Abbas İbrahim: Trump, Şam'ın şartlarını kabul etti

“Esed'e suikast açıklaması benim gizli arabuluculuğumu durdurdu” diyen Abbas İbrahim, Fransız İstihbarat Direktörü'nün Şam ziyareti ve Hamaney ile görüşmesinin ayrıntılarını Al Majalla'ye anlattı.

Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Tümgeneral Abbas İbrahim, 22 Temmuz 2020'de Beyrut’taki ofisinde. (AFP)
Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Tümgeneral Abbas İbrahim, 22 Temmuz 2020'de Beyrut’taki ofisinde. (AFP)
TT

Abbas İbrahim: Trump, Şam'ın şartlarını kabul etti

Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Tümgeneral Abbas İbrahim, 22 Temmuz 2020'de Beyrut’taki ofisinde. (AFP)
Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Tümgeneral Abbas İbrahim, 22 Temmuz 2020'de Beyrut’taki ofisinde. (AFP)

İbrahim Hamidi

Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Abbas İbrahim, Al Majalla’ye verdiği röportajda Fransız İstihbarat Direktörü'nün Şam'a ve Suriye Ulusal Güvenlik Büro Başkanı Tümgeneral Ali Memluk'un Roma'ya düzenlediği gizli ziyaretin ayrıntılarını açıkladı.

İbrahim ayrıca, eski ABD Başkanı Donald Trump'ın elçileri ile Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed arasında Şam'da yapılan gizli müzakereler hakkında da ilk kez ve ayrıntılı olarak konuştu. İbrahim, “Trump'ın Şam yönetiminden ABD’li gazeteci Austin Tice'in hayatına dair kanıt istediğini ve Şam yönetimi eğer kanıt sunulabilirse Amerikan güçlerinin Suriye'nin kuzeydoğusundaki belirli bir bölgeden çekilmesi, Suriye'ye yönelik yaptırımların tamamının ya da bir kısmının kaldırılması ve diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi gibi Esed tarafından koşulan şartları kabul ettiğini” söyledi.

İbrahim, “Anlaştılar ama Trump, -ben ABD'deyken- Esed'e suikast düzenlemek istediğine dair bir açıklama yaptı. Suriye de bu meseleyi duraklattı. Tümgeneral Ali Memluk benimle temasa geçerek bu yöndeki tüm çabaların dondurulmasını istedi” dedi.

İşte Al Majalla’nın, Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Tümgeneral Abbas İbrahim'le gerçekleştirdiği röportajın üçüncü bölümü:

- Görevinizden ayrıldıktan sonra Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'le ve Suriyeli güvenlik yetkilileriyle görüştünüz. Ayrıca burada ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü’yle ve Fransız güvenlik yetkilisiyle de görüştünüz. Bu çelişkili ilişkiler ağını nasıl yönetebiliyorsunuz? Bu işin özü ve sırrı nedir?

Birincisi, bu işin özü ve sırrı ‘teamülde dürüstlük’. İkincisi, bu saydığın isimlerin hepsinin kendi ülkelerinin çıkarları olan tek bir gündem doğrultusunda çalıştıklarını görüyorum. Düşmanlar arasında bile çıkarların kesiştiği noktalar vardır. Onlara düşman demek isteyebilirsiniz ama bunlar düşman değil. Ben bu dünyada tek bir düşmana inanıyorum ve tekrar söylüyorum bu isimler düşman değil.

- Peki düşman dediğiniz kim?

İsrail. Bunlar düşman değil, bunlar yarın dost olabilecek, geçmişte dost olan düşmanlar. Dünyanın her yerinde tanıştığım istihbarat direktörlerinin çoğunun Hamidiye Çarşısı’nda yürüyüşe çıkmanın veya Kasiyun Dağı'nda öğle yemeği yemenin hayalini kurduğunu biliyorum. Neden bunu hayal ediyorlar? Çünkü onların Suriye ile ilişkilerine ve Suriye ziyaretlerine dair pek çok güzel anıları var. Onlar dosttu, şimdi düşman oldular. Tekrar dost olabilirler. Burada Hz. Ali’nin şu sözü aklıma geliyor: “Dostunuzu çok sevmeyin, bir gün düşmanınız olabilir; düşmanınızdan nefret etmeyin, bir gün dostunuz olabilir.”

- İtidal...

Evet, dostlukta da düşmanlıkta da abartı kabul edilemez. Bu düşmanlıktır, peki husumet nedir? İtidal çok önemli. ABD ve Suriye örneğini ele alalım. Mesafenin büyüklüğünün düşmanlığın sınırı, düşmanlığın bir adım ilerisi olduğu açık. Bu büyüklük aralarındaki etkileşimde açıkça görülüyor. Ancak ortak çıkarlar var. Çözülmesi gereken ortak sorunlar var ve her iki tarafın da bu konuda çıkarları mevcut. Bu alanda çalışıyordum.

Suriye Ulusal Güvenlik Büro Başkanı Tümgeneral Ali Memluk, hem kendisine getirilen yasağa hem de benimle istihbarat servisleri arasında yapılan anlaşmaya rağmen Roma'yı ziyaret etti. Bu İtalyan istihbaratından gelen bir talepti.

- Batılı üst düzey güvenlik yetkililerinin Şam'a yapacağı ziyaretlerin düzenlenmesi ve koordine edilmesine katkıda bulunduğunuza dair bilgiler dolaşıyor.

Ve Suriyeli yetkililerin Avrupa'ya...

- Birkaç örnek verebilir misiniz? Fransız İstihbarat Direktörü'nün Şam'a ziyaretini organize ettiniz mi?

Tabii ki. O ziyareti iki veya daha fazla yıl önce organize ettim.

- Gizli bir ziyaret miydi?

Evet gizliydi. Bugün seninle kamuoyuna açıklanmış oldu.

sdfvgrth
Suriye Ulusal Güvenlik Büro Başkanı Tümgeneral Ali Memluk (Al Majalla)

- Ziyaretin sebebi nedir?

Suriye Ulusal Güvenlik Büro Başkanı Tümgeneral Ali Memluk, hem kendisine getirilen yasağa hem de benimle istihbarat servisleri arasında yapılan anlaşmaya rağmen Roma'yı ziyaret etti. Bu İtalyan istihbaratından gelen bir talepti. Dönemin İtalyan istihbarat şefi benimle birlikte Suriye'ye geldi ve Tümgeneral Ali'ye davette bulundu. Tümgeneral Ali Memluk, Roma'ya giderek dönemin İtalya İçişleri Bakanı ile görüştü ve İtalya İçişleri Bakanı'nın ofisinde bir uçak resmi eşliğinde bir araya geldi. Tümgeneral Ali'nin Hava Kuvvetleri'ndeyken aynı uçakta görev yapması dikkat çekiciydi. Bu uçağın İtalya İçişleri Bakanı'nın ofisindeki fotoğrafı, onunla Tümgeneral Ali Memluk arasındaki ilişkiyi daha da yakınlaştırdı. Daha sonra Tümgeneral Ali'nin Avrupa Birliği (AB) ziyareti üzerine artçı sarsıntı yaşandı. Bu ziyareti ayarladığım için gurur duyuyorum.

Suriye ile dost sayılan tüm ülkeler arasındaki kapıların kapatılmasının, bu ülkeler ve Suriye için ölümcül bir hata olduğunu düşünüyorum.

- Fransız İstihbarat Direktörü’nün ziyareti ne olacak? Ziyaret sebebi nedir? Ne zaman gerçekleşti? Ayrıntılar neler?

Suriye ile dost sayılan tüm ülkeler arasındaki kapıların kapatılmasının, bu ülkeler ve Suriye için ölümcül bir hata olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında işe yaradı. Detaylarını söylemeyeceğim. Zira bunlar iki taraf arasında sır olarak kalacak. Ancak benden bu ziyareti kolaylaştırmam istendiğinde görevimi mükemmel bir şekilde yerine getirdim ve bu ziyareti kolaylaştırdım.

- Yani sadece Tümgeneral Ali Memluk'un Roma ziyareti ve Fransız İstihbarat Direktörü'nün Şam ziyareti mi?

Hayır, sadece örnek verip sorularınızı yanıtlıyorum. Daha fazla örnek vererek uzatmayacağım. Çünkü vaktimiz ziyaretlerden ve yaşananlardan bahsetmeye yetmeyecek.

- Aracılığını yaptığınız temel bir dosya var. Bu, Washington ile Şam arasındaki güvenlik diyaloğunun konusu. Gazeteci Austin Tice'in serbest bırakılmasıyla başladı, daha sonra dallara ayrıldı ve eski ABD Başkanı Donald Trump'ın iki elçisinin Şam'a yaptığı ziyareti de içeriyordu. Bize bu diyalog hakkında daha fazla ayrıntı verebilir misiniz?

