Yahya Sinvar Aksa Tufanı Operasyonu’nda bir hata mı yaptı?

Yahya Sinvar, Aksa Tufanı Operasyonu’na gösterilen tepkileri yanlış değerlendirmiş olabilir.

Görsel: Andrey Cojocaru
Görsel: Andrey Cojocaru
TT

Yahya Sinvar Aksa Tufanı Operasyonu’nda bir hata mı yaptı?

Görsel: Andrey Cojocaru
Görsel: Andrey Cojocaru

Michael Horowitz

Hamas hareketinin Gazze'deki lideri Yahya Sinvar, 2017 yılında bu göreve geldiğinde başta Hamas destekçileri olmak üzere tüm Filistinliler arasında, Gazze dışında rahat bir yaşam süren diğer liderlerin aksine popüler bir figürdü. Sinvar, içeride bile hareketi rahatsız eden yolsuzluk söylentilerinden etkilenmedi. İsrail hapishanelerinde 22 yıl kaldıktan sonra İsrail askeri Gilad Şalit'in serbest bırakılmasına ilişkin anlaşmanın bir parçası olarak Gazze'ye dönen Sinvar, Gazze'ye girdikten birkaç gün sonra, tüm Filistinli mahkûmları serbest bırakacağına dair meşhur sözünü verdi.

Her ne kadar geniş bir kesim tarafından ‘katı görüşlü’ biri olarak görülse de, İsrail'de onun aslında pragmatist biri olduğunu iddia edenler var. Sinvar, 2006 yılında Filistin devletinin İsrail ile bir arada var olması gerektiğini öngören iki devletli çözüm belgesini imzalayan farklı hareketlerden bir grup Filistinli mahkûm arasındaydı. İsrail işgaline karşı direnişin “1967'de işgal edilen topraklara”, yani Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ne odaklanması gerektiği görüşündeydi. 2017 yılında Sinvar'ın Gazze'de iktidara gelmesiyle birlikte Hamas, Yahudi karşıtı tüzüğünü 1967 sınırlarının meşruluğunu tanıyan bir dil içerecek şekilde değiştirdi.

Hamas, Gilad Şalit'le takas edilecek mahkumlar listesine Sinvar’ın adını koyduğunda İsrail itiraz etmedi. Mısır bile onu, Gazze'deki Hamas liderliğiyle yıllardır süren gerginliklerin ardından birlikte çalışabileceği biri olarak gördü. O, İsrail'le anlaşmalar müzakere etmeye ve Gazze'nin yeniden inşasına odaklanmaya istekliydi.

Yahya Sinvar'ın Aksa Tufanı Operasyonu’nu planlayan iki liderden biri olduğu muhtemel. Diğer isimse Hamas'ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları Komutanı Muhammed ed-Dayf.

Ancak 7 Ekim'de Sinvar'ın gözetimi altında ve büyük olasılıkla onun isteği üzerine Hamas, kapsamı henüz anlaşılamayan ve tanımlanmayan Aksa Tufanı Operasyonu’nu gerçekleştirdi. Sinvar'ın 2006'da imzaladığı belgeye göre bu saldırılar, ‘direniş’ kapsamına girmeyen nüfus merkezlerini hedef alıyordu. Harekete bağlı bir komando birimi olan el-Nuhba güçlerinin binlerce üyesi, yaklaşık on saat boyunca İsrail sınır topluluklarında ve sınıra yakın bir müzik festivalinde ortalığı kasıp kavurarak çoğunluğu sivil bin 400 İsrailliyi öldürdü. Bu bir tesadüf değildi. Hamas güçleri, daha fazla askeri alanı ele geçirmek amacıyla İsrail'in derinliklerine nüfuz edebilirdi, ancak sivil toplulukların içinde kalmayı, sivilleri aramayı ve onları infaz etmeyi seçtiler.

cdfvegrth
Yahya Sinvar, Gazze'de Kudüs Günü dolayısıyla 14 Nisan 2023 tarihinde düzenlenen programda bir konuşma gerçekleştirmişti. (AFP)

Yahya Sinvar'ın Aksa Tufanı Operasyonu’nu planlayan iki liderden biri olduğu muhtemel. Diğer isimse Hamas'ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları Komutanı Muhammed ed-Dayf. Dayf, yayınladığı videoda “tarihin en saf ve onurlu sayfalarının bugün açıldığını” duyurdu. Hem İsrail hem de Batı Şeria'daki Araplara, “İsraillilerin topraklarını ateşe vermeleri” çağrısında bulundu. Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen'deki ‘kardeşlerinden’ (bu ülkelerdeki İran'ın vekillerini kastederek) birleşmelerini istedi. Aksa Tufanı Operasyonu, küçük bir harekât ya da geçmişte gördüğümüze benzer bir şey değildi, Dayf'ın ifadesiyle, “işgalin sona erdirilmesine yönelik büyük planın yapıldığı gündü.”

Acaba diğer Hamas liderleri de bu ‘büyük planın’ farkında mıydılar? Muhtemelen hayır. Hareketin iç dinamikleri göz önüne alındığında, Katar, Lübnan, Mısır veya Türkiye'de ‘sürgünde’ olan liderlerle Gazze'de yaşayanlar arasında her zaman bir ayrım olmuştur. Gazze'deki liderler genellikle ‘sürgünde’ yaşayanlara ya şüpheyle ya da küçümseyerek bakarlar.

