İsrail’in Ekim Sürprizi sonrası öfkesi: ABD hava köprüsü nerede?

Tel Aviv’deki liderlerin anılarındaki savaş.

İsrail’in ve uluslararası arenanın önde gelen liderlerinin tarihsel stratejilerinin bölgede yaşananlarda önemli etkileri oldu. (Eduardo Ramon)
İsrail’in ve uluslararası arenanın önde gelen liderlerinin tarihsel stratejilerinin bölgede yaşananlarda önemli etkileri oldu. (Eduardo Ramon)
TT

İsrail’in Ekim Sürprizi sonrası öfkesi: ABD hava köprüsü nerede?

İsrail’in ve uluslararası arenanın önde gelen liderlerinin tarihsel stratejilerinin bölgede yaşananlarda önemli etkileri oldu. (Eduardo Ramon)
İsrail’in ve uluslararası arenanın önde gelen liderlerinin tarihsel stratejilerinin bölgede yaşananlarda önemli etkileri oldu. (Eduardo Ramon)

Sami Mubeyyed

“Washington’daki İsrail Büyükelçisi Simcha Dinitz’i aradım ve ona hava köprüsünün nerede olduğunu ve neden henüz başlamadığını sordum.” İsrail Başbakanı Golda Meir, İsrailliler tarafından Yom Kippur Savaşı veya Yom Kippur olarak bilinen 1973 Ekim Savaşı’nda ABD yardımının gecikmeli şekilde ulaşmasıyla ilgili duygularını bu öfkeli sözlerle anlatıyor.

“Bir keresinde onu Washington saatiyle sabahın üçünde aradığımı hatırlıyorum. Şöyle demiştim: Saatin kaç olduğu umurumda değil. Hemen, gece yarısı (ABD eski Dışişleri Bakanı Henry) Kissinger’i ara. Ona bugün yardıma ihtiyacımız olduğunu söyle. Çünkü yarın, doğru zaman için çok geç olmuş olabilir.”

Fotoğraf Altı: Meir, Knesset’te başbakanlıktan istifasını sunarken. (Getty Images)
Meir, Knesset’te başbakanlıktan istifasını sunarken. (Getty Images)

Dönemin ABD Başkanı Richard Nixon, Meir’in talebine kendisi için çok geç olmadan yanıt vererek tank, mühimmat ve havadan havaya füzelerle dolu dev uçaklar gönderdi. Uçaklar, savaşın dokuzuncu gününde Lod şehrine ulaştılar ve bu hava köprüsü, savaşın gidişatını değiştirerek Birleşmiş Milletler (BM) tarafından ateşkes ilan edilmesine yol açtı. Ancak bu, Mısır ve Suriye ordularının savaşın ilk günlerinde kazanabildiği Arap zaferini ortadan kaldırmadı. Zira bu günler, Golda Meir hükümetinin altı ay sonra devrilmesine neden oldu.

ABD Başkanı Richard Nixon, Meir’in talebine kendisi için çok geç olmadan yanıt vererek tank, mühimmat ve havadan havaya füzelerle dolu dev uçaklar gönderdi. Uçaklar, savaşın dokuzuncu gününde Lod şehrine ulaştılar. Bu hava köprüsü, savaşın gidişatını değiştirmeyi başardı.

Meir, savaşın ilk saatlerini yakın bir felaket olarak tanımlıyor. Sözlerinin devamında ise şunları söylüyor:

“Yom Kippur Savaşı’nı kazandık. Hem Suriye hem de Mısır’daki siyasi ve askeri liderlerin, başlangıçtaki kazanımlarına rağmen mağlup olduklarını kalplerinde bildiklerine inanıyorum.”

Ancak dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Efraim Katzir, Meir’in bu sözlerine katılmazken, anılarında şu ifadelere yer veriyor:

“Düşmanın bizi kandırma becerisine karşı şaşkınlığımızın yanı sıra böyle bir olaya hazırlıklı olmadığımız, kaslarımızı geliştirmediğimiz ve yağa bağımlı hale geldiğimiz de şüphe götürmez bir şekilde açıktı.”

Katzir, ilk günlerindeki yenilgilerin sorumluluğunun Golda Meir’e ait olduğuna işaret ederek, erken yenilginin yükünü taşımadığına inandığını belirttiği açıklamasını şöyle sürdürüyor:

“Çünkü Tabur ile bölük arasındaki farkı bilmeyen bir kadın olduğu için onu doğru yoldan uzaklaştıran askeri uzmanlara güveniyordu. Ona yönelik tüm takdir ve saygımla birlikte, savaş zamanlarında İsrail Başbakanı'nın kadın olsun erkek olsun savunma konularında bilgili olması gerektiği konusunda hiç şüphem yok.”

Fotoğraf Altı: Eski İsrail Devlet Başkanı Efraim Katzir, 19 Kasım 2007’de Kudüs’te. (Getty Images)
Eski İsrail Devlet Başkanı Efraim Katzir, 19 Kasım 2007’de Kudüs’te. (Getty Images)

Golda Meir’in istifasının ardından iktidara gelen eski Başbakan İzak Rabin, o dönemde eski genelkurmay başkanıydı ve 6 Ekim 1973 sabahı saat 8.30’da ordu komutanlığına çağrıldı. Rabin şunları aktarıyor:

“Böyle bir toplantının İsrail’deki tek izin günümüz olan cumartesi günü yapılması yeterince tuhaftı ama o cumartesi aynı zamanda Yom Kippur’du. İbrani takvimindeki en kutsal gün olması, böyle bir çağrıyı çok tuhaf kılıyor. İsrail ordusunun alarma geçtiğini anlamak için eski bir genelkurmay başkanı olmaya gerek yoktu. Ama yine de savaşın yaklaştığını hayal etmiyordum.”

“Düşmanın bizi kandırma becerisine karşı şaşkınlığımızın yanı sıra böyle bir olaya hazırlıklı olmadığımız, kaslarımızı geliştirmediğimiz ve yağa bağımlı hale geldiğimiz de şüphe götürmez bir şekilde açıktı.”

Eski İsrail Devlet Başkanı Efraim Katzir

İzak Rabin gibi pek çok askeri lider de Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal’dan ve o zamanlar Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın ofisinde çalışan, Cemal Abdünnasır’ın damadı Eşref Mervan’dan aldıkları uyarılara rağmen bunu hayal etmemişti. Uyarıları, yakın zamanda İsrail’in Ekim Savaşı’nın ellinci yıldönümünde yayınladığı bir dizi gizli belgede yayınlandı.

