Batı Afrika'daki askeri darbe dalgası ve bunun Afrika'daki uluslararası nüfuz mücadelesine jeopolitik yansımaları

Nijer'deki darbe son fasıl mı?

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

Batı Afrika'daki askeri darbe dalgası ve bunun Afrika'daki uluslararası nüfuz mücadelesine jeopolitik yansımaları

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Abdurrezzak Garraf/ Körfez Araştırma Merkezi'nde Kıdemli Araştırmacı

Afrika, özellikle Ukrayna'daki çatışmanın yarattığı uluslararası ‘kutuplaşma’ ışığında, bir sonraki uluslararası rekabetin çatışmaya dönüşme potansiyeline sahip en önemli ‘ham’ bölgelerden biri. Batı Afrika'da, uzun süredir Fransız sömürgeci nüfuzunun merkezi olan Fransızca konuşan ülkelerde siyasi değişimler hızlandı. Bu ülkeler, özgürlük dalgasının bölgeyi etkilediği 1960'lardan bu yana Fransız nüfuzunun yumuşak gücü ve çıkarlarına bağlı olan seçkinler aracılığıyla varlığını sürdürdü. 2020'den bu yana Nijer, Mali, Burkina Faso ve Gine'de askeri darbeler gerçekleşti. Bu darbeler, Senegal'de Fransız karşıtı halk hareketiyle aynı zamana denk geldi. Bu artan değişimlerin jeopolitik, iç, bölgesel ve uluslararası etkileri nelerdir? Bu anayasal olmayan dönüşümlerin (askeri darbelerin) Fransız nüfuzunu geriletmeye ne ölçüde yardımcı oldu ve Fransızca konuşan Afrika'da sömürge mirası üzerindeki etkisi nedir? Bu dönüşümler, Afrika'da yeni bir uluslararası rekabet dönemini başlatarak uluslararası ilişkilerde daha gelişmiş bir rekabet modeline yol açıyor mu? Ukrayna'daki çatışma, Çin'in yükselişi ve yeni çok kutuplu uluslararası düzene doğru ilerleme gibi diğer dosyalarla etkileşime sahip…

Tarihi bakış

Fransız varlığının Afrika'daki kökenleri 17’inci yüzyılın ortasına, yani 1629 yılına kadar uzanıyor. Fransızlar söz konusu tarihte, bugün Senegal olarak bilinen yerde, Batı Afrika kıyılarında bir dizi ticaret merkezi kurdular.1884'teki Berlin Konferansı'na kadar Fransız varlığı, Batı Afrika ve Afrika Kıyısı bölgelerinde sınırlı kaldı. Bu konferans, Afrika kıtasını Avrupa sömürge güçleri arasında nüfuz alanlarına bölmekten sorumluydu ve Fransızlar, Kongo Nehri'nin batısındaki Batı Afrika ve Afrika Kıyısı'ndaki çoğu ülkeyi ele geçirdi. Fransızlar ayrıca 1830'da Cezayir'i ve 1880'den itibaren de Mağrib'i aldı.

Afrika ve Asya'daki çoğu Avrupa kolonisi İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bağımsızlık kazandı. Ancak Batı Afrika ve Sahel ülkeleri, Fransa ile yakın ilişkiler sürdürdü. Bu ilişkiler, Fransız sömürgeci mirasının bir sonucudur ve Fransız nüfuzunun Afrika'daki devamını sağlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı'nın sonrası Afrika ve Asya'daki çoğu Avrupa kolonisini vuran bağımsızlık dalgasının ardından, Batı Afrika ve Sahel ülkeleri, Fransa'nın yumuşak güç ve bazen sert güç kullanımını içeren başka şekillerde sömürge gücünü sürdürdüğü şartlı bir bağımsızlık kazandı. Buradan şunlara ulaşıyoruz:

-Yönetimdeki siyasi ve askeri elitlerin doğası

Bağımsızlıktan sonra bu ülkelerdeki yönetici elitler, Fransız sömürge sisteminin bir uzantısıdır. Bu sistem, Fransız etkisini bölgeye yerleştirmede yardımcı oldu ve bu etki, bu elitlerin Fransa'ya olan bağlılığıyla sürdürüldü. Fransa, sömürge döneminde elde ettiği jeopolitik, jeoekonomik ve kültürel kazanımları korumaya devam etti ve bu durum, ilgili ülkelerdeki diktatörlük sistemlerinin kurulmasına yol açtı. Bu diktatörlük sistemleri, Fransız sömürge mirası ile uyumlu olan seçkin değerleri benimsedi. Fransa ve elitler arasındaki bu ikili ittifak, bu ülkelerdeki tüm gerçek kurtuluş girişimlerini, askeri darbeler, ekonomik yıkım veya diğer caydırıcı politikalar yoluyla engelledi.

