Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

İsrail dahil, pratikte buna itiraz edebilecek hiçbir bölgesel güç yok

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)

Macid Kiyali 

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki -ve başta Mısır olmak üzere muhtemelen diğer taraflara da açık olan- ortak savunma antlaşması, Ortadoğu'da yeni bir bölgesel düzenin temelini attı. Mevcut uluslararası ve bölgesel veriler çerçevesinde bu düzenin muhtemelen yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla sınırlı kalmayıp, bilhassa deniz koridorları ve boğazlar üzerindeki mücadelenin büyümesine bağlı olarak siyaseti, ekonomiyi, teknolojiyi ve kara ile deniz yolları başta olmak üzere altyapıyı da kapsaması öngörülüyor.

Yeni Ortadoğu düzeni projesini, 90'ların başlarında ortaya atılan projeden ayıran birkaç husus bulunuyor. Bunların en önemlileri şöyle sıralayabiliriz:

1- Barış süreci (1991 Madrid Konferansı) ışığında önceki projenin öncülüğünü yapan İsrail, bu projenin dışında kalıyor. Hatta İsrail; ister Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan'dan ayrı ayrı gelsin, isterse hepsinin bir araya gelmesinden doğsun, bu ittifaka potansiyel yeni bir tehdit olarak bakıyor.

2- Bu blok ekonomik, teknolojik, askeri ve mali ağırlığın yanı sıra devasa bir coğrafi ve demografik derinliğe sahip olup, bu durum kendisine uluslararası ve bölgesel denklemlerde siyasi ağırlık kazandırıyor.

3- Bu projenin ortaya çıkışı, ABD yönetiminin; İsrail'in siyasi, güvenlik, ekonomik ve ahlaki açıdan kendisine yük olduğuna ikna olmasının ardından, başta Suriye, Lübnan ve Filistin olmak üzere birçok dosyada İsrail'in bölgedeki müdahalelerini kısıtlamaya çalıştığı bir dönemle eş zamanlı gerçekleşti.

4- Bu düzen, İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunun gerilediği, sınırlandırıldığı ve yeniden kendi sınırlarının ardına itildiği bir bölgesel ortamda şekilleniyor.

5- 1990'ların başlarında İsrail’in eski Başbakanı Şimon Peres tarafından ABD’nin desteğiyle ortaya atılan ‘Yeni Ortadoğu’ projesi, ekonomi, teknoloji, çevre ve altyapı alanlarında İsrail'i Arap ülkeleriyle olan etkileşimlerin merkezine yerleştiren bir barış çözümünün gereksinimleri çerçevesinde şekillenmişken, bu yeni proje, İsrail'in dayatmalarına ters düşmekte veya bunlardan tamamen bağımsız bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, bu projenin sürdürülebilirlik ve gelişim ihtimalini güçlendiren çok sayıda iç ve dış etken bulunuyor. Özellikle de İsrail dahil, pratikte buna itiraz edebilecek hiçbir bölgesel güç bulunmuyor. Zira İsrail; gerek yükselen bölgesel güçlerden oluşan bu blok karşısında, gerekse de İran'ın nüfuzunun kırılmasının ardından -bölgede onu tamamen terk etmemekle birlikte- taşıdığı İsrail yükünü hafifletmeyi kendi çıkarlarına uygun bulacak olan ABD karşısında kendini zorlu bir çıkmazın içinde bulacağına şüphe yok.

Güç dengesi

Peres, Ortadoğu düzeni projesinde bu sistemin İsrail’in aklı, Körfez’in sermayesi ve Mısır’ın işgücünden oluşan üç itici gücünden bahsetmişti. Yani İsrail'i liderlik konumuna yerleştiriyordu. Ancak mevcut üçlü proje, yerleşip kökleşmesi halinde çok daha güçlü bir tablo çiziyor. Zira devasa bir insan kaynağı ve geniş coğrafi alanın yanı sıra mali, ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitelere sahip. Bir başka deyişle bu ülkeler, finansmanı (özellikle Suudi Arabistan), sanayiyi (özellikle Türkiye) ve nükleer caydırıcılığı (Pakistan) ellerinde bulunduruyor.

Daha detaylı bakıldığında ise bu blok, en büyük kısmını Suudi Arabistan'ın (2 milyon 148 bin kilometrekare) oluşturduğu 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsıyor ve 379 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Pakistan ise (255 milyon nüfus) en büyük insan gücünü temsil ediyor. Söz konusu bloğun ekonomik gücü de 3,8 trilyon dolarlık bir gayrisafi yurt içi hasıladan oluşuyor. (Suudi Arabistan ve Türkiye ekonomik güç açısından neredeyse başa başken, Pakistan 410 milyar dolarla ekonomik açıdan en zayıf halkayı oluştursa da insan gücü ve nükleer güç gibi iki çok önemli avantajı bulunuyor)

İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrık'ındaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki, şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda.

Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olarak petrol ve doğalgaz kaynaklarına dayanan büyük bir mali güce ve akıllı şehirler, dijital altyapı, yapay zekâ (Aİ) ile çeşitli sanayi kollarında yoğunlaştırdığı geniş bir yatırım kapasitesine sahip. Öte yandan Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında stratejik bir coğrafi konumu, sanayi, ticaret, elektronik ve -başta insansız hava araçları (İHA) olmak üzere- savunma sanayisinde geniş bir tabana dayanan çeşitlendirilmiş ve dinamik bir ekonomisi var. Pakistan ise sanayi, tarım, hizmet sektörü, yazılım ve dijital şirketler alanında yükselen bir ülke görünümünde.

Askeri güç bağlamında Türkiye öne çıkan bir konuma sahip. Öyle ki, ABD'den sonra NATO'daki en büyük askeri güce ve kara, hava, deniz kuvvetleri bünyesindeki muhtelif teçhizatla donatılmış güçlü bir ordu Türkiye’nin. Ayrıca Türkiye; İHA, savunma sistemleri, füzeler ve savaş gemileri de dahil olmak üzere kendi silahını üreten bir ülkedir. Pakistan'a gelince, personel sayısı bakımından en büyük orduya sahip olmasının yanı sıra nükleer bir gücü de yani nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip bulunuyor. Suudi Arabistan ise hava gücüne dayanan askeri kapasitelere, modern savaş uçaklarına, hava ve füze savunma sistemlerine sahip.

Sonuç itibarıyla, yukarıda aktarılanlar ışığında; siyasi iradenin mevcudiyetiyle birlikte ortak çıkarların bu gidişatı desteklemesi ve buna dayalı stratejik politikaların oluşturulması halinde, söz konusu ülkeler arasında bir tür entegrasyon (tamamlayıcılık) ortaya çıkıyor.

İsrail'in çekinceleri

İsrail'in bakış açısına göre, savunma karakterine rağmen bu bloğun veya ittifakın kurulması; kendisine yönelik bir meydan okuma ve Ortadoğu'da tek başına hegemonya kurma ihtimalini engelleme girişimi niteliğinde. Öyle ki İsrail, İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun gerilemesinin ardından bu hedefe ulaşmak üzere olduğunu düşünüyordu. Üstelik bu ittifak, İsrail'in ABD'nin Ortadoğu stratejisindeki konumunu da zayıflatıyor.

Bütün bunların yanında İsrail bu ittifakı, Suudi Arabistan'a kendisiyle normalleşmesi yönünde kurulan tüm baskıları boşa çıkaran ve -özellikle bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrinin hayata geçirilmesi ile İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki askeri müdahaleleri ile saldırılarının durdurulması için ABD'nin İsrail'e baskı yapması gerekliliği hususunda- kendi şartlarını dayatma noktasında Riyad'ın konumunu pekiştiren bir adım olarak görüyor.

İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)
İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)

İsrailli küresel jeopolitik ve terör uzmanı Dr. Anat Hochberg-Marom, geçtiğimiz günlerde Maariv gazetesinde kaleme aldığı makalede İsrail'in tutumunu şöyle özetledi:

“ABD ile Suudi Arabistan arasındaki sivil nükleer iş birliği anlaşması... Ortadoğu'da dramatik bir gelişme ve önemli bir atılım teşkil ediyor ve İsrail'de derin endişe yaratıyor... Suudi Arabistan topraklarında uranyum zenginleştirilmesine yönelik ABD onayı... uluslararası denetim seviyesini düşürüyor... Bu yaklaşıma göre uranyum zenginleştirme meşru bir sivil araç olarak kabul ediliyor. Bu ise başta Türkiye ve Mısır olmak üzere bölgedeki diğer ülkeleri benzer bağımsız kapasiteler talep etmeye itebilir... Trump yönetiminin bakış açısına göre on milyarlarca dolar değerinde olduğu tahmin edilen '123 Anlaşması', ABD’nin koruma şemsiyesi altında Suudi Arabistan'da enerji altyapısını ve ekonomik büyüme motorlarını geliştirmeyi, Çin ile Rusya'nın Körfez bölgesindeki nüfuzunu azaltmayı ve Washington ile Riyad arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirmeyi amaçlıyor... İsrail'in bakış açısına göre ise modern savaş uçaklarından hava savunma sistemlerine, oradan da siber ve istihbarat kapasitelerine kadar uzanan gelişmiş silah sistemlerinin satışını içeren yan sözleşmeleri de kapsayan bu anlaşma, İsrail'in ulusal güvenlik konseptindeki temel varsayımları sarsıyor. ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması tarihi bir sınav anını temsil ediyor... İsrail'i yeni oyunun kurallarını anlayan, daha karmaşık ve tehlikeli bölgesel gerçeklik karşısında yeni bir strateji şekillendirebilecek proaktif, dengeli ve akıllı bir liderliği benimsemeye mecbur bırakıyor.”

