Elie Kuseyfi
Lübnan'daki Amerikan politikalarının atmosferi veya Lübnan’daki durum ile ilgili Amerikan açıklamaları şu izlenimi veriyor: Washington Hizbullah'ı silahsızlandırma meselesinin ötesine geçen bir yaklaşıma doğru ilerliyor. Bu yaklaşım, Hizbullah’ın devlet kurumları, askeri ve güvenlik aygıtları ile kamu yönetimi içindeki nüfuzunu bitirmeyi, ardından devletin kılcal damarlarını etkileme gücünü felç etmek için bu kurumlar içindeki insani ve siyasi ağlarını etkisiz hale getirmeyi içeriyor. Bu durum, Amerikan yaklaşımının, Hizbullah'ın son 20 yılda geniş bir nüfuz alanı oluşturduğu pozisyonlardan uzaklaştırılması temelinde Lübnan devletini yeniden inşa etme girişimine yakın olduğunu gösteriyor.
Tüm bunlar, özellikle müzakere sürecinin temelini oluşturan “adım adım” ilkesinin sürdürülebilir bir süreç üretmede başarısız olması nedeniyle, Amerikan himayesinde yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerinin durakladığı veya İsrail seçimlerinden sonraya ertelendiği bir dönemde gerçekleşiyor. Müzakerelerin duraklaması, yavaşlaması veya ertelenmesiyle birlikte, Hizbullah'ın silahsızlandırılması artık Lübnan'daki Amerikan politikasının tek odağı gibi görünmüyor. Ne açık bir savaşın ne de sürekli müzakerelerin olmadığı yeni gerçeklik, Washington'un şimdilik, savaşın tam teşekküllü bir çatışmaya dönüşmesini önlemek için İsrail'e baskı yapmakla yetinebileceğini gösteriyor. Bu konuda İsrail'in kendisiyle bile mutabakat içinde olabilir. Ancak bu, Washington'un Tel Aviv'e Güney Lübnan'a yönelik devam eden bombardımanlarını, buldozerle yıkım operasyonlarını durdurması için ek baskı uygulamaya hazır olduğu anlamına gelmiyor.
Bu aşamada Amerikan-İsrail anlaşmasının doğası işte bu noktada açığa çıkıyor; ABD’nin amacı Hizbullah'ın hedef alınmasını durdurmak değil, bu hedef almanın yeni, topyekun bir savaşa dönüşmesini önlemektir. Öte yandan, bu model, özellikle Hizbullah misilleme yapmaktan kaçınmaya devam ederse, İsrail'in tam ölçekli bir savaşa girmek zorunda kalmadan Hizbullah üzerinde askeri baskıyı sürdürmesine olanak tanıyor. Bu, ABD-İran çatışmasını Amerikan kontrolünden çıkarabilecek daha büyük bir çatışmayı tetiklememesi koşuluyla, İsrail'in Lübnan'daki bombardımanlarına ve hava saldırılarına devam etmesine, Hizbullah'ın askeri altyapısını hedef almasına ve tesislerini yok etmesine ABD’nin örtülü olarak yeşil ışık yaktığı anlamına geliyor. Nitekim Güney Lübnan, son günlerde İsrail ordusunun Hizbullah'ın askerlerine doğru patlayıcı yüklü bir insansız hava aracı gönderdiği iddiasına karşılık olarak İsrail'in gerilimi tırmandırıcı adımlarına sahne oldu. Ancak daha ciddi gelişme, İsrail'in hedef aldığı coğrafi alanın genişlemesidir; bu da Tel Aviv'in Ali Tahir'deki Hizbullah mevzilerini etkisiz hale getirdikten sonra İklim et-Tuffah ve er-Reyhan Tepeleri bölgelerinde askeri operasyonlara hazırlanıyor olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla, İsrail'in amacı, Güney Lübnan genelindeki Hizbullah üslerini etkisiz hale getirmek gibi görünüyor.