Katar, Lübnan, Mısır ve Türkiye'deki Hamas liderleri son derece görünür durumdalar. Bu sebeple kaçınılmaz olarak gözetleniyorlar ve muhbirliğe karşı daha savunmasızlar.

Tamamen istihbarat perspektifinden bakıldığında, bu plana yalnızca çok sınırlı sayıda insanın katılacağı da mantıklı bir yaklaşımdır. Gazze dışındaki bazı kişiler böyle bir operasyonun olasılığından (teorik olarak) haberdar olsalar bile, saldırıların belirli hedefleri ve planın uygulanma tarihi hakkında onları bilgilendirmek de dahil olmak üzere operasyonların ayrıntılarını onlarla paylaşmak tehlikeli olacaktır. Katar, Lübnan, Mısır ve Türkiye'deki Hamas liderleri son derece görünür durumdalar. Bu sebeple kaçınılmaz olarak gözetleniyorlar ve muhbirliğe karşı daha savunmasızlar. Zira yurt dışında yaşadıkları için ‘ev sahiplerinin’ baskısına kolaylıkla maruz kalabilirler. Bu, büyük olasılıkla 7 Ekim operasyonunu başlatma kararının yalnızca Gazze’de alındığı anlamına geliyor. Bu anlamamız gereken çok önemli bir noktadır. Çünkü operasyonu gizli tutmanın bariz avantajları olsa da, Hamas'ı ciddi bir yanlış hesaplamaya maruz bırakmak da dahil olmak üzere pek çok vahim sonucu da var. Açık olmak gerekirse, Hamas'ın sivilleri öldürme niyetinde olmadığı iddiasından bahsetmiyorum, öyleydi. Ancak karar alma sürecini Gazze'de tutarak hareketin liderleri dış dünyanın tepkisini yanlış değerlendirmiş olabilir.

Bu aynı zamanda İsrail'i de içeriyor. Gazze'deki liderler muhtemelen bu yılın başından bu yana onlarca yılın en kötü siyasi krizine giren İsrail'in felç olacağına ve yönünü şaşıracağına inanıyordu.

scdfrg
Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye (solda) ve Yahya Sinvar, 14 Aralık 2017'de Hamas'ın kuruluşunun 30’uncu yıldönümü kutlama töreninde. (AFP)

Hamas’ın oynadığı bahis bir dereceye kadar doğruydu. Çünkü İsrail devletinin tepesinde bölünme ve kafa karışıklığının açık işaretleri var. Halkın Başbakan Binyamin Netanyahu'ya olan güveni tüm zamanların en düşük seviyesinde ve bu şaşırtıcı değil. Ancak İsrailliler arasında 6 Ekim'de var olan bölünmeler o tarihten bu yana büyük ölçüde ortadan kalktı. İsrail, yıllar olmasa da aylar sürebilecek uzun bir savaşa hazırlanıyor. Bu, İsrail'in kısa savaşlar yürütme konusundaki geçmişiyle çelişiyor. Hamas, 7 Ekim'in hazırlıksız bir İsrail kuvvetinin Gazze'yi derhal işgal etmesine yol açacağına dair bahse girmiş olabilir. Bu, eğer gerçekleşmiş olsaydı, İsrail'in 7 Ekim'deki ilk başarısızlığını daha da kötüleştirecek ve yeni askeri kayıpların artmasına neden olacaktı. Elbette bu Gazze'deki operasyonun tehlikeli ya da çirkin olmadığı anlamına gelmiyor. Kesinlikle öyle. İsrail'in asker-sivil ayrımı gözetmeyen saldırıları Filistinliler arasında benzeri görülmemiş kayıplara neden oldu. İsrail'in askeri kayıplarının da yüksek olması bekleniyor. Ancak burada Hamas yanlış hesap yapmış olabilir.

Karşılanmayan beklentiler

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Hamas'ın yaptığı ikinci yanlış hesaplama, tüm ‘direniş ekseninin’ Dayf'ın “işgali sona erdirmeye yönelik büyük planına” katılacağı beklentisinin bir sonucuydu. Bu, İran'ın Filistin meselesini kendi çıkarları için kullanmak yerine gerçekten ilgilendiğini varsayıyordu. Oysa İran'daki rejim yanlılarını ilgilendiren şey hayatta kalmalarıdır. Onların Filistin'le ilgili söylemleri, önümüzdeki dönemi belirleyecek bir çatışmanın kenarında duramayacakları anlamına geliyor. İran genel olarak vekillerinin (Iraklılar, Yemenliler, Suriyeliler, Afganlar ve Pakistanlılar) ölmesine ve risk almasına izin vermekten mutluluk duyuyor.

Gazze Şeridi'ndeki Hamas liderleri, İran ve Hizbullah'ın aklında ne olduğunu önceden bilselerdi, İranlı müttefiklerinden ne beklemeleri gerektiği konusunda daha iyi bir fikre sahip olabilirlerdi.

Washington'un tepkisi ve ABD askeri varlıklarının bölgeye yoğun şekilde konuşlandırılması Hamas'ın beklemediği bir şey olabilir. Bu nedenle İran ve onun vekilleri, özellikle de Hizbullah, Hamas'ın potansiyel umutlarına rağmen İsrail'e karşı geniş çaplı bir savaşa girişmedi.