Hatırlıyorum, eski ABD Başkanı Barack Obama'nın görevlendirdiği O'Brien adında özel bir Amerikan elçisi beni ilk kez ofisimde ziyaret etmişti. Kendisini dünya çapında kayıp ABD’lileri takip etmekle görevli olarak tanıttı. Kendisini karşıladım ve ofisimde bir toplantı yapıldı. O andan itibaren kayıp Amerikalılar veya rehinelerle bu ilişki kuruldu.

cdvfgrt
Eski ABD Başkanı Donald Trump, 15 Kasım 2022'de Florida'da. (AFP)

- Takriben 2015 yılı...

Evet, 2015. Adı Michael O'Brien'dı. Bu ziyaretin ardından ABD Dışişleri Bakanlığı'nı ziyaret ettim ve Suriye'de olabilecek pek çok isim üzerine konuştuk. İran'da gözaltına alınan Lübnanlı Nizar Zakka'nın dosyasına kadar birçok dosya üzerinde çalıştık. Daha sonra Austin Tice için işler tersine döndü. Trump’ın baş danışmanı beni ziyaret etti ve randevu istedi. Ben de “buyrun” dedim. Asya uyruklu biri gelip bana Trump'ın başdanışmanı olduğunu ve başkanın kendisine bir görev verdiğini söyledi. Bana üzerinde “Başkan Trump'tan” yazılı küçük bir hediye verdiğini hatırlıyorum.

- Hediye nedir?

Başkanın fotoğrafı, Başkan Trump'tan kişisel bir şey.

- Yalnızca Trump'ın imzalı bir fotoğrafı mı? Yoksa üzerine bir şey mi yazmış?

Hayır, sadece imzalı bir şey. Bana bunun başkanın dünyadaki şahsiyetlere verdiği ender hediyelerden biri olduğunu söyledi. Ayrıca, Başkan Trump'ın kullandığı uçağın küçük bir modelini hediye etti. Austin Tice'in hikâyesini anlattı ve bu meseleyi çevreleyen gizemi aydınlatmak için Suriyeli yetkililerle arabuluculuk yapmamı istedi.

- Bu olay 2018 yılında mı oldu?

Evet, 2018. Kendisine bu konunun takipçisi olacağımı söyledim. Bu sözler Başkan Trump'ın görev süresinin bitiminden aylar önce geldi.

- Ağustos 2019'da Şam'a gittiler...

Doğru, daha sonra Roger Carstens'la birlikte beni ziyarete geldi. Roger, dünya çapında rehine dosyasının takibinden sorumlu yeni kişi, kendisi özel birliklerde eski bir subay. Ben de özel birliklerdenim. Dolayısıyla askeri kardeşlik düzeyinde ilginç bir toplantıydı. Toplantının sonunda benden Suriye'yi ziyaret etmemi istediler. Bu konuyu doğrudan Suriyeli yetkililerle konuşmak istiyorlardı.

- Bu toplantının tarihini hatırlıyor musunuz? Mart, ilkbahar 2019?

Evet, ilkbaharda. Suriyeli kardeşlerde bildiğiniz gibi işler zaman alır.

- Siyasi rehberliğe ihtiyaç var...

Suriye'deki siyasi yetkilileri bu ziyarete, önemine ve heyetin özellikle Başkan Trump'ın temsilcisi olarak geldiğine ikna etmek epey zaman aldı. Aylar sonra ziyaret onaylandı. O zamanki ABD’li arkadaşlarla, heyetle temasa geçtim ve Beyrut'a geldiler. Beni evimde ziyaret ettiler. Detayları konuştuk.

- Ayrıntı var mı?

Ben açıkçası bu görüşmelere bir tavan koymuştum... Detayları merak ediyorsanız şimdi anlatacağım.

- Çok ilginç...

Detayları görüştük ve verdiğim adresleri Suriyeli yetkililere sundum, onlar da kabul ettiler.

Şam'ın Amerikan kuvvetlerinin geri çekilmesi, yaptırımların kaldırılması ve diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi talebi karşılığında Washington, ABD’li gazeteci Austin Tice'in hayatta veya ölü olduğuna dair kanıt talep etti.

- Detaylar nedir?

Ertesi gün Suriye'ye gittik. Tümgeneral Ali Memluk, ABD heyeti ve bizzat ben de dahil olmak üzere tüm güvenlik servislerini ofisinde topladı. Başlangıçta bir tanışma gerçekleşti, iki ülke arasındaki siyasi anlaşmazlıklar, Suriye topraklarındaki ABD varlığı vesaire üzerine konuşuldu. Zira böyle bir toplantı, buzları kırmak için zamana ihtiyaç duyuyordu. Bu, Suriye topraklarında askeri güçleri bulunan her ülkenin ‘işgalci askeri güç’ olduğu kuralını koyan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed için çok hassas bir konuydu.

- O halde bu görüşme yasadışıydı...

ABD’lilerle görüşmek Esed için kabul edilemezdi. Ancak burada bir istisna yaptı ve toplantı gerçekleşti. Bu toplantının şartlarını ben belirlemiştim ve şartlarda uzlaşıncaya kadar bu şartları Tümgeneral Ali Memluk ile uzun uzun tartıştım. Bu dosya karşılığında üç başlık sunduk.

dfrgt
ABD’li gazeteci Austin Tice (Getty Images)

- Bu da Austin Tice hakkında bilgi vermek karşılığında Suriye'nin üç konuyu tartışmak istediği anlamına geliyor...

Tartışma değil. Bu koşulları ABD’li yetkililere ilettim ve kabul ettiler. ABD güçlerinin Suriye'nin kuzeydoğusundaki belirli bir bölgeden çekilmesi bu koşullar arasındaydı. Buradan tamamen çekilme dememek için böyle diyoruz. Suriye'ye uygulanan yaptırımların tamamının ya da bir kısmının kaldırılması ve sadece bir ‘yaşam kanıtı’ karşılığında diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi de bu koşullar arasındaydı.

- Gazeteci Tice'nin yaşadığının ya da öldüğünün kanıtı...

Kesinlikle. Daha sonra Beyaz Saray'a davet edildim. Benim için Beyrut'a özel uçak gönderdiler ve Beyaz Saray'a gittim. Ortamın olumlu olduğunu hissettim ve Ulusal Güvenlik Danışmanı ile biri Beyaz Saray'da, biri de ortak bir ABD’li arkadaşımızla akşam yemeğinde olmak üzere iki kez görüştüm. ABD'deyken Kovid-19'a yakalanıp otelde kalana kadar detayları tartıştık.

- Amerikan heyetinin Suriye ziyaretinden sonra ABD'ye mi gittiniz?

Evet konuya son rötuşları yapmaya gittim. Trump, Suriye'ye yönelik kışkırtıcı bir açıklama yaptı.

- Sıralama nasıl? Beyaz Saray'a gidip gündemi belirlediniz, sonra onlar Şam'a mı geldiler, yoksa tam tersi mi?

Hayır, onlar daha önce Şam'a geldiler. Ben de bu taslakları geliştirdim.

- Şam’a geldiklerinde ne sordular? Sadece “Austin Tice hakkında bilgi istiyoruz” mu dediler?

Austin Tice ile ilgili olmayan konuları görüşmelerini tavsiye ettim ama toplantı sonunda Austin Tice konusu da konuşuldu. Ayrıca, çekilme konusunu gündeme getirdiler. Bu üç şarta yakın başlıklar sundular. Yakındaki yerleri teklif ettiler.

csdfvgr
Suriye'nin kuzeydoğusunda bulunan Haseke vilayetindeki ABD askeri araçları, 27 Mart 2023. (AFP)

- Mesela Deyrizor'daki petrol kuyularından çekilmek, öyle bir şey mi?

Rakka'dan zamanında çekilmenin tamamlanması ve Suriye'ye yönelik yaptırımların çoğunun kaldırılması.

- Veya insani nedenlerden dolayı belirli cezaların istisnaları...

Doğru. Gittik, seyahate izin verilmesi için iyileşme dönemini beklerken Kovid-19'a yakalandım.

- Ama daha önce Washington'da Ulusal Güvenlik Danışmanı ile buluşmuştunuz ve bir akşam yemeğinde ikinci kez görüşmüştünüz...

Sıralama anlattığım gibi. Önce bana geldiler, Şam’a gittik, Tümgeneral Ali Memluk ile görüştük. Başlıklar benimle Tümgeneral Ali Memluk arasındaydı.

- Ama Tice hakkında bilgi istiyoruz dediler...

Bu, toplantının sonunda oldu. Önce başlıklardan konuştuk ama geri çekilmeyi tartışmadık.

Ben ABD'deyken Trump, Esed'e suikast düzenlemek istediğini beyan etti. Bunun üzerine Şam, Washington'la görüşmeleri durdurdu.

- Çekilme, yaptırımlar, diplomatik ilişkiler...

