araçları

Ahmed ayrıca, “Fransa, askeri güç kullanmak yerine siyasi ve ekonomik yollarla yeni Suriye'de etkisini kurmayı, yeniden inşa ve yatırım projelerine katılmayı, Avrupalı ve bölgesel ortaklarla koordinasyon sağlamayı ve güvenlik konuları ile radikal örgütlerle mücadele dosyasındaki rolünü sürdürmeyi hedefliyor. Macron'un ayrıca Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile ikili ilişkilerin geleceği, Fransız yatırımları, sınır güvenliği, mülteci sorunu ve gönüllü geri dönüş konularını görüşmesi bekleniyor” diye ekledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Fransa Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı eski danışmanlarından Alain Musab el-Atasi, “Macron'un gelecek hafta Suriye'ye yapacağı ziyaret, bu yıl Ortadoğu'daki en önemli diplomatik olaylardan biri. Cumhurbaşkanı Şara'nın iktidara gelmesinden bu yana bir Fransız devlet başkanının ilk ziyareti ve Suriye'nin on yılı aşkın bir süredir devam eden savaştan sonra yeni bir sayfa açmaya ve uluslararası sahnedeki konumunu kademeli olarak yeniden kazanmaya çalıştığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu ziyaretin önemi, Paris ve Şam arasındaki ikili ilişkilerle sınırlı değil, güvenlik iş birliğinin güçlendirilmesi, yeniden inşa çabalarının desteklenmesi, yabancı yatırımların geri dönüşünün teşvik edilmesi ve hızlı jeopolitik dönüşümler geçiren bir bölgede Fransa'nın rolünün yeniden tanımlanması da dahil olmak üzere çeşitli hedeflere uzanıyor” dedi.

Atasi, Paris'in terör örgütleri ile mücadeleye devam edilmesi, sınırların güvenliğinin sağlanması ve Suriye kurumlarının istikrarının desteklenmesi konusunda güvenceler aradığı için güvenliğin görüşmelerde gündemin en üst sıralarında yer alacağını vurguladı. Atasi şunu da ekledi: “Ekonomik yeniden yapılanma da görüşmelerde merkezi bir yer tutacak. Zira 13 yılı aşkın süren savaşın ardından Suriye, altyapı, elektrik şebekeleri, ulaşım, sağlık, eğitim, iletişim, tarım ve sanayi sektörlerini kapsayan büyük bir yeniden yapılanma ve inşa çabasıyla karşı karşıya. İki cumhurbaşkanının ayrıca mültecilerin kademeli dönüşü, insani iş birliği, azınlıkların korunması ve Suriye'nin bölgesel ve uluslararası ortama kademeli olarak yeniden entegrasyonu konularını görüşmesi bekleniyor. Görüşmelerde ayrıca bölgesel konular, özellikle Lübnan ile ilişkiler ve Maşrık bölgesinin istikrarı da ele alınacak. Diplomatik boyutunun ötesinde, bu ziyaret uluslararası topluma bir mesaj niteliği taşıyor. Şam'a giderek, Fransa Cumhurbaşkanı, Suriye'nin tarihinde yeni bir aşamaya girdiğini kabul ediyor. Hâlâ var olan siyasi, ekonomik ve güvenlik sorunlarını göz ardı etmeden, bu ziyaret, Fransa'nın ülkenin istikrarını destekleme arzusunu yansıtıyor. Suriye'nin giderek daha güvenli hale geldiğini göstererek uluslararası ortakların güvenini yeniden kazanmasına da katkıda bulunabilir. Bu da yeni iş birliği projelerinin başlatılmasına olanak tanıyacaktır. Paris ayrıca Avrupa Birliği'ne, yeni Suriye ile Avrupa ilişkilerinin geleceğini şekillendirmede kilit bir rol oynamak istediği mesajını vermek istiyor.

Fransa yeni Suriye'den ne istiyor?