Gazze Şeridi'ndeki Hamas liderleri, İran ve Hizbullah'ın aklında ne olduğunu önceden bilselerdi, İranlı müttefiklerinden ne beklemeleri gerektiği konusunda daha iyi bir fikre sahip olabilirlerdi. Bu bize Hamas'ın “ne olmasını beklediği” konusunda daha iyi bir fikir veriyor. Hareket, destekçileriyle birlikte fotoğrafladığı, benzeri görülmemiş operasyonunun, İsrail'in Gazze'ye yönelik kısa ve felaketle sonuçlanacak bir askerî harekâtına yol açacağına inanıyordu. Hamas böyle bir saldırıyla yüzleşmeye hazırdı ve hatta kazanabilirdi. Bu da Hamas'ı, Sinvar'ın seçildiğinden bu yana her zaman hedeflediği türden bir anlaşmayı müzakere edebilecek bir konuma getirecekti.

Hareket ve hükümet olarak ‘Hamas

Sinvar, 2017 yılında Hamas'ın lideri olarak seçilmesinden bu yana bir şeyin fazlasıyla farkındaydı: Bir ‘hükümet’ olarak Hamas, silahlı bir ‘hareket’ olarak Hamas'ın üzerinde büyük bir yük oluşturuyordu. İki milyondan fazla Filistinlinin sorumluluğunu üstlenmek zor. İsrail'in Gazze'ye uyguladığı abluka, Filistin bölgesinin zar zor ayakta kalması anlamına geliyor. Pek çok kişi haklı olarak İsrail'i suçlasa da Hamas hâlâ fiili hükümet. Dolayısıyla bazı popüler hoşnutsuzlukların ona yönelmesi kaçınılmaz. Gazze'de istikrarın sağlanmasını istiyorsa, temel kimliğini doğrudan etkileyecek olan İsrail'e yönelik şiddetten tamamen vazgeçmesi gerekiyor.

Hamas'ın esas istediği, İsrail'e karşı mücadelesini, bu savaşın daha sonra Filistinlilere getireceği maliyetlerden İsrail'i sorumlu tutmadan sürdürebilmektir. Hareketin liderlerinden Musa Ebu Merzuk'a göre Filistinli sivilleri korumak Hamas'ın misyonlarından biri değil. Bu, en azından Hamas'ın zihninde, Filistinlilerin yaşamlarına yönelik alaycı bir küçümseme ifadesi değil, aksine ‘direnişin’ diğer tüm hususların üzerinde tutulması gerektiğine dair temel inançlarının bir ifadesidir.

Hamas, Filistin Yönetimi'nin Gazze Şeridi'nde sivil görevler üstlenmesine izin vermeyi teklif etti. Ancak Mahmud Abbas bunu zehirli bir hediye olarak değerlendirdi.

Sonuç olarak Sinvar, 2017 yılından bu yana iki ana çözüm aradı. İlk çözüm, Hamas'ın Mahmud Abbas'tan nefret etmesine ve 2007'de bir darbeyle Gazze Şeridi'ni ele geçirmesine rağmen Filistin Yönetimi'nin Gazze'ye geri dönüşünü müzakere etmekti. Ancak Hamas, başarısız olan birçok birlik anlaşmasının parçası olarak Filistin Yönetimi'nin Gazze Şeridi'nde sivil görevler üstlenmesine izin vermeyi teklif etti.

Ancak Mahmud Abbas bunu zehirli bir hediye olarak değerlendirdi. Böyle bir geri dönüşün ön koşulu olarak Filistin Yönetimi, Hamas'tan silahlarını bırakmasını ve askeri kanadının çoğunu fiilen dağıtmasını istedi. Ancak hareket bunu reddetti. Zira Hamas’ın teklifinin asıl amacı askeri kanadını kurtarmaktı. Hamas'ın istediği, sonuçlarına katlanmadan İsrail'e ateş açabilmekti.

xdfrgt
İsrail'in Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılarını reddeden Hamas destekçilerinin gösterilerinden biri. (Getty Images)

Sinvar'ın araştırdığı bir diğer seçenek ise Gazze'deki savaşın bağlayıcı ve uzun vadeli olarak durdurulmasını ifade eden dini bir terim olan ‘hüdne’ (ateşkes) idi. (Hüdne: Gayri müslim devletlerle yapılan süreli sulh antlaşması mânasında bir fıkıh terimi.) Hüdnenin bir parçası olarak Sinvar, Gazzelilerin yaşamlarını iyileştirecek birçok altyapı projesinin geliştirilmesi, yeni su ve enerji arıtma tesisleri ve hatta Gazze için bir liman kurulması gibi birçok önemli talebi öne sürdü. Bu, Gazze'yi yönetmenin yükünü hafifletecek, burayı bir savaş alanı olarak etkisiz hale getirecek ve Hamas'ın, özellikle Filistin Yönetimi’ni baltalamak gibi başka çabalara odaklanmasını sağlayacaktı.

Kendisi de eski bir mahkûm olan Sinvar için mahkûm krizi oldukça kişisel bir mesele ama bundan daha fazlası var. Hamas, tutukluları serbest bırakarak kendisini Filistinlilerin tek temsilcisi olarak öne çıkarmayı umuyor.

