Irak’ın kara kaplı defteri... Siyasi partilerin ekonomi algoritması

Kara paranın aklanmasındaki 3 aşama... İran’ın payı Hamas ve Husileri finanse ediyor

27 Aralık 2022 tarihinde Bağdat’taki el-Kifah pazarında bir adam ABD doları banknotlarını sayıyor. (AFP)
27 Aralık 2022 tarihinde Bağdat’taki el-Kifah pazarında bir adam ABD doları banknotlarını sayıyor. (AFP)
TT

Irak’ın kara kaplı defteri... Siyasi partilerin ekonomi algoritması

27 Aralık 2022 tarihinde Bağdat’taki el-Kifah pazarında bir adam ABD doları banknotlarını sayıyor. (AFP)
27 Aralık 2022 tarihinde Bağdat’taki el-Kifah pazarında bir adam ABD doları banknotlarını sayıyor. (AFP)

Bağdat, 2010 yazı... Saatler süren sorguya rağmen yolsuzluk davasının şüphelisi soğukkanlılığını koruyordu. Bacak bacak üstüne atmış, sorgunun bitmesini ve odadan çıkmayı bekliyordu. Sorguyu yürüten müfettiş ise şaşkınlık içindeydi.

Şüpheli, “Bütün bunlar ne zaman bitecek?” diye sordu. Müfettiş ise “Tüm sorulara cevap verdiğinde” karşılığını verdi.

Sorguyu yürüten kişi, deneyimli bir mali denetçiydi. Elindeki delillerle ‘kanıtlarla kuşatılmış bir zanlıyı’ mahkûm edebileceğine inanıyordu. O dönemde yolsuzluk vakaları ise su sümbülü gibi hızla yayılıyordu; küçük bir noktadan başlayıp kısa sürede tüm nehri kaplayan bir ot misali.

Müfettiş sorularını sıklaştırıp delilleri masaya koyarken, zanlı şöyle dedi: “Sevgili dostum... Neden kendini yoruyorsun? Beni bu odadan çıkarmak için ayırdığım 1 milyon dolar hazır bekliyor.”

Müfettiş, “Ben rüşvet kabul etmem” dedi. Zanlı ise şaşkınlıkla, “Kim bunun sana verileceğini söyledi?” diye karşılık verdi.

Odaya birkaç dakikalık sessizlik hâkim oldu. Ardından zanlı, “Rahatla dostum” dedi.

Sorgu böylece sona erdi.

2012 yılında emekliye ayrılan müfettiş, “Dosya hâlâ açık” diyor ve geçtiğimiz haziran ayının ortasında başlatılan, üst düzey yetkililer ile siyasetçileri de kapsayan gözaltı operasyonlarının bu kez farklı bir sonuca ulaşmasını umut ediyor.

Söz konusu sorgu, milyarlarca dolarlık karmaşık bir yapının yalnızca küçük bir kesitini gözler önüne seriyordu. Zamanla anlaşıldı ki, söz konusu 1 milyon dolar bireyleri korumak için değil, kendisini sürekli geliştiren ve eski bir yetkilinin ‘Irak’ın kara kaplı defteri’ olarak nitelendirdiği gölge yapılanmaları ayakta tutmak için ayrılmıştı.

Yıllar boyunca Irak’taki siyasi partiler ve İran yanlısı silahlı gruplar, ‘ekonomi ofisleri’ olarak bilinen yapılar kurdu. Bu yapıların temel görevi, petrol gelirlerinden pay almak, bunu sözleşmeler ve komisyonlar aracılığıyla resmî olmayan kasalara aktarmaktı. Ancak bu mekanizmaların hukuken suç kapsamına alınması son derece güç olurken, bunlarla mücadele etmenin ağır siyasi bedeller doğurmasından da endişe ediliyordu.

Ekonomi ofisleri devleti

Şarku’l Avsat’ın yürüttüğü araştırma, ilk kez ‘ekonomi ofisleri’ olarak bilinen yapının işleyiş mekanizmasını gözler önüne seriyor. Bu sistem, belirli niteliklere sahip kişiler tarafından kurulurken, zamanla etraflarında kamu görevlilerinden oluşan hücreler ile Irak içinde ve dışında faaliyet gösteren geniş bir müteahhit ve iş insanı ağı şekillendi.

Eski yetkililer, müfettişler, mali denetçiler ve milletvekilleriyle yapılan özel görüşmeler, bu ofislerin tasarlanma biçiminin zaman içinde kendi kendini üreten bir sisteme dönüştüğünü ortaya koydu. Buna göre yapı, yeni alt ofisler oluşturarak büyüyen bir mekanizma haline gelirken, gücünü hem silahlı gruplardan hem de ülkedeki iktidar yapısını belirleyen seçimlerden alıyor.

Hükümetin kurumsal yapıları hakkında bilgi sahibi bir danışmanın açıklamalarına göre, ‘ekonomi ofisleri’ modeli 2006 yılında ilkel bir yapı olarak ortaya çıktı ve üç ayrı büyüme ile uyum aşamasından geçerek bugün oldukça karmaşık bir organizasyona dönüştü.

Bu sistem sayesinde İran’ın, paralel mali yapılar üzerinden direniş ekseninin finansmanına katkı sağladığı belirtiliyor. Ancak elde edilen gelirlerin yalnızca İran’ın kontrolünde olmadığı, asıl öneminin ABD yaptırımlarının aşılmasına yönelik faaliyetleri perdelemesinden kaynaklandığı ifade ediliyor.

Aynı açıklamaya göre ekonomi ofisleri iki kademeden oluşuyor. ‘VIP düzeyi’ olarak tanımlanabilecek ilk kademede Şii ve Sünni siyasi parti liderleri yer alıyor. Bu isimlerin görevi, sözleşmeleri imzalamak ve elde edilen kârdan pay almakla sınırlı kalırken, uygulama süreci ikinci kademe tarafından yürütülüyor. ‘Turist sınıfı’ olarak nitelendirilen bu ikinci yapı ise çok daha geniş ve dallanıp budaklanan bir ağdan oluşuyor.

Haftalardır haklarında soruşturma yürütülen şüpheliler ile el konulduğu açıklanan paraların büyük ölçüde ikinci kademe kapsamındaki kişilerle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor. Yetkililerin birinci kademe olarak tanımlanan üst düzey yapıya ulaşıp ulaşmadığını söylemek için ise henüz erken olduğu belirtiliyor.

Irak yönetimi, 28 Haziran 2026’da Bağdat’taki Yeşil Bölge’de tank ve zırhlı araçların da kullanıldığı geniş çaplı bir güç gösterisi düzenleyerek bazı siyasetçilerin merkezlerine baskın yaptı ve onlarca kişiyi gözaltına aldı.

Iraklı siyasetçilerin bir kısmının ‘darbe girişimi’ olarak nitelendirdiği operasyona, saldırı ve dramatik bir hava taşıyan ‘Şafak Baskını’ adı verildi. Bu ilk operasyonun ardından gerçekleştirilen diğer gözaltılar ise sessiz şekilde yürütüldü.

