Afrika’da darbeler domino taşları gibi birbirini izliyor

Darbe yanlısı göstericiler 30 Temmuz'da Nijer'in başkenti Niamey'de Rus bayrakları açtı. (Reuters)
Darbe yanlısı göstericiler 30 Temmuz'da Nijer'in başkenti Niamey'de Rus bayrakları açtı. (Reuters)
TT

Afrika’da darbeler domino taşları gibi birbirini izliyor

Darbe yanlısı göstericiler 30 Temmuz'da Nijer'in başkenti Niamey'de Rus bayrakları açtı. (Reuters)
Darbe yanlısı göstericiler 30 Temmuz'da Nijer'in başkenti Niamey'de Rus bayrakları açtı. (Reuters)

Hattar Ebu Diyab

Mali, Sudan, Gine, Burkina Faso, Gine-Bissau ve Nijer'de 2020'den bu yana ardı ardına gerçekleşen darbeler göz önüne alındığında, Nijer'de 26 Temmuz günü meydana gelen, askeri darbe olgusunun Afrika’ya dönüşünün, özellikle Sahel ve Batı Afrika'da domino etkisi yarattığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Eğer darbeciler isterse, Fransız çıkarlarına güçlü bir darbe indirecek, Afrika'daki Batı nüfuzunun en önemli mevzilerini baltalayacak ve terörle mücadele çabalarını tehdit edecek bir jeopolitik değişimle karşı karşıya kalacağız. Niamey'de darbeyi destekleyen göstericilerin Rus bayrakları açması, Rusya'nın yaklaşık on Afrika ülkesinde faaliyet gösteren paralı asker grubu Wagner aracılığıyla yayılan nüfuzunun bir kanıtı. Bu nedenle Nijerya olayı, stratejik sahnenin hayati bir alanda yeniden yapılandırılması açısından tehlikeli bir gelişme olarak öne çıkıyor. Bununla beraber darbenin yansımalarının yakın çevrelere sıçrama olasılığı bulunuyor. Aynı zamanda bu olay, Kıta’nın sahip olduğu kapasite ve kaynakları ele geçirmek üzere rekabet eden Fransa ve Batı'nın Afrika'ya yönelik uluslararası mücadelesindeki düşüşü de teyit ediyor.

Askeri darbe olgusu ve ulus devlet krizi

Son yıllarda tekrarlanan darbeler, Afrika'daki ulus devlet krizine ve iktidarı zorla ele geçirme olgusuna son verilmediğini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre 1950’li yılların sonu ve 1960’lı yılların başında Afrika’nın sömürgecilikten kurtuluşundan bu yana darbe girişimlerinin sayısı yaklaşık 205'e ulaştı.

Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve üçüncü milenyumun başlamasıyla birlikte darbe dalgasının tanık olduğu düşüşün, son on yılda yok olmaya başladığı kaydediliyor. Zira uluslararası rekabetin yoğunlaşmasıyla bu olgu ivme kazanarak geri döndü. Aynı şekilde Batılı güçlerin (en başta Fransa) terörle mücadele çalışmalarındaki başarısızlığı da etkenler arasında sayılabilir. Bunun yanı sıra çekingen ve aksak demokrasi anlayışının kalkınmayla ilişkilendirilmesindeki katkıları da unutulmamalı...

1970’li yıllarda yolsuzluk, yoksulluk ve kötü siyasi yönetim üçlüsüne karşı darbecilerin öne sürdükleri gerekçelerin, 2020 yılında da terör örgütleri bahane edilerek darbeciler tarafından aynı şekilde tekrarlanması dikkat çekici. ‘Dijital devrim’, sansür, gizli dinleme ve hackleme çağında askeri darbelerin sonsuza dek sona erdiği ve gerçekleşmesinin artık çok zor olduğu inancı bizi ikna ediyordu. Ancak bu mekanizmaların darbecilerin elinde olması, güvenliği ve orduyu kontrol etmelerini sağlıyor, darbe girişimlerinde onları başarılı kılıyordu. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında defalarca olduğu gibi, dışardan askeri müdahale olasılığı olmasa bile hedeflerine ulaşıyorlardı.

Son yıllarda tekrarlanan darbeler, Afrika'daki ulus devlet krizine ve iktidarı zorla ele geçirme olgusuna son verilmediğini gösteriyor.

Ulus devlet inşa edilememesi, etnik çatışmalara geri dönülmesi, bölgesel ayrışmaların artması, terör olaylarının tırmanması ve paralel kara ekonomi savunucularının varlığı, darbelerin tekrarlanmasının yapısal nedenleriyle ilişkilidir. Kıta ekonomilerinin zayıflığı, çalkantılı güvenlik ortamı, demokratik anlaşmalara saygı gösterilmemesi ve birçok sivil yöneticinin görev süresini saltanata dönüştürmeye çalışması da bu nedenler arasındadır.