ABD’nin Lübnan'daki yaklaşımı, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak'taki Baas Partisi'nin tasfiyesi deneyimini hatırlatıyor
Bu bağlamda, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in Güney Lübnan'da Litani Nehri'ne kadar olan bölgeleri ilhak etme çağrısı, özellikle sağcı kesim içinde, İsrail'in Lübnan'ı tırmandırma ve toprak genişletme stratejisi için bir deneme alanı haline getirme konusundaki açık siyasi hazırlığını ortaya koyuyor. İsrail'in bu hamlesi mutlaka tam bir Amerikan desteği almasa da, Washington'un İsrail'e geniş bir askeri manevra alanı sağlaması ve operasyonları topyekun savaş seviyesinin altında tutması için yeterli; böylece devam eden İsrail bombardımanı, Washington'un önderlik ettiği siyasi sürece paralel bir baskı aracı haline gelmektedir. Dolayısıyla, Amerikan yönetiminin ve Başkan Trump'ın şahsen İsrail'i Güney Lübnan'da gerilimi azaltmaya zorlama yönündeki ara sıra yaptığı açıklamalara rağmen, Washington ve Tel Aviv arasında bir rolleri tamamlama söz konusudur. İsrail'in askeri baskısına karşılık olarak, Amerika Birleşik Devletleri, Lübnan devletini, sadece askeri olarak değil, aynı zamanda siyasi ve kurumsal olarak da Hizbullah'a baskı yapmaya zorluyor. Lübnan devletinin baskısıyla, güvenlik servisleri ve kamu yönetimi içinde Hizbullah ile bağlantılı figürlerin etkisiz hale getirilmesi veya devlet kurumlarındaki karar alma süreçlerini etkileme güçlerinin azaltılması amaçlanıyor.

Bilhassa bu açıdan bakıldığında, ABD'nin Lübnan'daki yaklaşımı, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak'taki Baas Partisi'nin feshedilmesi deneyimini anımsatıyor. İki bağlam radikal olarak farklı olsa da -Lübnan, Irak veya Suriye'deki Baas Partisi tarzında tek partili bir devlet değil- benzerlik, daha geniş Amerikan hedefinde yatıyor; iktidardaki partinin iktidar mekanizmalarını kontrol etme gücünü ortadan kaldırmak. Bu, Lübnan modelindeki silahsızlandırma veya Irak modelindeki rejim değişikliğiyle sınırlı değil. Aksine, devlet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor, böylece hedef alınan baskın güce bağlı ağlar artık orduyu, güvenlik hizmetlerini ve kamu yönetimini kontrol edemiyor.
Gerçekten de, Hizbullah yirmi yılı aşkın bir süre içinde Lübnan devleti içinde geniş çaplı bir nüfuz biriktirdi. Devlet içindeki siyasi ve güvenlik karar alma süreçlerinin temel unsurları, öncelikle kendi ajandasını dayatma gücüne bağlıydı. Bu nedenle, Amerikan anlamıyla “Hizbullah'ı feshetmek”, Hizbullah’ı siyasi bir örgüt olarak dağıtmak veya Lübnan toplumundan silmek anlamına gelmeyebilir. Aksine, devlet içindeki güç mekanizmalarını kontrol etme ve domine etme kapasitesini engellemek, onu iktidarda bulunan ancak devlet kararlarını etkilemesine olanak tanıyan güç araçlarından yoksun bırakılmış, salt siyasi bir güç haline dönüştürmek anlamına geliyor.
Bu Amerikan mantığına göre, yapılması gereken, Amerikan şemsiyesi altında dinamik bir bölgesel güvenlik yapısının oluşturulmasıdır; böylece Amerikan çıkarlarını korumak ve bölgede Washington'un rakipleriyle mücadele etmek artık yalnızca Amerikan gücüne bağlı bir görev olmaktan çıkacaktır
Ancak ne Hizbullah ne de İran bu denklemi kabul etmeye istekli görünmüyor. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın İsrail'in Hizbullah’ı ortadan kaldırmada başarısız olduğunu vurgulayan açıklamalarının yanı sıra, İran Devrim Muhafızları'nın Hizbullah'ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümünde yaptığı benzer açıklamalar, İsrail ve Amerikan baskısının Hizbullah'ı teslim olmaya veya Lübnan denkleminin dışında kalmaya zorlayamayacağı konusundaki ısrarlarını yansıtıyor. Bu, Lübnan'ın önümüzdeki dönemde bir tarafta Washington ve İsrail, diğer tarafta Hizbullah ve Tahran arasında daha geniş çaplı bir çatışma mantığına tabi kalacağı anlamına geliyor. Bu arada, Lübnan devleti bu iki kamp arasında sıkışıp kalmış durumda ve ülkeyi bu çatışmadan ve bu çıkmazdan kurtaracak üçüncü bir yol çizmek için etkili araçlardan yoksun.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ironik bir şekilde, Amerika Birleşik Devletleri Lübnan'daki iç güç dengesini yeniden şekillendirme çabalarına giderek daha fazla müdahil olurken, aynı zamanda 2003 işgaliyle başlayan askeri varlığını sona erdirerek 30 Eylül'e kadar Irak'tan kuvvetlerini çekmeye hazırlanıyor. Bu, bölgedeki Amerikan stratejisinin doğası hakkında daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Artan bir angajman stratejisine mi yoksa Amerikan geri çekilme stratejisine mi tanık oluyoruz? Belki de bu stratejinin ölçütü artık sadece doğrudan Amerikan askeri varlığının büyüklüğü değil. En önemli değişim, ABD'nin İsrail ile birlikte, büyük kara kuvvetleri konuşlandırmaya gerek kalmadan çeşitli bölgelerde saldırılar düzenleyerek ve hedeflere ulaşarak bölgesel güvenlik ve askeri ortamı etkileyebilmesinde yatıyor.