Atasi bu konuda şöyle düşünüyor: “Fransa'nın birkaç hedefi bulunuyor, bunlardan ilki güvenlik ile ilgili, zira Suriye'nin istikrara kavuşması terörizm, kaçakçılık ve göç krizlerinin tehlikelerini azaltabilir. İkinci hedef diplomatik, zira Paris her zaman Fransız diplomasisi için özel bir öneme sahip olan bir ülkede etkisini sürdürmek için yeni Suriye makamları ile diyaloğu yeniden başlatmak istiyor. Üçüncü hedef ise ekonomik, çünkü Suriye'nin yeniden inşası, uygun siyasi ve hukuki koşullar sağlandığı takdirde Fransız şirketlerinin önemli bir rol oynayabileceği büyük bir projeyi temsil ediyor. Ancak Fransa, dış nüfuzdan arınmış bir şekilde Suriye'ye dönmüyor. Son yıllarda, birçok bölgesel ve uluslararası güç, ülke içindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik varlığını güçlendirdi. Bununla birlikte, Paris, Avrupa Birliği içindeki diplomatik ağırlığı, büyük altyapı projelerindeki deneyimi ve küresel şirketlerinin yanı sıra Maşrık bölgesiyle olan tarihi bağları da dahil olmak üzere önemli bir nüfuza sahip. Görünüşe göre, Fransız stratejisi bugün jeopolitik çatışma mantığından ziyade diyalog, ekonomik iş birliği ve yeniden inşaya katkıda bulunmaya dayanıyor.”



Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
TT

Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)

“Rabia baskını”, yaklaşık 13 yıl önce Kahire’de yaşanan olayların nasıl anlatılacağı konusunda her yıl yeniden alevlenen bir tartışmaya dönüşüyor. Olaylar, birbirinden oldukça farklı bakış açıları ve siyasi yaklaşımlarla aktarılıyor.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nda, hayatını kaybeden eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yanlılarının düzenlediği oturma eyleminin dağıtılmasının yıl dönümünde, Mısır’ın “terör örgütü” olarak nitelendirdiği Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na mensup veya yakın isimlerle devlet yanlıları arasında son günlerde sosyal medya platformlarında ve çeşitli medya kuruluşlarında karşılıklı tartışmalar yaşandı. Her iki taraf da kendi anlatısını kabul ettirmeye çalıştı.

Oturma eylemi, yetkililerin katılımcılara defalarca eylemi sona erdirme çağrısı yapmasının ardından 14 Ağustos 2013’te dağıtıldı. Yetkililer, eylemcilerin silahlı olduğunu savunmuştu.

“Mağduriyet” anlatısı

Eylemin dağıtılmasını savunanlar, operasyonu devletin istikrarı ve toplumsal barışı koruma yetkisini güçlendiren bir adım olarak değerlendirirken, muhalifler ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na yakın çevreler oturma eyleminin “barışçıl” olduğunu öne sürdü ve hayatını kaybeden eylemciler olduğunu savundukları kişilerin fotoğraflarını yayımladı.

İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman bir isim, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “Rabia baskını” tartışmasının her yıl, yıl dönümünde yeniden alevlenen bir anlatı mücadelesine dönüştüğünü söyledi. Uzman, tartışmanın Mısırlıların kolektif hafızası üzerinden yürütüldüğünü ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın sempati kazanabilmek amacıyla “mağduriyet” söylemini öne çıkarmakta ısrar ettiğini kaydetti.

Uzman ayrıca, devletin örgütün varlığını sürdürmek için kullandığı bu anlatıyı çürütmeye odaklanmasının önemini vurguladı.

Anlatı mücadelesi

Silahlı bir oturma eyleminin dağıtıldığı yönündeki devlet anlatısını destekleyen onlarca paylaşım arasında, operasyon hakkında bir belgesel hazırlayan yazar ve araştırmacı Mahir Fergali de X platformunda değerlendirmelerde bulundu.