Benzer şekilde İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrik'indaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre üstelik İsrail'in endişesi, söz konusu iki ülkenin ABD ile olan ilişkilerini ve Suriye, Lübnan, Irak (ve elbette bunların arasındaki Ürdün) ile sahip oldukları özel ilişkileri de kapsar hale gelmiş bulunuyor.

İsrail, güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, Amerika Birleşik Devletleri'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden ve onu İsrail'e baskı yapma konusunda daha serbest kılacağından endişe ediyor.

İsrailli analist Zvi Bar'el, geçtiğimiz haziran ayında İsrail gazetesi Haaretz’de kaleme aldığı makalede, “Türkiye, Ortadoğu'daki Yeni Güvenlik Düzeninin Lideri Olmayı Hedefliyor" gibi oldukça anlamlı başlık taşıyan makalesinde şunları yazmıştı: "Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ve güvenlik sanayisi yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık üretim yapıyor... Olayların merkezinde yeniden İsrail değil, Türkiye var” diye yazdı.

ABD bağlamında bile İsrail; güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, ABD'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden endişe duyuyor. Zira bu durumun, -özellikle İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun kırılmasının ardından- Filistinlilere, Suriye'ye ve Lübnan'a yönelik politikalarını rasyonel bir zemine oturtması için İsrail'e baskı yapma konusunda ABD'nin elini daha da rahatlatacağından korkuyor.

İsrail'in bir diğer sorunu da tüm bunların, en azından öngörülebilir gelecekte bir Arap-İsrail normalleşmesi şartına bağlanmadan gerçekleşiyor olmasıdır. Ortadoğu'nun ve bilhassa Arap Meşrik'i bölgesinin artık tamamen kendi oyun alanları haline geldiğini zanneden aşırılık yanlısı hükümeti (Netanyahu, Smotrich, Ben-Gvir) en çok endişelendiren husus da tam olarak budur.

Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)
Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)

ABD’nin tutumunun özeti

Şu hususa dikkat etmeliyiz ki, bu anlaşma iki önemli gelişmenin ikliminde ortaya çıktı. Birincisi, Suudi Arabistan ile ABD arasında (22 Temmuz 2026) imzalanan ve 123 Anlaşması (ABD Atom Enerjisi Yasası uyarınca ABD ile diğer ülkeler arasındaki barışçıl nükleer iş birliğini düzenleyen yasal çerçeve) olarak bilinen barışçıl nükleer iş birliği anlaşmasıdır. Bu anlaşma reaktörlerin inşasını, elektrik üretimini, yüksek katma değerli sanayilerin yerlileştirilmesini, uzman insan kapasitesinin inşasını ve ileri teknolojilerde iş birliğinin güçlendirilmesini içeriyor.

İkincisi ise ABD'nin Türkiye ile F-35 savaş uçakları anlaşmasının hayata geçirilmesi ve Türk hava savunma sanayisinin desteklenmesi hususunda vardığı mutabakattır. Bu gelişme, geçtiğimiz günlerde Türkiye'de düzenlenen NATO Zirvesi ile birlikte Türkiye-ABD ilişkilerinin ve başkanlar Trump ile Erdoğan arasındaki bağların güçlendiği bir atmosferde gerçekleşti.

Akademisyen Dr. Kobi Barda, İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’ta yayımlanan, 30 Temmuz 2026 tarihli makalesinde tüm bunlardan ‘Trump'ın -özellikle de İsrail'de seçimler yaklaşırken- muhtemelen Netanyahu'ya iletmek istediği mesaj... Netanyahu'nun bir sonraki hükümeti kurmakla görevlendirilmesi halinde tamamen farklı bir model sunmak zorunda kalacağı’ sonucu çıkarıyor.