Moşe Dayan’ın anıları

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Golda Meir’in yanı sıra İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan da Suriye ve Mısır ordularının ani saldırısına karşı ihmalkarlık ve hazırlıksızlıkla suçlandığı için, Ekim Savaşı’nın ilk günlerinde İsrail ordusunun başına gelenlerin sorumluluğunu taşıyor. Golda Meir gibi o da 1974’te görevinden istifaya zorlanmıştı. İki yıl sonra yayınlanan anılarında o savaşla ilgili pek çok ayrıntı var. Al-Majalla de Ekim Savaşı’nın 50’inci yıl dönümünde bu anılara yer verdi. 

6 Ekim 1973 Cumartesi sabahı saat dörtte yatağımın yanında çalan kırmızı telefonla uyandım. Bu alışılmadık bir durum değildi ve bu şekilde iki veya üç aramanın olmadığı neredeyse tek bir gece geçmiyordu. Ancak bu kez telefon, yeni aldığımız bilgilere göre Mısır ve Suriye’nin gün batımından önce bize savaş açacağını bildirmek içindi.

Fotoğraf Altı: Moşe Dayan, 18 Ekim’de savaş sırasında Golan Tepeleri’nde Suriye’nin ön saflarını izliyor. (AFP)
Moşe Dayan, 18 Ekim’de savaş sırasında Golan Tepeleri’nde Suriye’nin ön saflarını izliyor. (AFP)

Dayan, bilginin kaynağından bahsetmiyor, ancak kaynağı güvenilir olarak nitelendiriyor. İsrail, yakın geçmişte de benzer bir bilgi almıştı. Mısır Cumhurbaşkanı Sedat, güçlerinin sınırda konuşlanmasını emretmiş ve herhangi bir çatışma yaşanmadan geri dönebilmek ve geri çekilebilmek için İsraillilere çok büyük bir mali bedel ödeterek, benzer bir operasyon gerçekleştirmişti. İsrail’deki pek çok kişi Sedat’ın tekrar hile yaptığını düşünüyordu. Bu durum, askeri liderlerin gerekli güçleri seferber etme konusunda neden tereddüt ettiklerini açıklıyor. Moşe Dayan ise cepheleri güçlendirmenin yanı sıra yedek askerleri de mevzilerine davet ederek, Yom Kippur orucu nedeniyle tüm İsrail’in istikrar içinde olduğu bir dönemde Golan’daki yerleşim yerlerindeki çocukların ve kadınların tahliyesini sağlamak zorunda kaldığını söylüyor. Anlattığına göre Dayan, Golda Meir ile ofisinde görüştü ve ona yalnızca Suriye’ye, cepheye veya uçaksavar silahlarına değil, Suriye içindeki hava üslerine caydırıcı saldırı başlatmasını teklif etti. Ama öğleden önce bu mümkün değildi.

İzak Rabin gibi pek çok askeri lider de Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal’dan ve o zamanlar Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın ofisinde çalışan, Cemal Abdünnasır’ın damadı Eşref Mervan’dan aldıkları uyarılara rağmen bunu hayal etmemişti.

Dayan, tutumunu şu ifadelerle anlatıyor:

“Şahsen Mısırlıların Süveyş Kanalı kıyısındaki varlığımıza razı olacağını ya da Suriyelilerin Golan Tepeleri’ndeki işgalimizi kabul edeceğini hiç düşünmemiştim. Orada bulunmamızın er ya da geç savaş anlamına geleceğini hissetmiştim.”

Moşe Dayan, Golan’daki 177 numaralı tanklarının ve Kanal bölgesindeki 300 tankın, beklenen her türlü saldırıyı püskürtebileceğini ve askeri takviye kuvvetleri cephelere gelene kadar gerekli zamanı kazanabileceğine inanıyordu:

“Plan, savaşın başlamasıyla birlikte cephelere büyük miktarda yedek asker takviyesinin gelmesi için yirmi dört saatten fazla, önceden uyarı yapılacağı varsayımına dayanıyordu.”

Suriye ve Mısır’ın 1973’teki performansını 1948’den bu yana Araplarla yapılan önceki savaşlardaki performansıyla karşılaştırarak, düşman güçlerinin saldırısının beklenenden çok daha etkili olduğunu kabul ediyor.

Bu hayatımda girdiğim dördüncü savaştı. İlk olarak 1948 yılındaki Kurtuluş Savaşı’nda 25 yaşındaydım ve bir komando taburunun komutanıydım. O gün benim için kolaydı ve sorumluluklarımı tamamladıktan sonra puşimi yüzüme sarıp derin bir uykuya dalabildim. 1956’daki Sina harekâtı zor değildi. 1967’deki Altı Gün Savaşı da zor değildi. O gün Mısırlılar saldırıya uğradı ve kaçtılar. Suriyelilerin karadan karaya füzeleri yoktu, Ürdünlülerin ise hava gücü yoktu.

Dayan ayrıca, 1967 ve 1973 savaşları arasındaki temel farkın, Arap ordularının gücü olduğunu ve bu gücün geçmişte olduğundan yaklaşık üç kat daha iyi olduğunu belirtiyor. Aktardığına göre ortak Arap kuvvetlerinin sayısı 1973’te bir milyon muharebe askerine ulaşırken, 1967’de 300 bini aşmıyordu. Tank sayıları 1967’de bin 700 yerine 1973’te 5 bine ulaştı. Geçmişte 350 olan savaş uçağı sayısı bine ve 1967’de bin 350 sahra topu sayısı 4 bin 800’e ulaştı.

Golda Meir’in yanı sıra İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan da Suriye ve Mısır ordularının ani saldırısına karşı ihmalkarlık ve hazırlıksızlıkla suçlandığı için, Ekim Savaşı’nın ilk günlerinde İsrail ordusunun başına gelenlerin sorumluluğunu taşıyor.

5 Ekim 1973 Cuma günü Moşe Dayan, Başbakan Golda Meir ile sabah 9.45’te görüşmeden önce alarm durumunun İsrail ordusundaki en yüksek seviye olan C seviyesine yükseltilmesini emretti. Açıkça Suriye ve Mısır’ın birkaç saat içinde savaşa gireceğini düşündüğünü söyledi. Ancak askeri meslektaşları, özellikle de İstihbarat Şefi Eli Zeira ve Genelkurmay Başkanı David Eliezer onunla aynı fikirde değildi

İstihbarat şefinin kararına göre Mısırlıların, ateş açıp bazı baskınlar yapmalarına rağmen kanalı büyük kuvvetlerle geçmeleri pek mümkün değildi. ABD’nin değerlendirmesi, ne Suriye’nin ne de Mısır’ın yakın gelecekte bir saldırı düzenleme niyetinde olmadığı yönündeydi.