Fergali, operasyonun karşıtlarının “örgütün mümkün olduğunca uzun süre varlığını sürdürmesine ve devletle çatışma alanlarının yeniden açılmasına katkı sağlayacak tarihsel bir mağduriyet anlatısı oluşturmayı iyi planladıklarını” savundu.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)
Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)

Mısırlı televizyoncu Ahmed Musa ise “Onların suçlarını, ihanetlerini ve vefasızlıklarını unutmayacağız. Biz hepimiz suçlarına ve ihanetlerine tanık olmuşken tarihin çarpıtılmasına izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Musa, Müslüman Kardeşler’in devleti hedef aldığını ve Mısır’ı bölmek istediğini savunarak, Rabia’daki oturma eyleminin “silahlı bir operasyon merkezine dönüştürülmesinde ısrar edildiğini, buraya silah sevkiyatları yapıldığını ve örgüt mensuplarının el yapımı patlayıcılar kullandığını” öne sürdü.

Buna karşılık, Rabia’daki oturma eyleminin destekçileri, eylemin “barışçıl” olduğunu savunarak, hayatlarını kaybedenlere ait olduğunu söyledikleri fotoğrafları yayımladı ve yaşananların “hukuka aykırı” olduğunu ileri sürdü.

Halkın reddi

Silahlı gruplar ve İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman Ahmed Ban ise Rabia’daki oturma eyleminin temel amacının, özünde “örgütü Mısırlıların kolektif bilincinde yeniden meşrulaştırmak” olduğunu savundu.

Ban, örgütün bu amaç doğrultusunda Mısır halkının duygusal hassasiyetlerine güvendiğini ve insanların, hareketin hem iktidarda bulunduğu dönemde hem de daha önce işlediği öne sürülen suçları unutmasını sağlamaya çalıştığını söyledi.

Ban’a göre örgüt, tarihsel ve siyasi hesap verme fikrinden kaçmak amacıyla arkasına saklanabileceği duvar oluşturmak için bilinçli bir çaba yürüttü.

Ban, Rabia olayları sırasında gündeme gelen temel sorunun “Neredeydik ve nasıl bu hale geldik?” olduğunu belirterek, Müslüman Kardeşler’in bir dönem Arap dünyasının en büyük ülkesinin iktidarında olduğunu, daha sonra ise geniş çaplı halk hareket ve güçlü bir toplumsal reddiyeyle karşılaştığını söyledi.

Ban, devlet kurumları ile Mısır halkının sokağındaki açık iş birliğinin, sonunda örgütün ve projesinin reddedilmesine yol açtığını savundu.

Ban ayrıca Mısır devletinin, Rabia’da devlet içinde alternatif bir yapı oluşturma girişimi olarak nitelendirdiği sürecin bütün ayrıntılarını belgelemesine “acilen ihtiyaç duyduğunu” vurguladı. Şimdiye kadar ortaya konan ve yayımlanan bilgilerin, bu girişimin gerçek niteliği konusunda Mısır kamuoyunun bilmesi gerekenlerin gerisinde kaldığını ifade etti.


Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
TT

Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)

Siyasi durumun gergin, Gazze’deki “barış planı”nın akıbetine ilişkin belirsizliğin sürdüğü bir dönemde, birkaç hafta önce Filistinli Fadi Ebu Kutta, savaşta yaralanmasının sonrasında tedavi için yaklaşık bir buçuk yıl kaldığı Mısır’dan Gazze Şeridi’ne döndü.

Kızımla karşılaştığımda kucaklayabilmeyi çok isterdim

Ebu Kutta, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ailesine kavuşmaktan ve her ne kadar yıkılmış halde olsa da topraklarına dönmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi. Daha fazla uzak kalamadığını belirten Ebu Kutta, iki kesilmiş elinin yerine protez takılması için gerekli masrafları karşılayacak bir bağışçı bulamadan dönmek zorunda kaldığını belirtti. Ebu Kutta, “Kızımla karşılaştığımda onu kucaklayabilmeyi çok isterdim” ifadelerini kullandı.

