Rusya ile Ukrayna arasındaki ‘disiplinli denge’nin kazananı Türkiye mi olacak?

Erdoğan, Putin-Zelenskiy arabuluculuğunu sürdürmek için yeni zorluklarla karşı karşıya

Ukrayna tahılını taşıyan bir kargo gemisi İstanbul Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne doğru gidiyor, 2 Kasım 2022 (AFP)
Ukrayna tahılını taşıyan bir kargo gemisi İstanbul Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne doğru gidiyor, 2 Kasım 2022 (AFP)
TT

Rusya ile Ukrayna arasındaki ‘disiplinli denge’nin kazananı Türkiye mi olacak?

Ukrayna tahılını taşıyan bir kargo gemisi İstanbul Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne doğru gidiyor, 2 Kasım 2022 (AFP)
Ukrayna tahılını taşıyan bir kargo gemisi İstanbul Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne doğru gidiyor, 2 Kasım 2022 (AFP)

Prof. Dr. Mitat Çelikpala

Rusya'nın 24 Şubat 2022'de Ukrayna'da başlattığı ‘özel harekât’, şüphesiz son iki yılda dünyanın önceliklerini değiştiren en önemli gelişme oldu. O günden bu yana yaşananlar, küresel güvenlik yapısında köklü bir değişikliğe neden olup uluslararası ekonomik ve ticari ilişkileri ciddi şekilde etkilemiştir.

Ankara'nın Rusya'nın ‘özel operasyonuna’ ilk tepkisi, Ukrayna'nın doğusundaki bölgelerin yasa dışı ilhakını tanımayı kategorik olarak reddetmek oldu. Türkiye, 1991 yılında tanınan sınırları ile Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü savunma pozisyonu aldı. Bu tepki, Türkiye’nin NATO'nun önde gelen kilit bir üyesi ve aynı zamanda Rusya'nın yakın bir ortağı olmasından dolayı ivme kazandı.

Ankara, bu diplomatik tepkiden yaklaşık bir hafta sonra, boğazları hem Rusya hem de Ukrayna'nın savaş gemilerine kapatarak Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin 19. Maddesi’ni devreye soktu. Bu savaşın Karadeniz'e kıyısı olan tüm ülkeleri etkileyeceğini ilk dile getiren Türkiye oldu ve bu karar, Rusya'nın Karadeniz'e ilave savaş gemileri konuşlandırmasını engelleyerek güç dengesini değiştirebilecek ek bir etki yarattı. Türkiye ayrıca Karadeniz’e kıyısı olan ve olmayan diğer tüm ülkelere boğazdan savaş gemileri göndermekten kaçınmaları konusunda uyarıda bulunarak Karadeniz'i etkin bir şekilde kapattı.

Bunun dışında iki komşu arasında Karadeniz'de yaşanan savaştan tüm boyutlarıyla doğrudan etkilenen Ankara, Rusya ile Ukrayna arasında barışçıl çözüme öncelik veren, kolaylaştırıcı ve arabulucu rolünü dengelemeye çalışan bir ‘aktif tarafsızlık’ politikası izledi. Bu yaklaşım, genel olarak Türkiye'deki geleneksel dengeli dış politika yapım süreciyle tutarlı olsa da burada hassasiyet ve zayıflık yaşıyor ve bıçak sırtında duruyor.

İki komşu ülke arasında Karadeniz'de yaşanan savaştan tüm boyutlarıyla doğrudan etkilenen Ankara, Rusya ile Ukrayna arasında barışçıl çözümü önceleyen, kolaylaştırıcı ve arabulucu rolünü dengelemeye çalışan bir ‘aktif tarafsızlık’ politikası izledi.

Savaş halindeki iki ülke arasında dengeyi ve onlarla ilişkilerin devamlılığını sağlamayı amaçlayan bu yaklaşım, Rusya'nın tavrı ile Batılı müttefiklerin beklenti ve çabaları arasındaki hassas ve zor konumu da göstermektedir. Orta ve uzun vadede gelişmeler Türkiye'nin Ukrayna ve Rusya ile ikili ilişkilerinin ötesine geçebilir. Çünkü bölgesel düzeyde Ankara'nın Karadeniz'deki politikalarını ve güvenliğini, küresel düzeyde ise özellikle Finlandiya ve İsveç'in NATO üyeliği açısından Ankara'nın ABD ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerini etkileyecektir.