Soruşturmaların odağında, Irak enerji sektörünün üst düzey iki ismi bulunuyor. Bunlar Petrol Bakanlığı Rafineri İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Adnan el-Cumeyli ile Dağıtım İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ali Mearic. Söz konusu isimlerin, ya da en azından birinin, İran’ın petrol kaçakçılığı ve ABD yaptırımlarını aşma programında kilit halkalar olduğu; bunun yanı sıra silahlı grupların ve farklı siyasi aktörlerin seçim kampanyalarının finansmanında da rol oynadığı değerlendiriliyor.

Yolsuzluk bir utanç kaynağı değil

Gazeteciler ve siyasetçilere göre, bugüne kadar ardı ardına gelen Irak hükümetlerinin kamu kaynaklarının zimmete geçirilmesiyle mücadele amacıyla başlattığı kampanyaların hiçbiri kalıcı başarı sağlayamadı. Bu girişimler çoğunlukla geniş çaplı gözaltı duyurularıyla başlıyor, ancak ne hesap sorulmasıyla ne de kamu yönetimindeki işleyişi düzenleyen mevzuatın reformuyla sonuçlanıyordu. Bu durum, söz konusu kampanyaların iktidar çevreleri arasındaki hesaplaşmaların ya da iç siyasi krizlerin üzerini örtmeye yönelik olduğu yönündeki kanaati güçlendirdi.

Yaklaşık yirmi yıldır Irak’ta yolsuzluk, failleri açısından toplumsal bir utanç unsuru olarak görülmedi. Aksine, haklarında ciddi yolsuzluk şüpheleri bulunan zengin isimler toplumun önde gelen figürleri gibi muamele görürken, siyasal İslamcı partileri eleştiren çevreler bu suçların zamanla normalleşmesini, devlet hazinesine veya kamu bankalarına ait ve ‘sahibi belirsiz’ kabul edilen malların alınmasını dinen yasaklamadığı öne sürülen bazı fetvalara bağlıyor.

sdefrg
Tutuklu Adnan el-Cumeyli davasıyla ilgili bir evde nakit para ele geçirildi. (Irak Yüksek Yargı Konseyi)

Siyasetçiler arasında, son yirmi yılda zimmete geçirildiği öne sürülen kamu kaynaklarının büyüklüğüne ilişkin onlarca milyar dolardan yüzlerce milyar dolara kadar uzanan farklı tahminler dile getiriliyor. Buna karşın yetkililer, çoğu zaman kamuoyunda dolaşan bu rakamları ne doğruluyor ne de yalanlıyor.

Londra’da yaşayan ekonomist Sadık er-Rikabi, ‘ekonomi ofisleri’ olarak bilinen yapıların bütçeden her yıl yaklaşık 15,3 milyar doları kontrol altına aldığını tahmin ediyor. Rikabi’ye göre, onlarca aracı ve şirket, değeri yüz milyarlarca doları bulan devlet varlıklarının işletilmesini üstlendi.

Muhammed Şiya es-Sudani başkanlığındaki önceki hükümet, 2023 yılından itibaren yaklaşık 450 milyar dolarlık üç yıllık bütçeyi yürürlüğe koymuştu. Ancak mevcut Başbakan Ali ez-Zeydi, görevi devraldığında devlet hazinesinde yalnızca 1 milyar dolar bulunduğunu söyledi.

Bakanlığın gölge aktörleri

Partilerin ekonomi ofislerini şekillendiren sistem ilk bakışta oldukça basit görünüyor. Ancak bu sadelik, aynı zamanda yapının en karmaşık yönünü oluşturuyor. Partiler, kolayca denetlenebilen ve güven duydukları kişileri seçerek resmî kurumlarda mali işlemleri yürütmekle görevlendiriyor. Bu kişiler, resmî belgelerde imzaları bulunmayan, ancak süreçleri perde arkasından yöneten ‘gölge aktörler’ olarak faaliyet gösteriyor.

Yaklaşık on yıl önce aldığı tehditler nedeniyle görevinden ayrılan eski bir müfettiş, “Ekonomi ofislerinin üyeleri genellikle tahmin edilebilir kişilerden oluşur; örneğin parti liderinin dar aile çevresi. Ancak akla gelmeyecek isimler de vardır; şoförün eşi, korumalardan birinin kuzeni ya da mahallede sürekli sorun çıkaran bir genç... Bunlar nüfuz sahibi oldukları için değil, kolay yönlendirilebildikleri ve çıkar karşılığında ikna edilebildikleri için seçilir” diyor.

Zaman içinde siyasi partiler, benzersiz becerilere sahip insan kaynağı oluşturdu. Bu kadrolar; pazarlık yürütme, bürokrasinin işleyişini ve piyasanın ihtiyaçlarını iyi tanıma, bankalar ile döviz bürolarında özel bağlantılar kurma ve denetim ile yaptırımlardan kaçınma konusunda uzmanlaştı.

Bağdat’ta yaşayan ekonomist Ziyad el-Haşimi’ye göre, bir ekonomi ofisinin yöneticisinde yalnızca ‘hayatta kalma içgüdüsü’ bulunması yeterli değil. Bu kişinin şirketler, bakanlıklar ve genel müdürleri kapsayan geniş siyasi ve resmî ilişki ağına sahip olması gerekir. Elinde büyük bir anlaşmayla üst düzey isimlerin kapısını istediği an çalabilecek konumda olmalıdır.

Partiler, mali ağlarını yönetecek en uygun ismi bulabilmek için birbirleriyle rekabet ediyor. Siyasi danışmanlardan biri, “Ekonomi ofisinin sorumlusu, adı perde arkasında büyüyen bir figürdür. Azımsanmayacak bir güce sahiptir, ancak çoğu durumda parti liderinin gölgesi altında kalır. İkisi arasındaki ilişki son derece hassas ve gizemlidir” değerlendirmesinde bulunuyor.

Ekonomi ofisleri, resmî bir statüye sahip olmamalarına rağmen kamu yönetimi üzerinde önemli bir nüfuz kuruyor. Hükümeti destekleyen Şii çatı oluşumu Koordinasyon Çerçevesi’nin iki üst düzey üyesi, “Bakanlar bile zaman zaman onların çalışanı gibi hareket edebiliyor” ifadelerini kullanıyor.

Ülkede yapılan her seçimden sonra partiler hükümeti kurmak için masaya oturuyor. Görünüşte siyasi ve ideolojik pazarlıklar yürütülse de, kaynaklara göre bu görüşmelerin asıl amacı ekonomi ofislerinin etki alanlarını ve gelecek dört yıldaki paylarını belirlemek. Bu süreçte parlamentodaki sandalye sayıları, bakanlıkların paylaşımında kullanılan bir puan sistemine dönüşüyor.