Belki de Sinvar için daha önemli olan şey, herhangi bir ateşkesin İsrail hapishanelerinde tutulan çok sayıda Filistinli mahkûmun serbest bırakılmasını da içermesi gerektiğidir. Sinvar, Hamas'ın Gazze'de tutuklu bulunan iki İsrail askeri ve iki İsrailli sivilin naaşları karşılığında 1111 mahkûmun serbest bırakılması yönündeki defalarca talebine atıfta bulunarak konuşmalarında sık sık 1111 rakamından bahsetti. 7 Ekim saldırılarından sonra bile Sinvar, Hamas’ın İsrailli rehineleri tüm Filistinli mahkumlarla değiştirmeye hazır olduğunu belirten bir açıklama yaptı.

Kendisi de eski bir mahkûm olan Sinvar için mahkûm krizi oldukça kişisel bir mesele ama bundan daha fazlası var. Hamas, tutukluları serbest bırakarak kendisini Filistinlilerin tek temsilcisi olarak öne çıkarmayı umuyor.

Binlerce mahkûmun serbest bırakılmasını içeren bir ateşkes, hareketin önümüzdeki yıllarda en popüler Filistinli grup olmasını sağlayacaktır. Böyle bir durumda Sinvar, Hamas içindeki ve dışındaki rakiplerini geride bırakarak Yaser Arafat'tan bu yana en başarılı Filistinli isim olarak karşımıza çıkacak.

Sinvar'ın popülaritesinin büyük ölçüde azaldığı göz önüne alındığında, bu dönüş dramatik olacak. Yeni yöntemler kullanmasına rağmen herhangi bir sonuç elde edemeyen Sinvar, Gazze'deki Hamas hareketinin yeni lideri seçilmesinden bir yıl sonra, 2018'de İsrail'e baskı uygulamak amacıyla yeni bir stratejiye girişti: ‘Büyük Dönüş Yürüyüşü’.

Gazze sınırında bir dizi şiddetli ayaklanma yaşandı. Ancak bu herhangi bir sonuca yol açmadı. Kudüs’teki Filistinlilerin tahliyesi nedeniyle kentte yaşanan yoğun gerginlik ve Mahmud Abbas'ın hareketin Batı Şeria'da seçim yapma umudunu boşa çıkarması üzerine Hamas, 2021 yılında Kudüs'e roket atarak Kudüs’ün Kılıcı Operasyonu'nu başlattı. Bu süreçten de somut bir sonuç elde edilemedi.

Aynı yıl Sinvar, Gazze Şeridi'nde yapılan gizli iç seçimlerde az farkla yeniden Hamas'ın lideri seçildi. Sinvar için seçim çok rahat geçmemişti. Zira onun seçilmesi için dört tur oylama gerekti. Sinvar’ın rakibi Hamas'ta pek tanınmayan bir isim olan Nizar Avadullah’tı.

7 Ekim saldırılarını gerçekleştiren Hamas komandolarına ilişkin bulunan belgeler, operasyonun resmi askeri planlamasının 2022 yılında başladığını gösteriyor. Bazı rapor ve açıklamalar, saldırı fikrinin bu tarihten bir yıl önce ortaya çıktığına işaret ediyor. Sinvar, 2021'de yapılan seçimlerden sonra değişiklik yapma ihtiyacı hissetmiş olmalı. Muhtemelen Aksa Tufanı Operasyonu'nun başlatılması kararı da o dönemde ortaya çıktı.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)
TT

Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)

Hizbullah'ın "Koordinasyon ve İrtibat Birimi" başkanı Vefik Safa istifasını sundu. Bu, partinin iki genel sekreterinin ve üst düzey askeri liderlerinin öldürüldüğü İsrail'in sert saldırılarının ardından yapısını yeniden kurmaya çalışan parti liderliği için bir ilk oldu.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre konuyla ilgili bilgili kaynaklar, Hizbullah liderliğinin bugün üst düzey güvenlik yetkilisi Vefik Safa'nın istifasını kabul ettiğini bildirdi.

Lübnan güvenlik kurumlarıyla irtibattan sorumlu olan Safa, Ekim 2014'te İsrail'in düzenlediği bir suikast girişiminden sağ kurtulmuştu.

Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)

İstifa, partinin Safa'nın yetkilerini azaltmasının ardından geldi. Bu durum, geçen yılın sonlarında başlayan ve bazı isimlerin görevden alınması ve yerlerine yeni isimlerin atanmasıyla sonuçlanan yapısal değişiklikle eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Safa'nın halefinin kimliği konusunda çelişkili haberler ortaya çıktı, ancak kaynaklar partinin bazı gruplar için daha az kışkırtıcı ve devlet ve yabancı güçlerle ilişkilerinde farklı bir üslup benimseyecek bir isim aradığı konusunda hemfikirdi. Potansiyel halefler olarak adı geçen en öne çıkan isimler arasında Hüseyin Barada, Hüseyin Abdullah ve Muhammed Muhanna yer alıyordu.

Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)

Safa'nın son görünümü, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının yıldönümü olan 25 Eylül'de Raouche Kayası'nda, Başbakan Nevvaf Selam'a hakaretler yağdıran parti destekçilerinden bazılarıyla birlikte gerçekleşti.


Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
TT

Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)

Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının 10 gün önce başlamasının ardından İsrail’in taleplerinin başında ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ yer alıyor. Ancak bu talebin nasıl hayata geçirileceğine dair belirsizlik sürerken, Hamas’ın Filistin devleti kurulmadan silahlarını teslim etmeye sıcak bakmaması süreci çıkmaza sokuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu düğümün arabulucuları son derece sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Buna göre, ya silahların tamamen tasfiyesi ya da dondurulması yönünde bir formül bulunması ve Hamas’ın buna ikna edilmesi ya da harekete baskı uygulanması gerekiyor. Uzmanlar, bu başlığın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail iç siyasetinde seçim amaçlı bir baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.

İsrailli muhalif lider Benny Gantz dün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ çağrısında bulundu.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hamas silah bırakmayı kabul etmezse İsrail bu yapıyı tasfiye edecek” dedi. Netanyahu da salı günü ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmenin ardından, ‘Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik herhangi bir adımdan önce Hamas’ın silahsızlandırılmasının vazgeçilmez bir şart olduğu’ konusunda ısrarcı olduğunu vurguladı.

Strateji uzmanı Tuğgeneral Semir Ragıb, arabulucuların seçeneklerinin sınırlı olduğunu ve önlerinde ya uzlaşı sağlamak ya da baskı uygulamak dışında bir yol kalmadığını ifade etti. Ragıb, silahsızlandırma talebinin İsrail, Washington, Avrupa Birliği (AB) ve bağışçı ülkeler tarafından defalarca dile getirildiğini ve artık savaşın durdurulması ile yeniden imarın önüne konulan temel engellerden biri haline geldiğini söyledi.

Ragıb’a göre Netanyahu ve benzer siyasi aktörler silahsızlandırma dosyasını seçimlerde kullanacak ve anlaşmayı her an sabote edebilecekler. Özellikle ikinci aşama çok sayıda mayın barındırıyor ve Netanyahu, özellikle çekilmeyle ilgili başlıklara yaklaşmak istemiyor.

 Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Tümgeneral Semir Ferec, mevcut seçeneklerin giderek daraldığını belirterek, silahların tamamen tasfiye edilmesinden ziyade dondurulması yönündeki bir seçeneğin daha olası olduğunu ifade etti. Ferec, Hamas’ın elindeki silahların füze ya da insansız hava aracı (İHA) niteliğinde olmadığını ve bu nedenle teslim edilebileceğini söyledi. ABD ve İsrail’in silah maddesinin uygulanmasında ısrarcı olduğunu kaydeden Ferec, bunun İsrail’in geri çekilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi ve yeni bir savaşın önüne geçecek garantilerin sunulması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan Reuters’a konuşan Hamas kaynakları, çarşamba günü yaptıkları açıklamada, hareketin silahsızlanma konusunu diğer Filistinli gruplarla görüşmeyi kabul ettiğini, ancak Washington ya da bölgesel arabulucuların kendilerine silahsızlandırmaya dair ayrıntılı ve somut bir teklif sunmadığını belirtti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, geçtiğimiz ocak ayının sonunda, ABD’nin Hamas’a silahlarını çok uluslu bir güce teslim etmesi için birkaç haftalık süre tanıyan bir belge hazırladığını bildirmişti. Habere göre, bu sürede uyum sağlanmaması halinde İsrail’e ‘dilediği gibi hareket etme’ konusunda yeşil ışık yakılacak.

Ferec, Hamas’ın manevra alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekerek, özellikle Mısır, Katar ve Türkiye başta olmak üzere arabulucularla hızlı bir uzlaşıya varması gerektiğini, zira İsrail’in şu aşamada en büyük engeli bu dosya üzerinden yarattığını ifade etti.

Ragıb ise Hamas’ın önünde, Trump planı ve silahsızlanma maddesini uygulamaktan başka bir seçenek bulunmadığını savundu. Ragıb, bu sürecin uzatılmaması ya da dolaylı yollardan aşılmaya çalışılmaması gerektiğini, ‘çünkü kaybedilen her günün ateşkes anlaşması için bir tehdit anlamına geldiğini’ dile getirdi.

Ragıb, Gazze’de polis güçlerinin önümüzdeki günler ya da haftalar içinde konuşlandırılacağını, istikrar gücünün de devreye girebileceğini belirterek, bu aşamadan sonra manevra alanının daha da daralacağına dikkat çekti.


Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
TT

Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)

“Kürtlerin dağlar dışında dostu yoktur” ifadesi boşuna söylenmiş bir söz değil. Bu söz, Kürtlerin Osmanlı döneminden modern ulus devletlere (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kadar yüzyıllar boyunca sığındıkları dağlık bölgelerin hikâyesini anlatıyor. Bu, Kürtlerin defalarca karşılaştıkları bir senaryo; jeopolitik çıkarları değiştiğinde dış güçler onları terk etmeden önce koruma veya özerklik vaatleri verir.

Rojava projesinin kuzeydoğu Suriye’de çöküşüyle birlikte, bölgesel destekli Türkiye etkisinin Kürdistan hayalini sona erdirip erdirmediği sorusu gündemde.

