Rusya konusunda birleşen Avrupa, Çin konusunda ayrışıyor mu?

Rusya söz konusu olduğunda Avrupa’da görülen tam dayanışma yine bu ülkelerin Çin’e karşı farklı tutumlarıyla bariz bir zıtlık oluşturuyor

Xinhua: Al Majalla
Xinhua: Al Majalla
TT

Rusya konusunda birleşen Avrupa, Çin konusunda ayrışıyor mu?

Xinhua: Al Majalla
Xinhua: Al Majalla

Christopher Phillips*

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı açtığı savaş, Avrupalı liderler için bir uyarı ziliydi. Liderler, Vladimir Putin’in on yıldan fazla bir süredir Gürcistan’da, Kırım’da, Suriye’de ve hatta Salisbury sokaklarında giderek daha güçlü taktikler kullanmasına şüphe nazarıyla bakıyorlardı. Ama bu, onların Moskova ile güçlü bağları, özellikle de ticaret bağlarını korumalarına engel olmuyordu. Bunda belirleyici an, 2022 yılındaki Ukrayna işgaliydi. Bu işgal, çoğu Avrupa başkentini Putin ve yandaşlarıyla ilişkilerini gözden geçirip değiştirmeye sevk etti. Bunun neticesinde yaptırımlar dayatıldı, alternatif enerji kaynakları temin etmek için yoğun çabalar gösterildi ve Chelsea kulübünün eski sahibi Roman Abramoviç gibi Putin ile yakın ilişki içinde olan kişilerin mal varlıklarına el kondu.

Dikkate değer olan şey, zihinlerindeki Rus tehdidine karşı Avrupalı hükümetlerin davranışlarında öne çıkan duruş ve eylem birliğidir. Son on yılda Avrupa Birliği (AB) içinde ve dışındaki Avrupalı liderlerin Yunanistan’ın borç krizi ya da Birleşik Krallık’ın AB’den çıkışına ilişkin olarak Londra ve Brüksel arasında görülen şiddetli çatışmalar gibi pek çok mesele etrafında genel olarak ayrışma yaşadığına şahit olundu. Ama Ukrayna konusundaki tepki, neredeyse görüş birliğine dayanarak gösterildi. Kiev’i desteklemek ve Moskova’yı cezalandırmak için bir araya gelen yalnızca AB ülkeleri değildi; bu bloğun dışındaki Avrupa ülkeleri de Rusya karşıtı uygulamalara katıldı.  

2022 yılında Avrupa Siyasi Topluluğu’nun AB üyesi 27 ülkeden oluşan dar grubun dışında 47 ülkeyi içine alan daha geniş bir Avrupa forumu oluşturması, Ukrayna savaşının -paradoksal bir şekilde- nasıl bir tür kıtasal birliği gözler önüne serdiğinin bir işaretiydi.

Gelgelelim Rusya’nın Ukrayna’yı işgali karşısındaki bu birleşik tutum, Çin’e karşı mevcut yaklaşımla keskin bir tezat oluşturuyor. Avrupalı liderler, Moskova’nın oluşturduğu tehdit konusunda hemfikirken Pekin konusunda daha farklı tutumlara sahip. Sözgelimi Londra, Washington’ın Çin’e karşı sert duruşunu yansıtma konusunda giderek daha fazla tereddüt gösteriyor. Nitekim Başbakan Rishi Sunak, yakın zamanda Çin’i küresel güvenlik için “en büyük meydan okuma” olarak niteledi. Onun gibi Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de Çin’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Buna karşılık AB üyesi ülkelerin yarıdan fazlasının, ki bunların çoğu Doğu ve Güney Avrupa’da yer alıyor, Çin’in Kuşak ve Yol girişimine katıldığını görüyoruz. Macaristan ve Yunanistan gibi bazı ülkeler de Çin’i şeytanlaştırma girişimlerinden geri adım attılar ve çok gerekli gördükleri yatırımları kısıtlamayı reddediyorlar. Bu noktada ciddi bir soru işareti beliriyor: Çin’e ilişkin yaklaşan tartışmalar, Ukrayna savaşının birleştirdiği Avrupa ülkelerini ayırır mı?

Son on yılda Avrupa Birliği (AB) içinde ve dışındaki Avrupalı liderlerin Yunanistan’ın borç krizi ya da Birleşik Krallık’ın AB’den çıkışına ilişkin olarak Londra ve Brüksel arasında görülen şiddetli çatışmalar gibi pek çok mesele etrafında genel olarak ayrışma yaşadığına şahit olundu. Bununla birlikte Ukrayna konusundaki tepki, neredeyse görüş birliğine dayalı olarak gösterildi

Rusya konusunda birlik

Rusya’nın 2022’deki işgaline Avrupa’nın tepkisi bir bütün olarak belirgin değildi. Zira başta Almanya, Polonya, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi pek çok ülke, enerji tedarikinde esas olarak Rusya’ya bağımlıydı. Buna ek olarak artık AB üyesi olmamakla birlikte önemli bir Avrupalı oyuncu olmaya devam eden Birleşik Krallık da Abramoviç gibi Rus oligarklardan gelen büyük yatırımlara ev sahipliği yapıyordu. Benzer şekilde Kıbrıs da Rus parası için bir sığınaktı. Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın da siyasi açıdan Kremlin’le sıkı ilişkileri vardı. Aslında pek çok kişiye göre Vladimir Putin, işgali planlarken Avrupalıların kendi çıkarları peşinde koşup bu konuda ayrışacaklarına güveniyordu.