Adının açıklanmasını istemeyen eski bir yetkili ise sistemi şöyle anlatıyor: “Bir bakan, müsteşar ya da genel müdür göreve başladıktan sonraki ilk haftadan itibaren partiye bağlı ekonomi ofisinin ekibi bakanlığın sözleşmeleri üzerinde pazarlık yürütmeye başlar. Her şey planlandığı gibi giderse, sonunda bakana ‘Burayı imzala’ derler.” Aynı yetkili, “Irak'ta herhangi bir kamu kurumunun ekonomi ofislerinin baskısından bağımsız şekilde sözleşme imzalayabilmesi çok ender rastlanan bir durumdur” ifadesini kullandı.

Bu sistem, seçimlerin yalnızca hükümetleri kurmadığını, aynı zamanda piyasayı siyasi partiler arasında yeniden paylaştırdığını ortaya koyuyor. Dolaylı olarak, bakanlar ve üst düzey kamu yöneticileri de banka kasasının anahtarını kapının altına bırakan bir görevliye benzetiliyor.

Rikabi, ekonomi ofislerini ‘siyasi kota sisteminin ilan edilmemiş mali merkezi’ olarak tanımlıyor. Rikabi’ye göre bu yapıların asıl tehlikesi kamu parasını çalmaları değil, Irak devletinin işleyişini şekillendirmeleri.

Rikabi, siyasi partilere bağlı ekonomi ofislerinin yaklaşık 40 ayrı ağdan oluştuğunu, bunların da bakanlıklar, il meclisleri, belediyeler, bankalar ve diğer kamu kurumlarında yaklaşık 200 nüfuz hücresi kurduğunu belirtiyor. Bu hücrelerin ise kendilerine bağlı binden fazla paravan şirket ya da yüklenici oluşturduğu ifade ediliyor.

Araştırma kapsamında görüşülen iş insanlarına göre, parti ekonomi ofisleriyle bağlantılı şirketlerin önemli bir bölümü meşru ticari faaliyetler de yürütüyor. Ancak bu şirketler, ‘kirli işleri yönetenlerle el sıkışmadan gerçek iş fırsatlarına ulaşmanın mümkün olmadığını’ söylüyor.

u778k
Haziran 2004’te Bağdat’ın Karrada bölgesindeki bir banka şubesinde çalışanlar para sayıyor. (Getty Images)

Eski bir milletvekili de Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bazı partiler kendi iş insanlarını yetiştirdi. Parti kadrolarından gelen isimleri nüfuz sahibi tüccarlara dönüştürdüler. Bazı parti liderleri ise zaten piyasada faaliyet gösteren iş insanlarına ortaklıklarını dayatmayı başardı” dedi.

Yıllar içinde ekonomi ofisleri iki farklı iş insanı profili ortaya çıkardı. Birinci grupta, parti liderinin çevresindeki isimler yer alıyor. Bu kesim olağanüstü vergi muafiyetlerinden ve kamu kurumlarında sağlanan istisnai kolaylıklardan yararlanırken, buna karşılık seçim kampanyalarının, partiye yakın şirketlerin ve siyasi hizmet sunan televizyon kanallarının finansmanına katkı sağlıyor. İkinci grubu ise özel sektör temsilcileri oluşturuyor. Bu kesim, hak edişlerini tahsil etmekte ciddi güçlük yaşıyor. Irak Müteahhitler Birliği verilerine göre, 2025 yılı itibarıyla özel sektörün tahsil edemediği alacakların toplamı yaklaşık 28 milyon dolara ulaştı.

Sonuç olarak, onlarca ekonomi ofisinin, kamu ihalelerini yönlendiren müteahhitler ve devlet ile siyasi partiler arasında hareket eden aracılar üzerinden devlet bütçesinin yaklaşık yüzde 10’unu, yani yılda yaklaşık 15 milyar doları kontrol ettiği belirtiliyor. Bu rakama kaçakçılık faaliyetlerinden ve özel sektör varlıklarının ele geçirilmesinden elde edilen gelirler ise dahil edilmiyor.

Paranın döngüsü... Avcılıktan kurumsallaşmaya

Yaklaşık yirmi yıl boyunca ekonomi ofislerinin para trafiği, partilerin değişen koşullara uyum sağladığı üç farklı aşamadan geçti. Rikabi’ye göre, 2004-2008 yıllarını kapsayan ilk dönemde zimmete geçirilen gelirler yurt dışına kaçırılıyor; gayrimenkul, arsa ve otel alımlarında kullanılıyordu. İkinci aşamada ise, 2010-2014 yılları arasında, ekonomi ofisleri çaldıkları paraları muhafaza edebilmek için yerel bankalar kurmak zorunda kaldı. Ancak bu durum, fonların yurt dışına aktarılmasını durdurmadı.

Rikabi’ye göre, bu dönemde bankalar ‘güvenli kasa’ işlevi gördü. Böylece paralar yarı resmî yollarla çekilebiliyor ve döviz satış penceresindeki kur farklarından kazanç elde edilebiliyordu.

Üçüncü aşama ise ABD Hazine Bakanlığı’nın kara para aklama ve yasa dışı para transferi yöntemlerini ortaya çıkarmasıyla başladı. Bankalara ve yurt dışına para çıkışına yönelik denetimlerin sıkılaşmasının ardından ekonomi ofisleri yeni yöntemlere yöneldi. Rikabi, “Bu kez piyasanın ihtiyaçlarına cevap veren şirketler kurdular. Önce emlak şirketleri ve alışveriş merkezleri açtılar, son dönemde ise küçük ölçekli fabrikalar kurmaya başladılar” dedi.

Kaynakların ortak değerlendirmesine göre, ekonomi ofislerinin temelleri mezhep grupları arasındaki şiddet olaylarının patlak verdiği dönemde atıldı. Taraflar, çatışmaların sürdürülmesi için finansman kaynaklarının taşıdığı kritik önemi bu süreçte fark etti.

2004-2007 yılları arasında Bağdat’ta görev yapan eski bir ABD ordusu subayı, “Bu, savaş ağalarının kaynaklar üzerindeki mücadelesine benziyordu. Mallara el koyarak silah satın alıyor, militan devşiriyorlardı. O dönem gördüğüm örneklerden biri, bir gazoz fabrikasının Sünni bir grubu finanse etmesiydi. Buna karşılık Şii bir milis grubu ilaç ticareti yapıyordu” dedi. Daha sonraki dönemde ise bu yapıların faaliyetleri ‘fidye için adam kaçırma’ eylemlerine kadar uzandı.

Ekonomi ofislerinin ilk belirgin modeli, 2006-2010 yılları arasında görev yapan İbrahim el-Caferi’nin kısa süreli hükümeti ile Nuri el-Maliki’nin ilk kabinesi döneminde kurumsallaştı. Bu model, büyük bir pazarda faaliyet gösteren acemi bir tüccarın yöntemlerini andıracak kadar basit bir yapıya sahipti.

Bu sistemde parti, kontrol ettiği bakanlığın ihalelerini ele geçiriyor, ardından bunları belirli bir kâr payı karşılığında yüklenici şirketlere devrediyordu. Söz konusu payın bazı durumlarda yüzde 30’a ulaştığı belirtiliyor.