Evet, ondan sonra...

- Gerçekten bu konularda anlaştılar mı?

Kabul ettiler ama Trump, Esed'e suikast düzenlemek istediğini belirten bir açıklama yaptı. Dolayısıyla Suriye bu konuyu durdurdu.

- O dönemde ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı kimdi?

O dönem O'Brien'dı.

- Yani ABD heyeti Şam'a geldi, siz de Washington'a gittiniz ve ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ile görüştünüz...

Size söylediğim gibi, Tice’in ‘yaşam kanıtı’ meselesi. Bu adam yaşıyor mu, öldü mü? Ben Washington'da ya da ABD'deydim. Ama şimdi kesin olarak söylemek gerekirse o anda Washington'da değildim.

- Neredeydiniz?

Çalışma ziyareti için ABD'deydim ama Washington'da değildim.

- CIA karargâhında mı?

Hayır, Washington ve Virginia'yı bırakıp başka bir eyalete gittim. Trump'ın açıklaması (başkanlıkta son günlerini yaşadığı için) seçim kampanyası kapsamında yapıldı.

- 2019'da...

Evet, doğru. Planlıyor ya da çalışıyordu.

- Ya da Esed'e suikast yapmayı düşünmüş yahut emir vermişti.

Esed'e suikast açıklaması, mevcut olumlu ruhla tamamen çelişiyordu. Bu arada Suriye'den bir telefon aldım.

- Sizi Şam'dan kim aradı?

Tümgeneral Ali Memluk, bu yöndeki tüm çabaların dondurulmasını istedi.

- O an nasıl hissettiniz?

Bir şey hissetmedim. Ben hep bu aşamalara geliyorum. Sonra geri çekiliyoruz ya da yarı umutsuzluğa kapılıyoruz, sonra kapılar yeniden açılıyor. Memluk’a tamam dedim.

- Yani süreç donduruldu mu?

ABD’lilere sürecin ve çabaların dondurulduğunu bildirdim. “Başkanınızın açıklaması neticesinde bu konu şu anda kapatılmıştır” dedim. Çok olumsuz bir tepkiydi. Onlara sorumluluğun kendilerinde olduğunu söyledim. Birkaç gün sonra karantinaya alındığım otelden ayrılarak Beyrut'a döndüm. Tümgeneral Memluk'un yanına gittim ve konuyu görüştük.

csdfrg
ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü William Burns (AFP)

- Onunla neyi tartıştınız?

Eğer bu derece olumlu istikametteysek ve bir anda bu tür açıklamalar yapılıyorsa bu konunun durması gerektiğini söyleyerek kendisine destek verdim.

- Fakat daha sonra ABD Başkanı Joe Biden'ın iki elçisi de Şam'ı ziyaret etti mi, etmedi mi?

Hayır etmedi. Çünkü Biden döneminde, iki buçuk yıl önce mayıs ayındaki Lübnan seçimlerinden sonra, beni de Beyaz Saray'a götüren bir uçak gönderdiler ve bu konuyu görüştük.

- William Burns'le tanıştınız mı?

Evet. Diğer Beyaz Saray personeliyle birlikte onunla da tanıştım.

2021 yılında ABD’lilerle buluştum. Başlıklardan biri de gazeteci Austin Tice'di. Bir de Lübnan meselesi vardı: Mısır'dan gelen elektrik ve petrol.

- Mayıs 2021'de mi yoksa 2022'de mi?

2021. Onlarla buluştum. Başlıklardan biri de gazeteci Tice meselesiydi. Bir de Lübnan meselesi vardı: Mısır'dan gelen elektrik ve petrol. Birçok konu benimle konuşuldu. Beyaz Saray'ın pazar günü açıldığını unutmayacağım. Onlara yarına, pazartesiye kadar bekleyelim dedim. Beyaz Saray'a gittim, kapalıydı. Kapıları ve bariyerleri açtılar. İçeri girdim ve onlar için önemi nedeniyle bu oturumu gerçekleştirdik. O günden sonra üç dört gün daha ABD'de kaldım, yeterince zamanım var. Ancak aceleleri vardı, belki ertesi gün işleri vardı. Bana Suriye'ye gitmek istediklerini söylediler. Ellerinde ne vardı bilmiyorum. Önemli olan Suriye'ye ziyaret için bir heyet oluşturulması talebinin olmasıydı. Anladığım kadarıyla Austin'in annesi Bayan Debra Tice, bu dosyayı çözmesi için ABD yönetimine baskı yapıyordu. Bayan Tice, Başkan Biden ile bir görüşme gerçekleştirdi ve bu görüşmenin ardından Başkan, tüm danışmanlarına bu konunun çözümü için ellerinden geldiğince çalışmaları gerektiği talimatını verdi.

- Daha sonra ne oldu?

Suriye Devlet Başkanı herhangi bir heyeti kabul etmeyi reddetti. Kapı kalıcı olarak kapatıldı.

frgt
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, Şubat 2016'da Şam'da bir röportaj sırasında (AFP)

- Ama bu dosyaya girdiğinizi ve daha sonra Umman'da müzakere sürecinin yeniden başladığını düşünürsek...

Şu anda Suriye ile ne Umman'da ne de dünyanın herhangi bir yerinde müzakere yok. Özellikle bu konu hakkında kesin bilgi verebilirim.

- Fakat alınan bilgilere göre Umman'da iki üç oturum yapılmış ve tartışılan konulardan biri de...

Beş oturum.

- Beş oturum ve sanırım Suriye heyetinin başkanı Büyükelçi İmad Mustafa, ABD heyetinin başkanı ise Breedman'dı. Bu diyalog hakkında ne biliyorsunuz?

Bu diyalogda da aynı konular gündeme geldi, geri çekilme ve diğerleri. Suriyeli kardeşler açısından dürüst olmak gerekirse, hakkında konuşmak istemediğim başka sonuçlar da var. Ancak Austin Tice konusunda Suriye heyetinin cevabı her zaman “bizim bu dosyayı tartışmak için burada olmadığımız” yönünde oldu. Şu ana kadar Suriye bu teklifi reddetti.

- Yani Tice'in hayatta olup olmadığı konusunda herhangi bir bilgi vermeyi reddediyorlar.

Radikal bir şekilde söyleyeyim, Suriye kapıyı kapattı, bu dosyayı açmak istemiyor, bu dosyayla uğraşmak istemiyor.

- Neden?

Kendi nedenlerinden dolayı, bilmiyorum.

- Neden olduğuna dair analizinizi bize aktarır mısınız?

İlk olarak, ABD'nin tepkisi ne yazık ki, Başkan Trump döneminde size söylediğim gibi oldu. Hangi aşamada olduğumuzu ve ABD Başkanı tarafından hangi açıklamanın yapıldığını söyledim. Bu da Suriye tarafı için dürüstlük eksikliği ve ABD tarafının sözlerine güvensizlik anlamına gelen bir şok oluşturdu. Bu konu böylece kilitlendi. Bölgede değişebilecek siyasi koşullar dosyanın yeniden açılmasına yol açabilir. Görüldüğü üzere ortada bir güven krizi var.

- Sizce Esed, ABD'nin Suriye'den çekilmesi için Trump'ın dönmesini mi bekliyor?

Bu süreci mahveden kişi Başkan Trump'tır.

- Demek istediğim şu, Suriye'nin arzularından biri de Trump'ın dönüşünü beklemek olabilir. Çünkü kuzeydoğu Suriye'den çekilme konusunda baskı yapacak olan o.

Esed'in ne düşündüğünü bilmiyorum. Ancak sorunuza cevaben ve konuyu basitleştirmek gerekirse, anlaşmayı bozan kişi Başkan Trump'tı. Dolayısıyla sorunu onunla çözmek için geri dönmesini arzulamak mantıklı olmayabilir.

CIA Direktörü, Hamaney ile görüşmemin ayrıntılarını öğrenmek istiyordu.

- Daha önce Şam ile Batılı ülkeler arasında yürüttüğünüz arabuluculuklarda Tahran ya da Hizbullah'la aranızda bir koordinasyon var mıydı? Yoksa sadece Şam'la mı koordinasyon içindeydiniz?

Mesela Nizar Zakka (İran'da gözaltına alınan Lübnan asıllı ABD vatandaşı) konusunda Tahran'da koordinasyon ve ziyaretler sürüyordu.

fgbnhtmyu

- Peki Şam ile Batılı ülkeler arasında oynadığınız arabuluculuk rolüyle ilgili olarak onlarla koordinasyon sağlıyor musunuz?

Hayır, asla. Şam'ı ilgilendiren Şam'ladır. Arapları ilgilendirense Araplarladır. Ancak Tahran'ın çözmeye yardımcı olabileceği ya da doğrudan kendisini ilgilendiren bir konu varsa, özellikle de insani konularda, İranlılarla normal bir şekilde iletişim kurardım. Ben İran Dini Lideri Ali Hamaney'i ziyaret edenlerdenim.

