Bölgesel güvenlikte bir ortak: Ortadoğu için yeni bir Çin önerisi

Arabulucu mu, yararlanıcı mı?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Kahire'de görüştüğü Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah es-Sisi ile el sıkışıyor, 2 Eylül 2026 (AP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Kahire'de görüştüğü Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah es-Sisi ile el sıkışıyor, 2 Eylül 2026 (AP)
TT

Bölgesel güvenlikte bir ortak: Ortadoğu için yeni bir Çin önerisi

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Kahire'de görüştüğü Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah es-Sisi ile el sıkışıyor, 2 Eylül 2026 (AP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Kahire'de görüştüğü Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah es-Sisi ile el sıkışıyor, 2 Eylül 2026 (AP)

Şerbil Berakat

 Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah es-Sisi, Mısır-Çin ilişkilerinin ötesine uzanan etkileri olan bir ziyaretin ardından, 2 Eylül Çarşamba akşamı Kahire Havalimanı'ndan Çinli mevkidaşı Şi Cnping'i uğurladı. Çin Devlet Başkanı ayrıldıktan hemen sonra Sisi, perşembe sabahı ilk telefon görüşmesini Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile yaptı.

 Devlet Başkanı Sisi ile Veliaht Prens Muhammed bin Selman arasındaki görüşme, zamanlaması ve içeriği nedeniyle özellikle önemliydi. Zira Kahire'nin, Şi Cinping'in bölgesel güvenliğin yeniden şekillendirmesine dair önerisini daha yeni duyduğu bir zamanda, görüşmede bölgesel güvenliğe ve Mısır ile Suudi Arabistan arasındaki koordinasyona odaklanıldı. Şi Cinping, Mısır ziyareti sırasında bölgede “ortak” ve sürdürülebilir bir güvenlik kurmayı amaçlayan dört öneriyle Ortadoğu için “yeni bir güvenlik mimarisi” inşa etme çağrısında bulundu.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in Kahire'de açıkladığı girişim

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şi, Kahire'de, birbirine bağlı dört eksene dayalı yeni bir güvenlik mimarisinin özelliklerini belirledi. Birincisi, bölgesel güvenlik, dış müdahalelerden bağımsız olarak, bölgenin kendi ülkelerinin sorumluluğunda olmalıdır. Krizleri, Filistin meselesi merkezde olmak üzere, kapsamlı ve bütünleşik bir şekilde ele alınmalıdır. Güvenlik, deniz koridorlarının korunması da dahil olmak üzere, kalkınma ve ortak ekonomik çıkarlarla bağlantılı olmalıdır. Bu mimari, uluslararası hukuka dayanmalıdır ve Birleşmiş Milletler'in rolü güçlendirilmelidir.

Mekke İttifakı’na dahil olan üç ülke Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, yaklaşımları ve odak noktaları farklılık gösterse de Filistin meselesinin merkeziliğini vurgulama noktasında birleşiyorlar

İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğini sürekli engellemesi ve Husilerin Kızıldeniz ve Babul Mendeb Boğazı'nda seyrüsefere yönelik tehditleri göz önüne alındığında, deniz güvenliğine işarette bulunulması özellikle önemliydi. Şi Cinping, bölgesel güvenliği uluslararası ticaret yollarının güvenliğiyle ilişkilendirdi.

Şi Cinping Kahire'den ayrıldıktan sonra, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi'nin vurgusu, öneriyi Pekin'in bölgesel güvenlikte oynamayı hedeflediği rol bağlamına yerleştirdi. Zira Çin Dışişleri Bakanı düzenlediği basın toplantısında, önerinin “bölgede uzun vadeli barış ve istikrarı sağlamak için Çin'e özgü bir çözüm sunduğunu” belirtti.

Değişimin dört göstergesi

Şi Cinping'in Ortadoğu için yeni bir güvenlik mimarisi önerisi, aynı dönemde ortaya çıkan dört göstergeden ayrılamaz. Söz konusu göstergelerden her biri, farklı bir bakış açısıyla, Çin'in bölgedeki güvenlik ve siyasi düzenlemelerin şeklini etkileme gücünün genişlediğini ve faaliyet gösterdiği bölgesel ortamın değiştiğini ortaya koyuyor.