Otuzlu yaşlarındaki Ebu Kutta gibi Mısır’da bulunan binlerce Filistinli de dönüş için isimlerini kaydettirdikten sonra aylarca seyahat sıralarının gelmesini bekliyor. Bekleyiş, İsrail’in gerek sınır kapısındaki uygulamaları gerekse çıkmaza giren barış planının hayata geçirilmesi konusundaki tutumuyla daha da zorlaşıyor.

75’inci kafile

Gazze Şeridi’ne dönen Filistinlilerden oluşan 75’inci kafile, dün sabah Refah Sınır Kapısı’na ulaştı. Mısır tarafında sürece vakıf bir kaynak, işlemlerin tamamlanmasının “saatler” sürdüğünü belirterek, dönüş yapanların sabahın erken saatlerinde Kahire’deki Filistin Büyükelçiliği’nden bir temsilci eşliğinde sınır kapısına geldiklerini ve Mısır ile İsrail makamları arasındaki koordinasyonun tamamlanmasını saatlerce beklediklerini kaydetti.

Adının açıklanmasını istemeyen kaynak, bazı kişilerin ilk denemede geçiş yapamadığını ve İsrailliler tarafından bir sonraki kafileye kadar geri çevrildiğini belirtti. Bir sonraki kafilenin geçişi ise birkaç gün sürebiliyor. Bu nedenle bazı Mısırlı ailelerin, söz konusu kişileri Sina’da misafir ederek Kahire’ye dönmek ve aynı yolu yeniden katetmek zorunda kalmalarını önlediğini ifade etti.

Kaynak ayrıca, “İsrail tarafı hem yardımların hem de Filistinlilerin geçişinde hâlâ zorluk çıkarıyor. Bu durum ister Mısır’dan Gazze’ye dönenler ister tedavi için Gazze’den Mısır’a gidenler için geçerli” dedi.

Mısır’ın Şuruk gazetesinin internet sitesine göre, son kafileyle Gazze’ye dönenlerin sayısı 90 kişiye ulaştı. Buna karşılık 38 hasta ile onlara eşlik eden 36 refakatçi Mısır’a kabul edildi.

Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.
Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.

Ebu Kutta, geçen temmuz ayında Kahire’den Kuzey Sina’ya uzanan uzun yolculuğunun ayrıntılarını hâlâ hatırlıyor. Sınır kapısının önünde uzun süre beklediğini ve geçişine izin verilmeyeceği endişesiyle saatler boyunca kaygı içinde kaldığını anlatıyor.

Geri dönme konusundaki kararlılık

Filistinli İsrail meseleleri uzmanı ve eski Filistinli tutuklu Usame el-Eşkar, İsrail’in engellemelerine ve Gazze’deki ağır koşullara rağmen Mısır’dan Gazze’ye dönüşlerin sürmesinin, Filistinlilerin topraklarına bağlılığının ve koşulların tehlikesine ya da Netanyahu hükümetinin yaşadığı siyasi kriz nedeniyle İsrail operasyonlarının ve ihlallerinin genişleme ihtimaline rağmen geri dönme konusundaki kararlılıklarının en büyük göstergesi olduğunu belirtiyor.

İsrail, ekim ayında “barış planı” olarak bilinen ateşkes anlaşmasının imzalanmasından bu yana Gazze Şeridi’nde günlük ihlallerini sürdürüyor. 15 maddeden oluşan anlaşmanın uygulanmaya başlamasından bu yana bin 200’den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, yüzlerce kişinin de yaralandığı bildiriliyor.

25 binden fazla Filistinli dönüş için kayıt yaptırdı

Eşkar, büyükelçilik kaynaklarına göre dönüş için bilgilerini kaydettiren Filistinlilerin sayısının 25 binden fazla olduğunu belirtiyor.

