“Kırmızı çizgi” ve Obama’nın askerî operasyondan geri çekilmesi hikâyesinin tamamı

ABD’nin kriz için bir çözümü yok

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon
TT

“Kırmızı çizgi” ve Obama’nın askerî operasyondan geri çekilmesi hikâyesinin tamamı

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Robert Ford / ABD’nin son Şam Büyükelçisi*

Hiçbir şey, ABD’nin Suriye’de Esed rejimine baskı yapma ve iç savaşta işlenen suçlara son verme konusundaki acizliğini, Başkan Barack Obama ve 2013 yılındaki kimyasal silah kullanımını şiddetle eleştiren kırmızı çizgi hikâyesinden daha iyi açıklayamaz. 2012 yılının ortalarından itibaren Suriye hükümetinin kimyasal silah cephaneliğinde hareketlilik başlattığına dair istihbarat raporları almaya başladık. Washington, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda hezimete uğrayan Suriye ordusunun dünya genelinde yasaklanmış bu silahları kullanabileceğinden yana oldukça endişeliydi. Nusra Cephesi gibi radikal eğilime sahip grupların bunların bir kısmını ele geçirebileceğinden de endişe ediliyordu.

O zaman NBC kanalı muhabiri Chuck Todd, 20 Ağustos 2012’de Beyaz Saray’da Başkan Obama’ya bir soru yönelterek, Başkan’ın Suriye rejiminin kimyasal silah cephaneliğini kontrol altına almak için ABD ordusunu kullanmayı düşünüp düşünmediğini sordu. Obama bu soruya cevaben, ABD tarafından Suriye’ye askerî müdahale emri vermediğini belirtti.

Obama ayrıca ABD’nin kimyasal silah kullanımını yakından takip ettiğini ve “bu silahların yanlış ellere düşmesinden” yana endişeli olduğunu dile getirdi. Washington dilinde yanlış ellerden kasıt, İslamcı radikallerdi. Obama, bu silahların sevk edilmesi veya kullanılması durumunda bunun kırmızı çizgi oluşturabileceğini ve belki ABD’nin hesaplarını değiştireceğini iki kez tekrarladı.

O gün Başkan Obama’nın “kırmızı çizgi” ibaresini kullanmasıyla şoke oldum, çünkü Suriye’ye müdahale etmek için askerî güç kullanmak istemediğini biliyordum ve güvenilirliğimizi sürdürmek adına Dışişleri Bakanlığı’nda hiçbirimiz Suriye’de kırmızı çizgiler çizmemiştik.

Washington, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda hezimete uğrayan Suriye ordusunun dünya genelinde yasaklanmış bu silahları kullanma ihtimalinden ötürü son derece endişeliydi. Aynı şekilde Nusra Cephesi gibi aşırılık eğilimine sahip grupların bu silahların bir kısmını ele geçirmesinden de endişe ediliyordu.

“Kimyasal” hakkında raporlar

Obama’nın konuşmasından aylar sonra tam olarak 2013 baharında Halep yakınlarındaki Han el-Asel’de ve aynı şekilde İdlib vilayetindeki Serakıb’da kimyasal silah saldırılarının yaşandığına dair elimize güvenilir raporlar ulaştı. Washington’da Ulusal Güvenlik Konseyi ile yapılan toplantılara katıldım. Konsey üyeleri, bu saldırıların sınırlı olduğunu ve sonucunda sadece birkaç kişinin kurban olduğunu açıkladı. Bu demek oluyordu ki Obama’nın çizdiği kırmızı çizgi aşılmamıştı. Ancak çizilen kırmızı çizginin aşılmış olması için kaç kurbanın gerekli olduğunu kimse bilmiyordu. Amerikalı uzmanlar da muhalefetin bu saldırıların kurbanlarının kan örnekleriyle oynamış olabilecekleri konusunda uyardı. Uzmanlar, kimyasal silah kullanılan noktalara doğrudan girişin yanı sıra, kurbanların doğrudan incelenmesini sağlayacak uluslararası bir soruşturmaya acil bir ihtiyaç doğduğu konusunda ısrar etti. ABD ve diğer ülkeler, 2013 yılı başlarında bu noktayı Güvenlik Konseyi’nde gündeme getirdi, ancak Suriye hükümeti bu noktanın tartışılmasını kabul etmedi, Rusya da bu konuda ona destek oldu.

