“Kırmızı çizgi” ve Obama’nın askerî operasyondan geri çekilmesi hikâyesinin tamamı

ABD’nin kriz için bir çözümü yok

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon
TT

“Kırmızı çizgi” ve Obama’nın askerî operasyondan geri çekilmesi hikâyesinin tamamı

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Robert Ford / ABD’nin son Şam Büyükelçisi*

Hiçbir şey, ABD’nin Suriye’de Esed rejimine baskı yapma ve iç savaşta işlenen suçlara son verme konusundaki acizliğini, Başkan Barack Obama ve 2013 yılındaki kimyasal silah kullanımını şiddetle eleştiren kırmızı çizgi hikâyesinden daha iyi açıklayamaz. 2012 yılının ortalarından itibaren Suriye hükümetinin kimyasal silah cephaneliğinde hareketlilik başlattığına dair istihbarat raporları almaya başladık. Washington, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda hezimete uğrayan Suriye ordusunun dünya genelinde yasaklanmış bu silahları kullanabileceğinden yana oldukça endişeliydi. Nusra Cephesi gibi radikal eğilime sahip grupların bunların bir kısmını ele geçirebileceğinden de endişe ediliyordu.

O zaman NBC kanalı muhabiri Chuck Todd, 20 Ağustos 2012’de Beyaz Saray’da Başkan Obama’ya bir soru yönelterek, Başkan’ın Suriye rejiminin kimyasal silah cephaneliğini kontrol altına almak için ABD ordusunu kullanmayı düşünüp düşünmediğini sordu. Obama bu soruya cevaben, ABD tarafından Suriye’ye askerî müdahale emri vermediğini belirtti.

Obama ayrıca ABD’nin kimyasal silah kullanımını yakından takip ettiğini ve “bu silahların yanlış ellere düşmesinden” yana endişeli olduğunu dile getirdi. Washington dilinde yanlış ellerden kasıt, İslamcı radikallerdi. Obama, bu silahların sevk edilmesi veya kullanılması durumunda bunun kırmızı çizgi oluşturabileceğini ve belki ABD’nin hesaplarını değiştireceğini iki kez tekrarladı.

O gün Başkan Obama’nın “kırmızı çizgi” ibaresini kullanmasıyla şoke oldum, çünkü Suriye’ye müdahale etmek için askerî güç kullanmak istemediğini biliyordum ve güvenilirliğimizi sürdürmek adına Dışişleri Bakanlığı’nda hiçbirimiz Suriye’de kırmızı çizgiler çizmemiştik.

Washington, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda hezimete uğrayan Suriye ordusunun dünya genelinde yasaklanmış bu silahları kullanma ihtimalinden ötürü son derece endişeliydi. Aynı şekilde Nusra Cephesi gibi aşırılık eğilimine sahip grupların bu silahların bir kısmını ele geçirmesinden de endişe ediliyordu.

“Kimyasal” hakkında raporlar

Obama’nın konuşmasından aylar sonra tam olarak 2013 baharında Halep yakınlarındaki Han el-Asel’de ve aynı şekilde İdlib vilayetindeki Serakıb’da kimyasal silah saldırılarının yaşandığına dair elimize güvenilir raporlar ulaştı. Washington’da Ulusal Güvenlik Konseyi ile yapılan toplantılara katıldım. Konsey üyeleri, bu saldırıların sınırlı olduğunu ve sonucunda sadece birkaç kişinin kurban olduğunu açıkladı. Bu demek oluyordu ki Obama’nın çizdiği kırmızı çizgi aşılmamıştı. Ancak çizilen kırmızı çizginin aşılmış olması için kaç kurbanın gerekli olduğunu kimse bilmiyordu. Amerikalı uzmanlar da muhalefetin bu saldırıların kurbanlarının kan örnekleriyle oynamış olabilecekleri konusunda uyardı. Uzmanlar, kimyasal silah kullanılan noktalara doğrudan girişin yanı sıra, kurbanların doğrudan incelenmesini sağlayacak uluslararası bir soruşturmaya acil bir ihtiyaç doğduğu konusunda ısrar etti. ABD ve diğer ülkeler, 2013 yılı başlarında bu noktayı Güvenlik Konseyi’nde gündeme getirdi, ancak Suriye hükümeti bu noktanın tartışılmasını kabul etmedi, Rusya da bu konuda ona destek oldu.

Nisan ayında ABD istihbaratı, Suriye hükümetinin gerçekten kimyasal silahlar ve özellikle de sarin maddesi kullandığı sonucuna vardı. Bununla birlikte istihbarat raporu, nihayetinde Obama’nın Suriye’yle mücadele konusundaki politikasını değiştirmesine yol açsa bile, ABD’yi askerî bir tepkiye sevk etmedi. 13 Haziran 2013’te Obama’ya çok yakın ve Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisi olan Ben Rhodes bir açıklamada bulundu. Bu açıklamada ABD yönetiminin, Esed’in kimyasal silah kullanımına karşılık olarak General Selim İdris’i ve muhalif Suriye Askerî Konseyi’ni daha fazla destekleyeceği bildirildi. Bu, muhalif Özgür Suriye Ordusu’na güçlü ve etkili yardımlar programının başlangıcıydı. (Gerçi öldürücü yardım programı işe yaramadı, ama bu başka bir hikâye.)

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) yönelik artan bu yardımlar, Esed’i caydırmadı. 21 Ağustos 2013 Çarşamba günü ofisime gittiğimde bilgisayarımdaki posta kutum, Suriyeli muhalifler arasındaki kaynaklarımdan gelen anlatılarla doluydu. Bu anlatılara göre görünüşte Şam’ın Guta kentinde meydana gelen kimyasal bir saldırıda binden fazla kişi hayatını kaybetmişti. Beyaz kefenlere sarılmış onlarca cesede ve çok sayıda çocuğa dair birçok video kesiti de vardı. Manzara korkunçtu ve Halep ile İdlib vilayetlerinde daha önce gördüğümüz şeylere benzemiyordu. Bu kez Beyaz Saray’ın kırmızı çizgi tehdidini uygulamaktan başka çaresi yoktu. Gazeteciler, Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki günlük basın açıklamalarında Başkan’ın Esed’i dizginlemek için askerî güç kullanıp kullanmayacağını soruyordu. Beyaz Saray’ın ilk cevabı, Esed hükümetinin BM’ye bağlı soruşturma ekibinin Suriye’nin Guta kentine giriş izni vermesi gerektiği oldu. Şam’ın BM ekibinin ilgili bölgelere girmesine izin vermeye isteksiz olmasında şaşılacak bir şey yok.

