Irak’ta milisler kan gölünü büyütüyorlar mı?

Irak’taki silahlı milislerin sayısı 238 bini aştı.

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Irak’ta milisler kan gölünü büyütüyorlar mı?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Selam Zeydan

Amerika Birleşik Devletleri; Anbar, Ninova ve Suriye’deki ABD askeri üslerine saldırılara devam edildiği bir dönemde İran’ı doğrudan füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alarak, Irak’taki kollarıyla çatışma alanını genişletmekle tehdit etti. Şii gruplar, bu eylemlerini, İsrail’in sivillere yönelik saldırganlığı nedeniyle Gazze halkına karşı ateşin yoğunluğunu azaltmak amacıyla yaptıklarını savunarak meşrulaştırıyor.

Irak’ta iktidardaki Şii partilerin çoğunluğu, Partiler Yasası’nı ihlal etmelerine rağmen silahlı milislere sahip. Bu milisler, partilerinin de yardımıyla Haşdi Şabi otoritesi kanunu sayesinde devlete entegre olabildiler. Bu durum, onlara büyük bir siyasi ve güvenlik etki alanı sağladı. Sonuç olarak bu milisler, Irak’ın ana askeri gücü haline geldi ve onlarla karşı karşıya gelemeyen ve savaşamayan tüm güvenlik güçlerinden daha etkin bir konum elde etti.

Irak’ta Şiiler, Sünniler, Hıristiyan azınlıklar, Türkmenler ve Şabaklar da dahil olmak üzere iki türe ayrılan 67 silahlı milis bulunuyor.

Birinci tür: İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’i siyasi veya dini otorite olarak kabul eden milisler… Bunlar çoğunlukta. Devlet içinde büyük etkiye sahip bazı siyasi partilerin askeri kanatlarını temsil ediyorlar. Hadi el-Amiri liderliğindeki Fetih Koalisyonu, Kays el-Hazali liderliğindeki Ashab’ül Ehlül Hak, Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı Ahmed el-Esedi liderliğindeki Cund-ul İmam Tugayları, Hristiyan Babiliyyun Hareketi, Hizbullah Tugayları, en-Nuceba Hareketi ve Selahaddin Tugayı başta olmak üzere hükümette önemli mevkilere sahipler.

İkinci tür: Bu grup, Haşdi Şabi otoritesi yönetiminden uzakta, Federal Savunma Bakanlığı’na bağlı faaliyet göstermeyi tercih eden, Mukteda es-Sadr liderliğindeki Barış Tugayları ve Şiilerin yüksek otoritesi Ali el-Sistani’nin kontrolündeki Haşdu’l Atabat gibi İran Devrim Muhafızları’na bağlı olmayan milisleri de içeriyor.

Koordinasyon Çerçevesi, hedeflerine ulaşmayı başardı. Mukteda es-Sadr’ı iktidardan uzaklaştırıp mevcut hükümeti kurabildi.

Irak güvenlik güçlerinin DEAŞ karşısında hezimete uğraması sonucu acil bir tedbir olarak 2014 yılında Haşdi Şabi otoritesi kuruldu. Haşdi Şabi, bir kısmı 1980’lerde İran- Irak döneminde kurulan, diğer kısmı 2003’teki ABD işgali sırasında kurulan ve geri kalanları ise DEAŞ’ın faaliyet gösterdiği dönemde kurulan tüm milis toplulukları içeriyor. Bu milislerden en-Nuceba Hareketi, Ashab’ül Ehlül Hak ve Hizbullah Tugayları gibi bazı milisler, ABD’nin terör listesinde yer alıyor.

