Sudan’a uluslararası temsilcilerin akını neyin işareti?

Port Sudan kentinde, geçen pazar günü benzin fiyatlarının büyük ölçüde artmasının ardından bir akaryakıt istasyonunda oluşan yoğunluk (AFP)
Port Sudan kentinde, geçen pazar günü benzin fiyatlarının büyük ölçüde artmasının ardından bir akaryakıt istasyonunda oluşan yoğunluk (AFP)
TT

Sudan’a uluslararası temsilcilerin akını neyin işareti?

Port Sudan kentinde, geçen pazar günü benzin fiyatlarının büyük ölçüde artmasının ardından bir akaryakıt istasyonunda oluşan yoğunluk (AFP)
Port Sudan kentinde, geçen pazar günü benzin fiyatlarının büyük ölçüde artmasının ardından bir akaryakıt istasyonunda oluşan yoğunluk (AFP)

Sudan’ın başkenti Hartum, bu ayın 6’sı ile 12’si arasında peş peşe dört üst düzey uluslararası heyeti ağırlayarak dikkat çekici bir diplomatik hareketliliğe sahne oldu. Söz konusu ziyaretler, savaşın devam ettiği ve ülke içinde siyasi diyalog başlatılması yönünde çabaların sürdüğü bir dönemde, uluslararası ilginin anlamı ve zamanlamasına ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirdi.

Ziyaretler kapsamında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto başkanlığındaki heyet, Sudan Beşlisi heyeti, İngiltere’nin Sudan Özel Temsilcisi Richard Crowder ve Avrupa Birliği’nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Annette Weber Hartum’da temaslarda bulundu.

Bu diplomatik hareketlilik, Sudan dosyasının uluslararası gündemde giderek daha fazla yer bulduğu bir döneme denk geldi. Gündemin başlıca başlıkları arasında ordunun Hızlı Destek Kuvvetleri’yle (HDK) savaşında kimyasal silah kullandığına ilişkin “iddialar” ve ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunduğu, Darfur’a uygulanan silah ambargosunun Sudan’ın tamamını kapsayacak şekilde genişletilmesini öngören öneri yer alıyor.

hyju
Burhan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto’yu kabul ederken (Sudan Egemenlik Konseyi)

Ülke içinde ise Sudanlılar arasında diyalog zemini oluşturmak amacıyla bir komite çalışmalarını sürdürüyor. Ancak bazı siyasi güçler sürece katılmayı reddediyor. Bunların başında eski Başbakan Abdullah Hamduk’un liderliğini yaptığı “Sumud” Sivil Demokratik Devrim Güçleri İttifakı geliyor.

Savaş görüşmelerin merkezinde

Uluslararası temsilcileri Hartum’a gönderen taraflar farklı olsa da savaş ve bunun yol açtığı sonuçlar, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan, Başbakan Kamil İdris ve diğer Sudanlı yetkililerle yapılan görüşmelerin merkezinde yer aldı.

Resmi ve bağımsız medya kuruluşlarının aktardığına göre görüşmelerde insani ateşkes, ateşkesin sağlanması ve sivillerin korunmasının yanı sıra savaşı sona erdirecek ve Sudan krizinin daha kapsamlı bir siyasi çözüme kavuşturulmasının önünü açacak bir siyasi süreç başlatılması ele alındı.

cvfghyjuk
Sudan ordusundan askerler, geçen 17 Ağustos’ta Gadaref kentinde düzenlenen askeri geçit töreninde (AFP)

Eski Sudan Dışişleri Bakanı Ali Yusuf, ziyaretlerin yoğunlaşmasını “önemli” olarak nitelendirdi. Yusuf, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ziyaretlerin savaşı sona erdirmeye yönelik çabaların harekete geçirilmesine katkı sağlayabileceğini söyledi.