-Fransız şirketlerinin bu ülkelerin kaynakları üzerindeki kontrolü:

Bu faktör, Fransa'nın ilgili ülkeleri sömürmesinden elde ettiği ekonomik kazançların devamında önemli bir rol oynadı. Petrolden gaz ve metallere ve en önemlisi altın ve uranyumdan, Batı Afrika ve Sahel bölgesi ülkelerinin doğal kaynakları, Fransa'nın ekonomik gücü ve uluslararası sistemde nükleer güç olarak stratejik konumunun ana kaynağı olmaya devam etti.

Bu ekonomik sömürüye meşruiyet kazandırmak için medyadaki adıyla Fransafrik (Franceafrique) yani Afrika-Fransız Birliği kuruldu. Bu sistem, Fransa'nın Afrika'daki sömürgelerine bağımsızlık vermesine karşılık, çoğu maddesi açıklanmayan güvenlik anlaşmaları temelinde kuruldu. Daha sonra, bu anlaşmanın çifte ortaklığın bir parçası olarak, bu devletlerin bazılarının milli gelirlerinin yüzde 85'ini, Fransa'nın bu ülkelerdeki sömürge çıkarları için inşa ettiği altyapı karşılığında Fransız Merkez Bankası'nın denetimine koyması kararlaştırıldı. Ayrıca bu anlaşmalar Fransız şirketlerine bu ülkelerdeki ham madde yataklarını serbestçe sömürme hakkı verdi, güvenlik ve askeri iş birliğinin bazı alanlarını da serbestçe Fransız nüfuzuna bıraktı.

Fransa'nın Batı Afrika ve Sahel bölgesindeki doğrudan askeri varlığı, her zaman mevcut yönetimleri korumada önemli bir rol oynamıştır. Fransız yanlısı siyasi ve askeri elitlerin devamını desteklemenin yanı sıra, Fransa'nın bu ülkelerdeki ekonomik çıkarlarını tehdit eden risklere karşı caydırıcı bir güçtür. Ayrıca Fransa'nın bu bölgelerdeki nüfuzuna karşı çıkanlara karşı mücadelede kullandığı en etkili araçlardan biridir. Bağımsızlıktan sonraki on yıllar boyunca bu ülkelerde gerçekleşen çoğu askeri darbede, doğrudan veya dolaylı olarak Fransız müdahalesi mevcuttur.

11 Eylül 2001 saldırıları’ndan sonra Fransa'nın stratejisi, bu bölgelerdeki terör ve aşırılık yanlısı gruplarla mücadeleye odaklanmak için yeni bir yön aldı. Fransa bu müdahalelerini söz konusu bölgelerdeki varlığını sürdürmek ve uluslararası meşruiyet kazandırmak için kullandı. Birleşmiş Milletler, Fransa'nın bu gruplara karşı mücadele etmek için askeri müdahalelerde bulunmasını onaylayan kararlar aldı. Örneğin, Fransa, 2014 yılında Mali'de müdahalede bulundu.

Fransa, Batı Afrika ve Sahel bölgesindeki askeri darbelerin en büyük destekçisi olmuştur. Ancak Fransa bugün , bu tür darbelerin en büyük muhaliflerinden biridir. Bunun nedeni, askeri darbelerin Fransa'nın bu bölgelerdeki tarihi nüfuzunun sonunu işaret etmesidir. Fransa, Nijer, öncesinde Mali ve Burkina Faso ile Gine'de gerçekleşen askeri darbeleri kınadı. Ancak, Fransa’nın korumak istediklerinin muhafaza edilmesine katkıda bulunan Çad'daki askeri darbeyi desteklemesi eski kolonilerinde meydana gelen dönüşümlere yönelik Fransız politikasını karakterize eden iki yüzlülüğünü ifade etmektedir.