Rusya'nın hemen hemen tüm kıyı devletlerine yönelik baskın görüşünden kaynaklanan saldırgan konumu, bölgesel iş birliği olasılığının ve barışçıl ortak güvenlik tesis etme araçlarının ortadan kaldırılmasına yol açmıştır. Bu, Ankara'nın İkinci Dünya Savaşı'nın neredeyse bitiminden bu yana nispeten istikrarlı ve savaşsız olan Karadeniz bölgesinde uzun yıllardır ısrarla ve sabırla geliştirdiği kapsamlı bölgesel güvenlik ve iş birliği vizyonuna son veriyor. Şimdi, savaştan etkilenen bu bölgede, Türkiye'nin çıkarlarını pragmatik bir şekilde tanımlaması ve koruması, aynı zamanda Batılı müttefikleriyle ilişkilerini koruyup güçlendirmesi kritik önem taşıyor. Rusya'yı izole etmeden ve bölgedeki yerel aktörleri desteklerken dengeyi bulmak da aynı derecede önemlidir. Zira bu, akılcı ve uyarlanabilir politikalar gerektiren karmaşık bir görevdir.

Bazıları Türkiye'nin her iki cephede de öne çıkan mevcut yaklaşımının Batılı müttefiklerle iş birliği ve aynı zamanda Ukrayna'yı desteklemeye dayandığını düşünüyor. Diğerleri ise Rusya ile devam eden ilişkisi nedeniyle onu destekleyici ama kararsız olarak görüyor.

Rusya'nın gücünün azalmasıyla birlikte, Türkiye kendisini bölgesel liderliği yansıtması ve Batı ile yeniden ilişki kurması gereken kritik bir kavşakta buluyor. Bunu yapmaması, kaçırılan fırsatlara yol açabilir.

Savaş sona erdiğinde, Türkiye fayda sağlayabilir ve muzaffer olarak görülebilir. Ancak bazıları, Türkiye'nin konumunun aslında oportünist olduğunu ve yalnızca ulusal çıkarlarını korumaya odaklandığını düşünerek, güdülerini sorguluyor. Dolayısıyla Türkiye'nin ittifaklarına karşı yükümlülükleri ile Rusya ile ilişkileri arasında dar bir yolda temkinli bir şekilde yürüdüğünü görüyorsunuz. Türkiye, boğazları kapatarak, NATO stratejilerini destekleyerek ve Ukrayna'ya savaş uçakları ve diğer askeri yardımları sağlayarak disiplinli bir yaklaşımla Ukrayna yanlısı veya Batılı bir politika izliyor.

Türkiye, Avrupa-Atlantik güvenlik çevresinin doğu ve güney taraflarında önemli bir konuma sahip olduğundan, küresel güvenlik mimarisini yeniden şekillendirmenin gerekliliklerini dikkate alan bir denge kurmalıdır.

Öte yandan, Rusya'ya uygulanan yaptırımlara katılmayan ve son dönemde Rusya ile ticaret hacmini neredeyse ikiye katlayan Türkiye, Rusya ile ekonomik ve ticari ilişkilerini derinleştirmesiyle dikkat çekiyor ve bu konuda eleştiriliyor. Dolayısıyla Ankara, yaptırımlardan etkilenen Rusya ile dünya arasındaki ticaretin kanalı olarak değil, mevcut durumdan en çok yararlanan taraf olarak görülme riskiyle karşı karşıya.

Ankara'nın politikaları savaşın başlangıcından, hatta belki de Kırım'ın ilhakından bu yana tüm taraflarla ekonomik, siyasi ve askeri ilişkiler kurarak ve Rusya'yı marjinalleştirmeden sistemin içinde tutarak dengeyi sağlamak üzerine şekillendi. Bugün Türkiye ve Rusya, savaştan önce Erdoğan ve Putin tarafından belirlenen ticaret hedefi 100 milyar dolarlık bir ciroya ulaşmak olduğundan, sağlam ekonomik ilişkilere sahip. Normal şartlarda ulaşılması zor olan bu hedef, yaptırımlar kapsamında Rusya ile kurulan ilişkilerde farklı bir boyuta ulaştı. Türkiye, ekonomisinin kırılganlığı ve enerjiye bağımlılığı nedeniyle Rusya'ya uygulanan yaptırımlara katılmadı. Ankara, şimdilik sadece Birleşmiş Milletler (BM) tarafından onaylanan yaptırımlara katılacağını söyleyerek bu durumu aşmayı başardı.