Ancak bu varsayımların doğru olmadığı ortaya çıktı. Nitekim Avrupa ülkeleri, yaptırım uygulamak ve Ukrayna’ya yardım sunmak için birleşti. AB, Avrupa barış mekanizması oluşturdu ve bunun üzerinden Kiev’e şu ana kadar 30 milyar dolara varan yardımlar tahsis edildi. Birleşik Krallık gibi AB dışındaki ülkeler de 10 milyar dolar ek askerî ve mali yardım sunarak katkıda bulundu. Avrupalı hükümetler, Ukraynalı sığınmacılara karşı yaklaşımlarında da birleşik bir tutum sergileyerek kıta genelinde milyonlarcasına kucak açtı. Mart 2022’de, yani işgalden sadece bir ay sonra AB liderleri, Rus gazına olan bağımlılıklarını azaltma konusunda anlaştı. Avrupa’da Rus enerjisinin en büyük ithalatçısı olan Almanya, bir yıldan az bir süre zarfında bağımlılığını büyük oranda azaltmayı başardı.

axss
Çekya Cumhurbaşkanı Petr Pavel, 6 Temmuz 2023’te Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenski’yi Prag’da ağırladı (Reuters)

Gelgelelim işler, tam anlamıyla yolunda gitmedi; Macaristan, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarını çokça eleştirdi ve Orban, birleşik Avrupa cephesinde bir istisna olduğunu gösterdi. Hatta birkaç kez Ukrayna’ya yönelik yardım paketlerini engelledi ve bu durum, Brüksel’i alternatif çözümler aramaya mecbur etti. Orban’ın AB ile ilişkisi bütün olarak dibe vurdu. O kadar ki yakın zamanda AB’yi Hitler ve Napolyon Bonapart ile kıyasladı. Ancak tüm söylemlerine rağmen Orban, safları yıkmadı ve Avrupa’nın birliğini rayından çıkarmadı. Aynı şey, AB’deki başka ülkeler için de geçerli. Örneğin Kıbrıs, işgalden önce Rusya’ya yakın ilişkilere sahipti, ancak Putin’e karşı Brüksel çizgisini takip etmeyi kabul etti. Financial Times’a konuşan Kıbrıs Dışişleri Bakanı Yoannis Kasulidis şunları söyledi: “Başka bir seçeneğimiz yoktu. Kararımız, AB’yi desteklemek ve onunla dayanışma halinde olmaktı.” Kıbrıs bu tavrı, sürgündeki Rusların değerli yatırımlarını kaybetmenin Kıbrıs ekonomisi için sebep olduğu maliyete rağmen benimsedi.

2022 yılında Avrupa Siyasi Topluluğu’nun AB üyesi 27 ülkeden oluşan dar grubun dışında 47 ülkeyi içine alan daha geniş bir Avrupa forumu oluşturması, Ukrayna savaşının -paradoksal bir şekilde- nasıl bir tür kıtasal birliği gözler önüne serdiğinin bir işaretiydi

AB dışındaki Avrupa ülkelerinden Rusya’yla çatışmaya başka bir muhalefet daha vardı: Türkiye, ısrarla tarafsızlık yaklaşımını benimsedi. Bu durum, Türkiye’nin NATO’daki müttefiklerini büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Belarus ve tanınmamış ayrılıkçı Transdinyester Cumhuriyeti ise Rusya’nın güçlü iki müttefiki olup, görüşmelerin bir parçası değildir.  

Tarihî ve kültürel açıdan Rusya’ya yakın bir ülke olan Sırbistan da tarafsız kaldı ve yaptırımlara katılmadı. Hükümetinin nihayetinde katılmayı umduğu AB’ye sakince yaklaşmakla birlikte AB yaptırımıyla uyumlu olarak Rus petrolüne olan bağımlılığını sona erdirdi ve onun yerine Irak petrolünü ithal etti. Sonuç olarak Avrupa’nın birleşik tutumuna uyum sağlamayan ülkelerin sayısı, hâlâ çok az. Birleşik Krallık, Norveç, İzlanda, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Moldova gibi AB üyesi olmayan hükümetlerin Rusya’ya yaptırım uygulamada AB’ye iştirak etmesiyle birlikte Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunun işgale yoğun bir şekilde itiraz etme konusunda birleştiği görülüyor. Kafkasya gibi uzak ülkelerin yeni Avrupa siyasi topluluğuna katılmaya hazırlanması da yaptırımlara katılmak istemeyenlerin bile genel birlik hali göstermeye hevesli olduklarına delalet ediyor. Bu noktada Rusya ve Belarus’un üyeliği olmayan yegâne iki Avrupa ülkesi olması kayda değer.

Pekin’in Avrupa’daki ekonomik nüfuzu son yıllarda genişledi. Nitekim AB’ye üye ülkelerin üçte ikisi Kuşak ve Yol girişimine katılmak için mutabakat zaptı imzaladı

Çin konusundaki farklılık

Rusya söz konusu olduğunda Avrupa’da görülen benzersiz birlik düzeyi, aynı ülkelerin Çin konusundaki farklı tutumlarıyla bariz bir tezat oluşturuyor. Pekin’in Avrupa’daki ekonomik nüfuzu, son yıllarda genişledi. Nitekim AB üyesi ülkelerin üçte ikisi, Kuşak ve Yol girişimine katılmak üzere mutabakat zaptı imzaladı. Böylece Yunanistan’da Pire Limanı’nın yenilenmesi ve Macaristan’da Budapeşte-Belgrad demiryolunun inşa edilmesi gibi önemli altyapı yatırımları başladı bile. Çin; Türkiye, Sırbistan ve Karadağ gibi daha küçük Batı Balkanlar ülkeleri dahil olmak üzere AB dışındaki ülkelerde de büyük yatırımlarda bulundu.

ABD; Brüksel ve Avrupa hükümetlerinin bununla ilgilenmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Peş peşe gelen ABD başkanlarının son yıllarda Pekin’e karşı söylemlerinin tonunu yükseltmesi ve müttefiklerini Çin’e yönelik algılarını ekonomik bir ortaktan stratejik bir tehdit olacak şekilde değiştirmeye çağırması dikkat çekici. Bazı Avrupa hükümetleri, bu bakış açısını benimserken birçoğu hâlâ gizli veya alenen bunu reddediyor, Çin’in yatırımlarını genel olarak hoş karşılıyor ve Washington’ın endişelerine rağmen özellikle Kuşak ve Yol girişimine desteklerini dile getiriyorlar.