Fransa'nın etki alanlarını korumasına ilişkin Batı-Batı anlaşması: Barılılar arasında anlaşmalar özellikle de ABD- Fransa konsensüsü ve ABD-Fransa arasındakiler, uzun süredir Fransa'nın bu bölgelerdeki varlığını korumaya yardımcı oldu. Aslında bu faktör, Soğuk Savaş sırasında Sovyet-Fransız uyumunun göreli durumunu açıklamak için önemli bir faktördür, çünkü iki kutup o dönemde Fransa'nın geleneksel nüfuz alanlarını rahatsız etmek istemedi.

Ancak Fransa'nın Batı Afrika ve Sahel bölgesindeki nüfuzunun rotasını çizen bazı bu faktörlerin etkinliğinin ve öneminin azalması, artan askeri darbeler ve Fransa'nın bu bölgelerdeki mirasına karşı mevcut dönüşümler konusunda gerekli verileri sağlaması için önemli bir etki yarattı. Ayrıca, devam eden ve artan dinamiklerinin Sahel ve Batı Afrika ülkeleri arasında bir taklit biçimine dönüşmesini sağlamak için gerekli iklimi sağladı.

Batı Afrika ve Sahel bölgesindeki askeri darbe dalgasının dayattığı yeni bir jeopolitik gerçeklik

2020 yılının başında Batı Afrika ve Sahel bölgesini kasıp kavuran askeri darbe dalgasının patlak vermesinden bu yana bu dikkat çekici tablonun belirleyicileri ve tarifi değişmeye başladı. Mali'deki askeri darbe ile başlayan ardından, Burkina Faso, Gine ve en son Nijer'de gerçekleştirilen askeri darbe dalgasıyla ilgili elde edilen veriler, bu darbelerin, bölgelerdeki geleneksel Fransız etkisine düşman olduğunu ortaya koydu. Bu dönüşümler, iktidardaki askeri elitlerin Fransız hakimiyetini ve onun sömürgeci mirasını reddeden ve ona karşı çıkan ulusal duygularla dolu olduğunu kanıtladı. Bu, Fransa'nın etkisini sürdürmeye yardımcı olan iç elitlerine olan düşmanlığını açıklar. Söz konusu düşmanlık, her askeri darbeden sonra Fransız yanlısı ve Fransızca konuşan elitlerin tutuklanması ya da bu elitlerin, bu dönüşümlerin ürettiği siyasi sistemlerin karar alma gücünde herhangi etkili siyasi bir rolden uzaklaştırılmasıyla kendini gösterdi.

Halkın genel ruh hali ve darbe liderlerinin yönelimleri, halkların bu dönüşümleri destekleyen gösterilerinde açıkça ifade edildi. Bu gösteriler genellikle Fransız diplomatik misyonlarını ve büyükelçiliklerini hedef aldı, ayrıca Fransız askeri üslerini de hedef aldı. Halk, öfkesini Fransa'nın sembollerine yöneltti.

Bu dönüşümlerin ürettiği egemen sistemlerin bölgesel yönelimleri, Fransa karşıtı bölgesel ittifaklar olarak şekillenmeye başladı. Bu ittifaklar, Fransa'ya bağlı Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) gibi bölgesel ittifaklar şeklinde de ortaya çıkıyor. Mali ve Burkina Faso'dan gelen ve ECOWAS güçlerinin Nijer'e müdahale etmesi durumunda ortak hareket edecekleri tehdidini içeren açıklama, bunun en iyi örneğidir.

Bu dönüşümlerin ürettiği egemen sistemlerin uluslararası yönelimleri, Rusya ve Çin'e daha yakındır. ABD'nin bu dönüşümlerden ne kadar etkilendiği henüz belli değil, çünkü Fransız etkisi ilk hedef oldu. Ancak, bu dönüşümlerin bölgenin jeopolitik etkileşim ve denge haritasını yeniden çizeceği kesindir. Büyük güçler, çıkarları doğrultusunda etki alanlarını sınırlamak için belirli anlaşmalar yapabilir. Bu anlaşmalar, önceki dengelere kesinlikle aykırı olacaktır.