FFREGB
Fotoğraf: Majalla

Irak devletinin verilerine göre Iraklı milislerin sayısı 238 bini aşıyor ve tamamı Haşdi Şabi güçleri kapsamında yer alıyor. Ayrıca Federal Savunma Bakanlığı’nın toplam güçlerinin yüzde 52’sini temsil ediyorlar. Hükümet, bu güçlere verdiği destek kapsamında, maaşlarının finansmanı ve diğer silah ve teçhizat ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla 2023 yılı için 3,4 milyar doları aşan bir meblağ tahsis etti.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına analize göre Hadi el-Amiri liderliğindeki Bedir milisleri, Irak’ın en büyük milis kuvvetleri sayılıyor. Diyala, Anbar, Selahaddin, Kerkük ve Ninova vilayetlerine yayılmış 15 tugayı bulunuyor. Hizbullah Tugayları, Anbar çölünde Babil vilayetindeki Curf es-Sahar’a kadar üç tugaydan oluşuyor; Ashab’ül Ehlül Hak ise Selahaddin vilayetinde üç tugaydan meydana geliyor. Her tugayın dört bin üyeden oluştuğu, bu grupların tüm Sünni vilayetlerde üslerinin bulunduğu ve sayılarının 15’ten fazla askeri üsse ulaştığı biliniyor. Aynı şekilde dronlar, tanklar, toplar ve diğerleri gibi gelişmiş silahlara da sahipler. Ayrıca İran’a bağlı Şii gruplarla birlikte Sünni, Hıristiyan, Türkmen, Şabak ve Ezidi milisler de mevcut.

SCD
Fotoğraf: Majalla

Silahlı milislere sahip partiler 2021 yılında, İran’ın desteğiyle Koordinasyon Çerçevesi adı verilen siyasi bir grup oluşturdu. Bu grubun amacı, Mustafa el-Kazımi hükümeti ve parlamento seçimlerinin galibi Mukteda es-Sadr’ın hırslarıyla yüzleşmekti. Koordinasyon Çerçevesi, Kays el-Hazali liderliğindeki Sadikun Hareketi, Fetih Koalisyonu, Nuri el-Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu, Ammar el-Hekim liderliğindeki Hikmet Akımı, Ahmed el-Esedi liderliğindeki Cund-ul İmam Hareketi, İslam Yüksek Konseyi, Ataa Hareketi ve Fazilet Partisi gibi partileri kapsıyor. Koordinasyon Çerçevesi, hedeflerine ulaşmayı başardı ve Sadr’ı iktidardan uzaklaştırıp, Muhammed Şiya es-Sudani başkanlığındaki mevcut hükümeti kurabildi. Ayrıca hükümetteki Şiilere ait 12 bakanlığın tamamını üstlendi.

Sadr Hareketi’nin lideri Mukteda es-Sadr, Şii milislerin faaliyetlerine devam etmesine şiddetle karşı çıkıyor. Zira yüzde 80’den fazlası Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra kurulmuş ve Sadr’ın 2003’te kurduğu Mehdi Ordusu milislerinden ayrılmıştı. Parçalanmasının İran’ın desteğiyle gerçekleştiğine inanılıyor ve bunu onun siyasi nüfuzuna yönelik bir tehdit olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle Sadr, milislerin etkisiz hale getirilmesi ve parçalanması amacıyla sürekli olarak Irak güvenlik güçleri bünyesine entegre edilmesi çağrısında bulunuyor.

Iraklı grupların eylemleri, artık sadece Irak’ı hedef almakla sınırlı değil, Arap istikrarını tehdit ediyor.

Diğer projeler

Milisler, devleti kontrol ettikleri, şantaj yaptıkları ve insanların hayatlarını ilgilendiren ekonomik ve hizmet projelerini devraldıkları için Irak’ta ekonomik güvenliğe büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu da son yıllarda aksamalara yol açıyor. Sonuç olarak, parlamentodaki Hizmetler Komitesi’ne göre bin 600’den fazla durdurulan stratejik proje nedeniyle Irak, yatırımların itici gücü haline geldi. Bu bağlamda ülkenin yıllık geliri 85 milyar doların üzerine çıkmasına rağmen Irak şehirleri yoksullukla boğuşuyor.

CDSVDS
Fotoğraf: Majalla

Milisler, en-Nuceba Hareketi’ne bağlı Ashab el-Kehf ve Ashab-ül Ehlül Hak’a bağlı Saraya Evliya el-Dem takma adlarıyla faaliyet gösteriyor. Bu milisler, kendilerini destekleyen siyasi güçler sorumlu tutulmaksızın, Irak’ta operasyonlar yürütüyor. Bu milislerden bazılarının, Irak’taki birçok ülkenin ekonomik çıkarlarını hedef aldığı biliniyor.

Iraklı grupların eylemleri, artık sadece Irak’ı hedeflemekle sınırlı değil; Irak topraklarından BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün’ü hedef alan füzeler ve insansız hava araçları fırlatarak Arap istikrarını da tehdit ediyorlar. Bu gruplar, bölgedeki ABD çıkarlarını hedef almayı amaçlayan ve Direniş Ekseni olarak bilinen Suriye’deki çatışmanın önemli bir parçası oldukları için savaş alanlarının birliğine inanıyorlar. Ayrıca Ali Hamaney liderliğindeki Velayet-i Fakih’in dini ve siyasi otoritesine inanıyor ve Irak hükümetinin yasa ve kararlarına uymuyorlar.