ABD’nin 2017 yılında Donald Trump’ın başkanlığı döneminde Çin’e karşı nasıl alenen saldırgan bir tavır benimsediği aşikardı. Avrupa ülkeleri ise daha temkinli ve yavaş tepkiler gösterdi. AB ve diğer Avrupa hükümetleri, uzun bir süredir Washington ile Pekin arasındaki artan gerilimlerde herhangi bir tarafı tutmamaya özen gösteriyordu. Ancak yakın zamanda bu yaklaşımda bir kayma yaşandı. Nitekim 2010’da Çin ile ilişkilerde ‘altın çağ’ ilan eden Birleşik Krallık, Japonya’daki G7 zirvesinden önce Çin’i artık ‘bir meydan okuma’ olarak gördüğünü açıkladı. Daha sonra Almanya, Fransa ve İtalya da Çin ekonomisindeki hassas sektörlerden yatırımları çekmek suretiyle Çin ile ticari ilişkilerde ‘riskin azaltılması’ için diğer G7 ülkeleriyle anlaşma konusunda Birleşik Krallık’a katıldı. Bu, Ursula von der Leyen’in nisan ayında başkent Pekin’de yaptığı bir konuşmada kullandığı şaşırtıcı eleştirel dilde kendini açıkça gösterdi. Leyen, Çin liderliğinin giderek artan otoriter eğilimini eleştiriyor gibiydi.

Çin’e dair belirsizlik, ekonomik açıdan daha zayıf Avrupa ülkelerine özgü değil. Zira Fransa da Pekin’e karşı sert bir tavır benimsemekten çekiniyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, G7’de ‘risk almama’ stratejisini onaylamakla beraber daha önce Pekin’i ziyaret etmiş ve Avrupa’nın Çin ile ABD arasındaki çatışmaya çekilmemesi gerektiği konusunda ısrarcı olmuştu

Avrupa ülkeleri, Çin’e karşı ek önlemler aldı. 2021 yılında AB, Kuşak ve Yol girişimine karşı koyma hedefiyle ‘Küresel Ağ Geçidi’ fonu oluşturulduğunu duyurdu. Çin’in adı açıkça zikredilmese de birçok kişi tarafından fonun tanıtımı, gelişmekte olan ülkelere altyapı yatırımı için alternatif bir kaynak sağlamak ve muhtemelen Pekin’in etkisi altına girmelerini engellemek suretiyle Çin’in ‘kalkınma diplomasisine’ karşı koymanın bir yolu olarak yorumlandı. Yakın zamanda İtalya, Kuşak ve Yol girişiminden ayrılmayı düşündüğüne işaret etti. Girişime katılan tek G7 ülkesi olan İtalya, görünüşe bakılırsa diğer G7 ülkelerinin baskısı altında.

Çin’i destekleyen sesler

Bununla birlikte Çin yatırımına daha az bağımlı olan daha büyük Avrupa ekonomileri tutumlarını değiştirirken diğer ülkeler daha tereddütlü olmayı sürdürüyor. Örnek olarak Yunanistan’ı alalım. AB düzeyinde Çin’e karşı birleşik bir politika geliştirmek için gösterilen çabaları açıkça eleştiren Yunanistan, bilindiği üzere Çin’den büyük yatırımlar aldı. Hem Avusturya hem de Macaristan da bu eğilime karşı olduklarını ifade etti. Bu üç ülkenin şiddetle karşı çıktığı şeyler arasında örneğin Huawei’in AB düzeyinde yasaklanması da vardı. Bilhassa Macaristan, elbette Rusya’ya verdiği desteğin yanı sıra AB içinde Çin’i destekleyen belki de en yüksek sestir. Ağustos 2022’de Çinli CATL şirketi, Avrupa’daki ikinci pil fabrikasını Macaristan’da açmayı planladığını duyurdu ki bu, Budapeşte’nin Pekin’e artan yakınlığını artıracak gibi görünen 7,3 milyar euro değerinde büyük bir yatırım. AB dışında Sırbistan da Çin’den önemli ölçüde yatırım aldı ve Rusya’ya yaklaşımına benzer şekilde Brüksel ile Pekin arasında da ince bir çizgide ilerliyor.

Çin’e dair belirsizlik, ekonomik açıdan daha zayıf Avrupa ülkelerine özgü değil. Zira Fransa da Pekin’e karşı sert bir tavır benimsemekten çekiniyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, G7’de ‘risk almama’ stratejisini onaylamakla beraber daha önce Pekin’i ziyaret etmiş ve Avrupa’nın Çin ile ABD arasındaki çatışmaya çekilmemesi gerektiği konusunda ısrarcı olmuştu.

zas
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (solda) ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (sağda) 8 Nisan 2023’teki resmî Pekin ziyareti münasebetiyle yaptıkları bir görüşmede konuşuyor (EPA)

Fransa, Çin’in oluşturduğu potansiyel askerî tehdidi kabul etse ve savunma stratejisini buna göre planlasa da görünüşe göre Paris, Washington’ın tercih ettiği çatışmacı söylemi reddediyor. Nitekim Macron, Ursula von der Leyen’e kıyasla daha çekimser bir tutum benimsiyor. Benzer şekilde Birleşik Krallık’ta bir sonraki seçimi kazanması muhtemel olan muhalefetteki İşçi Partisi, Başbakan Rishi Sunak’ın son yaklaşımına kıyasla Çin’e karşı daha incelikli bir yaklaşım çağrısında bulundu. Gölge Dışişleri Bakanı David Lammy, bir yandan Pekin’in insan hakları ihlallerini ve saldırgan davranışlarını kınarken diğer yandan iklim değişikliği gibi konularda Pekin ile iş birliği çağrısı yaptı.