İlk gösterge, Şi'nin Kahire ziyaretinin zamanlamasıdır; bu ziyaret, gelişmiş Çin J-16 savaş uçaklarının Mısır'daki “Medeniyet Kartalları 2026” tatbikatlarına katılımı ve Huawei'nin Mısır'da yapay zeka veri merkezleri kurma teklifiyle eş zamanlı olarak geldi. Bu, Çin'in en azından teorik olarak, bölgedeki Amerikan nüfuzunun en güçlü kaldıraçlarından olan silah ve teknoloji alanlarında, özellikle de çip teknolojisi ve yapay zeka alanlarında alternatifler sunmaya başladığını gösteriyor olabilir.

İkinci gösterge ise, Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesi sırasında Şi Cinping ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında gerçekleşen kısa ve soğuk görüşmedir. Bu görüşme, Çin'in Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve Suudi Arabistan ile olan anlaşmazlıkların çözümü başta olmak üzere İran'a bazı koşullar dayattığıyla ilgili sızdırılan bilgilerle aynı zamanda gerçekleşti.. Bu veriler doğruysa, İran'ın komşu devletlere yönelik saldırganlığını ve Hürmüz Boğazı'nda seyrüseferi engellemesini reddeden bölgedeki çoğu ülkenin çıkarlarını dikkate alan bir Çin pozisyonuna işaret ediyor. Ancak bu, Çin'in bölgesel kutuplaşmanın bir parçası haline geldiği anlamına da gelmiyor. Dahası ABD'nin İran'a karşı yoğunlaşan yaptırım kampanyası, İran'ın Çin çıkarlarına zarar vermemesini sağlamak için Pekin'e Tahran ile ilişkisini yeniden düzenlemek konusunda ek bir motivasyon sunuyor.

csdfv
Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinden önce çekilen toplu fotoğraf, 1 Eylül 2026 (AFP)

Üçüncü gösterge Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Bişkek'ten yaptığı, Türkiye'nin Pekin liderliğindeki Şanghay İşbirliği Örgütü'ne tam üye olarak katılmaya hazır olduğu açıklamasıdır. Bu, örgütün Ortadoğu'daki varlığını genişletebilir ve yeni bölgesel düzenlemeler içinde Çin'in etkisinin artmasına kapı açabilir.

Dördüncü gösterge, Katar'ın Çin'e yönelmesidir. Başbakan ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al-Sani'nin Pekin ziyareti, Şi Cinping'in Kahire ziyaretinden sonra Çin'e yapılan ilk Arap ziyareti oldu. Bu ziyaret, Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ansari'nin Körfez ülkelerinin ABD ile stratejik ittifakın önemine rağmen “yetersiz” olduğunu anlamaları gerektiği yönündeki açıklaması göz önüne alındığında özellikle önem kazanıyor. Söz konusu açıklama, bölgesel güvenliğin yeniden yapılandırılmasıyla ilgili Kahire'deki Çin önerisiyle açıkça örtüşen bir Körfez pozisyonudur.

Girişim ve Mekke İttifakı

Şi Cinping'in bölgesel güvenlik konusundaki önerilerini, yalnızca Çin ile Suudi Arabistan arasındaki artan siyasi, diplomatik ve ticari ilişkiler, Çin'in Krallık ve Körfez ülkelerindeki yatırımlarının büyüklüğü nedeniyle değil, aynı zamanda Pekin ile İslamabad arasındaki yakın stratejik ve askeri veya Çinlilerin “demir kardeşlik” olarak adlandırdığı ilişki nedeniyle de Mekke İttifakı’ndan ayrı olarak yorumlamak zor. Bu açıdan bakıldığında, Çin'in önerisi ile İttifak arasındaki örtüşmeler dikkat çekici görünüyor; ancak bu, aralarında doğrudan bir koordinasyon olduğu anlamına gelmeyebilir.