Suriye’deki bu dönüşümü, bölgedeki son olayları anlamak için tarihsel bir bağlamda okumak gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl mart ayında, Kürdistan’ın dört bölgesini temsil eden yetkililer, Diyarbakır’da buluştu. Toplantıda, ‘kolektif hafızada tarihsel baskılar ve Kürt devleti hayalleri’ gündeme geldi. 2025 yılı, Kürt hareketi için umut verici bir dönem olarak görülüyordu: Güney Kürdistan (Kuzey Irak) özerk yönetiminde istikrarlıydı; Kuzey Kürdistan (Güneydoğu Türkiye) ise Abdullah Öcalan’ın PKK ile Ankara arasındaki çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimini, Türkiye Kürtlerinin tüm haklarının tanınması açısından bir dönüm noktası olarak bekliyordu. Bu etkiyle Batı Kürdistan (Kuzey Suriye) da Beşşar Esed rejiminin çökmesini fırsat bilip kendi projesini ilerletmeyi umut ediyordu. Öte yandan Doğu Kürdistan (Kuzeybatı İran) hâlâ yakın vadede bir perspektife sahip değildi.

Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)

Bu tartışmalara katılanlar arasında oluşan büyük umutlar, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) bölgesinin kaybedilmesiyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Suriye Kürtleri artık bir yandan Türkiye tehdidi, diğer yandan Ankara’nın müttefiki durumundaki Şam yönetimi arasında sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İran’da devam eden gösteriler ise hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. İran Kürt güçleri, örneğin İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPİ), onlarca yıldır bu anı bekliyor; geçmişte İran Şahı ve İslam Devrimi rejimiyle çatışmalar yaşamışlardı. İran ve Türkiye’den Kürt milisler, İran-Irak sınırındaki Zagros Dağları’nın bir parçası olan Kandil Dağı’na sığınıyor. Burası hem Türk hava kuvvetleri hem de İran topçusu tarafından düzenli olarak bombardımana uğrayan engebeli bir bölge. Son dönemde İran insansız hava araçları (İHA) da Kandil Dağı üzerinde devriye yapmaya başladı.

Türkiye-İran kesişimi ve Kürt-Kürt rekabeti

Türkiye, sadece İsrail ve nükleer dosya üzerinden değil, kendi ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit olarak gördüğü Kürtler konusunda da Tahran ile çıkarlarının kesiştiği bir alan bulmaya çalışıyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Türk istihbaratı, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO), Kürt milislerin Kandil Dağı’ndan İran içine geçerek gösterilerden faydalanmayı denediği konusunda uyardı. Bu koşullar altında, sınırlı savaş kapasitesi ve dış güçlerden güvenilir bir destek olmaması nedeniyle Kürt milisler iki öncelikle hareket ediyor: Kuzey Suriye’de tamamen sona ermeyen bir tehdit ve Kuzeybatı İran’da henüz netleşmemiş bir fırsat.

Bu yeni dinamik, tarih boyunca tehlike karşısında bir araya gelmeye alışkın olan Kürt hareketinde kaygı yaratıyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir çatışma olasılığının zirveye ulaştığı dönemde, Türkiye’de bir Kürt lider “Zor zamanlardan geçiyoruz” derken, Irak’taki bir Kürt lider, “Ulusal Kürt birliğinin ortaya çıkması bizim kurtuluşumuz olacak” ifadesini kullandı.

Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)

Bugünkü gelişmeleri anlamak için Kürt hareketinin modern tarihine dair bir okuma yapmak gerekiyor. Burada gölgesini en çok hissettiren dinamik, Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasındaki tarihsel rekabet. Bu rekabetin doğası, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003’te Kürt sahnesinin önüne geçmesiyle değişti. Öcalan’ın barış girişimi ve mart ayında Diyarbakır’da Barzani temsilcisinin Öcalan’ın serbest bırakılması çağrısında bulunması gibi dolaylı uzlaşma adımlarına rağmen, bu iki tarihî liderlik arasındaki ilişki hâlâ doğrudan ve istikrarlı bir çizgiye oturmuş değil. SDG lideri Mazlum Abdi, örgütlenme ve saha yönetiminde yetkinliğini kanıtladı, ancak henüz Kürtlerin tarihî liderlik düzeyine ulaşacak bir meşruiyete sahip değil. Bu nedenle, Rojava’nın kaderinin kritik dönemeçlerinde, özellikle Beşşar Esed rejiminin düşüşü sonrası hem Barzani hem de Öcalan, Abdi’yi kendi taraflarına çekmeye veya karar sürecini etkilemeye çalıştı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)