Milislerin coğrafyası, ‘Kuveyt savaşı sırasında İsrail’e füze fırlatan eski rejimin örneğini takip ederek, Anbar, Ninova ve Erbil’deki ABD üslerini kuşatmak ve bu toprakları İsrail’e füze fırlatmak için kullanmak amacıyla’ Anbar, Selahaddin, Ninova ve Babil’deki Curf el-Sahar gibi Sünni vilayetlere odaklanıyor. Ayrıca milisler, İsrail’e kadar menzilli füzelere sahip.

Gruplar ABD’ye bölgeden çekilmesi ve etkili bir güç olarak rolünü teyit etmesi için baskı yapmayı amaçlıyor.

Gazze olaylarının ardından

Geçem ekim ayında Gazze’de yaşanan son olaylar, Iraklı milisler arasında, özellikle de savaşa girmeyi ve bölgedeki ABD çıkarlarını ve üslerini hedef almayı gerekli gören İran Devrim Muhafızları, Hizbullah Tugayları ve en-Nuceba Hareketi’ne yakın olan milisler arasında bölünmeye yol açarken, Ashab-ül Ehlül Hak ve Bedir Örgütü ise Irak’ın Filistin- İsrail çatışmasından çıkarılmasını talep etti. Bu bölünmenin bir sonucu olarak, Ensarullah el-Evfiya, en-Nuceba Hareketi, Ketaib Seyyid eş-Şuheda ve Hizbullah Tugayları olmak üzere yalnızca dört hareket, ABD çıkarlarını hedef alma eylemlerine katıldı. Bu gruplar, kendi aralarında ittifak kurdular ve kendilerini Irak’taki İslami Direniş olarak adlandırdılar. Lübnan Hizbullah’ı ve İran hükümetinden danışmanların varlığına rağmen bu grupların siyasi temsilinin olmaması dikkat çekici.

Geçen 17 Ekim’den bu yana dört grup, Irak ve Suriye’deki 3 bin 500’den fazla ABD askerinin bulunduğu ABD üslerine ve ABD büyükelçiliğine 120’den fazla saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırılar, Irak hükümeti için büyük bir zorluk teşkil ediyordu. ABD, bu saldırıların devam etmesi durumunda, milislere doğrudan saldırıların yanı sıra hükümet kurumlarını hedef alabilecek ekonomik yaptırımların uygulanacağını bildirdi. Gruplar, ABD’ye bölgeden çekilmesi ve Irak’ta etkili ve kontrol sahibi bir güç olarak rolünü teyit etmesi için baskı yapmaya çalışıyor.

Bu tehditler, Irak hükümetini net bir tavır almaya zorladı. Öyle ki, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Sözcüsü Yahya Resul yaptığı açıklamada, 7 Aralık 2023’te ABD büyükelçiliğini hedef alan saldırının, Irak’ın güvenliği ve egemenliğine yönelik bir saldırı olduğunu açıkladı. Resul, bu saldırıların Irak’ın itibarına zarar verdiğini, uluslararası yükümlülüklerini yerine getirebilen, vatandaşlarının ve sakinlerinin, özellikle de diplomatik misyonlarının güvenliğini sağlayabilen egemen bir devlet olarak güvenilirliğinin sorgulanmasına yol açtığını söyledi. ABD, başta İçişleri Bakanlığı yakınlarındaki, Bağdat’ın merkezinde yer alan en-Nuceba’nın karargâhı olmak üzere, en-Nuceba Hareketi ve Hizbullah Tugayları üyelerine yönelik saldırılar düzenleyerek karşılık verdi. Bu da yakın zamanda ABD üslerini hedef alan füze taburunun sorumlusu olan ve Ebu Takva olarak bilinen lider Muştak es-Saidi’nin ölümüne yol açtı.

Milisler, Irak’ı yeni bir kan gölüne ve uluslararası izolasyona sürüklüyor, çatışma çemberini genişletmeye çalışıyor.