Nisan ayında ABD istihbaratı, Suriye hükümetinin gerçekten kimyasal silahlar ve özellikle de sarin maddesi kullandığı sonucuna vardı. Bununla birlikte istihbarat raporu, nihayetinde Obama’nın Suriye’yle mücadele konusundaki politikasını değiştirmesine yol açsa bile, ABD’yi askerî bir tepkiye sevk etmedi. 13 Haziran 2013’te Obama’ya çok yakın ve Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisi olan Ben Rhodes bir açıklamada bulundu. Bu açıklamada ABD yönetiminin, Esed’in kimyasal silah kullanımına karşılık olarak General Selim İdris’i ve muhalif Suriye Askerî Konseyi’ni daha fazla destekleyeceği bildirildi. Bu, muhalif Özgür Suriye Ordusu’na güçlü ve etkili yardımlar programının başlangıcıydı. (Gerçi öldürücü yardım programı işe yaramadı, ama bu başka bir hikâye.)

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) yönelik artan bu yardımlar, Esed’i caydırmadı. 21 Ağustos 2013 Çarşamba günü ofisime gittiğimde bilgisayarımdaki posta kutum, Suriyeli muhalifler arasındaki kaynaklarımdan gelen anlatılarla doluydu. Bu anlatılara göre görünüşte Şam’ın Guta kentinde meydana gelen kimyasal bir saldırıda binden fazla kişi hayatını kaybetmişti. Beyaz kefenlere sarılmış onlarca cesede ve çok sayıda çocuğa dair birçok video kesiti de vardı. Manzara korkunçtu ve Halep ile İdlib vilayetlerinde daha önce gördüğümüz şeylere benzemiyordu. Bu kez Beyaz Saray’ın kırmızı çizgi tehdidini uygulamaktan başka çaresi yoktu. Gazeteciler, Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki günlük basın açıklamalarında Başkan’ın Esed’i dizginlemek için askerî güç kullanıp kullanmayacağını soruyordu. Beyaz Saray’ın ilk cevabı, Esed hükümetinin BM’ye bağlı soruşturma ekibinin Suriye’nin Guta kentine giriş izni vermesi gerektiği oldu. Şam’ın BM ekibinin ilgili bölgelere girmesine izin vermeye isteksiz olmasında şaşılacak bir şey yok.

"Nisan ayında ABD istihbaratı, Suriye hükümetinin kimyasal silah ve özellikle de sarin maddesi kullandığı sonucuna vardı. Ancak bu istihbarat raporu, ABD’yi askerî karşılığa sevk etmedi."

Kapalı kapılar ardında

Bu esnada kapalı kapılar ardında ABD yönetimi, Başkan’ın Esed hükümetini caydırmak ve onu kimyasal silah kullanımından bir kez daha menetmek için askerî saldırı emri vermesi gerekip gerekmediğini tartışıyordu. İstihbarat raporları, Esed’e yakın karar sahipleri çevresinin gergin olduğuna işaret etti. Dışişleri Bakanı John Kerry’yi önerilen askerî saldırıları şu üç sebeple desteklemeye çağırdım. Öncelikle Esed, bu saldırılar olmazsa kimyasal silah kullanımına devam edecekti. Sonra güçlü bir askerî darbe Esed’in ordusunu zarara uğratabilir ve Esed hükümetindeki unsurları, Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yeniden başlaması konusunda hemfikir olduğu Cenevre’deki BM barış görüşmelerini kabul etmek zorunda bırakabilirdi. Son olarak da Kerry’yi, ABD’nin bu hava saldırılarını gerçekleştirmemesi durumunda, Nusra Cephesi gibi radikal muhaliflerin bizim Guta meselesini görmezden gelmemizden istifade ederek asker sayısını Selim İdris gibi ılımlı muhaliflerin aleyhine olarak artırabileceği konusunda uyardım. John Kerry, bu öneriyi hemen kabul etti.

Guta’ya yönelik 21 Ağustos saldırısından sonraki hafta Beyaz Saray’da Esed’i caydırmak ve kimyasal silah kullanımına karşı koymak için daha fazla tartışma toplantısı düzenlendi. Moskova ile Şam’ın muhalefetin kendisine bağlı bölgelerdeki sivillere saldırdığı yönündeki suçlamalarına yanıt olarak Ben Rhodes, 30 Ağustos’ta bir açıklama yayınladı. Açıklamaya göre ABD istihbaratı, söz konusu saldırılarda Suriye ordusunun sorumlu olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulamıştı. Bu açıklama dikkat çekiciydi, çünkü Suriye liderliği içindeki telefon konuşmalarını takip ettiğimizi ortaya çıkarmıştı. Washington’ın bu tür yetenekleri resmen kabul etmesi istisnai bir durumdu, zira düşman istihbaratının, onların telefon konuşmalarını takip edebileceğimizi bilmesini istemezdi.

Bu arada Beyaz Saray, Pentagon’un yayınladığı ölüm listelerini gözden geçiriyordu. Başkan, üst düzey bakanlar ve komutanlar ile son toplantının 30 Ağustos Cuma günü yapılacağından haberdardık. Aynı şekilde bakanlar ile üst düzey generallerin Esed rejimine karşı önerilen saldırıları desteklediğini de biliyorduk. O haftanın sonu, Amerika’da uzun bir tatildi ve genelde memurlar sahillere ya da dağlara gitmek üzere Washington’dan ayrılırdı. Ancak biz tatillerimizi iptal edip cumartesi sabahı idarede bulunma emri aldık.

