Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, Şarku’l Avsat’a konuştu: Ukrayna, NATO üyeliğinden vazgeçmedi

Ukrayna Dışişleri Bakanı Kuleba, Belarus’un karadan müdahalesine tepki gösterdi.

Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, Şarku’l Avsat’a konuştu: Ukrayna, NATO üyeliğinden vazgeçmedi
TT

Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, Şarku’l Avsat’a konuştu: Ukrayna, NATO üyeliğinden vazgeçmedi

Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, Şarku’l Avsat’a konuştu: Ukrayna, NATO üyeliğinden vazgeçmedi

Sonunda her şey yoluna girecek. Tamama değilse, henüz son değildir.

Bu söz, Brezilyalı yazar Fernando Sabino’ya ve sonrasında da İrlandalı yazar Oscar Wilde’a atfedilmiştir. Aynı zamanda Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba’nın bugün ülkesinin durumunu anlatırken kullandığı ifadenin de aynısı...

Ukrayna’nın ülkenin doğu ve güney cephelerine karşı saldırı başlamasından günler sonra, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Kuleba’nın iyimserliğinde büyük bir ihtiyat vardı. Kuleba, ülkesinin ordusunun sahada ilerlediğini ve bazı köyleri kurtardığını belirtirken, bazı cephelerde ise Rus saldırısının devam ettiğini kabul etti.

Ukraynalı diplomat, savaşı bitirmenin bir yolu olarak ülkesinin taviz vermesini kabul etmezken, bu önerinin hatalı olduğunu vurguladı. Diğer yandan ülkesinin NATO üyeliğine bağlılığını yineleyen Kuleba, üye ülkelerden müttefiklerini de gelecek ay Litvanya’da yapılacak NATO zirvesinde bu yönde güçlü adımlar atmaya çağırdı. Kiev’in Avrupa Birliği’ne (AB) katılma çabalarına ilişkin olarak Kuleba, bir takvim belirtmeden istikrarlı bir ilerleme olduğuna işaret etti.

Çin-Rusya ortaklığının gücüne rağmen Ukraynalı Bakan, Pekin’in Moskova’nın savaştaki zaferiyle ‘ilgilenmediğine’ dair inancını dile getirerek ülkelerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duymanın öneminin farkında olduğunu vurguladı. Belarus’un topraklarında Rus nükleer savaş başlıklarının konuşlandırılmasını kabul etmesi sonrasında Ukrayna’ya askeri müdahale olasılığına ilişkin olarak ise Kuleba, Minsk’in yakın gelecekte Ukrayna’ya kara kuvvetleri tarafından yapılacak bir saldırıda yer alma ihtimalini olmadığını kaydetti.

Hareketli saha durumu

Ukrayna’nın doğu ve güney cepheleri, geçen hafta Kiev’in karşı saldırısını artırmasından bu yana şiddetli çatışmalara sahne oluyor. Bu saldırının ilk günlerinde büyük kayıplar verildiğine dair yayınlanan raporlar çerçevesinde Kiev, ilerleme kaydedildiğini ve bölgelerin Rus kontrolünden kurtarıldığını duyurdu.

Fotoğraf Altı: Rus bombardımanı Dnipro bölgesinde büyük yıkıma yol açtı. (EPA)
Rus bombardımanı Dnipro bölgesinde büyük yıkıma yol açtı. (EPA)

Kuleba, savaş alanındaki durumu ‘son derece dinamik’ olarak nitelendirdi. “Rusya, bazı alanlarda ilerlemeye çalışıyor ama ordumuz saldırıları püskürtmeyi başardı. Bazı alanlarda ilerlemeye çalışıyoruz ve son zamanlarda sahada başarılar elde ettik” diyen Bakan ayrıca bazı köylerin Ukrayna Silahlı Kuvvetleri tarafından kurtarıldığını doğrulayarak, durumun hareketli olduğu uyarısında bulundu. Dmitro Kuleba, “Bazı alanlarda saldırı halindeyiz ancak Rusya diğer bölgelerde halen saldırıda. Tek fark, biz ilerleme kaydederken Rusya’nın ilerlememesi” ifadesini kullandı.

Minsk’in karadan müdahalesi söz konusu değil

Belarus Devlet Başkanı’nın nükleer savaş başlıkları da dahil olmak üzere Rus taktik nükleer silahlarını konuşlandırma onayı, uluslararası düzeyde endişe yarattı.

Kuleba, bu adımı ‘Rusya Federasyonu ve Belarus’un açık bir saldırısı olarak nitelendirerek, ‘nükleer silahlanmanın, özellikle de doğrudan sınırlarda meydana geldiğinde, her zaman bir endişe konusu olduğunu’ söyledi. Diğer yandan üst düzey Ukraynalı yetkili, Belarus’un öngörülebilir gelecekte kara kuvvetleriyle savaşa karışmasının söz konusu olmadığını vurgularken, Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko’nun ‘siyaset yapmanın ve -nükleer olsa bile- askeri güç sergilemenin bir sorun olduğunun gayet iyi farkında olduğunu’ söyledi. “Ukrayna’yı fiilen işgal etmeye çalışarak ülkesini çöküşün eşiğine getirmek çok farklı bir mesele” dedi. Kuleba, Lukaşenko’nun ‘Belarus ordusunun Ukrayna ordusu tarafından yenileceğini ve bunun Belarus rejimi için korkunç sonuçlara yol açacağını anladığını’ da sözlerine ekledi.

Olası tavizler?

Ukrayna’nın savaşı sona erdirme vizyonuna açıklık getirmek amacıyla Şarku’l Avsat, Dışişleri Bakanı’na Kiev’in Moskova ile bugün görüşmeye istekli olup olmadığını ve vermeye istekli olabileceği tavizlerin niteliğini sordu.

