Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesi

Suriye’nin kaderini değiştiren olayla ilgili Şarku’l Avsat’a verilen ifadeler

26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
TT

Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesi

26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)

2011 yılının Mart ayında Dera’da çocukların gözaltına alınması olayı, Suriye devriminin ilk kıvılcımı ve ülkenin yakın tarihindeki en etkili dönüm noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Söz konusu olayın ardından başlayan halk protestoları kısa sürede ülke geneline yayıldı ve daha sonra yıkıcı bir savaşa dönüştü. Bu süreç yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla ya da ağır can kayıplarıyla sınırlı kalmadı; aynı zamanda tarihsel anlatı ve bu anlatı üzerindeki hak mücadelesinin de merkezine yerleşti.

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra, Dera’daki çocukların gözaltına alınması dosyası yeniden gündeme geldi. Bu gelişmede, o dönemde Dera’da yaşanan ağır hak ihlalleri, geniş çaplı gözaltı kampanyaları, sistematik işkence ve baskıcı uygulamalara ilişkin hukuki soruşturma dosyalarının açılması etkili oldu. Söz konusu ihlaller, Esed rejiminin önde gelen isimleriyle, başta Atıf Necib olmak üzere birçok yetkiliyle doğrudan ilişkilendiriliyor.

2011’den bu yana işlenen hak ihlallerine karışanların yargılanmasına yönelik girişimlerin sürdüğü bir dönemde, Dera çocukları dosyası, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hükümetinin geçiş dönemi adalet kurumlarının ağır bir ihlal mirasıyla ve Suriyelilerin hafızasında hâlâ canlılığını koruyan dönemin ‘sembol isimleriyle’ ne ölçüde hesaplaşabileceğini gösterecek önemli bir sınav olarak öne çıkıyor.

xsdvfrg
Atıf Necib, geçtiğimiz nisan ayında Şam Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmasında (EPA)

Şarku’l Avsat, o dönemde gözaltına alınan ve bugün yetişkin birer genç olan iki kişiyle görüştü. İki tanık, Dera’daki bir okulun duvarına yazılan ve çocuklara atfedilen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesiyle başlayan sürecin ardından, güvenlik birimlerinin kapalı kapıları ardında yaşananları anlattı. Bu ifade nedeniyle ağır bedeller ödeyen çocuklar, gözaltında maruz kaldıkları uygulamalara ilişkin dikkat çekici tanıklıklarda bulundu.

Aradan 15 yıl geçmesine ve olaylara ilişkin farklı anlatılar arasındaki tartışmalar hâlâ sonuçlanmamış olmasına rağmen, bugün asıl soru ifadeyi kimin yazdığı değil; bu ifadenin, Esed karşıtı bir toplumsal çevreden intikam almak amacıyla çocuklara yönelik gözaltı ve işkence dalgasının gerekçesine nasıl dönüştüğü olarak öne çıkıyor. Bu haber kapsamında yer verilen yeni tanıklıklar, olayların başlangıcına ve gelişim sürecine ilişkin ayrıntıları yeniden ortaya koyarken, temel gerçeği değiştirmiyor: Güvenlik birimlerinde yaşananlar, yerel bir olayı ülkenin kaderini değiştiren ulusal bir krize dönüştürdü.

Nayif Eba Zeyd... Sorgu hücrelerinde geçen bir çocukluk

Gözaltına alındığında henüz 13 yaşında olan Nayif Eba Zeyd’in adı, duvarlara yazılan ve daha sonra simge haline gelen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini yazdığı iddiasıyla anıldı. Ancak Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu iddiayı reddederek, 2009 yılında Dera el-Beled’deki okulun duvarına yalnızca kendi adını ve bir arkadaşının adını hatıra olarak yazdığını söyledi.

Eba Zeyd, “Atıf Necib’le hiçbir zaman karşılaşmadım” derken, kendisini doğrudan sorgulayan kişinin o dönemde albay rütbesi taşıyan Luey el-Ali olduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’a konuşan Eba Zeyd, “Yazının Erbain mahallesindeki Erbain Okulu’nun duvarına yazıldığını söyleyen herkes gerçeği yansıtmayan bir anlatıyı dile getiriyor. Dera el-Beled’deki ilk yazı, erkek ortaokulu olan Dera el-Beled Okulu’nun duvarına yazıldı; ilkokula değil. Resmiyette ortaokul öğrencisiydik ama fiilen çocuktuk. Ben yedinci sınıftaydım ve yalnızca 13 yaşındaydım. Hikâyemi benden çalanlar, sadece yazının yazıldığı yeri ve bazı tarihleri değiştirerek olayı kendilerine mal etti. Oysa hiçbir suçum olmadığı halde sonuçlarına ben katlandım” ifadelerini kullandı.

Belki de en dikkat çekici nokta, bu tanıklıkların bazı kesimlerin bekleyebileceği gibi mağdur ya da failin kimliğini değiştiren bir sonuca ulaşmaması. Tanıklıklar, Atıf Necib’i aklamıyor; ancak olayların başlangıcına ilişkin en yaygın anlatılardaki kronolojiyi yeniden şekillendiriyor. Bu ifadelerden biri, ilk sorgu sürecindeki ağırlık merkezini Atıf Necib’ten dönemin subayı Luey el-Ali’ye kaydırırken, bir başka tanıklık ise çocukların tutulduğu güvenlik şubesinin en üst düzey yetkilisi olarak Necib’in sorumluluğunu teyit ediyor ve bazı çocukları bizzat sorguladığını ortaya koyuyor.

İki anlatı arasında suçlama ortadan kalkmıyor; aksine daha net bir çerçeveye oturuyor. Tartışma artık ilk olarak copu kimin kullandığı değil, çocukların gözaltına alınmasına, işkence görmesine ve zorla ifade vermeye zorlanmasına imkân tanıyan güvenlik mekanizmasını kimin yönettiği sorusu etrafında şekilleniyor.

Eba Zeyd’e göre Atıf Necib, kendisini gözaltına alan veya sorgulayan kişi olmasa da güvenlik sisteminin temel aktörlerinden ve bu yapının başlıca yönlendiricilerinden biriydi. Necib’in, daha üst düzey yöneticilerle birlikte olayların tırmanmasında etkili rol oynadığını savundu.

Uluslararası hukuka göre ise sorumluluk, işkenceyi bizzat uygulayan kişiyle sınırlı kalmıyor. ‘Komuta zinciri’ ilkesi uyarınca, ihlalleri bilen ya da bilmesi gereken ve bunları önleme veya failleri cezalandırma yetkisine sahip olan üst düzey yetkililer de hukuki sorumluluk taşıyor.

Sıradan bir okul gününde yapılan gözaltı

Eba Zeyd, gözaltına alındığı günü, güvenlik güçlerinin okuluna baskın düzenlediği anları hatırlıyor. Aynı sabah Abbasiye Polis Karakolu ekiplerinin, kuzenini aramak amacıyla evine baskın yaptığını belirten Eba Zeyd, ilk anları şöyle anlattı: “Sınıfa girdikten sonra idareye çağrıldım. Orada okul müdürü ile daha sonra kim olduğunu öğrendiğim, o dönemde albay rütbesindeki Luey el-Ali vardı. Kendisi daha sonra tuğgeneralliğe terfi etti.”

O anları anlatmayı sürdüren Eba Zeyd, “Luey el-Ali bana, ‘Ben Millî Eğitim Bakanlığı’ndan geldim. Okulun duvarına kendi adını ve sevgilinin adını yazdığını öğrendim’ dedi. Ardından eliyle meşhur ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısının bulunduğu yeri işaret etti. Ancak yazı silinmişti; ben o sabah okula geldiğimde böyle bir yazı görmemiştim” ifadelerini kullandı.

asdcfvr
Dera’da bir duvara yazılan yazı, çocukların tutuklanmasına ve rejim hapishanelerinde işkence görmesine neden oldu. (Sosyal medya)

Henüz çocuk yaşta olan Eba Zeyd, ne söyleyeceğini bilemediğini belirterek, güvenlik görevlisiyle birlikte okuldan çıkarıldığını anlattı. El-Ali’nin okul yönetimine, işlemlerin 10 dakikadan uzun sürmeyeceğini söylediğini ve ailesine saat 10.00’dan önce haber verilmemesini istediğini aktaran Eba Zeyd, yaşananların ise çok farklı geliştiğini dile getirdi. Eba Zeyd, “Beni güvenlik şubesine götürdüler. Ardından sorgu odasına alındım. Burası son derece korkutucu bir odaydı. İçeride kablolar, sopalar, lastikler gibi işkence aletleri vardı; duvarda ise kelepçeler asılıydı. Sorgu da orada başladı” dedi.