- Onunla tanıştınız mı?

Evet. İran ziyaretimde bana “Ne istiyorsun?” diye sordular. Onlara Dini Lider Ali Hamaney'i görmek istediğimi söyledim. Bu dileğim kabul oldu ve onu görmeye gittim. Bir süre sonra ABD'yi ziyaret ederken, CIA Direktörü bana Tahran'a gidip gitmeyeceğimi sordu. Ben de ona “Elbette gideceğim” dedim. Bana, “İran'da kiminle görüşüyorsun?” diye sordu. Son ziyaretimde Komutan Bey'i gördüğümü söyledim. Bana kimi kastettiğimi sorunca, ona Hamaney dedim. Hava değişti... Gerisi bende kalsın.

- Ne oldu?

Bu ziyaretin CIA Direktörü üzerinde etkisi o kadar fazla oldu ki...

- Nasıl?

Bu ziyaretin ana konularının etkisi veya yönü, katıldığımız konulardan diğer konulara doğru değişti.

- Lübnan'da muhtemelen rol oynadığınız iki dosya var. Yaptırımlar nedeniyle askıya alınan ve dondurulan Mısır'dan Ürdün'e, ardından Suriye'den Lübnan'a Arap gazı tedarik dosyası.

Hayır, kesinlikle yaptırımlardan dolayı değil.

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü William Burns'e Hizbullah'ın İran'dan yakıt getirmekte ısrar ettiğini ve bunun kesinlikle gerçekleşeceğini söyledim.

- Neden durdu?

Özellikle İran'dan gelen yakıtla aynı zamana denk gelen bu konu daha önce de gündeme gelmişti. Sayın Burns'e, Hizbullah'ın ve Sayın Hasan Nasrallah’ın İran'dan yakıt getirmekte ısrar ettiğini ve bunun kesinlikle gerçekleşeceğini söyledim. O zaman kendisine bunun edinilmiş bir bilgi olmadığını, daha ziyade duyulduğunu söylemiştim. Bu konuşma Beyrut'taki ofisimdeydi ve bunu daha önce ABD Büyükelçisi’ne de söylemiştim. Mısır'dan gaz, Ürdün'den elektrik vb. konular masadaydı. Bu konu üzerinde çalışanlardan biri de bendim. Belki bu bilgi ciddiye alınmadı. İran gemileri Suriye'ye doğru yola çıktı ve ardından tankerler Lübnan'a akaryakıt taşıdı. Beyaz Saray'daki toplantılarımdan birinde bu konuyu gündeme getirdik ve onlara, enerjiyi artırmak için Mısır gazının Suriye topraklarından kuzeydeki Deyr Ammar tesisine akmaya başlaması gerektiğini söyledim. Enerji yok denecek kadar az olduğu için Ürdün'den elektriğe ihtiyacımız vardı. Suriye'de Ürdün'ü Lübnan'a bağlayan ağ hasar görmüştü ve o zamanlar bunun onarılmasının beş ya da altı ay süreceğini tahmin ediyorduk. Nitekim Suriye'deki kardeşler, burayı çok daha kısa sürede onararak Lübnan'ın elektriğe kavuşmasını sağladı. ABD’liler Lübnan'daki elektriğe yönelik bu çözüm konusunda oldukça heyecanlıydı. Aniden Dünya Bankası'nın Lübnan'a reform koşulları dayattığını söylediler. Lübnan bu reformları gerçekleştirmedi ve Dünya Bankası artık bu adımları finanse etmeye hazır değildi. Bu konunun bir yerlerde siyasi boyutu olduğuna inanıyorum.

- Yaptırımlar değil mi?

Hayır, kesinlikle yaptırımlarla alakası yoktu. Bu konunun yaptırımlarla alakası olduğunu söyleyen de gerçeklikten çok uzaktır.

- Ama bu gazın veya bir kısmının İsrail gazı olduğunu söyleyenler var, çalışmalar var, değil mi?

Hayır, hiç de değil. Şam'da yapılan bir toplantıda bu soru masaya yatırıldı, ben de oradaydım. Suriyeli ve Lübnanlı bakanlar vardı. O dönemde bir şey söylemiştim: “Biz sadece Arap akımını istiyoruz.” Bu, İsrail gazının Lübnan'a akışını kabul etmeyeceğimiz anlamına geliyordu ve Suriyeliler de bunu destekledi. Bu teknik düzeyde politik bir pozisyon olabilir. Lübnan ve Suriye'de gaz akışı prensibi konusunda anlaşma vardı. Ancak Mısır'daki yetkililer bu gazın Mısır gazı olduğunu ve yalnızca Mısır gazı alacağımızı söyledi.

- İsrail gazını ondan alıyorlar, bu başka mesele...

Bu onların işi ama biz Mısır gazını istiyoruz.

- Gazın Mısır'a ait olduğundan nasıl emin olunabilir?

Teknik olarak bilmiyorum, hiçbir fikrim yok. Ama siyasi bir pozisyon olarak ve Mısır'daki yetkililerin aldıkları bir pozisyon olarak bu gazın Mısır gazı olduğunu ve Ürdün üzerinden Suriye'ye geçtiğini söylediler. Sanırım Humus'a ulaşıyor, sonra onun yerine Suriye gazını alıyoruz ve Suriye bu gaza yatırım yapıyor. Ülkeler arasında bilmediğim bir açılma var.

gfrthj
ABD Başkanı Joe Biden'ın Enerji ve Altyapı'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Amos Hockstein ve Abbas İbrahim’in Beyrut’ta yaptıkları görüşmeden. (AP)

- Lübnan ile İsrail arasındaki deniz sınırlarının çizilmesi konusuna ne dersiniz? Elbette bunda Amos Hochstein’in çok büyük rolü oldu. Ama aynı zamanda bu konuyu nasıl okuyorsunuz? Bu sadece teknik bir konu mu yoksa siyasi bir konuyla mı alakalı?

Bu hem siyasi hem de teknik boyutu olan bir konu. Çünkü bu konu 2012'den bu yana masadaydı. Lübnan ile İsrail arasında arabuluculuk yapan ABD ile açık tartışma ve müzakerelere konu oldu ve bir sonuca ulaşılamadı. Çünkü bir hata var. Birincisi, bizimle Filistin arasındaki münhasır ekonomik bölge sekiz yüz altmış kilometredir. Amerikalı arabulucu Frederick Hof geldi ve bu bölgenin üçte ikisini Lübnan'a, yine bizim hakkımız olan üçte birini ise İsrail'e verdi. Lübnan bunu tamamen reddetti. Biz sekiz yüz altmış beş kilometre istiyoruz. Olaylar gelişti, gaz meselesi ve Avrupa'nın gaz ihtiyacı, Ukrayna-Rusya savaşının ardından gündeme geldi. ABD artık Avrupa'nın ihtiyacını karşılayacak tek bir gaz merkezi arıyor. Bu kaynaklardan biri de İsrail gazı, yani Lübnan gazıydı. Bu konunun sınırları çizmesi gerekiyordu, aksi takdirde Lübnan gazı ve karşı taraftaki gaz her zaman tehdit altında olacaktı. Bu nedenle sınırları tanımlamanız gerekiyor. ABD bu konuyla ilgili çok sayıda müzakere turu başlattı, ta ki Sayın Amos Hochstein ile aramızdaki müzakereler, gizli müzakerelere dönüşene kadar...

- Bu görüşmeler nerede yapılıyordu?

Doha'da ve Beyrut'ta birkaç gizli oturum düzenlendi.

- Sen ve Amos arasında mı?

Evet.

Amos Hochstein ve ben ilk kez Katar'daki Arap Kupası turnuvasında tanıştık. Daha sonra Lübnan ile İsrail arasında deniz sınırlarının belirlenmesi anlaşmasına varılana kadar ofisimde diğer oturumlar yapıldı.

- İlk oturum ne zaman gerçekleşti?

2021 yılının ilk oturumu Doha'daki Arap Kupası'nın açılışında. Bu turnuvanın aralarında Amos ve ben ilk kez Doha'da tanıştık. Bundan bir gün önce Katar Petrol Bakanı ve Lübnan Petrol Bakanı ile görüştüm. Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn başkanlığındaki heyet Katar'dan ayrıldı. Sayın Cumhurbaşkanı'na burada kalacağımı ve daha sonra onlara katılacağımı, çünkü Amos'u göreceğimi söyledim. Doha'daki görüşmeler gizli tutuldu. Heyet gitti, ben de Amos Bey ile görüştüm ve o andan itibaren haritalar sunulmaya başlandı. İlk harita kesinlikle reddedildi, Beyrut'taki ofisimde harita üzerinde değişiklik yapıldıktan sonra anlaşmaya varılıncaya kadar diğer oturumlar yapıldı.