Bir uluslararası jeopolitik çatışmanın güvenlik, askeri ve ekonomik boyutları ile olası senaryoları

Afrika'nın batı kesimindeki ve Sahel bölgesindeki artan değişimler, bu bölgelerdeki mevcut uluslararası dengeleri etkileyecek derin dönüşümlerin habercisidir. Bu dengeler, Fransız sömürgesi olan ülkelere dayanıyor ve son 70 yıldır devam ediyor. Bu dönüşümler arasında, Rusya ve Afrika arasında karşılıklı arzuların boyutunu ve doğasını kanıtlayan St. Petersburg Zirvesi, Çin'in Afrika'nın en büyük ticaret ortağı olması (ticaret hacmi 200 milyar doların üzerinde ve yatırımlar 20 trilyon doların üzerinde) ve ABD'nin Afrika'ya yönelik Çin ve Rusya'nın genişlemesini sınırlamaya odaklanması var. ABD, Fransız etkisinin azalması nedeniyle oluşan boşluğu doldurmaya çalışmaktan ziyade, Afrika'ya yönelik Çin ve Rusya'nın genişlemesini sınırlamaya çalışıyor. ABD, Çin ve Rusya'nın Afrika'daki nüfuzunun genişlemesini, yeni bir uluslararası düzenin doğuşu için bir hazırlık olarak görüyor.

Nijer'de meydana gelen askeri darbe, Batı Afrika ve Sahel bölgesini vuran askeri darbe dalgasının sonuncusudur. Bu, bu bölgedeki bölgesel ve uluslararası dengelerin yapısını mutlaka etkileyecek bir dizi dönüşümün meydana geleceğini gösteriyor. Bu, bu güçlerin nüfuz sınırları için yeni bir eşitliği çizecek ve Ukrayna'daki savaş dosyası ve Rusya ile Çin'in istediği uluslararası düzen gibi ilgili uluslararası dosyalar üzerindeki etkilerini de artıracaktır.

Afrika'da artan uluslararası rekabet için birçok teşvik var. Bunlar iç, bölgesel ve uluslararası olabilir. Bu teşvikler, Batı Afrika ve Sahel bölgelerinde meydana gelen değişimlerin dinamiklerini hızlandırmaya yardımcı oldu. Bu faktörler ve teşvikler arasında şunlar yer alıyor:

-Fransa'nın Batı Afrika'daki varlığı ve nüfuzunun azalması çeşitli nedenlerden kaynaklanıyor. Ancak, bu nedenlerden en önemlisinin Fransa'nın eski sömürgelerinin devrimlerini, mutlak bir sömürü olarak görmeye devam etmesi olduğu kesindir. Bu, halk ve elitler arasında, özellikle de Fransa'nın egemenliğine ve istenmeyen mirasına karşı çıkan askeri elitler arasında, Fransa karşıtı bilincin yükselmesiyle aynı zamana denk geldi. Nijer, bu eğilimin en açık örneklerinden biridir.

-Fransa'nın nüfuzunun azalması, büyük güçler ve hatta yükselen bölgesel güçler arasında bu boşluğu doldurmak için artan rekabete yol açtı. Ancak, bu rekabetin en açık biçimi, rekabetin tezahürlerinde kendini göstermektedir ve bunlar arasında şunlar bulunuyor:

Fransız etkisi ve Rus askeri güvenlik ihlali

Rusya, Batı Afrika'daki nüfuzunu artırmak için kollarını genişletiyor. Özellikle Wagner Grubu, Fransız etkisinden kurtulmak isteyen iç güçler için cazibe merkezi haline geldi. Bu, Wagner Grubu'nun esnekliği ve Fransız etkisinden kaynaklanan boşluğu doldurma yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Mali örneği bunun en iyi kanıtıdır. Wagner Grubu'nun güvenlik ve askeri varlığı, Rusya'nın Batı Afrika'daki nüfuzunu daha da artırması için elverişlidir. Wagner Grubu'nun geleceği belirsiz olsa da kaynakları, Batı Afrika'daki rolünü artırmaya devam edeceğine işaret ediyor. Bu, Fransa ve Rusya arasındaki rekabeti daha da artıracaktır.

Batı Afrika ve Sahil Bölgesi'nde meydana gelen dönüşümlerin ürettiği sistemler, Fransız etkisine karşı aynı düşmanlık mantığında ABD etkisine bakmıyor. Bu darbelerin çoğunun üst düzey ABD gözetiminde yüksek düzeyde eğitim almış liderleri vardı. Ayrıca taraflar arasında üst düzey temaslar da var. Bu liderlerin dış yönelimleri Rusya ve Çin'e daha fazla çekiliyor olsa da bunu ABD ile ilişkilerini dengeleyerek yapıyorlar.