“Sıra sana da gelecek doktor” yazısını kim yazdı?

Eba Zeyd, duvara ne yazdığı sorulduğunda doğruyu söylediğini, duvara yalnızca kendi adını yazdığını ve bir sevgilisi olmadığını anlattı. Ancak güvenlik görevlilerinin buna sert karşılık verdiğini belirten Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a şu ifadeleri kullandı: “Onlara 2009 yılında duvara sadece ismimi yazdığımı söyledim. Bunun üzerine subay, ‘Hayır, başka bir şey de yazdın’ dedi ve beni kabloyla dövmeye başladı. Ardından omuzlarıma sopayla vurdu, sonra da beni lastiğin içine sokarak işkence etti. İşkence sırasında, ‘Bana ne yazıldığını söyleyin ki itiraf edeyim’ dedim.”

Ağır işkence altında işlemediği bir suçu kabul etmek zorunda kaldığını söyleyen Eba Zeyd, “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini gerçekte yazan ve o dönemde dokuzuncu sınıfta okuyan kişinin kim olduğunu ise ancak cezaevinden çıktıktan uzun süre sonra öğrendiğini belirtti.

dfbfgr
2024’te rejiminin çöküşünün ardından Rusya’ya kaçan Beşşar Esed’in bir fotoğrafı (EPA)

İşkencenin ardından sorgu görevlisinin kendisine bir kâğıt ve kalem vererek okulun duvarında yazanları 10 dakika içinde yeniden yazmasını istediğini anlatan Eba Zeyd, yaşadıklarını şöyle aktardı: “Okulun duvarında ve sıraların üzerinde yazılı olan her şeyi yeniden yazdım. Ancak subay geri döndüğünde, aradığı ifade kâğıtta olmadığı için bana yeniden hakaret etmeye, dövmeye ve işkence etmeye başladı. Ardından beni duvara astı.”

Eba Zeyd’e göre, bunun üzerine sorgu görevlisi söz konusu ifadeyi zorla ezberleterek itiraf almaya çalıştı. “Sen ‘Sıra sana da gelecek’ diye yazdın dedi, ardından ‘Sonrası ne?’ diye sordu. Ben de onun söylediği kısmı tekrar ettim. Tekrar dövdü ve cümleyi tamamlamamı istedi. Bu kez kendisi ‘sıra’ dedi, ben tekrar ettim. Sonra ‘doktor’ dedi, ben de ‘Sıra sana da gelecek doktor’ cümlesini onun ardından tekrarladım.”

Eba Zeyd, sorgu sırasında yaşadıklarının sorgu görevlilerinin yaklaşımını ortaya koyduğunu belirterek şu ayrıntıyı paylaştı: “Subay bir ara sadece ‘Beşşar’ dedi. Ben de ‘Hangi Beşşar?’ diye sordum. Aklıma Beşşar Esed gelmemişti. Bunun üzerine işkenceyi daha da artırdı. Sonra kastettiğinin Beşşar Esed olduğunu anlayıp bunu söyleyince, ‘İşte şimdi anlamaya başladın’ dedi.”

Eba Zeyd, sürecin yalnızca zorla itiraf almayla sınırlı kalmadığını, kendisinden başka kişileri de suçlamasının istendiğini belirterek, “Subay kapıyı açıp, ‘Kimler seninleydi söyle, çık git’ dedi. O anda aklıma, 2009 yılında isimlerimizi hatıra olarak duvara yazarken yanımda bulunan arkadaşım Beşir geldi” ifadelerini kullandı.

İşkence altında itiraflar

Bunun üzerine Eba Zeyd, komşularının ve mahallesindeki çocukların isimlerini verdi. Bunlar arasında İyad Halife, Abdurrahman ve diğer bazı isimler de bulunuyordu. Ancak kapısı açılan odadan çıkmasına izin verilmedi. Bunun yerine yeni bir işkence süreci başladı. Daha sonra Luey el-Ali’nin odasına götürüldüğünü anlatan Eba Zeyd, burada kendisine Tunus’taki gösterilere ait görüntülerin izletildiğini ve el yazısının karşılaştırılması için bir grafoloji uzmanı getirildiğinin söylendiğini ifade etti.

Dera’da yaşanan sürecin son aşamasını ise şu sözlerle anlattı: “Beni şubenin avlusuna çıkardılar ve güvenlik şubesinin duvarına ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısını yazdılar. Daha sonra içeri girince Luey el-Ali bana, ‘Yazı senin el yazın’ dedi. O anda durmaksızın ağlamaya başladım. Ardından beni yeniden sorguya aldılar ve işkence ile tehdit altında bir kez daha itirafta bulunmak zorunda kaldım.”

Eba Zeyd daha sonra, Süheyl Ramazan’ın yönetimindeki Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildiğini, burada da aynı işkence yöntemlerinin sürdüğünü söyledi.

Bu sırada Dera’da aileler, Nayif ile farklı gerekçelerle gözaltına alınan diğer çocukların serbest bırakılması için girişimlerde bulunmaya başladı. Eba Zeyd’in anlatımına göre Luey el-Ali, ailelere Nayif’i serbest bırakma karşılığında Beşir’in teslim olmasını teklif etti ve dosyanın yalnızca bir taahhütname imzalanmasıyla kapanacağını söyledi. Ancak gelişmeler, krizin büyüyeceğine işaret ediyordu. Bir yandan güvenlik birimleri, duvara yazılan ifadeyi herhangi bir kişiye mal etmeye çalışırken, diğer yandan işkence gören çocukların hikâyeleri dışarı sızmaya başlamış, bu durum toplumdaki öfkeyi artırarak henüz başlangıç aşamasındaki gösterilere ivme kazandırmıştı.

Filistin Şubesi’ndeki sınıf arkadaşları

Nitekim Beşir, arkadaşını kurtarmak amacıyla güvenlik güçlerine teslim oldu. Ancak teslim olur olmaz gözaltına alınarak Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildi ve burada yeniden Nayif ile bir araya geldi. İki çocuk da ağır işkenceye maruz kaldı. Beşir de baskı altında zorla ifade vererek bazı arkadaşlarının isimlerini verdi.

fgbfgrgb
Abdullah el-Hatib, 2011 yılında işkence sonucu hayatını kaybeden kardeşi Hamza’nın fotoğrafını tutuyor.

Bunun üzerine dört arkadaşı gözaltına alındı. İtiraf etmeyen İyad Halife dışında diğerleri Şam’daki Filistin Şubesi’ne sevk edildi. Burada ağır şekilde darbedildikleri ve isimleri yerine numaralarla anılmaya başlandıkları belirtildi. Buna göre Nayif’e 16, Beşir’e ise 14 numarası verildi. Koğuştaki diğer tutukluların, suçlamaları reddetmeleri halinde davanın idam cezasına kadar varabilecek sonuçlar doğurabileceğini söyleyerek kendilerine suçlamaları inkâr etmelerini tavsiye ettiğini anlatan Eba Zeyd, güvenlik görevlilerinin ailelerini de gözaltına almakla tehdit etmesi üzerine daha önce işkence altında verdikleri ifadeleri tekrar etmek zorunda kaldıklarını söyledi.

Eba Zeyd’in anlatımına göre, Atıf Necib’e çocukların serbest bırakılması yönünde çok sayıda talep iletildi. Necib ise uzun süre oyalama ve erteleme taktiği izledikten, ailelerin çocuklarına yeniden kavuşma umutlarını neredeyse yitirdiği bir aşamada tahliyeye onay verdi. Eba Zeyd, bunun Necib’in çocuklara yönelik uygulamalardan haberdar olduğunu ve gözaltında tutulmaları ile işkencenin sürmesinden dolaylı sorumluluk taşıdığını gösterdiğini savundu.

Samir es-Sayasine’nin aynasında Atıf Necib

Samir Ali es-Sayasine de 14 Şubat 2011’de Dera el-Beled’deki Erbain Okulu’nun köşesinde bulunan bir polis kulübesini ateşe verdiği iddiasıyla keyfi olarak gözaltına alınan çocuklardan biriydi. Es-Sayasine, mahkemede verdiği ifadede Atıf Necib aleyhine tanıklıkta bulundu.

Es-Sayasine, Dera’da yaşanan olayların fitilinin ateşlenmesinden, keyfi gözaltılardan başlayarak Ömeri Camii ve Akaryakıt İstasyonu katliamlarında ateş açılması emrinin verilmesine kadar uzanan süreçten Atıf Necib’i tamamen sorumlu tuttu. Güvenlik birimlerinin Necib’in onayı olmadan hiçbir adım atamayacağını savunan Es-Sayasine, hukuki boşluklara dayanılarak Necib’in aklanmasının mümkün olmadığını belirterek, hak ihlallerindeki rolünün tartışmaya açık olmadığını ifade etti.