Bu çerçevede buradaki asıl mesele ABD'nin İsrail'den vazgeçmesi, onu sınırlandırmaya çalışması veya ona yönelik desteğini azaltması değil, aksine siyaset, ekonomi, teknoloji, çevre ve güvenlik alanlarındaki uluslararası sınamalar ile diğer kutupların yükselişi gölgesinde bazı ihtiyaçları olması. ABD, öncelikle bu ittifakın, ABD'nin bölgede yaşananlara dair sorumluluğun bir kısmını üstlendiği vizyonu temelinde kurulduğuna inanan bazı görüşlerin aksine, yükü ve sorumluluğu kendisiyle paylaşabilecek bölgesel güçlere, ikinci olarak hem bölgede hem de uluslararası arenada istikrarı yeniden tesis etmek amacıyla, İsrail'in birden fazla yöndeki taşkınlığını sınırlandırmayı da içerecek şekilde savaşlar silsilesine son vermeye ihtiyaç duyuyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Koalisyondan Husilere misilleme tehdidi

Yemen meşru hükümetine bağlı güçlerin, dün Taiz kentinin batısındaki el-Kedha cephesinde Husilere ait güçlere füze fırlattığı anları gösteren video kaydı. (AFP)
Yemen meşru hükümetine bağlı güçlerin, dün Taiz kentinin batısındaki el-Kedha cephesinde Husilere ait güçlere füze fırlattığı anları gösteren video kaydı. (AFP)
TT

Koalisyondan Husilere misilleme tehdidi

Yemen meşru hükümetine bağlı güçlerin, dün Taiz kentinin batısındaki el-Kedha cephesinde Husilere ait güçlere füze fırlattığı anları gösteren video kaydı. (AFP)
Yemen meşru hükümetine bağlı güçlerin, dün Taiz kentinin batısındaki el-Kedha cephesinde Husilere ait güçlere füze fırlattığı anları gösteren video kaydı. (AFP)

“Yemen Meşru Hükümetini Destekleme Koalisyonu”, İran destekli Husilerin Suudi Arabistan’ın güneyindeki Abha, Hamis Muşayt, Cizan ve Necran kentlerinde sivil ve ekonomik hedefleri vurmasının ardından, Husileri caydırmak için gerekli operasyonel tedbirlerin alınacağı uyarısında bulundu. Saldırılarda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 73 sivil yaralandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, dün Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile düzenlediği basın toplantısında, Husilerin “kaldıramayacakları bir kapı açtığını” söyledi. Bin Ferhan, ülkesinin herhangi bir saldırı karşısında kendisini savunmaktan çekinmeyeceğini vurguladı.

Lavrov ise Husilerin saldırılarını “kabul edilemez ve ters tepen eylemler” olarak nitelendirdi ve Moskova’nın Riyad’ın girişimlerine tam destek verdiğini belirtti.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da Husileri “İran’ın araçları ve vekilleri” olarak tanımlayarak, Yemen’deki gelişmelerin arkasında “İran’ın eli” olduğunu değerlendirdi.

Rubio gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu gelişmeleri yakından takip ediyoruz. (...) Ayrıca bazı kara operasyonlarının da gerçekleştiğini düşünüyorum. Yemen güçleri Husilere karşı koyuyor ve onları sahada elde etmeye çalıştıkları bazı ilerlemelerden geri çekilmeye zorluyor” ifadelerini kullandı.

Çok sayıda Arap ve İslam ülkesi ile kuruluşu da Husilerin saldırılarını kınayarak, Suudi Arabistan’ın egemenliğine yönelik açık ihlaller karşısında Riyad’la tam dayanışma içinde olduklarını bildirdi. Söz konusu ülkeler ve kuruluşlar, Suudi Arabistan’ın güvenliğini, egemenliğini ve ulusal kaynaklarını korumaya yönelik attığı adımlara destek verdiklerini açıkladı.


Yemen'de cepheler yeniden hareketlendi: Taiz'de şiddetli çatışmalar, Marib'de ilerleme

Batı Taiz'de Yemen hükümet güçlerine mensup bir savaşçı, havan mermisinin ateşlenmesi sırasında kulaklarını kapatıyor (AFP)
Batı Taiz'de Yemen hükümet güçlerine mensup bir savaşçı, havan mermisinin ateşlenmesi sırasında kulaklarını kapatıyor (AFP)
TT

Yemen'de cepheler yeniden hareketlendi: Taiz'de şiddetli çatışmalar, Marib'de ilerleme

Batı Taiz'de Yemen hükümet güçlerine mensup bir savaşçı, havan mermisinin ateşlenmesi sırasında kulaklarını kapatıyor (AFP)
Batı Taiz'de Yemen hükümet güçlerine mensup bir savaşçı, havan mermisinin ateşlenmesi sırasında kulaklarını kapatıyor (AFP)

Yemen hükümet güçleri ile Husiler arasındaki çatışmalar çarşamba günü birçok cephede şiddetlenirken en yoğun çatışmalar ülkenin batısında, özellikle Taiz'in el-Kedha, el-Berh ve el-Vaziiye bölgelerinde yaşandı. Marib, Cevf ve Beyda'nın yanı sıra Dali vilayetindeki Müris cephesinde de askeri hareketlilik sürerken hükümet güçleri son günlerde elde ettiği kazanımları pekiştirmeye çalışıyor.

