“Ya ölmeseydi?” diye soruyor telefonda konuştuğum kişi. Beyrut’tan arıyor; Hizbullah’ı yakından tanıyor ve örgütün geniş toplumsal çevresiyle her gün temas halinde.
Varsayımsal bir soru ortaya atıyor: Hasan Nasrallah hayatta kalsaydı ve çatışmayı yönetmek zorunda olsaydı ne olurdu?
Burada İsrail’le askeri bir çatışmadan söz etmiyor. “Çünkü bunu zaten örgüt yapıyor ve burası onun sahası” diyor. Asıl mesele, ‘kendisiyle, tabanıyla ve bu felaketi başlarına getiren çevresiyle yüzleşmesi’.
Ateşkes anlaşmasını imzalar mıydı? Müzakereleri kabul eder miydi, yoksa halefinin bugün yaptığı gibi karşı mı çıkardı? 2006’daki Temmuz Savaşı’nın ardından kullandığı “Bilseydim” ifadesine yeniden başvurabilir miydi?
Bunlar yanıtı hiçbir zaman bulunamayacak bir dizi soru. Lübnan’ın güneyinden başka bir kaynak ise ‘sayısız insanın ölümüne tanıklık eden ve İsrail’in Lübnan’a yönelik tüm savaşlarını takip eden, bu savaşlarda ailesini, arkadaşlarını ve evini kaybeden’ biri olarak, siyasi açıdan Hizbullah’ın karşısında durduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “Aradan iki yıl geçti, ancak çevre ve taban hâlâ şok ve tam bir inkâr halinde... Toplu bir hezeyan hali. Sanki insanlar askeri bir lideri ya da dini bir lideri kaybetmemiş, içinde bulundukları koşulları onlara açıklayan kişiyi kaybetmiş gibi.”
Nasrallah’ın savaşı ve kayıplarını ‘tiyatrolaştırma’, felakete uğrayanların, yaslıların ve acılı ailelerin ödediği bedelleri epik bir coşku ve zafer anına dönüştürme yeteneği konusunda bir uzlaşı bulunuyor. Görünen o ki, bugün taraftarlarının ve destekçilerinin en çok özlediği şey de bu. Sanki destek savaşı olarak adlandırılan çatışmaya katılmaları ve bunun bedelini ödemeleri, kendilerine bu savaşın olumlu hikâyesini anlatacak kişinin yokluğu karşısında ikincil bir ayrıntıya dönüşüyor.

Bu söylem boşluğunun nedeni yalnızca Hizbullah’ın mevcut Genel Sekreteri Naim Kasım’ın bu yeteneğe sahip olmaması değil. Bunun nedeni, Nasrallah’ın da suikasta uğramadan çok önce kamusal alandaki etkisini, imajını ve görünürlüğünü yavaş yavaş kaybetmeye başlamış olması. Dolayısıyla suikast anı, onu pek çok kayıptan ve ağır sonuçlardan kurtaran bir an olarak geldi.
Kaynak, “Nasrallah aslında suikasta uğradığı andan önce ölmüştü... Çağrı cihazlarının patlatılması operasyonu ve peş peşe gelen suikastlarla birlikte öldü. İnsanları mobilize etme ve yaşananları gerekçelendirme kapasitesini kaybettiğinde, halka bir anlatı sunamaz hale geldiğinde ve artık kimse konuşmalarını eskisi gibi önemseyip beklemediğinde öldü” diyor.
Kaynak burada, Hizbullah içinde Nasrallah’ın üstlendiği örgütsel konumdan daha önemli olduğunu düşündüğü bir işleve işaret ediyor. Ona göre Nasrallah, ‘ne askeri taktik adamı ne de alışılmış anlamda bir din adamıydı; daha ziyade Hizbullah’a devletlerin sahip olduğu, ancak partilerin veya silahlı örgütlerin sahip olmadığı bir güç kazandıran bir seferberlik adamıydı’.
Bilindiği üzere, böylesine baskın bir etki bir anda ortaya çıkmaz.
‘Sanki hiç var olmamış gibi’
Hizbullah’ı ve toplumsal tabanındaki dönüşümleri izleyen sosyolog ve yazar, Nasrallah’ı 2000-2006 yılları arasındaki dönemiyle hatırlıyor ve o dönemde onu ‘parti aktivistine’ daha yakın biri olarak tanımlıyor. Ona göre Nasrallah, zamanla etkisini artırdı ve bu konumunu, sözlerinin bölgesel ağırlık kazandığı Refik Hariri suikastıyla pekiştirdi.
Nasrallah, 2000 yılındaki çekilmeden bu yana bu güçlü imajı korudu ve bunun üzerinde yoğun biçimde çalıştı. Bunu yaparken, Hizbullah’ın tam teşekküllü medya mekanizmasından yararlanarak ‘efsaneye, hatta yarı tanrısal bir figüre daha yakın’ bir imaj oluşturdu ve böylece silah taşımaya devam edilmesini meşrulaştırdı.