"Nisan ayında ABD istihbaratı, Suriye hükümetinin kimyasal silah ve özellikle de sarin maddesi kullandığı sonucuna vardı. Ancak bu istihbarat raporu, ABD’yi askerî karşılığa sevk etmedi."

Kapalı kapılar ardında

Bu esnada kapalı kapılar ardında ABD yönetimi, Başkan’ın Esed hükümetini caydırmak ve onu kimyasal silah kullanımından bir kez daha menetmek için askerî saldırı emri vermesi gerekip gerekmediğini tartışıyordu. İstihbarat raporları, Esed’e yakın karar sahipleri çevresinin gergin olduğuna işaret etti. Dışişleri Bakanı John Kerry’yi önerilen askerî saldırıları şu üç sebeple desteklemeye çağırdım. Öncelikle Esed, bu saldırılar olmazsa kimyasal silah kullanımına devam edecekti. Sonra güçlü bir askerî darbe Esed’in ordusunu zarara uğratabilir ve Esed hükümetindeki unsurları, Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yeniden başlaması konusunda hemfikir olduğu Cenevre’deki BM barış görüşmelerini kabul etmek zorunda bırakabilirdi. Son olarak da Kerry’yi, ABD’nin bu hava saldırılarını gerçekleştirmemesi durumunda, Nusra Cephesi gibi radikal muhaliflerin bizim Guta meselesini görmezden gelmemizden istifade ederek asker sayısını Selim İdris gibi ılımlı muhaliflerin aleyhine olarak artırabileceği konusunda uyardım. John Kerry, bu öneriyi hemen kabul etti.

Guta’ya yönelik 21 Ağustos saldırısından sonraki hafta Beyaz Saray’da Esed’i caydırmak ve kimyasal silah kullanımına karşı koymak için daha fazla tartışma toplantısı düzenlendi. Moskova ile Şam’ın muhalefetin kendisine bağlı bölgelerdeki sivillere saldırdığı yönündeki suçlamalarına yanıt olarak Ben Rhodes, 30 Ağustos’ta bir açıklama yayınladı. Açıklamaya göre ABD istihbaratı, söz konusu saldırılarda Suriye ordusunun sorumlu olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulamıştı. Bu açıklama dikkat çekiciydi, çünkü Suriye liderliği içindeki telefon konuşmalarını takip ettiğimizi ortaya çıkarmıştı. Washington’ın bu tür yetenekleri resmen kabul etmesi istisnai bir durumdu, zira düşman istihbaratının, onların telefon konuşmalarını takip edebileceğimizi bilmesini istemezdi.

Bu arada Beyaz Saray, Pentagon’un yayınladığı ölüm listelerini gözden geçiriyordu. Başkan, üst düzey bakanlar ve komutanlar ile son toplantının 30 Ağustos Cuma günü yapılacağından haberdardık. Aynı şekilde bakanlar ile üst düzey generallerin Esed rejimine karşı önerilen saldırıları desteklediğini de biliyorduk. O haftanın sonu, Amerika’da uzun bir tatildi ve genelde memurlar sahillere ya da dağlara gitmek üzere Washington’dan ayrılırdı. Ancak biz tatillerimizi iptal edip cumartesi sabahı idarede bulunma emri aldık.

ABD saldırılarının mahiyetini açıklamak için dünyanın dört bir yanındaki büyükelçiliklerimize göndermek üzere mektuplar hazırlamakla görevlendirileceğimizi düşünmüştüm. Ancak cumartesi sabahı bilgisayarımdaki posta kutuma ABD’nin askerî harekâtına dair herhangi bir rapor gelmedi. Sonra öğrendik ki Başkan, saat tam 1’de konuşma yapabilir. İş yerindeki yöneticim Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones ile onun ofisinde bir araya geldim. Obama’nın hava saldırılarının başladığını ilan etmesini bekliyorduk. 2009 yılında Nobel Barış Ödülü almış olan Obama, Rusya veto hakkını kullanacağı için BM Güvenlik Konseyi kararına erişemese bile Suriye’ye saldırıda bulunmaya niyetli olduğunu söyledi. Obama, Kongre’nin onayı olmadan saldırı emri verme yetkisine sahip olduğunu, ancak bu işin tehlikesi sebebiyle bu yetkilerden feragat edip önce Kongre’nin bu saldırıları onaylamasını beklediğini iddia etti. Bu, kırmızı çizgi konusunda uğradığım ikinci şoktu ama şoka uğrayan tek ben değildim. Fransalı bir meslektaşım bana Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Obama ile iş birliği içerisinde Suriye’ye saldırmaya tamamen hazır olduğunu, ancak ABD’nin kararının rahatsız edici bir sürpriz olduğunu bildirdi.

Ertesi hafta Kongre toplantılarında Kerry ile Savunma Bakanı Chuck Hagel ile görüştüm, lakin görevimiz imkânsızdı. Öte yandan Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerine saldırıların Suriye hükümetini zarara uğratacağını ve kimyasal silah kullanımı senaryosunu tekrarlamasını engelleyeceğini bildirdik. Irak savaşı sonrası yaşanan genel gerilimin üzerine onların korkularını yatıştırmak için saldırıların küçük ve sınırlı olacağı konusunda teminat verdik. Kongre üyelerinin birçoğunun küçük ve sınırlı saldırıların Esed’i nasıl caydırabileceğini anlamaması şaşırtıcı değil. Bununla birlikte Kongre Üyesi Michael McCaul gibi diğerleri, saldırıların Esed’i düşürmesi ve Suriye’yi altın tepside cihatçılara teslim etmesi ihtimalinden endişe duyduklarını dile getirdi. McCaul, kimyasal silahlar üzerinde kontrol kurularak Esed’in iktidarda bırakılmasının cihatçıların Suriye’yi ele geçirmesine izin verilmesinden daha iyi olduğunu ifade etti (Bugüne dek McCaul’un, Suriye hükümeti çökerse, Saddam Hüseyin hükümeti 2003 yılında çöktüğünde olduğu gibi, cihatçıların Suriye’nin kontrolünü muhakkak ele geçireceği yönündeki kanaatinden epey şüphe duydum).

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Güney Carolina Temsilcisi Joe Wilson gibi başka Cumhuriyetçiler de Obama’nın saldırılara başlamak için istediği izni vermedi. Eylül ayının ikinci haftasında Beyaz Saray Yasama İşleri Ofisi, Temsilciler Meclisi’nin toplam 432 üyesinin dörtte birini aşmayacak kadarının askerî saldırı kararı lehinde oy kullanacağı sonucuna vardı. Senato’da ise Dış İlişkiler Konseyi neredeyse saldırıları onaylamıştı, ancak daha sonra tüm Senato’dan destek alamadı ve sonuç olarak hiçbir Senato üyesi, oy kullanmadı.