Es-Sayasine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, evine ve dedesinin evine düzenlenen geniş çaplı güvenlik baskınını anlattı. “Önce altı gün boyunca Abbasiye Polis Karakolu’nda tutuldum. Daha sonra Ceza Güvenliği Şubesi’ne sevk edildim. Burada işkence gördükten sonra Siyasi Güvenlik Şubesi’ne nakledildim” dedi.

Es-Sayasine, şube başkanı Atıf Necib ile karşı karşıya geldiği anı ise şu sözlerle aktardı: “İşte asıl felaket orada yaşandı. Şube personelinin ağır işkence ve aşağılamalarına maruz kaldıktan, yaklaşık 24 saat bodrum katta tutulduktan sonra beni şube başkanı Atıf Necib’in odasına çıkardılar. Beni bizzat o sorguladı. Bunu mahkemede ve soruşturma hâkimi önünde de anlattım. Hatta kısa süre önce televizyonda görünmeden önce kıyafetini ve fiziksel özelliklerini ayrıntılı şekilde tarif etmiştim.”

Polis kulübesini ateşe verme veya duvarlara slogan yazma suçlamalarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını savunan es-Sayasine, güvenlik görevlilerinin henüz 14 yaşını bile doldurmamış çocuklara yönelttiği soruların da dikkat çekici olduğunu belirtti.

“Atıf Necib’in odasına girdiğimde elinde bir telsiz vardı ve resmî üniformasını giyiyordu. Bana ve yanımdaki çocuklara, ‘Cündü’ş Şam’a mı bağlısınız, yoksa Fethu’l İslam’a mı?’ diye sordu” ifadelerini kullandı.

Tanıklığını, gözaltında maruz kaldığı işkenceyi anlatarak tamamlayan es-Sayasine, “Uygulanan işkence yöntemleri bizim için adeta ölüm gibiydi. Henüz 14 yaşına bile gelmemişken beni acımasızca dövdüler. Ne kadar anlatsam da Atıf’ın ve yanındakilerin işlediği suçların boyutunu tarif etmeye yetmez” dedi.

Suriye yasaları muhasebenin temelini oluşturmakta

Dosyanın hukuki boyutuna ilişkin Şarku’l Avsat’a değerlendirmelerde bulunan avukat Nuha el-Mısri, bu davada yöneltilen suçlamaların hukuki dayanağının, 2022 tarihli 16 sayılı yasa başta olmak üzere Suriye Ceza Kanunu hükümleri ile 2013 tarihli 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye dayandığını belirtti. El-Mısri’ye göre Mart 2011’de Dera’da işlenen fiiller, sivillere karşı yaygın ve sistematik şekilde gerçekleştirilmeleri nedeniyle uluslararası hukukta kabul edilen tanım çerçevesinde ‘insanlığa karşı suç’ olarak nitelendirilebilir.

El-Mısri ayrıca, uluslararası teamül hukukuna göre öldürme, işkence ve keyfi gözaltı uygulamalarının, örgütlü ve sistematik biçimde gerçekleştirilmeleri halinde insanlığa karşı suç kapsamına girdiğini ifade etti. Ancak ‘insanlığa karşı suç’ kavramının Suriye Ceza Muhakemesi Kanunu’nda açık biçimde yer almamasına karşın, halihazırda yürütülen yargılamalarda uygulanan temel hukuki çerçevenin Suriye iç hukuku olduğunu vurguladı.

xsdvdfsv
Eski bir Suriyeli general, Beşşar Esed rejiminin muhaliflerine işkence yapmakla suçlandığı davada, Avusturya’nın Viyana Bölge Mahkemesi’ne girerken… Davada bir üst düzey Suriyeli polis memuru da yargılanıyor. (AFP)

El-Mısri, cezai sorumluluğun yalnızca ihlalleri doğrudan gerçekleştiren kişilerle sınırlı olmadığını belirterek, ihlalleri planlayan, emreden, denetleyen veya bunları bildiği halde ve önleme imkânına sahip olmasına rağmen görmezden gelen herkesin de sorumluluk taşıdığını ifade etti. El-Mısri, ‘komuta sorumluluğu’ ilkesi ile karar alma hiyerarşisinin, uluslararası insancıl hukukta yerleşik temel prensipler arasında bulunduğunu vurguladı.

El-Mısri’ye göre, mağdur ifadeleri, video kayıtları, tıbbi raporlar ve resmî belgeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Suriye’nin yakın tarihinde dönüm noktası niteliğinde bir yargılamaya temel oluşturabilecek kapsamlı bir dosya ortaya çıkıyor. Bu davanın, sonraki yargı süreçleri için de yol gösterici olabileceğini belirtti.

El-Mısri, Suriye hukukunun mağdurlara şahsi dava açma ve fiziksel, psikolojik, maddi ve manevi zararlar için tazminat talep etme imkânı tanıdığını ifade etti. Kanıt dosyasının güçlendirilmesi için ise tanık ifadelerinin video kayıtları, belgeler, tıbbi raporlar ve insan hakları kuruluşlarının hazırladığı raporlarla karşılaştırılarak doğrulanması gerektiğine dikkat çekti.

Duruşma... Adaletin sınanması

Atıf Necib’in Ocak 2025’te tutuklanması, geçiş dönemi adaleti sürecinde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Necib, bu dosya kapsamında soruşturulan ilk üst düzey güvenlik yetkilisi oldu.

26 Nisan 2026’da Şam Adalet Sarayı’ndaki Dördüncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen usul duruşmasında tarafların hazır bulunduğu teyit edildi. 10 Mayıs 2026’da ise iddianamenin okunmasına ilişkin duruşma gerçekleştirildi. Hâkim Fahreddin el-Eryan tarafından okunan kapsamlı iddianamede; savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, kasten öldürme, işkence, zorla kaybetme, göstericilere ateş açılması yönünde emir verme ve Dera çocuklarının işkence görmesinden sorumluluk gibi ağır suçlamalara yer verildi.

Sorgu sırasında Necib, tüm suçlamaları kesin biçimde reddetti. Ateş açılması veya çocukların gözaltına alınması yönünde herhangi bir emir vermediğini savunan Necib, sorumluluğu Hava İstihbaratı, Askeri Güvenlik ve Devlet Güvenliği birimlerine atmaya çalıştı. Kendi şubesinin 24 saatten uzun süreli gözaltı yetkisine sahip olmadığını öne süren Necib, 22 Mart 2011’de görevden alındığını da iddia etti. Ancak tüm inkârlarına rağmen, Nayif ve Samir gibi mağdurların tanıklıkları ile insan hakları kuruluşlarının hazırladığı belgeler, Necib’in sorumluluktan kaçma girişimlerini çürüten güçlü bir dayanak olarak duruyor.

sdvfdv

Devrimin başlangıcına tanıklık eden çocukların yıllar sonra mahkemede de tanık sıfatıyla ifade vermesi ile sanığın sorumluluktan kaçma girişimleri arasında süren Atıf Necib davası, bugün yalnızca bir ceza davası olmanın ötesinde, Suriye’deki geçiş dönemi adaletinin ve yeni devletin uzun yıllar süren baskı ve ihlal mirasıyla nasıl yüzleşeceğinin önemli bir sınavı olarak görülüyor.



Yeni Suriye ordusu... İsim değişikliği mi, yoksa kurumsal yeniden yapılanma mı?

Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)
Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)
TT

Yeni Suriye ordusu... İsim değişikliği mi, yoksa kurumsal yeniden yapılanma mı?

Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)
Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)

Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye makamları, savaş yıllarında çatışmalara katılan silahlı muhalif grupları Savunma Bakanlığı bünyesinde birleştirerek yeni bir ordu kurma çalışmalarını başlattı. İlk aşamada atılan bu adım, farklı askeri oluşumları tek bir resmi kurum çatısı altında toplamayı hedefledi.

Rejimin çöküşünü takip eden süreçte yeni Suriye ordusu, önceki grupların doğrudan bir devamı niteliğindeki yaklaşık 22 askeri tümeni bünyesine kattı. Söz konusu oluşumlar mevcut yapılarını, komuta kademelerini ve iç dinamiklerini korumakla birlikte, idari açıdan Suriye Savunma Bakanlığı çatısı altında faaliyet göstermeye başladı.