Bu örtüşmelerden ilki, uluslararası hukuk çerçevesinde güvenliktir. Mekke İttifakı, kuruluşundan itibaren uluslararası hukuk, sözleşmeler ve kurallar çerçevesinde faaliyet gösterdiğinin, bunların dışında faaliyet göstermeyeceğinin altını çizdi. Buna karşılık, Şi Cinping, bölge için önerdiği güvenlik mimarisinin merkezine Birleşmiş Milletleri ve uluslararası hukuku yerleştirdi ve bölgesel güvenlik sorunlarının yönetiminde BM'nin rolünün güçlendirilmesi çağrısında bulundu.

İkincisi, Filistin sorununun bölgesel güvenliğin ayrılmaz bir parçası olması. Mekke İttifakı'nda yer alan üç ülke (Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan), yaklaşımları ve odak noktaları farklılık gösterse de Filistin meselesinin merkeziliğini vurgulama noktasında birleşiyorlar. Riyad, İsrail ile herhangi bir normalleşmeden önce bir Filistin devletinin kurulmasında ısrar ediyor; bu da çatışmanın özü çözülmeden önce Tel Aviv'in herhangi bir bölgesel güvenlik yapısına entegre edilmesi adımının olmayacağı anlamına geliyor. Bu pozisyon, genel hatlarıyla, Türkiye ve Pakistan'ın tutumlarıyla da örtüşüyor ve Şi Cinping'in Kahire'de Filistin meselesini bölgedeki krizlere yönelik kapsamlı bir çözümün merkezine yerleştirme vurgusuyla birleşiyor. Bunlar, Washington'un zaman zaman, Filistin'de bir uzlaşmaya varılmadan veya uzlaşma ile sonuçlanacak açık ve güvenilir bir yol olmadan bölgesel düzenlemelerde ilerleme kaydedilebileceğine işaret etmeye devam ettiği bir dönemde yaşanıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Şi Cinping'in dörtlü girişimine ilişkin bir yorumda bulunmasa da, Mekke Anlaşması’nı (Başkan Donald Trump’ın açıklamalarıyla yetinse de) memnuniyetle karşıladı

Üçüncüsü, bölgenin güvenliğini kendi ülkeleri sağlamalıdır. Mekke İttifakı, geniş çapta güvenliklerini yöneten bir dış güçten ziyade, bölge ülkelerinin kendilerinin güvenlik ve savunma yeteneklerini ve güçlerini inşa etme girişimi olarak tanımlanmıştır. Bu fikir, belki de Şi Cinping'in Ortadoğu ülkelerinin ve halklarının “kendilerinin efendisi” olmasını, bölge ülkelerinin dış müdahaleden bağımsız olarak barış ve güvenlik diyaloğuna, güvenlik mimarilerinin yeniden yapılandırılmasına öncülük etmesini öngören girişiminin en belirgin noktasıdır.

Çin Sosyal Bilimler Akademisi Siyasal Çalışmalar Bölümü Direktörü ve Çin Ortadoğu Çalışmaları Derneği Başkan Yardımcısı Tang Zhihao ise daha da ileri gidiyor. Mekke İttifakı’nın, Çin'in savunduğu ve bölge ülkeleri kendi güvenliklerini sağlamada öncü bir rol oynarken, dış tarafların destekleyici bir rol oynamasına dayanan “bölgesel sahiplenme” ilkesini somutlaştırdığını düşünüyor. Tang yaptığı açıklamada, ittifakın savunmacı niteliğinin ve herhangi bir özel tarafı hedef almamasının, Pekin'in çatışmaya dayalı askeri blokları reddetmesiyle uyumlu olduğunu açıkladı. Bu arada, diğer ülkelerin katılımına açık olmasının, Çin'in ortak ve kolektif güvenlik anlayışıyla tutarlı olduğunu da belirtti. Böylece Tang, ittifakın Şi Cinping'in Ortadoğu'da yeni bir güvenlik mimarisi vizyonunun temel unsurlarını içerdiği sonucuna vardı.

Mısır'ın rolü nedir?