ABD saldırılarının mahiyetini açıklamak için dünyanın dört bir yanındaki büyükelçiliklerimize göndermek üzere mektuplar hazırlamakla görevlendirileceğimizi düşünmüştüm. Ancak cumartesi sabahı bilgisayarımdaki posta kutuma ABD’nin askerî harekâtına dair herhangi bir rapor gelmedi. Sonra öğrendik ki Başkan, saat tam 1’de konuşma yapabilir. İş yerindeki yöneticim Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones ile onun ofisinde bir araya geldim. Obama’nın hava saldırılarının başladığını ilan etmesini bekliyorduk. 2009 yılında Nobel Barış Ödülü almış olan Obama, Rusya veto hakkını kullanacağı için BM Güvenlik Konseyi kararına erişemese bile Suriye’ye saldırıda bulunmaya niyetli olduğunu söyledi. Obama, Kongre’nin onayı olmadan saldırı emri verme yetkisine sahip olduğunu, ancak bu işin tehlikesi sebebiyle bu yetkilerden feragat edip önce Kongre’nin bu saldırıları onaylamasını beklediğini iddia etti. Bu, kırmızı çizgi konusunda uğradığım ikinci şoktu ama şoka uğrayan tek ben değildim. Fransalı bir meslektaşım bana Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Obama ile iş birliği içerisinde Suriye’ye saldırmaya tamamen hazır olduğunu, ancak ABD’nin kararının rahatsız edici bir sürpriz olduğunu bildirdi.

Ertesi hafta Kongre toplantılarında Kerry ile Savunma Bakanı Chuck Hagel ile görüştüm, lakin görevimiz imkânsızdı. Öte yandan Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerine saldırıların Suriye hükümetini zarara uğratacağını ve kimyasal silah kullanımı senaryosunu tekrarlamasını engelleyeceğini bildirdik. Irak savaşı sonrası yaşanan genel gerilimin üzerine onların korkularını yatıştırmak için saldırıların küçük ve sınırlı olacağı konusunda teminat verdik. Kongre üyelerinin birçoğunun küçük ve sınırlı saldırıların Esed’i nasıl caydırabileceğini anlamaması şaşırtıcı değil. Bununla birlikte Kongre Üyesi Michael McCaul gibi diğerleri, saldırıların Esed’i düşürmesi ve Suriye’yi altın tepside cihatçılara teslim etmesi ihtimalinden endişe duyduklarını dile getirdi. McCaul, kimyasal silahlar üzerinde kontrol kurularak Esed’in iktidarda bırakılmasının cihatçıların Suriye’yi ele geçirmesine izin verilmesinden daha iyi olduğunu ifade etti (Bugüne dek McCaul’un, Suriye hükümeti çökerse, Saddam Hüseyin hükümeti 2003 yılında çöktüğünde olduğu gibi, cihatçıların Suriye’nin kontrolünü muhakkak ele geçireceği yönündeki kanaatinden epey şüphe duydum).

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Güney Carolina Temsilcisi Joe Wilson gibi başka Cumhuriyetçiler de Obama’nın saldırılara başlamak için istediği izni vermedi. Eylül ayının ikinci haftasında Beyaz Saray Yasama İşleri Ofisi, Temsilciler Meclisi’nin toplam 432 üyesinin dörtte birini aşmayacak kadarının askerî saldırı kararı lehinde oy kullanacağı sonucuna vardı. Senato’da ise Dış İlişkiler Konseyi neredeyse saldırıları onaylamıştı, ancak daha sonra tüm Senato’dan destek alamadı ve sonuç olarak hiçbir Senato üyesi, oy kullanmadı.

"ABD yönetimi, Başkan’ın Esed hükümetini caydırmak ve bir kez daha kimyasal silah kullanımını önlemek için askerî saldırı emri vermesi gerekip gerekmediğini tartıştı. İstihbarat raporları, Esed’e yakın karar sahipleri çevresinin gergin olduğuna işaret etti."