Ancak bu model, gruplar arasındaki ayrışmanın sona erdiği anlamına gelmediği gibi, zorlu entegrasyon sürecinin yalnızca ilk aşamasını temsil etti. Oluşumlar, yeni kurulan Savunma Bakanlığı yapısı altında ‘tümen’ ve ‘tugay’ gibi yeni isimler alsa da, eski yapılarını ve savaş yıllarında oluşturdukları nüfuz ile sadakat ağlarını tamamen kaybetmedi.

Suriye ordusu askerleri Şam kırsalında (AFP)
Suriye ordusu askerleri Şam kırsalında (AFP)

Birçok durumda gruplar; kendi kaleleri sayılan bölgelerle, komutanlarına olan bağlılıklarıyla, ayrıca ekonomik, idari ve sosyal ağlarıyla ilişkilerini sürdürdü. Bu durum, entegrasyon sürecini kurumsal ve birleşik bir ordu inşasından ziyade, grupların tek bir çatı altında toplanması seviyesinde bıraktı.

Fraksiyonel blokların dağıtılması

Zamanla Şam yönetimi, askeri kurumun yeniden inşasında birliklerin yeniden yapılandırılması ve yeni oluşumlar altında birleştirilmesini içeren, grupların içten içe tasfiyesini hedefleyen daha net bir ikinci aşamaya geçmeye başladı.

Bu kritik safhada, yeni ordu içinde güç odakları haline gelen eski mirasın dağıtılması gibi son derece hassas bir süreç başlatıldı. Grupların eski yapılarını koruma veya askeri kurum içerisinde kendi nüfuz alanlarını yeniden üretme kabiliyetlerini azaltmak amacıyla askeri unsurlar farklı birliklere yeniden dağıtıldı.

7 Aralık 2024'te Hama Askeri Havaalanı'nda, Beşar Esad hükümetine bağlı güçlere ait bir askeri uçağın üzerinde zafer işareti yapan Suriyeli muhalif savaşçı; arşiv fotoğrafı (Reuters)
7 Aralık 2024'te Hama Askeri Havaalanı'nda, Beşar Esad hükümetine bağlı güçlere ait bir askeri uçağın üzerinde zafer işareti yapan Suriyeli muhalif savaşçı; arşiv fotoğrafı (Reuters)

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre bu adım, Suriye ordusunun yapılandırılmasındaki en zorlu aşamalardan birini oluşturuyor. Artık temel meydan okuma grupları ordu adı altında tek bir yapıda toplamak değil, ‘ordu içindeki grupların kanatlarını kırabilme’ kapasitesi olarak öne çıkıyor. Rejimin çöküşünden sonra Savunma Bakanlığı’na bağlı tümenlere dönüşen bu yapıların bir kısmı; örgütsel bütünlüklerini, bölgesel bağlarını ve komutanlarına olan sadakatlerini farklı düzeylerde de olsa korumayı sürdürdü. Bunun yanı sıra, on yılı aşkın süredir oluşan ve kökleşen finansal, idari ve sosyal ağlarla olan bağlar varlığını korumaya devam etti.

Geçiş süreci henüz tamamlanmış değil

Ancak bu süreç henüz nihai hedefine ulaşmış değil. Nitekim ordu içindeki bazı tümenler, farklı derecelerde de olsa eski yapılarını korumayı sürdürüyor. Diğer yandan, bu birliklerin yeniden dağıtılması, yeni komuta kademelerinin belirlenmesi, konuşlanma alanlarının ve görevlerinin değiştirilmesine yönelik düzenlemeler devam ediyor.

Bu durum, Suriye ordusunun şu anda iki model arasında bir geçiş süreci yaşadığı anlamına geliyor: Rejimin çöküşünün ardından grupların Savunma Bakanlığı bünyesinde yetersiz biçimde birleştirildiği model ile grupçuluğun ve bölgeselliğin ortadan kalktığı, komuta zincirinin ve askeri karar mekanizmasının doğrudan Suriye devletine bağlandığı kurumsal ordu modeli.

Bu çerçevede Şarku’l Avsat’a konuşan bilgi sahibi bir kaynak, “Suriye devleti bugün tüm grupların zorunlu entegrasyon sürecini ve geçmiş yıllarda sahip oldukları güç odaklarının zayıflatılmasını tamamlıyor” ifadesini kullandı. Kaynak ayrıca, bu adımın son derece hayati olduğunu, aksi takdirde Şam’ın birleşik bir ordu kurmasının ve istikrarlı bir devlet inşa etmesinin mümkün olmayacağını belirtti.

Suriyeli askerler, 9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybettiği silah deposu patlamasının ardından olay yerine koşarken (EPA)
Suriyeli askerler, 9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybettiği silah deposu patlamasının ardından olay yerine koşarken (EPA)

İsminin açıklanmasını istemeyen kaynak, Ceyşu’l İslam’ın 70. Tümen bünyesine katılması, el-Amşat, el-Hamzat ve Ahraru’ş Şarkiyye gruplarının tasfiye edilmesi gibi son günlerde tanık olunan gelişmelerin öncesinde, benzer süreçlerin Ahraru’ş Şam ve el-Cebhetü’ş Şamiyye için de işletildiğini belirtti. Kaynak, oldukça mütecanis bir yapıya sahip olan, ekonomik ve bölgesel çıkarları bulunan bu grupların Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera yönetimi tarafından kademeli, sessiz ve gürültüsüz bir şekilde feshedildiğini; böylece ordu içinde ağırlık oluşturan bu blokların gücünün boşa çıkarıldığını ifade etti.

Devlet içindeki gruplar

Şu anki temel görev, grupların güvenlik ve askeri kurumlara katılımının ardından bu yapıların şekillendirilmesi ve Suriye devleti bünyesindeki grup yapılanmalarının tamamen tasfiye edilmesi.

Ordu bünyesinde varlığını sürdüren bazı gruplar bulunsa da, eski orduya bağlı oluşumların büyük bölümü feshedilmiş durumda. Üstelik Ürdün sınırına yakın et-Tanf bölgesindeki üste ABD’nin önemli bir müttefiki olan Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) da tasfiye süreci devam etmekte.

Eski Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesinin ardından, Heyet Tahrir eş-Şam'ın bir parçası olan “Halid bin Velid Tugayları” askeri geçit töreni düzenliyor (Arşiv – Reuters)
Eski Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesinin ardından, Heyet Tahrir eş-Şam'ın bir parçası olan “Halid bin Velid Tugayları” askeri geçit töreni düzenliyor (Arşiv – Reuters)

Kaynak, yeni Suriye ordusu içindeki grupların tasfiyesi sürecinde Şera yönetimi ile Türkiye ve ABD arasında tam bir koordinasyon bulunduğunu belirtti. Daha önce Türkiye’nin müttefiki olan Ebu Amşe, Hatem Ebu Şakra ve Seyf Polat Ebubekir gibi isimlerin tasfiye edilmesinin Ankara nezdinde hassasiyet yaratabileceği ve uzaklaştırılmamaları yönünde baskıya yol açabileceği düşünülmekteydi. Ancak tam tersi bir gelişme yaşandı ve Türkiye, geçmişte müttefiki olan bu unsurların tasfiye edilmesi konusunda kararlılık sergiledi.

Yeni yapılanmada HTŞ'nin konumu

Söz konusu tasfiye, entegrasyon ve homojen bir askeri kurum inşa etme çabalarına rağmen kaynak, ‘güvenlik birimlerinin ve ordunun nihai yapısının; kilit noktalarda, komuta kademelerinde ve karar mekanizmalarında münhasıran Heyet-u Tahriru’ş Şam (HTŞ) subayları ile Nusra Cephesi’nin önemli komutanlarının kalmasını hedeflediğini’ vurguladı. Ayrıca, “Ayrılan subaylardan veya feshedilip dağıtılan grupların liderlerinden atanan herkesin komutanı veya amirinin nihayetinde 'Tahrir eş-Şam' menşeili bir isim olacağını” ifade etti.

Suriye güvenlik güçleri mensupları Lazkiye'de (Arşiv – Reuters)
Suriye güvenlik güçleri mensupları Lazkiye'de (Arşiv – Reuters)

Devletin ciddi iç ve dış meydan okumalarla karşı karşıya olduğu bu kritik süreçte söz konusu yaklaşımın makul olduğunu değerlendiren kaynak, şu görüşleri dile getirdi: “Siyasi süreç, kemikleşmiş bir çekirdek ve iç bütünlük gerektirir. Kritik güvenlik ve askeri kararlar güvence altına alınmadığı takdirde hiçbir şey inşa edilemez; kurumlar sızmalara açık hale gelir ve iç çekişmelerin etkisine girer.”