Mısır, Mekke İttifakı’na katılmamış olsa da kendisi ile birlikte Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ı içeren bölgesel dörtlü grubun görüşmelerine aylardır katılıyor ve bu da onu bölgedeki yeni güvenlik düzenlemeleriyle ilgili müzakerelerin bir parçası yapıyor. Kahire'nin hesapları, ittifakı oluşturan üç ülkeninkinden farklı olabileceği için Pekin'in Mısır'ı seçmesi, iki yaklaşım arasındaki uçurumu kapatma girişimi olabilir. Burada Pekin, Mekke İttifakı’nı yeni güvenlik mimarisinin bir bileşeni olarak ele alıyor gibi görünüyor, mimarinin kendisi olarak değil. Bu durum, Mısır gibi diğer ülkelerin de ittifak dışında bölgesel düzenlemelere katılmasının önünü açıyor. Bu yaklaşım, bölgesel güvenliğin şekliyle ilgili tartışmaya bir denge getirebilir.

dbgf
Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Mekke'deki Safa Sarayı'nda Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı imzaladıktan sonra, 7 Ağustos 2026 (SPA)

Bu bağlamda, el-Ahram Siyasi ve Stratejik Çalışmalar Merkezi Müdür Yardımcısı ve merkezde Asya işleri uzmanı olan Dr. Ahmed Kandil, al Majalla'ya verdiği röportajda, Mısır'ın Filistin meselesinden, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı ile Doğu Akdeniz ve Körfez güvenliğine kadar birçok bölgesel güvenlik çemberinin kesişim noktasında yer almasının, siyasi ve askeri ağırlığının, dengeli uluslararası ilişkilerinin ve Körfez ülkeleriyle olan ortaklıklarının, onu ciddi güvenlik düzenlemelerinde vazgeçilmez bir oyuncu haline getirdiğini söyledi.

Onun değerlendirmesine göre, bölge, Mekke İttifakı düzenlemelerinin Çin girişimi ile Amerikan varlığı ve ittifaklarıyla birlikte var olduğu çok merkezli bir sahneye doğru ilerliyor. Bu durum da Mısır'ın bu yollar arasında manevra yapmasına ve bunların birbiri ile rekabet eden eksenlere dönüşmesini önlemesine olanak tanıyor.

Amerikan şemsiyesi ve Çin alternatifi

Öte yandan, ABD Şi Cinping'in dörtlü girişimine ilişkin bir yorumda bulunmamış olsa da Mekke Anlaşması’nı (Başkan Donald Trump’ın açıklamalarıyla yetinse de) memnuniyetle karşıladı. Bazı gözlemciler, bu sınırlı memnuniyetin, ittifak üyesi devletlerin Washington ile yakın ilişkiler içinde olmasından ve aralarındaki anlaşmanın, Obama yönetimine kadar uzanan, bölge devletlerinin bölgesel savunma yükünün daha büyük bir kısmını üstlenmesi yönündeki tekrarlanan Amerikan arzusunu bir ölçüde karşılamasından kaynaklandığını düşünüyorlar.

Öte yandan, bazı gözlemciler de, özellikle Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarının ittifakı memnuniyetle karşılama konusundaki kurumsal tereddütlerinin, bu girişimin bölgedeki Amerikan güvenlik garantilerine olan güvenin azalmasının pratik bir tezahürü olduğu gerçeğini yansıttığını düşünüyorlar.

Obama'nın 2014'te Amerikan güvenlik sisteminin “bedava yolcusu” olarak nitelendirdiği ve “sorumlu bir ortak” olmaya çağırdığı Çin, şimdi Ortadoğu için yeni bir güvenlik düzeniyle ilgili tartışmanın merkezinde yer alıyor

Bu bağlamda Tang, ABD'nin hakim olduğu eski bölgesel güvenlik mimarisinin “açıkça eskimiş olduğu ve artık olumlu bir rol oynayamadığı” düşüncesinde.

Bu farklı yorumlar, Çin'in sahip olduğu yeni manevra alanını ortaya koyuyor ve bölgesel rolü için farklı bir modele kapı açıyor.

