Batı’nın örsü ile Rus vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği

 Afrika başlıklı zirvelerde bölge ülkeleri ile uluslararası arenanın önde gelen yönetimleri arasındaki ilişkiler ön plana çıkıyor.
Afrika başlıklı zirvelerde bölge ülkeleri ile uluslararası arenanın önde gelen yönetimleri arasındaki ilişkiler ön plana çıkıyor.
TT

Batı’nın örsü ile Rus vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği

 Afrika başlıklı zirvelerde bölge ülkeleri ile uluslararası arenanın önde gelen yönetimleri arasındaki ilişkiler ön plana çıkıyor.
Afrika başlıklı zirvelerde bölge ülkeleri ile uluslararası arenanın önde gelen yönetimleri arasındaki ilişkiler ön plana çıkıyor.

Remzi İzzeddin Remzi

Afrika, geçtiğimiz temmuz ayı boyunca artan bir uluslararası ilgiye mazhar oldu. Bu ilgi, şu iki durumdan dolayı hız kazandı: İkinci Rusya-Afrika Zirvesi ve Nijer’deki darbe. Bu iki olayın Kıta’nın geleceği için yansımaları beraberinde getirmesi muhtemel.

Zirve, Afrika için ikinci mücadelenin yoğun bir şekilde sürdüğünü teyit etti. İlk mücadele, 1885-1914 yılları arasındaki dönemde gerçekleşmişti. Nijer’deki darbe ise Afrika’nın gelecekte izleyeceği siyasi yola dair soru işaretleri doğuruyor.

Bu iki gelişme de gerek zirveyle doğrudan gerekse darbeyle dolaylı olarak Rusya ile bağlantılı. Nitekim olayların gelişme biçimleri, Rusya’nın Afrika’da oynamayı arzuladığı rolü etkileyecek. Ama bu iki gelişmenin etkisine dair yargıda bulunmak için henüz erken. Zira zirvenin etkisi, Afrika ülkeleri ile Rusya’nın sonuç belgelerinde açıklanan beklentilerinin pratik uygulamalara nasıl dönüştürüldüğüne bağlı olacak.

sadew
St. Petersburg’daki Rusya-Afrika zirvesinde dalgalandırılan bayraklar. (Reuters)

Bu olayların geleceğe ve Afrika’ya etkisini ölçmek için kıtanın son iki asırdaki tarihine müracaat etmek faydalı olabilir. Kıta için ilk çekişme, Avrupalı sömürgeci güçlerin zengin doğal kaynaklarını sömürmek için kıtayı böldüğü dönemde yaşandı. Daha sonra, 20’nci yüzyılın geri kalanında Afrika, siyasi bağımsızlık mücadelesine girdi. Bu aşamada birçok ekonomi ve yönetim modeli denendi. Ancak çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Afrika, Soğuk Savaş sırasında Doğu ile Batı arasındaki rekabette de ikincil bir noktaydı. Tüm bunlar, Afrika’nın gerçek potansiyellerini gerçekleştirmesine engel oldu.

Afrika ülkelerinin çoğu, Birleşmiş Milletler’de de olmak üzere, Ukrayna konusunda Rusya karşıtı tavrı almaktan kaçınsa da Rusya ile ilişkilerinde bir güvensizlik duygusu oluşmaya başladı.

Bununla beraber 21’inci yüzyılın başından itibaren Afrika, yeniden uluslararası ilgi dairesine girdi. Bu yeni durumu ‘Afrika uğruna ikinci mücadele’ olarak adlandırabiliriz. Ama bu sefer mücadele, Afrika’nın doğal kaynaklarının sömürülmesiyle sınırlı olmayıp, aynı zamanda Afrika pazarlarına erişimi, oradaki işgücünü ve Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu’ndaki ana deniz ticareti ve iletişim hatları boyunca uzanan ticaret yollarını da kapsıyor.