Filistin kaynaklarının tahminlerine göre savaş sırasında yaralılar ve onlara eşlik eden kişiler dahil olmak üzere 100 binden fazla Filistinli Gazze Şeridi’nden Mısır’a geçti.

Eşkar, İsrail’in ateşkes anlaşmasının maddelerini uygulama konusundaki mevcut tutumunun, İsrail’deki iç siyasi dengelerle bağlantılı olduğunu savunarak, “İç kamuoyu yoklamalarının çoğunun ortaya koyduğu üzere Netanyahu ve hükümetinin desteğinin gerilemesi”nin bu tutumda etkili olduğunu belirtti.

Anlaşmanın ikinci aşaması, İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nden çekilmesini, Hamas’ın silahlarını bırakmasını ve Barış Konseyi tarafından Gazze’nin yönetilmesini öngörüyor.

Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.
Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.

Filistinli uzman Eşkar, Mısır, Katar ve ABD’deki arabulucuların Netanyahu’yu dizginlemek ve durumun kontrolden çıkarak yeniden çatışmaya dönüşmesini önlemek için çalışmalarını sürdürdüğünü ifade etti.

Gazze Anlaşması, geçen temmuz ayı sonunda, arabulucular ile «Hamas» hareketi ve Filistinli gruplar arasında, «İran Savaşı»nın patlak vermesiyle uygulaması aksayan anlaşmanın ikinci aşamasının yürütülmesine ilişkin düzenlemeler konusunda mutabakat sağlanmasının ardından yeni bir aşamaya girdi.

Trump ise geçen ay, İsrail ve Hamas’ın geçen yıl kabul ettiği Gazze savaşını sona erdirme planında ilerleme sağlandığını açıkladı. Plan, İsrail güçlerinin Gazze’den çekilmesini, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze’nin güvenliğini sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte uluslararası bir istikrar gücünün oluşturulmasını öngörüyor.


İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
TT

İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf

İsrail’de yaşayan Lübnanlılar, Lübnan Parlamentosu’nun geçen hafta kabul ettiği genel af ve ceza indirimini ciddiye almadı. Yasa, 1 Mart 2026’dan önce işlenen suçlar nedeniyle hüküm giyen, tutuklanan veya haklarında adli işlem yürütülen binlerce kişiyi kapsıyor. Bunların arasında 2000 yılından beri İsrail’de yaşayan yaklaşık 3 bin 500 Lübnanlı da bulunuyor.

Güney Lübnan Ordusu komutanı Antoine Lahd’ın eski ofis müdürü Claude İbrahim, “Af kararı bizim için çıkarılmadı. Bizi de sonradan buna dahil ettiler ki kararın yalnızca Sünni ve Şii Müslümanları kapsadığı söylenmesin, Hristiyanları da kapsasın. Biz burada Lübnan halkının bütün kesimlerinden insanlarız; aramızda Sünniler ve Şiiler de var, ancak çoğunluğumuz Hristiyan. Bizi son anda kapsama aldılar. Fakat bu karar, 2001, 2006 ve 2011 yıllarında çıkarılan af kararlarından özünde farklı değil ve bizim için herhangi bir umut vaad etmiyor” ifadelerini kullandı.

Af ve para cezaları

İbrahim, “Söz konusu kararlar kapsamında da İsrail’e, Hizbullah’ın baskısından kaçmak için sığınan çok sayıda Lübnanlı ülkeye döndü ve önemli bir bölümü, özellikle çocuklar ve kadınlar, aftan yararlandı. Bazıları ise Hizbullah’a para cezası ödedi ve bunun karşılığında daha hafif hapis cezalarına çarptırıldı. Para cezası ne kadar yüksekse, Hizbullah’ın nüfuzundaki mahkemenin verdiği ceza da o kadar azaltılıyordu” diye konuştu.