Kuleba ilk soruya, bunun ‘çok varsayımsal’ bir şey olduğu yanıtını verdi. Bakan ayrıca Kiev’deki hava saldırıları nedeniyle uyarı sirenlerinin sesine ve onlarca insansız hava aracının (İHA) ve Rus füzelerinin barışçıl Ukrayna şehirlerini hedef aldığına dikkat çektiği sözlerini şöyle sürdürdü:

“Neredeyse her gece oluyor. Sivilleri kaybediyoruz ve ekonomimizi mahvediyorlar. Ukrayna’nın en büyük barajlarından birini havaya uçurdular. Bu da çevreye ve bölgede yaşayan insanlara büyük zarar veriyor. Her gün bize saldırıyorlar.”

Herhangi bir görüşmeyi Rusya’nın davranışlarını değiştirmesine bağlayan Kuleba ayrıca, “Davranışlarını değiştirirlerse ve güçlerini Ukrayna’dan çekerlerse diplomatların görüşmesi için bir pencere açılacaktır. Ancak onlar bize savaş açtıkları için meydan okumayı kabul ettik ve onlara direndik. Kendimizi savunuyoruz” dedi.

Bakan, ikinci soruya verdiği yanıt da ise sertti. Ukrayna’nın taviz verme olasılığından bahsetme mantığının ‘yanlış’ olduğuna dikkat çeken Kuleba, “Neden Rusya’nın vermek zorunda olduğu tavizler hakkında konuşmuyoruz?” diye sordu.

Ülkesinin tutumuyla ilgili olarak şu açıklamada bulundu:

2014’te Rusya tarafından saldırıya uğradık. O zamanlar Ukrayna, Avrupa Birliği’nden (AB) nispeten uzaktaydı ve resmi olarak NATO entegrasyonu peşinde koşmuyordu. Bize yardımları olmadı, bizi Rus işgalinden de kurtarmadılar.

Üst düzey Ukraynalı diplomat, gerçek çözümün Ukrayna’nın hem AB hem de NATO üyeliğinde yattığını vurgularken, “Savaşın tekrarını önlemenin en iyi garantisi, Rusya’nın saldırmaya cesaret edememesidir” dedi. “Bu çözümün alternatifi yok ve Ukrayna bundan vazgeçmeye hazır değil” şeklinde konuştu.

Savaş sonrası çözüm

Geçen haftalarda, savaş sonrası bir çözümün şekli ve buna eşlik edebilecek güvenlik düzenlemeleri hakkında çeşitli fikirler ortaya atıldı. Bu kapsamda Ukrayna- Rusya sınırında 100 ila 200 kilometre arasında uzanan askerden arındırılmış bir bölge oluşturulması teklifinde bulunuldu.

Kuleba, bu öneriler için vaktin erken olduğunu söylerken, bugün ülkesinin resmi ve pratik olarak Rus güçlerini Ukrayna topraklarından çıkarmaya odaklandığını vurguladı. “Rusya, Ukrayna’yı işgal etti. Topraklarımızı yasa dışı bir şekilde işgal ediyor. Bu bizim birincil hedefimiz” dedi.

Savaş sonrası düzenlemelerle ilgili olarak ise “Kesin olarak bildiğimiz şey, Ukrayna’nın olası herhangi bir yeni Rus istilasına karşı hazır olmak için çok güçlü bir orduya ve savunma yeteneklerine sahip olacağıdır” diyen Kuleba, sınırlarda askerden arındırılmış bir bölge kurulması önerisine gelince ise bunu ‘bir fikir, başka bir şey değil’ olarak değerlendirdi. Bakan, “Açıkçası, savaş sonrası güvenlik düzenlemelerinin nasıl olacağına dair kesin sonuçlara varmak için henüz çok erken olduğuna inanıyorum” ifadesini kullandı.

AB ve NATO üyeliği

Kuleba, ülkesinin hem AB hem de NATO üyeliğine bağlılığını vurgularken, Kiev’in NATO’ya katılımının Ukrayna, Avrupa ve Avrupa- Atlantik alanı için olduğu kadar Rusya için de en iyi güvenlik garantisi olduğuna dikkat çekti. Ukrayna Dışişleri Bakanı, AB konusunda gerçek bir ilerlemeye işaretle “AB’ye üyelik yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. İşler olması gerektiği gibi gelişiyor. Kimse son tarih belirlemez, ancak gerçek bir ilerleme kaydedildiğini görüyoruz” dedi.

Fotoğraf Altı: Ukrayna Savunma Bakanı, ABD’li mevkidaşı ve NATO Genel Sekreteri ile 15 Haziran’da Brüksel’de bir araya geldi. (EPA)
Ukrayna Savunma Bakanı, ABD’li mevkidaşı ve NATO Genel Sekreteri ile 15 Haziran’da Brüksel’de bir araya geldi. (EPA)

Ukrayna’nın NATO’ya katılma çabalarına ilişkin olarak Kuleba, ülkesinin, müttefiklerin Ukrayna’nın üyeliği yolunda ‘güçlü bir adım’ atmasını sağlamak için Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta yapılacak NATO zirvesine hazırlık için yoğun bir şekilde çalıştığını söyledi. Dmitro Kuleba, Ukrayna’nın AB ve NATO üyeliğinin Ukrayna, Avrupa ve Avrupa- Atlantik alanı ve aynı zamanda Rusya için de en iyi güvenlik garantisi olduğuna dikkat çektiği açıklamasında, “Rusya, Avrupa’nın en güçlü ordusu olan Ukrayna ordusunun yalnızca Avrupa- Atlantik bölgesinin doğu kanadını savunmaya odaklanacağından emin olacak” ifadesini kullandı.

Kuleba, Ukrayna’nın NATO’ya katılımı konusunda, üye ülkeler arasındaki farklılıklar konusunda iyimserdi:

Unutulmaması gereken önemli nokta, önceki yıllardan farklı olarak hem NATO hem de AB liderlerinin, Ukrayna’nın hem AB’ye hem de NATO’ya üye olacağı fikrini kesin olarak kabul etmeleridir. Bu konuda bir fikir birliği var. Bu sadece zaman çizelgesi ve bu noktaya gelmek için atılması gereken adımlarla ilgili.