Yusuf, askeri yönetimin savaşın son aşamasına yaklaşıldığını düşündüğünü, bununla birlikte askeri sahada bazı gelişmeler beklendiğini belirtti. Uluslararası heyetlerin ise ülkedeki askeri ve siyasi gelişmelere ilişkin kendi değerlendirmelerini taşıdığını ifade etti.

Sudanlı yetkililerin heyetleri ülkedeki son gelişmeler hakkında bilgilendirdiğini belirten Yusuf, diyalog için hazırlık komitesinin çalışmalarına başlamasının, yönetimin yanı sıra bazı siyasi parti ve güçler arasında da ülkenin yönetim yapısı ile gelecek dönemin siyasi haritasını ele alacak bir diyalog yöneliminin bulunduğuna işaret ettiğini söyledi.

Yusuf, yeniden imar ve inşa dosyasının da yerel, bölgesel ve uluslararası hareketliliğin gündemine girmeye başladığına dikkat çekerek bazı ziyaret ve girişimlerin, edindiği bilgilere göre yeniden inşa ve imar dönemine hazırlık kapsamında gerçekleştiğini kaydetti.

Sudan Diyaloğu Komitesi Sözcüsü Osman Mirgani ise ziyaretlerin, Sudan krizine ilişkin faaliyetlerin bir bölümünün ülke içine taşındığına dair olumlu bir gösterge olduğunu söyledi.

Mirgani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, uluslararası ve bölgesel arabulucuların, Sudanlıların kendi iradesiyle ülke içinde bir çözüm üretilmesine dayanmanın önemini görmeye başladığını belirtti.

Mirgani, “Temsilcilerin Hartum’a akın etmesi, komitenin ülke dışında bulunan siyasi güçleri, içeride düzenlenecek bir diyaloğa katılmaya ikna etme çabalarına yardımcı olabilir” dedi.

Sudan Beşlisi’nin ilk Hartum ziyareti

Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Arap Birliği, Doğu Afrika Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (İGAD) ve Avrupa Birliği’nden oluşan Sudan Beşlisi heyetinin ziyareti özel önem taşıyor. Bu ziyaret, mekanizmanın Hartum’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor.

Söz konusu taraflar, Sudan’daki çatışmadan çıkış yolu bulunmasına yönelik çok sayıda bölgesel ve uluslararası girişimin yürütüldüğü bir ortamda, savaşın sona erdirilmesi ve siyasi uzlaşıya ilişkin dosyalar üzerinde birlikte çalışıyor.

Sudan Beşlisi’nin bu girişimi, Suudi Arabistan, ABD, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden oluşan Dörtlü Mekanizma başta olmak üzere diğer arabuluculuk kanallarının tıkanmasının ardından geldi. Sudan hükümeti, BAE’nin çatışmanın taraflarından biri olduğu suçlamasıyla mekanizmada yer almasına itiraz etmişti.

Ancak Hartum’daki artan uluslararası hareketlilik konusunda tek bir değerlendirme bulunmuyor. Adının açıklanmasını istemeyen eski bir Sudan dışişleri bakanı, temsilcilerin ziyaretlerindeki artışın, 15 Nisan 2023’te savaşın başlamasından önceki diplomatik hareketliliği hatırlattığını söyledi.

d
Burhan, geçtiğimiz günlerde başkent Hartum’da BM heyetiyle görüşmesi sırasında (Sudan Egemenlik Konseyi)

Eski bakan, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, o dönemde Sudanlıların uluslararası girişimlerin ülkenin savaşa sürüklenmesini önlemesini beklediğini belirtti. Ayrıca özellikle Avrupa Birliği’nin ordu ile HDK arasındaki gerilimin tırmanmasını önlemede daha büyük bir rol oynayabileceğini düşündüklerini ifade etti.

Eski diplomat, ziyaretler ve görüşmeler konusunda dikkat çekici şüpheler dile getirerek Sudan dosyasına dahil olan ülke ve kuruluşların kendi çıkarları ve gündemleri doğrultusunda hareket ettiğini savundu.