Yakın zamana kadar televizyon ekranlarındaki görünümleri Ümmü Gülsüm gecelerini andırıyordu. Sokaklar boşalır, insanlar ekranların karşısına geçip duyduklarından etkilenerek kendilerinden geçerdi.
İşin ilginç yanı, dinleyenler Hizbullah üyeleri olmadığı gibi hepsi örgütün doğrudan toplumsal çevresinin bir parçası da değildi. Nasrallah, farklı dönemlerde genel bir gündem haline gelmişti: “Destekçisi, rakibi, komşu ülkeler ve ertesi gün ne olacağını öğrenmek isteyen herkes onu dinlerdi.”
Bugün ise, aradan iki yıl geçtikten sonra, ‘sanki hiç var olmamış gibi’.
Güney Lübnan’da toplumsal ve dini açıdan nüfuzlu ailelerden birine mensup bir kadın, ikinci yıl dönümü anmasından bir gün önce Sur ve Nebatiye’ye gittiğini belirterek şunları söylüyor: “Sokaklarda veya binalarda alışıldığı üzere fotoğraflarını görmedim. Küçük bir dükkânda kenarda duran küçük bir fotoğrafını fark etmeseydim, genel manzaradaki tamamen yokluğunun bile farkına varmayacaktım.”

Şöyle devam ediyor: “Dar çevredeki sohbetlerde bile artık kimse ondan söz etmiyor. Bunun anma yıl dönümüne denk gelmesi bana daha da tuhaf geldi... İlk bakışta ona karşı bir ilgisizlik olduğu düşünülebilir. Ancak bence artık ‘hakkında konuşulmayan’ bir kişiye dönüştü. Bugün Şiilerin tam anlamıyla ‘tabusu’ haline geldi.”
Hizbullah’ın çevresine yakın olan ve örgütün dar toplumsal çevresinde güven duyulan, ancak örgütün bir parçası olmayan kadına göre, ‘Hizbullah’ın çekirdek kadrosunda yer alanlar dışında Nasrallah’ın artık dışarıda kalan sevenlerinin kalmadığı görülüyor.
Önceden sahip olduğu geniş tabanının bile, Şiiler açısından ‘temel bir ritüel’ olan taziye merasimlerine gitmemesi de bunu gösteriyor.
Sadece DMO kaldı
Güney Lübnan’dan konuştuğum kişi, Nasrallah’ın mirasına dönerek “Onun mirasını devralacak kimse kalmadı... hatta bildiğimiz anlamdaki Hizbullah bile onun ölümüyle öldü” diyor.
Bu görüşünü açıklayan kaynak, siyasette Nasrallah’ın en yakın müttefikleri açısından eşi benzeri görülmemiş bir siyasi sıkıntıya yol açtığını belirtiyor. Buna göre Nasrallah, Meclis Başkanı Nebih Berri’ye şahsen aksi yönde taahhütte bulunmasına rağmen destek savaşı başlattığını ilan etti. Ardından altı füzenin fırlatılmasının ardından Berri temaslarda bulunarak Hizbullah’ı, füzelerin sorumluluğunu üstlenen bir açıklama yayımlamamaya ikna etmeye çalıştı ve açık bir başka taahhüt aldı. Ancak bu taahhüdün ömrü birkaç saati bile bulmadan bozuldu.
Nasrallah, 7 Ekim 2023’e kadar görece geniş bir hareket alanıyla bölgesel bir rol de üstlendi. Kaynağa göre o, “İran ile Lübnan arasında; hükümet, mezhepler, halk ve kurumlar düzeyinde güvenilir bir arabulucuydu. Bölge ülkeleri ve dış dünyayla ilişkilerde çeşitli roller üstlenerek Tahran’ı komşu ülkelerle doğrudan karşı karşıya gelmekten kurtardı; kararları onun adına iletip darbeleri de onun yerine göğüsledi.”
Ancak kaynak, bunun 7 Ekim’den sonra giderek değişmeye başladığını, Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından ise köklü bir dönüşüm yaşandığını söylüyor: “Bugün geriye yalnızca Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) kaldı. Sadece onlar. DMO, Hizbullah’ın tüm kademelerini doğrudan kontrol ediyor; liderlikten savaşçılara ve stratejik kararlara kadar. Naim Kasım ise arabulucu veya mesaj taşıyıcısı rolünü üstlenebilecek durumda değil.”