Farklı bir Çin yaklaşımı

Uluslararası arena Çin’i Moskova ile Kiev arasında potansiyel bir arabulucu olarak görüyor. Pekin’in şubat ayında ortaya koyduğu barış planı her iki taraftan da ilgi görmezken, birçok kişi arabuluculuğunun Pekin’in Moskova ile stratejik dostluğu ve Kiev ile ilişkisinin devamı açısından başarılı olacağını umuyor.

Kuleba, Çin’İn barış planı hakkında ise şunları söyledi:

Çin’in Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığına ilişkin takip ettiği siyasi çizgiyi reddetmediğimizi söylemek doğru olur. Ben kasıtlı olarak bir barış önerisi değil, siyasi bir çizgi diyorum. Çünkü Çin’in geçen şubat ayında sunduklarını dikkatlice okursanız, bunun ardışık adımlar değil, bir dizi ilke olduğunu göreceksiniz.

Ukrayna Dışişleri Bakanı, Vladimir Zelenskiy tarafından önerilen ve savaşı sona erdirmek için gerekli bir dizi adım olan barış formülünün aksine, Çin’in siyasi ilkeleri tanımladığını da vurguladığı açıklamasında “Bu ilkelerden bazıları bizim düşüncelerimizle örtüşürken bazıları uyuşmaz” dedi. Kiev ve Pekin’in iki tarafın fikirlerini karıştırmanın yollarını aramak için bu konuda ‘derin bir tartışma’ yürüttüğünü doğrulayarak, bu konunun Çin Hükümeti Özel Temsilcisi’nin Kiev ziyareti sırasında yaptığı görüşmeler arasında yer aldığını söyledi.

Kuleba, Çin’in Rusya’ya yönelik önyargısı üzerine ise Pekin’in savaş konusunda ayrı bir politika izlediğini belirtirken, meselenin Çin’in bu veya diğer tarafta yer alacağı sonucuna varmaktan daha karmaşık olduğunu vurguladı:

Çin ve Rusya eski ortaklar olsa da bence Pekin, Moskova’nın bu savaşı kazanmasıyla ilgilenmiyor. Çünkü savaşın ‘haklı olmadığını’ ve ‘egemen bir ulusu hedef alarak onun toprak bütünlüğünü ihlal ettiğini’ anladı. Toprak bütünlüğü ilkesinin, Çin açısından çok önemli olduğunu ve Ukrayna-Çin ilişkilerinin Pekin için önemli olduğunu biliyorsunuz.

İHA endüstrisi

Bazıları Çin’i barış için potansiyel bir arabulucu olarak görse de Washington, Pekin’i İHA üretimi için teknoloji ve yedek parça sağlayarak Rusya’ya Ukrayna’ya karşı savaşında askeri destek sağlamaması konusunda uyarıyor. Kuleba ayrıca Çin adından bahsetmeden, füze ve İHA üreten ve yaptırımları aşan Rus savunma sanayisine farklı ülkelerden özellikle elektronik parçalar olmak üzere yedek parçaların gelişinin izlendiğini doğruladı. Tamamen askeri olmadığı ve sivil endüstride kullanılabileceği için Rus şirketlerinin belirli çift kullanımlı parçaları satın almasını engellemek amacıyla bu ülkelerin ihracatları üzerindeki kontrolün güçlendirilmesi çağrısında bulundu. Bakan, “Bu konuda sadece Çin ile çalışmıyoruz. Çünkü ne yazık ki birtakım ülkelerden Rusya pazarına yedek parça girişini görüyoruz. Bu, durum Rusya’nın yeni füzeler ve İHA’lar üretmesine yardımcı oluyor” dedi.

Suudi Arabistan’ın yapıcı rolü

Kuleba, Ukrayna savaşında uluslararası arabuluculuğu iki kısma ayırdı. İlki, Ukrayna tarafından önerilen barış formülüne katılmak. Bunu ise ‘Ukrayna’ya ve tüm dünyaya bu savaşı durdurmaya yardım etmenin en iyi yolu’ olarak nitelendirdi. İkinci kısım ise ‘belirli sorunları çözmeye odaklanmak’.

Kuleba, Suudi Arabistan’ın ‘savaş esiri takaslarından birinde çok yararlı ve yapıcı bir rol oynadığını söylerken, Türkiye ve Birleşmiş Milletler’in (BM) de Karadeniz Tahıl Girişimi’nin başlatılmasında ve Ukrayna’nın dünya pazarlarına yaptığı tahıl ihracatına uygulanan ambargonun kaldırılmasında oldukça önemli bir rol oynadığını dile getirdi. Geçen ay Cidde’de düzenlenen Arap Birliği zirvesine Ukrayna’nın katılımıyla ilgili de değerlendirmelerde bulunan Kuleba şu ifadeleri kullandı:

Başkan Zelenskiy, zirvede ve ikili görüşmelerde yaptığı görüşmelerin büyük bir bölümünü barış formülüne ayırdı. Bizim için önemli bir olay ve önemli bir fırsattı. Çünkü her bölgeye ve her ülkeye ulaşma, yüz yüze konuşma ve ne için mücadele ettiğimizi anlatma politikamızla birebir örtüşüyordu. Suudi Arabistan Krallığı tarafından Başkan Zelenskiy’e yönelik bu zirveye katılma daveti memnuniyetle karşılandı ve büyük takdir topladı.

Batı’nın devam eden desteği

Ukrayna’daki savaş, Avrupa’daki güvenlik denklemlerini değiştirdi ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana muhafazakâr bir savunma politikası izleyen ülkeleri Kiev’e modern askeri teçhizat göndermeye sevk etti.

Savaşın 15’inci ayına girmesiyle birlikte ABD’nin Kiev’e verdiği desteğin devam ettiğine dair şüpheler Cumhuriyetçi saflardaki en önemli seçim sorunlarından biri haline geldiği için Batı’nın, özellikle de ABD’nin Ukrayna’ya desteğinin azalmasına yönelik korkular arttı.