Iraklılar arasında umutsuzluk yaygın. Mevcut hükümet, hiziplerin hükümeti olarak ve onlardan hesap sormuyor olarak görülüyor. Hava savunma sisteminin çökmesi ve uluslararası koalisyonun kontrolü nedeniyle ülkenin hava sahası üzerinde de kontrolü bulunmuyor. Ayrıca İran’ın, ekonomik yaptırımların hafifletilmesi, nükleer dosya ve benzeri diğer dosyalarda kazanç elde etmek için Irak sahasında ABD ve İsrail ile gerilimi artırma ve onu şehirlerinden uzaklaştırma arzusuyla da yüzleşemiyor.

Hükümet, nihayet milislerin taleplerine boyun eğdi ve DEAŞ ile mücadele için kurulan uluslararası koalisyona artık ihtiyaç kalmadığı için Irak’tan ayrılma çağrısında bulundu. Bu durum, diplomatik misyonlara, özellikle Avrupalı ​​misyonların daha önce uluslararası koalisyon güçlerinin ve ABD’nin geri çekilmesi durumunda Irak’ı terk etme tehdidinde bulunması nedeniyle güç dengesinin değişmeye başladığına dair açık bir mesaj gönderiyor. Irak’ın İran tarafından tamamen yutulmasından korkan Kürtler ve bazı Sünni güçler arasında da muhalif bir tutum ortaya çıktı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Sudani hükümetinin zayıf ve beceriksiz olduğunu, yasadışı grupları finanse ettiğini, onlara maaş ve silah sağladığını açıklarken, bu grupların hiçbir şey yapmadan hükümetin gözü önünde füze, silah ve insansız hava aracı naklettiğini açıkladı.

Çatışmayı genişletme çabaları

Milisler, Irak’ı yeni bir kan gölüne ve uluslararası izolasyona sürüklüyor ve Ürdün’ü İran’ın nüfuz alanına yerleştirerek çatışma çemberini genişletmeye çalışıyor. Irak-Ürdün sınırı, Batı Şeria’ya ve Suriye- Ürdün sınırından giriş ve çıkışlarına izin verilmesi için milis destekçilerinin oturma eylemlerine tanık oluyor. İkinci olarak bir kısmı İsrail içindeki Hayfa ve Eylat’a ulaşan ABD güçlerini hedef alan füzeler yoluyla ve karşılıklı istihbarat ve askeri operasyonlar aracılığıyla durum, ilerleyen günlerde Irak’ta ABD- İran çatışmasının artmasına yol açabilir.

Irak sokakları, özellikle de Şiiler, milislerin varlığının tehlikesinin farkına varmış durumda. Bu durum, o dönemde Adil Abdul Mehdi liderliğindeki hizipçi hükümetin Irak’taki ABD- İran çatışmasının çemberini genişlettiği ve milis destekçilerinin ABD büyükelçiliğine baskın düzenlediği Ekim 2019’a benzer bir çarpışma sahnesini hızlandırıyor. Ayrıca güneydeki İran konsolosluklarının yakılması, İran’ın ve silahlarının Irak’tan çekilmesini talep eden protestoların gücünü artırdı.

Milislere bağlı bu güçler, özellikle de bu güçlerin popülaritesinin hala çok zayıf olması nedeniyle, suikastlar ve adam kaçırma yoluyla yakıp yıkma taktiği uygulayabildiler. Son seçimlerde 684 bin oy alarak ilk sırayı almalarına ve Sadr Hareketi ve Sivil Hat’tın boykotuna rağmen, toplam seçmenin yaklaşık yüzde 3’ünü oluşturmaları, halk çatışmasını hızlandıracak.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

İsrail’in Güney Lübnan’da bugün düzenlediği hava saldırılarında üç kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı’na göre, sabah saatlerinden itibaren İsrail’e ait insansız hava araçları (İHA) üç ayrı saldırı gerçekleştirdi. Saldırılarda Kefer Rumman-Carmak otoyolunda bir araç ve bir motosiklet, Cermak-Hardali yolu üzerinde başka bir araç hedef alındı.

Ajans, saldırılarda üç kişinin yaşamını hayatını kaybettiğini duyurdu.

Haberde ayrıca, İsrail savaş uçaklarının günün ilk saatlerinde Sur kazasına bağlı Arzun beldesinde iki evi hedef aldığı, saldırılarda evlerin tamamen yıkıldığı belirtildi. Sağlık ekiplerinin enkaz kaldırma ve yaralıları çıkarma çalışmalarını sürdürdüğü ifade edildi.