Husiler, özellikle Taiz'in batısında kontrol altına alınması tehlikeye giren bölgelere büyük takviyeler göndererek hükümet güçlerinin ilerleyişini durdurmaya ve sahile açılan daha fazla bölgeye ulaşmasını engellemeye çalışıyor. Buna karşılık hükümet güçleri ve ortak güçler çatışma hatlarına takviye göndermeyi sürdürüyor. Çatışmalar ve hava saldırıları nedeniyle Husilerin kayıplarının arttığına ilişkin işaretler bulunuyor.

Batı Yemen sahili, mevcut tırmanışın ağırlık merkezine dönüşmüş durumda. Husiler son dönemde ele geçirdikleri mevzileri korumaya çalışırken hükümet güçleri saldırıyı kırmayı, Taiz kentinin Moha ile bağlantısını kesmeye yönelik girişimleri engellemeyi ve sahile ve Bab el-Mendeb'e doğru ilerlemeyi hedefliyor.

dcfvg
Husilere karşı çatışmalar sırasında ağır makineli tüfek taşıyan Yemen hükümet güçlerinden bir asker (AFP)

Taiz'in batısında en şiddetli çatışmalar el-Kedha, el-Berh ve el-Vaziiye'de yaşanıyor. Hükümet güçleri ve ortak güçler, Husilerin son günlerde ele geçirdiği mevzileri geri almak amacıyla örgütle şiddetli çatışmalara giriyor.

Taiz eksenindeki silahlı kuvvetler ile Vatan Kalkanı Güçleri salı günü Makbana ilçesine bağlı el-Kedha bölgesini kurtarmak amacıyla ortak askeri operasyon başlattıklarını duyurdu. Taiz ekseni kurmay başkanı Tümgeneral Abdülaziz el-Mecidi, operasyona katılan güçlerin el-Mekazime ve el-Mihal bölgeleri ile bunlara bitişik çok sayıda tepeyi geri aldığını ve ardından çatışmaların şiddetlendiğini söyledi.

Bu gelişmeye, silahlı kuvvetlere ait savaş uçaklarının el-Hubeyşi Dağı'ndaki er-Rahbe Okulu'nda Husilere ait bir toplanma alanı ve komuta merkezini hedef alan hava saldırısı eşlik etti. Askeri bir kaynağa göre saldırı, Husilerin söz konusu alanı askeri amaçlarla kullanmasının ardından düzenlendi.

Sahil cephesinin diğer bölgelerinde Ulusal Direniş Güçleri mevzilerini savunmayı sürdürürken Vatan Kalkanı Güçleri Komutanı Tümgeneral Abdurrahman el-Lahci de Moha'ya ulaştı. Bu sırada Husilerin bu cephedeki tırmanışına karşı koymak amacıyla askeri hazırlıklar devam ediyor.

Askeri kaynaklar, Husilerin savunma hatlarını güçlendirmek ve hükümet güçlerinin ilerleyiş alanını genişletmesini engellemek amacıyla Taiz'in batısına çok sayıda militan gönderdiğini belirtiyor. Örgütün ayrıca saldırıya uğramasını beklediği bölgelere çok sayıda mayın döşeyerek ilerleyişi yavaşlatmaya ve hükümet güçlerine daha ağır kayıplar verdirmeye çalıştığı ifade ediliyor.

ghyj
Husilerin bir mevzisine saldırı düzenleyen Yemen hükümet güçlerine ait askeri araç (AFP)

Batı sahilindeki çatışmalar, Taiz cephelerinin sınırlarını aşan bir önem taşıyor. Bunun nedeni bölgenin Moha ve Bab el-Mendeb'e uzanan yol üzerindeki stratejik konumu. Yemen hükümeti, Husilerin sahile doğru hareketlenmesinin, örgütün nüfuzunu güçlendirmeye ve bölgenin en önemli deniz geçiş noktalarından birinde uluslararası deniz taşımacılığını tehdit etmeye yönelik İran kaynaklı hedeflerin parçası olduğunu değerlendiriyor.