Ancak Kuleba endişeli görünmüyordu ve Batı’nın Ukrayna’ya verdiği desteğin azaldığına dair hiçbir işaretten bahsetmedi:

Onlarla çok iyi bir iş birliğimiz var. İlişkide bulunduğumuz her ülke, kendi seçim döngüsü olan bir demokrasidir. Görevdeki hükümetlerle ve aynı zamanda sandalye için yarışanlarla da çalışıyoruz.

Pek çok ülke, çoğu iç meselelerde derin bir şekilde bölünmüş olsa da rakip siyasi güçlerin Ukrayna’yı destekleme konusunda birleştiğini de sözlerine ekleyen Kuleba, “Ama tabii ki burada veya orada bir kriz çıkarsa üstesinden geleceğiz. Krizi çözeceğimizden hiç şüphem yok” dedi.

Kuleba, ülkesine sağlanan desteğin Batı ile sınırlı olmadığını kaydederken, geçen şubat ayında, yani Rus işgalinin birinci yıl dönümünde, Ukrayna’da adil ve kalıcı barışın yeniden sağlanmasına ilişkin BM Genel Kurulu kararının aldığı geniş desteğe vurgu yaptı.

Dmitro Kuleba, sözlerini şöyle sürdürdü:

Dünya genelinde 141 ülke bu kararın lehinde oy kullandı. Bu, yalnız başına Batı’dan çok daha fazlası. Bu, yalnızca geleneksel Batı’yı değil, aynı zamanda Asya, Ortadoğu, Afrika ve Güney Amerika’yı da temsil eden küresel güçlerin büyük çoğunluğunu yansıtıyor. 141 ülke, Rusya’nın Ukrayna’da yaptıklarının uluslararası toplumun çıkarlarına ve ulusal güvenlik kaygılarına aykırı olduğunun farkında. Tamamı, Rusya’nın yaptığının yanlış olduğunu biliyor. Dünyanın çalışma şekli bu değil ve kimse Ukrayna’nın konumunda olmak istemiyor.

Ukrayna’nın tarafsızlık konumu

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini büyük ölçüde karşı çıkan uluslararası pozisyona paralel olarak onlarca ülke, her iki tarafla güçlü ilişkiler sürdürmek ve arabuluculuk imkânı sağlamak açısından savaşta tarafsızlık çizgisinde duruyor.

Fotoğraf Altı: Zelenskiy 16 Haziran’da Kiev’de arabuluculuk girişiminde bulunan Afrika ülkeleri liderlerini kabul etti (Reuters)
Zelenskiy 16 Haziran’da Kiev’de arabuluculuk girişiminde bulunan Afrika ülkeleri liderlerini kabul etti (Reuters)

Kuleba, Ukrayna’nın söz konusu tarafsızlığı ne ölçüde anladığı konusunda şunları söyledi:

Bizimle konuşmak isteyen herkesle konuşuruz. Başkanın (Zelenskiy) Arap Birliği zirvesinde görünmesi bunun bir başka kanıtıdır. Yüz yüze konuşarak, son derece samimi bir şekilde bir yıldan az bir sürede iki Afrika turu gerçekleştirdim.

Ukraynalı Bakan, uluslarla bir iletişim hattı sürdürmenin, onlara saygı duymanın ve onlarla karşılıklı ilişkiler ve çıkarlar geliştirmenin gerekli olduğunu vurguladığı açıklamasını şöyle sonlandırdı:

Sovyetler Birliği zamanına geri dönersek; onun dünyanın her yerinde dostları olduğunu ve genellikle Birliğin kendisi tarafından büyük ölçüde desteklendiğini görürüz. Ancak bu ülkeler Sovyetler Birliği’ni dağılmaktan, Soğuk Savaş’ı da kaybetmekten kurtaramadılar. Bugün tarafsızlık oyunu oynamaya çalışan aynı ülkeler, onları Rusya Federasyonu’nun baskı ve pençesinden kurtardığımız anda pozisyonlarını değiştireceklerdir.



Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
TT

Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)

Dondurulmuş Libya varlıkları dosyası, ABD Adalet Bakanlığı’nın cinsel istismar suçlarından hüküm giymiş Amerikalı iş insanı Jeffrey Epstein’e ilişkin yeni bir belge grubunu yayımlamasının ardından yeniden gündeme geldi.

Söz konusu dosyalarda Libya’ya ilişkin yer alan iddialar, Libyalılar arasında endişe ve soru işaretlerine yol açtı. Belgelerde, Epstein’in Temmuz 2011’de, İngiliz ve İsrail istihbarat servislerinin desteğiyle, ülke dışında bulunan ve dondurulmuş durumdaki Libya varlıklarını hedef almaya çalıştığı öne sürüldü.

Ancak Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nin eski Başkan Yardımcısı Abdulhafız Goga, bu iddiaları yalanladı. Goga, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu iddiaların kesinlikle hiçbir doğruluk payı yok. Söz konusu fonlar uluslararası mali mekanizmalar çerçevesinde yönetiliyordu” dedi. Gündeme gelen bilgileri ‘yalnızca değerlendirme ve tahminlerden ibaret’ olarak nitelendiren Goga, bunların ‘herhangi bir kesinlik ifade etmediğini’ vurguladı.

Söz konusu dönemde Libya’daki en üst düzey ikinci yetkili olan Goga, bu tür sızıntıların amacının ‘zaten istikrarsız olan Libya’daki durumu daha da karmaşık hale getirmek’ olduğunu ifade etti.

zcdfrgt
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, geçtiğimiz aralık ayında Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Mütevelli Heyeti ile yaptığı toplantıda (Libya Yatırım Otoritesi sayfası)

Libya’ya ait yurt dışındaki varlıklar, 2011 yılında merhum lider Muammer Kaddafi yönetimine karşı başlatılan ‘devrimin’ ardından, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1970 ve 1973 sayılı kararları uyarınca dondurulmuştu. Bu kapsamda, küresel bankalara dağılmış mevduatlar, egemen fonlar ve mali yatırımlardan oluşan varlıkların toplamının yaklaşık 200 milyar dolar olduğu belirtilirken, eski Başkanlık Konseyi bu tutarın yaklaşık 67 milyar dolara gerilediğini açıklamıştı.