Çıkmaz yol

Guta saldırıları üzerinden daha bir ay geçmemişken çıkmaz bir yola girdik. Daha sonra Moskova, Suriye’nin tüm kimyasal silahlarından vazgeçmesini sağlayacağını iddia etti ve böylece Obama’nın itibarını korudu. Eylül ayı sonlarında Cenevre’de Ruslarla yapılacak anlaşmayı müzakere eden heyette Kerry’ye katıldım. Heyetteki teknik ekibimize eski bir arkadaşım olan Silahsızlanmadan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Thomas Countryman liderlik etti. Görüşmeler sırasında ondan Amerikalıların Suriye’nin kimyasal silahları konusunda Rusların aslında siyasi olan heyetine göre daha fazla teknik bilgi sahibi olduğunu öğrendim. Ben Ruslara güvenmiyordum ve Kerry’ye, anlaşmayı ihlal etmesi halinde Rusların Esed’e karşı harekete geçmeyi kabul edeceğinden nasıl emin olabileceğimizi sordum. Kerry de cevap olarak Rusların, Güvenlik Konseyi’nin BM Sözleşmesi Yedinci Bölüm anlaşması uyarınca adım atacağı sinyalini açıkça kabul edebileceklerini söyledi. Kaynak olarak BM güvenlik Konseyi’nin Ekim 2013’te yayınlanan ve Suriye’nin kimyasal silah programını ortadan kaldırma şartlarını belirleyen 2118 sayılı kararının son paragrafına, 21’inci kısma bakabilirsiniz. Buna göre anlaşmayı ihlal etmesi halinde Suriye’nin cezalandırılması öngörülmektedir.

Obama daha sonra Suriye’ye saldırmama kararının, bir başkan olarak en büyük başarılarından biri olduğunu açıkladı. Bunun için üç gerekçesi vardı. Öncelikle Obama bize, ümitsiz vaziyetteki Esed’in kimyasal silah kullanımına devam etmeyeceğinden ve böylece bizi ona karşı yeniden gerilimi tırmandırmaya mecbur bırakmayacağından nasıl emin olabileceğimizi sordu. Esed’i caydırabilmek için ne kadar ileri gitmemiz gerekeceği konusunda Başkan’a sunacak bir tasavvurumuz yoktu. ABD’den istenen askerî operasyonun küçük ve sınırlı olmanın ötesinde daha büyük olma gibi tehlikeli bir ihtimal de vardı. Afganistan, Irak ve Libya’daki askerî operasyonlardan çıkarılacak ders, öngörülemeyen sorunların her zaman olduğu yönündeydi.

Elbette ABD siyaseti de Obama’nın düşüncelerinin şekillenmesinde büyük bir rol oynadı. Cumhuriyetçi Parti’nin Obama’nın iç ve dış politikalarına yönelik eleştirileri sertti. Obama, saldırıların sorumluluğunun bir kısmını Cumhuriyetçilerin üstlenmesini istedi. Nitekim oylama çağrısının Cumhuriyetçileri, gelecekte askerî operasyonun ağır bir yük haline gelmesi durumunda eleştirmekten alıkoymasını umuyordu. Gelgelelim siyasi gerçeklik oydu ki Cumhuriyetçiler, alacağı karar ne olursa olsun Obama’yı eleştirmekten geri durmayacaklardı. Kongre Üyesi Joseph Wilson gibi bazı Cumhuriyetçiler, Obama’nın Kongre’den yeşil ışık almadan askerî güç kullanması halinde görevden alınması için çabalayacağı konusunda uyardı. Cumhuriyetçiler, Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde ettiği ve Temsilciler Meclisi’nde ABD anayasasına göre güveni geri çekme süreci başladığı için Obama, bu tehdit duymazdan gelemedi.   

Bir avukat olarak Obama bile Temsilciler Meclisi’ne aldırış etmeyen ve kendi başına savaş başlatan bir başkan fikrinden rahatsızdı. Obama daha önce çok ileri gidip Kongre’de ciddi bir tartışma açmadan Irak’ta savaş başlattığı için Bush Jr.’ı eleştirmişti.

Obama, 1965-1966’da Vietnam’daki gerilim esnasında yaşanan aynı sorunu hatırına getirdi. Hele bir de daha fazla kimyasal silah kullanma ihtimali olan Suriye hükümetinden ötürü Suriye’deki askerî operasyon uzarsa… Obama Kongre’nin ABD’nin siyasi yöneliminde bir rol oynaması gerektiğine kanaat getirdi.

Böylece 2014’ün sonunda BM ile Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW), Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararı uyarınca Suriye’nin kimyasal silah programının imhasını tamamladıklarını iddia ettiğinde Obama, isabetli bir karar verdiğini düşündü. Gelgelelim 2016 yılında OPCW, Suriye hükümetinin tüm kimyasal silahlarını ve tesislerini ortaya çıkarmadığını duyurdu. Daha da kötüsü OPCW’nin uzman ekipleri, daha sonra Suriye hükümetini, 2017’deki Han Şeyhun ve el-Latamina saldırıları ile 2018’deki Serakıb ve Duma saldırılarının arkasında olmakla suçladı. Bu saldırılar, en az 120 sivilin ölmesine sebep olmuştu.