Modern darbe olgusunu anlamak için sebeplerdeki farklılıkları ve tutarsızlıkları belirtmekte fayda var. Zira cihatçı, terörist ve isyancı gruplara karşı mücadele edilememesi, Mali ve Burkina Faso'da orduları darbeye iten doğrudan sebepti. Gine'de ve bir dereceye kadar Nijer'de ise asıl neden, kıdemli subayların görevlerinden azledilmeleri gibi görünüyor. Ancak bu, Nijer ordusunun terörle mücadelede verdiği ağır kayıplardan etkilenmediği anlamına gelmiyor.

Nijer Ulusal Halk Kurtuluş Komitesi, 26 Temmuz'da Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum'a karşı darbeyi ilan etti. (AFP)
Nijer Ulusal Halk Kurtuluş Komitesi, 26 Temmuz'da Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum'a karşı darbeyi ilan etti. (AFP)

Herhalükârda, Mali, Burkina Faso ve Gine'deki darbelerin, darbe çemberinde Nijer'in düşmesine (Özellikle de uluslararası kınamalar ve yaptırım tehditleri ordunun savunması gereken kurumları devirmesine engel olamadığından) elverişli bir ortam yarattığı söylenebilir.

İronik bir şekilde, bölgede gerçekleşen bir darbe daha fazla göçmeni, kaçakçıyı ve teröristi komşu Arap ülkesi Cezayir'e doğru itecek olsa da onlar bu konuda sessiz kalıyor. Libya ise sınırdaki terörist grupların, yabancı savaşçıların ve göçmenlerin faaliyetlerinin yükünü bir süre daha kaldırabilir. Moritanya'nın domino oyunundan sağ çıkıp çıkmayacağı hususunda akıllarda soru işaretleri olacaktır. Nijer'in müdahalelerine maruz kalması halinde, Sudan’da çatışmalar yoğunlaşır.

Darbeden sonraki durumun gelişimi, devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum'un kaderi ve Niamey'deki siyasi durum büyük ölçüde Batı Afrika Devletleri Grubu’nun (ECOWAS) darbenin devrilmesindeki rolüne ve Washington ile Paris’in bu sıcak ortamda kalmaya ne kadar hazır olduğuna bağlı olacaktır.

Darbeden çıkarılan dersler ve sonraki aşama için umutlar

Fransa ve Batılılar için daha da vahimi, Mali ve Burkina Faso'daki darbelerden ders alınmamasıdır. Gerçekten de Fransız sömürge mirasının ve çağdaş Fransız uygulamalarının olumsuz etkileri var ve Fransa'yı bölgeden kovmak için büyük çaba gösteriliyor. Ancak Fransa'nın kendi çıkarlarına ve yerel müttefiklerine öncelik vermesi, kıdemsiz subayların gösterdiği öfke için yeterli gerekçe sağladı. Mali, Burkina Faso ve Çad'daki darbeler karşısında Fransızların tepkileri homojen değildi.

İronik bir şekilde, bölgede gerçekleşen bir darbe daha fazla göçmeni, kaçakçıyı ve teröristi komşu Arap ülkesi Cezayir'e doğru itecek olsa da onlar bu konuda sessiz kalıyor.

Fransa ve Batı'nın başarısızlığı, Nijer'i terörle mücadele ve kalkınmada Batı-yerel ortaklığı için bir model haline getirmedeki başarısızlıkta da temsil edildi. El Kaide veya DEAŞ ile bağlantılı şubelere karşı savaşmak için Nijer'de konuşlanan Batı ordusu, güvenlik, kalkınma ve insani yardımı birbirine bağlayan entegre bir sisteme dayanıyordu. Ayrıca Avrupalılar, göçmenlerin Akdeniz'e yönelmesini önlemek için Nijer'in ‘jandarma’ rolünü üstlenmesini istiyorlardı. 25 milyonluk bu ülkenin dünyadaki en büyük uranyum üreticisi olduğundan bahsetmiyorum bile...

Bu darbeyle birlikte Batı desteği belli ki beklenen etkiyi yaratmadı. Yerli halkın umduğu kalkınma çok gecikti. Darbecilere gelince, bin 500 Fransız, bin Amerikan ve 100 Alman askerinin bölgede konuşlanması, onların ‘sivil otoriteye’ karşı silahlanmalarına engel olmadı. Böylece hazır olmayan ülkelerde demokratik veya sivil yönetimin korunması hususunda başka bir Batılı çekişme daha başlıyor. Bunu uluslararası rekabet adı altında gerçekleştiriyorlar. Wagner veya diğerlerinin kaynak elde etme ve Rus nüfuzunun etkisini kolaylaştırma karşılığında yeni makamları koruma rolünü oynamaya hazır olması da bu minvaldedir.

