Savaş sona erse bile Hartum, artık yaşanabilir bir yer değilhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/4471941-sava%C5%9F-sona-erse-bile-hartum-art%C4%B1k-ya%C5%9Fanabilir-bir-yer-de%C4%9Fil
Savaş sona erse bile Hartum, artık yaşanabilir bir yer değil
Hartum'da yaşayanların çoğu, başka bir yere göç etmeyi reddedecek / Fotoğraf: AFP
İsmail Muhammed Ali
Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında 15 Nisan 2023'te çıkan savaş sebebiyle başkentin üç şehri Hartum, Omdurman ve Bahri'den (Kuzey Hartum)kaçan Sudanlı aileler, doğrudan savaşın durmasından sonra evlerine dönme telaşında.
Bu dönüşün olabildiğince çabuk gerçekleşmesini temenni ediyorlar, zira Sudan içinde veya dışında göç ettikleri yerlerde yaşadıkları koşullardan bunalmış durumdalar.
Peki çevre ve afetler konusunda uzman kişiler, yaşama elverişliliği ve hayatın doğal seyrinde gidişi bakımından başkentteki durumu nasıl değerlendiriyor?
Nitekim halihazırda özellikle sağlık ve insani yardımlara ilişkin hizmet tesisleri ve altyapı yıkıma uğramış durumda.
Sokaklarda, ambulans ekiplerinin çatışmaların başkentin tüm kentlerinde yoğun bir şekilde devam etmesinden ötürü defnedemediği cesetlerin çoğalması ve çürümesinden kaynaklanan çevresel faktörler de cabası.
Kargaşa ve çöküş
Sudan üniversitelerinde afet risklerini azaltma alanında dersler veren Prof. Dr. Muhammed Abdulhamid, konuya ilişkin değerlendirmelerini şu sözlerle paylaştı:
Aslında savaştan önce de Hartum, kabul edilen tüm kriterlere göre kentsel bir şehir değildi. Burası, 1983 yılında ülkeyi vuran kıtlığa eşlik eden göç dalgalarının başlamasıyla bir başkent olarak geçerliliğini neredeyse yitiren bir şehir. Üstelik Sudan kırsalı da özellikle el-Cezire projesinin bozulmaya başlaması, sonra da güney savaşının çıkmasıyla bir gerileme ve çökme hali yaşadı. Bu da yerinden olmuş çok sayıda insanın gelmesine ve böylece karton veya gecekondu mahalleleri olarak bilinen yerleşim bölgelerinin oluşmasına yol açtı. Bunun sonucunda Hartum, yatay genişlemede bir tür kargaşaya sahne oldu. Araştırmalara göre, çoğu ne yazık ki değişen şiddet dereceleriyle başkentte mevcut olan dört afet riski faktörü var: düzensiz kentsel genişleme, çevresel bozulma, iklim değişikliği ve bir bütün olarak Sudan'da genel bir olguyu temsil eden yoksulluk.
Ayrıca Prof. Dr. Abdulhamid, "Bir şehir olarak Hartum, esnekliğe, yani afetlerin ardından normale dönme yeteneğine asgari düzeyde bile sahip değil. Şehri iyileştirme ve ona esneklik faktörleri sağlama sürecinde planlama neredeyse yok. Planlama yokluğu; şehir altyapısında kanalizasyon şebekeleri, temiz su hizmetleri, elektrik, yollar ve ulaşım bakımından görülen ciddi zayıflıkla birleştiğinde Hartum, hiç de imrenilmeyen bir durumda olur" diye konuştu.
Afet Risklerini Azaltma Profesörü Adbulhamid, değerlendirmesine şöyle devam etti:
Savaşın, Hartum'un en stratejik noktasında (şehir merkezi) şiddetlenmesine bakarak denebilir ki savaştan kaynaklanan yıkım hali, başkentin mevcut konumundan uzak ve tüm esneklik unsurlarını sağlayacak uluslararası nitelikte olan bir başka bölgeye taşınması konusunda ciddi düşünmeyi gerektiriyor. Savaştan sonra Hartum, umutsuz bir duruma düşecek. Planlamacılar, farklı bir ufukla yeniden imar planları ortaya koymayı ciddi olarak düşünmeliler. Bunu yaparken mevcut başkent dışında yeni bir şehir planlamasına dayanılmalı. Çünkü kentsel ve medeni anlamda bir başkent olma niteliğine zaten sahip olmayan başkent, harabeye döndü ve tekrar toparlanmayacak.