Ancak kısa sürede ABD’lilerin yanıldığı ortaya çıktı.

Dayan, anılarında savaşın ilk günlerinin zor olduğunu, erkekler arasından kayıplarının az olmadığını belirtiyor. Suriye ve Mısır orduları sürpriz saldırı avantajına sahipti. Ancak İsrailli subaylar Golda Meir’e, yedek güçler ön saflara ulaştığında ilk Suriye ve Mısır zaferlerinin hızla tersine çevrilebileceğine dair güvence verdi. Kısa sürede işlerin bu kadar basit olmadığı anlaşıldı. Aynı şekilde Dayan, Suriye güçlerinin Kuneytira şehrinin güneyindeki İsrail hatlarına nasıl girdiğini ve Celile Denizi’ne giden yollara doğru nasıl ilerlediğini de anlatıyor.

Fotoğraf Altı: İsrail ordusu arşivlerinden bir fotoğraf… Ariel Şaron, savaş sırasında alanı dolaşıyor (AFP)
İsrail ordusu arşivlerinden bir fotoğraf… Ariel Şaron, savaş sırasında alanı dolaşıyor (AFP)

“Güçlerimiz, Suriyelilerin içlerine girmesini engellemeyi başardı ve onları temas hatlarının ötesine, Suriye’nin kalbine itti. Ancak o zaman bile Suriyeliler kilit mevkiler için inatçı bir mücadele yürütüyordu. Birliklerimiz Kuneytira- Şam yolu üzerinde Tel Şems’i kontrol eden mevzilere ulaştığında, bunların güçlü bir şekilde korunduğunu, güçlerimizin füzelerle vurulan Suriye Hava Kuvvetleri’nin ateşine maruz kaldığını gördük.”

İsrail, yakın geçmişte de benzer bir bilgi almıştı. Mısır Cumhurbaşkanı Sedat, güçlerinin sınırda konuşlanmasını emretmiş ve herhangi bir çatışma yaşanmadan geri dönebilmek ve geri çekilebilmek için İsraillilere çok büyük bir mali bedelle benzer bir operasyon gerçekleştirmişti.

Daha sonra Mısır cephesi hakkında konuşmaya devam eden Dayan 1Zordu, kahramancaydı ve sinir bozucuydu” diyor. Bar Lev Hattı olarak bilinen Süveyş Kanalı güzergahındaki 16 İsrail kalesi, Mısır kuvvetleri tarafından büyük ve oldukça başarılı bir saldırıya maruz kalmıştı. Dayan, konuyla ilgili olarak şunları aktarıyor:

“Her biri izole bir adaydı, büyük ve umutsuz bir mücadelenin, bir ölüm kalım mücadelesinin içindeydi. Kalelerin bir veya iki gün bile olsa düşmana ne ölçüde dayanabileceğini kesin olarak belirlemenin mümkün olup olmadığını bilmiyordum.”

Son olarak Dayan, 1973 savaşını öncekilerden farklı kılan şeyin Arapların mevzilerinden kaçmamaları olduğunu kabul ediyor: “Geçmişte kaçış, Arap ordularının ortak bir özelliğiydi. Hepsinin değil ve hemen değil. Ama genelleme yapmak gerekirse, sert darbe aldıklarında ve alınları genişçe kırıldığında ellerini ve topuklarını kaldırdıkları söylenebilir. Ancak bu sefer öyle olmadı.”

Şimon Peres’in anıları

İsrail’in 2007- 2014 yılları arasında cumhurbaşkanı olan Şimon Peres, anılarında o dönemde Golda Meir hükümetinde yardımcı bakan olarak görev yaptığını ve karar alma mekanizmasına gerçek anlamda katılımının olmadığını söylüyor.

Fotoğraf Altı: İsrail Genelkurmay Başkanı David Eliezer (sağdan ikinci) ve İzak Rabin (en solda), 9 Ekim’de savaş sırasında Golan Tepeleri’ndeki ön cephelerin yakınını ziyaret ederken. (AFP)
 İsrail Genelkurmay Başkanı David Eliezer (sağdan ikinci) ve İzak Rabin (en solda), 9 Ekim’de savaş sırasında Golan Tepeleri’ndeki ön cephelerin yakınını ziyaret ederken. (AFP)

Ancak birkaç ay sonra Moşe Dayan’ın Yom Kippur Savaşı’nın sonuçları nedeniyle görevinden istifa etmesi üzerine Savunma Bakanı oldu. Peres, 6 Ekim sabahı Dayan’la görüştü. Dayan’ın kendisine orduyu hemen cepheye davet edemeyeceğini, hatta bir günde yedek askerleri bile davet edemeyeceğini söylediğini hatırlıyor:

“Yom Kippur Savaşı felaketinden sonra Moşe Dayan, yakın geçmişte en büyük hayranları olan kişiler tarafından terk edildi. Askeri mezarlığı ziyareti sırasında yüzüne tükürdüler, toplantılarda ve gazetelerde hakaret ettiler. Dayan, Yom Kippur Savaşı’ndan sonra artık aynı adam değildi.”

Moşe Dayan, Golan’daki 177 numaralı tanklarının ve Kanal bölgesindeki 300 tankın, beklenen her türlü saldırıyı püskürtebileceğini ve askeri takviye kuvvetleri cephelere gelene kadar gerekli zamanı kazanabileceğine inanıyordu.

“O sabah, sadece birkaç ay sonra Dayan’ın orada aynı ofiste durup bana Savunma Bakanlığı’nı teslim edeceğini hiç düşünmemiştim. Yom Kippur Savaşı başladığında bize çok pahalıya mal olan ihmalin bir daha asla tekrarlanmayacağından emin olmak için askeri bölgelere rastgele ve habersiz ziyaretler yaparak doğrudan orduyu yeniden inşa etmeye ve güçlendirmeye giriştim.”

Peres, 1973’teki savaşına dönüp bakarak, “1973’te başımıza gelenleri bugüne kadar anlamak çok zor. Duvarlarda bu kadar açık ve cesur olan yazıları nasıl olur da halkımız okumaz?” diyor.