sasa
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya'daki MAKS-2019 Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nın açılış töreninde dondurma yiyorlar. (AFP)

Türkiye’nin Rusya ile Ukrayna arasında arabuluculuk rolü, en azından bir süre Batılı aktörlere bu pozisyonu kabul ettirdi. Ardından, Rusya ile ticaret hacmi 2021'de 34 milyar dolardan 2022'de ikiye katlanarak 68 milyar dolara çıktı. Rusya'dan yapılan ithalat da önemli ölçüde artarak 2021'de 29 milyar dolardan 2022'de 59 milyar dolara yükseldi. Türkiye’nin Rusya'nın ihracatındaki payı yüzde 2'den yüzde 7'ye çıktı. Böylece Rusya, Çin ve Almanya'yı geride bırakarak Türkiye'nin en büyük ticaret ortağı haline geldi.

Beklendiği gibi, Türkiye'nin Rusya'dan yaptığı ithalatta en yüksek artış petrolden kaynaklandı. Batı yaptırımlarının ardından ürettiği ham petrolü pazarlamakta zorlanan Moskova, Çin, Hindistan ve Türkiye'ye kazan-kazan sözleşmeleri ile özel indirimler yaptı. Türk basınında yer alan haberlere göre Türkiye, işgal sırasında varili 60,12 dolardan işlem gören Ural petrolünü 37,80 dolardan satın aldı. Böylece Türkiye'nin Rusya'dan ham petrol ithalatı 2022 yılında ikiye katlandı ve 2021 Ekim ayında yüzde 26,6 olan Türkiye'nin ithalatında Rus petrolünün payı, 2022 Ekim'de yüzde 51,7'ye yükseldi.

Nisan-Mayıs 2023'ten itibaren, AB ve ABD müttefiklerine Ukrayna'nın işgali nedeniyle uygulanan önlemleri desteklemeleri için baskı yaparken, Türkiye yaptırım uygulanan malların Rusya'ya geçişini aniden durdurdu.

Türkiye ile Rusya arasındaki ticaret denkleminde kilit rol oynayan doğalgazı da unutmamak gerekiyor. Ankara, TürkAkım (TurkStream) ve MaviAkım (BlueStream) gibi boru hatları aracılığıyla Rusya'dan doğrudan gaz tedarik ediyor. Putin'in ‘Türkiye'nin Rusya'nın Batı pazarlarına ulaşmasında bir merkez görevi görebileceği’ yönündeki değerlendirmesi Ankara'da memnuniyetle karşılandı. Özel indirimler ve erteleme ödemeleri, Moskova'nın seçimler öncesinde Erdoğan yönetimine verdiği destek olarak görüldü. Buna nükleer enerji konusundaki iş birliğini de eklediğinizde, algılanan güvenlik tehdidine rağmen ekonomik bağların derinleştiği izlenimi oluşuyor.

Yaptırımlar ve sapmalar

Ancak yaptırımları çiğneyen veya Rusya'nın bunları atlatmasına yardım eden ülkelerin de mevcut gergin siyasi ortamda yaptırımlara maruz kalabilecekleri göz ardı edilemez. Savaşın şiddetinin artması durumunda ise hem yaptırımların kapsamı hem de yaptırımlara katılmayan ülkeler üzerindeki baskı genişletilebilir. Bu durumda Türkiye'nin mevcut konumunu koruması imkânsız görünüyor. Nitekim, Nisan-Mayıs 2023'ten itibaren, AB ve ABD müttefiklerine Ukrayna'nın işgali nedeniyle uygulanan önlemleri desteklemeleri için baskı yaparken, Türkiye yaptırım uygulanan malların Rusya'ya geçişini aniden durdurdu.

Öte yandan Ankara, Ukrayna ile Rusya'yı barış görüşmeleri için bir araya getirmeyi amaçlayan, insani sorunları ele alan ve küresel tedarik zincirindeki aksaklıkları gidermeye çalışan tahıl anlaşmalarına aracılık etti. Bu aslında Türkiye'nin bölgedeki rolünün devam eden öneminin altını çiziyor. 22 Temmuz 2022'de BM çatısı altında imzalanan anlaşma, daha sonra uzatılarak halen geçerliliğini koruyor. Anlaşmaya göre şimdiye kadar 30 milyon tondan fazla tahıl ihraç edildi. Bu, -büyük yaşam maliyeti krizinin ortasında- küresel piyasaların istikrar kazanmasına ve oynaklığın azalmasına katkıda bulundu ve hatta dünya gıda fiyatlarında yüzde 20'lik bir düşüşe yol açtı. ABD ve AB'nin de aralarında bulunduğu uluslararası toplum, Türkiye'nin bu anlaşmadaki rolüne övgüde bulundu. Böylece Ankara, yaptırımlara tabi olmayan bir aktör olarak bu anlaşmadan siyasi bir çıkar elde etti ve ‘orta ve yüksek gelirli ülkeler’ arasında en büyük tahıl alıcısı oldu. Bu anlaşma aynı zamanda yerel pazarda göreli güvenin yeniden tesis edilmesiyle Türkiye'deki ekonomik krizin hafifletilmesinde rol oynadı.