Batı Afrika ve Sahil Bölgesi'ndeki Çin'in ekonomik rolünün yükselişinden ABD daha fazla korkuyor. Bunun bir nedeni, ABD'nin Rusya'nın Ukrayna'daki saldırısına bir buçuk yıldır yanıt vermesinden sonra Rusya'nın yeni bir uluslararası düzen kurma arzusuna sahip olduğunu ama bunun için gerekli araçları olmadığını düşünmesidir. Rusya'nın bu arzusunu gerçekleştirmesi ancak Çin ile açık bir stratejik ittifak kurmasıyla mümkün olacaktır. Çin, değişim için gerekli araçlara sahip, ancak henüz siyasi bir karar vermedi. Bu ABD'nin, Çin'in Afrika'daki ekonomik rolünün yükselişinden Rusya'nın Afrika'daki güvenlik ve askeri rolünün yükselişinden daha fazla korkmasının nedenidir.

Genel olarak Batı Afrika ve Sahel Bölgesi'ndeki askeri darbeler, bölgenin geleceğini şekillendirmede önemli bir rol oynayacaktır. Bu darbeler, bölgenin mevcut uluslararası dengelerini etkileyecek ve büyük güçler arasında yeni bir rekabete yol açacaktır. Çin ve Rusya, Batı Afrika ve Sahel Bölgesi'nde nüfuzlarını artırmak için rekabet edeceklerdir. Bu rekabet, bölgenin güvenliğini ve istikrarını tehdit edebilir. ABD, Çin ve Rusya'nın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak için çaba gösterecektir. Ancak, ABD'nin, Fransa'nın çıkarlarını göz önünde bulundurması gerekecektir.

Nijer'deki darbe ‘Batı Afrika ve Sahel bölgesinde meydana gelen dönüşüm dalgasının bir başka bölümü

Bu gerçeklerin ortasında, Nijer'de Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı ve Genelkurmay Başkanı, Batı Afrika ve Sahel'deki askeri darbelerin bir parçası olarak Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum'u devirdi. Darbeci elitler, genellikle Fransız geleneksel etkisine karşıdır. Darbe, Mali ve Burkina Faso'daki darbelerle benzerlik gösteriyor.

Nijer'in durumu, Fransa'nın Nijer'deki çıkarlarının Fransız ulusal güvenliğini doğrudan etkilemesi nedeniyle tehlikelidir. Nijer, Batı Afrika ve Sahra Altı Afrika'daki en önemli Fransız jeopolitik müttefiklerinden biridir ve kıtanın en büyük, dünyanın dördüncü büyük uranyum üreticisidir. Nijer, Avrupa Birliği'ne uranyum ihracatının yüzde 25'ini ve Fransa'ya uranyum ihracatının yüzde 35'ini sağlıyor. Uranyum, Fransa'nın elektrik üretiminin yüzde 70'inden fazlasını sağlayan birincil enerji kaynağıdır.

Ülke açısından: Afrika'nın batısındaki askeri darbelerin Fransız karşıtı kamuoyunun bir sonucu olduğunun ve bu halkların darbeleri destekleyen gösterilerinde ve Fransa Büyükelçiliği'ni basmaya çalışan son protestolarında Rus bayrağını kaldırarak Fransa'yı ve hatta ABD’yi temsil eden her şeyi aşağıladığı açık şekilde görülüyor.

Nijer'deki darbe, Afrika'daki demokratik deneyimler için bir başka gerileme olsa da sömürge mirasından kurtulmak için ciddi bir girişimdir. Bu miras, bu ülkelerin kaynaklarının geleneksel sömürge güçleri, özellikle de Fransa tarafından yağmalanmasına neden oldu, bu arada ilgili ülkelerin halkları yüksek yoksulluk oranlarında yaşıyor ve terörist gruplarla karşı karşıya kalıyor. Fransa genellikle bu grupları varlığı için bir bahane olarak kullanıyor.