Yönetimin yaklaşımı

Şarku’l Avsat’a konuşan yeni Suriye ordusu askeri liderlerinden ve geçmişte Nusra Cephesi’nin üst kademelerinde yer alan Albay Abdulmuti el-Halebi, grupların tasfiye edilmesinin ‘kimseyi hedef almadığını’, aksine ‘gerçek bir askeri kurum inşası için hayati bir zorunluluk’ olduğunu vurguladı.

Grupların ordu içinde bloklar halinde varlığını sürdürmesinin ‘askeri kurum içinde çoklu sadakatlerin devam etmesi anlamına geleceğini’ belirten Halebi, bu durumun güvenlik ile askeri karar mekanizmalarını tehdit ederek devleti kırılgan hale getireceğini ifade etti.

Geçtiğimiz Mart ayında, “Ciya Kobani” lakabıyla tanınan Hacı Muhammed Nebo, Haseke’de faaliyet gösteren Suriye Ordusu’nun “60. Tümeni”nin komutan yardımcılığına atandı (Facebook hesabı)
Geçtiğimiz mart ayında, “Çiya Kobani” lakabıyla tanınan Hacı Muhammed Nebo, Haseke’de faaliyet gösteren Suriye Ordusu’nun “60. Tümeni”nin komutan yardımcılığına atandı (Facebook hesabı)

Halebi, “Her grup kendisini bağımsız bir yapı olarak görür, kendi ekonomisine ve sadakat ağlarına sahip olmaya devam ederse milli bir ordu kuramayız” değerlendirmesinde bulunarak, devletin komuta kademelerini sürekli rotasyona tabi tuttuğunu ve yeniden yapılandırdığını aktardı.

Kolordu komutanlarının HTŞ menşeili isimlerden seçildiğine yönelik iddialara da değinen Halebi, bu durumun kamuoyunda konuşulduğu gibi olmadığını belirtti. Halebi, “HTŞ herkesten önce kendisini feshedip devlete entegre oldu. Bununla birlikte herkesten önce edindiği örgütsel, güvenlik ve idari tecrübeye, İdlib’teki yönetim ile karmaşık güvenlik operasyonları deneyimine ve sahayı ile kurumları kontrol edebilme kapasitesine sahip” dedi.

Halebi sözlerini şöyle sürdürdü: “Eğer işleri eski haline bıraksaydık, bölgesel hassasiyetler ve eski sadakatler yeniden hortlardı. Biz bu aşamada hiçbir iç çekişmeye geçit vermeyen, birleşmiş ve güçlü bir komuta kademesi hedefliyoruz; bu süreç de ayrım gözetilmeksizin herkesin katılımıyla yürütülmektedir.”

5 kolordu ve beklenen değişiklikler

Jusoor Araştırmalar Merkezi güvenlik uzmanı Reşit Horani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suriye ordusunun yeni yapılanmasında büyük olasılıkla 5 kolordu modelinin korunacağını, ancak komuta kademelerinde, kolorduların mevcutlarında, konuşlanma alanlarında ve operasyonel görevlerinde değişikliklere gidilebileceğini belirtti. Horani, önceki sürecin iç ve dış tehditlere karşı bu birliklerin hareket esnekliğinin artırılması ihtiyacını ortaya koyduğunu vurguladı.

Horani değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: “Suriye ordusunda yakın zamanda ilan edilen 5 kolordulu yapının korunması muhtemel. Ancak değişiklikler komuta kademelerini, askeri kolorduların mevcutlarını, konuşlanma düzenlerini ve operasyon sahalarını kapsayacak şekilde genişletilebilir. Nitekim önceki dönemde, bu kolorduların iç ve dış tehditlere müdahale kabiliyetindeki esnekliğe dair tespitler yapılmıştır. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yaşanacak yapılanma, her kolordunun görev tanımına uygun olarak liderlik kadrolarında ve çalışma yöntemlerinde bir değişimi beraberinde getirecektir.”

9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bir silah deposu patlamasının ardından, bir Suriyeli askerin arkasından duman yükseliyor (AFP)
9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bir silah deposu patlamasının ardından, Suriyeli askerin arkasından yükselen duman (AFP)

Yeni yapılanmanın amacına ilişkin değerlendirmede bulunan Horani, askeri kurumun yeniden organize edilmesinin Suriye ordusunun yeniden inşası ve çalışma mekanizmalarının geliştirilmesine yönelik daha geniş bir süreçle bağlantılı olduğunu, bunun devletin ve önümüzdeki dönemin gereksinimleriyle uyumlu şekilde yürütüldüğünü ifade etti.

Suriye merkezli yayın organlarında yer alan haberlerde, yeni düzenlemeler kapsamında doğu bölgesinden sorumlu kolordunun komutasına, ismi daha önce 66. Tümen yönetimiyle anılan Tuğgeneral Ahmed Muhammed el-Casim’in getirildiği aktarıldı.

Diğer kaynaklar ise kuzey bölgesinin, orada faaliyet gösteren 4 tümenin yeniden dağıtılması çerçevesinde ismi 60. Tümen ile özdeşleşen Tuğgeneral Avvad el-Casim komutasına geçeceğini öne sürüyor.

Orta bölgeye ilişkin olarak bazı kaynaklar, Tuğgeneral Heysem el-Ali’nin bu bölgeden sorumlu kolordunun başına geçeceğini belirtirken; diğer sızıntılar başkent Şam’da, halen Şam Askeri Tümeni’ni yöneten Tuğgeneral Ömer Muhammed Çiftçi liderliğinde farklı düzenlemelerin hayata geçirileceğini aktarıyor.

Buna karşılık yerel platformlarda, batı bölgesi ve sahil şeridinin, yakın zamanda yeniden organize edilen 4 tümeni bünyesinde barındıran bir kolordu kapsamında Tuğgeneral Münir eş-Şeyh gözetimine verileceği konuşuluyor.

Daha radikal gruplar sorunu

Daha radikal grupların durumuna ilişkin konuşan Albay Abdülmuati el-Halebi, devletin bu gruplarla “dikkatli ve sistematik bir yöntemle” ilgilendiğini söyledi.

Halebi, söz konusu grupların dağıtılacağını ve unsurlarının kolordular içerisinde farklı birliklere dağıtılacağını, böylece ordu içerisinde herhangi bir güç bloğunun oluşmasının önüne geçileceğini belirtti.

Halebi, “Bu grupların önemli bir savaş tecrübesi var. Ancak bir topluluk veya örgüt mantığıyla değil, bir kurum içerisinde faaliyet göstermeleri gerekiyor. Bu nedenle unsurları kolordulara planlı bir şekilde dağıtılacak ve yeni askeri yapı içerisinde erimeleri sağlanacak” dedi.

Halebi, sözlerini, mevcut süreçteki en önemli sınamanın “fraksiyonel zihniyetten devlet zihniyetine geçiş” olduğunu belirterek tamamladı.

Yabancı savaşçıların durumu

Daha radikal gruplar hakkında değerlendirmelerde bulunan Halebi, devletin bu yapılarla ‘hassas bir metodoloji’ çerçevesinde hareket ettiğini; ordunun içerisinde herhangi bir bloğun oluşmasını engellemek adına bu grupların feshedilerek mensuplarının kolordular bünyesine dağıtılacağını belirtti.

Halebi, “Bu gruplar kritik bir muharebe tecrübesine sahip, ancak bir örgüt veya cemaat zihniyetiyle değil, bir kurum çatısı altında faaliyet göstermek zorundalar. Bu nedenle yeni askeri yapı içerisinde erimelerini sağlayacak şekilde, kolordulara planlı bir biçimde dağıtılacaklar” ifadelerini kullandı. Halebi, mevcut süreçteki en kritik sınavın ‘grup zihniyetinden devlet zihniyetine geçiş’ olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şera, Suriye Devrimi’nin zaferinin ilan edildiği konferansta, Askeri Operasyonlar İdaresi’ne bağlı çeşitli grupların geniş katılımıyla 29 Ocak 2025 tarihinde (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şera, Suriye Devrimi’nin zaferinin ilan edildiği konferansta, Askeri Operasyonlar İdaresi’ne bağlı çeşitli grupların geniş katılımıyla 29 Ocak 2025 tarihinde (AFP)

Yeni askeri yapılanma içerisinde Türkistanlılar ve diğer yabancı savaşçıların durumuna ilişkin bilgi veren Horani ise bu grupların, özellikle 84. Tümen bünyesinde orduya katıldıklarını, dolayısıyla prensip olarak diğer tüm birliklerle aynı askeri kural ve kanunlara tabi olduklarını belirtti.