Bununla birlikte Çin’in Avrupa’daki etkisinin Ukrayna savaşındaki tarafsız konumundan etkilendiğini düşünenler de var. Daha önce Çin’in yatırımı ile Kuşak ve Yol girişimini kabul eden Doğu Avrupa ülkeleri, Pekin’in Moskova yanlısı politikası nedeniyle tutumlarını yeniden değerlendirdi. The Atlantic Council Araştırma Merkezi’nden araştırmacı Sona Muzikarova bunun, geçen yıl Baltık ülkelerinin Çin’e ve Kuşak ve Yol girişiminin Avrupalı üyelerine ait 17+1 iş birliği mekanizmasından çıkma kararına katkıda bulunduğunu savunuyor. Aynı şekilde yeni Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Petr Pavel’in Tayvan’a Pekin’i öfkelendiren ilk diplomatik davet kararı, Prag’ın Çin yatırımına hevesli olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu hamleler, Washington’ın daha çatışmacı yaklaşımının benimsendiğini temsil etmese de tablonun, Batı Avrupa’nın Pekin’e karşıt, Doğu Avrupa’nınsa daha uyumlu olduğu yönündeki yargıdan daha karmaşık olduğuna işaret ediyor.

Uzun bir süredir, ilgili 27 ya da 47 ülkenin farklı menfaatleri göz önüne alındığında, bırakın daha geniş Avrupa kıtasını, AB’nin dahi dış politika tutumları üzerine anlaşmaya varmasının zor olduğu kanıtlandı

Belirsiz bir gelecek

Öyleyse AB içinde ve dışındaki Avrupalı hükümetler tamamen Çin’e karşı önyargılı olmamakla beraber Macaristan’ın coşkusundan Birleşik Krallık’ın (mevcut) düşmanlığına kadarki yelpazede farklı tutumlar sergiliyorlar. Bazıları, Çin’e karşı Washington’ın çizgisine yaklaşmaya açık görünürken diğer bazıları aynı yolu izlemiyor. Beyaz Saray, yavaş da olsa meselenin kendi lehine dönmesini umarken Washington, zamanla daha fazla ülkenin Pekin’in kötü niyetli olduğuna kanaat getireceğini düşünüyor. Bu, nihayetinde 2022’den sonra Rusya’ya karşı tanık olduğumuza benzer şekilde Çin’e karşı (bir ölçüde) birleşik bir Avrupa cephesine alan açabilir.

Lakin ABD’nin bir hayal kırıklığına uğraması mümkün. Belki de Avrupa’nın Rusya’ya karşı birleşik tepkisi, kaide değil istisnadır. Uzun bir süredir, ilgili 27 ya da 47 ülkenin farklı menfaatleri göz önüne alındığında, bırakın daha geniş Avrupa kıtasını, AB’nin dahi dış politika tutumları üzerine anlaşmaya varmasının zor olduğu kanıtlandı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupalı hükümetlerin çoğunun apaçık bir tehdit olarak görebileceği ve nadir rastlanan bir yakın tehlike oluşturdu. Ancak Çin, şu an böyle bir tehdit oluşturmuyor. Dolayısıyla da aynı kararlı birliği gerçekleştirmek zor. Pekin ile Washington arasında büyük bir çatışma ya da Çin’in Tayvan’ı işgali gibi dramatik bir tırmanış, bu kitlesel hesapları değiştirebilir. Ama bu olmadan Rusya’daki ile aynı düzeyde bir birliğin ortaya çıktığını görmek zor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat okurları için Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Kuzey Kore'nin Japonya politikası: "Çin'le tek cephe olacaklar"

Kuzey Kore son dönemde balistik füze denemelerini de hızlandırdı (Reuters)
Kuzey Kore son dönemde balistik füze denemelerini de hızlandırdı (Reuters)
TT

Kuzey Kore'nin Japonya politikası: "Çin'le tek cephe olacaklar"

Kuzey Kore son dönemde balistik füze denemelerini de hızlandırdı (Reuters)
Kuzey Kore son dönemde balistik füze denemelerini de hızlandırdı (Reuters)

Kuzey Kore'nin son dönemde Japonya karşıtı söylemlerini artırması dikkat çekiyor.

Reuters'ın analizine göre Pyongyang yönetimi Japonya'nın hem askeri kapasitesini artırmasını hem de ABD ve Güney Kore'yle savunma işbirliğini güçlendirmesini endişeyle takip ediyor.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un'un kız kardeşi Kim Yo-jong, geçen haftaki açıklamasında Tokyo yönetiminin artık bölgede "askeri güç" haline geldiğini savunmuştu.

Pyongyang ayrıca ABD ve Güney Kore'nin 17-27 Ağustos'ta düzenlediği Ulchi Özgürlük Kalkanı tatbikatını eleştirerek Washington, Tokyo ve Seul'un işbirliğinin "nükleer ittifaka" dönüştüğünü öne sürmüştü.

ABD ve Güney Kore'nin ortak nükleer denizaltı projesi de Kuzey Kore'nin tepkisini çekmişti. Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı'ndan üst düzey yetkili Jang Kum-chol, Seul'un böyle bir denizaltına sahip olmasının "Asya-Pasifik'te domino etkisi yaratacağını" söylemişti.

Diğer yandan II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan ABD-Japonya güvenlik ittifakı, Tokyo'nun savunma politikasının temel taşını oluşturuyor. Yaklaşık 50 bin Amerikan askerine ev sahipliği yapan Asya devi, ABD'nin dünyada en fazla birlik konuşlandırdığı yabancı ülke.

Tokyo yönetiminin ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları esnetmesi de tartışma yaratmaya devam ediyor.