Savaşın Enver Sedat’a, İsrail’le pazarlık yapabileceğini hissettirecek kadar zafer kazandırdığına ancak karşılığında Mısır’ın kendi iradesini İsrail’e askeri yollarla dayatamayacağını anlatacak kadar onu yenilgiye uğrattığına dikkat çekiyor. Sözlerinin devamında “Mısır askeri bir zafer elde edemedi, İsrail ise siyasi bir zafer kazanamadı” ifadelerine yer veriyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
TT

Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)

Irak’ta Nuri el-Maliki'nin yeni hükümetin başbakanlığına adaylığı, artan iç baskı ve petrol gelirlerini de etkileyebilecek ABD yaptırımları tehdidi nedeniyle zorlu bir süreçten geçiyor.

Maliki, adaylığını kararlaştırmak üzere pazartesi gecesi yapılması planlanan Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasındaki önemli toplantıya katılmaktan son dakikada vazgeçti ve ‘sonuna kadar’ devam etmekte kararlı olduğunu vurguladı.

Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içinde, birliği korumak için ona gönüllü olarak çekilme şansı vermeyi tercih edenler ile onu görevden alabilecek bir iç oylama yoluyla sorunun çözülmesini isteyenler arasındaki bölünme de giderek artıyor.

Eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ‘Şii partilerin’ Maliki'nin adaylığıyla ilgili olarak Beyaz Saray'dan iki yeni ret mektubu aldığını belirterek, ‘yeni cumhurbaşkanının ona hükümet kurma görevini vermeyeceğini’ açıkladı.


Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)

Remzi İzzettin Remzi

Ortadoğu, her zaman tekrarlanan savaş döngülerine tanık olan bir bölge, ancak şu anki durum tamamen farklı. Çünkü savaşlar kesişiyor, ittifaklar değişkenlik gösteriyor, dışarıdan koruma ve bölgesel düzenle ilgili uzun süredir var olan varsayımlar aşınıyor. Arap dünyası için bu artık geçici bir kargaşa dönemi değil, stratejik bir dönüm noktası. Arap ülkeleri bugün “Başkaları tarafından şekillendirilen bölgesel sistem içinde faaliyet göstermeye devam edecekler mi, yoksa kendi güvenlik ortamlarını şekillendirmeye başlayacaklar mı?” sorusuyla karşı karşıya.

Bu artık ertelenemez bir soru. Zira parçalanmanın maliyeti arttı ve bölgenin kırılganlığı, güç eksikliğinden çok kolektif vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor. On yıllar süren dış müdahale, iç çatışmalar ve kurumsal aşınmanın ardından, Arap dünyası kendini ‘bölünme ve bağımlılık yolunda devam etmek mi, yoksa Arapların eylem ve etki kapasitesini geri kazandıracak tutarlı bir bölgesel güvenlik çerçevesi geliştirmek mi?’ şeklindeki belirleyici bir seçimle karşı karşıya buldu.

Gazze’ye yönelik savaş, İsrail'in bölgedeki varlığının genişlemesi ve bölgesel güvenliğin tarihsel garantörü olarak ABD'nin müdahalesinin azalması, mevcut düzenin kırılganlığını ortaya çıkardı ve temellerini sarstı. Batı politikaları, uluslararası hukukun uygulanmasında seçici ve sivillerin korunması ve egemenliğin muhafaza edilmesinde ikiyüzlü görünüyordu. Bu tutarlılık kaybı gözden kaçmadı. Batılı liderler, çifte standartların istikrarı koruması gereken sistemin güvenilirliğini zedelediğini kabul etmeye başladı. Arap dünyası için bu an, zor bir gerçeği pekiştirdi. O da dışarıdan gelen korumaya güvenmenin artık ne stratejik olarak uygulanabilir bir seçenek ne de siyasi olarak kabul edilebilir bir seçenek olduğu gerçeğiydi.

Arap Birliği, ülkeler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından etkinliğini giderek kaybetti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Gazze'deki büyük can kaybına rağmen, bu trajedi, güvenlik, egemenlik ve sorumluluk kavramları üzerine Arap düşüncesini yeniden şekillendirecek derin bir stratejik gözden geçirme için itici güç olmuş olabilir.

Arap stratejik bağımsızlığının aşınması

Ortadoğu'nun güvenliği son otuz yılda, öncelikle dışardan bir bakış açısıyla değerlendirildi. Soğuk Savaş sonrası dönem, Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle damgasını vurdu. Bu olay, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin ve ardından askeri üstünlüğün siyasi gerçekleri yeniden şekillendirebileceği inancına dayanan askeri müdahalelerin önünü açtı. Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi, devlet kurumlarını parçaladı ve bugün bile etkileri devam eden mezhepsel dinamikleri tetikledi. Halkların gerçek şikayetleri ile tetiklenen ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçler tarafından istismar edilen 2011 yılındaki Arap Baharı ayaklanmaları, çoğu durumda demokratik dönüşüme yol açmadı, aksine devletlerin çöküşüne, iç savaşlara ve aşırılıkçı gruplar ve rakip bölgesel aktörler tarafından sömürülen iktidar boşluklarına yol açtı.

vd v v
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısında konuşurken, 20 Ocak 2026 (AFP)

Bu başarısızlıklar, Batı'nın söylemleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurumun genişlemesiyle daha da kötüleşti. Kural temelli bir uluslararası düzen çağrısına özellikle Ortadoğu'da seçici bir uygulama eşlik etti.

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, Batı'nın güvenilirliği, uluslararası hukukun uygulanması ve sivillerin korunması konusunda çifte standart uygulandığı algısı ve gerçeği ile zedelendi. Bu itirafın önemi sembolik anlamında değil, Batı'nın normatif otoritesinin aşınmasının tesadüfi değil, yapısal olduğu imasında yatmaktadır. Arap devletleri için bu durum, esas olarak dış meşruiyete dayanan güvenlik çerçevelerinin temelde kırılgan olduğu gerçeğinin daha da derinleştiğini gösterdi.

Bu gelişmeler, Arap ülkelerinin ortak eylemlerini büyük ölçüde zayıflattı. Devletler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından, Arap Birliği (AL) giderek etkinliğini büyük ölçüde yitirdi. Stratejik yaklaşımlar çeşitlilik gösterdi: Bazı devletler ABD'nin güvenlik garantilerine güvenirken, diğerleri bunu Rusya veya Çin ile ilişkiler yoluyla dengelemeye çalıştı ve birkaçı da kendilerini bölgesel arabulucu olarak konumlandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda parçalanma ve stratejik tutarlılığın eksikliği oldu ve Arap dünyası krizlerin seyrini şekillendirmek yerine onlara tepki vermekle yetindi.