Çin, İran savaşının bölge devletleri ile Washington arasındaki savunma ortaklıklarını güçlendirdiğini ve bu devletlerin Amerikan güvenlik şemsiyesini terk etmeye meyilli olmadığını kabul ederken, Şi Cinping'in Kahire'deki girişimi Pekin'in rolü için farklı sınırlar çiziyor gibi görünüyor. Çin, bölgesel mekanizmaları destekleyerek ve düzenlemelerinin oluşturulmasına katılarak güvenlik alanına giriş yapıyor. Bu da Amerikan güvenlik garantileri ile askeri konuşlandırma modelini benimsemeden güvenlik denklemindeki varlığını genişletmesine olanak tanıyor. Burada, Dr. Kandil'in Mısır'ın rolünü tanımlamak için kullandığı “ağ liderliği” kavramı, Çin'in hamlesini yorumlamak için de kullanılabilir. Bu kavram ile çıkar ve ilişkiler ağı, sürdürülebilir güvenlik düzenlemeleri oluşturmak için bir giriş noktası haline geliyor.

Trump ile zirve 

Şi Cinping bir aydan kısa bir süre içinde Washington'u ziyaret etmeye hazırlanırken, Kahire'de açıkladığı girişimi, Trump ile yapılacak zirvede ele alınacak kartlardan biri olacak. Bu girişim, salt diplomatik duruşun ötesinde bir ağırlık taşıyor. Geçtiğimiz yıllar içinde Ortadoğu'da geniş bir ekonomik ve siyasi varlık biriktiren Çin, şimdi bölgenin güvenliği hakkındaki tartışmaya bizzat katılıyor ve devam eden Amerikan varlığına ve ittifaklarına paralel olarak, yeni güvenlik düzenini yönetecek düzenlemeleri ve kuralları şekillendirmede kendisini etkili bir oyuncu olarak konumlandırıyor.

cf
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Güney Kore'nin Busan kentinde düzenlenen Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi sırasında Gimhae Uluslararası Havalimanı'nda ikili bir görüşme gerçekleştirdi, 30 Ekim 2025 (Reuters)

Washington, İran savaşını sona erdirmek ve bölgeyi kendi lehine yeniden şekillendirmek için mücadele ederken, Şi bu kez farklı bir kozla Beyaz Saray'a giriyor. Obama'nın 2014'te ABD güvenlik sisteminin “bedava yolcusu” olarak tanımladığı ve “sorumlu bir ortak” olmaya çağırdığı Çin, şimdi Ortadoğu için yeni bir güvenlik düzeniyle ilgili tartışmanın merkezinde yer alıyor. Bölgedeki bazı ülkeler artık Çin'i güvenilir bir ortak, hatta bazen ABD'den bile daha güvenilir ve güvenlik ve siyasi düzenlemelerinde kendisine güvenebilecekleri bir ülke olarak görüyor.



El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
TT

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.

cgthy
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)

Giriş yasak

Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.

El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.

7 Ekim’den önce ve sonra

7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.

Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.

adfrgth
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)

Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.

İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.

Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.

Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.

ghyju
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)

Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.

“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.

Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.

Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.

7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.

Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.

scdfvgh
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)

Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”

Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.

1978’de başlayan savaş

Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.

1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.

frgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.

Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.

Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta

Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.

Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.

csdfgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)

Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.

Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.

Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.

Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.

xscdfrgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.

Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.

Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”

Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.

Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.

İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.

Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.

Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.

xsdfrg
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)

Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.

Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.

Zamansal ve mekânsal sınırlama

Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.

1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.

Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.

Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.

Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.

scdfrgth
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)

Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.

Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.

Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.

Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.

Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.

Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma

Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.

Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.

Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.

sac
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)

Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.

Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti

Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.

İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.

zxsdcfgt
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)

Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.

Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.

El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor

El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.

El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.

cdfvgbh
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)

Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.

Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.

Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.

Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.

Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler

Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.

dfgthy
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)

Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.

Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.

Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.

Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.

asdfrgt
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)

El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.

Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.

Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.

Komşular arasında çatışma

Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.

7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.

Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.

Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.

İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.

Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.

fg
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)

Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.

Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.

Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.

“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.

İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.

Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.


Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
TT

Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)

Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.

Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.

Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.

dfvgyju
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.

Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.

dvfh

Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.


Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
TT

Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)

Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.

Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.

Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model

Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.

Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.

İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.

Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri

Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.

Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.

İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.

Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.

Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.

Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.

İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar

Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.

Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.

Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.

Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık

Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.

Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.

Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.