Rusların Eylül 2013’te Cenevre’de BM Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararının 21’inci maddesi ile ilgili Kerry’ye verdiği söze rağmen Rusya, bu ihlaller üzerine Batı’nın Esed’i cezalandırmaya yönelik her türlü çabasına karşı veto hakkını kullanmaktan çekinmedi. Bununla beraber Obama ve onun siyasi müttefikleri, Esed’in kimyasal silah yeteneklerinin çoğu 2014’te imha edilmemiş olsaydı, Esed’in kimyasal saldırılarının çok daha kötü olacağını söylüyorlar. Şimdi burada tarihi gözden geçirirken, bu görüşün sahipleriyle hemfikir olduğumu zannetmiyorum. Zira Esed, kimyasal silah kullanımını sadece 2013’teki kadar ihtiyaç duymadığı için azalttı, çünkü Rus Hava Kuvvetleri’nin müdahalesi, askerî dengeyi Esed lehine değiştirdi.

"Cumhuriyetçi Parti’nin Obama’nın iç ve dış politikalarına yönelik eleştirileri sertti. Obama, saldırıların sorumluluğunun bir kısmını Cumhuriyetçilerin üstlenmesini istedi."

Nusra ve DEAŞ

Yine biliyoruz ki Obama’nın çizdiği kırmızı çizgiyi savunmak adına askerî bir saldırı başlatma tehdidinden geri adım atmasının ardından Nusra Cephesi ile DEAŞ unsurlarının sayısı arttı. Bu iki örgütün başarısı, sadece Obama’nın kararıyla alakalı değil tabi. Guta saldırısının ardından yaptıkları propaganda da Suriyelileri, Batı’dan daha iyi savundukları iddiasına ışık tuttu. Ocak 2014’te Cenevre-2 barış müzakerelerine başladığımızda Esed, Amerikalıların savaşa doğrudan müdahil olmayacaklarından artık emindi. Suriye hükümeti, Rusya’dan aldığı destekle yine hızlı bir şekilde Cenevre-2 görüşmelerinin şartlarını ihlal ederek, bu şartların etkisiz olmasına sebep oldu.

Ama Obama, Esed’i kimyasal silah kullanımından caydırmak için saldırı seçeneğinin kullanılmasının zorluğu konusunda haklıydı. 2017 yılında Trump’ın emriyle Şayrat Hava Üssü’ne düzenlenen baskının, Esed’i 2018 yılında Duma’da yeniden kimyasal silah kullanmaktan alıkoymaması buna delil olarak sunulabilir. Duma’ya kimyasal silahlarla saldırılmasının ardından Fransa ve Birleşik Krallık’ın tepkisi, 2017’deki Amerikan saldırısından daha büyük oldu. Bununla beraber Trump’ın Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ABD istihbaratının Mayıs 2019’da İdlib vilayetinde yaşanan çatışma esnasında Suriye hükümetinin Lazkiye’de bir kez daha klor gazı kullandığından haberdar olduğunu belirtti.   

Obama’nın kırmızı çizgi tecrübesinden alınacak iki büyük ders var. Bunlardan ilki, hükümetin söylemlerinin yapabildikleri ve gerekirse gerçekten yapabilecekleriyle uyumlu olmasının oldukça önemli olmasıdır.  Obama, 2013 yılında gösterdiği tereddütten ötürü, Ortadoğu’daki güvenilirliğini büyük oranda kaybetti. Özel olarak Suriye’ye ilişkin ikinci ders ise şu: Bizzat Obama 31 Ağustos’ta ABD ordusunun Suriye’deki iç savaş krizini çözemeyeceğini bizzat söyledi. Bunda haklıydı. Çünkü siyasi çözümü bulabilecek olanlar yalnızca Suriyelilerdir.

"Obama, Esed’i kimyasal silah kullanımından caydırmak için saldırı seçeneğini kullanmanın zorluğu konusunda haklıydı. 2017 yılında Trump’ın emriyle Şayrat Hava Üssü’ne düzenlenen saldırının Esed’i 2018 yılında Duma’da tekrar kimyasal silah kullanmaktan alıkoymaması buna delil olabilir."

Esed hükümetiyle normalleşmeye son vermek ve Suriye’ye yönelik yaptırımları artırmak için temsilciler McCaul ile Wilson liderliğinde Kongre’de gösterilen mevcut çabaya şöyle bir baktığımda, Eylül 2013’teki engelsiz rollerini hatırlıyorum. Bu iki isim ne o zaman sıradan Suriyelilerin refahıyla ilgileniyorlardı ne de şimdi. Bu iki adamın tek yaptığı, Biden’ın Suriye politikasında siyaseten zayıf noktaları kullanmaya çalışmaktı.  

Nihayetinde mesele Suriye’yle değil, Amerikan iç siyasetiyle ilgili. Biden’ın Suriye’ye yönelik politikasının Trump’ınkinden pek de farklı olmadığını hatırlayalım. Suriye krizine yönelik bir Amerikan çözümü 2013’te de yoktu şimdi de yok.