"ABD yönetimi, Başkan’ın Esed hükümetini caydırmak ve bir kez daha kimyasal silah kullanımını önlemek için askerî saldırı emri vermesi gerekip gerekmediğini tartıştı. İstihbarat raporları, Esed’e yakın karar sahipleri çevresinin gergin olduğuna işaret etti."

Çıkmaz yol

Guta saldırıları üzerinden daha bir ay geçmemişken çıkmaz bir yola girdik. Daha sonra Moskova, Suriye’nin tüm kimyasal silahlarından vazgeçmesini sağlayacağını iddia etti ve böylece Obama’nın itibarını korudu. Eylül ayı sonlarında Cenevre’de Ruslarla yapılacak anlaşmayı müzakere eden heyette Kerry’ye katıldım. Heyetteki teknik ekibimize eski bir arkadaşım olan Silahsızlanmadan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Thomas Countryman liderlik etti. Görüşmeler sırasında ondan Amerikalıların Suriye’nin kimyasal silahları konusunda Rusların aslında siyasi olan heyetine göre daha fazla teknik bilgi sahibi olduğunu öğrendim. Ben Ruslara güvenmiyordum ve Kerry’ye, anlaşmayı ihlal etmesi halinde Rusların Esed’e karşı harekete geçmeyi kabul edeceğinden nasıl emin olabileceğimizi sordum. Kerry de cevap olarak Rusların, Güvenlik Konseyi’nin BM Sözleşmesi Yedinci Bölüm anlaşması uyarınca adım atacağı sinyalini açıkça kabul edebileceklerini söyledi. Kaynak olarak BM güvenlik Konseyi’nin Ekim 2013’te yayınlanan ve Suriye’nin kimyasal silah programını ortadan kaldırma şartlarını belirleyen 2118 sayılı kararının son paragrafına, 21’inci kısma bakabilirsiniz. Buna göre anlaşmayı ihlal etmesi halinde Suriye’nin cezalandırılması öngörülmektedir.

Obama daha sonra Suriye’ye saldırmama kararının, bir başkan olarak en büyük başarılarından biri olduğunu açıkladı. Bunun için üç gerekçesi vardı. Öncelikle Obama bize, ümitsiz vaziyetteki Esed’in kimyasal silah kullanımına devam etmeyeceğinden ve böylece bizi ona karşı yeniden gerilimi tırmandırmaya mecbur bırakmayacağından nasıl emin olabileceğimizi sordu. Esed’i caydırabilmek için ne kadar ileri gitmemiz gerekeceği konusunda Başkan’a sunacak bir tasavvurumuz yoktu. ABD’den istenen askerî operasyonun küçük ve sınırlı olmanın ötesinde daha büyük olma gibi tehlikeli bir ihtimal de vardı. Afganistan, Irak ve Libya’daki askerî operasyonlardan çıkarılacak ders, öngörülemeyen sorunların her zaman olduğu yönündeydi.

Elbette ABD siyaseti de Obama’nın düşüncelerinin şekillenmesinde büyük bir rol oynadı. Cumhuriyetçi Parti’nin Obama’nın iç ve dış politikalarına yönelik eleştirileri sertti. Obama, saldırıların sorumluluğunun bir kısmını Cumhuriyetçilerin üstlenmesini istedi. Nitekim oylama çağrısının Cumhuriyetçileri, gelecekte askerî operasyonun ağır bir yük haline gelmesi durumunda eleştirmekten alıkoymasını umuyordu. Gelgelelim siyasi gerçeklik oydu ki Cumhuriyetçiler, alacağı karar ne olursa olsun Obama’yı eleştirmekten geri durmayacaklardı. Kongre Üyesi Joseph Wilson gibi bazı Cumhuriyetçiler, Obama’nın Kongre’den yeşil ışık almadan askerî güç kullanması halinde görevden alınması için çabalayacağı konusunda uyardı. Cumhuriyetçiler, Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde ettiği ve Temsilciler Meclisi’nde ABD anayasasına göre güveni geri çekme süreci başladığı için Obama, bu tehdit duymazdan gelemedi.   

Bir avukat olarak Obama bile Temsilciler Meclisi’ne aldırış etmeyen ve kendi başına savaş başlatan bir başkan fikrinden rahatsızdı. Obama daha önce çok ileri gidip Kongre’de ciddi bir tartışma açmadan Irak’ta savaş başlattığı için Bush Jr.’ı eleştirmişti.

Obama, 1965-1966’da Vietnam’daki gerilim esnasında yaşanan aynı sorunu hatırına getirdi. Hele bir de daha fazla kimyasal silah kullanma ihtimali olan Suriye hükümetinden ötürü Suriye’deki askerî operasyon uzarsa… Obama Kongre’nin ABD’nin siyasi yöneliminde bir rol oynaması gerektiğine kanaat getirdi.

Böylece 2014’ün sonunda BM ile Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW), Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararı uyarınca Suriye’nin kimyasal silah programının imhasını tamamladıklarını iddia ettiğinde Obama, isabetli bir karar verdiğini düşündü. Gelgelelim 2016 yılında OPCW, Suriye hükümetinin tüm kimyasal silahlarını ve tesislerini ortaya çıkarmadığını duyurdu. Daha da kötüsü OPCW’nin uzman ekipleri, daha sonra Suriye hükümetini, 2017’deki Han Şeyhun ve el-Latamina saldırıları ile 2018’deki Serakıb ve Duma saldırılarının arkasında olmakla suçladı. Bu saldırılar, en az 120 sivilin ölmesine sebep olmuştu.

Rusların Eylül 2013’te Cenevre’de BM Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararının 21’inci maddesi ile ilgili Kerry’ye verdiği söze rağmen Rusya, bu ihlaller üzerine Batı’nın Esed’i cezalandırmaya yönelik her türlü çabasına karşı veto hakkını kullanmaktan çekinmedi. Bununla beraber Obama ve onun siyasi müttefikleri, Esed’in kimyasal silah yeteneklerinin çoğu 2014’te imha edilmemiş olsaydı, Esed’in kimyasal saldırılarının çok daha kötü olacağını söylüyorlar. Şimdi burada tarihi gözden geçirirken, bu görüşün sahipleriyle hemfikir olduğumu zannetmiyorum. Zira Esed, kimyasal silah kullanımını sadece 2013’teki kadar ihtiyaç duymadığı için azalttı, çünkü Rus Hava Kuvvetleri’nin müdahalesi, askerî dengeyi Esed lehine değiştirdi.