"Hartum sakinlerinin çoğunun mustarip olacağı gerçek bir sorun var ki o da alternatif bir yere göçü reddetmeleri" diyen Abdulhamid, "Bu anlaşılır bir durum. Zira insanlar, ‘psikolojik bağlanma' olarak adlandırılabilecek bir sendrom yaşayacaklar. Bundan dolayı bu zihniyeti değiştirmek, yeniden yapılanma sürecinin bizatihi parçası olacaktır" ifadelerini kullandı.
Düzensizlik ve tahliye
Bu bağlamda Çevre İşleri Uzmanı Ahmed Kasume'ye göre Hartum'daki çevresel durum, savaştan sonra şehirden ayrılan sakinlerinin koşullar iyileştirilmedikçe buraya dönmesini imkânsız hale getiriyor.
Hiç şüphesiz bu, istenmeyen bir durum. Zira bizi ilk kareye, yani Sudan'ın diğer şehirleri pahasına, başkentin tekeline aldığı şeye götürüyor.
Ahmed Kasume, konuya dair değerlendirmesini şu ifadelerle sürdürdü:
Hartum'dan göç edenlerin oranı neredeyse nüfusunun yüzde 50'sinden fazla. Şehir, sivil yerleşim ve altyapı unsurlarından yoksun hale geldi. Dolayısıyla şehir sakinleri olarak yerleşim metodolojisi konusundaki bilgisizliğe ek olarak, şehirlerin temel unsurlarının ortadan kaybolmasıyla çevre sorunları tali bir endişe halini alıyor. Arazilerin dağılımında ve değerlendirilmesinde bariz bir dengesizlik var. Mesela öncelikli sınıfları en kötü yerleşim mekânlarında, yani havaalanları çevresinde veya mezarlıklara yakın noktalarda buluyorsunuz.
Aynı şekilde yollarda kontur çizgileri ile su tahliyesinin dikkate alınmadığı, kanalizasyon ağının da yetersiz ve harap olduğunun görülebildiğini aktaran Kasume, "Kanalizasyon kuyuları olmasına rağmen su hizmetleri de kuyulara bağlı. Bence bu başkent ortadan kaldırılıp yeniden planlanması gerekiyor. Tüm bu etkenler ve sebepler, bu savaşın etkilerinden kaynaklanan mevcut çevresel durumun ışığında, bilhassa sonbahar mevsiminin gelişiyle Hartum halkının geri dönüşünü nüfusu korumak adına sakınılması gereken bir şey haline getiriyor" dedi.
Çevre İşleri Uzmanı, birçok ülkenin, afetlerin meydana geldiği şehirlerde yaşayanları zorla tahliye ettiğine dikkat çekti.
Bununla birlikte feci bir çevresel durumdan mustarip olan Hartum'da, hem devlet hem de vatandaş nezdinde buna hazırlık ve istek olmadığı için böyle bir şeyin olacağını düşünmeyen uzman, değerlendirmesini şöyle bitirdi:
Bence sorun, savaştan kaynaklanan çevresel durumda değil. Nüfusun şu an geri dönmesini ya da eski yerini ülkenin başkenti olarak geri almasını engelleyen yapısal ve kültürel koşulların yanı sıra güvenlik ve planlamaya ilişkin koşullar da var.
Ölüler ve yerinden edilenler
Abdülfettah el-Burhan liderliğindeki ordu ile Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri arasındaki savaş, Uluslararası Af Örgütü'ne göre 3 bin 900'den fazla insanın ölmesine ve Birleşmiş Milletler'e göre yaklaşık 4 milyon insanın yerinden edilmesine ve iltica etmesine sebep oldu.
Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnes Callamard, Sudan'da ve özellikle de Hartum'da sivillerin gerek evlerinde öldürülme gerekse gıda ve ilaçtan yoksunluk bakımından hayal bile edilemeyecek bir terör içerisinde yaşadığını belirttikten sonra şöyle dedi:
Bazıları 12 yaşından küçük onlarca genç kız ve kadın, savaşan taraflarca tecavüze veya başka türde cinsel şiddete maruz kaldı. Güvenli hiçbir yer yok.
Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5242361-ahmed-%C5%9Fara%E2%80%99n%C4%B1n-el-hol-s%C4%B1nav%C4%B1-dea%C5%9F-kamplar%C4%B1n%C4%B1n-kontrol%C3%BC-nas%C4%B1l-sa%C4%9Flanacak
Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
Suriye yönetimi, DEAŞ mahkumlarının tutulduğu El-Hol kampını kapatmaya hazırlanıyor.