Gazze'deki savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hakimiyet arayışındaki niyetini ortaya çıkardı, ancak aynı zamanda bir dereceye kadar stratejik netlik de sağladı.

ABD'nin stratejik belgeleri bu eğilimi pekiştirdi. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, hem 2022 yılında Biden yönetimi döneminde hem de 2025 yılında Trump yönetimi dönemindeki güncellemesiyle, Çin ve Rusya gibi büyük güçler arasındaki rekabete öncelik verme yönündeki değişime dikkati çekti. Ortadoğu hala önemli olsa da, artık ABD'nin stratejik hesaplarının merkezinde yer almıyor. Bu değişim, Arap ülkelerine teorik olarak daha fazla bağımsızlık sağlıyor, ancak aynı zamanda devam eden bağımlılığın risklerini de ortaya koyuyor. Birleştirici bir kolektif çerçeve olmadan, bölge, korumaya çalıştığı net çıkarları olan bir aktör olmaktan ziyade, dış rekabetin arenası haline gelebilir.

Halihazırda kusurlu olan güvenlik modelinin çöküşü

Bölgesel güvenlik onlarca yıldır, kusurlu bir modele dayanıyordu. Dışarından verilen güvenlik garantileri, siyasi çözümden kopuk askeri caydırıcılık ve Arap bölünmelerinin sonsuza kadar kontrol altında tutulabileceği varsayımı. Bu model çatışmaları çözmemiş, sadece patlamalarını ertelemişti. Batı’nın desteğiyle İsrail’in ezici askeri üstünlüğü, tek taraflılığı pekiştirdi ve gücün diplomasiyi kalıcı olarak ikame edebileceği inancını sağlamlaştırdı. Filistin sorunu marjinalleştirilmiş ve temel bir sorun olmaktan ziyade can sıkıcı bir siyasi yük olarak ele alındı. Bu durum, Arap devletlerini kolektif bir strateji oluşturmak yerine dar ulusal düzenlemeler yapmaya teşvik etti.

fbf
Gazze Şeridi'nin orta kesimlerindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndan Netzarim Koridoru’nu kullanarak Gazze şehrine doğru giden Filistinliler, 11 Ekim 2025 (AFP)

Bu yaklaşım, Arap etkisinin özünü boşaltmış ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçlerin gerginliğin seviyesini, sükunetin parametrelerini ve çatışma kurallarını belirlemesine olanak sağladı. Bu da hukukun üstünlüğünden çok güç dengesinin hâkim olduğu, uzlaşma yerine zorlamanın egemen olduğu bir bölgesel sistemle sonuçlandı. Bugün, bu model açıkça çöküyor.

Batı gücünün eşlik ettiği normatif boyutun gerilemesi, bu çöküşü hızlandırdı. Uluslararası hukuka sıkı bir bağlılık olmadan askeri hegemonyanın varlığı, caydırıcılığı zayıflattı. Carney'nin Davos'ta itiraf ettiği üzere, kurallar seçici bir şekilde uygulandığında, kural statüsünü yitirir ve etki aracı haline gelir. Ortadoğu bağlamında bu durum, ilkeler ve rıza yerine emsaller ve emirler tarafından yönetilen bir güvenlik ortamına yansıdı. Ancak bu koşullar, uzun vadeli istikrarla temelden tezat oluşturur.

Stratejik bir değerlendirme noktası olarak Gazze

İsrail’in Gazze'de yürüttüğü savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hegemonyaya ulaşma niyetini ortaya çıkardı. Fakat bununla birlikte stratejik açıdan da bir netlik sağladı. Filistin meselesinin sonsuza kadar hiçbir bedel ödemeden marjinalleştirilebileceği yanılsamasını ortadan kaldırdı. Sivillerin çektiği acının boyutu, Arap toplumlarında eşi görülmemiş bir halk baskısı yarattı ve hükümetleri, yetersiz olduğu kanıtlanmış önceki yaklaşımlarını gözden geçirmeye zorladı. Kriz, Filistinlilerin haklarını müzakere edilebilir olarak gören ve net bir siyasi ufuk olmadan normalleşmeye giden yolları kabul eden politikaların iflasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, Arap koordinasyonunun yenilenmesi için fırsatlar ortaya çıktı. Savaşa tepki olarak toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi sınırlı bir etkiye sahip olmasına rağmen, ortak ilkelere dayanan önemli bir diplomatik hamle oluşturdu. Bu ilkelerin başında, ciddi bir iki devletli çözümün yeniden canlandırılması geliyordu.

Bugün Ortadoğu'yu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalmasıdır.

Arap diplomasisi, Gazze’deki insani kriz sırasında, Batı'nın tutumlarına pasif bir şekilde uyum sağlamak yerine, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına dayalı olarak daha iddialı bir tavır sergiledi. Bu değişim, Batı başkentlerinde bile, bu standartlara seçici bir şekilde bağlı kalmanın bunların etkinliğini ve prestijini zayıflattığına dair artan bir farkındalıkla daha da güçlendi. Bu durum, Arap ülkelerinin önemli diplomatik, ekonomik ve yumuşak güç araçlarına sahip oldukları konusunda artan bir farkındalığı yansıttı. Söz konusu güç araçları, koordineli bir çerçeveye entegre edildiğinde, uluslararası söylemi etkileyebilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir. Geri çekilmenin artık istikrarı garanti etmediği, sadece çatışmayı ertelediği şeklindeki sonuç ise gayet aşikar.

İsrail'in stratejisi ve Arap dünyasının çıkmazı

Arap dünyasının perspektifinden bakıldığında, İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki davranışları, daha geniş bir bölgesel stratejiyi yansıtıyor. O da karşılıklı taahhütler olmaksızın askeri hareket özgürlüğü, siyasi çözüm olmaksızın normalleşme ve egemenlik veya eşitlik tanınmaksızın entegrasyon. Öte yandan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları ve askeri operasyonları sıradan hale gelirken Lübnan'ın egemenliğine darbe vurmaya devam ediyor. İsrail’in yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmasına olan karşı tutumu ise üstü kapalı bir tutumdan açık bir beyanata dönüştü. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından İsrail'in derin saldırılar, altyapının tahrip edilmesi ve Golan Tepeleri'nin ötesine ilerleme gibi operasyonları, hırslarının doğrudan meşru müdafaa bahanesinin ötesine geçtiğini gösteriyor.

vc v vf
Suriye ile İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri arasındaki ateşkes hattı yakınlarında konuşlu İsrail ordusuna ait askeri araçlar, 9 Aralık 2024 (Reuters)

Arap ülkeleri, İsrail ile nerede olursa olsun, bu genel davranış biçiminden kendilerini soyutlayamazlar. Arap dünyası, uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulandığı ve Arapların hayatlarının marjinal bir maliyet olarak değerlendirildiği bir bölgesel düzeni de kabul edemez. Sürdürülebilir bir güvenlik çerçevesi, net bir siyasi ufuk, karşılıklı itidal ve egemenliğe tutarlı bir saygı gerektirir.