- İlk harita nasıldı?

İlk haritada Lübnan'a tüm haklarını veren Hat 23'te zikzaklar vardı. İsrail düşmanı lehine çok büyük kesintiler vardı. Bunu reddettim, ardından haritayı Lübnan'a daha az zarar verecek kesintilerle değiştirdim. O ve ben, belirli koşullar altında, şu anda üzerinde çalıştığı anlaşmaya vardık.

dfrgth
Eski Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn ve Abbas İbrahim, 72’nci Lübnan Kamu Güvenliği Günü kutlamalarında. (NNA)

- Daha sonra imzalandı ama siz anlaşmaya vardınız mı?

İmzalanmadan bir buçuk ay önce anlaşmaya vardık.

- Artık bu konunun ve İsrail'in tanınmasının siyasi bir boyutu olduğunu görüyor musunuz?

İsrail'in tanınması söz konusu değil. Bir açıklamamda şunu söyledim: Bu bir anlaşma değil, bu bir çözüm. Çözüm, oldu bittinin dayatılmasıdır. Düşmanla bile uzlaşmalar vardır. Bu bir anlaşmadır ve bizimle İsrail arasındaki sınır geçici bir anlaşmadır. Çünkü bu sözde İsrail suları, gasp edilmiş Filistin sularıdır.

- Ama bu, İsrail'in bir varlık olarak tanınması anlamına geliyor değil mi?

Doğru. Bir tarafla anlaşma imzaladığında, bu karşı tarafı tanımak demek olabilir. Hz. Peygamber (sav) de Hudeybiye Antlaşması'nı imzalamıştı. Ancak bu, İsrail'in bir devlet olarak tanınması anlamına gelmiyor. Bu bir varlık olarak var olan bir gerçekliktir. Ben benim için doğru olanı almak istiyorum, o da hakkı olmayanı alıyor.

- Birkaç hafta önce Lübnan ile İsrail arasındaki kara sınırının çizilmesi konuşulmuştu...

Ağustos 2017'de Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü (UNIFIL) Komutanı Sayın Michael Beary, ofisimde beni ziyaret etti. Bana İsraillilerden kara sınırlarını çizmek istediklerini veya bunun bir sınır olmadığını belirten bir mesajı olduğunu söyledi. Bazı noktalar var. İşgal altındaki Filistin ile aramızda 13 nokta var. Bana bu noktalardaki koordinatları düzeltmek istediklerini söyledi. Beary, “Benden bu mesajı size iletmemi istediler ve Lübnan'da başkasının değil, sizin müzakereci olmanızı istiyorlar” dedi. Kendisine bunun siyasi bir karar olduğunu söyledim. Önemli olan noktaları kontrol ettim ve on gün sonra onlara anlaştığımızı söyledim. Bana gelince, Nakura'ya gitmeyi de İsrail'in düşman delegasyonuyla oturmayı da reddediyorum. Ordudan ve Lübnan Kamu Güvenliği’nden bir heyet oluşturdum ve bu görüşmeleri ofisimden yönettim. Yani bir tura çıkıyorlar, gelip bana ne olduğunu gösteriyorlar, ben de onlara yol tarifi veriyorum, olan da bu. 19 gizli tur düzenledik.

Şu anda kara sınırlarının çizilmesi için bir fırsat görmüyorum. Bu sınırların tamamlanmayacağına inanıyorum.

- Tüm oturumlarınız gizli...

Evet, neredeyse. 13 üzerinden 6 nokta aldık. Ta ki İsrail'in, denizde boyut kazandıracak bir temelde karayı yok etme girişimi olduğunu fark etmeye başlayana kadar. Bu biraz karmaşık, uzun uzun anlatılması gereken bir konu. Delegasyondan deniz sorununu çözene kadar karadaki müzakerelerin durdurulması konusunu İsraillilerle görüşmesini istedim.

- Dolayısıyla kara sınırlarını çizmenin daha büyük bir fırsat olduğunu düşünüyor musunuz?

Bana göre artık arazide hiç şans yok. Ben bu ayrımın tamamlanmayacağını düşünüyorum. Bazı noktaları çözebiliriz ama Şeba Çiftlikleri var...

- Ama başlangıçta altı nokta vardı, altı yedi noktada anlaştığınızı söylemiştiniz...

Altısı üzerinde anlaştık, yedisi kaldı. Bu yedi noktaya çözüm bulmak mümkün ama Şeba Çiftlikleri ve Kfar Shuba Tepeleri kalıyor.

- Şeba Çiftlikleri, Suriye toğrağı mı Lübnan toprağı mı?

 Yüzde yüz Lübnan toprağı ve biz oranın Lübnan toprağı olması konusunda ısrar ediyoruz.

Elimizde Şeba Çiftlikleri’nin Lübnan toprağı olduğunu kanıtlayan belgelerimiz, haritalarımız ve tapu senetlerimiz var. Ayrıca Esed'in bu çiftliklerin Lübnan toprağı olduğunu söylediği beyanlarını sunabilirim.

- ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi Frederick Hof, 2010-2011'de Şam'da gizli görüşmeler gerçekleştirmiş ve Esed'in kendisine Şeba Çiftlikleri'nin Suriye toprağı olduğunu söylediğini ifade ediyor.

Sanırım Esed daha sonra Paris'te bu çiftliklerin Lübnan'a ait olduğunu söyledi. Şimdi tartışmaya girmeyeceğiz ama elimizde bu çiftliklerin sahipliğini gösteren belgelerimiz, haritalarımız, tapularımız var. Bu çiftliklerin sahiplerinden biri de Milletvekili Kasım Haşim. Bu çiftlikler Lübnan'a ait ve Frederick Hof'tan ve söylediklerinden alıntı yaptığım gibi, size bu çiftliklerin Lübnan toprağı olduğunu söyleyen Esed ve Suriyeli yetkililerin beyanlarının belgelerini veya doğruluğunu gösterebilirim.

cdfergt
ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi Frederick Hof, 8 Haziran 2012'de Rusya Dışişleri Bakanlığı'nın Moskova'daki binasına geldi. (Reuters)

- Bu konu biraz hassas...

Çok.

- Son bir soruyla bitirelim. İsrail'in Mayıs 2000'de güney Lübnan'dan çekilmesinin ardından Şam'da Suriyeliler, Hizbullah ve İranlılar arasında ticaret gerçekleşti. Hizbullah'ın varlığının gerekçesi nedir? İstişareler yapıldı ve Hizbullah'a Lübnan'daki faaliyetlerini sürdürmesi için bir neden vermek amacıyla Şeba Çiftlikleri meselesi açıldı...

Evet. Sana cevabı söyledim. Belgelerimiz ve enstrümanlarımız var. Ve sizi Sayda'daki emlak dairelerine götürebilirim. Sayda’yı bilirsiniz. Ayn el-Hilve Mülteci Kampı’nın olduğu yer. Sizi emlak dairelerine götüreceğim, sizin için tüm belgeleri hazırlayacağım ve bu toprakların tamamen Lübnan toprağı olduğunu size kanıtlamak için bunları size vereceğim. Çiftliklerin üstünde Suriye topraklarına ait bir kısım olabilir, bu önemli değil. Ancak çiftliklerin büyük bir kısmı ve tamamı Lübnan’a ait. Size az evvel, bu çiftliklerden birinin sahibi olan ve şu an Milletvekili görevi yürüten Kasım Haşim'i söyledim.

dfer
Lübnanlı bir subay, Şeba Çiftlikleri bölgesini gezerken, UNIFIL bölgesinde İsrail'in ihlallerine dikkat çekiyor. (DPA)

- Çiftlikler konusunda Suriye-Lübnan çatışmasını bekliyor musunuz?

Tabi ki hayır.

- Bu konuda bir anlayış var mı?

Orayı İsrail’den kurtaralım, sonra onu gerçek sahiplerine, yani Lübnanlılara iade edeceğiz. Size bir şey anlatacağım. Şeba Çiftlikleri'nin tepesinde İsrail düşmanı tarafından işgal edilen kayak alanları, Milletvekili Haşim'in sahip olduğu toprakların bir kısmını kapsıyor. Haşim’e Uluslararası Adalet Divanı'na gitmesini söyleyen ve tavsiye edenlerden biriyim.

- Dava mı açacaksınız?

İsrail'in bu tatil yerlerinden kazandığının tazmin edilmesi ve buraların mülkiyetinin tesis edilmesi için dava açacak. Haşim’in bana gösterdiği belgeler var.

Röportajın dördüncü ve son bölümü yarın: Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri ile ilişkim çok normal. Gazze savaşının yansımaları 2-3 yıl sürecek.

*Bu röportaj Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
TT

Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)

Suriye yönetimi, DEAŞ mahkumlarının tutulduğu El-Hol kampını kapatmaya hazırlanıyor.