Suriye ordusuyla ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ocak ayında yoğunlaşan çatışmaların ardından mutabakata varılmıştı. Anlaşma kapsamında SDG'nin kontrolündeki DEAŞ kampları, Şam yönetimine devredilmişti.
Diğer yandan çatışmalarda ve SDG'nin geri çekilme sürecinde birçok DEAŞ savaşçısının kamplardan kaçması da gündem olmuştu.
Ahmed Şara yönetimi, geçen hafta cezaevinde çıkan isyandan SDG'nin "düzensiz geri çekilişini" sorumlu tutmuş, kampın saatlerce korumasız bırakıldığını ve güvenliği tekrar sağlamanın güçleştiğini bildirmişti.
Adlarının paylaşılmaması şartıyla Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan Şam'daki bazı diplomatlarsa son haftalarda hükümet kontrolü altındayken kamptan birçok kişinin kaçtığını iddia ediyor.
Suriye hükümetinden 17 Şubat'ta yapılan açıklamada, durumun kontrol altına alınması ve kaçak DEAŞ savaşçılarının takibi için işlemlerin başlatıldığı duyuruldu.
Le Monde'un 15 Şubat'taki haberinde, yaklaşık 24 bin kişinin tutulduğu kampta çatışmaların çıktığı aktarılmıştı. Adının gizli tutulması şartıyla gazeteye konuşan bir insani yardım görevlisi, SDG'nin geri çekilmesinin ardından binlerce mahkumun kaçtığını söylemişti. Suriye ordusu mensupları kampın kontrolünü ele geçirdiğinde de bazı tutukluların geceleri kaçmayı sürdürdüğünü belirtmişti.
Kimliğinin paylaşılmamasını isteyen ABD'li bir yetkili, WSJ'ye açıklamasında kamptaki yerinden edilmiş sivillerin evlerine dönmesine veya ülke içinde başka yerlere gitmesine izin verileceğini savunuyor. Kalanların önemli kısmınınsa Halep yakınlarında kurulacak yeni bir kampa transfer edileceğini söylüyor.
İstikrarsızlık nedeniyle daha fazla DEAŞ'lının kaçmasından endişe eden ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 21 Ocak'ta savaşçıları Irak'a göndermeye başlamıştı. Komutanlıktan 12 Şubat'ta yapılan açıklamada, Suriye'deki 5 bin 700'den fazla IŞİD mensubunun Irak'a naklinin tamamlandığı bildirilmişti.
Washington, onlarca yıldır kampların güvenliği içi SDG'yle işbirliği yaptı. Ancak Aralık 2024'te Beşar Esad'ın devrilmesiyle değişen dengelerde Beyaz Saray'la Şara yönetimi arasındaki ilişki güçlendi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 20 Ocak'taki mesajında SDG'nin "DEAŞ karşıtı başat güç rolünün büyük ölçüde miadını doldurduğunu" söylemişti.
WSJ'nin analizinde, Suriye Cumhurbaşkanı Şara'nın El Kaide bağlantılı geçmişi hatırlatılarak, kampların kapatılma süreci ve DEAŞ'la mücadelenin Şam yönetimi için "önemli bir sınav" olduğu belirtiliyor. Geçmişte DEAŞ'la mücadele etmesinin Şara'nın bu süreçte elini güçlendirebileceği, çeşitli istihbarat ağları ve bağlantılar aracılığıyla militanları yakından takip edebileceği vurgulanıyor.
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Irak’ta Nuri el-Maliki'nin yeni hükümetin başbakanlığına adaylığı, artan iç baskı ve petrol gelirlerini de etkileyebilecek ABD yaptırımları tehdidi nedeniyle zorlu bir süreçten geçiyor.
Maliki, adaylığını kararlaştırmak üzere pazartesi gecesi yapılması planlanan Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasındaki önemli toplantıya katılmaktan son dakikada vazgeçti ve ‘sonuna kadar’ devam etmekte kararlı olduğunu vurguladı.
Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içinde, birliği korumak için ona gönüllü olarak çekilme şansı vermeyi tercih edenler ile onu görevden alabilecek bir iç oylama yoluyla sorunun çözülmesini isteyenler arasındaki bölünme de giderek artıyor.
Eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ‘Şii partilerin’ Maliki'nin adaylığıyla ilgili olarak Beyaz Saray'dan iki yeni ret mektubu aldığını belirterek, ‘yeni cumhurbaşkanının ona hükümet kurma görevini vermeyeceğini’ açıkladı.
Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğehttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5242310-arap-d%C3%BCnyas%C4%B1n%C4%B1n-b%C3%B6lgesel-g%C3%BCvenlik-vizyonu-ba%C4%9F%C4%B1ml%C4%B1l%C4%B1ktan-stratejik-etkinli%C4%9Fe
Ortadoğu, her zaman tekrarlanan savaş döngülerine tanık olan bir bölge, ancak şu anki durum tamamen farklı. Çünkü savaşlar kesişiyor, ittifaklar değişkenlik gösteriyor, dışarıdan koruma ve bölgesel düzenle ilgili uzun süredir var olan varsayımlar aşınıyor. Arap dünyası için bu artık geçici bir kargaşa dönemi değil, stratejik bir dönüm noktası. Arap ülkeleri bugün “Başkaları tarafından şekillendirilen bölgesel sistem içinde faaliyet göstermeye devam edecekler mi, yoksa kendi güvenlik ortamlarını şekillendirmeye başlayacaklar mı?” sorusuyla karşı karşıya.
Bu artık ertelenemez bir soru. Zira parçalanmanın maliyeti arttı ve bölgenin kırılganlığı, güç eksikliğinden çok kolektif vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor. On yıllar süren dış müdahale, iç çatışmalar ve kurumsal aşınmanın ardından, Arap dünyası kendini ‘bölünme ve bağımlılık yolunda devam etmek mi, yoksa Arapların eylem ve etki kapasitesini geri kazandıracak tutarlı bir bölgesel güvenlik çerçevesi geliştirmek mi?’ şeklindeki belirleyici bir seçimle karşı karşıya buldu.
Gazze’ye yönelik savaş, İsrail'in bölgedeki varlığının genişlemesi ve bölgesel güvenliğin tarihsel garantörü olarak ABD'nin müdahalesinin azalması, mevcut düzenin kırılganlığını ortaya çıkardı ve temellerini sarstı. Batı politikaları, uluslararası hukukun uygulanmasında seçici ve sivillerin korunması ve egemenliğin muhafaza edilmesinde ikiyüzlü görünüyordu. Bu tutarlılık kaybı gözden kaçmadı. Batılı liderler, çifte standartların istikrarı koruması gereken sistemin güvenilirliğini zedelediğini kabul etmeye başladı. Arap dünyası için bu an, zor bir gerçeği pekiştirdi. O da dışarıdan gelen korumaya güvenmenin artık ne stratejik olarak uygulanabilir bir seçenek ne de siyasi olarak kabul edilebilir bir seçenek olduğu gerçeğiydi.
Arap Birliği, ülkeler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından etkinliğini giderek kaybetti.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Gazze'deki büyük can kaybına rağmen, bu trajedi, güvenlik, egemenlik ve sorumluluk kavramları üzerine Arap düşüncesini yeniden şekillendirecek derin bir stratejik gözden geçirme için itici güç olmuş olabilir.
Arap stratejik bağımsızlığının aşınması
Ortadoğu'nun güvenliği son otuz yılda, öncelikle dışardan bir bakış açısıyla değerlendirildi. Soğuk Savaş sonrası dönem, Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle damgasını vurdu. Bu olay, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin ve ardından askeri üstünlüğün siyasi gerçekleri yeniden şekillendirebileceği inancına dayanan askeri müdahalelerin önünü açtı. Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi, devlet kurumlarını parçaladı ve bugün bile etkileri devam eden mezhepsel dinamikleri tetikledi. Halkların gerçek şikayetleri ile tetiklenen ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçler tarafından istismar edilen 2011 yılındaki Arap Baharı ayaklanmaları, çoğu durumda demokratik dönüşüme yol açmadı, aksine devletlerin çöküşüne, iç savaşlara ve aşırılıkçı gruplar ve rakip bölgesel aktörler tarafından sömürülen iktidar boşluklarına yol açtı.
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısında konuşurken, 20 Ocak 2026 (AFP)
Bu başarısızlıklar, Batı'nın söylemleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurumun genişlemesiyle daha da kötüleşti. Kural temelli bir uluslararası düzen çağrısına özellikle Ortadoğu'da seçici bir uygulama eşlik etti.
Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, Batı'nın güvenilirliği, uluslararası hukukun uygulanması ve sivillerin korunması konusunda çifte standart uygulandığı algısı ve gerçeği ile zedelendi. Bu itirafın önemi sembolik anlamında değil, Batı'nın normatif otoritesinin aşınmasının tesadüfi değil, yapısal olduğu imasında yatmaktadır. Arap devletleri için bu durum, esas olarak dış meşruiyete dayanan güvenlik çerçevelerinin temelde kırılgan olduğu gerçeğinin daha da derinleştiğini gösterdi.