Marib ve Cevf'te hareketlilik

Marib'de hükümet güçleri kentin batısındaki bazı mevzilerde ilerleme kaydederken 7. Askeri Bölge birlikleri vilayetin kuzeyinde Husilerin mevzilerine yönelik saldırı başlattı. Bu gelişmeye Sırvah şehrinde  Husilerin takviyelerini hedef alan hava saldırıları eşlik etti.

Cevf'te ise hükümet güçleri son günlerde elde ettiği kazanımları pekiştirmeye yönelik operasyonlarını sürdürüyor. Güçler, Hayb ve eş-Şaaf ilçesindeki el-Yetme bölgesini ve daha önce el-Lebenat bölgesindeki bazı mevzileri geri almıştı.

cdfgh
Yemen güçleri Taiz'in batısında Husilere karşı şiddetli çatışmalara giriyor (AFP)

Askeri kaynaklara göre hükümet güçleri el-Lebenat Kampı'ndaki Husi gruplarını kuşatmaya çalışıyor. Bu kapsamda el-Hazm kenti çevresindeki örgüt mevzileri ve toplanma alanları hava ve topçu saldırılarıyla hedef alınıyor. Güçler aynı zamanda kampa uzanan kuzey ikmal hattına ulaşarak içeride bulunan Husilere takviye gönderilmesini engellemeyi amaçlıyor.

Bu hareketlilik, hükümet güçlerinin son günlerde Cevf'teki operasyonlarını genişletmesinin ardından yaşandı. Amaç, sahadaki sınırlı ilerlemeleri kalıcı olarak tutulabilecek mevzilere dönüştürmek. Mevcut operasyonların Husi ikmal hatları ve tahkimatlarına odaklanması da bununla bağlantılı.

Beyda'da hükümet güçleri son günlerde ilerlediği mevzileri pekiştirmeye çalışırken Dali'deki Müris cephesinde çatışmalar devam ediyor. Hükümet güçleri, Husilerin daha önce kaybettiği mevzileri geri alma girişimi kapsamında düzenlediği saldırıları püskürttü.

Kara operasyonlarına paralel olarak silahlı kuvvetlere ait savaş uçakları birçok cephede Husi mevzileri ve toplanma alanlarına saldırılar düzenledi. İnsansız hava araçlarının da kullanıldığı operasyonlar kapsamında Husiler cephe hatlarındaki güçlerini yeniden konuşlandırmaya ve savunmalarını güçlendirmeye çalışıyor.

Husi kayıpları

Mevcut tırmanış, Cevf, Beyda, Marib, Taiz ve batı sahili cephelerinde eş zamanlı yürütülen ve günler süren askeri operasyonların ardından geldi. Bu süreç, çatışmaların görece kontrol altında tutulduğu bir aşamadan hükümet güçlerinin geniş çaplı kara harekâtına geçtiği yeni bir döneme işaret ederken Husiler de takviye göndererek savunma hazırlıklarını artırdı.

bhyju
Yemen ordusu ile Husiler arasındaki çatışmalar nedeniyle Taiz'in batısındaki el-Kedha bölgesinde yükselen duman (AFP)

Sahil çatışmalarında Husilerin verdiği kayıpların boyutuna ilişkin bir göstergede, Ulusal Direniş Güçleri Tıbbi Hizmetler Dairesi Başkanı Dr. Tarık el-Azani, Moha'ya getirilen öldürülen ve esir alınan Husi sayısının “son derece yüksek” olduğunu söyledi. El-Azani, hastanelerin morglarının örgüt mensuplarının cesetleriyle dolduğunu ve yaralı olarak esir alınan Husiler nedeniyle yatakların da dolduğunu belirtti.

Husiler kayıplarını telafi etmek amacıyla çatışma hatlarına yeni takviyeler göndermeye, mevzilerini tahkim etmeye ve yoğun şekilde mayın döşemeye çalışıyor. Hükümet güçleri ise askeri baskıyı kullanarak son dönemde elde edilen kazanımların kapsamını genişletmeye çalışıyor.

Bu gelişmeler, Husilerin bölgesel çapta tırmanışını da sürdürdüğü bir döneme denk geliyor. Örgüt, Güney Suudi Arabistan'a yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarının yanı sıra sivil ve ekonomik altyapıyı hedef alan bir dizi saldırı düzenledi. Resmi açıklamalara göre saldırılarda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 73 sivil yaralandı.

Avrupa Birliği, Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik son saldırılarını şiddetle kınayarak Riyad'la dayanışma içinde olduğunu belirtti. Birlik, sivillerin ve sivil altyapının hedef alınmasının “kabul edilemez” olduğunu vurguladı. Saldırıların bölgesel güvenlik ve istikrarı baltalayan tehlikeli bir tırmanış oluşturduğu ve Yemen'deki çatışmaya barışçıl çözüm bulma çabalarına yönelik riskleri artırdığı uyarısında bulundu.