Japonya bu adımların savunma amaçlı olduğunu ileri sürerken Çin, ülkenin saldırı kapasitesini artırmak istediğini iddia ediyor.

Ancak uzmanlara göre Kuzey Kore'nin Japonya karşıtı söyleminin asıl hedefi daha geniş bir blok.

Seul'deki Ewha Kadın Üniversitesi'nden Park Won-gon, Pyongyang'ın bölgeyi "ABD-Güney Kore-Japonya'ya karşı Kuzey Kore-Çin-Rusya" şeklinde iki rakip blok olarak göstermeye çalıştığını söylüyor. Bu stratejiyle Kuzey Kore'nin Çin ve Rusya'dan daha fazla destek almak, diplomatik izolasyondan çıkmak ve nükleer silahların gerekliliğine ilişkin argümanlarını güçlendirmek istediğini savunuyor.

Güney Kore gazetesi Korea Times'ın analizinde de Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi'nin, 19-20 Ağustos'ta Güney Kore'yi ziyaret etmeye hazırlandığı hatırlatılıyor.

Güney Kore'deki Kyungnam Üniversitesi'nden Lim Eul-chul, Pyongyang'ın görüşme öncesinde elini güçlendirerek "Çin'le sağlam bir Japonya karşıtı cephe oluşturmak istediğini" söylüyor.

Independent Türkçe, Reuters, Korea Times


Gazze, Batı Şeria ve seçimler: Kushner Netanyahu'yu ikna edebilecek mi?

Jared Kushner, İsrail Meclisi Knesset'te konuşurken (Arşiv - Reuters)
Jared Kushner, İsrail Meclisi Knesset'te konuşurken (Arşiv - Reuters)
TT

Gazze, Batı Şeria ve seçimler: Kushner Netanyahu'yu ikna edebilecek mi?

Jared Kushner, İsrail Meclisi Knesset'te konuşurken (Arşiv - Reuters)
Jared Kushner, İsrail Meclisi Knesset'te konuşurken (Arşiv - Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı ve özel temsilcisi Jared Kushner'ın gelecek hafta İsrail ve Mısır'a yapacağı ziyaret, Gazze'de tıkanan planı yeniden canlandırmaya yönelik sıradan bir turdan ibaret görünmüyor. Barış Konseyi’nin üst düzey temsilcisi Nikolay Mladenov ile Konseyin yürütme kurulu üyesi ve eski İngiltere Başbakanı Tony Blair'in de yer aldığı heyet, Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarının derinleştiği ve 27 Ekim'de yapılması planlanan İsrail seçimlerine ilişkin hesapların bölgesel dosyaları doğrudan etkilemeye başladığı bir dönemde bölgeye geliyor.

Hamas’ın silahsızlandırılması ve İsrail güçlerinin çekilmesi konusundaki anlaşmazlığın yanı sıra, Batı Şeria'da yerleşimcilerin gerçekleştirdiği saldırılar da Netanyahu hükümetinin ve İsrail ordusunun sahayı kontrol altında tutma ve Washington'ın taleplerine yanıt verme kapasitesi açısından yeni bir sınamaya dönüşmüş durumda.

Uygulamadan önce uzlaşma

Associated Press’in bildirdiğine göre Kushner, Mladenov ve Blair pazar günü İsrail'e ulaşacak, ardından Kahire'ye geçecek. Heyet İsrail'de Netanyahu ve üst düzey yetkililerle görüşürken, Kahire'deki temaslarda Mısır, Katar ve Türkiye'den arabulucuların yanı sıra Gazze'nin yönetimini üstlenmesi planlanan teknokrat Filistinli grubun gerçekleştirdiği toplantılar da gündemde olacak.

Doğrudan hedef, Trump'ın planında bir sonraki aşamaya geçilmesini sağlayacak bir formül bulmak. Bu aşama, Hamas ve diğer grupların silahsızlandırılması, sivil ve güvenlik yönetiminin teknokratlardan oluşan bir Filistin hükümetine devredilmesi, buna paralel olarak İsrail güçlerinin kademeli şekilde çekilmesi ve güvenliğin tesis edilmesine yardımcı olmak üzere uluslararası bir gücün bölgeye konuşlandırılmasını içeriyor.

rgthyj
Trump, Steve Witkoff, Jared Kushner ve Nikolay Mladenov, Davos'ta (Arşiv - Reuters)

Reuters’a konuşan konuya yakın bir kaynak, Washington ile İsrail'in Hamas’ın silahsızlandırılması hedefi konusunda mutabık olduğunu, ancak İsrail tarafının meşru kaygıları bulunduğunu ve iki tarafın bunları gidermek için çalıştığını söyledi.

Sorun ise adımların hangi sırayla uygulanacağı konusunda yaşanan anlaşmazlığın hâlâ çözülememiş olması. Hamas planı kabul etti ancak uygulamayı, başta saldırıların durdurulması ve İsrail güçlerinin çekilmesi olmak üzere İsrail'in önce kendi yükümlülüklerini yerine getirmesi şartına bağladı. Netanyahu ise silahsızlandırma tamamlanmadan İsrail güçlerini çekmeyeceğini açıkladı ve böylece Washington'ın önerdiği kademeli uygulama formülünü fiilen reddetti.

Axios haber sitesinin ortaya koyduğuna göre kamuoyu önündeki anlaşmazlık, kapalı kapılar ardında yaşananların tamamını yansıtmıyor. Netanyahu daha önce Kushner ile yaptığı bir görüşmede plana fırsat vereceğine ve silahsızlandırma sürecinin başlaması için uygun koşulların oluşturulması amacıyla Gazze'ye yönelik saldırıları sınırlayacağına söz verdi. O tarihten bu yana hava saldırılarının temposu düştü ve İsrail ordusu, mutabakatlarda öngörülen sarı hata çekildi. Bu nedenle ABD yönetimi, Netanyahu'nun kamuoyu önündeki itirazını kısmen nihai bir karar olmaktan ziyade seçimlere yönelik bir söylem olarak değerlendiriyor.