Bu gelişmeler, Arap ülkelerinin ortak eylemlerini büyük ölçüde zayıflattı. Devletler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından, Arap Birliği (AL) giderek etkinliğini büyük ölçüde yitirdi. Stratejik yaklaşımlar çeşitlilik gösterdi: Bazı devletler ABD'nin güvenlik garantilerine güvenirken, diğerleri bunu Rusya veya Çin ile ilişkiler yoluyla dengelemeye çalıştı ve birkaçı da kendilerini bölgesel arabulucu olarak konumlandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda parçalanma ve stratejik tutarlılığın eksikliği oldu ve Arap dünyası krizlerin seyrini şekillendirmek yerine onlara tepki vermekle yetindi.
Gazze'deki savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hakimiyet arayışındaki niyetini ortaya çıkardı, ancak aynı zamanda bir dereceye kadar stratejik netlik de sağladı.
ABD'nin stratejik belgeleri bu eğilimi pekiştirdi. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, hem 2022 yılında Biden yönetimi döneminde hem de 2025 yılında Trump yönetimi dönemindeki güncellemesiyle, Çin ve Rusya gibi büyük güçler arasındaki rekabete öncelik verme yönündeki değişime dikkati çekti. Ortadoğu hala önemli olsa da, artık ABD'nin stratejik hesaplarının merkezinde yer almıyor. Bu değişim, Arap ülkelerine teorik olarak daha fazla bağımsızlık sağlıyor, ancak aynı zamanda devam eden bağımlılığın risklerini de ortaya koyuyor. Birleştirici bir kolektif çerçeve olmadan, bölge, korumaya çalıştığı net çıkarları olan bir aktör olmaktan ziyade, dış rekabetin arenası haline gelebilir.
Halihazırda kusurlu olan güvenlik modelinin çöküşü
Bölgesel güvenlik onlarca yıldır, kusurlu bir modele dayanıyordu. Dışarından verilen güvenlik garantileri, siyasi çözümden kopuk askeri caydırıcılık ve Arap bölünmelerinin sonsuza kadar kontrol altında tutulabileceği varsayımı. Bu model çatışmaları çözmemiş, sadece patlamalarını ertelemişti. Batı’nın desteğiyle İsrail’in ezici askeri üstünlüğü, tek taraflılığı pekiştirdi ve gücün diplomasiyi kalıcı olarak ikame edebileceği inancını sağlamlaştırdı. Filistin sorunu marjinalleştirilmiş ve temel bir sorun olmaktan ziyade can sıkıcı bir siyasi yük olarak ele alındı. Bu durum, Arap devletlerini kolektif bir strateji oluşturmak yerine dar ulusal düzenlemeler yapmaya teşvik etti.
Gazze Şeridi'nin orta kesimlerindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndan Netzarim Koridoru’nu kullanarak Gazze şehrine doğru giden Filistinliler, 11 Ekim 2025 (AFP)
Bu yaklaşım, Arap etkisinin özünü boşaltmış ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçlerin gerginliğin seviyesini, sükunetin parametrelerini ve çatışma kurallarını belirlemesine olanak sağladı. Bu da hukukun üstünlüğünden çok güç dengesinin hâkim olduğu, uzlaşma yerine zorlamanın egemen olduğu bir bölgesel sistemle sonuçlandı. Bugün, bu model açıkça çöküyor.
Batı gücünün eşlik ettiği normatif boyutun gerilemesi, bu çöküşü hızlandırdı. Uluslararası hukuka sıkı bir bağlılık olmadan askeri hegemonyanın varlığı, caydırıcılığı zayıflattı. Carney'nin Davos'ta itiraf ettiği üzere, kurallar seçici bir şekilde uygulandığında, kural statüsünü yitirir ve etki aracı haline gelir. Ortadoğu bağlamında bu durum, ilkeler ve rıza yerine emsaller ve emirler tarafından yönetilen bir güvenlik ortamına yansıdı. Ancak bu koşullar, uzun vadeli istikrarla temelden tezat oluşturur.