Abdullah Öcalan, PKK ile Türkiye hükümeti arasındaki barış sürecini, Suriye hükümeti ile SDG arasında bir uzlaşmayı kolaylaştırma önerisi üzerinden yürütmeye çalıştı. Bu süreçte Mesud Barzani devreye girdi; Ocak 2025’te Mazlum Abdi’yi Erbil’e davet ederek, Şam ile iletişim kanalları açmasını ve Türkiye sınırlarını güvence altına almasını tavsiye etti. Bu yaklaşım, 10 Mart’ta Ahmed eş-Şera ile Abdi arasında sağlanan anlaşmada sonuç buldu. Barzani son dönemde PKK milislerinin Suriye’den çekilmesini, çözüm sürecini kolaylaştıracak bir adım olarak önerdi; Öcalan ise Abdi’yi Suriye’nin resmi güçleriyle bütünleşmeye ikna edebileceğini savunuyor. Erdoğan hükümeti, PKK’nın Şera-Abdi anlaşmasını engellediğini vurgulayarak bu farklılığı siyasi avantaj olarak kullandı. Bu durum, Suriye Kürtleri arasında Öcalan’ın kaderiyle kendi meselelerinin bağlanmasına yönelik hoşnutsuzluğu artırdı; aynı zamanda Barzani, Amerikalıların SDG ile yürüttüğü müzakerelerde merkezi bir rol üstlendi. Tüm bu tehdit ve gerilimlere rağmen, Şera hükümeti ile SDG arasında açık bir savaş olasılığı sınırlı kaldı. Bunun başlıca nedenleri, Öcalan’ın barış girişimiyle Türkiye istihbaratı ile SDG arasında doğrudan ve daha önce benzeri görülmemiş iletişim kanalları açılması ve hem Türk hükümeti hem de PKK’nın, böyle bir savaşın Türkiye içindeki sonuçlarını iyi hesaplaması oldu.

Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)

Öcalan ile Türk hükümeti arasındaki müzakerelerde kilit rol oynayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Ebru Günay, geçen yılın sonunda Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıları ‘uluslararası bir komplo’ olarak nitelendirdi. Günay, saldırıların Şera hükümeti ile İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşmanın hemen ardından gerçekleştiğini vurguladı. Günay, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Şam İçişleri Bakanı gibi davrandığını’ ve Şera hükümetine büyük miktarda Türk zırhlı araç ve piyade tüfeği sevk edildiğini belirtti. Kuzeydoğu Suriye’de yaşananların Türkiye’deki barış sürecine etkisini de değerlendiren Günay, bunun ‘derin bir güvensizlik ortamı yarattığını ve bu sürecin Kürtlerin Türkiye içindeki siyasi konumunu da ellerinden alarak sonuçlanacağı algısını güçlendirdiğini’ ifade etti. Buna karşın Günay, Öcalan’ın barış girişiminin hâlâ aktif olduğunu ve Türk hükümetinin bu çerçevede çabalarını sürdürdüğünü vurguladı. Ancak ‘meclisteki işleyişin aksak veya yavaş olduğunu’ belirterek, PKK’nın tasfiyesi ve kalıcı barış koşullarının ancak ‘kararlı yasal düzenlemelerle’ mümkün olabileceğini söyledi.

2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)

Sözler ve terk edilişlerle dolu bir tarih

Gerçekten de Kürtlerin özgürlük hayalleri zaman zaman şekilleniyor, ancak uzun sürmüyor. Özellikle üç yıl arayla yaşanan iki önemli tarih bu durumu gösteriyor: 1920’deki Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında bağımsız bir Kürdistan vaadi verirken; 1923’teki Lozan Antlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelerek modern Türkiye’nin sınırlarını pekiştirdi. 1946 yılında Kuzeybatı İran’da kurulan Kürt Mahabad Cumhuriyeti ise yalnızca 11 ay ayakta kalabildi. Moskova ile Tahran arasında sağlanan bir uzlaşma, Sovyet ordusunun Kuzeybatı İran’dan çekilmesine yol açtı.

Bunu takiben Kürtler için sürekli bir mücadele ve defalarca terk edilme döngüsü başladı. Soğuk Savaş’ın zirvesinde, 1975’teki Cezayir Anlaşması, ABD, İsrail ve İran’ın Irak Kürt ayaklanmasını desteklemeyi aniden bırakmasıyla sonuçlandı; karşılığında Bağdat, Şattü’l Arap’ın ortasını sınır olarak kabul etti. Bu adım, İran Şahı’nın Irak Kürtlerine desteğini çekmesine ve onları Saddam Hüseyin rejiminin insafına bırakmasına yol açtı.

 Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Üniversite öğrencisiyken Marksist eğilimler taşıyan Öcalan, 1978’de PKK’yı kurdu. 1980’deki darbenin ardından Suriye’ye sığındı. Bu sırada Mesud Barzani, 1979’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) liderliğini devralmıştı. 1991 baharında Washington, Kürtleri Saddam Hüseyin rejimini devirmeye teşvik etti, ancak Irak sınırında konuşlanan ABD güçleri Kürtlerin kitlesel katliamlarını durdurmak için müdahale etmedi. Bu durum, Kürtler arasında Washington’a duyulan güvensizliğin başlangıcı oldu. 2017’de yapılan Kürdistan Bölgesi referandumu, Bağdat yönetiminin İran desteğiyle başlattığı askeri operasyonla etkisiz hale getirildi ve Mesud Barzani yönetimden uzaklaştırıldı. Öcalan ise Soğuk Savaş sonrası stratejik değerini kaybetti ve Hafız Esed rejiminin ekonomik zayıflığı, onu daha savunmasız bıraktı. 1998’de Ankara ile Şam arasında imzalanan Adana Anlaşması’nın ardından Suriye hükümeti PKK ile ilişkilerini kesti ve Türkiye’nin askeri tehditleri üzerine Öcalan’ı Suriye’den sınır dışı etti. Büyük başkentler Öcalan’a sığınma kapılarını kapatırken, Washington Irak ve Balkanlarla meşguldü; ABD’nin sessizliği Öcalan’ın 1999’da Kenya’da tutuklanmasına yol açan dolaylı bir onay anlamına geldi.