Bölgesel açıdan: ECOWAS güçlerinin tehdidi, Batı Afrika Ekonomik Topluluğu'nun barış gücü kuvvetleridir ve Batı Afrika'daki geleneksel Fransız nüfuzunun dolaylı bir uzantısı ve müdahalesinin bir aracıdır. Nijer'de, Mali ve Burkina Faso'daki askeri liderlerin herhangi bir türden müdahaleye  olan karşı tehdit, bölgesel bir çatışmaya yol açabilir ve uluslararası boyutlara sahip olabilir. Bu, ECOWAS güçlerinin Fransız nüfuzunun bir sembolü olmasıyla açıklanabilir, Mali ve Burkina Faso'nun askeri liderleri ise Çin ile stratejik ilişkiler kuruyor.

Uluslararası açıdan: Nijer'deki darbe, St. Petersburg'daki Rusya-Afrika Zirvesi'nin ardından geldi ve Nijer'de meydana gelen olaylarda Rusya'nın herhangi bir rolü kanıtlanmamış olsa da darbe liderlerinin Mali'de olduğu gibi Wagner Grup'tan Rus paralı askerlerinden yardım alma olasılığı var. Bu, Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin Nijer'e bin Amerikan askerini geri gönderdiğini duyurmasıyla aynı zamana denk geliyor ve Fransa'nın Nijer'deki çıkarlarını koruyacağı yönündeki tehdidi, Fransa'nın orada bulunan bin askeri aracılığıyla askeri müdahale olasılığına dair bir ima olarak görülüyor.

Bu ortamda, darbe liderleri ve Fransız güçleri arasında doğrudan bir çatışma olasılığı görünüyor. Darbe liderleri, ülkedeki Fransız nüfuzuna karşı muhalefetini gizlemiyor ve bu da Fransız güçleri ve Wagner güçleri arasında doğrudan veya dolaylı bir çatışma olasılığını gündeme getiriyor. Darbe liderleri, herhangi bir Fransız müdahalesini püskürtmek için Wagner Grup'tan yardıma başvururlarsa, durum daha da kötüleşebilir.

Dış tepkiler üzerine Afrika Birliği, Nijer'in darbeden sonra üyeliğini askıya aldı. Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Nijer'e ekonomik yaptırımlar uygulayacağını ve gerekirse askeri güç kullanacağı tehdidinde bulundu. Avrupa Birliği Nijer'e ekonomik yardım ve anlaşmaları askıya aldı. Amerika Birleşik Devletleri, ECOWAS'ın pozisyonunu destekledi. Rusya, gerilimi düşürmeye çağırdı ve herhangi bir tarafı desteklemeyeceğini duyurdu.

Bu tepkilerin Nijer'deki mevcut dönüşümleri sınırlayıp sınırlayamayacağını görmek için henüz erken. Öte yandan, bu tepkiler, askeri darbeleri caydırmak için daha fazla önlem alınmasını gerektiren daha tehlikeli sonuçları da beraberinde getirebilir.

Batı Afrika ve Sahil Bölgesi'ndeki askeri darbeler, yeni bir jeopolitik gerçeklik yarattı. Bu darbelerin sonuçları, Fransa'nın hegemonyasına ve sömürge mirasına karşı milliyetçi duygularla dolu askeri elitlerin iktidara gelmesini içermektedir. Bu elitler, kamuoyunun Fransa'nın hegemonyasına karşı hoşnutsuzluğunu temsil etmektedir. Darbelerin dış politikaları, Rusya ve Çin'e daha yakındır, ancak ABD'nin bu bölgelerdeki nüfuzunun ne kadar etkilendiği henüz belli değil.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Körfez Araştırmaları Merkezi'den (Gulf Research Center) çevrilmiştir.



Trump: Gazze’ye 10 milyar dolar yardımın önündeki tek engel Hamas

ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında imzalanan mutabakat zaptını elinde tutarken (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında imzalanan mutabakat zaptını elinde tutarken (AFP)
TT

Trump: Gazze’ye 10 milyar dolar yardımın önündeki tek engel Hamas

ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında imzalanan mutabakat zaptını elinde tutarken (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında imzalanan mutabakat zaptını elinde tutarken (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin Gazze için “Barış Konseyi”ne 10 milyar dolar sağlayacağını açıkladı ve bunu “savaş maliyetleriyle karşılaştırıldığında küçük bir rakam” olarak nitelendirdi. Trump, diğer üye ülkelerden gelen katkıların 7 milyar doları bulduğunu ve bağışların artmasının beklendiğini kaydetti.