Tek taraflılığa karşı çıkmak için askeri dengeye ihtiyaç yok. Diplomatik pozisyonları koordine eden, ekonomik ilişkileri kullanan ve uluslararası hukuki baskıyı sürdüren uyumlu bir Arap çerçevesi, saldırganlığın maliyetini artırabilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir.

İran, Türkiye ve bölgesel yeniden düzenleme

İran, Arap ülkelerinin bölgesel güvenliği için bir tehdit olmaya devam ediyor, ancak bu tehdidin niteliği değişti. Tahran'ın bölgedeki nüfuzu, kendi gücünden çok, Araplar arasındaki bölünme ve devam eden çatışmaların bir sonucu olarak daha da genişledi. İran’ın bölgede kurduğu vekil ağının zayıflaması, ileri savunma doktrininin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı.

Buradan çıkarılacak en önemli ders, çözülmemiş Arap çatışmalarının dış müdahaleye kapı açtığı gerçeğidir. Devleti yeniden kurmaya, çatışmaları çözmeye ve kolektif güvenlik oluşturmaya odaklanan tutarlı bir Arap stratejisi, doğrudan çatışmadan daha fazla İran'ın etkisini sınırlayacak.

Öte yandan Türkiye hem bir zorluk hem de bir fırsat teşkil ediyor. Askeri kapasitesi, savunma sanayisi ve jeopolitik konumu, egemenlik, şeffaflık ve karşılıklılık ilkelerine dayalı bir iş birliği çerçevesine entegre edildiğinde bölgesel istikrara katkıda bulunabilir. Dolayısıyla Arap dünyasının Arap olmayan bölgesel güçlerle ilişkisinin, reaktif diplomasi anlayışından, yönetim kurallarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir etkileşim anlayışına geçmesi gerekiyor.

ABD’nin çekilmesi ve seçim yükü

Günümüz Ortadoğu'sunu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalması oldu. Washington halen bölgede varlığını sürdürse de uzun vadeli bölgesel istikrarı sağlamak için gerekli siyasi sermayeyi yatırmaya daha az meyilli. Rusya'nın bu alandaki imkanları, Ukrayna'daki savaş nedeniyle kısıtlıyken, Çin güvenlik taahhütlerinden çok ekonomik ortaklıklara odaklanıyor.

Hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler kurmak, stratejik bir gereklilik olmaya devam ederken İran ile diyalog, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde, şartlı ve karşılıklı olmalı.

Arap ülkeleri için bu gerçekliğin ağır sonuçları söz konusu. Artık dışarıdan verilen garantilere güvenmek yeterli değil. Çok kutupluluk, kolektif hareket edenlere fırsatlar sunuyor. Ülke düzeyinde bireysellik, etki araçları sınırlı kalmaktadır, ancak birlikte hareket ettiklerinde Araplar önemli bir jeopolitik ve ekonomik güç oluşturuyor. Ya başkaları için rekabet arenası olarak kalmak ya da inisiyatif alan aktörlere dönüşmek arasında seçim yapılması gerektiği ortada.

Vizyondan Politikaya: Bölgesel güvenlik için geliştirilmiş Arap gündemi

Güvenilir bir Arap güvenlik çerçevesi oluşturmak için ilkelerden uygulamaya geçmek gerekir. Geçmişteki başarısızlıklar, hatalı teşhislerden çok, zayıf uygulama ve zorlu uzlaşmalardan kaçınmanın sonucuydu. Vizyonu uygulamaya geçirmek için, koordinasyonu sürdürebilecek ve koruyabilecek esnek koalisyonlar ve yenilenmiş bölgesel kurumlara ihtiyaç var. İlk olarak, Arap devletleri sorumluluk almaya hazır bir liderlik çekirdeği içinde stratejik koordinasyonu kurumsallaştırmalı. Tam bir uzlaşma arayışı defalarca kez çıkmaza neden oldu. Bundan dolayı, Körfez’deki kilit öneme sahip ülkeler, Mısır ve Ürdün'ün önderliğinde daha küçük bir koalisyon, kademeli genişlemeye açık yapılandırılmış bir iş birliği başlatabilir. İlk çabalar, deniz seyrüsefer güvenliği, kritik altyapının korunması, hava savunma sistemi çatışmalarının önlenmesi ve insansız hava araçlarına karşı önlemlerin güçlendirilmesi gibi çıkarların kesiştiği savunma alanlarına odaklanmalı. Bu alanlarda somut sonuçlar elde etmek, güveni artıracak ve bir iş birliği geleneği oluşturur.

dsvdf
Arap liderler, Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi'nin açılış oturumu öncesinde aile fotoğrafı çektirirken, 17 Mayıs 2025 (AFP)

İkincisi, Arap diplomasisi dönemsel yahut duruma bağlı olmaktan ziyade, senkronize ve sürdürülebilir hale gelmeli. Uluslararası forumlarda tutumları uyumlaştırmak, büyük güçlerle ilişki kurmak ve bölgesel krizlere toplu olarak yanıt vermek için kalıcı bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç var. Bu bağlamda, reformdan geçmiş Arap Birliği çok önemli bir rol oynuyor. Stratejik tartışmalar için kalıcı bir forum olmalı, ortak bir güvenlik vizyonunu uygulamak için üzerinde anlaşmaya varılmış mekanizmalar geliştirmeli ve uyumu izlemek ve taahhütleri uygulamak için araçlar bulundurmalı. Eğer Arap Birliği, uygun şekilde yeniden yapılandırılırsa, koordinasyon ve denetim işlevlerini birleştirebilir, üye devletler arasındaki girişimleri uyumlu hale getirebilir ve anlaşmalara saygı duyulmasını sağlayabilir. Böylece marjinalleşmesini ve kurumsal zayıflığını doğrudan ele alabilir ve Arap ülkeleri arasındaki iş birliğine meşruiyet ve pratik etki kazandırır. Hesaplı ekonomik ve siyasi sinyallerle desteklenen koordineli diplomasi de Arap dünyasının uluslararası sahnedeki etkisini katlayabilir.