Avrupa Birliği, Husilere Yemen içinde ve dışında tüm saldırıları derhal durdurma çağrısı yaptı. Birlik ayrıca Kızıldeniz'deki ticari gemileri hedef alan saldırılar da dahil olmak üzere tüm saldırıların sona erdirilmesini ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin ilgili kararlarına uyulmasını istedi.

Washington'da ise ABD'nin Yemen Büyükelçiliği, Yemen hükümetinin “halkını savunma ve İran rejimi tarafından desteklenen terörist Husi milislerinin terör uygulama kapasitesine son verme konusunda tam hakkı bulunduğunu” belirtti. Büyükelçilik, Husilerin “bu çatışmayı başlatan taraf olduğunu ve saldırganlıklarının sonuçlarını üstlenmeleri gerektiğini” ifade etti.

Büyükelçilik ayrıca Suudi Arabistan'ın topraklarını ve vatandaşlarını savunma ve Yemen hükümetinin Husi tehdidini sona erdirme çabalarını destekleme hakkını vurguladı.


11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
TT

11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)

Bazı günler yalnızca tarihe geçmez, tarihin akışını da değiştirir. 11 Eylül 2001, dünyanın hafızasına “dünyayı sarsan gün” olarak kazındı. O sabah ekranlara yansıyan görüntüler, ilk anda milyonlarca insanın gerçek olduğuna inanmakta zorlandığı bir kâbusa dönüştü. Sivil uçakların New York ve Washington’daki güç sembollerine çarparak patlaması, yalnızca binlerce insanın hayatını değil, Amerika’nın, Orta Doğu’nun ve dünyanın gidişatını da değiştirdi. Aradan çeyrek asır geçse de 11 Eylül’ün bıraktığı izler hâlâ silinmiş değil.

El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in başlattığı o saldırı Afganistan’daki Taliban rejimi ve Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasına yol açtı: Afganistan bugün yeniden Taliban’ın görece daha düşük profilli yönetimi altında yaşamını sürdürürken Ortadoğu, ABD ordusunun Irak’taki Baas rejimini devirmesinin yol açtığı bölgesel dengelerdeki bozulmanın bedelini hâlâ ödüyor. Her iki rejimin devrilmesi, bugün ABD ile askeri bir çatışmanın içinde bulunan İran’ın istemeden aldığı büyük bir hediyeydi.

xgbh
11 Eylül’den haftalar sonra Bush ile Salih’in görüşmesi (AFP)

Dünya, Amerika’nın kendi topraklarında saldırıya uğramasına alışık değildi. 7 Aralık 1941’de Japonya, Hawaii’deki Amerikan üssü Pearl Harbor’a saldırmış, Washington ertesi gün Japonya’ya savaş ilan ederek karşılık vermişti. Sonrası ise biliniyor.

Meşhur 11 Eylül saldırılarında Usame bin Ladin savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı ve George W. Bush yönetimi, terörün merkezleri olarak gördüğü hedeflere karşı savaşı başlattı.

Başkan George W. Bush liderliğindeki yaralı Amerika’nın, Usame bin Ladin’i barındırmakta ısrar eden ve kendisinden bu kişiden uzaklaşması ya da onu teslim etmesi yönündeki çağrıları dikkate almayan Molla Ömer rejimini devirmeye karar vermesi şaşırtıcı değildi.

Ancak asıl büyük karşılık Ortadoğu’da yaşandı. Bölge, 2003 yılında Bağdat’taki Firdevs Meydanı’nda Amerikan zırhlı araçlarının Saddam Hüseyin’in heykelini devirdiğine tanıklık etti. Ortadoğu daha sonra Saddam’ın boynuna geçirilen idam ilmiğini de görecekti. Bu görüntü, iki kişiyi endişelendirdi: Biri Muammer Kaddafi, diğeri Ali Abdullah Salih.

xcvfbghj
Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat (Arşiv)

Usame bin Ladin, New York ve Washington’a saldıran ekibin üyelerinin çoğunun Suudi Arabistanlı olmasını özellikle tercih etmişti. Amacı Washington ile Riyad arasında kriz ve kopuş yaratmaktı. İstediği gerçekleşmedi ancak yaşananlar İslam dünyasının tamamı için büyük bir sınav oluşturdu.

Amerika’da terörün köklerinin kazınması çağrıları yükseldi. Saldırılar, Amerika ve Batı’nın çok sayıda ülkeyle ilişkilerini sarsarken Batılı hükümetlerin Arap ve Müslüman topluluklarla ilişkilerini de etkiledi. Özellikle göç dalgalarının giderek büyümesiyle birlikte bu gerilim daha da arttı. Bugün ise Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağın yükselişine tanıklık ediyoruz.