Suriye ordusuyla ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ocak ayında yoğunlaşan çatışmaların ardından mutabakata varılmıştı. Anlaşma kapsamında SDG'nin kontrolündeki DEAŞ kampları, Şam yönetimine devredilmişti.

Diğer yandan çatışmalarda ve SDG'nin geri çekilme sürecinde birçok DEAŞ savaşçısının kamplardan kaçması da gündem olmuştu.

Ahmed Şara yönetimi, geçen hafta cezaevinde çıkan isyandan SDG'nin "düzensiz geri çekilişini" sorumlu tutmuş, kampın saatlerce korumasız bırakıldığını ve güvenliği tekrar sağlamanın güçleştiğini bildirmişti.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan Şam'daki bazı diplomatlarsa son haftalarda hükümet kontrolü altındayken kamptan birçok kişinin kaçtığını iddia ediyor.

Suriye hükümetinden 17 Şubat'ta yapılan açıklamada, durumun kontrol altına alınması ve kaçak DEAŞ savaşçılarının takibi için işlemlerin başlatıldığı duyuruldu.

Le Monde'un 15 Şubat'taki haberinde, yaklaşık 24 bin kişinin tutulduğu kampta çatışmaların çıktığı aktarılmıştı. Adının gizli tutulması şartıyla gazeteye konuşan bir insani yardım görevlisi, SDG'nin geri çekilmesinin ardından binlerce mahkumun kaçtığını söylemişti. Suriye ordusu mensupları kampın kontrolünü ele geçirdiğinde de bazı tutukluların geceleri kaçmayı sürdürdüğünü belirtmişti.

Kimliğinin paylaşılmamasını isteyen ABD'li bir yetkili, WSJ'ye açıklamasında kamptaki yerinden edilmiş sivillerin evlerine dönmesine veya ülke içinde başka yerlere gitmesine izin verileceğini savunuyor. Kalanların önemli kısmınınsa Halep yakınlarında kurulacak yeni bir kampa transfer edileceğini söylüyor.

İstikrarsızlık nedeniyle daha fazla DEAŞ'lının kaçmasından endişe eden ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 21 Ocak'ta savaşçıları Irak'a göndermeye başlamıştı. Komutanlıktan 12 Şubat'ta yapılan açıklamada, Suriye'deki 5 bin 700'den fazla IŞİD mensubunun Irak'a naklinin tamamlandığı bildirilmişti.

Washington, onlarca yıldır kampların güvenliği içi SDG'yle işbirliği yaptı. Ancak Aralık 2024'te Beşar Esad'ın devrilmesiyle değişen dengelerde Beyaz Saray'la Şara yönetimi arasındaki ilişki güçlendi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 20 Ocak'taki mesajında SDG'nin "DEAŞ karşıtı başat güç rolünün büyük ölçüde miadını doldurduğunu" söylemişti.

WSJ'nin analizinde, Suriye Cumhurbaşkanı Şara'nın El Kaide bağlantılı geçmişi hatırlatılarak, kampların kapatılma süreci ve DEAŞ'la mücadelenin Şam yönetimi için "önemli bir sınav" olduğu belirtiliyor. Geçmişte DEAŞ'la mücadele etmesinin Şara'nın bu süreçte elini güçlendirebileceği, çeşitli istihbarat ağları ve bağlantılar aracılığıyla militanları yakından takip edebileceği vurgulanıyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Le Monde


Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
TT

Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)

Irak’ta Nuri el-Maliki'nin yeni hükümetin başbakanlığına adaylığı, artan iç baskı ve petrol gelirlerini de etkileyebilecek ABD yaptırımları tehdidi nedeniyle zorlu bir süreçten geçiyor.

Maliki, adaylığını kararlaştırmak üzere pazartesi gecesi yapılması planlanan Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasındaki önemli toplantıya katılmaktan son dakikada vazgeçti ve ‘sonuna kadar’ devam etmekte kararlı olduğunu vurguladı.

Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içinde, birliği korumak için ona gönüllü olarak çekilme şansı vermeyi tercih edenler ile onu görevden alabilecek bir iç oylama yoluyla sorunun çözülmesini isteyenler arasındaki bölünme de giderek artıyor.

Eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ‘Şii partilerin’ Maliki'nin adaylığıyla ilgili olarak Beyaz Saray'dan iki yeni ret mektubu aldığını belirterek, ‘yeni cumhurbaşkanının ona hükümet kurma görevini vermeyeceğini’ açıkladı.


Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)

Remzi İzzettin Remzi

Ortadoğu, her zaman tekrarlanan savaş döngülerine tanık olan bir bölge, ancak şu anki durum tamamen farklı. Çünkü savaşlar kesişiyor, ittifaklar değişkenlik gösteriyor, dışarıdan koruma ve bölgesel düzenle ilgili uzun süredir var olan varsayımlar aşınıyor. Arap dünyası için bu artık geçici bir kargaşa dönemi değil, stratejik bir dönüm noktası. Arap ülkeleri bugün “Başkaları tarafından şekillendirilen bölgesel sistem içinde faaliyet göstermeye devam edecekler mi, yoksa kendi güvenlik ortamlarını şekillendirmeye başlayacaklar mı?” sorusuyla karşı karşıya.

Bu artık ertelenemez bir soru. Zira parçalanmanın maliyeti arttı ve bölgenin kırılganlığı, güç eksikliğinden çok kolektif vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor. On yıllar süren dış müdahale, iç çatışmalar ve kurumsal aşınmanın ardından, Arap dünyası kendini ‘bölünme ve bağımlılık yolunda devam etmek mi, yoksa Arapların eylem ve etki kapasitesini geri kazandıracak tutarlı bir bölgesel güvenlik çerçevesi geliştirmek mi?’ şeklindeki belirleyici bir seçimle karşı karşıya buldu.

Gazze’ye yönelik savaş, İsrail'in bölgedeki varlığının genişlemesi ve bölgesel güvenliğin tarihsel garantörü olarak ABD'nin müdahalesinin azalması, mevcut düzenin kırılganlığını ortaya çıkardı ve temellerini sarstı. Batı politikaları, uluslararası hukukun uygulanmasında seçici ve sivillerin korunması ve egemenliğin muhafaza edilmesinde ikiyüzlü görünüyordu. Bu tutarlılık kaybı gözden kaçmadı. Batılı liderler, çifte standartların istikrarı koruması gereken sistemin güvenilirliğini zedelediğini kabul etmeye başladı. Arap dünyası için bu an, zor bir gerçeği pekiştirdi. O da dışarıdan gelen korumaya güvenmenin artık ne stratejik olarak uygulanabilir bir seçenek ne de siyasi olarak kabul edilebilir bir seçenek olduğu gerçeğiydi.

Arap Birliği, ülkeler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından etkinliğini giderek kaybetti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Gazze'deki büyük can kaybına rağmen, bu trajedi, güvenlik, egemenlik ve sorumluluk kavramları üzerine Arap düşüncesini yeniden şekillendirecek derin bir stratejik gözden geçirme için itici güç olmuş olabilir.

Arap stratejik bağımsızlığının aşınması

Ortadoğu'nun güvenliği son otuz yılda, öncelikle dışardan bir bakış açısıyla değerlendirildi. Soğuk Savaş sonrası dönem, Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle damgasını vurdu. Bu olay, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin ve ardından askeri üstünlüğün siyasi gerçekleri yeniden şekillendirebileceği inancına dayanan askeri müdahalelerin önünü açtı. Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi, devlet kurumlarını parçaladı ve bugün bile etkileri devam eden mezhepsel dinamikleri tetikledi. Halkların gerçek şikayetleri ile tetiklenen ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçler tarafından istismar edilen 2011 yılındaki Arap Baharı ayaklanmaları, çoğu durumda demokratik dönüşüme yol açmadı, aksine devletlerin çöküşüne, iç savaşlara ve aşırılıkçı gruplar ve rakip bölgesel aktörler tarafından sömürülen iktidar boşluklarına yol açtı.

vd v v
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısında konuşurken, 20 Ocak 2026 (AFP)

Bu başarısızlıklar, Batı'nın söylemleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurumun genişlemesiyle daha da kötüleşti. Kural temelli bir uluslararası düzen çağrısına özellikle Ortadoğu'da seçici bir uygulama eşlik etti.

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, Batı'nın güvenilirliği, uluslararası hukukun uygulanması ve sivillerin korunması konusunda çifte standart uygulandığı algısı ve gerçeği ile zedelendi. Bu itirafın önemi sembolik anlamında değil, Batı'nın normatif otoritesinin aşınmasının tesadüfi değil, yapısal olduğu imasında yatmaktadır. Arap devletleri için bu durum, esas olarak dış meşruiyete dayanan güvenlik çerçevelerinin temelde kırılgan olduğu gerçeğinin daha da derinleştiğini gösterdi.