Üçüncü olarak, Filistin sorunu sembolik bir slogan olarak değil, bölgesel güvenlik önceliği olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Arap ülkelerin normalleşme, ekonomik iş birliği veya bölgesel entegrasyon gibi her türlü katılımı, yerleşim yerlerinin genişletilmesinin durdurulması ve bitişik topraklarda bir Filistin devletinin yaşayabilirliğinin korunması dahil olmak üzere, ölçülebilir siyasi taahhütlerle birlikte olmalıdır. Bu, çatışmacı bir yaklaşım değil, stratejik tutarlılıktır. Bu olmadan, hiçbir bölgesel güvenlik mimarisi meşruiyet veya sürdürülebilirlik kazanamaz.

Dördüncüsü, Arap ülkeleri Sudan, Libya, Yemen, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan bölgelerde gerilimin azaltılmasına ve devletin yeniden kurulmasına yatırım yapmalı. Buralardaki krizler, dış müdahaleyi davet eden ve istikrarsızlığı sürdüren yapısal boşlukları temsil ediyor. Birleşik arabuluculuk, hedefli mali yardım ve yerel aktörler ile onların dış destekçileri üzerinde kolektif baskı, parçalanmanın azaltılmasına kademeli olarak katkıda bulunabilir.

Beşincisi, hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler sürdürmek stratejik bir gereklilik olmaya devam ediyor. İran ile diyalog, şartlı ve karşılıklı olmalı, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde yürütülmeli ve egemenlik, müdahale etmeme ve devlet kurumlarının üstünlüğüne saygı temeline dayanmalı. Parça parça ikili ilişkilerin aksine, çok taraflı çerçeveler güç dengesizliklerini sınırlayacak ve taraflar arasındaki bölünme dinamiklerini azaltırken, beklentileri ve kırmızı çizgileri netleştirecektir. Türkiye'ye gelince, Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu stratejik görev, Ankara'nın bölgesel iş birliği sistemine yönelik hedeflerini kanalize edecek teşvikler, kurallar ve kurumlar oluşturarak tepkisel tutumdan proaktif eyleme geçmek olacak. Bu yol egemenlik, karşılıklı saygı ve kapsayıcılığa dayalı olursa, Arap ülkeleri ile Türkiye arasındaki iş birliği Ortadoğu'da ortaya çıkan güvenlik mimarisini güçlendirebilir.

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir kararın alınmasını gerektiriyor.

Son olarak ise, güvenlik iş birliği askeri alanın ötesine geçmeli. İklim baskısı, gıda güvensizliği, su kıtlığı ve enerji dönüşümleri istikrarsızlığın temel nedenleri haline geldi. Ortak dayanıklılık girişimleri, birbirine bağlı enerji ağları, ulaşım koridorları ve ticaretin kolaylaştırılması yoluyla daha derin ekonomik entegrasyon, çatışmanın maliyetini artırabilir ve aynı zamanda dış ortaklara karşı bölgesel pazarlık gücünü güçlendirebilir.

Uyumdan ziyade etkinliği tercih etmek

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir karar alınmasını gerektiriyor. Araplar, başkaları tarafından yapılan düzenlemelere uyum sağlamaya devam edebilirler ya da kolektif sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak gibi zorlu bir görevi üstlenebilirler.

Gazze'deki zulümler, bölgesel normların aşınması ve küresel güç dengesindeki değişim, eski düzenin stratejik ve normatif olarak çöktüğünü açıkça ortaya koydu. Bu düzenin yerini neyin alacağı, Arapların uzlaşma yerine etkinliği tercih edip etmeyeceklerine ve Batı'ya güvenmeye devam edip etmeyeceklerine bağlı. Arap ülkeleri güvenilirliği azalan dış çerçevelere güvenmeye devam edecekler mi, yoksa ortak sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak için zorlu bir çalışmaya başlayacaklar mı? Yıllar sonra ilk kez, bu iki seçenek açıkça yeniden gündeme geldi. Ancak bunun bölgeye ve küresel istikrara maliyeti daha önce benzeri görülmemiş düzeylerde arttı.


Dürzi ileri gelenlerinden Emir Hasan el-Atraş'ın Suveyda'dan ani ayrılışı dengeleri değiştirebilir

Emir Hasan el-Atraş, Suveyda Valisi Mustafa Bakur ile tokalaşırken, Şubat 2025 (İnternet siteleri)
Emir Hasan el-Atraş, Suveyda Valisi Mustafa Bakur ile tokalaşırken, Şubat 2025 (İnternet siteleri)
TT

Dürzi ileri gelenlerinden Emir Hasan el-Atraş'ın Suveyda'dan ani ayrılışı dengeleri değiştirebilir

Emir Hasan el-Atraş, Suveyda Valisi Mustafa Bakur ile tokalaşırken, Şubat 2025 (İnternet siteleri)
Emir Hasan el-Atraş, Suveyda Valisi Mustafa Bakur ile tokalaşırken, Şubat 2025 (İnternet siteleri)

Suriye’nin Suveyda ilindeki Dar 'Arra Emiri Hasan el-Atraş’ın (Ebu Yahya) pazartesi gecesi aniden ayrılıp Dera iline doğru yola çıkmasının ardından, Suriyeli resmi bir kaynak, bu ayrılmanın ardından Cebel el-Arab'da Şeyh el-Akil Hikmet el-Hicri'nin kontrolündeki bölgelerden kaçanların olacağı tahminini açıkladı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Suveyda Medya Müdürlüğü Medya İlişkileri Birimi'nden Kuteybe Azzam, Emir Hasan el-Atraş'ın şu anda Şam'da olduğunu ve önde gelen bir figür olarak ‘birçok gerçeği açıklığa kavuşturabileceğini ve Cebel el-Arab'da dengeleri değiştirebileceğini’ söyledi.

Azzam, Emir Hasan'ın ayrılmasını sağlayan taraftan bahsetmedi. Ancak Suveyda'nın Suriye devletinin kontrolü dışındaki bölgelerde izlenen politika nedeniyle geniş çaplı bir kaosa tanık olduğunu belirten Azzam, “Silahlar, suikastlar ve kaçırmalar yoluyla ulusal sesleri sindirme, şantaj ve susturma politikası izleniyor” diye ekledi.

dfvbdf
Suveyda ilindeki Dar 'Arra Emiri Hasan el-Atraş (İnternet siteleri)

Öte yandan, Suveyda şehrinde ikamet eden Dürzi kaynaklar, Şarku’l Avsat’a, ‘Emir Hasan'ın akrabalarının kendileriyle yaptıkları görüşmede, onun pazartesi günü evinden ayrıldığını, beraberindekilerin kendisine eşlik ettiğini ve daha sonra eve dönmediğini’ söylediklerini aktardı.