* ABD’nin son Şam Büyükelçisi (2011-2014) olan Robert Ford’un analizi Şarku'l Avsat tarafından Al-Majalla dergisinden  tercüme edildi



Meyveyi nasıl tükettiğiniz kalp hastalığı riskini etkiliyor

Tahran’ın güneyindeki bir marketteki bir adam meyveleri düzenliyor (AFP)
Tahran’ın güneyindeki bir marketteki bir adam meyveleri düzenliyor (AFP)
TT

Meyveyi nasıl tükettiğiniz kalp hastalığı riskini etkiliyor

Tahran’ın güneyindeki bir marketteki bir adam meyveleri düzenliyor (AFP)
Tahran’ın güneyindeki bir marketteki bir adam meyveleri düzenliyor (AFP)

371 binden fazla Amerikalıyı kapsayan geniş çaplı yeni bir araştırma, meyveleri doğrudan tüketmenin, onlardan elde edilen konsantre meyve suları içmeye kıyasla kalp sağlığına daha çok fayda sağlayabileceğini tespit etti.

Önceki araştırmalar, meyve yemenin meyve suyu içmekten genel olarak daha sağlıklı olabileceğine işaret etse de bunların kalp sağlığı üzerindeki etkisinin tam olarak ne kadar değiştiği belirsizliğini koruyordu.

Araştırmacılar bunu anlamak için ABD'deki katılımcıların yüzde 100 meyve suyu içme sıklığını, meyveleri doğrudan tüketme sıklığıyla kıyaslayarak sonuçları bireylerin kalp hastalığı riskiyle karşılaştırdı.

Bilim insanları veriler için ABD'de kullanılan ve halen devam eden, telefon tabanlı anket sistemi Davranışsal Risk Faktörü Gözetim Sistemi'nden (BRFSS) yararlandı.

Araştırmacılar, 2019'da ankete katılan 371 bin 38 kişinin verilerini değerlendirdi. Katılımcıların yüzde 50'sinden biraz fazlası kadındı.

Araştırmacılar katılımcıların kalp sorunlarını, yüksek tansiyon (hipertansiyon) ve yüksek kolesterol gibi risk faktörleri taşıyanlarla kalp krizi, felç veya anjina geçmişi gibi gerçekten kardiyovasküler hastalıklardan (KVH) muzdarip kişiler olmak üzere iki ana kategoriye ayırdı. 

Katılımcılar, günde ortalama 1,06 kez doğrudan meyve yediğini, meyve suyunu ise günde 0,3 kez tükettiğini bildirdi.

Bilim insanları, yüksek tansiyonu olan ve kalp krizi, felç veya anjina geçmişi bulunan katılımcıların, bu rahatsızlıkları yaşamayan kişilere kıyasla daha sık meyve suyu içtiğini bildirdiğini saptadı.

Araştırmacıların bulduğu tek istisna, yüksek kolesterolü olan kişilerdi; bu grup, normal kolesterol seviyesine sahip katılımcılardan daha nadir meyve suyu içiyordu.

Araştırmacılar özellikle kalp sağlığı sorunları ve risk faktörleri olan kişilerin, bu sorunları yaşamayanlara kıyasla daha nadir doğrudan meyve tükettiğini bildirdiğini tespit etti.

Hakemli dergi Current Developments in Nutrition'da yayımlanan bulgular, araştırmacılar katılımcıların yaşı, ırkı veya etnik kökeni, eğitim düzeyi, geliri ve sigara kullanımı gibi diğer faktörleri hesaba kattığında da geçerliliğini korudu.

Bulgular, meyve suyuyla kalp hastalığı arasındaki ilişkinin son derece karmaşık olduğunu gösteriyor.

XCVFGB
Gusbourne Estate'in baş şarap üreticisi Charlie Holland, bir fermantasyon tankından üzüm suyu alıyor (AFP)

Bilim insanları, katılımcılar onlarca yıl boyunca takip edilmediğinden çalışmanın neden-sonuç ilişkisini kanıtlayamayacağını belirtiyor.

Çalışmanın verileri de katılımcıların telefon anketlerinde verdikleri bilgilere dayandığı için bütün resmi yansıtmayabileceğini söylüyorlar.

Ancak bilim insanları, kalp sağlığı açısından daha olumsuz durumdaki yetişkinlerin, hastalığı bulunmayanlara kıyasla daha seyrek meyve tükettiklerini bildirdiğine dikkat çekiyor.

Araştırmacılar bu etki farkının, meyvelerin lif açısından zengin kabuklarının ve posalarının meyve suyu haline getirilirken çıkarılmasından kaynaklanabileceğini düşünüyor.

Bilim insanları şöyle yazıyor:

KVH durumunun meyve tüketim sıklığını nasıl etkilediğini incelemek, olası mekanizmaları belirlemek ve ABD nüfusunda meyve tüketimini artırmaya yönelik stratejiler geliştirmek için ek araştırmalara ihtiyaç var.