"Cumhuriyetçi Parti’nin Obama’nın iç ve dış politikalarına yönelik eleştirileri sertti. Obama, saldırıların sorumluluğunun bir kısmını Cumhuriyetçilerin üstlenmesini istedi."

Nusra ve DEAŞ

Yine biliyoruz ki Obama’nın çizdiği kırmızı çizgiyi savunmak adına askerî bir saldırı başlatma tehdidinden geri adım atmasının ardından Nusra Cephesi ile DEAŞ unsurlarının sayısı arttı. Bu iki örgütün başarısı, sadece Obama’nın kararıyla alakalı değil tabi. Guta saldırısının ardından yaptıkları propaganda da Suriyelileri, Batı’dan daha iyi savundukları iddiasına ışık tuttu. Ocak 2014’te Cenevre-2 barış müzakerelerine başladığımızda Esed, Amerikalıların savaşa doğrudan müdahil olmayacaklarından artık emindi. Suriye hükümeti, Rusya’dan aldığı destekle yine hızlı bir şekilde Cenevre-2 görüşmelerinin şartlarını ihlal ederek, bu şartların etkisiz olmasına sebep oldu.

Ama Obama, Esed’i kimyasal silah kullanımından caydırmak için saldırı seçeneğinin kullanılmasının zorluğu konusunda haklıydı. 2017 yılında Trump’ın emriyle Şayrat Hava Üssü’ne düzenlenen baskının, Esed’i 2018 yılında Duma’da yeniden kimyasal silah kullanmaktan alıkoymaması buna delil olarak sunulabilir. Duma’ya kimyasal silahlarla saldırılmasının ardından Fransa ve Birleşik Krallık’ın tepkisi, 2017’deki Amerikan saldırısından daha büyük oldu. Bununla beraber Trump’ın Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ABD istihbaratının Mayıs 2019’da İdlib vilayetinde yaşanan çatışma esnasında Suriye hükümetinin Lazkiye’de bir kez daha klor gazı kullandığından haberdar olduğunu belirtti.   

Obama’nın kırmızı çizgi tecrübesinden alınacak iki büyük ders var. Bunlardan ilki, hükümetin söylemlerinin yapabildikleri ve gerekirse gerçekten yapabilecekleriyle uyumlu olmasının oldukça önemli olmasıdır.  Obama, 2013 yılında gösterdiği tereddütten ötürü, Ortadoğu’daki güvenilirliğini büyük oranda kaybetti. Özel olarak Suriye’ye ilişkin ikinci ders ise şu: Bizzat Obama 31 Ağustos’ta ABD ordusunun Suriye’deki iç savaş krizini çözemeyeceğini bizzat söyledi. Bunda haklıydı. Çünkü siyasi çözümü bulabilecek olanlar yalnızca Suriyelilerdir.

"Obama, Esed’i kimyasal silah kullanımından caydırmak için saldırı seçeneğini kullanmanın zorluğu konusunda haklıydı. 2017 yılında Trump’ın emriyle Şayrat Hava Üssü’ne düzenlenen saldırının Esed’i 2018 yılında Duma’da tekrar kimyasal silah kullanmaktan alıkoymaması buna delil olabilir."

Esed hükümetiyle normalleşmeye son vermek ve Suriye’ye yönelik yaptırımları artırmak için temsilciler McCaul ile Wilson liderliğinde Kongre’de gösterilen mevcut çabaya şöyle bir baktığımda, Eylül 2013’teki engelsiz rollerini hatırlıyorum. Bu iki isim ne o zaman sıradan Suriyelilerin refahıyla ilgileniyorlardı ne de şimdi. Bu iki adamın tek yaptığı, Biden’ın Suriye politikasında siyaseten zayıf noktaları kullanmaya çalışmaktı.  

Nihayetinde mesele Suriye’yle değil, Amerikan iç siyasetiyle ilgili. Biden’ın Suriye’ye yönelik politikasının Trump’ınkinden pek de farklı olmadığını hatırlayalım. Suriye krizine yönelik bir Amerikan çözümü 2013’te de yoktu şimdi de yok.

* ABD’nin son Şam Büyükelçisi (2011-2014) olan Robert Ford’un analizi Şarku'l Avsat tarafından Al-Majalla dergisinden  tercüme edildi



ABD Donanması, Trump’ın isteklerini yerine getirmek için yeni uçak gemilerinin tasarımlarını gözden geçiriyor

San Diego’dan yola çıkan USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde sıralanan denizciler ve deniz piyadeleri... 3 Ocak 2021 (AP)
San Diego’dan yola çıkan USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde sıralanan denizciler ve deniz piyadeleri... 3 Ocak 2021 (AP)
TT

ABD Donanması, Trump’ın isteklerini yerine getirmek için yeni uçak gemilerinin tasarımlarını gözden geçiriyor

San Diego’dan yola çıkan USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde sıralanan denizciler ve deniz piyadeleri... 3 Ocak 2021 (AP)
San Diego’dan yola çıkan USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde sıralanan denizciler ve deniz piyadeleri... 3 Ocak 2021 (AP)

ABD Donanması, yeni uçak gemilerinin tasarımında, Başkan Donald Trump’ın bu savaş gemileri için tercih ettiği tasarıma daha fazla uyum sağlamak amacıyla kapsamlı bir değişiklik yapmayı değerlendiriyor. Konuya ilişkin bilgi sahibi yedi mevcut ve eski ABD’li yetkiliye göre, söz konusu değişiklik yeni uçak gemilerinin temel tasarımını önemli ölçüde etkileyebilir.

Yetkililer, Washington Post’a yaptıkları açıklamada, Donanmanın uçak gemisinin komuta merkezi olarak görev yapan çok katlı kumanda kulesinin daha öne, geminin orta bölümüne yakın bir noktaya taşınmasının mümkün olup olmadığını değerlendirdiğini söyledi. Bu değişiklikle gemilerin daha eski uçak gemilerine benzer bir görünüme kavuşmasının amaçlandığı belirtildi. Daha önce kamuoyuna açıklanmayan bu tasarım incelemesinin, Trump’ın yeni Ford sınıfı uçak gemilerinin görünümüne ilişkin endişelerine yanıt olarak gündeme geldiği kaydedildi. Söz konusu gemilerde kumanda kulesi, geminin kıç bölümüne yakın bir konumda bulunuyor.