Horani, “Yabancı gruplar, özellikle 84. Tümen bünyesinde orduya dahil oldu. Artık tüm askeri birlikler için geçerli olan mevzuat onlar için de geçerli ve yapacakları her türlü ihlalde yürürlükteki askeri kanunlar çerçevesinde muamele görecekler” dedi.

Uluslararası talepler doğrultusunda önümüzdeki dönemde askeri oluşumlar içerisindeki bazı radikal grupların tasfiyesine yönelik adımların atılıp atılmayacağına ilişkin olarak Horani; bu gruplarla mücadelenin, ordunun inşası ve geçmiş süreçlerden ders çıkarılması sürecinin bir parçası olarak kalacağını, ancak aynı zamanda bu meseleyi yönlendiren iki temel parametrenin bulunduğunu belirtti.

Grupların yeniden yapılanmaya yaklaşımı

Grup bazlı çekinceler ve Savunma Bakanlığı’na katılan muhalif yapıların yeniden yapılanma sürecinin doğurabileceği sonuçlara dair endişelerine ilişkin Horani, bu grupların devrilen rejim dönemindeki yapılanma tarzı ile devlet kurumları çatısı altında faaliyet gösteren bir ordu inşasının gereklilikleri arasındaki farkı artık kavradıklarına dikkat çekti.

Horani bu durumu şöyle açıkladı: “Savunma Bakanlığı’na katılan gruplar, rejimin devrilmesi aşamasındaki çalışma ve örgütlenme biçiminin, devlet yapısı içindeki ordunun teşkilatlanması ve görevlerinden farklı olduğunun bilincinde. Batılı raporların entegrasyon yöntemine ve bunun olası etkilerine dair uyarılarda bulunmasına rağmen tüm gruplardan birleşme sürecine büyük bir katılım sağlandı. Grupların ortak hedefi bu görevi kolaylaştırdı ve ordunun teşekkül sürecinin sorunsuz ilerlemesini sağladı.”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ayın başında Suriye topraklarında ilerleyen İsrail askerlerini izliyor (DPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ayın başında Suriye topraklarında ilerleyen İsrail askerlerini izliyor (DPA)

Bazı kolordu komutanlarının halen belirli gruplarla anılmasına ve bunun nedenlerine de değinen Horani, bu durumun HTŞ’nin askeri kanadının rejimin devrilmesinden önceki yıllarda edindiği tecrübeyle bağlantılı olduğunu ifade etti.

Horani değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “HTŞ’nin askeri kanadı; eğitim, örgütlenme ve askeri çalışma yöntemleri bakımından rejimin devrilmesinden önce ciddi bir gelişim gösterdi. Mevcut yönetim de bugün bu birikimden faydalanmak istiyor.”

Suriye-Türkiye koordinasyonu ve ABD'nin rolü

Ordunun yeniden yapılanma sürecindeki bölgesel ve uluslararası role değinen Horani, Suriye-Türkiye arasındaki askeri koordinasyonun artık aleni hale geldiğini, örgütlenme ve eğitim alanlarını kapsadığını belirtti. Horani, bu durumun hem Suriye hem de Türkiye askeri kurumlarının en üst düzey yetkilileri arasında gerçekleşen karşılıklı ziyaretlere yansıdığını ifade etti.

Horani şunları kaydetti: “Suriye ve Türkiye tarafı; örgütlenme ve eğitimi kapsayan askeri koordinasyonu gizlememekte. Bu durum, her iki ülkenin askeri komuta kademesinin en üst düzey yetkilileri tarafından gerçekleştirilen müteaddit ziyaretlerle de ortaya kondu. Söz konusu iş birliği, ABD tarafının da onayını aldı. Nitekim ABD tarafı, Senato Güvenlik ve Savunma Komitesi’ne 2026 yılı içerisinde Suriye ile askeri ortaklık kurulması imkanlarına dair bir rapor sunulmasını tavsiye etti. Bu gelişme, Suriye’nin terörle mücadeledeki rolü kapsamında değerlendirilmekte.”

Türkiye'nin hedefleri

Türkiye’nin özellikle Suriye ordusunun inşası sürecindeki rolünün hedeflerine değinen Horani, bu rolün Türkiye’nin milli güvenliğiyle doğrudan ilintili birtakım amaçlar taşıdığını, bunun yanı sıra Ankara’nın Suriye ve bölgedeki konumuna ilişkin siyasi ve askeri hedefleri de barındırdığını değerlendirdi.

Abdi, Suriye ordusu üniforması giymiş bir grup askeriyle birlikte (sosyal medya)
Abdi, Suriye ordusu üniforması giymiş bir grup askeriyle birlikte (sosyal medya)

Horani şu ifadeleri kullandı: “Askeri rolün hedefleri çok boyutludur. Bunların başında Türk milli güvenliğinin korunması ve geçmişte Suriye’nin doğusundaki gibi Türkiye’deki Kürt nüfusu tehdit eden ayrılıkçı yapıların önünü kesecek birleşik bir Suriye ordusunun kurulması gelmektedir. Ayrıca Türkiye’nin siyasi ve askeri nüfuzunun pekiştirilmesi, Afrika ülkelerindeki ordu inşası tecrübesinin burada da tekrarlanması ve devrim sürecinde yanında yer alan yeni Suriye yönetimine destek verilmesi de bu hedefler arasında yer almaktadır.”

Sadece entegrasyon değil, yeniden inşa mücadelesi

Sonuç olarak Suriye ordusunun yeniden yapılanma süreci, Şam yönetiminin karşı karşıya olduğu temel sınavın yalnızca eski silahlı grupları Savunma Bakanlığı’na dahil etmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda bu yapıların askeri kurum içerisinde bağımsız bloklar halinde hareket etme kabiliyetlerine son vermek olduğunu ortaya koymaktadır.

İlk aşama grupların devlet çatısı altında toplanmasına dayanırken, mevcut aşama ise bölgesel ve grup bazlı sadakatlerin yeniden üretilmesini engellemek amacıyla iç yapıların feshedilmesine, mensuplarının ve komuta kademelerinin yeniden dağıtılmasına, konuşlanma alanları ile görevlerinin değiştirilmesine odaklanmaktadır.

Askeri makamlar hedefin tüm Suriyelileri kapsayan birleşik bir ordu kurmak olduğunu vurgularken; diğer taraftan HTŞ menşeili isimlerin koruyacağı rolün büyüklüğü, yeni ordunun askeri doktrininin niteliği, ordunun inşasındaki Türk ve uluslararası nüfuzun sınırları konusunda soru işaretleri öne çıkmaktadır.

Nihayetinde yeniden yapılanma süreci, yeni Suriye devletinin ‘zafer kazanan gruplar’ aşamasından ‘devlete bağlı askeri kurum’ aşamasına geçebilme kapasitesi açısından kritik bir test niteliği taşımaktadır. Henüz tamamlanmamış olan bu sürecin sonuçları, önümüzdeki dönemde Suriye devletinin şeklini ve güvenliğini büyük ölçüde belirleyecektir.


Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdı

Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
TT

Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdı

Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)

Mustafa Ensari

Amerikalı düşünür Francis Fukuyama, Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinden 23 yıl sonra, entelektüel kariyerinin en tartışmalı noktalarından birine, Saddam Hüseyin'in devrilmesi ve ardından gelen savaşa ilişkin duruşuna geri dönüyor. 1990'ların sonlarında neo-muhafazakar akıma yakın olan ve Irak'ta rejim değişikliği çağrısında bulunan mektupları imzalayan Fukuyama, şimdi Irak deneyiminin kendisinin bu akımdan uzaklaşmasının nedeni olduğunu söylüyor.

New York Times'a verdiği röportajda Fukuyama, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya deneyimlerini örnek göstererek, itirazının prensipte bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasına yönelik olmadığını, asıl itirazının Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi toplumundan kültürel ve politik olarak çok farklı bir toplumda radikal ve kalıcı bir değişim gerçekleştirme kabiliyetine yönelik olduğunu açıklıyor.

“Bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasıyla ilgili bir sorunum yok” diyor, ancak 1990'larda “Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamen farklı bir toplumda radikal bir değişim gerçekleştirmeyi sürdürme kudretinden oldukça şüphe duyduğunu” da belirtiyor.