Ancak Epstein dosyalarının yayımlanmasının ardından bu varlıklara ilişkin endişeler yeniden gündeme geldi. Bu endişeleri dile getiren isimlerden biri olan, Dış Yatırımlar ve Uzun Vadeli Portföy Şirketi’nin eski başkanı Dr. Halid ez-Zentuti, söz konusu iddiaların ve benzeri girişimlerin yaşanmış olabileceğini dışlamadığını belirterek, ‘2011’den bu yana varlıkları hedef alan tekrarlayan girişimler bulunduğuna’ dikkat çekti.

Zentuti, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Afrika ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde Libya’ya ait yatırım kuruluşlarına bağlı varlık ve gayrimenkullerin müsaderesine yönelik davalar söz konusu. Ayrıca Avrupa mahkemelerinde, aralarında Avrupa’daki kraliyet ailelerinin de bulunduğu aileler tarafından açılan asılsız davalara dayanan yargı kararları bulunuyor” dedi.

Zentuti, “Libya’daki kırılgan durum, siyasi bölünmüşlük ve ilgili kurumların etkin denetim eksikliği, dondurulmuş Libya varlıklarının hedef alınması için elverişli bir ortam yarattı. Bu durum, bazı tarafları, şirketleri ve devletleri bu fonlardan pay almaya teşvik etti” değerlendirmesinde bulundu. Zentuti ayrıca, Libya içindeki bazı çevrelerin, komisyon ya da rüşvet karşılığında sahte bilgi ve belgeler sunarak bu sürece zımnen dahil olmuş olabileceğini de dile getirdi.

Epstein dosyalarında yer alan mesajlara göre, daha önce İngiliz istihbaratı ve İsrail’in Mossad teşkilatında görev yapmış bazı kişilerin, uluslararası hukuk bürolarıyla yapılan görüşmeler kapsamında, dondurulmuş Libya varlıklarının tespit edilmesi ve geri alınması konusunda yardım sunmaya hazır oldukları ifade edildi.

Libya’ya ait dondurulmuş fonlar, 2011’den bu yana Avrupa’da çeşitli girişimlere konu oldu. Bunların son örneği, geçen yıl Birleşik Krallık Lordlar Kamarası’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) mağdurlarına tazminat ödenmesine yönelik tartışmalar olurken, daha önce de Belçika’da Euroclear Bank’ta bulunan yaklaşık 15 milyar euronun üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması için yıllar süren hukuki süreçler yaşanmış ve bu süreçlerde kraliyet ailesinin de rol oynadığı belirtilmişti.

sdf
Trablus'taki Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Genel Merkezi (LIA resmi internet sitesi)

Medyada Epstein dosyaları olarak anılan belgelerle ilgili tartışmalar, Libya’da biri batıda Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH), diğeri ise doğu ve güneyin bazı kesimlerini kontrol eden ve Parlamento tarafından desteklenen Usame Hammad hükümeti olmak üzere iki yönetim arasındaki kronik bölünmüşlük ortamında gündeme geldi. Bu durumun, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıkları dosyasına olumsuz yansıdığı değerlendiriliyor.

Dondurulmuş fonlara yönelik endişelerin artması üzerine UBH geçen yıl, bazı yatırımların süregelen savaşlar nedeniyle durduğu gerekçesiyle tazminat talep eden davaların tespit edilmesinin ardından, çeşitli ülkelerle iş birliği içinde bu varlıkları takip etmek üzere bir hukuk komitesi oluşturdu. Aynı zamanda bir Libya parlamento komitesinin de dosyayı ele almak üzere Batılı ülkelere ziyaretlerini yoğunlaştırdığı belirtildi.

Libyalı siyasi analist Hüsam Feniş, Epstein dosyalarını, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıklarını hedef alan ve ‘Libyalıların elinde kalan son siper’ olarak gördüğü bu fonlara yönelik gerçek ve süreklilik arz eden girişimler olarak değerlendirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Feniş, siyasi bölünmüşlüğün sürmesinin, bu varlıklarla oynanması ve dış müdahalelere açık hale gelmesi riskini artıracağını öngörerek, parçalanmış bir devlet yapısında, fonları korumaya yönelik komitelerin bireysel çabalarının etkisiz kalabileceğine dikkat çekti.

Kurumların birleştirilmesine kadar geçen süreçte Zentuti, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya varlıklarının hukuki olarak korunmasına bağlı kalması gerektiğini vurgulayarak, bu fonların, açık bir yetkilendirme ve uluslararası standartlar çerçevesinde, uzman uluslararası şirketler aracılığıyla yönetilmesi ve değerlendirilmesine izin verilmesi çağrısında bulundu. Zentuti, bunun fonların büyütülmesi ve küresel mali riskler, enflasyon ve değer kaybına karşı korunması için gerekli olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Euronews’in internet sitesinde yer verdiği Jeffrey Epstein belgeleri, Temmuz 2011 tarihli bir e-postayı da ortaya koydu. Epstein’in ortaklarından biri tarafından gönderilen mesajda, Libya’daki karışıklıktan yararlanılarak Batılı ülkelerde dondurulan Libya varlıklarının geri alınmasına yönelik planlara işaret edildi. Belgelerde, söz konusu varlıkların tutarının yaklaşık 80 milyar dolar olduğu, bunun 32,4 milyar dolarının ABD’de bulunduğu, gerçek değerinin ise bu rakamın üç ya da dört katına ulaşabileceği öne sürüldü.


İran teslim mi olacak yoksa Trump güç açığı ile mi çarpışacak?

İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
TT

İran teslim mi olacak yoksa Trump güç açığı ile mi çarpışacak?

İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)

Elie Kuseyfi

Dünyada hiçbir uluslararası veya bölgesel kriz, her türlü olasılığa ve senaryoya açık olan İran krizi kadar karmaşık değildir. Burada, Donald Trump dikkatlice düşünmek ve seçeneklerini tartmak zorunda kalıyor. Burada, ABD Başkanı, gerçekte bunu yapamasa bile, Rusya-Ukrayna savaşı hakkında söylediği gibi, sorunu 24 saat içinde çözebileceğini söyleyemez. Gazze'deki ateşkes anlaşması sırasında söylediklerini söyleyemez. O zaman hiçbir tarihsel mantığa dayanmayan kendi değerlendirmesine göre üç bin yıllık bir krizi kısa sürede çözdüğünü iddia etmişti.

lmj
Basra Körfezi'ndeki USS Abraham Lincoln (CVN 72) uçak gemisine iniş yapmak üzere pistte ilerleyen bir F/A-18E Super Hornet uçağı, 23 Kasım 2019 (Reuters)

 Bir kıyaslama daha yaparsak, Venezuela krizi Trump'a Beyaz Saray'ın “arka bahçesinde” güneşli bir günde yapılmış bir gezinti gibi görünebilir, nitekim pratik olarak rejimin başını gövdesinden ayırmış olan Caracas operasyonunun Tahran'da tekrarlanması, ABD'nin İran meselesine yaklaşımında varsayımsal senaryolardan biri. Ancak iki krizi karşılaştırırken en önemli nokta, bu yılın başında düzenlenen Caracas operasyonunun, dünya çapındaki sorunlarla başa çıkmada yeni bir Amerikan yaklaşımını veya tarzını yansıtmasıdır.

Bu noktada, heyecan verici bir televizyon şovu gibi uluslararası sahneyi şok etmeyi ve hayrete düşürmeyi amaçlayan operasyonun yürütülme biçiminin, Başkan Trump'ın gerçeklik televizyonuna benzer şekilde gösteri, heyecan ve sürpriz düşkünlüğünü yansıttığını varsaymak bir yanılgı olabilir. Aksine, bu şok taktiği, ABD'ye yönelik gerçek Çin meydan okuması karşısında, uluslararası krizlerle başa çıkmak ve yeni uluslararası düzenin hatlarını şekillendirmek veya ABD'nin bu düzen içindeki baskın konumunu korumak için yeni bir Amerikan stratejisinden başka bir şey değildir. Nitekim ABD’nin hiçbir politika veya stratejisi artık bu meydan okumadan ayrı tutulamaz. Dahası bu, bir yıl, iki yıl veya hatta on yıl sürecek bir meydan okuma değil; muhtemelen bir yüzyıl boyunca sürecek bir meydan okumadır.

Bu durum, ister Venezuela örneğinde olduğu gibi “sürpriz” yaklaşımını sürdürmeye çalışma, ister İran ile herhangi bir ilişkiyi Çin'in küresel yükselişini engellemenin bir parçası olarak çerçevelendirme açısından olsun, ABD yönetimi ve Başkan Trump için İran meselesinde de geçerli. Burada, Donald Trump ve George W. Bush arasındaki farka ve temsil ettikleri iki Amerikan dönemine işaret etmekte fayda var. Bush ve neo-muhafazakâr danışmanları, Ortadoğu'daki, özellikle Irak'taki askeri harekâtlarını biraz çarpıtma da olsa idealist bir bahaneyle çerçevelediler. O da Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve “tarihin sonu”nun bir sonucu olarak demokrasi ve liberal değerleri yaymak.

Şimdi ise Trump ve yönetimi, politikaları ve askeri müdahaleleri için herhangi bir “idealist” başlık belirlemiyorlar. Aksine, bu politikalar ve müdahaleler, önceki yönetimlerin “misyoner” yaklaşımına bir yanıt niteliğindedir; bu yaklaşımın ABD'yi zayıflattığına veya gücünü artırmadığına, dolayısıyla Çin'in ekonomik ve stratejik fırsatlarını güçlendirdiğine inanıyorlar. Bu durum, Trump'ın ikinci dönemindeki politikalarının kişisel tarzını ve uluslararası ilişkiler ile dünyaya yönelik faydacı vizyonunu yansıttığı fikrini bir kez daha dışlıyor. Zira bunlar, hem biçim hem de içerik olarak, ABD'nin Çin'in yükselişini kontrol altına almak ve Amerikan hegemonyasının dünya çapında gerilemesini veya çöküşünü önlemek için yaptığı reaktif veya düzeltici girişimlerdir.

İki Amerikan dönemi arasında

Bu, Trump ile selefleri arasındaki sadece bir tarz farkı değil, özünde, yüzyılın başından bu yana ABD'de ve dünyada meydana gelen dönüşümlerin bir kanıtıdır. Yüzyılın başında, ABD sadece askeri olarak değil, ekonomik olarak da rakipsiz bir güç olarak hareket ediyordu. Ancak şimdi, Çin-ABD ticaret ve teknolojik rekabeti göz önüne alındığında, durum tamamen farklı; bu rekabette Çin, agresif ve çok tehlikeli bir rakip gibi görünüyor.

Trump yönetimi, İran nükleer dosyada, balistik füze ve milis güçler dosyalarında tavizler verse bile, İran ile geleneksel bir anlaşmayla yetinemez

 Bu nedenle, Trump'ın ikinci dönem için seçilmesi, bu tehlikeye yönelik kolektif Amerikan farkındalığının bir sonucuydu. Bu, Washington'un çıkarlarına ve “özgürce” hareket etme gücüne artık hizmet etmeyen liberal kurallara sahip bir uluslararası sistemi savunma, parlak başlıklar belirleme lüksünü ortadan kaldırıyor. Zira bu kurallar artık Washington'u kısıtlıyor ve başta Pekin olmak üzere rakiplerini kontrol altına almak için yeterli araçlar sağlamayan geleneksel uluslararası ilişkiler seyrine hapsediyor.