Hizbullah yapılanması açısından ise kaynak şöyle devam ediyor: “Hizbullah Genel Sekreterliği’ndeki son siyah sarıklı isim Hasan Nasrallah’tı. Naim Kasım’ın sarığı beyaz ve bu, dini hiyerarşi açısından farklı bir konuma işaret ediyor. Onun konuşulan yardımcısı ise Muhammed Raad. O, milletvekili ve hatta din adamı bile değil.”
Kasım’dan önce genel sekreterlik için aday gösterilen ve daha sonra adaylığı geri çekilen (bazılarına göre kendisi çekilen) İbrahim Seyyid Emin’i hesaba katmazsak, Haşim Safiyuddin’in ardından bu görev için en yakın isim olarak görülen adayın, Nasrallah’ın oğlu Muhammed Mehdi olduğu düşünülebilir. Genç bir din adamı ve sarıklı olan Muhammed Mehdi, aynı zamanda örgütte aktif bir kadro olarak görev yapıyor.
Ancak birden fazla kaynağın ortak görüşüne göre, bu role hazırlanmadı ve henüz yeterince olgunlaşmadı.
Nasrallah’ın çocukları... Mirasın getirdiği sıkıntı
Kaynaklardan biri şöyle açıklıyor: “Nasrallah ve çevresindeki isimlerin öldürülmesinin ardından, kendisini çevreleyen güven çemberinde aile bağlarının ne kadar önemli olduğunu ve Hizbullah liderliğinin de büyük ölçüde bu bağlar üzerine kurulduğunu daha iyi anlıyoruz.” Kaynağa göre, “Nasrallah’ın yakınındaki bu liderlerle çevrili şekilde görevinde kalmayı seçerek ve kaçınılmaz biçimde yaklaşan ölümü bekleyerek yıktığı şey, aile, aşiret ve Hizbullah arasındaki ortak bağ dokusuydu. Bunun yeniden onarılması son derece zor, hatta belki de imkânsız.”
Dikkat çekici olan ise bütün bunların içinde oğullarını sürece dahil etmemesi ve hiçbirini kendisinden sonra gelecek kişi olarak hazırlamaması.
Sosyolog-yazara göre, “bu ölçekteki tarihi liderler, belki de içlerindeki bir tür narsisizm nedeniyle miras bırakmayı düşünmüyor. Bu da çocuklarını kendi kimlikleri ve omuzlarına yüklenen mirasın ağırlığıyla başa çıkma konusunda bocalar halde bırakıyor.”

Özellikle Cevad ve Muhammed Mehdi olmak üzere oğullarının son dönemde kamuoyundaki görünürlüklerini artırmaları ise üzerinde durulması gereken bir olgu. İki kardeşin de babalarını insanileştirmeye ve onun imajını taklit etmeye çalıştığı görülüyor. Ancak kaynak, bunun gerçekte fazla bir sonuç vermediğini belirtiyor.
İki kardeşin son dönemde kullandığı sosyal medya hesapları yakından incelendiğinde, babalarının el hareketlerini taklit etmekten konuşma tarzına kadar çeşitli davranışlarını benimsemeye yönelik yoğun bir çaba görülüyor. Bunun yanı sıra adeta aralarında bir rol paylaşımı da var. Biri sarığıyla dini bir figürü temsil ederken, diğeri zaman zaman Che Guevara ve halkların özgürleşmesi temalarına, zaman zaman da şehitlere ve salihlere atıfta bulunuyor ve babasının da onlarla birlikte geri döneceğine dair inancını dile getiriyor.
Gözlerinin büyüsü… Sadece bir balon
Bugün ise bu efsaneyi sürdürmek yerine, “Nasrallah’ın anlatısı zayıfladı... ve rüzgâra kapıldı” diyor kaynaklardan biri. Şöyle devam ediyor: “Ölümünün üzerinden iki yıl geçtikten sonra, doğrudan çevresinin onun mirasına bu kadar gelişigüzel yaklaşmasına bakmak bile bu mirasın başında duran kimsenin olmadığını anlamamız için yeterli... Liderlik karizması, güçlü kişiliği ve gözlerinin büyüsü hakkında anlatılan tüm bu hikâyeler bir anda ortadan kayboldu. Sanki hepsi bir balondan ibaretti. Örneğin, televizyonda marjinal bir siyasetçinin onunla yaklaşık 7 saat oturduğunu iddia etmesi yeterli. Ne büyük bir abartı! Ya da oğlu Mehdi’nin çıkıp ona kahvaltı hazırladığını anlatması veya kendisinin Dahiye’de arabayla dolaşırken görüldüğü ve bağlamı, tarihi ya da kaynağı bilinmeyen videonun yayımlanması... Bu Hizbullah medyası mı? El Menar televizyonu mu? Bu hikâyelerin bugün kamuoyuna çıkması gerektiğine kim karar verdi?”
Ses ve görüntü kaybı
Bunların tümü, Nasrallah’ın tekelinde tuttuğu anlatının artık sorgusuz sualsiz kullanılmasına ilişkin daha fazla soru doğuruyor. Bu, hem kendisi hem de partisi hakkındaki anlatıydı ve kendisine dikte edilen çizginin dışına çıkmayan bağlı bir medya mekanizması aracılığıyla bunun ritmini belirliyordu.
Peki, anma töreninin sloganı neden “Ahde bağlı kalacağız” oldu? Kasım neden Nasrallah’ın mirasını korumak ve yaymak amacıyla bir kurum kurdu?