Irak'ta yaşananlar “beklediğimden daha kötüydü”

 Ona göre, Irak savaşı, bu şüphelerin neo-muhafazakârlarla siyasi ve entelektüel bir kopuşa dönüştüğü an oldu. George W. Bush yönetiminin ilk görevinde -Saddam Hüseyin'i devirmekte- başarılı olacağından, ancak eski rejimin kalıntılarından istikrarlı bir devlet kurma gibi daha zor olan görevde başarısız olacağından korkuyordu. Olanlar için “beklediğimden daha kötüydü” diyen Fukuyama, Amerikan yönetiminin “işgal sırasında bu uzun vadeli çabaya daha az hazırlıklı olduğunu” da ekliyor.

ghyju
2003 işgalinden sonra Bağdat'taki Firdevs Meydanı'nda Saddam Hüseyin heykelinin yıkıldığı an (Wikipedia)

O pozisyonunu, artık Saddam'ın iktidarda kalmaya devam etmesini savunmaya başladığı için değil, Irak ona otoriter bir rejimi devirmenin bir şey, yerine istikrarlı bir rejim kurmanın ise bambaşka bir şey olduğunu gösterdiği için değiştirdi. Bu yeniden değerlendirme, günümüzde de devam eden, Amerikan gücünü rejimleri ve toplumları yeniden şekillendirmenin bir aracı olarak gören neo-muhafazakarların temel fikirlerinden birine değiniyor. Bölgedeki ülkelerin aynı nedenlerle öfkesini uyandıran İran ile mevcut savaş da buna dahil.

İşgalden sonraki yıllarda Fukuyama, New York Times’a verdiği uzun röportaj ile diğer yayın organlarına verdiği röportajlarda belirttiği gibi, Saddam'ın devrilmesinin ve sonrasına dair yeterli bir planın yokluğunun, başta İran olmak üzere diğer güçlerin istismar edeceği bir boşluk yaratacağı konusunda uyarıda bulundu. Ve zamanla Tahran Irak'ta önemli bir nüfuz kazandı, ona bağlı silahlı fraksiyonlar yükselerek, güç ve güvenlik denkleminin bir parçası haline geldi. Bu, Saddam'dan sonra istikrarlı, demokratik bir Irak'a dair Amerikan vizyonundan tamamen farklı bir senaryoydu. Bu milis gruplar, Washington'un farkında olmadan kendisi ve bölgedeki ana müttefikleri için yarattığı bir düşman haline geldi.

Radikal İslam, yaygın olarak inanıldığından daha az tehlikelidir

Fukuyama'nın eleştirisi Irak deneyimiyle sınırlı kalmıyor. Ona göre, daha geniş dönüm noktası, bazı çatışmaların yalnızca ekonomi ve maddi çıkarlarla açıklanamayacağını ortaya koyan 11 Eylül 2001 saldırılarıydı. Söylediğine göre saldırılar, tanınma, aşağılanma ve fedakarlıkla bağlantılı dini ve siyasi güdülerle hareket eden bireyler tarafından gerçekleştirildi. Bunu şöyle açıklıyor: “Eğer intihar bombacısı olmaya razıysanız, açıkça tamamen maddi olmayan bir amaca hizmet ettiğinizi hissediyorsunuzdur.”

Bununla birlikte, Fukuyama radikal İslam'ı Marksizm ve Leninizm gibi liberalizmin küresel bir ideolojik rakibi olarak görmüyor ve şöyle diyor: “Radikal İslam'ın asla dünyayı fethedecek bir ideoloji olduğunu düşünmüyorum.” Çünkü, onun değerlendirmesine göre, sınırları ve kültürleri aşan evrensel bir çekiciliğe sahip entelektüel bir proje olmaktan ziyade, nispeten yoksul ve düzensiz Müslüman toplumlarda kök salması daha olası bir ideoloji olmayı sürdürüyor.

Ancak Fukuyama, 11 Eylül’ün etkisinin önemli bir yönünü başka bir yere yerleştiriyor; Batı'nın şoka verdiği tepkiye. Fukuyama, saldırıların tehdidin doğasının kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesini sağlamak yerine, özellikle Afganistan ve ardından Irak'taki Amerikan ve Batı tepkisinin, terörizmle mücadeleden öteye geçerek, Amerikan gücünün yurtdışındaki kullanımının geniş bir yeniden tanımlanmasına neden olduğunu savunuyor.

Dış politikanın militarizasyonu, 11 Eylül'den daha acımasızdır

Bunu “Batı'nın hem Afganistan'a hem de Irak'a verdiği tepki, daha doğrusu aşırı tepkisi” olarak özetleyen Fukuyama, bunun sonucunun “terörizm korkusu nedeniyle dış politikanın militarizasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri'nde gözetleme devletinin başlangıcı” olduğunu düşünüyor. Savaşlar uzadıkça ve sonuçları başarısız oldukça, ABD'nin sınırları dışındaki siyasi geçişleri yönetme kabiliyetine olan güven azaldı ve müdahalelerinin etkinliği konusunda şüpheler arttı. Fukuyama, bu ortamın Donald Trump gibi figürlerin yükselişine ve Amerikan politikasının geleneksel kurumları, ittifakları ve dış müdahaleleri sorgulama yönünde yeniden yönlendirilmesine katkıda bulunduğunu savunuyor.

Eleştirileri daha sonra devletin işleyiş biçimine kadar uzanıyor ve sorunun artık sadece büyük kararlarla ilgili olmadığını, profesyonel devletin yerini kişisel ilişkilerin ve siyasi sadakatlerin almasıyla ilgili olduğunu belirtiyor. Bu değişimi “babacı yönetim sisteminin yeniden kurulması” olarak tanımlıyor ve özellikle Ortadoğu'da Amerikan dış politikasının yönetiminde liyakat ilkesinin gerilemesini eleştiriyor.

Bu bağlamda, “Ortadoğu'daki politikalarımızın profesyonel diplomatlar yerine, Donald Trump'ın arkadaşları ve ailesi olan Jared Kushner ve Steve Witkoff tarafından yönetildiğini görüyoruz. Ve bunun bedelini ödüyoruz, çünkü modern devletin gerçekten de devlet aygıtını yönetmek için teknokratlara ve tarafsız insanlara ihtiyacı vardır” diyor.

Fukuyama için mesele sadece etkili pozisyonlara getirilen isimlerle değil, modern devletin daha derin bir kavramıyla ilgili. Kişisel ilişkiler kurumların ve profesyonel uzmanlığın yerini aldığında, dış politika daha istikrarsız ve değişken hale gelir ve uzun vadeli bir strateji oluşturma yeteneği azalır. Bu, Irak'tan itibaren Amerikan gücünün sınırlarını yeniden düşünmeye iten sorunun aynısıdır.

Gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımı

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Fukuyama, İran ve bölgedeki vekilleriyle devam eden savaş hakkında hiçbir şey söylemiyor. Ancak bu bağlamda, bunun ilk savaşın sonuçlarından biri olduğunu belirtiyor. ABD'nin Japonya ve Almanya'da gerçekleştirdiği değişim gibi daha derin bir değişim ile sonuçlanabileceği gerekçesiyle daha önce bu savaşı desteklemeyi haklı gördüğünü söylüyor.

Şöyle ekliyor: “Bir diktatörü devirmek için güç kullanmakta bir sorun görmüyorum. Yani, bunu İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Japonya ile yaptık ve sonuç çok olumlu oldu.”

Ancak sonraki deneyimlerin farklı olduğunu da kabul ediyor ve bunun onu “Doksanlı yılların çoğunu Orta Amerika, Güneydoğu Asya ve başka yerlerde kültürel olarak çok farklı olan gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımını inceleyerek” geçirmeye yönelttiğini ifade ediyor.

Röportaj sırasında, Washington'un bunu Filipinler, Nikaragua, Vietnam ve birçok başka yerde denediğini de kabul ediyor. Ancak Amerikan kamuoyu, dediğine göre, “yaklaşık dört veya beş yıl sonra sıkılıyor, sonra bundan vazgeçiyor ve sonunda toplum daha kötü bir duruma düşüyor.”

Görünüşe göre bölgenin bu dönemdeki kaderi, Amerikan müdahalesinin tehlikeleri ile müdahale etmemesinin tehlikeleri arasında yaşamaktır. Bu döngü Kuveyt'in kurtuluşundan bu yana devam ediyor. Nitekim bugün, Washington İran ile gereksiz bir savaşa girmesine rağmen, Babu’l Mendeb Boğazı'ndaki en önemli sonuçlarından birini kararlılıkla çözmekte hâlâ tereddüt ediyor.


Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
TT

Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, beraberindeki heyetle birlikte, başbakanlık görevini üstlenmesinden bu yana Avrupa’daki ilk durağı olan Paris’e kısa ancak yoğun temaslarla geçen bir ziyaret gerçekleştirdi. Zeydi’nin Avrupa turundaki ikinci durağı ise Berlin olacak. Elysee Sarayı tarafından dün öğleden sonra yayımlanan ortak bildiri, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Başbakan Ali ez-Zeydi düzeyinde olduğu kadar, iki ülke arasındaki bakanlıklar ve Fransız şirketleri nezdinde de ele alınan konuların geniş yelpazesini ortaya koydu. Görüşmelerde, Irak’taki faaliyetlerini genişletmek isteyen TotalEnergies de yer aldı.