Bu nedenle, Trump'ın kişisel tarzı ile yönetiminin stratejisi ve hatta Trump'ın ikinci döneminin başlamasıyla birlikte geçirdiği dönüşümlerden sonra Amerikan “derin devletinin” stratejisi arasındaki bu kasıtlı ve sistematik örtüşme, şimdi İran meselesinde en ciddi ve ağır sınavı ile yüzleşiyor. Amerikan ordusunun İran'a yönelik bir saldırıya hazırlık olarak Ortadoğu'ya en büyük cephaneliği yığmasının ardından, Venezuela'daki Amerikan eylem hızının Tahran örneğinde tekrarlanmadığı görüldü. Bu durum, İran meselesiyle ilgili karmaşık hesaplar karşısında Amerikan gücünün sınırlılığını göstermiştir. Bu da Amerikan gücünün hızlı ve “kesin” hedeflere ulaşmadaki yetersizliğini gösterdi ya da neredeyse gösterdi. Trump için daha da önemlisi, İran rejimine yönelik tehditlerin çıtasını en yüksek noktaya çıkardıktan ve protestoculara destek sözü verdikten sonra, her ne kadar İran'ın yaklaşık 800 protestocuyu -bu rakamdan kendisinden başka kimse bahsetmedi- idam etmekten onun sayesinde vazgeçtiğini iddia etse de, tehditlerini ve vaatlerini yerine getirmekten geri adım atmış gibi görünmesidir.

Askeri yığınak ile orantılı bir anlaşma

Her ne olursa olsun, Trump, kendisinin de defalarca bahsettiği bu devasa Amerikan askeri yığınağı karşısında, İran'a karşı kesin ve kararlı bir saldırı düzenlemekten ancak bu yığınak ile orantılı bir anlaşma ile kaçınabilir. Bunu da öncelikle, kasım ayındaki ara seçimlerde sandık başına gidecek Amerikalı seçmene yığınağın maliyetini haklı göstermek, ikincisi, anlaşmanın büyüklüğü aynı zamanda ABD'nin İran'a karşı caydırıcılık gücünün büyüklüğüyle de ölçüleceği için yapmalıdır. Bu, bölgedeki eşi benzeri görülmemiş ABD askeri yığınağının temel bir işlevidir: Washington, bu yığınak ile İran'a karşı caydırıcılığını en üst düzeye çıkarmayı, böylece İran'ın bölgedeki ABD çıkarlarına ve üslerine karşı misilleme yapma gücünü engellemeyi, geçen yıl Haziran ayındaki 12 günlük savaşta olduğu gibi İsrail'i hedef alma ve zarar verme kapasitesini zayıflatmayı amaçlamıştır.

Bu nedenle, Washington ve Tahran arasında yeniden başlaması planlanan müzakerelerin, önceki haziran görüşmelerinde ele alınan konuları kapsayacağı fikri, İran durumunu çevreleyen iç ve dış bağlamlarla, özellikle de 3 Ocak'taki Caracas operasyonuyla ortaya konan yeni ABD dinamiğiyle tutarsız görünüyor. Bu, Trump yönetiminin, İran nükleer dosyada, balistik füze ve milis güçler dosyalarında tavizler verse bile, İran ile geleneksel bir anlaşmayla yetinemeyeceği anlamına geliyor. İki taraf arasında olası bir anlaşmanın ardından, İran'ın ABD'ye yaklaşımında mutlaka bir değişiklik olması gerekiyor.

Rejim değişikliği Trump ve ekibi için öncelik olmasa bile, bu, ister askeri bir saldırı yoluyla olsun ister olmasın, İran rejimi içinde bir tür değişiklik olmadan, Trump'ın bölgedeki Amerikan askeri yığınağının boyutu ile orantılı bir başarı elde edebileceği anlamına gelmiyor. Burada değişiklik, anlaşmanın kendisiyle bağlantılı; yani, bu olası anlaşma, İran rejimindeki bir değişikliğin veya değişim duyurusunun sonucudur. Başka bir deyişle, İran rejimi, Amerikan yönetimiyle karşılıklı olarak kazandıran bir anlaşma yapmaya hazır ve kudretli hale gelmelidir.

Trump'ın İran'a karşı askeri saldırıyı ertelemesi ve diplomasiye şans vermesi, askeri seçenek karmaşık hesaplar ve hassas denklemler içerse bile, Beyaz Saray ve Pentagon'da bu seçeneğin masadan kalktığı anlamına gelmez

Burada, Çin'in küresel yükselişini sınırlamaya dayalı ana Amerikan stratejisine geri dönelim ki bu İran için de geçerlidir. İran ve Washington arasında yapılacak herhangi bir anlaşma, Washington'un görüşüne göre, Çin'i İran içinde sınırlama ile sonuçlanmalıdır. Bu sınırlama petrol ile başlayıp, İran'ın dünyanın ikinci büyük doğalgaz rezervlerine sahip olduğu hesaba katılırsa doğalgaza ve nadir toprak minerallerine kadar uzanmaktadır.

sdfrgt
İran füzeleri, Tahran'daki bir parkta sergilendi, 31 Ocak 2026 (Reuters)

Trump'ın 2018'de İran nükleer anlaşmasından çekilmesinin büyük ölçüde anlaşmanın İran'ı Amerikan pazarlarından ziyade Avrupa pazarlarına açmasından kaynaklandığını unutmamalıyız. Hal böyleyken, özellikle ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşları ve küresel ekonomik ve teknolojik rekabet ortamında, ABD İran’ın Çin’e açık olmasını kabul edebilir mi? Trump ve ekibi için İran meselesinin özü budur. Bu, sadece bölgesel bir mesele değil, özellikle Çin, Rusya ve ABD arasındaki uluslararası bağlantıları göz önüne alındığında uluslararası bir mesele olan bu dosyadaki başarılarının veya başarısızlıklarının ölçüleceği yerdir.