Öte yandan İsrail ordusu, bugün Güney Lübnan’daki 10 belde ve köyde yaşayanlara yönelik tahliye uyarıları yayımladı. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee Arapça yaptığı açıklamada, söz konusu bölgelerde Hizbullah’a ait noktaların hedef alınacağını belirterek ordunun “güç kullanmak zorunda kaldığını” belirtti. Adraee, gerekçe olarak “ateşkes anlaşmasının ihlal edilmesini” gösterdi.

İsrail ile Hizbullah arasında, ABD arabuluculuğunda sağlanan kırılgan ateşkese rağmen karşılıklı saldırılar neredeyse her gün devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre son çatışma dalgasında İsrail ile Hizbullah arasındaki can kaybı sayısı 3 bini aşarken, 17 Nisan’da yürürlüğe giren ve ABD’nin arabuluculuğunda sağlanan ateşkes geçtiğimiz günlerde 45 gün daha uzatılmıştı.


HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
TT

HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Osman el-Asbat

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) kontrolündeki bölgelerde çok sayıda kız ve erkek çocuk, en temel insan haklarına en ufak bir riayet gösterilmeksizin yaygın ihlallere maruz kalıyor. 18 yaşın altındaki gençlerin zorla silah altına alınma oranları artarken Darfur ve Kordofan'da yüzlerce cinsel şiddet ve kaçırma vakası kaydedildi.

Bu koşullar nedeniyle hayatta kalanlar sağlık hizmetlerine erişim konusunda ciddi bir krizle yüzleşiyor; tedavi beklerken yaraları sessizce sarıyor, başlarına gelenlerin acısı ve sırrıyla baş başa yaşıyorlar.

Sudan Ulusal Çocuk Konseyi'ne göre HDK, 3 milyondan fazla çocuğu zorla askere alarak onları tehdit ve baskıyla savaşmaya ya da destek görevi yapmaya mecbur bıraktı.

Konsey Genel Sekreteri Abdulkadir Ebu, Nijer ve Kamerun'da ve Sudan-Çad sınır bölgelerinde kız çocuklarının kaçırılarak satıldığına dair vakaların belgelendiğini açıkladı; bu kız çocuklarının sayısının 350'ye ulaştığını da bildirdi.

Sömürü ve kaos

Çocuk hakları ve koruma uzmanı Macid Mesud, Darfur ve Kordofan illerindeki çocukların yerinden edilme ve okulların kapanması nedeniyle büyük bir boşlukla karşı karşıya kaldığını, bunun yanı sıra ağır ekonomik koşulların zorlu bir yaşam gerçekliği ve yoksulluk ortamı doğurduğunu, bunun ise tüm bir kuşağı eğitim hakkından yoksun bıraktığını söyledi. Mesud, savaşın aynı zamanda bu bölgelerdeki eğitim kurumlarının tahrip edilmesine ve yıkılmasına da katkıda bulunduğunu vurguladı.

HDK'nın yüzlerce çocuğun ailesinin içinde bulunduğu sıkıntıdan yararlanarak onları aşırı yoksulluktan kurtulmanın bir yolu olarak para karşılığı silah altına aldığını belirten Mesud, ayrıca başkalarını zorla askere alarak alevlenen cephelerdeki çatışmalara sürdüğünü ekledi.

xsfvergth
Silahlı hareket kamplarında tüfek taşıyan çocukların fotoğrafları gün yüzüne çıktı (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Bu olgunun yaygınlaşmasına katkıda bulunan nedenler arasında kaos, devletin çöküşü, denetim eksikliği ve ailelerin koruma kapasitesinin zayıflaması bulunduğuna dikkati çeken Mesud, tüm bunların gençleri savaş ve doğrudan sömürünün sarmalında en zayıf halka konumuna düşürdüğünü, onları her gün ve sürekli olarak yaşamlarını, güvenliklerini ve onurlarını tehdit eden etkenlerle kuşattığını vurguladı.

Zorluklar ve krizler

Öte yandan Tuvila bölgesindeki barınma kamplarında gönüllü olarak çalışan Mevahib Babekir, kamplardaki onlarca yerinden edilmiş kadının sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyduğunu, bunun yanı sıra cinsel şiddet travmalarının üstesinden gelmek için bu vakaları ele almaya ehil nitelikli personel tarafından psikolojik destek sağlanması gerektiğini vurguladı. Damgalanmayı ortadan kaldırmak ve cinsel şiddete maruz kalan hayatta kalanları tedavi olmaya teşvik etmek amacıyla toplumsal çalışmaların yoğunlaştırılmasının önemine de dikkati çekti.