2003’te Saddam Hüseyin’in devrilmesinden önce parti kadrolarının büyük bölümü uzun yıllar muhalefette faaliyet göstermişti. Devlet kurumlarına ilk kez girdiklerinde daha önce hiç karşılaşmadıkları idari düzenlemelerle tanıştılar ve kariyerleri boyunca alışık olmadıkları bürokratik bir dille yürütülen toplantılara katıldılar.

Eski bir yetkili, yaklaşık yirmi yıl önce başbakanlık ofisinde kilit görev üstlenen bir siyasetçiyi örnek gösteriyor. İdari tecrübesi sınırlı olan bu isim, tesadüfen yeni Irak’ın kuruluş sürecindeki kritik müzakerelerin merkezinde yer aldı.

Yetkili, “ABD’li petrol şirketi ExxonMobil’in temsilcisinin başbakanla randevusu vardı. Ancak toplantıdan bir saat önce, aynı zamanda iktidar partisinin yöneticilerinden olan görevli, ‘Görüşme zaten dün yapıldı. ExxonMobil neden başbakanla yeniden görüşmek istiyor?’ dedi” ifadelerini kullandı.

Bunun üzerine başbakanlıkta panik yaşandı. Aynı şirketi temsil eden iki kişinin birden Yeşil Bölge’de bulunması, bunlardan birinin sahte kimlikle hareket ediyor olabileceği endişesini doğurdu.

Daha sonra ise olayın yanlış anlaşılmadan kaynaklandığı ortaya çıktı. Başbakanın bir gün önce görüştüğü kişi bir cep telefonu şirketinin temsilcisiydi. Başbakanlık çalışanı, ExxonMobil adını duyunca şirketin petrol değil, cep telefonu sektöründe faaliyet gösterdiğini sanmıştı.

Her ne kadar ilk model dışarıdan bakıldığında dağınık ve yetersiz görünse de, sistem içinde gelir paylaşımına dayalı bir düzenin temelini attı. Örneğin Sağlık Bakanlığı’nı kontrol eden bir partinin Elektrik Bakanlığı’nın ihalelerine müdahale etmesi kolay değildi. Ancak ilerleyen yıllarda ekonomi ofisleri ile siyasi partilerin faaliyet alanları giderek iç içe geçti.

Bu ilk model, bir bakıma ‘avcılık yöntemini’ andırıyordu; avcı, yakaladığı avın gerçek değerini bilmiyordu. Eski bir yetkili, “Ekonomi ofisleri başlangıçta oldukça acemiydi. İçeriğini dahi bilmedikleri sözleşmeleri satıyorlardı. Üstelik bu sözleşmelerin bir kısmı hiçbir zaman uygulanmıyordu” dedi.

Siyasi partilerin devlet bürokrasisini daha iyi tanımaya başlamasıyla birlikte bu model de değişime uğradı. Böylece ekonomi ofislerinin ikinci aşaması ortaya çıktı ve elde edilen gelirler önemli ölçüde arttı.

Siyasi danışmanlardan biri, “Parti liderleri, kamu ihalelerini dış şirketlere satmanın kendilerini daha büyük kazançlardan mahrum bıraktığını fark etti. Bunun üzerine kendi şirketlerini kurdular. Tecrübeleri arttıkça, daha önce yaklaşık yüzde 30 olan kâr payı zamanla yüzde 50-60 seviyesine yükseldi” ifadelerini kullandı.

Ancak yeni kurulan şirketler projeleri doğrudan üstlenmeye başlayınca denetim, muhasebe ve kalite kontrol alanlarında ciddi sorunlar yaşandı. Danışmana göre, yolsuzluklar, başarısızlıklar ve gecikmeler nedeniyle çok sayıda sözleşme ya tamamlanamadı ya da askıda kaldı.

Açık kaynaklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, 2008 yılından DEAŞ’ın 2014 yılı ortasında Irak’ın geniş kesimlerini ele geçirmesine kadar geçen dönemde yaklaşık 6 bin kamu projesi yarım kaldı. Bu dönem, ekonomi ofislerinin ilk iki modelinin olgunlaştığı süreç olarak değerlendiriliyor.

DEAŞ’a karşı yürütülen savaşın sona ermesi ve silahlı grupların nüfuzunun artmasının ardından etkili çevreler, ekonomi ofislerinin kendi şirketlerine devrettiği ihalelerde ciddi sorunlar bulunduğunu fark etti. Yaklaşık bir asırlık geçmişe sahip devlet bürokrasisinin aşılmasının kolay olmadığı, denetim ve mali inceleme süreçlerinin ise hem zaman hem de maliyet açısından büyük yük oluşturduğu görüldü.

Gelir ve maliyet algoritması

Partiler, bu sorunlara karşı hızlı şekilde ekonomi ofislerini uyarlayacak yeni bir yöntem geliştirdi. Böylece sistemin üçüncü aşaması ortaya çıktı. Siyasi danışman, “Sözleşmeleri doğrudan belirli bir kâr payı karşılığında satma yöntemi ve işleri kendisi yürütecek şirketler kurma seçeneği terk edildi. Bunun yerine aracı konumunda sahte şirketler kurulmaya başlandı. Bu şirketler devletten ihaleyi alıyor, ardından gerçek uygulayıcı olan uzman şirketlerle en uygun fiyatı elde etmek için pazarlık yapıyordu” dedi.

Bu yöntemde amaç, yalnızca ihaleyi alıp satmak ya da devlet prosedürleri konusunda yeterli deneyime, uzmanlığa veya bilgiye sahip olmayan bağlı bir şirkete devretmek değildi. Bunun yerine resmî olarak kayıtlı görünen bir paravan şirket kuruluyor; bu şirket ihaleyi alıyor, elinde tutuyor ve sözleşmeyi devralacak şirkete en yüksek bedeli ödetmek için bir tür pazarlık süreci yürütüyordu.

Bu mekanizma, toplam sözleşme bedeli üzerinden değil, beklenen kâr üzerinden pay alınmasına dayanıyor. Kâr, tahmini maliyet ile şirketin sunduğu teklif arasındaki fark üzerinden hesaplanıyor. Örneğin bir projenin tahmini maliyeti 6 milyon dolar olarak belirlenirken bir şirket 16 milyon dolarlık teklif verirse, beklenen kâr marjı 10 milyon dolar oluyor.

Daha sonra taraflar arasında pazarlıklar başlıyor ve nihai kâr miktarı belirleniyor. Anlaşmalara bağlı olarak 10 milyon dolarlık kâr beklentisi 9 milyon ya da 8,5 milyon dolara indirilebiliyor.

Nihai kâr rakamının belirlenmesinin ardından, bunun üzerinden kesilecek oran hesaplanıyor. Örneğin 9 milyon dolarlık kârdan yüzde 35 pay alınması kararlaştırılırsa, kesilecek miktar 3,15 milyon dolar oluyor.

Eski müfettiş, “Yolsuzluk dosyalarındaki belgelerin büyük bölümü hukuken düzgün görünüyor. Çünkü ekonomi ofislerinin üyelerine ulaşan herhangi bir bağlantı bulunmuyor; zira onlar kendilerini suçlayacak imza atmadan, usule uygun sözleşmeler yapıyorlar” dedi.