Bu perspektiften bakıldığında, İsrail'in hareket özgürlüğü, toprak kontrolünün kendisinden daha önemli hale geliyor. İsrail'in Güney Lübnan'daki mevzileri işgal etmesi, bir şekilde güney Suriye'ye uzanan yeni bir güvenlik gerçekliğinin kurulmasına katkıda bulunuyor. Ancak, en büyük stratejik değer, istediği zaman Güney Lübnan veya Güney Suriye'deki toprakları hedef alabilme yeteneğinde yatıyor. İsrail için buradaki en önemli faktör, hareket özgürlüğüdür; yani tam ölçekli bir savaşa sürüklenmeden bölgesel arenada askeri olarak faaliyet gösterebilme kabiliyetidir.
Aynı durum siyasi ve ekonomik alanlarda Amerika Birleşik Devletleri için de geçerli. Washington, İran'ın Irak ve Lübnan gibi ülkelerdeki nüfuzunu ortadan kaldıramasa da (bu nüfuz gelecekteki siyasi durumu belirlemede önemli bir faktördür), siyasi ve ekonomik baskı yoluyla bu iki ülkede istikrarın sağlanmasını son derece zorlaştırabilir, hatta imkansız hale getirebilir. Bu durum, kalıcı bir Amerikan askeri varlığı olmasa bile, İran'ın etkisini kırılgan ve her an bozulmaya ve sarsılmaya açık hale getirir.
Bu perspektiften bakıldığında, Amerikan varlığının yerini almayı amaçlamayan, aksine Washington'un bölgedeki doğrudan güvenlik ve askeri taahhütlerini azaltmasına olanak tanıyan bölgesel güvenlik ve askeri yapılar arayışını anlamak mümkündür. Bu Amerikan mantığına göre, yapılması gereken, Amerikan şemsiyesi altında dinamik bir bölgesel güvenlik yapısının oluşturulmasıdır; böylece Amerikan çıkarlarını korumak ve bölgede Washington'un rakipleriyle mücadele etmek artık yalnızca Amerikan gücüne dayalı bir görev olmaktan çıkıp, Amerikan çıkarlarıyla kesişen ve Washington'un kontrolündeki güvenlik dengeleri içinde faaliyet gösteren bölgesel ittifaklar ağına dayalı bir görev haline gelecektir.