Seçimler ayrılığı derinleştiriyor

Trump yönetimi, ekim ayında yapılacak seçimlerin Gazze dosyasını daha aylar boyunca dondurmak için bir gerekçeye dönüşmesini istemiyor. Ancak Netanyahu da İsrail güçlerinin Hamas’ın tüm silahlarını teslim etmesinden önce çekilmesini kabul etmesi halinde, özellikle kendi sağ tabanı karşısında ABD baskısı altında taviz veren bir lider görüntüsü vermek istemiyor. Netanyahu, İsrail'in geri çekilmesine ilişkin olası bir anlaşma nedeniyle hem müttefikleri hem de rakipleri tarafından sert biçimde eleştiriliyor.

fı98ş
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile Başkan'ın damadı Jared Kushner'ın arasında, Kudüs'teki İsrail hükümeti toplantısı sırasında (Arşiv - AP)

Axios’a konuşan bir ABD'li yetkili, Netanyahu'nun siyasi ihtiyaçlarını anladıklarını, ancak başta Gazze'ye yönelik saldırıların sınırlandırılması olmak üzere Washington'ın taleplerini uygulamaya devam ettiği sürece bunu dikkate alacaklarını söyledi. Bir başka ABD'li yetkili ise durumu, “Seçimler herkesi paniğe sürüklüyor” sözleriyle özetleyerek görüşmeleri çevreleyen gerilime dikkat çekti.

Netanyahu seçimlere zor bir konumda giriyor. Axios’un aktardığı kamuoyu yoklamalarına göre Netanyahu liderliğindeki ittifakın 49 ila 53 sandalye kazanması bekleniyor. Bu rakam, hükümet kurmak için gerekli 61 sandalyenin altında kalıyor. Muhalefet partilerinin ise 67 ila 70 sandalye elde edebileceği tahmin ediliyor.

Bu ortamda Trump'ın tutumu özel önem taşıyor. Trump, kendisine dört kez sorulmasına rağmen Netanyahu'ya destek açıklamaktan kaçındı. Oysa önceki dönemlerde Trump'ın Netanyahu'ya desteği neredeyse kesin kabul ediliyordu.

Bu tutum kişisel bir kopuş anlamına gelmiyor. Nitekim Trump, Netanyahu ile ilişkisinin çok iyi olduğunu vurgulamaya devam ediyor. Ancak yaklaşım, iki liderin siyasi çıkarları arasındaki ayrışmanın derinleştiğini gösteriyor. ABD Başkanı Gazze'de bir sonuç elde etmek, Lübnan ve Suriye dosyalarını ilerletmek ve normalleşme sürecini canlandırmak isterken, Netanyahu güvenlik konusunda sert bir tutum sergilemenin ve dış baskılara meydan okumanın seçim açısından daha faydalı olabileceğini düşünüyor.

Bu nedenle Kushner'ın ziyareti iki yönlü bir mesaj taşıyor: Washington açık bir çatışma istemiyor, ancak İsrail'in iç siyasi gündeminin Trump'ın bölgesel planını sekteye uğratmasına da izin vermeye hazır değil.

Batı Şeria ikinci baskı cephesi

Bu sınama, Batı Şeria'daki durumun kontrolden çıkmasıyla daha da karmaşık hale geliyor. Nablus yakınlarındaki Kusra köyünde yerleşimciler bazı Filistinlilerin evlerini kuşatarak bu evlerin su ve elektriğini kesti. Kuşatılan evlerden biri ABD vatandaşı olan bir Filistinliye ait.

İsrail ordusunun müdahale ederek yerleşimcilerin kurduğu bazı yapıları sökmesine ve bir yerleşimciyi gözaltına almasına rağmen, grubun bir kısmı saatler sonra yeniden bölgeye döndü. Bu durum, ordunun saldırıları engelleme konusunda hem kapasitesine hem de iradesine ilişkin soru işaretlerini artırdı.

gthyu
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile Başkan Donald Trump'ın damadı Jared Kushner'ın arasında, Kudüs'teki İsrail hükümeti toplantısı sırasında (Arşiv - AP)

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre Washington, Netanyahu'ya Kusra'daki kuşatmayı kamuoyu önünde kınaması için baskı yapıyor. Ancak İsrail Başbakanı bu konuda sessizliğini koruyor. Yerleşimlere verdiği tarihsel destekle bilinen ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ise alışılmadık derecede sert bir dil kullanarak yaşananları terörist ve suç teşkil eden bir eylem olarak niteledi ve sorumluları İsrailli teröristler olarak tanımladı.

New York Times’ın Birleşmiş Milletler verilerine dayandırdığı bilgilere göre aşırılık yanlısı yerleşimciler, 2026'nın ilk yedi ayında 250 Filistinli yerleşim bölgesini kapsayan en az 1380 saldırı gerçekleştirdi. Saldırılarda neredeyse tam bir cezasızlık ortamının hâkim olduğu belirtiliyor. Gazete, daha önce Batı Şeria'da görev yapmış emekli İsrailli Tuğgeneral Guy Hazut'un, ordunun bölgede kontrolü kaybettiğini söylediğini aktardı.

scdfrgthy
Batı Şeria'daki Kusra beldesinde çarşamba günü taş atan yerleşimciler; görüntü bir video kaydından alınmıştır (Reuters)

Bu nedenle Kushner'ın ziyareti, Gazze'de geri çekilme ve silahsızlandırma konusunda düzenleme yapma girişiminden daha kapsamlı bir anlam taşıyor. Ziyaret, Washington'ın Netanyahu'ya seçim desteği vermeden ondan pratik iş birliği sağlayıp sağlayamayacağının ve İsrail hükümetinin hem Gazze'de hem de Batı Şeria'da aşırı sağcı müttefiklerini kontrol altına alıp alamayacağının sınanması niteliğinde.