2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)

Rojava rüyasının sonu

KDSÖY 10 yılı aşkın süre varlığını sürdürdü; geçici bir anayasa ve federasyon modeli benimsedi. Bu süre, Mahabad Cumhuriyeti’nin yalnızca 11 ay sürebilmesiyle kıyaslandığında oldukça uzun. SDG, Kürt mücadelesinin deneyimlerinden dersler çıkardı: kurumlar inşa etti, DEAŞ’a karşı savaştı ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Ancak, karşılaştığı engel hâlâ aynıydı. Bu bir başarısızlık değil; Ortadoğu’nun yapısal gerçeği bu: hükümet dışı silahlı projeler, yalnızca büyük güçlerin temel çıkarlarıyla sürekli uyum sağladığında sürdürülebilir. SDG bu aşamaya ulaşamadı; çünkü özerklik, egemenlik olmadan yalnızca geçici bir durum.

Bu dönüşüm, romantik askeri yaklaşımlardan uzak, siyasi direnişe odaklanan bir gerçekçilik aşamasını temsil ediyor. SDG projesinin stratejik belirsizliği sona erdi: fiilen sağlanan özerklik ve dış koruma artık geçerli değil. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, geri dönülmez haklar güvence altına alınmadan hayal olmaktan öteye gidemez. Bu durum, güç dengesini Şera hükümeti lehine ciddi şekilde değiştirdi. Anlaşma, yarı-federal yapıyı sona erdiriyor, kültürel varlığı ve yerel nüfuz hedeflerini düşürüyor. Cumhurbaşkanı Şera’nın çıkardığı kararname ile Kürtlerin bazı haklara kavuşması tarihî bir adım olsa da bu adım, Araplar ve Kürtler arasında Suriye’de yeni bir tarih sayfası açmak yerine daha çok Amerikalıları memnun etmeye yönelik görünüyor.

Son gelişmeler, Rojava projesi açısından en büyük darbe değil. Projenin ilk kaybı, 2018’de Türkiye’nin Afrin’deki Kürt çoğunluklu sınır bölgesine yönelik askeri operasyonuyla yaşandı. İkinci kırılma noktası ise 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ve Resulayn gibi sınır şehirlerini ele geçirdiği operasyon oldu. Bu hamle, KDSÖY’nin önceden birbirine bağlı sınır bölgelerini parçaladı.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)

Son bölüm

Son dönüşüm en öngörülebilir olan oldu. SDG’nin Deyrizor ve Rakka’daki demografik ağırlığı ve coğrafi kontrolü abartılmıştı; kabilelerin sadakatlerini değiştirmesiyle bu rol sona erdi. Bu nedenle, ABD’nin çekilmesi dramatik bir etki yaratmadı; durum, Haseke’deki son cephede daha kritik olabilirdi. 2018’in mayıs ayında Trump’ın Suriye’den ani çekilme kararı sonrası, SDG Moskova’ya yöneldi. Washington’daki bürokratlar çekilme kararından geri adım atsa da Pentagon SDG’ye Moskova ile yakınlaşmalarının ABD desteğinin bırakılması anlamına geleceğini bildirdi. O dönemde, Washington’ın SDG’den tamamen vazgeçme fikri olgunlaşmamıştı; ancak Esed rejiminin çöküşü süreci hızlandırdı.

Irak’ın işgali ve DEAŞ’ın yükselişi, Irak Kürtlerinin özerklik kazanma fırsatlarını artırdı. Ancak 2017’deki Kürdistan referandumu karşısında ABD’nin sessizliği, başarılı olma ihtimalini sona erdirirken, Irak’taki Amerikan rolünü ve Saddam rejiminin düşüşünden sonra Kürtlerin elde ettiği kazanımları zedelemedi. Suriye deneyimi ise farklıydı: ABD, Suriye’de aktif bir rol üstlenmek istemedi. Amerikalılar, Kürtleri DEAŞ ile mücadele ve Moskova’nın Suriye’de kontrolü ele geçirmesini engellemek için kullandı; DEAŞ tehdidi sona erip Rusya çekilince, Washington açısından Kürtlerin rolü de tamamlandı.

Amerikalılar, şiddetin patlak vermemesi ve Haseke’ye yaklaşılmaması koşuluyla yeşil ışık yaktı; Moskova ise Kamışlı’daki üssünü tamamen boşalttı. Mazlum Abdi mesajı anladı.

Suriye’deki bir Kürt yetkili Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Amerikalıların tutumundaki değişimin, Şeyh Maksud mahallesi savaşında Beyaz Saray’ın kararını netleştirmesiyle başladığını belirtti. Yabancı devlet koruması, özellikle Amerikan hava desteği çekildiğinde, Kürtler savunmasız hale geliyor. Tarihsel olarak Kürt hareketleri, rejimlerin çöküşünde devrimci anlar ve devletlerin otoritesini yeniden tesisinde hayatta kalma anları arasında gidip geliyor. Suriye’deki bu anlaşma, Kürtlerin varoluş mücadelesinden, hayatta kalma safhasına geçişini işaret ediyor; hedefler yok olmuyor, sadece istikrar dönemine giriyor.