O gün Yaser Arafat Gazze’de bulunuyordu. Batı Şeria ve Gazze’de saldırıları kutlamak ve Amerika’nın İsrail yanlısı tutumuna duyulan nefreti göstermek amacıyla şeker dağıtan bazı Filistinlilere yönelik görüntü ve haberlere odaklanılmasından rahatsız oldu. Arafat, ilerleyen yaşına rağmen New York ve Washington’da yaralananlara kan bağışlamakta ısrar etti ve Gazze’deki hastanelerden birine gitti. Bazıları Arafat’ın saldırıların ilk saatlerinde, eylemin gerçekleştirilmesine Filistinlilerin de katılmış olabileceğinden endişe ettiğini söylüyor.

cgthnh
Muammer Kaddafi (Arşiv – Reuters)

Muammer Kaddafi de endişeye kapıldı. Ancak ilk saatlerde o ve Saddam Hüseyin saldırının Amerika’yı zayıflatacağı yanılgısına kapılmıştı.

Kaddafi, Dışişleri Bakanı Abdurrahman Şalgam’dan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’dan Bush’a Libya’nın ilişkileri normalleştirmeye ve Amerika ile yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu iletmesini istemesini talep etti. Buteflika, Libya’nın bu tutumunu Bush’a aktardı. Ancak Amerikan başkanı konuğuna şu mesajı verdi: “Kaddafi’ye söyle, nükleer programının cephaneliğinden derhal vazgeçsin. Aksi halde biz gidip onu yok ederiz.”

Amerika’daki gerilimin boyutunu anlamaya çalışan Şalgam, Trablus’ta yapılan bir toplantıda Amerika’nın Afganistan’ı, Irak’ı ve Libya’yı işgal edeceğini söyledi. Libya lideri Bush’un iradesine boyun eğmekte tereddüt etmedi.

cvfbgnhj
Bin Ladin, Sudan'da bulunduğu yıllarda Beşir ile birlikte

Amerika, Irak’a saldırırken Saddam rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasını gerekçe olarak kullandı. Ayrıca Irak rejimi ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğunu öne sürdü. Ancak özellikle Saddam ile Bin Ladin’in kişilikleri arasındaki büyük farklılık ve dayandıkları ideolojik sözlüklerin birbirinden tamamen uzak olması nedeniyle pek çok kişi bu ilişkinin varlığına inanmadı.

Yaygın kanaat, bu ilişkinin uydurma olduğu yönündeydi. Gerçekte böyle bir ilişki kurulmamıştı. Ancak Saddam, 1990’larda, özellikle Usame bin Ladin’in Sudan’da bulunduğu dönemde büyük bir hata yaptı. Suriye’deki Müslüman Kardeşler’den bir kişiyi Sudan’da Bin Ladin ile görüşmesi için gönderdi. Ancak El-Kaide lideri “kâfir Baas rejimi” ile iş birliği yapmaya ilgi göstermedi.

Irak rejimi Bin Ladin ile temas kurma girişimini tekrarladı ve istihbarat yetkilisi Faruk Hicazi’yi gönderdi. Sudanlı İslamcı lider Dr. Hasan Turabi’nin arabuluculuğuyla Hicazi ile Bin Ladin arasında bir görüşme ayarlandı. Üç saatten fazla süren görüşmenin ardından Hicazi Irak’a döndü ve Saddam’a Bin Ladin meselesinden vazgeçmesini önerdi. Bin Ladin’in Irak topraklarında kendisine ait bağımsız kamplar kurulmasını talep ettiği öne sürülüyordu.

Irak rejimi Bin Ladin ile iş birliği yapma fikrini böylece rafa kaldırdı. Ancak Amerikan istihbaratı, iki taraf arasındaki belirsiz temaslara ilişkin bazı izleri Irak’ın işgalini gerekçelendirmek için kullandı.

Amerika, Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerini devirdi ve El-Kaide’nin önde gelen isimlerini hedef alan uzun soluklu bir takip operasyonu başlattı. 2 Mayıs 2011’de Pakistan’ın Abbottabad kentinde saklanan Usame bin Ladin, Amerikan askerlerinin ikamet ettiği yere baskın düzenlemesiyle yakalandı. Amerika, New York ve Washington saldırılarının planlayıcısından intikam alarak cesedini denize attı.

Usame bin Ladin ortadan kayboldu ancak El-Kaide’nin bıraktığı izler Ortadoğu ülkelerine ağır bir bedel ödetti.