Stratejik bir değerlendirme noktası olarak Gazze
İsrail’in Gazze'de yürüttüğü savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hegemonyaya ulaşma niyetini ortaya çıkardı. Fakat bununla birlikte stratejik açıdan da bir netlik sağladı. Filistin meselesinin sonsuza kadar hiçbir bedel ödemeden marjinalleştirilebileceği yanılsamasını ortadan kaldırdı. Sivillerin çektiği acının boyutu, Arap toplumlarında eşi görülmemiş bir halk baskısı yarattı ve hükümetleri, yetersiz olduğu kanıtlanmış önceki yaklaşımlarını gözden geçirmeye zorladı. Kriz, Filistinlilerin haklarını müzakere edilebilir olarak gören ve net bir siyasi ufuk olmadan normalleşmeye giden yolları kabul eden politikaların iflasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, Arap koordinasyonunun yenilenmesi için fırsatlar ortaya çıktı. Savaşa tepki olarak toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi sınırlı bir etkiye sahip olmasına rağmen, ortak ilkelere dayanan önemli bir diplomatik hamle oluşturdu. Bu ilkelerin başında, ciddi bir iki devletli çözümün yeniden canlandırılması geliyordu.
Bugün Ortadoğu'yu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalmasıdır.
Arap diplomasisi, Gazze’deki insani kriz sırasında, Batı'nın tutumlarına pasif bir şekilde uyum sağlamak yerine, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına dayalı olarak daha iddialı bir tavır sergiledi. Bu değişim, Batı başkentlerinde bile, bu standartlara seçici bir şekilde bağlı kalmanın bunların etkinliğini ve prestijini zayıflattığına dair artan bir farkındalıkla daha da güçlendi. Bu durum, Arap ülkelerinin önemli diplomatik, ekonomik ve yumuşak güç araçlarına sahip oldukları konusunda artan bir farkındalığı yansıttı. Söz konusu güç araçları, koordineli bir çerçeveye entegre edildiğinde, uluslararası söylemi etkileyebilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir. Geri çekilmenin artık istikrarı garanti etmediği, sadece çatışmayı ertelediği şeklindeki sonuç ise gayet aşikar.
İsrail'in stratejisi ve Arap dünyasının çıkmazı
Arap dünyasının perspektifinden bakıldığında, İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki davranışları, daha geniş bir bölgesel stratejiyi yansıtıyor. O da karşılıklı taahhütler olmaksızın askeri hareket özgürlüğü, siyasi çözüm olmaksızın normalleşme ve egemenlik veya eşitlik tanınmaksızın entegrasyon. Öte yandan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları ve askeri operasyonları sıradan hale gelirken Lübnan'ın egemenliğine darbe vurmaya devam ediyor. İsrail’in yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmasına olan karşı tutumu ise üstü kapalı bir tutumdan açık bir beyanata dönüştü. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından İsrail'in derin saldırılar, altyapının tahrip edilmesi ve Golan Tepeleri'nin ötesine ilerleme gibi operasyonları, hırslarının doğrudan meşru müdafaa bahanesinin ötesine geçtiğini gösteriyor.
Suriye ile İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri arasındaki ateşkes hattı yakınlarında konuşlu İsrail ordusuna ait askeri araçlar, 9 Aralık 2024 (Reuters)
Arap ülkeleri, İsrail ile nerede olursa olsun, bu genel davranış biçiminden kendilerini soyutlayamazlar. Arap dünyası, uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulandığı ve Arapların hayatlarının marjinal bir maliyet olarak değerlendirildiği bir bölgesel düzeni de kabul edemez. Sürdürülebilir bir güvenlik çerçevesi, net bir siyasi ufuk, karşılıklı itidal ve egemenliğe tutarlı bir saygı gerektirir.
Tek taraflılığa karşı çıkmak için askeri dengeye ihtiyaç yok. Diplomatik pozisyonları koordine eden, ekonomik ilişkileri kullanan ve uluslararası hukuki baskıyı sürdüren uyumlu bir Arap çerçevesi, saldırganlığın maliyetini artırabilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir.
İran, Türkiye ve bölgesel yeniden düzenleme
İran, Arap ülkelerinin bölgesel güvenliği için bir tehdit olmaya devam ediyor, ancak bu tehdidin niteliği değişti. Tahran'ın bölgedeki nüfuzu, kendi gücünden çok, Araplar arasındaki bölünme ve devam eden çatışmaların bir sonucu olarak daha da genişledi. İran’ın bölgede kurduğu vekil ağının zayıflaması, ileri savunma doktrininin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı.
Buradan çıkarılacak en önemli ders, çözülmemiş Arap çatışmalarının dış müdahaleye kapı açtığı gerçeğidir. Devleti yeniden kurmaya, çatışmaları çözmeye ve kolektif güvenlik oluşturmaya odaklanan tutarlı bir Arap stratejisi, doğrudan çatışmadan daha fazla İran'ın etkisini sınırlayacak.