Bu gelişmeler, Arap ülkelerinin ortak eylemlerini büyük ölçüde zayıflattı. Devletler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından, Arap Birliği (AL) giderek etkinliğini büyük ölçüde yitirdi. Stratejik yaklaşımlar çeşitlilik gösterdi: Bazı devletler ABD'nin güvenlik garantilerine güvenirken, diğerleri bunu Rusya veya Çin ile ilişkiler yoluyla dengelemeye çalıştı ve birkaçı da kendilerini bölgesel arabulucu olarak konumlandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda parçalanma ve stratejik tutarlılığın eksikliği oldu ve Arap dünyası krizlerin seyrini şekillendirmek yerine onlara tepki vermekle yetindi.

Gazze'deki savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hakimiyet arayışındaki niyetini ortaya çıkardı, ancak aynı zamanda bir dereceye kadar stratejik netlik de sağladı.

ABD'nin stratejik belgeleri bu eğilimi pekiştirdi. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, hem 2022 yılında Biden yönetimi döneminde hem de 2025 yılında Trump yönetimi dönemindeki güncellemesiyle, Çin ve Rusya gibi büyük güçler arasındaki rekabete öncelik verme yönündeki değişime dikkati çekti. Ortadoğu hala önemli olsa da, artık ABD'nin stratejik hesaplarının merkezinde yer almıyor. Bu değişim, Arap ülkelerine teorik olarak daha fazla bağımsızlık sağlıyor, ancak aynı zamanda devam eden bağımlılığın risklerini de ortaya koyuyor. Birleştirici bir kolektif çerçeve olmadan, bölge, korumaya çalıştığı net çıkarları olan bir aktör olmaktan ziyade, dış rekabetin arenası haline gelebilir.

Halihazırda kusurlu olan güvenlik modelinin çöküşü

Bölgesel güvenlik onlarca yıldır, kusurlu bir modele dayanıyordu. Dışarından verilen güvenlik garantileri, siyasi çözümden kopuk askeri caydırıcılık ve Arap bölünmelerinin sonsuza kadar kontrol altında tutulabileceği varsayımı. Bu model çatışmaları çözmemiş, sadece patlamalarını ertelemişti. Batı’nın desteğiyle İsrail’in ezici askeri üstünlüğü, tek taraflılığı pekiştirdi ve gücün diplomasiyi kalıcı olarak ikame edebileceği inancını sağlamlaştırdı. Filistin sorunu marjinalleştirilmiş ve temel bir sorun olmaktan ziyade can sıkıcı bir siyasi yük olarak ele alındı. Bu durum, Arap devletlerini kolektif bir strateji oluşturmak yerine dar ulusal düzenlemeler yapmaya teşvik etti.

fbf
Gazze Şeridi'nin orta kesimlerindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndan Netzarim Koridoru’nu kullanarak Gazze şehrine doğru giden Filistinliler, 11 Ekim 2025 (AFP)

Bu yaklaşım, Arap etkisinin özünü boşaltmış ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçlerin gerginliğin seviyesini, sükunetin parametrelerini ve çatışma kurallarını belirlemesine olanak sağladı. Bu da hukukun üstünlüğünden çok güç dengesinin hâkim olduğu, uzlaşma yerine zorlamanın egemen olduğu bir bölgesel sistemle sonuçlandı. Bugün, bu model açıkça çöküyor.

Batı gücünün eşlik ettiği normatif boyutun gerilemesi, bu çöküşü hızlandırdı. Uluslararası hukuka sıkı bir bağlılık olmadan askeri hegemonyanın varlığı, caydırıcılığı zayıflattı. Carney'nin Davos'ta itiraf ettiği üzere, kurallar seçici bir şekilde uygulandığında, kural statüsünü yitirir ve etki aracı haline gelir. Ortadoğu bağlamında bu durum, ilkeler ve rıza yerine emsaller ve emirler tarafından yönetilen bir güvenlik ortamına yansıdı. Ancak bu koşullar, uzun vadeli istikrarla temelden tezat oluşturur.

Stratejik bir değerlendirme noktası olarak Gazze

İsrail’in Gazze'de yürüttüğü savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hegemonyaya ulaşma niyetini ortaya çıkardı. Fakat bununla birlikte stratejik açıdan da bir netlik sağladı. Filistin meselesinin sonsuza kadar hiçbir bedel ödemeden marjinalleştirilebileceği yanılsamasını ortadan kaldırdı. Sivillerin çektiği acının boyutu, Arap toplumlarında eşi görülmemiş bir halk baskısı yarattı ve hükümetleri, yetersiz olduğu kanıtlanmış önceki yaklaşımlarını gözden geçirmeye zorladı. Kriz, Filistinlilerin haklarını müzakere edilebilir olarak gören ve net bir siyasi ufuk olmadan normalleşmeye giden yolları kabul eden politikaların iflasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, Arap koordinasyonunun yenilenmesi için fırsatlar ortaya çıktı. Savaşa tepki olarak toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi sınırlı bir etkiye sahip olmasına rağmen, ortak ilkelere dayanan önemli bir diplomatik hamle oluşturdu. Bu ilkelerin başında, ciddi bir iki devletli çözümün yeniden canlandırılması geliyordu.

Bugün Ortadoğu'yu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalmasıdır.

Arap diplomasisi, Gazze’deki insani kriz sırasında, Batı'nın tutumlarına pasif bir şekilde uyum sağlamak yerine, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına dayalı olarak daha iddialı bir tavır sergiledi. Bu değişim, Batı başkentlerinde bile, bu standartlara seçici bir şekilde bağlı kalmanın bunların etkinliğini ve prestijini zayıflattığına dair artan bir farkındalıkla daha da güçlendi. Bu durum, Arap ülkelerinin önemli diplomatik, ekonomik ve yumuşak güç araçlarına sahip oldukları konusunda artan bir farkındalığı yansıttı. Söz konusu güç araçları, koordineli bir çerçeveye entegre edildiğinde, uluslararası söylemi etkileyebilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir. Geri çekilmenin artık istikrarı garanti etmediği, sadece çatışmayı ertelediği şeklindeki sonuç ise gayet aşikar.

İsrail'in stratejisi ve Arap dünyasının çıkmazı

Arap dünyasının perspektifinden bakıldığında, İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki davranışları, daha geniş bir bölgesel stratejiyi yansıtıyor. O da karşılıklı taahhütler olmaksızın askeri hareket özgürlüğü, siyasi çözüm olmaksızın normalleşme ve egemenlik veya eşitlik tanınmaksızın entegrasyon. Öte yandan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları ve askeri operasyonları sıradan hale gelirken Lübnan'ın egemenliğine darbe vurmaya devam ediyor. İsrail’in yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmasına olan karşı tutumu ise üstü kapalı bir tutumdan açık bir beyanata dönüştü. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından İsrail'in derin saldırılar, altyapının tahrip edilmesi ve Golan Tepeleri'nin ötesine ilerleme gibi operasyonları, hırslarının doğrudan meşru müdafaa bahanesinin ötesine geçtiğini gösteriyor.

vc v vf
Suriye ile İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri arasındaki ateşkes hattı yakınlarında konuşlu İsrail ordusuna ait askeri araçlar, 9 Aralık 2024 (Reuters)

Arap ülkeleri, İsrail ile nerede olursa olsun, bu genel davranış biçiminden kendilerini soyutlayamazlar. Arap dünyası, uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulandığı ve Arapların hayatlarının marjinal bir maliyet olarak değerlendirildiği bir bölgesel düzeni de kabul edemez. Sürdürülebilir bir güvenlik çerçevesi, net bir siyasi ufuk, karşılıklı itidal ve egemenliğe tutarlı bir saygı gerektirir.

Tek taraflılığa karşı çıkmak için askeri dengeye ihtiyaç yok. Diplomatik pozisyonları koordine eden, ekonomik ilişkileri kullanan ve uluslararası hukuki baskıyı sürdüren uyumlu bir Arap çerçevesi, saldırganlığın maliyetini artırabilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir.

İran, Türkiye ve bölgesel yeniden düzenleme

İran, Arap ülkelerinin bölgesel güvenliği için bir tehdit olmaya devam ediyor, ancak bu tehdidin niteliği değişti. Tahran'ın bölgedeki nüfuzu, kendi gücünden çok, Araplar arasındaki bölünme ve devam eden çatışmaların bir sonucu olarak daha da genişledi. İran’ın bölgede kurduğu vekil ağının zayıflaması, ileri savunma doktrininin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı.

Buradan çıkarılacak en önemli ders, çözülmemiş Arap çatışmalarının dış müdahaleye kapı açtığı gerçeğidir. Devleti yeniden kurmaya, çatışmaları çözmeye ve kolektif güvenlik oluşturmaya odaklanan tutarlı bir Arap stratejisi, doğrudan çatışmadan daha fazla İran'ın etkisini sınırlayacak.