Donanma tarafından yürütülen değerlendirmenin zamanlaması ve kapsamı belirsizliğini korurken, mevcut ve eski yetkililer gazeteye yaptıkları açıklamada böyle bir değişikliğin ciddi miktarda zaman ve maliyet gerektireceği konusunda uyarıda bulundu. Yetkililer, konunun hassasiyeti nedeniyle isimlerinin açıklanmaması kaydıyla konuştu.

Trump döneminde ikinci değişiklik

Komuta merkezinin taşınması, perşembe günü yayımladığı ulusal güvenlik muhtırasıyla Donanmaya gelecekteki uçak gemilerinde uçakların güverteden fırlatılmasına yardımcı olan eski buharlı mancınık sistemlerine geri dönülmesi yönünde bir plan hazırlanması talimatı veren Başkan’ın talebiyle gündeme gelen ikinci büyük tasarım değişikliği olacak.

Mevcut ve eski yetkililer, Trump’ın yeni uçak gemilerinin İkinci Dünya Savaşı sırasında hizmette olan gemilere daha çok benzemesini tercih ettiğini belirtti.

Üst düzey eski bir ABD’li yetkili, Donanmanın bu konuyu Trump’ın ilk başkanlık döneminde de incelediğini aktardı. Yetkili, o dönemde yapılan bir çalışmanın komuta merkezinin taşınmasının yeniden tasarım süreçlerinde milyarlarca dolara mal olabileceği ve programda ciddi gecikmelere yol açabileceği sonucuna vardığını ifade etti. Eski yetkili, “Çalışma, bunu gerçekleştirmek için gereken maliyet ve sürenin son derece muazzam olacağı sonucuna varmıştı” dedi.

‘Büyük aksama’

Ford sınıfı üç uçak gemisi farklı geliştirme aşamalarında bulunuyor. USS John F. Kennedy filoya katılmaya yaklaşırken, USS Enterprise ve USS Doris Miller gemilerinin inşası ise devam ediyor. Bu sınıfın ilk gemisi olan USS Gerald R. Ford ise halihazırda hizmete girmiş durumda ve yakın zamanda Ortadoğu’daki uzun süreli görevini tamamladı.

cdvfgthyj
 ABD Donanması’ndan bir denizci, 5 Ağustos 2026’da İran ile yaşanan çatışma sırasında Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ün güvertesinden 314. Deniz Saldırı Savaş Uçağı Filosu’na ait bir F-35C Lightning II savaş uçağını havalandırıyor. (ABD Donanması – Reuters)

Kongre Bütçe Ofisi’nin tahminlerine ve Donanmanın en son gemi yapım planına göre, önümüzdeki kırk yıl içinde her biri gelecekte 22 milyar dolara mal olması beklenen 10 adede kadar Ford sınıfı uçak gemisinin inşa edilmesi planlanıyor.

Eski bir ABD Donanması subayı ve Washington merkezli muhafazakâr bir düşünce kuruluşu olan Hudson Enstitüsü’nde denizcilik araştırmacısı olan Bryan Clark, komuta merkezinin taşınmasının ‘büyük bir yeniden tasarım’ olacağını söyledi. Clark, uçak gemisinin tasarımındaki böyle bir değişikliğin geminin yüzme kabiliyetini ve ağırlık dağılımını etkileyeceğini ve ciddi bir maliyet getireceğini belirterek, “Tasarımı değiştirebilirsiniz ancak bu durum büyük bir aksamaya yol açar” dedi.

Savunma Bakanlığı ve Donanma, yorum taleplerini Beyaz Saray’a yönlendirirken; Beyaz Saray, Trump’ın gelecekteki Ford sınıfı gemilerde komuta merkezinin yerinin değiştirilmesi yönündeki talebine ilişkin soruya yanıt olarak yeni ulusal güvenlik muhtırasına işaret etti. Ancak muhtırada bu konuya değinilmiyor.

Hem mancınıklar hem de komuta merkezi üzerindeki olası değişiklikler hakkında bilgi sahibi olan bir diğer ABD’li yetkili, Donanmanın yol açabileceği ciddi gecikmeler ve maliyet aşımları nedeniyle her iki konuyu da ciddiyetle ele aldığını söyledi.

Trump, savaş gemilerinin tasarımlarıyla ilgileniyor

Trump’ın tasarımları değiştirme yönündeki ilgisi, Beyaz Saray’ın savaş gemisi inşasının karmaşık ayrıntıları üzerindeki nüfuzunun arttığına işaret ediyor.

Beyaz Saray’a dönmesinden bu yana Trump, sıkıntı içindeki gemi yapım sektörünü ‘canlandırma’ sözü verdi ve bu dosyayla ilgili birkaç başkanlık kararnamesi yayımladı.

Perşembe günü yayımlanan ulusal güvenlik muhtırası, diğer değişikliklerin yanı sıra Ford sınıfı uçak gemilerinde kullanılan gelişmiş elektromanyetik mancınık sisteminin yeniden buhar gücüne dönüştürülmesini öngörüyor. Belgede, yönetimin ‘kanıtlanmış, güvenilir ve uygun maliyetli gemi tasarımları ile teknolojilerini’ tercih ettiği vurgulanıyor.

Trump, Donanmaya ait savaş gemilerinin tasarımına olan ilgisini defalarca gösterdi. Geçen yıl, ‘Altın Filo’ olarak adlandırdığı vizyonuna liderlik edecek yeni bir savaş gemisi sınıfı inşa etme planlarını açıklamış; bu durum, söz konusu gemilerin ABD’nin sınırlı gemi yapım kapasitesini Donanmanın ihtiyaç duymadığı bir tasarıma harcayacağını savunan birçok denizcilik analisti ve Kongre üyesinin tepkisini çekmişti.

Kongre Bütçe Ofisi daha sonra Trump sınıfı savaş gemilerinin maliyetinin 30 yıllık süreçte yaklaşık 275 milyar doları bulacağını, ilk geminin tamamlanmasının ardından gemi başına maliyetin ise 18 milyar dolara ulaşacağını tahmin etmişti.

Milyarlarca dolar

Çok sayıda yetkili, gemi tasarımında yapılacak böyle bir değişikliğin milyarlarca dolara mal olabileceğini ve ABD gemi yapım sektörünün mustarip olduğu kronik gecikmeleri daha da kötüleştirebileceğini belirtti.