Trump, “Barış Konseyi”nin açılışında yaptığı konuşmada, “Birlikte, yüzyıllar boyunca savaşın yıkımlarına maruz kalmış ve üç bin yıl süren katliamlarla boğulmuş bir bölgede kalıcı barış hayalini gerçekleştirebiliriz. Dünya, diğer çözülmemiş çatışmaların nasıl çözülebileceğini görmeli” dedi ve Birleşmiş Milletler’in çabalarını destekleyeceklerini vurguladı. Trump, Kazakistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, Özbekistan ve Kuveyt gibi ülkelerin Gazze yardım paketine 7 milyar dolardan fazla katkıda bulunduğunu açıkladı.

Gazze’ye odaklanan Trump, ateşkesin tüm rehinelerin (canlı ve ölü) serbest bırakılmasıyla sonuçlandığını ve Hamas’ın söz verdiği gibi silahlarını teslim edeceğini söyledi, aksi hâlde “sert bir karşılık” verileceğini belirtti. Trump, “Şu anda dünya, önümüzdeki tek engel olan Hamas’ı bekliyor” dedi.

cfvdfv
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Devlet Bakanı Adil Cübeyr, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında (AFP)

Trump, toplantıya katılan ülkelerin yalnızca maddi katkıda bulunmadığını, bazı ülkelerin ateşkesi korumak ve kalıcı barışı sağlamak için personel göndermeyi taahhüt ettiğini kaydetti. Ortadoğu’nun “üç bin yıl boyunca imkânsız görülen bir barış” gördüğünü ifade eden Trump, bunun İran’ın nükleer kapasitesinin B-2 bombardıman uçaklarıyla yok edilmesinden kaynaklandığını belirtti ve bunun bölgesel barışın anahtarı olduğunu söyledi.

Norveç ve FIFA İşbirliği

Trump, geleceğe dönük planları da açıkladı; Norveç’in konseye ev sahipliği yapacağı, FIFA’nın Gazze’de projeler (futbol sahaları dahil) için 75 milyar dolar toplama kampanyasına katılacağı ve Japonya’nın bağış toplama girişimlerinde yer alacağı belirtildi. İran’a “barış yoluna katılma” çağrısı yapan Trump, aksi hâlde “farklı bir yol”la karşılaşacağını vurguladı ve İran’ın nükleer silaha erişimini önleme konusundaki kararlılığını yineledi.

Trump, adını taşıyan Barış Enstitüsü’ne övgüde bulunarak, BM ile yakın koordinasyonu vurguladı ve konseyin bu çalışmaları güçlendireceğini ve performansı “denetleyeceğini” belirtti. “Barış savaştan çok daha ucuzdur” diyen Trump, konseyin “kararlı liderlikle imkânsızın mümkün hâle getirilebileceğini” gösterdiğini söyledi.

dsvfdv
Washington’da Perşembe günü gerçekleştirilen “Barış Konseyi” toplantısından genel bir görünüm (AFP)

Konuşmasında ekonomik başarıları, Wall Street’teki gelişmeleri ve ilk yılında sekiz savaşı sona erdiren kişisel diplomatik başarısını öne çıkaran Trump, ekibini – Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, özel elçi Steve Witkoff, ve Jared Kushner dahil – “tüm zamanların en iyi ekibi” olarak nitelendirdi.

Trump, toplantıya katılan ülkelerin liderlerine teşekkür etti; Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei, Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’i örnek göstererek, Pakistan-Hindistan ve Ermenistan-Azerbaycan gibi çatışmaların çözümünde oynadığı rolü vurguladı. Arap ülkelerine de teşekkür etti.

Filistinli Katılım

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Gazze için “Barış Konseyi” dışında bir “alternatif plan” olmadığını belirtti. Konsey koordinatörü Nikolay Mladenov, Perşembe günü, Hamas’ın etkisinden bağımsız bir Filistin Ulusal Polisi oluşturmak üzere başvuruların açıldığını duyurdu. Mladenov, “Sadece ilk birkaç saatte bin kişi başvuruda bulundu” dedi.

fvgthyju
Endonezya Cumhurbaşkanı, Perşembe günü Washington’da düzenlenen Barış Konseyi toplantısında (AFP)

Filistin yönetiminin Gazze işlerini yönetecek teknik komitesinin başkanı Ali Şaas kısa bir konuşma yaptı; hükümetin Gazze’de istikrar sağlama yetkisine sahip olduğunu, ancak zorlu şartlarda çalıştığını belirtti. Şaas dört önceliği açıkladı: güvenliği sağlamak, iki ay içinde 5 bin askeri eğitip konuşlandırmak, onurlu iş imkânları yaratmak, insani yardımların devamını ve temel hizmetlerin yeniden sağlanmasını temin etmek.