Wagner Grubu, Bangui'deki askeri yönetimi korumak için 2018'den bu yana Orta Afrika'da bulunuyor. Bu grubun Sudan, Libya, Angola’dan Mozambik, Mali ve Burkina Faso'ya uzanan bağlantıları var ve hepsi farklı roller üstleniyorlar. Son birkaç yıl içinde Orta Afrika, Batı'nın demokrasi ve insan hakları kavramlarına aldırış etmeden, güvenlik kontrolü alanında örnek teşkil eden bir Wagner modeli haline geldi. Bu başarı, Fransa'nın, gelirden pay ve ekonomik faydalar karşılığında ordu ve Cumhurbaşkanlığı Muhafızları eğitimi, kurumların güvenliğinin sağlanması, altın ve gümüş madenlerinin işletilmesi konusunda üstlendiği rollerin avantajlarını kaybetmesiyle aynı zamana denk geldi. Nijer'den gelen uranyuma büyük ölçüde güvenen Fransa gibi, Rus şirketlerinin de Afrika'daki elmas, altın ve diğer mineral madenleriyle çok aktif olarak ilgilendiği biliniyor.

Fransızların Sahel'deki feci başarısızlığını kavramak ve anlamak için tarihe geri dönmeliyiz.

Fotoğraf Altı: Darbe destekçileri, 27 Temmuz'da Niamey’de ateşe verilen Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum liderliğindeki Demokrasi ve Sosyalizm Partisi Genel Merkezi’ni izliyor. (AFP)
Darbe destekçileri, 27 Temmuz'da Niamey’de ateşe verilen Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum liderliğindeki Demokrasi ve Sosyalizm Partisi Genel Merkezi’ni izliyor. (AFP)

Kıyıdaki Fransız kolonizasyonu ‘Fransız Sudanı’ (günümüzde Mali ve Nijer) olarak adlandırılan bölgede 1898-1899'a kadar uzanıyor. İlk Fransız askeri üssü Mali'nin Gao şehrinde bulunuyordu. Yetmiş yıl sonra sömürgeciliğe son verilmiş, yerel yapılar ve kültürel boyutlar dikkate alınmadan Fransız tarzı ulus-devlet modeline göre ‘bağımsız’ devletler yeniden üretilmiştir.

Bağımsızlık sonrası yıllar boyunca, Afrika'daki ulus-devlet modeli, nüfus patlaması, aşırı yoksulluk, çevresel bozulma, yolsuzluk, kötü yönetim ve siyasi ve radikal İslamcıların ortaya çıkışı nedeniyle genellikle başarılı olamadı. Böylece neredeyse her şey çöktü. Bu dönemde Sahel'deki geleneksel ülke kalıplarına bir dönüş ve sınırları olmayan, belirli bir siyasi tarihe sahip bölgeye doğru bir eğilim görüyoruz. Ortaçağ'da Sahel bölgesi üç imparatorluktan oluşuyordu: Gana, Soso ve Mali. Daha sonra bu bölgelerde Tuareg Krallığı ve bir İslam halifeliği kuruldu.

Fransa ve Batılılar için daha da vahimi, Mali ve Burkina Faso'daki darbelerden ders alınmamasıdır.

Bu geri adım, tarihin mevcut aşamasının karmaşıklıklarını ve zorluklarını daha iyi anlamamızı sağlıyor. Zira güvenlik çözümleri tek başına etkili olamayacağından, özel modernite ve popüler temsil modelleri inşa edilmelidir.

Fotoğraf Altı: Darbeciler tarafından Nijer Cumhurbaşkanı ilan edilen General Abdurrahman Tchiani, 28 Temmuz'da Niamey'de (Reuters)
Darbeciler tarafından Nijer Cumhurbaşkanı ilan edilen General Abdurrahman Tchiani, 28 Temmuz'da Niamey'de (Reuters)

Afrika, sahip olduğu doğal kaynakların çeşitliliği ve zenginliği, devasa maden rezervleri ve sahip olduğu genç insan potansiyeli nedeniyle gelecek vadeden bir Kıta. Dolayısıyla kaynaklarından veya yatırımlarından pay alabilmek için ilgi artıyor. Ardı ardına gelen darbeler, Batı Afrika'nın uluslararası bir kutuplaşma merkezi haline geleceği, Batı karşıtı kampın nüfuz edeceği, terörizmin yeni bir kalesi olacağı ve DEAŞ ve El Kaide saflarının yeniden düzenlenmesi için bir odak noktası haline geleceği yönündeki korkuları artırıyor. Tüm bunlar, gelecekteki Kıta’nın toprakları ve nimetleri için başkalarının mücadele ettiği bu çağın sonuçlarını tahmin etmeyi daha da zorlaştırıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Majalla’dan çevrildi.



Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.


Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.