İbrahim, “İsrail o dönemde bu düzeni fark etti ve geri dönenlere askerlik hizmetleri karşılığında ödenmesi gereken miktarın üç katı tutarında tazminat verdi. Hizbullah da onları büyük bir memnuniyetle kabul etti” ifadelerini kullandı.

İsrail’de yaşayan Lübnanlıların büyük bölümünün, Güney Lübnan Ordusu olarak bilinen yapının mensupları olduğu biliniyor. Bu oluşum, 1984’te kanser nedeniyle hayatını kaybeden Binbaşı Saad Haddad tarafından sınırdaki Mercayun kasabasında kurulmuş, onun yerine General Antoine Lahd geçmiş ve yapı 2000 yılında dağıtılana kadar Lahd tarafından yönetilmişti.

İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın 2000 yılında Lübnan’dan hızlı ve ani biçimde çekilme kararı alması ve bu kararı Güney Lübnan Ordusu’na bildirmemesi üzerine, örgüt mensupları ve aileleri İsrail sınırına yöneldi. İsrail’le birlikte savaşmış ve İsrail’den maaş almışlardı.

İsrail başlangıçta bu kişilerin ülkeye girişini engellemeye çalışsa da sınırda günlerce beklemeleri ve yaşadıkları mağduriyet, İsrail’in uluslararası kamuoyundaki itibarına zarar verdi. İsrail bunun üzerine, bu kişileri kabul etmek zorunda kaldı. Daha sonra çeşitli yöntemlerle onları ülkeden çıkarmaya çalışan İsrail, grubun yaklaşık yarısının Lübnan’a dönmesini sağladı.

3 bin 500 Lübnanlı

İbrahim, İsrail’e hizmet etmeleri konusundaki soruya ise şu yanıtı verdi:

“Güney Lübnan Ordusu, Lübnan ordusunun kararıyla kuruldu. Saad Haddad, 1976’da Lübnan devletinin kararıyla İsrail üzerinden, Hayfa yoluyla güneye geldi. 1976’dan 1990’a kadar devlet, bu kişilere Lübnan ordusunun bir parçası olarak düzenli şekilde maaş ödedi.”

İbrahim, “Ancak o dönemde Lübnan, önce Hafız Esed ve ardından Beşşar Esed yönetimindeki Suriye’nin, daha sonra da İran ve Hizbullah’ın nüfuzunun etkisi altında kaldı. Bu çevreler bize karşı düşmanca bir tutum benimsedi ve bizi ihanetle suçlamaya başladı. Oysa biz Filistinli örgütlere karşı Güney Lübnan’ı korumaya yönelik ulusal bir görev yürütüyorduk. Lübnanlılar bu tarihi araştırmayacaksa, umarım tarih yaptıklarının hesabını onlardan sorar” dedi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bugün İsrail vatandaşlığına sahip Lübnanlıların sayısının yaklaşık 3 bin 500 olduğu belirtiliyor. Bunların önemli bir bölümü, 2000 yılında Lübnan’dan ayrılmalarının ardından İsrail’de doğdu. Bu kişilerin Lübnan’ın resmi nüfus kayıtlarında yer almadığı ifade ediliyor.

İbrahim, “Bu kayıt dışı kişilerin de geri dönmesine izin verilecek mi? DEAŞ ve Nusra Cephesi mensupları için af çıkarılıyor da biz hâlâ onların gözünde İsrail ajanı olarak mı kalacağız?” diye sordu.

İbrahim sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bugün İsrail’de dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnan diasporaları gibi yaşıyoruz. Başarılı insanlarız; aramızda yüzlerce doktor, avukat, mühendis ve teknoloji sektöründe çalışan kadın ve erkek var. Lübnan devletinin bize, dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnanlı topluluklara davrandığı gibi davranması gerekiyor. Bunun gerçekleşmesi için de İsrail ile Lübnan arasında, statümüzün açıkça tanımlandığı bir barış anlaşmasının imzalanması gerekiyor.”