Trump, Perşembe günü 47’den fazla ülke liderinin, başbakan, dışişleri bakanı ve BM, AB, Dünya Bankası temsilcilerinin katıldığı konseyin ilk kurucu toplantısını açtı. Konseyin tartışmaları, yıkıcı savaşın ardından Gazze’nin yeniden inşası ve istikrarın sağlanmasına odaklandı.

fdbghyju
Washington’da Perşembe günü gerçekleştirilen Barış Konseyi toplantısından bir kare (AFP)

Bu zirve, BM Güvenlik Konseyi’nin ABD destekli ateşkes planını kabul etmesinden yaklaşık üç ay sonra gerçekleşti. Plan, iki yıl süreyle konseyin silahsızlanma ve Gazze’nin yeniden inşasını denetlemesini öngörüyordu. Başlıca sorunlar, Hamas’ın silahsızlanması, İsrail’in Gazze’den çekilmesi, yeniden inşanın boyutu ve insani yardımların akışı. Ateşkes hâlen kırılgan; taraflar ihlal iddialarını sürdürüyor.

Hamas’ın silahı sorunu

Trump yönetimi, Hamas’ı silahsızlandırma konusunda resmi bir plan açıklamadı. Mısır, Katar ve Türkiye ile görüşmelerin sürdüğü belirtiliyor. İsrail, Hamas ve diğer Filistin grupları silahsızlanmayı kabul etmeden geniş çaplı yeniden inşaya izin vermeyeceğini açıkladı. BM’de ABD Daimi Temsilcisi Mike Waltz, Hamas’a iki seçenek sunduklarını söyledi: “Kolay ya da zor yoldan silahsızlanma”.

Hamas, İsrail’in olası misillemelerinden endişe ederek silah teslim etmeye hazır görünmüyor. Hareket, Gazze yönetimini yeniden üstlenmiş ve ABD destekli teknik komiteye yetki devretmeye hazır. Ancak İsrail, komitenin Gazze’ye girişine izin vermedi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, “Hamas silahsızlanmadan yeniden inşa olmayacak” dedi.

Barış Gücü

Endonezya, yaklaşık 8 bin asker göndereceğini açıkladı. Arnavutluk, Fas ve Yunanistan’ın da Gazze’ye barış gücü olarak katılacağı belirtiliyor. Bu güç sınır konularını ele alacak, ancak Hamas’ın silahsızlanmasını denetleme yetkisine sahip olup olmayacakları belirsiz.

Gazze’deki Uluslararası İstikrar Gücü Komutanı General Jasper Gievers, beş ülkenin – Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk – katılımını duyurdu. Ayrıca Mısır ve Ürdün polis eğitimine destek verecek. Endonezya, gücün yardımcı komutanlığı görevini üstlenecek.

Eleştiriler

Fransa Dışişleri Sözcüsü Pascal Confavreux, Avrupa Komisyonu’nun toplantıya katılımını sürpriz olarak nitelendirdi; Komisyon’un üye ülkeleri temsil yetkisi olmadığını vurguladı. Fransa, konseyin faaliyetlerini BM kararlarıyla uyumlu hâle getirmeden katılmayacağını belirtti.

Eleştiriler, konseyin BM’nin rolünü azaltabileceği ve ABD’nin alternatif bir yapı kurmak istediği endişelerinden kaynaklandı. Başkan Trump’ın geniş yetkileri – ömür boyu başkanlık, üye kabul ve fon kullanımı üzerinde tek yetki – eleştirildi.

Analistler, başarının mali taahhütlerle değil, üç temel zorluğun çözümüyle ölçüleceğini belirtiyor: Hamas’ın silahsızlanması, İsrail’in Trump planına göre çekilmesi ve uluslararası ve yerel meşruiyete sahip istikrar gücü oluşturma kapasitesi.


Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.