Müfettişe göre bugün yargının tahmini maliyetlerin arkasındaki kodları çözebilecek uzmanlara ihtiyacı var.

Bu mekanizmanın, sözleşmelerin imzalanması aşamasında VIP düzeyi olarak tanımlanan ilk kademe tarafından kullanıldığı söylenebilir. Bunun yanında, uygulama aşamasında ihaleleri bekleyen müteahhitler ile kamu kurumlarındaki bazı çevreler arasında dağıtılan komisyonlardan da kazanç sağlanıyor. Bu durum, ‘aç kedileri doyurmak’ olarak nitelendirilen bir gelir paylaşımı oluşturuyor.

Danışman, “Birinci kademedeki bazı aktörler kendilerini sürekli en büyük kaybeden olarak görüyor. Çünkü sözleşmeleri imzalayan bakan veya bakan yardımcısı, kendisini tatmin edecek bir pay alamıyor” ifadelerini kullandı.

sdfrgth
Irak yargı makamları tarafından 9 Temmuz 2026 tarihinde, tutuklu Adnan el-Cumeyli davasına ilişkin yaklaşık 12 milyon doların bir yağmur suyu kanalında saklanmış halde ele geçirilmesinin ardından yayınlanan fotoğraf

Bu bakan veya müsteşar yardımcısı üzerinden, sözleşmelerin uygulanma aşamasında etkisini artıran bankacılar ve aracılardan oluşan yeni ağlar ortaya çıkıyor. Danışmana göre, zimmete geçirme suçlamasıyla tutuklanan Adnan el-Cumeyli, parti liderlerinin ekonomi ofislerinin birinci kademesinde ikincil bir halka konumunda bulunurken, zamanla ikinci kademedeki alt ekonomi ofislerinin oluşmasında temel bir merkez haline geldi.

Bunun sonucunda yeni aktörler ortaya çıkıyor. Bu kişiler, birinci kademe ekonomi ofislerinden sözleşme satın alan şirketlerden pay alıyor ve bu projeleri ikinci kademenin kontrolü altında hayata geçirmeye çalışıyor.

Siyasi danışman, bu tür bir anlaşmanın işleyişini şöyle anlatıyor: “Küçük bir aracı, yetkili kişiye şöyle der: Sözleşmelerin tamamlanması karşılığında sana anlaşmaya bağlı olarak yüzde 1 ya da yüzde 2 vereceğiz; ya da belirli bir miktar ödeyeceğiz.”

Operasyon nasıl gerçekleştiriliyor?

Şirket, bir döviz bürosuna para ya da çek bırakıyor. Bu ödeme, ancak ihale tamamlandıktan sonra yetkili kişiye teslim ediliyor. Söz konusu süreç ise genellikle devlet tarafından avans ödemelerinin yapılmasını gerektiren çok sayıda idari aşamadan geçiyor.

Genellikle döviz bürosuna, paranın teslim edilmesi için belirli kişilerin gelmesi gerektiği bildiriliyor. Aracılar, “Bazen bu teminatlar çek şeklinde, bazen de Chevrolet marka araçlar veya lüks konut projelerindeki daireler olarak verilebiliyor” diyor.

dfergt6
2 Ocak 2025 tarihinde devlet medyası tarafından yayınlanan bir fotoğrafta, eski Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Beyci Rafinerisi’nin dördüncü ve beşinci ünitelerinin açılış töreninde görülüyor; sağında soruşturma kapsamında gözaltında tutulan Adnan el-Cumeyli, solunda ise eski Petrol Bakanı Hayyan Abdulgani yer alıyor. (AFP)

Aracılar, yetkililer ile şirketler arasında kritik bir rol oynuyor. Paraları teslim alıp rüşvet şartları yerine getirilene kadar muhafaza ediyorlar. Bazı durumlarda ise aracının aynı zamanda döviz bürosunun sahibi olduğu belirtiliyor. Bu kişiler, devlet kurumu ile şirket arasında doğrudan teması engelleyen bir bağlantı noktası oluşturuyor. Ancak zamanla bu yapı büyüyerek ‘yeni zenginler’ sınıfının ortaya çıkmasına yol açtı.

Son yıllarda ekonomi ofislerinin ikinci kademesinin gölgesinde yeni mali aktörler ortaya çıktı. Bu kişiler, ‘rüşvet kasadarları’ olarak nitelendiriliyor.

Bu kasadarlar, geçmişleri fazla bilinmeyen kişiler olmalarına rağmen yerel piyasada tanınır hale geldi. Farklı kaynakların aktardığına göre bunlar arasında Hasan ve Muhammed el-Kürdi kardeşler de bulunuyor. İddiaya göre iki kardeş, Adnan el-Cumeyli dosyasıyla bağlantılı yaklaşık 500 milyon dolarla ülkeden ayrıldı.

Irak yargısı, şu ana kadar Kürdi kardeşler hakkında herhangi bir açıklama yapmadı. Medyada kanıt sunulmadan yayılan bazı iddialara rağmen haklarında resmî bir suçlama da bulunmuyor. Bazı haberlerde, kardeşlerin para dağıtımı sırasında korunmaları için Irak’ta onlarca silahlı kişiyle birlikte hareket ettikleri öne sürüldü. Günümüzde ise doğrulanmamış bilgilere göre Yunanistan ile Fransa arasında seyahat ettikleri belirtiliyor.

Genetik sıçrama

Hükümet kaynakları, el-Cumeyli ve geniş ağıyla birlikte ekonomi ofislerinin gelişim sürecinde bir ‘genetik sıçrama’ oluşturduğu konusunda hemfikir. El-Cumeyli kariyerine Petrol Bakanlığı’nda sıradan bir memur olarak başladı. Daha sonra Bağdat’ın kuzeyindeki Beyci Rafinerisi’nde yükseldi ve bu tesis ilerleyen dönemde onun en önemli faaliyet alanına dönüştü.

Kaynakların aktardığına göre, 2023 yılında etkili bir Sünni siyasi parti, Beyci Rafinerisi’ni de kapsayan Kuzey Rafinerileri Genel Müdürlüğü görevi için Şii müttefikleriyle Koordinasyon Çerçevesi içinde pazarlık yürüttü. Görev el-Cumeyli’ye verildi.

El-Cumeyli, yalnızca bir yıl içinde Petrol Bakanlığı müsteşarlığına yükseldi. İki yıl içinde ise sözleşmeler üzerinde tam yetki sahibi oldu. Bu tarihten itibaren Beyci’de kendisi için büyük bir kaynak alanı buldu.

Eski bir yetkilinin ifadesine göre el-Cumeyli, aralarında herkese güvenlik koruması sağlayan bir kişinin de bulunduğu beş yetkiliyle birlikte, rafinerilerin ‘ekonomi ofisleri’ için adeta bir yönetim kurulu oluşturan grubun parçasıydı.

El-Cumeyli’nin liderliğindeki bu yapı kısa sürede ‘çok taraflı hizmet dağıtım merkezine’ dönüştü. Zamanla faaliyetleri sınırları aştı; çeşitli taraflara sözleşmeler verildi, projeler hayata geçirilmeden ödemeler yapıldı ve bunların büyük bölümü Beyci Rafinerisi ile bağlantılıydı.

Bu anlamda el-Cumeyli, hem Şii hem de Sünni güç çevrelerinin desteğini alan bir isim haline geldi. Ardından, eski bir petrol yetkilisinin ifadesiyle, ‘inanılması güç felaketler’ yaşandı.

Beyci Rafinerisi, DEAŞ’ın kontrolü sırasında gördüğü hasarlar nedeniyle kapasitesinin yaklaşık yarısıyla çalışıyor ve günde yaklaşık 150 bin varil petrol türevi ürün üretiyor. Güvenlik görevlileri ve eski yetkililerin ifadelerine göre, tesis Romanya’dan yaklaşık 450 milyon dolar değerinde pompa ve pres ekipmanı satın aldı. Ancak bu ekipmanların Beyci tesisinin mevcut altyapısıyla uyumlu olmadığı ortaya çıktı.

Eski bir yetkili, “Ekipmanlar Beyci’ye ulaştığında kullanım dışı durumdaydı çünkü teknolojik olarak eskimişti. Bunların beyaz benzin üretimine katkı sağlaması gerekiyordu, ancak daha sonra bu ürünün standartlara uygun olmadığı anlaşıldı” dedi.

Çalışanlar, “Ekipmanlar yeni gibi gösterilmek amacıyla boyanmak üzere bir atölyeye götürüldü” ifadesini kullandı. Bir çalışan ise “Çalışmadığı için bir kenara kaldırıldı” dedi.

Şüphelerin artmasının ardından Beyci’nin insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırıya uğraması dikkat çekti. Saldırıda, söz konusu ekipmanların bulunduğu bölüm imha edildi.

Petrol Bakanlığı veya rafineri yönetiminden Romanya sözleşmesi ya da pompaları imha eden İHA saldırısıyla ilgili doğrulama alamadık. Ancak kimliklerinin açıklanmamasını isteyen enerji sektörü yetkilileri, söz konusu sözleşmenin yapıldığını doğruladı. Yetkililerden biri, “Ekipman alımının temel amacı, DEAŞ’la mücadele döneminin ardından gizemli koşullarda kaçırılan ve daha sonra bilinmeyen bir yere taşınan üretim ünitelerinin yerine yenilerini koymaktı” açıklamasında bulundu.

El-Cumeyli’nin mavi defteri

Eski bir yetkili, “El-Cumeyli, 2023 yılından itibaren çok kısa bir süre içinde Kuzey Rafinerileri için yaklaşık 4 milyar dolar değerinde sözleşmenin onaylanmasını sağladı. Bu sözleşmeler arasında Irak petrol tesislerinin teknik özelliklerine uymayan ekipman alımları da bulunuyordu” dedi.

Bu gelişmeler, el-Cumeyli’nin çalışma yöntemindeki ‘genetik sıçramanın’ temelinde siyasi güç dengelerindeki büyük değişimlerin bulunduğuna işaret ediyor. Konuya hâkim danışman, “El-Cumeyli, Sudani hükümetinin kurulmasından önce ekonomi ofisleri konusunda herhangi bir deneyimi bulunmayan, ancak son seçimlerde hızla yükselen bir siyasi ittifak için alternatif bir ekonomi ofisine dönüştü” değerlendirmesinde bulundu.

9oloo09
Ocak 2025’te devlet medyası tarafından yayınlanan bir hava fotoğrafında, Bağdat’ın kuzeyindeki Beyci Rafinerisi görülüyor. (AFP)

Bazı siyasetçiler, son dönemde el-Cumeyli’nin, söz konusu siyasi ittifakın liderinden seçim kampanyalarının finansmanına ilişkin el yazısıyla hazırlanmış talepler aldığını aktardı. Siyasetçilerden biri, “Finansman talepleri zaman zaman 150 milyon dinara ulaşıyordu. Ancak bazı anlatımlarda bu rakamın 200 ya da 500 milyon dinar olduğu da ifade ediliyor” dedi.

Güvenilir bir kaynak, el-Cumeyli’nin bu talepleri ‘mavi bir deftere’ kaydettiğini belirtti. Bir yargı kaynağı ise söz konusu defterin artık ‘paraların, isimlerin ve ağların izini sürmek için bir delil niteliği taşıdığını’ ifade etti.

Irak’ın petrol havuzundaki balinalar

Irak’ın elinde yalnızca petrol denizi var. Iraklı gruplar da bu denizde yüzmekten başka bir şey öğrenmedi. Onlarca silahlı grup ve milyarlarca dolarlık bütçelerle, bu yüzücüler artık karanlık bir havuzdaki timsahlara dönüştü.

Eski bir bakan, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Irak petrolü iki kez satıyor. Birincisi resmî yollarla, ikincisi ise kaçakçılık ağları üzerinden” dedi.

İşlenmemiş ham petrolün kaçak ticareti, ekonomi ofislerinin birbirine bağlı ağlarını bir araya getiren gölge ekonominin en önemli alanlarından birini oluşturuyor. Bu yakıt, doğrudan elektrik üretim santralleri ve sanayi fırınlarında kullanılıyor; ayrıca yeniden rafine edilerek veya işlenerek başta motorin olmak üzere çeşitli petrol ürünlerine dönüştürülüyor.

Hükümet, özellikle asfalt fabrikalarının ihtiyacını karşılamak amacıyla piyasaya satılmak üzere belirli miktarda kara petrol tahsis ediyor. Bu yakıtın ton fiyatı, yönetimlerin değişmesiyle farklılaşan fiyatlandırmalara bağlı olarak 100 ila 250 dolar arasında değişiyor.

İki kaynak ve eski bir Petrol Bakanlığı yetkilisi, ‘çifte kaçakçılık’ yönteminin 2023-2025 yılları arasında ekonomi ofislerine yıllık yaklaşık 2 milyar 600 milyon dolar gelir sağladığını belirtti.

Kaynaklara göre bu dönemde, yetkililerin bir ton kara petrolün fiyatını 250 dolardan 100 dolara düşürmesiyle eş zamanlı olarak asfalt fabrikalarına verilen lisanslarda da büyük artış yaşandı.

Şarku’l Avsat, söz konusu dönemde görev yapan yetkililerle iletişime geçti, ancak bu kişiler açıklama yapmayı reddetti.

Ekonomi ofisleri, kara petrol ticaretinde iki işlemi aynı anda yürütüyor: Mevcut asfalt fabrikalarının ihtiyacını olduğundan fazla göstererek fazla miktardaki ürünü ele geçirmek ve yalnızca kâğıt üzerinde var olan sahte fabrikalar adına devletten akaryakıt satın almak.

Üç kaynağa göre, yerel fabrikalara ulaşmayan kaçak kara petrol, aracılar ve şirketler üzerinden Irak limanlarına taşınıyor ve buradan yükleniyor. Kaynaklardan biri, bölgesel bir limanın Irak’tan kaçırılan kara petrol sevkiyatlarını almak üzere özel bir rafineri tahsis ettiğini öne sürdü.