Ortaya çıkacak sonuç, Trump'ın planının siyasi bir sürece dönüşüp dönüşemeyeceğini ya da seçim hesapları ve sahadaki kaosun kuşattığı kırılgan mutabakatlar olarak kalıp kalmayacağını belirleyecek.


Trump Netanyahu'dan vazgeçti mi?

Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)
Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)
TT

Trump Netanyahu'dan vazgeçti mi?

Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)
Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)

Ortadoğu'daki en etkili kişisel ve siyasi ilişkilerden birinde dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. ABD Başkanı Donald Trump, gazetecilerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya yönelik tutumunu defalarca sormasına rağmen, 27 Ekim'de yapılacak seçimler öncesinde Netanyahu'ya şimdiye kadar açık bir destek vermekten kaçındı. Trump yalnızca iki ay önce Netanyahu'yu muhtemelen destekleyeceğini söylemiş, ancak önce rakiplerinin kim olacağını görmek istediğini belirtmişti.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığı habere göre Trump, son haftalarda Netanyahu'yu destekleyip desteklemeyeceği sorusuyla defalarca karşılaştı ancak İsrail Başbakanı'nın beklediği yanıtı vermekten kaçındı. Habere göre bu tereddüt, Netanyahu'nun zorlu bir seçim kampanyası yürüttüğü bir döneme denk geliyor. Anketler, Netanyahu'nun liderliğindeki bloğun 120 sandalyeli Knesset'te yalnızca 49 ila 53 sandalye kazanabileceğine işaret ediyor. Bu sayı, hükümet kurmak için gereken 61 sandalyenin oldukça altında. Netanyahu'nun mevcut koalisyonu ise 68 sandalyeye sahip.

Trump, geçen haziran ayında bu kadar temkinli değildi. İsrail Yayın Kurumu'na verdiği röportajda, "Kimin aday olacağını görmem gerekecek ama Bibi'yi çok seviyorum" diyen Trump, Netanyahu'yu "muhtemelen" destekleyeceğini söylemişti. Ancak bu eğilimini hiçbir zaman resmî bir desteğe dönüştürmedi. Seçimler yaklaşırken eski açıklamasından ziyade Trump'ın sessizliği önem kazandı.

thyju
Trump ve Netanyahu, 28 Temmuz 2026'da Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde görüşmeleri öncesinde (AFP)

Axios, Netanyahu'nun iki hafta önce Beyaz Saray'daki Oval Ofis görüşmesinin ayrıntılarını da yayımladı. Buna göre Trump, İsrail Başbakanı'na kamuoyu yoklamalarındaki durumunu sordu. Netanyahu yanıt vermekte tereddüt edince danışmanlarından biri araya girerek Trump'a başbakanın seçimlerde önde olduğunu söyledi. Ancak analistler, seçim tablosunun daha karmaşık olduğuna ve anketlerin büyük bölümüne göre Netanyahu'nun koalisyonunun hâlâ yeni bir hükümet kurmak için gereken çoğunluktan uzak bulunduğuna dikkat çekiyor.

Seçim kartı mı, baskı aracı mı?

Binyamin Netanyahu, Donald Trump ile ilişkisini uzun süredir güçlü bir seçim kozu olarak kullanıyor. Netanyahu, 2019 seçimlerinde Trump ile ilişkisini kampanyasının önemli unsurlarından biri haline getirmiş, İsrail genelindeki dev seçim afişlerinde Trump'la birlikte çekilmiş fotoğraflarını kullanmıştı. Netanyahu bunu, Trump'ın İsrail toplumunun geniş kesimleri arasındaki popülaritesinden yararlanmak amacıyla yapmıştı.

Trump da Netanyahu'ya Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliği'ni Kudüs'e taşıması, İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıması ve ardından İbrahim Anlaşmaları gibi önemli siyasi kazanımlar sağlamıştı.

hyju
İsrail Genelkurmay eski Başkanı Gadi Eisenkot, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun başlıca rakibi konumunda (AFP)

Bu nedenle analistler, Netanyahu'nun bu kez Trump'ın desteğini alamamasının yalnızca protokol düzeyinde bir mesele olmadığını düşünüyor. Onlara göre bu durum, Netanyahu'yu İsrailli seçmen karşısında uzun süredir kullandığı önemli bir argümandan mahrum bırakıyor: Rakiplerinin elde edemeyeceği kazanımları doğrudan Beyaz Saray'a ulaşarak sağlayabilecek lider olma iddiası.

Ancak iki lider arasındaki ilişki bugün o dönemden farklı. Trump, geçen temmuz ayında Axios’a yaptığı açıklamada Netanyahu'ya, "Başkanın kim olduğunu biliyor" demişti. Bu ifade, büyük kararların nihai çerçevesini belirleyen tarafın Tel Aviv değil Washington olduğunu vurgulama isteğinin açık bir göstergesi olarak değerlendirildi.

Gazze ayrılığı büyütüyor

İki lider arasındaki en belirgin anlaşmazlık Gazze konusunda ortaya çıktı. Netanyahu bu hafta Trump'ın, Hamas'ın silahsızlandırılmasını İsrail güçlerinin aşamalı olarak çekilmesi ve uluslararası bir istikrar gücünün oluşturulmasıyla eş zamanlı öngören 15 maddelik planını reddetti.

İsrail Başbakanı, Hamas tamamen silahsızlandırılmadan İsrail güçlerinin çekilmeyeceğinde ısrar etti.

Washington Post, seçim baskısının iki lideri zıt yönlere ittiğini belirtiyor. Trump'ın ABD'deki ara seçimler öncesinde savaşları sona erdirdiğini ve diplomatik atılımlar gerçekleştirdiğini göstermesi gerekiyor. Netanyahu ise sağ seçmeni, Hamas karşısında veya ABD'nin baskısı nedeniyle geri adım atmadığına ikna etmek zorunda.