Ford sınıfının ilk gemisi olan USS Gerald R. Ford’un inşası 17 yıl sürmüştü. Geminin tasarımında yer alan ve aralarında Donanmanın o zamandan bu yana yüksek etkinliğini övdüğü elektromanyetik mancınık sisteminin de bulunduğu yeni teknolojiler gecikmelere yol açmıştı.

Ford sınıfı uçak gemileri, tasarımları 1960’ların sonuna dayanan Nimitz sınıfı gemilerin yerini kademeli olarak alacak.

Programa hâkim mevcut ve eski üç ABD’li yetkili Washington Post’a yaptıkları açıklamada, komuta merkezinin yeni gemilerde arka kısma taşınmasının verimlilik ve güvenlik gerekçeleriyle gerçekleştirildiğini söyledi.

Yetkiler, bu değişikliğin sadece uçakların kalkış yapacağı mancınıkların yakınında daha fazla park alanı sağlayarak mürettebatın uçakları fırlatma süresini azaltmakla kalmayıp, aynı zamanda uçakların iniş için geri döndükleri anlarda hava türbülansı olasılığını azaltarak iniş güvenliğini artırdığını açıkladı.

ABD Donanmasının su üstü filosu, kısmen önceki ABD yönetimlerinin küresel krizler karşısında uçak gemilerini yoğun bir şekilde kullanması nedeniyle, yıllardır bakım çalışmalarındaki gecikmelerden ve düşük harbe hazırlık seviyelerinden mustarip.

İran’la savaşın baskısı mı?

İran ile devam eden savaş ortamında Trump dönemindeki Savunma Bakanlığı, İran limanlarına yönelik saldırılar düzenlemek ve abluka uygulamak üzere Ortadoğu’ya daha fazla deniz unsuru sevk ederek uçak gemisi filosunun harbe hazırlık seviyesi üzerindeki baskıyı artırdı.

Ford uçak gemisinin kendisi de çıkan bir yangının çok sayıda mürettebatın yatakhanesini kullanılamaz hale getirmesinin ardından bu yılın başlarında sona eren uzun bir askeri intikale sahne oldu. Yetkililer ayrıca, Donanmaya ait en yeni uçak gemisinin, gemideki yüzlerce tuvalete hizmet veren ‘vakumlu atık toplama’ sisteminde sorunlarla karşılaştığını kabul etti.

USS Abraham Lincoln’ün durumu

Demokrat milletvekilleri bu hafta Savunma Bakanı Pete Hegseth’ten, kasım ayından bu yana Ortadoğu’da görev yapan USS Abraham Lincoln uçak gemisindeki koşulların hızla kötüleştiğine ilişkin yeni haberlerin soruşturulmasını talep etti.

USS Abraham Lincoln uçak gemisindeki denizcilerin aileleri durum hakkında alenen konuşurken, Donanma bir mürettebat üyesinin denize düşmesi olayını araştırıyor ve olayın ruh sağlığı sorunlarıyla bağlantılı olabileceğini belirtiyor.

Perşembe günü Panama’ya yaptığı ziyaret sırasında gazetecilere konuşan Hegseth, bu haberleri ‘tamamen çarpıtılmış’ olarak niteledi.

Gemideki yaşam koşulları ve görev süresinin uzunluğuna ilişkin sorular devam ederken Trump, Andrews Ortak Üssü’nde gazetecilere yaptığı açıklamada USS Abraham Lincoln uçak gemisinin denizde kaldığı sürenin ‘kesinlikle yetersiz’ olduğunu söyledi.

USS Abraham Lincoln, mürettebatının mürettebata dinlenme imkânı sağlayacak bir liman ziyareti yapmaksızın denizde 200 gün geçirdiği uzatılmış bir muharebe görevinde bulunuyor. Önümüzdeki haftalarda yerini USS George Washington’ın alması planlanıyor.


Tahran: Hürmüz için Umman'la ortak bildiri görüşmeleri sürüyor

Umman Dışişleri Bakanı Bedr al-Busaidi, Cenevre'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile istişarelerde bulundu (Reuters)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr al-Busaidi, Cenevre'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile istişarelerde bulundu (Reuters)
TT

Tahran: Hürmüz için Umman'la ortak bildiri görüşmeleri sürüyor

Umman Dışişleri Bakanı Bedr al-Busaidi, Cenevre'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile istişarelerde bulundu (Reuters)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr al-Busaidi, Cenevre'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile istişarelerde bulundu (Reuters)

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Maskat'ın Hürmüz Boğazı'ndaki gemi geçiş güzergâhına ilişkin bir anlaşmaya vardığını ve düzenlemelere dair ortak bildiri yayımlanması için görüşmelerin sürdüğünü söyledi.

İran Savunma Bakanlığı'na bağlı Defa Press'in haberine göre Bekayi, Umman'la görüşmelerin savaşın sona erdirilmesine yönelik mutabakat zaptının imzalanmasıyla yaklaşık aynı dönemde başladığını ve son üç hafta içinde ilerleme kaydedildiğini belirtti.

Bekayi, “deniz trafiğinin seyir güzergâhının belirlenmesini”, güvenlik ve çevresel unsurların dikkate alındığı “teknik bir çalışma” olarak nitelendirdi. Düzenlemelerin hazırlanmasına İran'daki ilgili tüm kurumların ve savunma kuruluşlarının katıldığını ifade etti.

Görüşmelerin şu aşamada varılan mutabakatı içeren ortak bildirinin yayımlanmasına odaklandığını belirten Bekayi, Tahran'ın son haftalarda Maskat'la deniz ulaşım güzergâhı konusunda bir mutabakata varıldığını duyurduğunu, ancak ABD'nin “müdahalelerinin” sürecin tamamlanmasını engellediğini söyledi.

Bekayi, Umman'la gemilerin geçiş güzergâhına ilişkin anlaşmanın Hürmüz Boğazı'nın derhal yeniden açılacağı anlamına gelmediğinin altını çizdi.

Arakçi: Teknik görüşmeler yakında sonuçlanabilir

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de dün yaptığı ayrı açıklamada, Umman'la Hürmüz Boğazı konusunda yürütülen teknik görüşmelerin kısa süre içinde sonuçlanabileceğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın İran devlet haber ajansı ISNA'dan aktardığına göre Arakçi, Maskat'la yürütülen görüşmelerin ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik temaslardan tamamen ayrı olduğunu ve boğazdan geçen gemiler için deniz koridorlarının belirlenmesine odaklandığını kaydetti.

Arakçi, “Umman'la görüşmeler sürüyor, ancak bunlar tamamen ayrı görüşmeler” ifadelerini kullandı.