Irak makamlarının yıllar boyunca kara petrol kaçakçılığı faaliyetlerini engelleme girişimleri ise başarısız oldu. Eski bazı bakanların yalnızca devlet fiyatını artırarak mücadele etmeye yönelik sınırlı girişimleri dışında, bu faaliyetlerin önüne geçilemedi.

Şiddetli petrol savaşı

Koordinasyon Çerçevesi’nde yer alan bir siyasetçi, ekonomi ofisleri arasındaki çıkar ilişkilerinin seçimlerden sonraki siyasi pazarlıklara da yansıdığını belirtiyor. Buna göre petrol dosyasıyla ilgili belirli makamlarda yapılan düzenlemeler, aracıların kuruma dağıtılması ve zaman içinde farklı pozisyonlara kaydırılması, Petrol Bakanlığı için verilen sert mücadelenin nedenlerinden birini oluşturuyor.

Koordinasyon Çerçevesi’nden bir lider de “Enerji alanındaki çıkar ağları yalnızca akaryakıt gibi petrol türevlerinin ticaretiyle sınırlı değil, ham petrolle bağlantılı işlemlere de uzanıyor” ifadelerini kullandı.

ABD, Mayıs 2026’da Dağıtım İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ali Mearic’e ve Asaib Ehli’l Hak yöneticilerine yaptırım uygulamıştı. Washington, Mearic’i görevini kullanarak Irak petrolünün yönlendirilmesini kolaylaştırmak ve İran lehine satış yapılmasına imkân sağlamakla suçlamıştı. ABD’ye göre Mearic, İran petrolünün Irak petrolüyle karıştırılmasına ve bu karışımın pazarlanmasını sağlayacak belgelerin hazırlanmasına yardımcı oldu.

Mearic, Irak güçlerinin Haziran 2026’da çıkardığı yakalama kararı kapsamında düzenlediği operasyonlarda gözaltına alınan isimler arasında yer aldı. Söz konusu kişinin, İran’ın ABD yaptırımlarını aşmak için güvendiği isimlerden biri olduğu değerlendiriliyor.

Ancak İran, Irak petrolünün satışından elde ettiği gelirleri nasıl alıyor? Bu soru uzun süredir yanıtı bilinmeyen en önemli meselelerden biri olarak görülüyor.

(foto altı) Aktivistlerin, yolsuzluk suçlamasıyla bazı yetkililerin gözaltına alınmasıyla eş zamanlı olarak Yeşil Bölge’deki bir Irak tankını kaydettiği videodan alınan ekran görüntüsü

Bazı direnişçiler, davranışları bakımından Amerikalılara benziyor

Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) ekonomi ofislerinin oluşumunu tamamen kontrol etmesi ihtimal dışı görülüyor. Ancak Irak’taki nüfuzunu kullanarak bu yapılarla yatırım ilişkisine girdiğinde tamamen masum bir aktör olarak da değerlendirilemez.

İki Şii siyasetçi, “İran’ın kendine ait ekonomi ofisleri bulunuyor” diyor. Son yıllarda DMO adına faaliyet gösteren iş insanları ve şirketler Irak piyasasına yoğun şekilde girdi ve önemli ayrıcalıklara sahip sözleşmeler aldı. Benzer durum, Hizbullah adına otelcilik ve sağlık sektörlerinde çıkar alanları oluşturan Lübnanlı iş insanları için de geçerli.

Eski bir Şii ittifak üyesi, Hizbullah’ın ‘bağlılıklar ve komisyonlara göre Irak’ta faaliyet göstermesine izin verilen tüccarları belirlediğini’ söyledi.

Aynı kişinin ifadesine göre İran, Hizbullah’ın Irak’taki yatırımlarının sonunda direniş ekseninin çıkarlarına hizmet edeceğinden emin olurken, Irak’taki müttefiklerinin hırslarıyla aynı ölçüde başa çıkamıyor.

Kaynak ayrıca, “DMO liderleri, finansal açıdan büyük sıçrama yapan Iraklı silahlı grup yöneticilerini, karakterleri bakımından Amerikalılara benzetiyor” ifadesini kullandı.

Bununla birlikte bazı DMO mensuplarının Irak deneyiminden etkilendiği, mali ağlar kurduğu ve parti ekonomi ofisleriyle ilişkiler geliştirdiği belirtiliyor. Şii siyasetçiye göre bu durum, ‘direniş’ adı verilen faaliyetlerle, onun gölgesinde büyüyen ticari çıkarların iç içe geçmesine yol açtı.

Ancak İran devleti de Irak’la kurduğu yakın ilişkiden ekonomik kazanç sağlıyor. Gümrük İdaresi verilerine göre İran’ın Irak’a ihracatı 2018-2025 yılları arasında yaklaşık 4,5 milyar dolardan 11,2 milyar dolara yükseldi. Bu rakamın bir bölümünü Irak’a yapılan elektrik ve doğal gaz ihracatı oluşturuyor.

Bununla birlikte İran, Irak’taki gölge ekonomi ofislerinden de çeşitli faydalar sağlıyor. Eski bir milletvekili, “İranlılar, parti liderlerinden sanki direniş eksenine bağlı kişileri desteklemek için alınan bir vergiymiş gibi para kesiyor” dedi.

Adının açıklanmasını istemeyen eski milletvekiline göre, DMO yetkilileri Iraklı parti liderleriyle iletişime geçerek milyonlarca dolar hazırlanmasını ve bu paraların Hamas hareketi ya da Husilere bağlı temsilcilere teslim edilmesini istiyordu.

Milletvekili sistemi şöyle anlattı: “Bir telefon geliyordu ve şöyle deniyordu: Hacı... 5 milyon dolar hazırla. Bir kişi ofisine gelip parayı alacak.”

DMO, Irak’taki nüfuzunu kendisine yakın adayların seçimlerdeki şansını artırmak için de kullanıyor. Kaynakların ve tanık ifadelerinin karşılaştırılması sonucunda, İranlı subayların Ağustos-Kasım 2025 döneminde belirli adayların seçim kampanyalarını desteklemek amacıyla ekonomi ofislerinden yaklaşık 15 milyon dolar çektiği ortaya çıktı. Eski milletvekili, “Parti liderleri çoğu zaman bu talepleri geri çevirmiyor” dedi.

adewfre
Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan (soldan ikinci) tutuklu Adnan el-Cumeyli davası kapsamında ele geçirilen altın külçelerini inceliyor. (Irak yargı makamları)

ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında Iraklılar, ekonomik gelecekleri konusunda ciddi soru işaretleriyle karşı karşıya kaldı. Ülkedeki ağır mali krizin tek nedeni Hürmüz Boğazı’nın kapanması değildi; İran nüfuzunun ve ekonomi ofislerinin oynadığı karmaşık roller de bu süreçte etkili oldu.