Independent Türkçe


Resident Evil sonrası yeni film: Başrol Jennifer Lawrence'ın

Lynne Ramsay imzalı Geber Aşkım, anne olduktan sonra kırsal hayata uyum sağlamaya çalışırken akıl sağlığını yitiren Grace adlı kadının sarsıcı psikolojik çöküşünü konu alıyor (MUBI)
Lynne Ramsay imzalı Geber Aşkım, anne olduktan sonra kırsal hayata uyum sağlamaya çalışırken akıl sağlığını yitiren Grace adlı kadının sarsıcı psikolojik çöküşünü konu alıyor (MUBI)
TT

Resident Evil sonrası yeni film: Başrol Jennifer Lawrence'ın

Lynne Ramsay imzalı Geber Aşkım, anne olduktan sonra kırsal hayata uyum sağlamaya çalışırken akıl sağlığını yitiren Grace adlı kadının sarsıcı psikolojik çöküşünü konu alıyor (MUBI)
Lynne Ramsay imzalı Geber Aşkım, anne olduktan sonra kırsal hayata uyum sağlamaya çalışırken akıl sağlığını yitiren Grace adlı kadının sarsıcı psikolojik çöküşünü konu alıyor (MUBI)

Jennifer Lawrence, Zach Cregger'ın bilimkurgu ve gerilim türlerini buluşturan yeni filmi The Flood'da başrolü üstlenecek. Filmin 11 Ağustos 2028'de vizyona girmesi planlanıyor.

Cregger'ın kendi fikrinden yola çıkarak senaryosunu yazdığı film, Warner Bros. bünyesindeki New Line tarafından hayata geçirilecek. Stüdyo, Netflix'in geliştirmekten vazgeçtiği projeyi bu yılın başlarında devralmıştı. 

Cregger'ın çıkış yaptığı Oscar ödüllü korku filmi Silahlar'ı (Weapons) da New Line hayata geçirmişti.

Filmin yönetmenliğini ve yapımcılığını da üstlenen Cregger, gişede fırtınalar estiren Resident Evil'ın ardından The Flood'u çekecek.

Konusu gizli tutulan filmin çekimlerinin 2027'nin ilk aylarında Avrupa'da başlaması bekleniyor.

Filmin diğer yapımcıları arasında Amblin Entertainment'la Vertigo Entertainment'tan Roy Lee ve Miri Yoon yer alıyor. Lee ve Yoon, Cregger'ın sık sık birlikte çalıştığı isimler.

Warner Bros. sinema bölümünün eş başkanları Mike De Luca ve Pam Abdy, Lawrence'ın kadroya katılmasını şu sözlerle değerlendirdi:

Jennifer Lawrence, günümüzün en yetenekli ve etkileyici oyuncularından biri. Zach'in The Flood için ortaya koyduğu cesur ve tamamen özgün sinema anlayışının merkezinde Jennifer'ın yer alacak olması bizi heyecanlandırıyor. Silahlar'da birlikte yaşadığımız olağanüstü deneyimin ardından Zach ve Vertigo ekibiyle yeniden bir araya gelecek olmaktan büyük heyecan duyuyoruz. Amblin'le birlikte bu iddialı filmi dünyanın dört bir yanındaki izleyicilerle buluşturmak için sabırsızlanıyoruz.

Cregger da stüdyoyla yeniden çalışacak olmanın heyecanını paylaştı:

Silahlar'da Mike, Pam ve tüm Warner Bros./New Line ekibiyle çalışmak rüya gibiydi. Onlarla yeniden çalışacağım için çok mutluyum. Jennifer eşsiz bir oyuncu ve onu bu rolde görmek için sabırsızlanıyorum.

Rol seçimlerinde titizliğiyle bilinen Lawrence'ın projeye katılması, stüdyo açısından önemli bir kazanım diye değerlendiriliyor. 

Oyuncu, son olarak doğum sonrası dönemi konu alan Geber Aşkım'daki (Die My Love) performansıyla Altın Küre'ye aday gösterilmişti. 

Lawrence, bir sonraki filmi What Happens at Night'ta Leonardo DiCaprio'yla başrolleri paylaşacak. Filmi usta sinemacı Martin Scorsese yönetiyor.

Lawrence, Umut Işığım'daki (Silver Linings Playbook) performansıyla 2013'te En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar kazanmıştı.

Filmografisinde Düzenbaz (American Hustle), Joy, Don't Look Up ve Açlık Oyunları (The Hunger Games) serisi de bulunuyor.

Cregger'ın ses getiren korku filmi Silahlar geçen yıl Kuzey Amerika gişesinde 4 hafta üst üste zirvede kalmıştı. Dünya genelinde 270 milyon dolar hasılat elde eden yapım, 2025'in en yüksek hasılatlı korku filmleri arasına girmişti.