Hizbullah ve İran'ın Amerikan koşullarını kabul etmeyi reddetmeye devam etmesi, bu gidişatın geleceğini belirlemede kritik bir faktör olmaya devam ediyor. İran ve Hizbullah ile yeniden açık bir çatışma, Washington için en uygun seçenek değil
Bu nedenle, Lübnan, bölgedeki Amerikan stratejisindeki bu daha geniş çaplı değişimi test etmek için önemli bir arena gibi görünüyor; bu strateji, güç dengesini yeniden şekillendirmek için siyasi, ekonomik ve güvenlik alanında baskı yapmaya dayanıyor. Buna paralel olarak, doğrudan Amerikan askeri varlığının azaltılması ve Amerikan şemsiyesi altında faaliyet gösteren bölgesel güvenlik düzenlemelerine daha fazla güvenilmesini gerektiriyor. Bu denkleme göre, Washington, hükümetlere baskı yapabildiği, rakiplerine fayda sağlayan istikrarlı düzenlemelerin kurulmasını engelleyebildiği ve onlara siyasi ve ekonomik bedeller yükleyebildiği sürece, etkisini sürdürmek için her alanda büyük bir askeri varlığa ihtiyacı yok. Bu arada, İsrail, Amerikan şemsiyesi altında geniş bir yelpazede askeri ve güvenlik faaliyetlerinde önemli ölçüde özgürlüğünü koruyor. Bu nedenle, Lübnan arenası özel bir önem kazanıyor, çünkü bu Amerikan yaklaşımının başarısı büyük ölçüde, ABD'nin Hizbullah'ın devlet içindeki konumunu, Hizbullah ile İsrail arasında yeniden tam ölçekli bir savaş başlatmadan veya uzun süreli bir İsrail işgalinin siyasi bedelini ödemeden yeniden şekillendirme yeteneğine bağlıdır. Suudi Arabistan'ın Smotrich'in yukarıda belirtilen açıklamalarına ilişkin tutumu, Washington'un Arap müttefiklerinin İsrail'in yayılmacı politikalarını reddettiğinin bir göstergesiydi.

Ancak tüm bunlar, bu Amerikan yaklaşımının Hizbullah'ın Lübnan denkleminden tamamen çıkarılması sonucuna ulaşacağı anlamına gelmiyor. İran ile müzakerelere açık kapı bırakılması, gelecekteki herhangi bir bölgesel çözümün Lübnan'ı ve iç düzenlemelerini de içerebileceği olasılığına da kapıyı açık bırakıyor. Bu düzenlemeler, güneydeki güvenlik durumunu değiştirmeyi ve Hizbullah'ın oradaki askeri varlığını kısıtlamayı, Hizbullah'ın devlet aygıtı içindeki baskın konumunu yeniden kazanmasını engelleyecek şekilde Lübnan hükümeti içindeki güç dengesini yeniden kurmayı içeren bir formüle ulaşmayı içerebilir, ama Hizbullah’ın siyasi varlığını tamamen ortadan kaldırmayı gerektirmiyor. Bu noktada, Washington'un Lübnan hakkında neler düşündüğünü anlamak için mevcut durumu Irak'taki Baas rejiminin tasfiyesi deneyimiyle karşılaştırmak hem yararlı hem de sınırlandırıcı olabilir. Washington'un Hizbullah'ı siyasi hayattan tamamen silmeyi değil, Lübnan'da “iktidar partisi” olarak işlev görme gücünü sonlandırmayı, ancak mezhepsel güç paylaşımına dayalı Lübnan sisteminde güç yapısının önemli bir parçası olarak korumayı amaçladığı muhtemel.
Bu Amerikan yaklaşımı veya tasavvuru, gerçekleşirse, ayrı bir Lübnan meselesi değil, bölgedeki daha geniş bir ABD stratejisinin parçası olacaktır. Zira bu, Washington'un İran nüfuzunu doğrudan askeri güçle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, siyasi ve ekonomik baskı yoluyla geriletme yeteneğini test ediyor.
Bu nedenle, Hizbullah ve İran'ın Amerikan koşullarını kabul etmeyi reddetmesi, bu gidişatın geleceğini belirlemede belirleyici bir faktör olmaya devam ediyor. İran ve Hizbullah ile yeniden açık bir çatışmaya girmek Washington için en uygun seçenek değil, keza onlarla kapsamlı bir uzlaşma da şu anda uygulanabilir bir seçenek değil. Bu iki seçenek arasında Hizbullah'ın Lübnan'daki askeri ve siyasi varlığının geleceği yatıyor: Ya Amerika Birleşik Devletleri onu kilit devlet kurumlarında siyasi olarak etkisiz hale getirirken aynı zamanda Güney Lübnan'da askeri olarak da etkisiz hale getirebilecek, ya da hem askeri çözümün hem de kapsamlı bir bölgesel uzlaşmanın başarısız olması, Lübnan'ın tamamının Washington ve Tahran arasındaki çatışmanın hedefinde kalmasına neden olurken, ülkenin acil sorunlarından hiçbiri de çözülemeyecektir.