Trump ve Hamaney arasında

Bu boyutlara ek olarak, ABD’nin İran'a karşı azami baskı yaklaşımında göz ardı edilemeyecek kişisel bir boyut da var. Bu çatışmanın bir kısmı, tamamen farklı dünyalardan iki adam arasında yaşanıyor; İran Dini Lideri Ali Hamaney ve Donald Trump. Dini Lider, Amerikan Başkanını tekrar tekrar kışkırtıp, kendisine karşılık vermeye zorlayarak ona meydan okumayı başardı. Bunun son örneği, ABD'nin İran'a saldırması durumunda Hamaney'in bölgesel bir savaş başlatma kudretine sahip olup olmadığını göreceğini söylemesiydi. Trump, Hamaney'e karşılık vermeye ne kadar çok çekilirse, onunla arasındaki çatışmayı çözme yükümlülüğü de o kadar artıyor. Bu, dünyanın efendisiymiş gibi davranan ve kimsenin ona meydan okuyamayacağını düşünen Amerikan Başkanı için bir meydan okumadır. Söz konusu meydan okuma ise İran rejimi ile Amerikan yönetimi arasında devam eden çatışmaya ek bir karmaşa katıyor. Bu nedenle ya Trump, Amerikan iç siyasetinin taleplerinden bölgesel müttefiklerin çekincelerine kadar uzanan İran meselesinin karmaşıklığı karşısında “güç açığı” ile çarpışabilir ve bu nedenle geri adım atmak için güvenli çıkış yolları ve sözlü formüller arayabilir. Yahut İran rejimi, müzakerelerde büyük bir taviz verdikten sonra Amerikan taleplerine “teslim” olabilir ve bu kez de İran rejimi istismar edebileceği her türlü sözlü çıkış yolu arayabilir.

Trump'ın İran'a karşı askeri saldırıyı ertelemesi ve “diplomasi”ye şans vermesi, Beyaz Saray ve Pentagon'da askeri seçeneğin masadan kalktığı anlamına gelmediğini de göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu seçenek, “kararlı” bir saldırı ile Trump'ın seçmenlerine verdiği söze dayanarak tam ölçekli bir savaştan kaçınmayı dengeleyen karmaşık hesaplar ve hassas denklemler içeriyor. İranlıların kendileri bile, iç gerilimler göz önüne alındığında, böyle bir saldırının protestocuları tekrar sokaklara dökebileceğini göz ardı etmiyorlar. İran rejimi, gerekli ekonomik çözümlerden yoksun olduğu ve ABD ile bir anlaşmaya varmadığı sürece, bu gerilimleri geleneksel yollarla kontrol altına alamayacaktır. Protestocularla tüm mümkün olan müzakere kanalları çöktükten sonra onları sindirmek için kullandığı acımasız baskı da bunu gösteriyor. Bu, İran rejiminin gidişatında bir kopuştur ve Batılı uzmanlar bunu, Hafız Esed rejiminin gidişatında 1982’deki Hama katliamından sonra yaşanan kopuşla karşılaştırmaya başladılar. Dolayısıyla Amerikan baskısı ve müdahalesi senaryoları ne şekilde olursa olsun, bunlar doğal olarak önemsiz değildir ve daha da önemlisi, Trump'ın ikinci dönemi için de önemli bir dönüm noktası oluşturacaklardır.


Üç Amerikan savaş gemisi Haiti açıklarına ulaştı

Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)
Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)
TT

Üç Amerikan savaş gemisi Haiti açıklarına ulaştı

Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)
Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)

ABD askeri yetkilileri, iktidardaki cumhurbaşkanlığı cuntasının iktidara tutunmaya çalıştığı ve uyuşturucu kartellerinin şiddetinin arttığı bir dönemde, Amerikan savaş gemilerinin Haiti kıyılarına ulaştığını duyurdu.

ABD'nin Haiti Büyükelçiliği'nin X platformunda dün yayınladığı açıklamaya göre, ABD savaş gemileri USS Stockdale, USCGC Stone ve USCGC Diligence, Port-au-Prince Körfezi'ne girerek "Amerika Birleşik Devletleri'nin Haiti'nin güvenliği, istikrarı ve geleceğine olan sarsılmaz bağlılığını yansıtıyor."

Büyükelçilik açıklamasında, filonun "Savaş Bakanı Pete Hegseth'in talimatıyla", Karayipler ve Doğu Pasifik'teki uyuşturucu kaçakçılarını hedef alan ve şimdiye kadar uyuşturucu taşıdığından şüphelenilen teknelere düzenlenen hava saldırılarında 100'den fazla kişinin ölümüne yol açan "Güney Mızrağı Operasyonu"nun devamı olarak gönderildiği belirtildi.

Haiti'de, dokuz üyeli geçiş dönemi başkanlık konseyinin görev süresinin 7 Şubat'ta sona ermesi öncesinde gerilim artıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Konsey istifa etmeyi kabul etmesine rağmen, bazı üyeleri, ABD yetkililerinin görev sürelerinin cumartesi günü sona ereceği yönündeki uyarılarını dikkate almadan geçiş dönemi yönetimi projelerine devam ediyor.

Çete şiddeti, eski Başbakan Ariel Henry'nin 2024 yılında istifa etmesine yol açtı. Ülke 2016 yılından beri seçim yapmadı; bu durum, hükümet otoritesinin çökmesine ve güvenlik, sağlık ve ekonomik krizlerin daha da kötüleşmesine neden oldu.

Haiti, Batı Yarımküre'nin en yoksul ülkesi olup, topraklarının büyük bir bölümü, düzenli olarak cinayet ve tecavüz işleyen rakip silahlı çetelerin kontrolündedir. Amerika Birleşik Devletleri yakın zamanda, bu çeteleri desteklemekle suçlanan üst düzey Haitili yetkilileri hedef alan yeni vize kısıtlamaları açıkladı.