Bazı tarafların HDK’yı yeniden siyasi sahneye çıkarmaya ve iktidar düzenlemelerini savaşın başlamasından önceki döneme döndürmeye çalıştığını ileri süren diplomat, Sudan hükümetine uluslararası temsilcilerle ilişkilerinde dikkatli davranması, diplomatik teamüllere bağlı kalması ve Sudan’ın çıkarlarını gözetmesi çağrısında bulundu.

İGAD yeniden Hartum’da

Diplomatik hareketlilik son ziyaretlerle sınırlı kalmadı. Geçen temmuz ayının sonunda Doğu Afrika Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (İGAD) Genel Sekreteri Workneh Gebeyehu başkanlığındaki heyet Sudan’ı ziyaret etti. Heyet, savaşı sona erdirme çabalarını görüşmek üzere Sudanlı yetkililerle bir araya gelirken örgütün çalışmalarını Hartum’dan yeniden başlatacağı da açıklandı.

Sudan, İGAD’ın 42. Olağanüstü Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne HDK Komutanı Muhammed Hamdan Dagalo’yu (Hamideti) davet etmesini protesto ederek Ocak 2024’te örgütteki üyeliğini dondurmuştu. Eski Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk da Uganda’da düzenlenen ve Hamideti’nin katıldığı zirvede yer almıştı.

İGAD’ın yeniden Hartum’a dönmesi, Sudan Beşlisi’nin ilk ziyaretini gerçekleştirmesi ve BM, İngiliz ve Avrupalı temsilcilerin peş peşe Hartum’da temaslarda bulunması, başkentin yeni bir diplomatik hareketlilik döneminin eşiğinde olduğunu gösteriyor.

Ancak soru hâlâ yanıt bekliyor: Bu hareketlilik, Sudan’da savaşın sona erdirilmesi ve siyasi uzlaşı arayışlarının seyrinde gerçek bir değişime mi işaret ediyor, yoksa çatışmanın çok sayıdaki girişim ve arabuluculuk çabası arasında karmaşık yapısını koruduğu bir ortamda yeni bir girişimden mi ibaret?



Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.


Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
TT

Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)

Yemen'in güneybatısında çatışmalar daha şiddetli bir aşamaya girerken, Lahic ile Taiz vilayetleri arasındaki sınır hattında bulunan Makâtıra cephesi, Husilerin ağır kayıplar verdiği bir çatışma alanına dönüştü. Husilerin, Taiz ile güney vilayetlerini birbirine bağlayan en önemli kara güzergâhlarından biri olan Hicetü'l-Abd yolu üzerindeki stratejik yüksek noktaları ele geçirmek amacıyla bölgeye takviye birlikler ve zırhlı araçlar sevk ettiği bildirildi.

Bölgede topçu ateşinin eşlik ettiği geniş çaplı bir Husi saldırısı ve yüksek kesimler üzerinden ilerleme girişimleri yaşandı. Saldırılar sırasında bazı mevzileri ele geçiren Husiler, daha sonra Yemen hükümet güçleri ile Makâtıra, Züreykâ ve Mekâbide bölgelerinden yerel savaşçıların karşı saldırısıyla karşılaştı. Hava ve topçu desteğiyle gerçekleştirilen operasyonlarda Husilerin çok sayıda mensubu ve askerî aracı etkisiz hale getirilirken, Anan Dağı yeniden kontrol altına alındı ve Makâtıra Kalesi'ne yönelik ilerleme girişimi engellendi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  Züreykâ çevresinde ise çatışmaların sürüyor.

Husilerin ikmal hatları da takviye birliklerini ve alternatif güzergâhları hedef alan hava saldırılarıyla vuruldu. Öte yandan, örgüt mensubu yaklaşık 60 savaşçının cenazesinin Turbe kentine ulaştığı yönünde haberler yayımlandı.

Taiz'in diğer cephelerinde de güney ve batı kesimlerinde çatışmalar devam etti. Şakab, Akruz ve Misrah bölgelerinde Husi mevzileri ve askerî araçları hedef alındı.