Babekir, ‘örf ve geleneklerin kadına ve çocuğa yönelik şiddet davalarında en büyük engeli oluşturduğunu’ ifade etti.

Hizmet sunacak uzman merkezlerin bulunmaması ve bu vakaları ele alacak eğitimli personelin yokluğunun, yerinden edilmiş kişilerin toplu yaşadığı bölgelerdeki cinsel şiddet mağdurlarının karşılaştığı en önemli sorunların başında geldiğini de vurguladı.

Güçlükler ve sorunlar

Bu süreçte Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı ajanslar ve yerel sivil toplum kuruluşları, Sudan'da tecavüz ve diğer cinsel şiddet türlerinin savaş silahı olarak geniş çapta kullanılmasının özellikle mağdurların ruh sağlığı üzerindeki tehlikeli sonuçları konusunda uyarıda bulundu.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü geçtiğimiz ay yayımladığı raporda, Ocak 2024 ile Kasım 2025 arasında neredeyse tamamı kadın ve kız çocuklarından oluşan en az 3 bin 396 cinsel şiddet mağdurunun Kuzey ve Güney Darfur'daki MSF destekli sağlık tesislerine başvurduğunu açıkladı. MSF, Sudan'daki çatışmanın ‘ayırt edici bir özelliği’ haline gelen bu suçları kınadı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise mevcut rakamların kesinlikle yalnızca ‘buzdağının görünen kısmını’ olduğu konusunda uyardı. WHO Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet Birimi yetkilisi Avni Emin, güvensizlik ortamı, mağdurlara yönelik ‘ağır damgalanma’ ve bakımlarını üstlenecek eğitimli sağlık personeli eksikliği nedeniyle mağdurların tecavüze uğradıktan sonra destek hizmetlerine erişiminin son derece güç olduğunu belirtti.

Emin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sesini yükseltebilen her bir kadının arkasında muhtemelen sekiz ya da dokuz kadın daha var. Onlar da tecavüze uğradı, ama sessizce acı çekiyorlar.”

Güvensizlik

Darfur Kadınlar Çalışma Grubu’ndan Nimet Ahmedi, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, mağdurların çoğunlukla tehlikeli tıbbi komplikasyonlara yol açan vahşi toplu tecavüz suçlarından sonra bakım arayışındaki korkunç koşullarını anlattı.

Ahmedi, üzüntülü bir tonla şunları söyledi:

“Barış döneminde bile Darfur’da bu tür vakaları ele alabilecek yalnızca birkaç doktor vardı; bugün ise hiç yok.”

Bakım merkezlerine gitmek zorunda kalanların ‘hiçbir güvenceden yoksun olduğunu’ vurgulayan Ahmedi, mağdurların ayakta kalan hastanelerde tedavi arayışına girmekte isteksiz davrandığını; zira bu hastanelerin çoğunlukla çatışan tarafların denetiminde olduğunu belirtti.

Ahmedi, HDK üyelerinin Darfur’daki bir hastaneyi basarak sağlık çalışanlarından birine tecavüz edip öldürdüğünü de anlattı.

Ahmedi, bu durumun, uluslararası insani yardım kuruluşlarının güvenlik koşulları ve insani yardım finansmanındaki keskin düşüş nedeniyle bölgeden çekilmesiyle birlikte daha da ağırlaştığına dikkati çekti.


Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
TT

Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)

Arap dünyasının ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle İsrail arasındaki iş birliğinin tezahürlerine yönelik reddi, geçtiğimiz aralık ayında tanımanın başlamasından bu yana, bölgenin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açmayı tasarladığına ilişkin açıklamanın reddedilmesine rağmen devam ediyor.

Uzmanlar ve analistlere göre Arap dünyasından gelen bu ret, Somaliland ve İsrail'e yönelik, kınamaların ve diplomatik adımların ötesine geçerek İsrail'in bölgede herhangi bir genişlemesini önlemek amacıyla Mogadişu’ya kapsamlı yardım kararları alınmasına ve bölgenin boykot edilmesi ihtimaline uzanacak bir uyarı mesajı niteliği taşıyor.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki varlığını geçtiğimiz yılın sonlarında bölgeyi tanımasının, nisan ayında büyükelçi atamasının ve bu ay büyükelçilik açılışlarının karşılıklı gerçekleştirileceğinin duyurulmasıyla giderek derinleştirdi.

dvferb
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Davos Forumu'nun oturum aralarında Somaliland Cumhurbaşkanı ile yaptığı bir görüşme sırasında (Herzog'un X hesabı)

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman Sultanlığı, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland bölgesinin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açacağını birkaç gün önce ilan etmesini kınadı.