2018 yılında aldığı tehditler nedeniyle ülkeden ayrılan eski bir Denetim Kurumu yetkilisi, durumu şu sözlerle değerlendirdi: “Bu durum, küçük balinaların büyük bir balinanın karnından beslenmesine benziyordu... Ancak büyük balina bugün hasta hale geldi.”

Irak’ı yeniden inşa etmek için ‘Şafak Baskını’

Medya kuruluşları, evlerde, çiftliklerde, hatta yer altına ve kanalizasyon hatlarına gizlenmiş nakit paralara ait görüntülerle dolup taşıyor.

Eski bir müfettiş, “Bugün gördüğümüz bu paraların hiçbiri, gözaltına alınan kişiler açısından gerçek bir değer taşımıyordu (...) Çünkü bu paralar piyasaya girmeyi ve varlıklara dönüşmeyi başaramadı” dedi. Ona göre bu paralar ancak devlet tarafından geri alındığında yeniden değer kazandı.

Ekonomist el-Haşimi, gözaltına alınan şüphelilerin bu paraları nakit olarak ellerinde tutmasını, takip ve gözetim nedeniyle bu paraları ortaya çıkarmanın veya resmî yollarla kullanmanın zor olmasına ve kara para aklamaya imkân sağlayacak resmî belgelerin bulunamamasına bağlıyor.

El-Haşimi’ye göre, bu kadar büyük miktarda nakdin varlığının en mantıklı nedeni, ekonomi ofislerinin rüşvet ve komisyon ödemeleri, hatta haraç niteliğindeki talepleri karşılamak, yerel ve bölgesel aktörlerle ve rakip ofislerle koordinasyon sağlamak için sürekli nakit ihtiyacına sahip olması.

El-Haşimi, “Nakit paranın varlığı, işlerin tamamlanması için hızlı ve doğrudan ödeme gerektiren süreçlerin yürütülmesini büyük ölçüde kolaylaştırıyor” dedi.

Birçok kişi, aracıların tutuklanmasının ekonomi ofislerinin genişliği ve karmaşık yapısı nedeniyle önemli bir fark oluşturacağına inanmıyor. Eski bir soruşturma hâkimi, “Bu çok katmanlı ve zaman içinde gelişen uyarlama ile hile yöntemleri nedeniyle bazı şüpheliler, büyük resimdeki kendi konumlarını ve rollerini dahi bilmiyordu (...) Onlar, sonunda bir parti liderine ya da birkaç liderden oluşan bir yapıya ulaşan karmaşık bir zincirin aktif parçalarıydı” ifadelerini kullandı.

Salim isimli kaynak ise, “Yetkililerin son dönemde gerçekleştirdiği operasyonlar ekonomi ofislerinin kullandığı araçları hedef alıyor. Ancak ekonomi ofislerinin altyapısını tamamen dağıtmak için çok daha kapsamlı bir çalışma gerekiyor” dedi.

Ancak isminin açıklanmasını istemeyen bir kaynak, “Soruşturmacılar karmaşık bir dosyayla karşı karşıya. Bu dosyanın çözülmesi ve tüm bağlantıların takip edilmesi mümkün olacak. Çünkü aracılar, ağın son halkası olmasalar da üst kademelere ulaşmanın anahtarlarını ellerinde tutuyorlar” değerlendirmesinde bulundu.

Ekonomi ofislerinin yapısı incelendiğinde, bugüne kadar açıklanan gözaltıların ağırlıklı olarak ikinci kademe üzerinde yoğunlaştığı ve henüz üst düzey aktörlere ulaşılmadığı görülüyor. Bu durum, bazı yetkililerin operasyonun ‘mali krizi aşmak ve maaşlar gibi devlet yükümlülüklerini karşılamak amacıyla nakit kaynakları yeniden toplama girişimi’ olduğu yönündeki değerlendirmelerini açıklıyor.

Ancak operasyonun seyrini değiştirebilecek bazı gelişmeler de yaşandı. Yerel medya kuruluşları, 12 Temmuz 2026’da güvenlik güçlerinin eski Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı Ahmed el-Esedi’nin Bağdat’taki evine baskın düzenlediğini bildirdi. Haberlerde, operasyon sırasında el-Esedi’nin evde bulunmadığı belirtildi.

Yüksek Yargı Konseyi’nden el-Esedi hakkında herhangi bir açıklama gelmedi. Ancak bu gelişme, operasyonun daha üst düzey bir nüfuz alanına yaklaştığı şeklinde değerlendiriliyor. Zira el-Esedi, Haşdi Şabi bünyesindeki Ketaib Cundu’l İmam grubunun liderliğini yürütüyor ve aynı zamanda iktidardaki Koordinasyon Çerçevesi’nin üyeleri arasında yer alıyor.

Rikabi, yalnızca bireyler üzerinde durulması gerektiği görüşünde değil. Ona göre asıl odaklanılması gereken nokta, mali akışların finansal ve idari sistemi ile gelir kaynaklarının yeniden yapılandırılması olmalı. Rikabi, ABD ya da başka herhangi bir aktör tarafından uygulanan maksimum baskıya rağmen ekonomi ofislerinin doğrudan ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığını belirtiyor.

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, temmuz ayının ortasında Washington’a yaptığı ziyarette büyük vaatlerle gitti. Iraklı danışmana göre, ABD yönetimi Bağdat’tan ‘ekonomi ofislerinin devletten ayrıştırılmasını ve bu yapıların İran’ı Irak kaynaklarından mahrum bırakacak ölçüde sınırlandırılmasını’ bekliyor.

Bu değerlendirme, hükümetin hangi tür yolsuzluğu hedef aldığı sorusuna yanıt verebilir. Ancak Ali ez-Zeydi’nin karşı karşıya olduğu en büyük zorluk, bu süreci nasıl sonlandırmak istediğinde yatıyor. Rikabi, “Bu süreç uluslararası desteği gerektiriyor ve hükümet bunu alıyor. Aynı zamanda yargının da desteğine ihtiyaç var ve bu destek mevcut. Ancak yapıyı hedef almak, herkesi aynı anda doğrudan karşısına almamak için cesaret ve siyasi beceri gerektiriyor” dedi.

Ancak ekonomi ofislerinin yapısı incelendiğinde, farklı koşullar ve ihtiyaçlardan yararlanarak yöntemlerini geliştiren bu ağların karşısında Şafak Baskını operasyonunun şu ana kadar yalnızca yapının ‘kuyruğuna’ yöneldiği, asıl işleyiş mekanizmasına ulaşamadığı görülüyor.

Bu yapıların bir anda tamamen ortadan kaldırılması, siyasi sistemde köklü değişimlere yol açabilecek büyük bir sarsıntı anlamına gelebilir. Bunun yerine süreç, Koordinasyon Çerçevesi dışından yeni dengelerin ve yeni güç dinamiklerinin oluşmasına doğru ilerliyor.

ABD yönetimi açısından ise bu süreç, büyük ihtimalle İran’ın nüfuz alanlarının sınırlarını yeniden çizmek ve gelecek vaat eden yatırımlar için daha güvenli bir alan oluşturmak konusunda daha geniş bir hareket alanı sağlayacak.