Nihayetinde, Türkiye Avrupa-Atlantik güvenlik çevresinin doğu ve güney taraflarında belirleyici bir konuma sahip olduğundan, Ankara'nın küresel güvenlik mimarisini yeniden şekillendirmenin gerekliliklerini dikkate alan bir denge kurması gerekiyor. Türkiye, Karadeniz bölgesini de içine alan gelişen güvenlik mimarisinin ana aktörlerinden biri haline geldi. Türkiye'nin NATO kararlarına katılımı ve ittifakın Rusya'ya karşı kara, deniz ve hava kuvvetlerini güçlendirme niyeti göz önüne alındığında, Ankara'nın güvenlik taahhütlerini, çıkarlarını ve endişelerini etkili bir şekilde birbirine bağlayan yeni bir söylem yaratması gerekiyor. Bu, Rusya'yı marjinalleştirmeden bölgesel sistem içinde tutan ekonomik, siyasi ve askeri bir denge kurma konusunda zorluk teşkil ediyor. Ankara için önemli olan Rusya'yı mümkün olduğu kadar içine alan ortak bir dil oluşturmak. Kısa vadede bölgesel güvenlik ve iş birliği tartışmaları için ilgili tarafları bir araya getirmek zor olabilir. Ancak Ankara, ilişkilerinin devamlılığı için çabalamalı ve daha geniş denklemin bir parçası olarak kalmasını sağlamalıdır.

* Kadir Has Üniversitesi’nden Öğretim Görevlisi, Avrasya, Güvenlik, Enerji ve Kritik Altyapı Güvenliği uzmanı Mitat Çelikpala’nın Al Majalla dergisinde yayınlanan makalesi Şarku’l Avsat okurları için tercüme edilmiştir.



Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet


NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
TT

NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)

Antoine el-Hac

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) 1949 yılında kurulmasının temel amacı, Sovyetler Birliği’ne karşı kolektif savunmayı sağlamaktı. Bu çerçevede, ittifaka üye herhangi bir ülkeye yönelik saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılıyordu. Dönemin ABD Başkanı Harry Truman da savaş sonrası yorgun düşen Avrupa’da Amerikan varlığını kalıcı hale getirerek güvenliği sağlamak ve stratejik bir boşluk oluşmasını önlemek istiyordu.

Sovyetler Birliği’nin ve beraberindeki sosyalist bloğun dağılmasıyla Soğuk Savaş sona erdi. Bu gelişme NATO’yu yeni koşullara uyum sağlamaya zorladı. İttifak, Avrupa dışındaki bölgelerde de operasyonlar yürütmeye başladı. Bu kapsamda Balkanlar’da Bosna ve Kosova savaşlarında rol aldı, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Afganistan’da görev üstlendi. Ayrıca Afrika Boynuzu açıklarında korsanlıkla mücadeleye yönelik deniz operasyonları gerçekleştirdi; istihbarat paylaşımı ve terörle mücadele alanlarında iş birliğini artırdı.

NATO, görev alanını genişleterek üye olmayan ülkelerle de iş birliği geliştirdi. Tehdit tanımını siber güvenlik, hibrit savaş yöntemleri ve enerji güvenliği gibi başlıkları kapsayacak şekilde güncelledi. Son dönemde Çin’in oluşturduğu tehdit de bu çerçevede değerlendirilmeye başlandı.

Sonuç olarak NATO, Avrupa merkezli bir savunma ittifakı olmaktan çıkarak, ABD’nin öncülüğünde daha geniş ve küresel bir güvenlik rolü üstlendi. Bununla birlikte ittifak, günümüzde de Avrupa içindeki tehditlere karşı caydırıcılığını sürdürmeye devam ediyor.

Merkezi Brüksel’de bulunan NATO, son yıllarda stratejik nedenlerle ilgi alanını Hint-Pasifik bölgesine doğru genişletti. Bu yönelimin başlıca nedenleri arasında küresel güvenliğin giderek daha fazla birbirine bağlı hale gelmesi, siber tehditlerin artması, tedarik zincirlerinin kesintisiz işlemesinin önemi ve gelişmiş teknolojilerin coğrafi sınırların etkisini azaltması yer alıyor.

Çin’in yükselişi

Bu yönelimin bir diğer nedeni de Çin’in yükselişinin, küresel güç dengelerini etkileyen stratejik bir meydan okuma olarak görülmesidir. Bu nedenle kuruluşta 12 üyeden oluşan, bugün ise 32 üyeye ulaşan NATO ülkeleri, özellikle küresel ekonomi açısından kritik öneme sahip Hint-Pasifik bölgesindeki ticaret yollarını korumaya önem veriyor. Bu çerçevede Malezya ile Endonezya arasındaki Malakka Boğazı öne çıkıyor. Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi’ni birbirine bağlayan bu geçit, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 25’inin yıllık olarak geçtiği en önemli deniz yollarından biri olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda Çin, Japonya ve Güney Kore gibi büyük Asya ekonomilerine petrol ve enerji taşınmasında ana arter işlevi görüyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

NATO üyesi ülkeler, çeşitli temel nedenlerden ötürü Çin konusunda ‘stratejik kaygı’ duyuyor. Bu kaygıların başında, Çin’in özellikle füze sistemleri, uzay teknolojileri ve siber kapasite gibi alanlarda ordusunu hızla geliştirmesi geliyor. Bu durumun, küresel güç dengesini değiştirdiği değerlendiriliyor.

İkinci önemli unsur ise Çin’in ekonomik yükselişi. Pekin yönetimi, Kuşak ve Yol Girişimi gibi projeler aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa’da ekonomik ve siyasi etkisini genişletiyor. Bu süreç, NATO’nun etki alanına yakın ülkelerde Çin’e yönelik bağımlılık oluşturabileceği endişesini beraberinde getiriyor.

Endişeleri artıran bir diğer gelişme de Çin ile Rusya arasındaki yakınlaşma. Özellikle Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya başlattığı saldırının ardından bu ilişkinin derinleşmesi, Batı’ya karşı iki büyük gücün koordinasyon içinde hareket edebileceği değerlendirmelerine yol açıyor.

Öte yandan, yapay zekâ, iletişim ağları ve yarı iletkenler gibi alanlarda küresel ölçekte dolaylı bir rekabet sürüyor. NATO, teknolojik üstünlüğün güvenliğin temel unsurlarından biri olduğu görüşünü benimsiyor.

Bu çerçevede NATO, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ortaklık ve iş birliği anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar; ortak askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve siyasi koordinasyonu kapsıyor. Ancak ittifakın Hint-Pasifik bölgesine üyelik genişlemesi planlamadığı, bunun yerine kalıcı askeri varlıktan ziyade esnek ortaklık modellerine odaklandığı ifade ediliyor.

Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)

Sonuç olarak NATO’nun bu geniş coğrafyada artan angajmanı, ittifakın bölgesel bir yapıdan küresel ölçekte etkili bir güvenlik aktörüne dönüştüğünü gösteriyor. Bununla birlikte NATO, Avrupa dışına resmi olarak genişlemekten ziyade, mevcut ortaklıklarını sürdürmeyi ve güçlendirmeyi tercih ediyor.

Uzun soluklu bir tehdit

NATO’nun Çin’i, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi doğrudan bir düşman olarak değil, ‘uzun soluklu bir tehdit’ olarak gördüğü belirtiliyor. Bu yaklaşımın, Pekin’in küresel ölçekte nüfuzunu artırma çabalarının yakından izlenmesi gerekliliğine dayandığı ifade ediliyor.

Haziran 2021’de Brüksel’de düzenlenen NATO zirvesinde liderler, ‘Çin’in ilan ettiği hedefleri ve giderek daha iddialı hale gelen politikalarının, kurallara dayalı uluslararası düzen açısından sistematik zorluklar oluşturduğu ve ittifakın güvenliğiyle bağlantılı alanları etkilediği’ değerlendirmesinde uzlaştı. Liderler ayrıca, Pekin’in yükselişine karşı çok boyutlu ve kararlı bir ortak yanıt geliştirme taahhüdünde bulundu. Bu açıklamalara sert tepki veren Çin hükümeti ise ‘başkaları için sistematik bir tehdit oluşturduğu’ iddialarını reddederek, kendisine yönelik benzer adımlar karşısında sessiz kalmayacağını bildirdi.

Öte yandan birçok Batılı ülke, Çin’i, küresel tedarik zincirleri ve geleceğin kritik teknolojileri üzerinde uzun vadeli hâkimiyet kurmaya çalışmakla suçluyor. Pekin’in doğrudan yabancı yatırımlar yoluyla yenilikçi şirketler üzerinde kontrol sağlamayı hedeflediği, ayrıca devlet destekli siber faaliyetler aracılığıyla ticari veriler ve fikri mülkiyetin geniş çapta ele geçirildiği iddia ediliyor.

Bununla birlikte Batı’da giderek güçlenen görüş, Çin’in güçlü bir rakip olduğu yönünde. Mevcut durumda doğrudan askerî bir tehdit olarak görülmese de ülkenin zamanla daha demokratik bir yapıya evrileceği ya da liberal uluslararası düzene uyum sağlayacağı yönündeki beklentilerin büyük ölçüde ortadan kalktığı değerlendiriliyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre uzun vadede Batılı demokrasiler, geniş inovasyon kapasitesi, teknolojik ilerleme hızı, artan askerî gücü ve küresel ticaret ile yatırımlardaki etkisi nedeniyle Çin’i Rusya’dan daha büyük bir stratejik rakip olarak görüyor.

Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)

Atlantik kısıtlamaları

NATO’nun Çin’e karşı geliştirmeye çalıştığı stratejiler, çeşitli engellerle karşı karşıya bulunuyor. Bu engellerin başında, ittifak içinde kararların oy birliğiyle alınması geliyor. Bu durum, her üye ülkeye fiili bir ‘veto hakkı’ tanırken, karar alma süreçlerinin yavaşlamasına ve çoğu zaman etkisi sınırlı uzlaşmalarla sonuçlanmasına yol açıyor. Nitekim son dönemde bazı NATO ülkelerinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nda Amerikan güçlerine destek verilmesi yönündeki talebini, bu çatışmanın kendi çıkarlarını doğrudan ilgilendirmediği gerekçesiyle reddettiği görüldü.

Başka bir ifadeyle NATO, ulusların üzerinde bir yapı değil; her üye devlet kendi askerî güçleri üzerinde tam egemenliğini koruyor. Bu nedenle askerî operasyonlara katılım gönüllülük esasına dayanıyor. Bu durum, ortak planlama ve eşgüdümlü uygulamayı zorlaştırırken, askerî kapasitesi diğer tüm NATO ülkelerinin toplamından daha yüksek olan ABD’nin çoğu zaman en büyük yükü üstlenmesine neden oluyor. Özellikle Hürmüz Boğazı örneğinde olduğu gibi, ittifakın coğrafi sınırları dışındaki operasyonlarda bu durum daha belirgin hale geliyor.

Buna ilave olarak üye ülkeler arasında öncelik farklılıkları da bulunuyor. Doğu Avrupa ülkeleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yeniden canlanabileceği endişesiyle Rusya’nın caydırılmasına odaklanırken; bazı diğer üyeler terörle mücadeleye veya Küresel Güney’de istikrarın sağlanmasına öncelik veriyor.

Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)

Bu çerçevede, ittifakın temel dayanağı olan birlikteliğin korunması giderek zorlaşıyor. Oy birliği zorunluluğu, ulusal egemenlik hassasiyetleri, çıkar farklılıkları ve askerî harcamaların artırılması konusundaki anlaşmazlıklar bu zorluğu derinleştiriyor. Washington uzun süredir müttefiklerinden savunma bütçelerini yükseltmelerini talep ederken, başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ABD’den bağımsız bir stratejik çizgi izlemeyi ve Avrupa savunma kapasitesini güçlendirmeyi müzakere ediyor.

Bu tablo karşısında, karar alma süreçleri görece yavaş ilerleyen NATO, hızlı hareket eden Çin gibi bir güçle nasıl rekabet edebilir?

Bu durumun, Washington’un NATO içindeki diğer üyelere yönelik mesafeli tutumunun ve zaman zaman ittifakın geleceğini sorgulayan açıklamalarının arkasındaki nedenlerden biri olup olmadığı da tartışılıyor.