Bu ülkelerin dışişleri bakanları pazar günü yayımladıkları ortak açıklamada söz konusu adımı en sert ifadelerle kınadıklarını, yasadışı ve reddedilmesi gereken bir girişim olarak nitelendirdiklerini vurguladı. Açıklamada bu adım, uluslararası hukukun ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarının açık bir ihlali ve işgal altındaki Kudüs şehrinin hukuki ve tarihi statüsüne doğrudan bir saldırı olarak değerlendirildi.

Bakanlar, işgal altındaki Kudüs'te yasadışı bir fiili durum pekiştirmeyi ya da uluslararası hukuk kurallarına aykırı herhangi bir yapı veya düzenlemeye meşruiyet kazandırmayı hedefleyen tek taraflı adımları tamamen reddettiklerini açıkladı.

Aynı zamanda Federal Somali Cumhuriyeti'nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne tam desteklerini ve Somali toprak bütünlüğünü zedeleyen ya da egemenliğini zayıflatan her türlü tek taraflı girişimi kesinlikle reddettiklerini de teyit ettiler.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Yusuf Ahmed eş-Şarkavi, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada ortak bildirinin ayrılıkçı bölgenin Somali'nin egemenliğine ve Filistin davasının haklarına yönelik saldırılarını durdurmak açısından olumlu bir adım olduğunu değerlendirdi. Bu bildirinin aynı zamanda Somaliland ve İsrail'e doğrudan bir mesaj niteliği taşıdığını ve ayrılıkçı bölgenin izlediği yolu tekrarlayabilecek başka taraflara yönelik de uyarıcı bir işlev gördüğünü vurguladı.

Öte yandan El-Farabi Siyasi Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Muhtar Gabaşi’ye göre Arap ülkeleri bu diplomatik tutumlarını, İsrail’in Kızıldeniz bölgesindeki her türlü varlığı ya da üs oluşturmasını Arap ülkelerinin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirerek reddetmek amacıyla sürdürdü.

Somali de geçtiğimiz çarşamba günü bu açıklamayı kınayarak söz konusu adımı yasadışı ve tek taraflı bir girişim olarak nitelendirerek herhangi bir siyasi veya hukuki sonuç doğurmadığını ve uluslararası uzlaşıyla bağdaşmayan siyasi bir kışkırtma teşkil ettiğini vurguladı.

Arap Birliği (AB) de daha önce yaptığı açıklamada Somaliland'ın işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açması gerekçesiyle ‘Doğu Afrika'da gerilim odaklarının derinleşmesi’ konusunda uyarmıştı.

Arap ve Afrika ülkeleri de geçen Nisan ayında İsrail'in Somaliland'a diplomatik temsilci atayacağını açıklamasını en sert ifadelerle kınamıştı.

Bununla birlikte Şarkavi, reddin Mogadişu ile ayrılıkçı bölge arasındaki çatışmayı destekleme boyutuna ulaşmasını beklemediğini belirtti. Bir sonraki aşamanın Somali hükümetine destek verilmesini, kendi toprakları üzerindeki denetiminin güçlendirilmesini ve ayrılıkçı bölgenin boykot edilmesini içeren daha kararlı kararları kapsaması gerektiğini vurguladı. Şarkavi, Doğu Afrika ve Kızıldeniz bölgesinde İsrail'in doğrudan ya da dolaylı herhangi bir varlık oluşturmasını önlemek için Arap ve İslam dünyasının rolünün büyütülmesinin hayati önem taşıdığını, aksi hâlde bölgenin istikrarı açısından ciddi zararlar doğurabileceğini de ifade etti.

Gabaşi ise ‘İsrail'in genişlemesini önlemek adına işin Somali ile ayrılıkçı bölge arasındaki doğrudan çatışmanın desteklenmesine kadar varması hâlinde dahi’ Mogadişu'nun egemenliğini ve Arap devletinin egemenliğini her türlü tehdide karşı korumak amacıyla her düzeyde kapsamlı destek verilmesi ihtimalini dışlamadığını söyledi.