Filmde Gladys Teyze'yi canlandıran Amy Madigan, performansıyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar kazanmıştı. 

Karakterin hikayesi, çekilmesi planlanan Gladys adlı filmde devam edecek.

Independent Türkçe, Hollywood Reporter, Deadline


5 gün yetti: Gişede milyar doları aşan film dijitalde de bir numara

Oyuncak Hikayesi 5, Buzz, Woody ve Jessie gibi oyuncakların günümüz çocuklarının vazgeçilmezi modern elektronik aletlere ve tabletlere karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor (Walt Disney Studios Motion Pictures)
Oyuncak Hikayesi 5, Buzz, Woody ve Jessie gibi oyuncakların günümüz çocuklarının vazgeçilmezi modern elektronik aletlere ve tabletlere karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor (Walt Disney Studios Motion Pictures)
TT

5 gün yetti: Gişede milyar doları aşan film dijitalde de bir numara

Oyuncak Hikayesi 5, Buzz, Woody ve Jessie gibi oyuncakların günümüz çocuklarının vazgeçilmezi modern elektronik aletlere ve tabletlere karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor (Walt Disney Studios Motion Pictures)
Oyuncak Hikayesi 5, Buzz, Woody ve Jessie gibi oyuncakların günümüz çocuklarının vazgeçilmezi modern elektronik aletlere ve tabletlere karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor (Walt Disney Studios Motion Pictures)

Oyuncak Hikayesi 5 (Toy Story 5), Disney+'ta yayımlandıktan sonraki ilk 5 günde 20 milyon izlenmeye ulaştı ve ilk haftasında platformun en çok izlenen filmi oldu. 

Bu sonuç, animasyonu sinema gösteriminin ardından Disney+'ta yayımlanan ve en iyi açılışa imza atan yapımlar arasında ilk 10'a taşıdı.

Film, eylülde Disney+'taki ilk 5 gününde dünya genelinde 14,3 milyon izlenmeye ulaşan Lilo ve Stiç'i (Lilo & Stitch) geride bıraktı.

Sinema gösteriminin ardından ağustosta Disney+ ve Hulu'da yayımlanan Şeytan Marka Giyer 2 (The Devil Wears Prada 2) ise ilk 5 günde dünya genelinde toplam 15,2 milyon izleyiciye ulaşmıştı.

Oyuncak Hikayesi, dünya genelinde toplam 2 milyar saati aşan izlenme süresiyle Disney+'ın en çok izlenen film serisi.

5. film, Disney+'ta yayımlanmadan önce de serinin izlenmesine katkı sağladı. Fragmanının yayımlanmasından bu yana seriye toplam 168 milyon saatlik ek izlenme kazandırdı.

Serinin dünya çapındaki toplam gişe hasılatı 4 milyar doları aştı. Bu yaz 1 milyar dolar barajını geçen Oyuncak Hikayesi 5, Pixar'ın bu başarıya ulaşan 6. filmi oldu. Oyuncak Hikayesi 3, 2010'da, Oyuncak Hikayesi 4 ise 2019'da aynı eşiği aşmıştı.

Yeni filmde oyuncaklar bu kez teknolojiyle karşı karşıya geliyor. Filmin resmi konu özeti şöyle:

Disney ve Pixar'ın Oyuncak Hikayesi 5'inde oyuncaklar geri dönüyor ve bu kez teknolojiyle karşılaşıyorlar. Yepyeni bir tablet olan Lilypad, Bonnie için neyin en iyi olduğuna dair düzeni sarsan fikirleriyle ortaya çıkınca Woody, Buzz Lightyear, Jessie ve ekibin geri kalanının işi zorlaşıyor. Oyun zamanı bir daha eskisi gibi olacak mı?

Filmin seslendirme kadrosunda Tom Hanks, Tim Allen, Joan Cusack, Conan O'Brien, Scarlett Spears ve Greta Lee yer alıyor.

Oyuncak Hikayesi'nin ticari başarısı sinema ve dijital platformlarla sınırlı değil. Seriye ait ürünlerin tüm perakendecilerdeki yıllık satışlarının toplamı, dünya genelinde 1 milyar doları aşıyor.

Oyuncak Hikayesi, Disney'in tüm tema parklarında ve kruvaziyer gemilerinde hayranlarıyla buluşuyor. Seriye ayrılan mekanlar arasında ziyaretçileri hikayenin dünyasına taşıyan 4 temalı alan, 23 eğlence ünitesi ve iki otel bulunuyor.

Oyuncak Hikayesi'nin son 30 yılda dünya genelinde yarattığı toplam ekonomik etki ise 50 milyar doları aşıyor.

Independent Türkçe, TheWrap, Deadline