Belki de amaçları, adamı ‘insanileştirmek’ ve onu ulaşılabilir bir kişiye dönüştürerek yas tutan toplumsal tabana, yokluğuna rağmen kendileri gibi ve aralarında olduğu mesajını vermekti.
Ancak pratikte sonuç tam tersi oldu.
Sosyolog, ‘çukurun büyüklüğündeki boşluğu’ ve liderlik krizini, daha önce güçlü biçimde varlık gösteren insan kitlesi üzerinden okuyor. Ona göre bu kitle, ‘hiç olmadığı kadar belirsiz ve kapalı’ hale geldi ve ‘yakın çevresindeki çocukları dışındakiler için tamamen bilinmez’ durumda.
Şöyle diyor: “Sanki bütün Şiiler kendi içlerine çekildi ve günlük yaşamın çeşitli alanlarında, diğer partilerle, mezheplerle ve daha geniş Lübnan toplumuyla ilişkilerinde bir boşluk bıraktılar.” Sosyal medyada görünerek destek savaşını savunmak için yoğun çaba gösteren küçük kesim dışında, Nasrallah’ın sesi olduğu toplumsal kitlenin artık daha az görünür ve daha az etkin olduğu izlenimi veriyor.

“Nasrallah’ı kaybetmeleriyle birlikte sanki seslerini ve görüntülerini de kaybettiler” diyor.
Ancak dışarıdan bakıldığında bir gerileme gibi görünen durum, dar güven çevrelerinde başka bir sıkıntıyı ortaya çıkarıyor.
‘Barınma’ kaçınılmaz olarak mı geliyor?
Güney Lübnanlı kadın, “Hizbullah liderliğindeki boşluk bugün güneylilerin günlük yaşamını ayakta tutan mekanizmalardaki boşluğun yanında lüks kalıyor” diyor. Şöyle devam ediyor: “Sanki Emel, özellikle Sur’da, Hizbullah yerine sokağı ve sahayı miras aldı. Hizbullah mensuplarının hareketli gruplar üzerinde oluşturduğu caydırıcı etki artık yok. Böylece bu gruplar her şeyi kontrol eden fiili bir otorite haline geldi... Bunun yarattığı büyük bir acı var.”
Bugün güneyde yaşayan birçok kişi, yeni genel sekreterlerinin ‘barınmanın’ kaçınılmaz olarak geleceği ve İran’ın kendilerini terk etmeyeceği, para, silah ve nüfuz desteğini sürdüreceği yönündeki sözlerine inanmak istiyor. Ancak aynı kişiler, paranın gelmeyeceği gerçeği konusunda sessiz kalıyor. Nasrallah’ın 2006’daki Temmuz Savaşı’nın ardından kendilerine vaat ettiği ‘uygun konut ve uygun eşya’ yerine yalnızca ‘barınma’ kelimesinin kullanılması bile, içinde bulundukları koşullar hakkında çok şey söylüyor.

Hizbullah çevresinin yaşadığı inkâr ile derin yas arasında, en büyük şokun “iktidarın ve yirmi yılı aşkın süredir sahip oldukları, Lübnanlıların geri kalanına karşı her gün bir silah olarak sergiledikleri ‘güç fazlasının’ kaybedilmesi olduğu” belirtiliyor. Bu nedenle bugün toplumsal sözleşmeleri, bu narsistik yarayı iyileştirmek için öfkelerinin tamamını ‘ajanlara’ yöneltmek üzerine kurulu gibi görünüyor.
Hainler ve ajanlar hakkında aşırı biçimde konuşulması, sanki onları her şeyin ötesindeki o derin sessizlikten kurtarıyor. Onlara göre bu kişiler, kendileri dışındaki Lübnanlılar, yani tüm Lübnanlılar ve kendilerine destek veren çatışmada onları desteklemeyen herkes. Bu nedenle bu kişilerden söz edildiğinde öfkeden çılgına dönüyor, yaşadıkları sıkıntıyla başa çıkabilmek için daha fazla hakaret ve tehdit diline başvuruyorlar.