Associated Press ise Netanyahu'nun ABD başkanlarına meydan okumasının yeni olmadığını, ancak bu kez daha riskli olduğunu belirtiyor. İsrail'in uluslararası alanda giderek daha fazla yalnızlaşması, İsrail Başbakanı'nın Beyaz Saray'a olan bağımlılığını artırırken Trump ile ilişkisini de daha öngörülemez hale getiriyor.

İran en derin anlaşmazlık noktası

Gazze'nin yanı sıra İran konusunda da daha önemli bir görüş ayrılığı bulunuyor. Trump son haftalarda askeri operasyonları genişletmekten, müzakere yoluyla çıkış aramaya ve yaptırımlar ile ekonomik baskıya daha fazla ağırlık vermeye yöneldi.

Netanyahu ise Tahran'ı müzakereler yoluyla kontrol altına almanın mümkün olup olmadığı konusunda daha kuşkucu bir tutum sergiliyor. Trump yönetiminin İran'la yeni bir girişime yönelmesinin ardından iki lider arasında gergin bir telefon görüşmesi yaşanmıştı. Trump ayrıca Netanyahu karşısındaki üstünlüğünü vurgulayan dikkat çekici ifadeler kullanmıştı.

dfgtyu7
Yair Lapid, Netanyahu'nun önde gelen siyasi rakiplerinden biri (AFP)

Lübnan dosyası da bu denklemde yer alıyor. ABD'nin eleştirilerinin ardından İsrail hükümeti, güney Lübnan'dan çekilme konusundaki tutumunu açıklamak ve bunu Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına ilişkin düzenlemelerin uygulanmasına bağlamak zorunda kaldı. Washington ise arabuluculuk yaptığı anlaşmaya uyulması gerektiğini vurguladı.

Trump fikrini her an değiştirebilir. Ancak seçimlere yalnızca 75 gün kalmış olması nedeniyle Netanyahu açısından zaman daralıyor. Analistler, Trump'ın Netanyahu'ya seçim desteğini esirgemesini bir kopuş ilanından ziyade potansiyel bir nüfuz ve baskı aracı olarak değerlendiriyor.

Trump Netanyahu'ya karşı olduğunu söylemiyor ancak istediği siyasi ödülü de karşılıksız vermiyor. Desteği askıda tutmak, Beyaz Saray'a Gazze, İran ve Lübnan'ın yanı sıra olası diğer bölgesel düzenlemeler konusunda Netanyahu üzerinde daha fazla baskı kurma imkânı sağlıyor.

Trump Netanyahu'dan vazgeçti mi? Şimdilik yanıt hayır. Trump'ın İsrail'le stratejik ittifaktan vazgeçtiğine veya Netanyahu'yu desteklememe yönünde kesin bir karar aldığına dair herhangi bir işaret bulunmuyor. Aksine ABD Başkanı kapıyı açık bırakıyor ve Netanyahu'ya destek vermenin kendi çıkarlarına hizmet edeceğine inanması halinde seçimlerin son haftalarında devreye girebilir.

Ancak ABD'li siyasi analistlere göre yeni olan şu: Netanyahu'ya destek artık otomatik değil. 27 Ekim'de yapılacak seçimler, 7 Ekim 2023 saldırısından bu yana gerçekleştirilecek ilk seçim olacak.

Reuters, Netanyahu'nun aralarında eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile eski başbakanlar Naftali Bennett ve Yair Lapid'in bulunduğu önemli rakiplerle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Bu arada seçim ittifaklarının şekillenme süreci de devam ediyor.

ABD'deki kamuoyu araştırmaları ise İsrail'e yönelik desteğin zayıfladığına işaret ediyor. Associated Press'in NORC ile temmuz ayında gerçekleştirdiği ankette, ABD'de İsrail'in imajında geniş çaplı bir gerileme ve Cumhuriyetçiler arasında dahi görüş ayrılıklarının ortaya çıktığı görüldü.

Bu durum, Trump'ın Netanyahu ile koşulsuz biçimde özdeşleşmesinin ABD iç siyasetinde geçmişe kıyasla daha az siyasi getiri sağlamasına yol açıyor.

Buna karşılık Trump'ın kendisi de İsrail'de Netanyahu'nun geçmişte yararlandığı yüksek popülariteye artık sahip değil. Axios, Trump'ın İran konusundaki tutumu ve Washington'ın İsrail'in İran, Gazze, Suriye ve Lübnan'daki bazı hamlelerine getirdiği kısıtlamaların, Trump'ın İsrail sağındaki bazı kesimler nezdindeki konumunu zayıflattığına dikkat çekiyor.

Koşulsuz ittifaktan çıkar temelli ilişkiye

Bazı analistler, Trump'ın mevcut sessizliğinin Trump-Netanyahu ittifakının sonu anlamına gelmediğini, ancak ilişkinin niteliğinde bir değişime işaret ettiğini düşünüyor.

Onlara göre daha önce neredeyse tamamen kişisel bir ittifak olarak sunulan ilişki, artık daha çıkar odaklı ve karşılıklı pazarlığa dayalı bir niteliğe bürünüyor.

Trump, Netanyahu'nun savaşların sona erdirilmesine ve ABD Başkanı'nın Amerikan seçmenine sunabileceği diplomatik kazanımlar elde edilmesine yardımcı olmasını istiyor. Netanyahu ise İsrailli seçmene pazarlayabileceği daha geniş askeri ve siyasi hareket alanı talep ediyor.

Analistler, ABD'nin İsrail'e desteğinin sürdüğünü ancak Netanyahu'ya verilen kişisel siyasi desteğin artık açık çek olmadığını vurguluyor. Trump, destek kartını elinde tutarak ancak karşılığında ne elde edebileceğini gördüğü anda kullanmak istiyor.