Görüşmeleri, “Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiği için deniz koridorlarının belirlenmesine ilişkin teknik bir çalışma” olarak nitelendiren Arakçi, “Bu, iki ülkenin uzmanları arasında yürütülen teknik bir çalışma. Silahlı kuvvetler de sürece katılıyor” açıklamasında bulundu.

İran Dışişleri Bakanı, askeri kurumların bu konuda “esas görüş sahibi” olduğunu belirtti.

thyuı
Umman Sultanı Heysem bin Tarık, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'yi kabul etti.

Washington'la müzakerelerin yeniden başlaması konusunda karar yok

Arakçi, Tahran'ın ABD ile müzakereleri yeniden başlatma konusunda henüz bir karar almadığını da belirtti.

ISNA'nın haberine göre Arakçi, Katar ve Pakistan'ın arabulucu olarak İran'la temas halinde olduğunu ve mesaj alışverişinin sürdüğünü söyledi. Ancak bu temasların “kesinlikle müzakere anlamına gelmediğini” vurguladı.

Arakçi, İslamabad mutabakatının İran açısından “ateşkes” değil, “savaşın sona erdirilmesini” öngördüğünü belirtti.

ABD'nin mutabakatı ihlal ettiğini ve bunun sonucunda çatışmaların yeniden başladığını savunan Arakçi, İran'ın bakış açısına göre uzatılması gereken “60 günlük ateşkes” diye bir durum bulunmadığını söyledi.

İranlı bakan ayrıca ABD ile önceki iletişim kanallarının artık işlevsel olmadığını ve Tahran'ın başlangıçta geçici, ilerleyen aşamalarda ise kalıcı bir kanala dönüşebilecek “geçici bir güzergâh” oluşturmak için çalıştığını ifade etti.

Fransa'nın haber ajansı AFP'nin aktardığına göre haziran ayında Washington ile Tahran arasında imzalanan mutabakat zaptında, İran ve Umman'ın boğazın gelecekteki düzenlemelerini diğer Körfez ülkeleriyle istişare ederek ve “yürürlükteki uluslararası hukuka uygun şekilde” ele alması öngörülüyor.

Tahran ise Maskat'la teknik düzenlemeye varılması ile boğazın tamamen yeniden açılması kararının birbirinden ayrı olduğunu savunuyor. İran, boğazın tamamen açılmasını savaş ve ABD'nin uyguladığı abluka konusunda yerine getirilmesini istediği diğer şartlara bağlıyor.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi cuma günü yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump'ın sözlerine yanıt olarak Hürmüz Boğazı'nın “İran'a ait olduğunu, İran'a ait kalacağını” söyledi.

Garibabadi, X hesabından yaptığı paylaşımda, boğazın “ne bir paylaşımla ne de bir uçak gemisiyle ele geçirilebileceğini” belirterek, İran'ın “tehditlerden korkmadığını ve güç gösterilerinden çekinmediğini” ifade etti.

Garibabadi ayrıca ABD'nin “ağır ve stratejik yenilgiler” aldığını savunarak, boğazın “İran'ın emri dışında ne kapatılacağını ne de açılacağını” öne sürdü.

Açıklamalar, Trump'ın cuma günü “İran'ın yenilgisinin tamamlanmasının” ardından Hürmüz Boğazı'nı kısa süre içinde “ABD toprağı” ilan edeceğini söylemesinin ardından geldi.

Wall Street Journal daha sonra Beyaz Saray'dan ismi açıklanmayan bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Trump'ın sözlerinin “şaka” olduğunu belirtti.

Trump son günlerde ABD'nin boğazı “tamamen kontrol ettiğini” de tekrarlamıştı. Trump, Fox News'a verdiği röportajda, “Tamamen kontrol ediyoruz, ona sahibiz; gerçek anlamda Hürmüz Boğazı'na sahibiz” demişti.

ABD Başkanı ayrıca Washington'un “gemilerin geçmesine izin vermek istediği zaman izin verdiğini” söylemiş ve ABD ablukasını “çelik bir duvar”a benzetmişti.

ABD, İran limanlarına deniz ablukası uygularken, İran da boğazdan geçen deniz trafiğine kısıtlamalar getiriyor.

Ablukaya ilişkin son güncellemede ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), cuma günü ABD güçlerinin kısıtlamalara uyulmasını sağlamak amacıyla 62 ticari geminin rotasını değiştirdiğini, üç gemiyi durdurduğunu ve iki gemiye çıkarak denetim gerçekleştirdiğini açıkladı.

Yeni deniz güzergâhları

İran ve Umman geçen hafta Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşım sisteminin değiştirilmesine yönelik görüşmeler gerçekleştirdi. Tahran, görüşmelerin ileri bir aşamaya geldiğini, ancak bunun boğazın tamamen yeniden açılması anlamına gelmediğini belirtiyor.

xcvfgbhyj
İran'ın güneyindeki Bender Abbas kentinin sahil kesiminde, Hürmüz Boğazı'na bakan bir heykel. (AFP)

Arakçi pazar günü yaptığı açıklamada, Maskat'la yeni bir deniz güzergâhının belirlenmesine ilişkin görüşmelerin “iyi ilerlediğini” ve “son aşamalarına” ulaştığını söylemişti. Uzmanların yeni düzenlemeye ilişkin haritaları hazırladığını belirten Arakçi, anlaşmaya varılması halinde mevcut deniz güzergâhlarının yerini yeni güzergâhların alacağını ifade etmişti.

Ancak Arakçi, “Bu, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması anlamına gelmiyor” demişti.

İran Dışişleri Bakanı, boğazın yeniden açılmasını Tahran'ın arabulucular vasıtasıyla Washington'a ilettiği diğer şartlara bağlamıştı.

İran ve Umman, yaklaşık 60 yıldır uygulanan deniz ulaşım sistemini değiştirmeyi değerlendiriyor. Tahran, savaş sonrasında ortaya çıkan güvenlik koşulları nedeniyle eski düzenlemelere dönülmesini kabul edilemez buluyor.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Garibabadi geçen hafta, planlanan sistem kapsamında gemi trafiğinin koordinasyonu ve tankerler ile ticari gemilere ilişkin bilgi paylaşımı için ortak bir İran-Umman merkezi kurulmasının öngörüldüğünü söylemişti.

İran'ın taslağına göre ticari gemiler Basra Körfezi'ne İran karasularından girecek ve çıkış güzergâhının bazı bölümleri de bu sulardan geçecek.