Edinilen bilgilere göre Dera kırsalından biri Emir Hasan’ı ağırladı ve Şam'a ulaşmasını sağladı.

Dürzi kaynaklar, Suriye hükümetiyle temas halinde olan isimsiz bir kişiden söz ederek, ‘Emir Hasan'ın ayrılmasının, Suveyda'daki krizi çözmek için yeni bir planın parçası olduğunu’ söylediler.

Suriye'nin güneyindeki Dürzi nüfusun çoğunlukta olduğu Suveyda ilinden haberler yayınlayan internet siteleri, ‘Suveyda’nın önde gelen isimlerinden Emir Hasan el-Atraş’ın, ilin güneybatı kırsalından güvenli bir şekilde beraberindekilerin eşliğinde Dera’ya ulaştığını’ bildirdi.

sdcds
Dar 'Arra Emiri Hasan el-Atraş ve Şeyh el-Akil Hikmet el-Hicri’nin Suveyda’da birlikte çekilmiş bir arşiv fotoğrafı

Aynı haber siteleri, Emir Hasan’ın Suveyda’dan çıkışını sağlayan taraf hakkında herhangi bir bilgi vermedi. Aynı zamanda, olanları “Suveyda'da bu kadar önemli bir sosyal figürün dahil olduğu bir emsal” olarak nitelendirdiler. Emir Hasan, Atraş ailesinin geleneksel liderlerinden biri olarak kabul ediliyor ve yerel sosyal ve siyasi sahnede önemli bir rol oynuyor. Emir Hasan el-Atraş’ın Suveyda'dan, Şeyh Hicri ve ona bağlı Dürzi bir paramiliter grup Ulusal Muhafızlar, Dar 'Arra’nın bulunduğu Arra köyü de dahil olmak üzere Suveyda'nın büyük bir bölümünü kontrol ettiği bir dönemde ayrıldı. Bu gelişme, İsrail'in desteğiyle, Suveyda’da sözde ‘Başan Devleti’nin kurulması çabaları çerçevesinde Şeyh Hicri’nin, Şam'ın geçtiğimiz eylül ayında Suveyda krizini çözmek için ABD ve Ürdün’ün desteğiyle açıkladığı ‘yol haritasını’ ve Suveyda Valisi Mustafa Bakur tarafından daha sonra başlatılan çözüm girişimlerini reddetmesinin ardından yaşandı.

vcdv
Emir Hasan el-Atraş ile Suveyda Valisi Mustafa Bakur görüşmesinden bir kare, Şubat 2025 (İnternet siteleri)

Suveyda’dan Dürzi kaynaklar, görüşmeleri sırasında Emir Hasan'ın ayrılmasının, Dar ’Arra’nın tarihi olarak Cebel el-Arab'da karar alma merkezi olması nedeniyle Şeyn Hicri'nin kontrolündeki bölgelerdeki statükoyu etkileyebileceğini belirttiler. Ayrıca tarihi olarak Suveyda'da siyasi liderliği temsil ederken, Şeyh Hicri Dürzilerin dini liderliğini temsil ediyor. Ancak bu, siyasi liderlikten daha düşük bir rütbe.

Kaynaklar, Dar ‘Arra’nın son derece sembolik bir yer ve Emir Hasan’ın da yerel sosyal ve siyasi sahnede önemli bir figür olduğunu, ancak Suveyda’yı terk ettiğini, eğer bir açıklama yaparsa, kamuoyunda tanınan bir kişi olduğu için birçok gerçeği ortaya çıkarabileceğini ve dengeleri değiştirebileceğini söylediler. Suveyda'da büyük bir sosyal konuma sahip olan Emir Hasan, 1920'lerde Fransız sömürgeciliğine karşı Büyük Suriye Devrimi'nin lideri Sultan Paşa el-Atraş’ın torunu olduğundan Suveyda’nın yerel sosyal ve siyasi sahnesinde önemli bir rol oynuyor. Emir Hasan, 8 Aralık 2024 tarihinde Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye liderliğine ve hükümetine açıkça destek verdi.

vcfv df
Emir Hasan el-Atraş'ın, en önde gelen Dürzi siyasi figürlerden biri olan dedesi Sultan Paşa el-Atraş'ın tablosunun yanında çektiği bir fotoğraf (İnternet siteleri)

Emir Hasan el-Atraş, Suveyda’da geçtiğimiz yıl temmuz ayı ortalarında krizin patlak vermesiyle, çatışmaların sona ermesi ve insanların çatışmaya sürüklenmemesi çağrısında bulunarak, herkesi tatmin edecek bir çözüme ulaşmak için devlet, dini liderler ve bölgedeki önde gelen şahsiyetlerle iletişim kurulması gerektiğini vurguladı.

Şeyh Hicri ise Suriye'deki yeni rejime karşı çıkan bir lider olarak ortaya çıkıp Suveyda'daki bölgelerin kontrolünü ele geçirdiğinden beri, nüfuz alanındaki karar alma sürecini tekelleştirmeye çalışarak diğer Dürzi dini otoriteler (Şeyh Yusuf Cerbu ve Hamud el-Hanavi) ile kültürel ve entelektüel seçkin isimleri ötekileştirdi.

Dürzi kaynaklar, Dar ‘Arra'nın sembolik ve tarihi olarak Şeyh Hicri'nin ikamet ettiği ve Dürzi topluluğunun manevi merkezi olarak kabul edilen Dar Kanavat'tan daha yüksek bir otorite ve statüye sahip olduğunu belirtti.

Öte yandan Şeyh Hicri'nin destekçileri, Emir Hasan el-Atraş'ın Cebel el-Arab’tan ayrılışının ve Şam'a sığınmasının önemini küçümsedi. Gelişmeleri yakından takip eden gözlemcilere göre Emir Hasan’a yönelik saldırı, bu konunun proje için ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.

Emir Hasan'ın Cebel el-Arab'dan ayrılırken, Suveyda İç Güvenlik Şefi Suleyman Abdulbaki Facebook hesabında, Suriye iç güvenlik güçlerinin ‘yakında’ Suveyda'ya gireceğini duyurdu ve operasyonun amacının ‘yok etmek değil, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek ve şehri korumak’ olduğunu açıkladı.