Zeydi, Le Figaro gazetesinde yayımlanan makalesinde, ülkesinin 145 milyar varil olarak tahmin edilen kanıtlanmış petrol rezervleriyle dünyada dördüncü sırada bulunduğunu belirtti. Zeydi aynı makalesinde, Irak’ın Fransa ile kurmasını istediği yeni ilişkiler konusundaki vizyonunu da ortaya koyarak, bu ilişkilerde ‘Irak’ın talepler listesiyle gelen veya siyasi şemsiye arayan bir ülke değil, etkin bir ortak’ olmasını istediğini ifade etti. Zeydi’ye göre ziyaret, ‘zamanlaması açısından’ ayrı bir önem taşıyor. Zeydi, ziyaretin, Ortadoğu’da büyük ölçüde belirsizliğin hâkim olduğu, gerilimlerin kontrol altına alınması ve bölgeye yeniden sükûnetin getirilmesi için bölgesel ve uluslararası düzeyde çabalara acil ihtiyaç duyulan bir döneme denk geldiğini belirtti.

Zeydi, ziyaretin öneminin ‘Irak ile Fransa arasındaki ikili ilişkilerin sınırlarını aştığını’ belirterek, bunun Irak’a Avrupa’daki ortaklıklarının ve angajmanının kapsamını genişletme, ayrıca bölgede istikrarın tesis edilmesine yönelik ortak çabalardaki rolünü güçlendirme imkânı sunduğunu kaydetti.

Ortak bildiriye göre ziyaretin temel amacı, ‘Fransa ile Irak arasındaki stratejik ortaklığı ve dostane ilişkileri güçlendirmek’ olarak belirlendi.

gtrhy
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, dün öğleden sonra Elysee Sarayı’nda bir dizi mutabakat zaptı ve anlaşmanın imzalanmasına şahitlik etti. (AFP)

Bildiri, ziyaret sırasında yaşanan tüm gelişmeleri ele alan 20 paragraftan oluşuyor. Anlaşmalar, niyet beyanları ve mutabakatların da yer aldığı bu unsurlar, Fransız Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan ayrı bir açıklamada ayrıntılı şekilde sıralandı. Bunlar arasında Macron ve Zeydi’nin huzurunda imzalanan altı anlaşma da bulunuyor. Bildiride, tarafların Ortadoğu’daki krizlerle nasıl başa çıkılacağı ve bölgede güvenlik ile istikrarın nasıl güçlendirileceği konusunda sahip oldukları ‘ortak vizyona’ yapılan vurgu dikkat çekti. Bu vizyonun ‘ulusal egemenliğe, müdahale etmeme ilkesine, iyi komşuluk ilişkilerine ve toprak bütünlüğüne saygı, uluslararası hukuka riayet ve bölgenin karşı karşıya olduğu ortak kriz ve tehditlerle mücadelede diplomatik çözümlere başvurma’ temelinde şekillendiği belirtildi. Bu ifadeler, ABD ile İran arasında devam eden savaşa ve tarafların bu savaşın sona erdirilmesinin diplomatik çözümlerden geçmesi gerektiğine yönelik görüşlerine işaret ediyor.

Ortak bildiride Macron’un ‘Irak’ın izlediği dengeli dış politikayı’ ve ‘ülkenin bağlar kurma, diyaloğu geliştirme ve bölgesel iş birliğini teşvik etme konusunda üstlendiği rolü’ övmesine yer verilirken, Zeydi de makalesinde Irak’ı bir ‘diyalog platformu’ olarak öne çıkarmaya özen gösterdi. Zeydi, Irak’ın ‘topraklarının komşu ülkelere yönelik tehditlerin düzenleneceği bir üsse veya bölgesel ve uluslararası güçler arasındaki bir çatışma alanına dönüşmesine izin vermeyeceğini’ belirtti. Zeydi’nin ifadesine göre Irak, ‘gerekli siyasi iradenin ortaya çıkması halinde çatışmanın tarafları arasında doğrudan görüşmelere ev sahipliği yapmaya hazır.’

Güvenlik dosyası, Elysee Sarayı’ndaki görüşmelerde ele alınan en önemli başlıklardan birini oluşturdu. Ortak bildiride, “Fransa’nın Uluslararası Koalisyon bünyesinde oynadığı olumlu rol göz önünde bulundurularak, Fransa Cumhurbaşkanı ile Irak Başbakanı askeri iş birliğini sürdürme ve derinleştirme konusunda mutabık kaldı” denildi. Bu kapsamda, Irak’ın sınırlarını koruma kapasitesinin güçlendirilmesi ve toprakları üzerindeki egemenliğinin desteklenmesi hedefleniyor. Bildiride, söz konusu iş birliğinin iki ülkenin egemenliğine saygı gösteren ikili bir çerçevede yürütüleceği ve Uluslararası Koalisyon’un görevinin sona ermesinin ardından bu çerçevenin ayrıca kararlaştırılacağı ifade edildi.

cvfghcdf
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’yi Elysee Sarayı’nda karşıladı. (AP)

Bu mutabakat, iki ülkenin ilişkilerini 2023 yılında imzalanan ve ‘ikili stratejik ortaklık anlaşması’ temelinde geliştirme arzusunun bir parçasını oluşturuyor. Fransa anlaşmayı halihazırda onaylarken, Irak da ‘yakında onaylama konusunda kararlı’ olduğunu bildirdi. Güvenlik alanının önemi, Irak’ın askeri kapasitesini yeniden inşa etme ve modernize etme çabaları kapsamında Fransız askeri teçhizatı tedarik etmesine yönelik ‘stratejik bir yol haritası’ üzerinde iki tarafın anlaşmaya varmasıyla da ortaya çıktı. Ayrıca Irak Savunma Bakanlığı ile Fransız şirketi Harmattan AI arasında ‘otonom hava savunma sistemleri’ konusunda bir niyet mektubu imzalandı. Paris, bu iki adımı, ‘iki tarafın askeri kapasitenin güçlendirilmesi alanındaki iş birliğini sürdürme ve Irak’a egemenlik görevlerini yerine getirmesi konusunda destek sağlama yönündeki iradesinin teyidi’ olarak değerlendiriyor. Ortak bildirinin bir bölümünde Zeydi’nin, ‘hava hareketliliği, topçu sistemleri, insansız hava araçlarına karşı sistemler (C-UAS) ile hava savunma ve gözetleme sistemleri’ alanlarında Fransız şirketleri ile Irak Savunma Bakanlığı arasındaki görüşmeleri teşvik etme niyetinde olduğu belirtildi.

Tüm bunlar, Irak’ın silah tedarik kaynaklarını çeşitlendirme eğilimine işaret ediyor ve Paris bu amaç doğrultusunda uygun bir kapı olarak öne çıkıyor. Fransa’nın Irak’taki siyasi, diplomatik, kültürel ve sağlık alanlarında çok yönlü varlığını güçlendirmeye çalıştığı doğru olmakla birlikte, ülke özellikle iki ana sektöre önem veriyor: savunma ve enerji.

Savunma sektöründe olduğu gibi enerji alanında da Irak Elektrik Bakanlığı ile TotalEnergies arasında Irak’a sıvılaştırılmış doğal gaz tedarik edilmesine yönelik bir mutabakat zaptı imzalandı. Bu kapsamda Zeydi, Fransız petrol şirketinin Başkanı Patrick Pouyanne’yi kabul etti. Taraflar ayrıca Irak’ın enerji sektöründeki kapasitesinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesine yönelik bir program konusunda mutabakat zaptı imzaladı. Ancak Fransa’nın Irak’taki petrol ve doğal gaz alanındaki hedefleri bununla sınırlı değil. Ortak bildiride, Irak’ın TotalEnergies ile ‘Irak’ın petrol üretimini artırmayı, enerji verimliliğinin yükseltilmesine katkı sunmayı, enerji alanındaki egemenliğini güçlendirmeyi ve ülkedeki enerji dönüşümünü desteklemeyi’ amaçlayan, ‘geniş ölçekli yatırımlara dayalı’ bir dizi enerji projesi konusunda görüşmelere başlamayı kabul ettiği belirtildi. Dünyanın ciddi bir enerji krizi yaşadığı bir dönemde, büyük petrol rezervlerine sahip bir ülkeyle böyle bir anlaşmaya varılması Fransa açısından son derece önemli bir kazanım olarak değerlendiriliyor.