Öte yandan Türkiye hem bir zorluk hem de bir fırsat teşkil ediyor. Askeri kapasitesi, savunma sanayisi ve jeopolitik konumu, egemenlik, şeffaflık ve karşılıklılık ilkelerine dayalı bir iş birliği çerçevesine entegre edildiğinde bölgesel istikrara katkıda bulunabilir. Dolayısıyla Arap dünyasının Arap olmayan bölgesel güçlerle ilişkisinin, reaktif diplomasi anlayışından, yönetim kurallarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir etkileşim anlayışına geçmesi gerekiyor.
ABD’nin çekilmesi ve seçim yükü
Günümüz Ortadoğu'sunu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalması oldu. Washington halen bölgede varlığını sürdürse de uzun vadeli bölgesel istikrarı sağlamak için gerekli siyasi sermayeyi yatırmaya daha az meyilli. Rusya'nın bu alandaki imkanları, Ukrayna'daki savaş nedeniyle kısıtlıyken, Çin güvenlik taahhütlerinden çok ekonomik ortaklıklara odaklanıyor.
Hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler kurmak, stratejik bir gereklilik olmaya devam ederken İran ile diyalog, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde, şartlı ve karşılıklı olmalı.
Arap ülkeleri için bu gerçekliğin ağır sonuçları söz konusu. Artık dışarıdan verilen garantilere güvenmek yeterli değil. Çok kutupluluk, kolektif hareket edenlere fırsatlar sunuyor. Ülke düzeyinde bireysellik, etki araçları sınırlı kalmaktadır, ancak birlikte hareket ettiklerinde Araplar önemli bir jeopolitik ve ekonomik güç oluşturuyor. Ya başkaları için rekabet arenası olarak kalmak ya da inisiyatif alan aktörlere dönüşmek arasında seçim yapılması gerektiği ortada.
Vizyondan Politikaya: Bölgesel güvenlik için geliştirilmiş Arap gündemi
Güvenilir bir Arap güvenlik çerçevesi oluşturmak için ilkelerden uygulamaya geçmek gerekir. Geçmişteki başarısızlıklar, hatalı teşhislerden çok, zayıf uygulama ve zorlu uzlaşmalardan kaçınmanın sonucuydu. Vizyonu uygulamaya geçirmek için, koordinasyonu sürdürebilecek ve koruyabilecek esnek koalisyonlar ve yenilenmiş bölgesel kurumlara ihtiyaç var. İlk olarak, Arap devletleri sorumluluk almaya hazır bir liderlik çekirdeği içinde stratejik koordinasyonu kurumsallaştırmalı. Tam bir uzlaşma arayışı defalarca kez çıkmaza neden oldu. Bundan dolayı, Körfez’deki kilit öneme sahip ülkeler, Mısır ve Ürdün'ün önderliğinde daha küçük bir koalisyon, kademeli genişlemeye açık yapılandırılmış bir iş birliği başlatabilir. İlk çabalar, deniz seyrüsefer güvenliği, kritik altyapının korunması, hava savunma sistemi çatışmalarının önlenmesi ve insansız hava araçlarına karşı önlemlerin güçlendirilmesi gibi çıkarların kesiştiği savunma alanlarına odaklanmalı. Bu alanlarda somut sonuçlar elde etmek, güveni artıracak ve bir iş birliği geleneği oluşturur.
Arap liderler, Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi'nin açılış oturumu öncesinde aile fotoğrafı çektirirken, 17 Mayıs 2025 (AFP)
İkincisi, Arap diplomasisi dönemsel yahut duruma bağlı olmaktan ziyade, senkronize ve sürdürülebilir hale gelmeli. Uluslararası forumlarda tutumları uyumlaştırmak, büyük güçlerle ilişki kurmak ve bölgesel krizlere toplu olarak yanıt vermek için kalıcı bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç var. Bu bağlamda, reformdan geçmiş Arap Birliği çok önemli bir rol oynuyor. Stratejik tartışmalar için kalıcı bir forum olmalı, ortak bir güvenlik vizyonunu uygulamak için üzerinde anlaşmaya varılmış mekanizmalar geliştirmeli ve uyumu izlemek ve taahhütleri uygulamak için araçlar bulundurmalı. Eğer Arap Birliği, uygun şekilde yeniden yapılandırılırsa, koordinasyon ve denetim işlevlerini birleştirebilir, üye devletler arasındaki girişimleri uyumlu hale getirebilir ve anlaşmalara saygı duyulmasını sağlayabilir. Böylece marjinalleşmesini ve kurumsal zayıflığını doğrudan ele alabilir ve Arap ülkeleri arasındaki iş birliğine meşruiyet ve pratik etki kazandırır. Hesaplı ekonomik ve siyasi sinyallerle desteklenen koordineli diplomasi de Arap dünyasının uluslararası sahnedeki etkisini katlayabilir.