Öte yandan Türkiye hem bir zorluk hem de bir fırsat teşkil ediyor. Askeri kapasitesi, savunma sanayisi ve jeopolitik konumu, egemenlik, şeffaflık ve karşılıklılık ilkelerine dayalı bir iş birliği çerçevesine entegre edildiğinde bölgesel istikrara katkıda bulunabilir. Dolayısıyla Arap dünyasının Arap olmayan bölgesel güçlerle ilişkisinin, reaktif diplomasi anlayışından, yönetim kurallarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir etkileşim anlayışına geçmesi gerekiyor.

ABD’nin çekilmesi ve seçim yükü

Günümüz Ortadoğu'sunu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalması oldu. Washington halen bölgede varlığını sürdürse de uzun vadeli bölgesel istikrarı sağlamak için gerekli siyasi sermayeyi yatırmaya daha az meyilli. Rusya'nın bu alandaki imkanları, Ukrayna'daki savaş nedeniyle kısıtlıyken, Çin güvenlik taahhütlerinden çok ekonomik ortaklıklara odaklanıyor.

Hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler kurmak, stratejik bir gereklilik olmaya devam ederken İran ile diyalog, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde, şartlı ve karşılıklı olmalı.

Arap ülkeleri için bu gerçekliğin ağır sonuçları söz konusu. Artık dışarıdan verilen garantilere güvenmek yeterli değil. Çok kutupluluk, kolektif hareket edenlere fırsatlar sunuyor. Ülke düzeyinde bireysellik, etki araçları sınırlı kalmaktadır, ancak birlikte hareket ettiklerinde Araplar önemli bir jeopolitik ve ekonomik güç oluşturuyor. Ya başkaları için rekabet arenası olarak kalmak ya da inisiyatif alan aktörlere dönüşmek arasında seçim yapılması gerektiği ortada.

Vizyondan Politikaya: Bölgesel güvenlik için geliştirilmiş Arap gündemi

Güvenilir bir Arap güvenlik çerçevesi oluşturmak için ilkelerden uygulamaya geçmek gerekir. Geçmişteki başarısızlıklar, hatalı teşhislerden çok, zayıf uygulama ve zorlu uzlaşmalardan kaçınmanın sonucuydu. Vizyonu uygulamaya geçirmek için, koordinasyonu sürdürebilecek ve koruyabilecek esnek koalisyonlar ve yenilenmiş bölgesel kurumlara ihtiyaç var. İlk olarak, Arap devletleri sorumluluk almaya hazır bir liderlik çekirdeği içinde stratejik koordinasyonu kurumsallaştırmalı. Tam bir uzlaşma arayışı defalarca kez çıkmaza neden oldu. Bundan dolayı, Körfez’deki kilit öneme sahip ülkeler, Mısır ve Ürdün'ün önderliğinde daha küçük bir koalisyon, kademeli genişlemeye açık yapılandırılmış bir iş birliği başlatabilir. İlk çabalar, deniz seyrüsefer güvenliği, kritik altyapının korunması, hava savunma sistemi çatışmalarının önlenmesi ve insansız hava araçlarına karşı önlemlerin güçlendirilmesi gibi çıkarların kesiştiği savunma alanlarına odaklanmalı. Bu alanlarda somut sonuçlar elde etmek, güveni artıracak ve bir iş birliği geleneği oluşturur.

dsvdf
Arap liderler, Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi'nin açılış oturumu öncesinde aile fotoğrafı çektirirken, 17 Mayıs 2025 (AFP)

İkincisi, Arap diplomasisi dönemsel yahut duruma bağlı olmaktan ziyade, senkronize ve sürdürülebilir hale gelmeli. Uluslararası forumlarda tutumları uyumlaştırmak, büyük güçlerle ilişki kurmak ve bölgesel krizlere toplu olarak yanıt vermek için kalıcı bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç var. Bu bağlamda, reformdan geçmiş Arap Birliği çok önemli bir rol oynuyor. Stratejik tartışmalar için kalıcı bir forum olmalı, ortak bir güvenlik vizyonunu uygulamak için üzerinde anlaşmaya varılmış mekanizmalar geliştirmeli ve uyumu izlemek ve taahhütleri uygulamak için araçlar bulundurmalı. Eğer Arap Birliği, uygun şekilde yeniden yapılandırılırsa, koordinasyon ve denetim işlevlerini birleştirebilir, üye devletler arasındaki girişimleri uyumlu hale getirebilir ve anlaşmalara saygı duyulmasını sağlayabilir. Böylece marjinalleşmesini ve kurumsal zayıflığını doğrudan ele alabilir ve Arap ülkeleri arasındaki iş birliğine meşruiyet ve pratik etki kazandırır. Hesaplı ekonomik ve siyasi sinyallerle desteklenen koordineli diplomasi de Arap dünyasının uluslararası sahnedeki etkisini katlayabilir.

Üçüncü olarak, Filistin sorunu sembolik bir slogan olarak değil, bölgesel güvenlik önceliği olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Arap ülkelerin normalleşme, ekonomik iş birliği veya bölgesel entegrasyon gibi her türlü katılımı, yerleşim yerlerinin genişletilmesinin durdurulması ve bitişik topraklarda bir Filistin devletinin yaşayabilirliğinin korunması dahil olmak üzere, ölçülebilir siyasi taahhütlerle birlikte olmalıdır. Bu, çatışmacı bir yaklaşım değil, stratejik tutarlılıktır. Bu olmadan, hiçbir bölgesel güvenlik mimarisi meşruiyet veya sürdürülebilirlik kazanamaz.

Dördüncüsü, Arap ülkeleri Sudan, Libya, Yemen, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan bölgelerde gerilimin azaltılmasına ve devletin yeniden kurulmasına yatırım yapmalı. Buralardaki krizler, dış müdahaleyi davet eden ve istikrarsızlığı sürdüren yapısal boşlukları temsil ediyor. Birleşik arabuluculuk, hedefli mali yardım ve yerel aktörler ile onların dış destekçileri üzerinde kolektif baskı, parçalanmanın azaltılmasına kademeli olarak katkıda bulunabilir.

Beşincisi, hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler sürdürmek stratejik bir gereklilik olmaya devam ediyor. İran ile diyalog, şartlı ve karşılıklı olmalı, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde yürütülmeli ve egemenlik, müdahale etmeme ve devlet kurumlarının üstünlüğüne saygı temeline dayanmalı. Parça parça ikili ilişkilerin aksine, çok taraflı çerçeveler güç dengesizliklerini sınırlayacak ve taraflar arasındaki bölünme dinamiklerini azaltırken, beklentileri ve kırmızı çizgileri netleştirecektir. Türkiye'ye gelince, Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu stratejik görev, Ankara'nın bölgesel iş birliği sistemine yönelik hedeflerini kanalize edecek teşvikler, kurallar ve kurumlar oluşturarak tepkisel tutumdan proaktif eyleme geçmek olacak. Bu yol egemenlik, karşılıklı saygı ve kapsayıcılığa dayalı olursa, Arap ülkeleri ile Türkiye arasındaki iş birliği Ortadoğu'da ortaya çıkan güvenlik mimarisini güçlendirebilir.

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir kararın alınmasını gerektiriyor.

Son olarak ise, güvenlik iş birliği askeri alanın ötesine geçmeli. İklim baskısı, gıda güvensizliği, su kıtlığı ve enerji dönüşümleri istikrarsızlığın temel nedenleri haline geldi. Ortak dayanıklılık girişimleri, birbirine bağlı enerji ağları, ulaşım koridorları ve ticaretin kolaylaştırılması yoluyla daha derin ekonomik entegrasyon, çatışmanın maliyetini artırabilir ve aynı zamanda dış ortaklara karşı bölgesel pazarlık gücünü güçlendirebilir.

Uyumdan ziyade etkinliği tercih etmek

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir karar alınmasını gerektiriyor. Araplar, başkaları tarafından yapılan düzenlemelere uyum sağlamaya devam edebilirler ya da kolektif sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak gibi zorlu bir görevi üstlenebilirler.

Gazze'deki zulümler, bölgesel normların aşınması ve küresel güç dengesindeki değişim, eski düzenin stratejik ve normatif olarak çöktüğünü açıkça ortaya koydu. Bu düzenin yerini neyin alacağı, Arapların uzlaşma yerine etkinliği tercih edip etmeyeceklerine ve Batı'ya güvenmeye devam edip etmeyeceklerine bağlı. Arap ülkeleri güvenilirliği azalan dış çerçevelere güvenmeye devam edecekler mi, yoksa ortak sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak için zorlu bir çalışmaya başlayacaklar mı? Yıllar sonra ilk kez, bu iki seçenek açıkça yeniden gündeme geldi. Ancak bunun bölgeye ve küresel istikrara maliyeti daha önce benzeri görülmemiş düzeylerde arttı.