Yeni sistemin uygulanmaya başlamasıyla şu anda kullanılan iki geçici güzergâhın kaldırılması planlanıyor. Bunlardan biri Lark Adası yakınındaki kuzey güzergâhı, diğeri ise Umman karasularında bulunan güney güzergâhı.

İran Devrim Muhafızları'na bağlı Fars Haber Ajansı, geçen haftanın başında bir kaynağa dayandırdığı haberinde, belirli bir geçiş aşamasında gemilerin İran kıyılarına yakın kuzey koridorundan giriş yapacağını ve Umman kıyılarına yakın güney koridorundan çıkacağını bildirdi.

Geçici aşamanın ardından ise mevcut taslağa göre gemi trafiği, girişlerin İran tarafından yönetileceği orta koridora taşınacak. Çıkış trafiğinin yönetimi ise Tahran ve Maskat tarafından ortaklaşa yürütülecek.

Garibabadi, geçici düzenlemenin şartlara ve daha sonra kalıcı bir sisteme geçiş imkânına bağlı olarak iki ila dört ay veya daha uzun süre uygulanabileceğini söyledi.

Tahran, gemilerin giriş ve çıkışlarının onlarca yıldır uygulanan denizcilik düzenlemelerine göre gerçekleştirildiği eski sistemi sona erdirmek ve deniz trafiğinin yönetiminde İran'ın doğrudan rolünü güçlendirmek istiyor.

Washington ise deniz ulaşımının serbest olmasında ısrar ediyor ve İran'a boğaz üzerinde tek taraflı yetki verecek veya İran'ın gemilerden zorunlu ücret almasına imkân sağlayacak herhangi bir düzenlemeye karşı çıkıyor.

Ücretler ve hizmetler

Ücretler konusu da yeni sistem üzerindeki anlaşmazlıkların bir parçası olmayı sürdürüyor. Tahran, gemilerden alınabilecek ücretlerin sigorta, yakıt ikmali ve çevre hizmetleri gibi hizmetlerin karşılığı olacağını ve bunun mutlaka yük değerinin sabit bir yüzdesi şeklinde uygulanmayacağını belirtiyor.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi çarşamba günü ücret konusunun gündeme getirilmesini Basra Körfezi ve Umman Körfezi'nde meydana geldiğini savunduğu çevresel zararla gerekçelendirdi.

Bekayi, onlarca yıllık petrol tankeri trafiğinin yanı sıra savaş ve ABD'nin askeri varlığının deniz kirliliğini artırdığını söyledi.

İranlı sözcü, Hürmüz Boğazı'ndaki ticari deniz ulaşımından yararlanan bütün tarafların çevresel zararların giderilmesine katkıda bulunma konusunda “hukuki ve ahlaki sorumluluk” taşıdığını ifade etti.

Bekayi, bu zararların maliyetini kimin üstlenmesi gerektiğini de sorguladı: Bölgeden ihraç edilen enerjiyi tüketen ülkeler mi, denizcilik sigortası şirketleri mi, yoksa askeri operasyonlara katılan ülkeler mi?

İranlı sözcü, Tahran'ın yeni deniz ulaşım sistemi kapsamında önerdiği çevresel tedbirlerin ayrıntılarını ise açıklamadı.


Venezuela Cumhurbaşkanı: Bin 46 siyasi tutukluyu serbest bıraktık

Delcy Rodriguez (EPA)
Delcy Rodriguez (EPA)
TT

Venezuela Cumhurbaşkanı: Bin 46 siyasi tutukluyu serbest bıraktık

Delcy Rodriguez (EPA)
Delcy Rodriguez (EPA)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodríguez, yaptığı açıklamada, ülkede serbest bırakılan siyasi tutukluların sayısının bin 46'ya ulaştığını bildirdi. Bu sayı, insan hakları örgütlerinin açıkladığı rakamlarla örtüşmüyor.

Hükümet, cuma günü 131 siyasi tutuklunun serbest bırakıldığını duyurmuştu. Söz konusu tahliyeler, ocak ayında çıkarılan genel af ve muhalefetle varılan anlaşmanın ardından gerçekleşti.

Rodríguez, X hesabından dün yaptığı açıklamada, “Venezuela ulusal uzlaşı konusundaki kararlılığını bir kez daha teyit ediyor. Özgürlüklerinden mahrum bırakılan bin 46 vatandaş, Venezuelalılar arasında varılan anlaşmalar kapsamında evlerine döndü” ifadelerini kullandı.

Öte yandan insan hakları örgütü Foro Penal, dün yaptığı açıklamada, hükümetin cuma günü serbest bırakıldığını duyurduğu 131 tutukludan 72'sinin tahliye edildiğini doğrulayabildiğini belirtti.

Tahliyeler, ülkedeki geçiş sürecinin ele alınması amacıyla bazı muhalefet partileri ile iktidar partisi arasında ABD'nin arabuluculuğunda siyasi diyaloğun gerçekleştirilmesinden birkaç gün sonra gerçekleşti.

Delcy Rodríguez'in ocak ayında Nicolás Maduro'nun devrilmesinin ardından iktidara gelmesinden bu yana siyasi tutukluların serbest bırakılması yavaş bir tempoda ilerliyordu.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Venezuela'da 130'dan fazla siyasi tutuklunun serbest bırakılmasının “ulusal uzlaşı sürecinde temel bir adım” olduğunu söyledi.

Machado: Bütün siyasi tutukluların serbest bırakılmasının önü açıldı

Muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado ise ABD Başkanı Donald Trump ve yönetimine teşekkür etti. Machado, “Maduro'yu adalet önüne çıkararak tüm siyasi tutukluların serbest bırakılmasının ve tüm Venezuelalıların özgürlüğünün yolunu açtılar” dedi.

Machado'nun 2024'teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin galibi olarak gördüğü Edmundo González de hâlâ cezaevinde bulunan siyasi tutukluların serbest bırakılmasını istedi. González ayrıca, bu kişilerin tutuklanmasından sorumlu olanların hesap vermesi çağrısında bulundu.

González, X hesabından yaptığı paylaşımda, “Dün özgürlüğüne kavuşanlar aslında hiç hapse girmemeliydi” ifadelerini kullandı.

González, “Ancak açıkça belirtmek gerekir ki, serbest bırakılmaları yıllarca cezaevinde kalmış olmalarını veya bunun kendileri ve aileleri üzerindeki sonuçlarını ortadan kaldırmıyor” dedi.

Foro Penal'in verilerine göre, cuma günü gerçekleşen tahliyelerden önce, geçen pazartesi itibarıyla Venezuela'da 391 siyasi tutuklu bulunuyordu.