Üçüncü olarak, Filistin sorunu sembolik bir slogan olarak değil, bölgesel güvenlik önceliği olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Arap ülkelerin normalleşme, ekonomik iş birliği veya bölgesel entegrasyon gibi her türlü katılımı, yerleşim yerlerinin genişletilmesinin durdurulması ve bitişik topraklarda bir Filistin devletinin yaşayabilirliğinin korunması dahil olmak üzere, ölçülebilir siyasi taahhütlerle birlikte olmalıdır. Bu, çatışmacı bir yaklaşım değil, stratejik tutarlılıktır. Bu olmadan, hiçbir bölgesel güvenlik mimarisi meşruiyet veya sürdürülebilirlik kazanamaz.
Dördüncüsü, Arap ülkeleri Sudan, Libya, Yemen, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan bölgelerde gerilimin azaltılmasına ve devletin yeniden kurulmasına yatırım yapmalı. Buralardaki krizler, dış müdahaleyi davet eden ve istikrarsızlığı sürdüren yapısal boşlukları temsil ediyor. Birleşik arabuluculuk, hedefli mali yardım ve yerel aktörler ile onların dış destekçileri üzerinde kolektif baskı, parçalanmanın azaltılmasına kademeli olarak katkıda bulunabilir.
Beşincisi, hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler sürdürmek stratejik bir gereklilik olmaya devam ediyor. İran ile diyalog, şartlı ve karşılıklı olmalı, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde yürütülmeli ve egemenlik, müdahale etmeme ve devlet kurumlarının üstünlüğüne saygı temeline dayanmalı. Parça parça ikili ilişkilerin aksine, çok taraflı çerçeveler güç dengesizliklerini sınırlayacak ve taraflar arasındaki bölünme dinamiklerini azaltırken, beklentileri ve kırmızı çizgileri netleştirecektir. Türkiye'ye gelince, Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu stratejik görev, Ankara'nın bölgesel iş birliği sistemine yönelik hedeflerini kanalize edecek teşvikler, kurallar ve kurumlar oluşturarak tepkisel tutumdan proaktif eyleme geçmek olacak. Bu yol egemenlik, karşılıklı saygı ve kapsayıcılığa dayalı olursa, Arap ülkeleri ile Türkiye arasındaki iş birliği Ortadoğu'da ortaya çıkan güvenlik mimarisini güçlendirebilir.
Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir kararın alınmasını gerektiriyor.
Son olarak ise, güvenlik iş birliği askeri alanın ötesine geçmeli. İklim baskısı, gıda güvensizliği, su kıtlığı ve enerji dönüşümleri istikrarsızlığın temel nedenleri haline geldi. Ortak dayanıklılık girişimleri, birbirine bağlı enerji ağları, ulaşım koridorları ve ticaretin kolaylaştırılması yoluyla daha derin ekonomik entegrasyon, çatışmanın maliyetini artırabilir ve aynı zamanda dış ortaklara karşı bölgesel pazarlık gücünü güçlendirebilir.
Uyumdan ziyade etkinliği tercih etmek
Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir karar alınmasını gerektiriyor. Araplar, başkaları tarafından yapılan düzenlemelere uyum sağlamaya devam edebilirler ya da kolektif sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak gibi zorlu bir görevi üstlenebilirler.
Gazze'deki zulümler, bölgesel normların aşınması ve küresel güç dengesindeki değişim, eski düzenin stratejik ve normatif olarak çöktüğünü açıkça ortaya koydu. Bu düzenin yerini neyin alacağı, Arapların uzlaşma yerine etkinliği tercih edip etmeyeceklerine ve Batı'ya güvenmeye devam edip etmeyeceklerine bağlı. Arap ülkeleri güvenilirliği azalan dış çerçevelere güvenmeye devam edecekler mi, yoksa ortak sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak için zorlu bir çalışmaya başlayacaklar mı? Yıllar sonra ilk kez, bu iki seçenek açıkça yeniden gündeme geldi. Ancak bunun bölgeye ve küresel istikrara maliyeti daha önce benzeri görülmemiş düzeylerde arttı.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة