Rusya ile Ukrayna arasındaki ‘disiplinli denge’nin kazananı Türkiye mi olacak?

Erdoğan, Putin-Zelenskiy arabuluculuğunu sürdürmek için yeni zorluklarla karşı karşıya

Ukrayna tahılını taşıyan bir kargo gemisi İstanbul Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne doğru gidiyor, 2 Kasım 2022 (AFP)
Ukrayna tahılını taşıyan bir kargo gemisi İstanbul Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne doğru gidiyor, 2 Kasım 2022 (AFP)
TT

Rusya ile Ukrayna arasındaki ‘disiplinli denge’nin kazananı Türkiye mi olacak?

Ukrayna tahılını taşıyan bir kargo gemisi İstanbul Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne doğru gidiyor, 2 Kasım 2022 (AFP)
Ukrayna tahılını taşıyan bir kargo gemisi İstanbul Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne doğru gidiyor, 2 Kasım 2022 (AFP)

Prof. Dr. Mitat Çelikpala

Rusya'nın 24 Şubat 2022'de Ukrayna'da başlattığı ‘özel harekât’, şüphesiz son iki yılda dünyanın önceliklerini değiştiren en önemli gelişme oldu. O günden bu yana yaşananlar, küresel güvenlik yapısında köklü bir değişikliğe neden olup uluslararası ekonomik ve ticari ilişkileri ciddi şekilde etkilemiştir.

Ankara'nın Rusya'nın ‘özel operasyonuna’ ilk tepkisi, Ukrayna'nın doğusundaki bölgelerin yasa dışı ilhakını tanımayı kategorik olarak reddetmek oldu. Türkiye, 1991 yılında tanınan sınırları ile Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü savunma pozisyonu aldı. Bu tepki, Türkiye’nin NATO'nun önde gelen kilit bir üyesi ve aynı zamanda Rusya'nın yakın bir ortağı olmasından dolayı ivme kazandı.

Ankara, bu diplomatik tepkiden yaklaşık bir hafta sonra, boğazları hem Rusya hem de Ukrayna'nın savaş gemilerine kapatarak Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin 19. Maddesi’ni devreye soktu. Bu savaşın Karadeniz'e kıyısı olan tüm ülkeleri etkileyeceğini ilk dile getiren Türkiye oldu ve bu karar, Rusya'nın Karadeniz'e ilave savaş gemileri konuşlandırmasını engelleyerek güç dengesini değiştirebilecek ek bir etki yarattı. Türkiye ayrıca Karadeniz’e kıyısı olan ve olmayan diğer tüm ülkelere boğazdan savaş gemileri göndermekten kaçınmaları konusunda uyarıda bulunarak Karadeniz'i etkin bir şekilde kapattı.

Bunun dışında iki komşu arasında Karadeniz'de yaşanan savaştan tüm boyutlarıyla doğrudan etkilenen Ankara, Rusya ile Ukrayna arasında barışçıl çözüme öncelik veren, kolaylaştırıcı ve arabulucu rolünü dengelemeye çalışan bir ‘aktif tarafsızlık’ politikası izledi. Bu yaklaşım, genel olarak Türkiye'deki geleneksel dengeli dış politika yapım süreciyle tutarlı olsa da burada hassasiyet ve zayıflık yaşıyor ve bıçak sırtında duruyor.

İki komşu ülke arasında Karadeniz'de yaşanan savaştan tüm boyutlarıyla doğrudan etkilenen Ankara, Rusya ile Ukrayna arasında barışçıl çözümü önceleyen, kolaylaştırıcı ve arabulucu rolünü dengelemeye çalışan bir ‘aktif tarafsızlık’ politikası izledi.

Savaş halindeki iki ülke arasında dengeyi ve onlarla ilişkilerin devamlılığını sağlamayı amaçlayan bu yaklaşım, Rusya'nın tavrı ile Batılı müttefiklerin beklenti ve çabaları arasındaki hassas ve zor konumu da göstermektedir. Orta ve uzun vadede gelişmeler Türkiye'nin Ukrayna ve Rusya ile ikili ilişkilerinin ötesine geçebilir. Çünkü bölgesel düzeyde Ankara'nın Karadeniz'deki politikalarını ve güvenliğini, küresel düzeyde ise özellikle Finlandiya ve İsveç'in NATO üyeliği açısından Ankara'nın ABD ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerini etkileyecektir.

Rusya'nın hemen hemen tüm kıyı devletlerine yönelik baskın görüşünden kaynaklanan saldırgan konumu, bölgesel iş birliği olasılığının ve barışçıl ortak güvenlik tesis etme araçlarının ortadan kaldırılmasına yol açmıştır. Bu, Ankara'nın İkinci Dünya Savaşı'nın neredeyse bitiminden bu yana nispeten istikrarlı ve savaşsız olan Karadeniz bölgesinde uzun yıllardır ısrarla ve sabırla geliştirdiği kapsamlı bölgesel güvenlik ve iş birliği vizyonuna son veriyor. Şimdi, savaştan etkilenen bu bölgede, Türkiye'nin çıkarlarını pragmatik bir şekilde tanımlaması ve koruması, aynı zamanda Batılı müttefikleriyle ilişkilerini koruyup güçlendirmesi kritik önem taşıyor. Rusya'yı izole etmeden ve bölgedeki yerel aktörleri desteklerken dengeyi bulmak da aynı derecede önemlidir. Zira bu, akılcı ve uyarlanabilir politikalar gerektiren karmaşık bir görevdir.

Bazıları Türkiye'nin her iki cephede de öne çıkan mevcut yaklaşımının Batılı müttefiklerle iş birliği ve aynı zamanda Ukrayna'yı desteklemeye dayandığını düşünüyor. Diğerleri ise Rusya ile devam eden ilişkisi nedeniyle onu destekleyici ama kararsız olarak görüyor.

Rusya'nın gücünün azalmasıyla birlikte, Türkiye kendisini bölgesel liderliği yansıtması ve Batı ile yeniden ilişki kurması gereken kritik bir kavşakta buluyor. Bunu yapmaması, kaçırılan fırsatlara yol açabilir.

Savaş sona erdiğinde, Türkiye fayda sağlayabilir ve muzaffer olarak görülebilir. Ancak bazıları, Türkiye'nin konumunun aslında oportünist olduğunu ve yalnızca ulusal çıkarlarını korumaya odaklandığını düşünerek, güdülerini sorguluyor. Dolayısıyla Türkiye'nin ittifaklarına karşı yükümlülükleri ile Rusya ile ilişkileri arasında dar bir yolda temkinli bir şekilde yürüdüğünü görüyorsunuz. Türkiye, boğazları kapatarak, NATO stratejilerini destekleyerek ve Ukrayna'ya savaş uçakları ve diğer askeri yardımları sağlayarak disiplinli bir yaklaşımla Ukrayna yanlısı veya Batılı bir politika izliyor.

Türkiye, Avrupa-Atlantik güvenlik çevresinin doğu ve güney taraflarında önemli bir konuma sahip olduğundan, küresel güvenlik mimarisini yeniden şekillendirmenin gerekliliklerini dikkate alan bir denge kurmalıdır.

Öte yandan, Rusya'ya uygulanan yaptırımlara katılmayan ve son dönemde Rusya ile ticaret hacmini neredeyse ikiye katlayan Türkiye, Rusya ile ekonomik ve ticari ilişkilerini derinleştirmesiyle dikkat çekiyor ve bu konuda eleştiriliyor. Dolayısıyla Ankara, yaptırımlardan etkilenen Rusya ile dünya arasındaki ticaretin kanalı olarak değil, mevcut durumdan en çok yararlanan taraf olarak görülme riskiyle karşı karşıya.

Ankara'nın politikaları savaşın başlangıcından, hatta belki de Kırım'ın ilhakından bu yana tüm taraflarla ekonomik, siyasi ve askeri ilişkiler kurarak ve Rusya'yı marjinalleştirmeden sistemin içinde tutarak dengeyi sağlamak üzerine şekillendi. Bugün Türkiye ve Rusya, savaştan önce Erdoğan ve Putin tarafından belirlenen ticaret hedefi 100 milyar dolarlık bir ciroya ulaşmak olduğundan, sağlam ekonomik ilişkilere sahip. Normal şartlarda ulaşılması zor olan bu hedef, yaptırımlar kapsamında Rusya ile kurulan ilişkilerde farklı bir boyuta ulaştı. Türkiye, ekonomisinin kırılganlığı ve enerjiye bağımlılığı nedeniyle Rusya'ya uygulanan yaptırımlara katılmadı. Ankara, şimdilik sadece Birleşmiş Milletler (BM) tarafından onaylanan yaptırımlara katılacağını söyleyerek bu durumu aşmayı başardı.

sasa
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya'daki MAKS-2019 Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nın açılış töreninde dondurma yiyorlar. (AFP)

Türkiye’nin Rusya ile Ukrayna arasında arabuluculuk rolü, en azından bir süre Batılı aktörlere bu pozisyonu kabul ettirdi. Ardından, Rusya ile ticaret hacmi 2021'de 34 milyar dolardan 2022'de ikiye katlanarak 68 milyar dolara çıktı. Rusya'dan yapılan ithalat da önemli ölçüde artarak 2021'de 29 milyar dolardan 2022'de 59 milyar dolara yükseldi. Türkiye’nin Rusya'nın ihracatındaki payı yüzde 2'den yüzde 7'ye çıktı. Böylece Rusya, Çin ve Almanya'yı geride bırakarak Türkiye'nin en büyük ticaret ortağı haline geldi.

Beklendiği gibi, Türkiye'nin Rusya'dan yaptığı ithalatta en yüksek artış petrolden kaynaklandı. Batı yaptırımlarının ardından ürettiği ham petrolü pazarlamakta zorlanan Moskova, Çin, Hindistan ve Türkiye'ye kazan-kazan sözleşmeleri ile özel indirimler yaptı. Türk basınında yer alan haberlere göre Türkiye, işgal sırasında varili 60,12 dolardan işlem gören Ural petrolünü 37,80 dolardan satın aldı. Böylece Türkiye'nin Rusya'dan ham petrol ithalatı 2022 yılında ikiye katlandı ve 2021 Ekim ayında yüzde 26,6 olan Türkiye'nin ithalatında Rus petrolünün payı, 2022 Ekim'de yüzde 51,7'ye yükseldi.

Nisan-Mayıs 2023'ten itibaren, AB ve ABD müttefiklerine Ukrayna'nın işgali nedeniyle uygulanan önlemleri desteklemeleri için baskı yaparken, Türkiye yaptırım uygulanan malların Rusya'ya geçişini aniden durdurdu.

Türkiye ile Rusya arasındaki ticaret denkleminde kilit rol oynayan doğalgazı da unutmamak gerekiyor. Ankara, TürkAkım (TurkStream) ve MaviAkım (BlueStream) gibi boru hatları aracılığıyla Rusya'dan doğrudan gaz tedarik ediyor. Putin'in ‘Türkiye'nin Rusya'nın Batı pazarlarına ulaşmasında bir merkez görevi görebileceği’ yönündeki değerlendirmesi Ankara'da memnuniyetle karşılandı. Özel indirimler ve erteleme ödemeleri, Moskova'nın seçimler öncesinde Erdoğan yönetimine verdiği destek olarak görüldü. Buna nükleer enerji konusundaki iş birliğini de eklediğinizde, algılanan güvenlik tehdidine rağmen ekonomik bağların derinleştiği izlenimi oluşuyor.

Yaptırımlar ve sapmalar

Ancak yaptırımları çiğneyen veya Rusya'nın bunları atlatmasına yardım eden ülkelerin de mevcut gergin siyasi ortamda yaptırımlara maruz kalabilecekleri göz ardı edilemez. Savaşın şiddetinin artması durumunda ise hem yaptırımların kapsamı hem de yaptırımlara katılmayan ülkeler üzerindeki baskı genişletilebilir. Bu durumda Türkiye'nin mevcut konumunu koruması imkânsız görünüyor. Nitekim, Nisan-Mayıs 2023'ten itibaren, AB ve ABD müttefiklerine Ukrayna'nın işgali nedeniyle uygulanan önlemleri desteklemeleri için baskı yaparken, Türkiye yaptırım uygulanan malların Rusya'ya geçişini aniden durdurdu.

Öte yandan Ankara, Ukrayna ile Rusya'yı barış görüşmeleri için bir araya getirmeyi amaçlayan, insani sorunları ele alan ve küresel tedarik zincirindeki aksaklıkları gidermeye çalışan tahıl anlaşmalarına aracılık etti. Bu aslında Türkiye'nin bölgedeki rolünün devam eden öneminin altını çiziyor. 22 Temmuz 2022'de BM çatısı altında imzalanan anlaşma, daha sonra uzatılarak halen geçerliliğini koruyor. Anlaşmaya göre şimdiye kadar 30 milyon tondan fazla tahıl ihraç edildi. Bu, -büyük yaşam maliyeti krizinin ortasında- küresel piyasaların istikrar kazanmasına ve oynaklığın azalmasına katkıda bulundu ve hatta dünya gıda fiyatlarında yüzde 20'lik bir düşüşe yol açtı. ABD ve AB'nin de aralarında bulunduğu uluslararası toplum, Türkiye'nin bu anlaşmadaki rolüne övgüde bulundu. Böylece Ankara, yaptırımlara tabi olmayan bir aktör olarak bu anlaşmadan siyasi bir çıkar elde etti ve ‘orta ve yüksek gelirli ülkeler’ arasında en büyük tahıl alıcısı oldu. Bu anlaşma aynı zamanda yerel pazarda göreli güvenin yeniden tesis edilmesiyle Türkiye'deki ekonomik krizin hafifletilmesinde rol oynadı.

Nihayetinde, Türkiye Avrupa-Atlantik güvenlik çevresinin doğu ve güney taraflarında belirleyici bir konuma sahip olduğundan, Ankara'nın küresel güvenlik mimarisini yeniden şekillendirmenin gerekliliklerini dikkate alan bir denge kurması gerekiyor. Türkiye, Karadeniz bölgesini de içine alan gelişen güvenlik mimarisinin ana aktörlerinden biri haline geldi. Türkiye'nin NATO kararlarına katılımı ve ittifakın Rusya'ya karşı kara, deniz ve hava kuvvetlerini güçlendirme niyeti göz önüne alındığında, Ankara'nın güvenlik taahhütlerini, çıkarlarını ve endişelerini etkili bir şekilde birbirine bağlayan yeni bir söylem yaratması gerekiyor. Bu, Rusya'yı marjinalleştirmeden bölgesel sistem içinde tutan ekonomik, siyasi ve askeri bir denge kurma konusunda zorluk teşkil ediyor. Ankara için önemli olan Rusya'yı mümkün olduğu kadar içine alan ortak bir dil oluşturmak. Kısa vadede bölgesel güvenlik ve iş birliği tartışmaları için ilgili tarafları bir araya getirmek zor olabilir. Ancak Ankara, ilişkilerinin devamlılığı için çabalamalı ve daha geniş denklemin bir parçası olarak kalmasını sağlamalıdır.

* Kadir Has Üniversitesi’nden Öğretim Görevlisi, Avrasya, Güvenlik, Enerji ve Kritik Altyapı Güvenliği uzmanı Mitat Çelikpala’nın Al Majalla dergisinde yayınlanan makalesi Şarku’l Avsat okurları için tercüme edilmiştir.



Rapor: Buckingham Sarayı, vergi mükelleflerinin eski Prens Andrew’in savunma masraflarını üstlenmesini engelliyor

 İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
TT

Rapor: Buckingham Sarayı, vergi mükelleflerinin eski Prens Andrew’in savunma masraflarını üstlenmesini engelliyor

 İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)

The Telegraph gazetesinin haberine göre Buckingham Sarayı, eski İngiliz prensi Andrew -kamuoyunda kullanılan adıyla Andrew Mountbatten-Windsor- için doğabilecek hukuki masrafların vergi mükelleflerine yüklenmemesini güvence altına alacak.

Konuya yakın bir kaynak, eski prensin avukatlık ücretlerini karşılayamaması halinde mali yükün ‘kamu hazinesine yansıtılmayacağını’ belirtti. Ancak sarayın söz konusu giderleri hangi kaynaktan karşılayabileceği henüz netlik kazanmadı. Kaynaklar, Kral Charles’ın kardeşinin faturalarını kişisel olarak ödemeyeceğini ifade etti.

Mountbatten-Windsor dün Sandringham House’taki evinde, kamu görevine ilişkin usulsüzlük şüphesiyle gözaltına alındı. Polis, ticari temsilci olarak görev yaptığı dönemde hassas bilgileri Jeffrey Epstein ile paylaştığı iddialarını soruşturuyor.

dfvgthy6yjy6
Andrew Mountbatten-Windsor, kamu görevinde suistimal şüphesiyle gözaltına alındığı gün polis karakolundan ayrılırken (Reuters)

Olası hukuki savunma sürecinde ise Andrew’in yakın çevresinde kalmayı sürdüren tek isim olarak ceza avukatı Gary Bloxsome öne çıkıyor. Bir kaynak dün, “Hâlâ yanında olan tek kişi o” ifadesini kullandı.

The Telegraph’ın haberine göre, Andrew’in gözaltına alınmasının ardından Bloxsome’un hizmetlerine duyulan ihtiyaç daha da artacak. Eski York Dükü, 2020 yılında ABD Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI), çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamalarıyla anılan finansör Jeffrey Epstein ile ilişkisine dair yürüttüğü soruşturma sırasında da aynı avukatla çalışmıştı.

Sonrasında Bloxsome’un görevlendirilmesinin isabetli bir karar olduğu değerlendirildi. Prensi çevreleyen utanç verici kriz sürecinde dost ve tanıdıkların zamanla uzaklaştığı belirtilirken, avukatın Andrew’in yanında kalmayı sürdürdüğü aktarıldı. Zaman içinde en yakın isimlerinden biri haline gelen Bloxsome, ‘her an ulaşılabilen avukatı’ olarak tanımlandı; hukuk dosyalarını değerlendirdiği kadar golf sahasında da müvekkiliyle vakit geçirdiği ifade edildi.

Bloxsome’un, yakın zamana kadar Andrew’in Windsor’daki Royal Lodge adlı konutuna giderek yüksek profilli müvekkiliyle çay içmeyi sürdürdüğü kaydedildi.

dvfgthy
Kraliçe II. Elizabeth, 2013 yılında Buckingham Sarayı’nın balkonundan, oğulları Prens Charles (solda) ve Prens Andrew ile birlikte el sallıyor. (AFP)

Ceza avukatı Gary Bloxsome’un, Andrew Mountbatten-Windsor’ı kamu görevinde suistimal suçlamalarına karşı temsil etmesi en güçlü ihtimal olarak görülüyor. Konuya yakın bir kaynak, “Başka kime başvurabilir? O bir ceza avukatı ve bu Gary’nin uzmanlık alanı. Bu görev için ondan daha iyisi yok” dedi. Aynı kaynak, Mountbatten-Windsor’ın başka bir hukukçuya yönelmesinin mantıklı olmayacağını, zira Bloxsome’un geçmiş sürece hâkim olduğunu ve aralarında güçlü bir ilişki bulunduğunu belirtti.

Polisin, prensin Sandringham Kraliyet Arazisi’ndeki geçici konutu Wood Farm’a baskın düzenlediği sırada, Bloxsome The Telegraph gazetesine yaptığı açıklamada gelişmelerden ‘hiçbir şekilde haberdar olmadığını’ söyledi. Avukatın, Andrew’in sorgulandığı polis merkezine gidip gitmediği ise henüz bilinmiyor.

Gözaltı işlemi, Andrew’in Windsor’daki Royal Lodge’dan ayrılarak Norfolk’ta yeni bir hayata başlamasından yalnızca iki hafta sonra gerçekleşti. Bloxsome dışında yakın çevresinin giderek daralması, prensin ruh sağlığına ilişkin endişeleri artırdı.

Taşınmadan önce her gün ata bindiği belirtilen Andrew’in, Windsor’daki geniş konutunda neredeyse tamamen izole bir yaşam sürdüğü ifade edildi. Haberlerde, birkaç ay önce haber takibini bıraktığı öne sürülürken, baskıların artmasıyla birlikte ağır bir depresyon sürecine girdiği de kaynaklar tarafından dile getirildi.

vfgthy
Andrew Mountbatten-Windsor, Royal Lodge yakınlarında ata binerken (Reuters)

Aralık ayında, Londra Metropolitan Polisi’nin ziyareti sonrasında Andrew silah ruhsatlarını ve av tüfeği sertifikalarını teslim etmek zorunda kaldı. Bu adımla ilgili resmi bir gerekçe açıklanmadı. Ancak kaynaklar, kişisel güvenliğinin aile için öncelik olmaya devam ettiğini belirterek, tüm aile üyelerinin emniyetini sağlamak amacıyla ‘özen yükümlülüğünün sürdüğünü’ vurguladı.


Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
TT

Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün İran'a karşı sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi, ancak daha fazla ayrıntı vermedi.

ABD ordusu, İran'a karşı birkaç hafta sürebilecek ve güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da bombalamayı içerebilecek bir operasyona hazırlanıyor.

İran'ı nükleer programı konusunda anlaşmaya varmaya zorlamak için sınırlı bir saldırıyı düşünüp düşünmediği sorulduğunda, Beyaz Saray'da gazetecilere, "Sanırım bunu düşündüğümü söyleyebilirim" dedi.

Trump dün, İran'ın bir anlaşmaya varması için 10 ila 15 günlük bir sürenin "yeterli" olacağına inandığını söyledi. Ancak görüşmeler yıllardır tıkanmış durumda ve İran, füze programını kısıtlama ve silahlı gruplarla bağlarını koparma yönündeki daha geniş ABD ve İsrail taleplerini görüşmeyi reddediyor.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre iki ABD yetkilisi, İran'la ilgili ABD askeri planlamasının ileri bir aşamaya ulaştığını ve seçenekler arasında bireyleri hedef alan bir saldırı, hatta Trump'ın emriyle Tahran'da rejim değişikliğinin de yer aldığını söyledi. Bu askeri seçenekler, diplomatik çabaların başarısız olması durumunda ABD'nin İran'la ciddi bir çatışmaya hazırlandığının son göstergesi.

Son haftalarda yapılan dolaylı görüşmelerde çok az ilerleme kaydedildi ve taraflardan biri veya her ikisi bunu savaşa hazırlıkta geciktirme taktiği olarak kullanıyor olabilir.

İran, geçen yıl İsrail ve ABD'nin nükleer ve askeri tesislerini hedef alan 12 günlük saldırılarının yanı sıra ocak ayındaki kitlesel protestoların şiddetle bastırılmasının ardından, hiç olmadığı kadar savunmasız bir konumda bulunuyor.

 İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne dün yazdığı mektupta, BM Büyükelçisi Emir Said İrevani, ülkesinin "gerilim veya savaş aramadığını ve savaş başlatmayacağını", ancak herhangi bir ABD saldırganlığına "kararlı ve orantılı bir şekilde" karşılık vereceğini belirtti.

Şöyle devam etti: “Bu koşullar altında, bölgedeki tüm düşman üsleri, tesisleri ve varlıkları, İran'ın savunma yanıtı çerçevesinde meşru hedefler olarak kabul edilecektir.”

Bu haftanın başlarında İran, dünyanın ticareti yapılan petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Körfez'in dar su yolu olan Hürmüz Boğazı'nda gerçek mühimmatlı tatbikatlar gerçekleştirdi. Ülke içinde de gerilim artıyor; yas tutanlar, 40 gün önce güvenlik güçleri tarafından öldürülen protestocuları anmak için törenler düzenliyor ve bazı gösterilerde yetkililerin tehditlerine rağmen hükümet karşıtı sloganlar atılıyor.


İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
TT

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)

İsrail güçleri bu sabah erken saatlerde Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında bir bombalama operasyonu gerçekleştirdi.

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, büyük patlama saat 02:20'de meydana geldi.

İsrail ile Lübnan Hizbullahı arasında, bir yıldan fazla süren ve partinin askeri ve liderlik altyapısına darbeler aldığı çatışmanın ardından, 27 Kasım'dan beri yürürlükte olan bir anlaşma bulunuyor.

Anlaşma, Lübnan ordusunun ve Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'nün (UNIFIL) konuşlandırılmasının güçlendirilmesi karşılığında, Hizbullah savaşçılarının Litani Nehri'nin güneyindeki bölgeden (sınırdan yaklaşık 30 km uzaklıkta) çekilmesini ve askeri altyapısının tasfiye edilmesini öngörüyordu.

Anlaşma ayrıca İsrail'in savaş sırasında girdiği tüm bölgelerden çekilmesini de öngörüyordu. Bununla birlikte, İsrail sınırın her iki tarafını da izleyebilmek için beş yüksek noktada askeri varlığını sürdürdü. Ayrıca, askeri hedefler veya Hizbullah unsurları olduğunu iddia ettiği yerlere neredeyse her gün saldırılar düzenliyor ve güçleri buldozerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam ediyor.