Dış güçlerin kullandığı araçlar ve koşullar da bu sefer farklılık gösterebilmekle birlikte genel hedefler, büyük oranda aynı: Afrika’nın devasa imkânlarından fayda sağlamak. Ancak bu sefer sonuç, Afrika ülkeleri için sıfır olmayacak. Zira Afrika, ulusal ve kitlesel çıkarlarını temin etmek için kendisini daha iyi bir durumda tutacak şekilde gelişti.  

Temel oyuncular da değişti. Şöyle ki ilk çekişme, Avrupalı güçler arasındaydı. İkincisi ise daha fazla oyuncuyu içeriyor. Kıta’da halen büyük çıkarları olan geleneksel Avrupalı güçlerin yanı sıra bugün Çin, ABD, Japonya ve Rusya da önemli oyuncular arasında yer alıyor. Daha düşük düzeyde Brezilya, Türkiye, Suudi Arabistan Krallığı, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta İran gibi ülkeler de bu bölgeye artan bir şekilde ilgi gösterdi.

Fransa’yı ve Birleşik Krallık’ı dışarıda tutarsak; Rusya’nın Afrika’daki tecrübesi, ana rakiplerine kıyasla çok daha uzun, yoğun ve geniş. Nitekim Sovyetler Birliği, 1950’li yıllardan itibaren Afrika’ya büyük bir ilgi gösterdi ve buradaki sömürgeciliği bitirme sürecine destek oldu. Bu ilgi, 1991 yılında Sovyetler Birliği çökene kadar gelişmeye devam etti.

1960’lardaki bağımsızlıktan sonraki siyasi ve toplumsal kargaşa ile zayıf ekonomik büyüme döneminin ardından 2000 yılında Afrika’nın talihi dönmeye başladı. Bu değişiklik, Rusya ekonomisinin petrol ve gazın yanı sıra emtia artışıyla toparlanmasıyla aynı zamana denk geldi.

Ancak Rusya açısından dönüm noktası, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2006 yılında gerçekleştirdiği ilk Afrika ziyaretinden sonra oldu. O zamandan bu yana Rusya ile Afrika ülkeleri arasındaki ilişkiler önemli ölçüde büyüdü ve 2019 yılında Soçi’de düzenlenen ilk Rusya-Afrika zirvesiyle doruk noktasına ulaştı. İlk zirve, Rusya için uygun koşullarda gerçekleşmişti. Nitekim ekonomisi gelişmiş ve Rusya, Sovyetler Birliği’nin bir zamanlar elde ettiği konumu geri kazanmasını sağlayacak büyük kaynaklar toplamıştı.

Tasarrufu altındaki geniş kaynaklar, (2014’te Kırım’ın ilhak edilmesinin sonucunda Batı hariç) zaman zaman birbirlerine düşman olan ülkelerin büyük çoğunluğuyla dengeli ilişkiler, Küresel Güney’in büyük bir kısmının taklit etmek istediği siyasi bir model ve Suriye’deki performansıyla güçlenen bir ordu sayesinde Rusya, Afrika’da önemli bir oyuncu ve uluslararası sahada büyük bir güç olarak rolünü geri kazanmaya başladı.

Söz konusu dönemden sonra Rusya, ters rüzgârlarla karşı karşıya kaldı. Önce 2020 yılında Kovid-19 salgını görüldü. Sonra 2022 yılında Ukrayna krizi geldi. Salgın, ilk zirvenin hedef ve beklentilerini boşa çıkardı.

Afrika ülkelerinin çoğu, Birleşmiş Milletler’de de olmak üzere, Ukrayna konusunda Rusya karşıtı tavır almaktan kaçınsa da Rusya ile ilişkilerinde bir güvensizlik duygusu peyda olmaya başladı.

Afrika ülkeleri, savaş sebebiyle tahıl fiyatlarının yükselmesinden orantısız bir şekilde zarar gördü. Bununla birlikte Rusya’nın davranışları da Moskova’nın uluslararası sınırların kutsallığına duyduğu saygı konusunda soru işaretleri uyandırdı. Sınırlara hürmet, Afrika ülkeleri için, Afrika Birliği’nin selefi olan Afrika Birliği Örgütü’nün sözleşmesinde de yer alan temel bir ilkedir.

Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha sert yaptırımlara maruz kalan Rusya, kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanmak zorunda.

Hal böyle olunca aslında 2022’te yapılması planlanan ikinci zirve Temmuz 2023’e ertelendi. Üstelik Rusya için daha az uygun koşullarda yapıldı. Zirve, Rusya ve Çin ile Batı arasında artan rekabet bağlamında şekillendi ki Afrika ülkeleri bu durumdan rahatsızdı. Rusya’nın ana rakipleri biraz daha öncelikliydi. Nitekim Çin, Avrupa Birliği, Türkiye ve ABD, Afrika ile zirvelerini 2021 ve 2022 yılları arasında gerçekleştirdi.

sad
28 Temmuz’da St. Petersburg’da düzenlenen Rusya-Afrika Zirvesi katılımcıları hatıra fotoğrafı çektirdi. (AFP)

Ancak bu defa Rusya’nın Afrika’ya olan ilgisi, ek bir önem ve gereklilik kazandı. Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha sert yaptırımlara maruz kalan Rusya’nın, kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanmaya ihtiyacı var. Bu, yakın zamanda açıklanan Rus dış politikası anlayışına da açıkça yansıyor. Küresel Güney’in temel bir parçası olarak Afrika’ya, çok kutuplu yeni bir küresel sistem oluşturma çabasında önemli bir rol verildi.

Afrika’daki maden zenginliği ve özellikle enerji talebi Rusya’ya, bir kez daha Batılı yaptırımları atlatmak üzere değerli madenler ve nadir topraklar arzını artırmak ve aynı şekilde enerji projelerine ilişkin dış gelirleri güvence altına almak için stratejik öneme sahip bir alan sağlıyor.  

İkinci zirve bu koşullarda yapıldı. Bu yüzden Afrika’nın temsil düzeyinin ilk zirveye göre daha az olması şaşırtıcı değil. İlk zirveye 54 Afrika ülkesi ve 47 devlet başkanı katılmıştı. İkinci zirvede ise 48 ülke vardı ve bunlar arasından 27 tanesi devlet başkanı, başkan yardımcısı veya başbakan tarafından temsil edildi.

Zirvede Rusya, Afrika ile ortak olduğunu düşündüğü şu noktaları vurguladı: çok kutuplu bir dünya düzeni arayışı, güvenlik iş birliği ve terörle mücadele, Batı’dan ekonomik bağımsızlık ve aile değerleri. Afrikalı liderler buna şu noktaları da ekledi: Gıda güvenliği, teknoloji aktarımı, yatırımlar ve ihraç mallarının pazarlara erişimi…

Zirve bildirisinde, Rusya ile Afrika ülkelerinin gerçekleştirmeye çalıştığı şu ortak hedefleri yansıtıyordu: küresel finans yapısının yeniden inşası da dahil olmak üzere daha adil bir çok kutuplu dünya düzeni kurmak, Afrika ülkelerine sömürgeciliğin verdiği zararları tazmin etmek ve sömürgecilerin taşıdığı kültür hazinelerini geri almak, devletlerin egemenliğini baltalamayı amaçlayan yeni sömürgeci politikaların tezahürleriyle yüzleşmek, ticareti, ekonomi ve yatırım iş birliğini ve teknoloji aktarımını artırmak, Afrika Kıtası’nda gıda ve enerji güvenliği temin etmek ve enerji dönüşümü alanında yardımlaşmak başlıklarına vuru yapıldı.

Zirve kararlarını uygulayacak olan Rusya-Afrika ortak eylem planına ek olarak üç hedef daha kabul edildi: Uzayda silahlanma yarışının önlenmesi, bilgi güvenliği alanında iş birliği yapılması, terörle mücadele alnında iş birliğinin güçlendirilip kalıcı yeni bir Rusya-Afrika güvenlik mekanizması oluşturulması. Ayrıca yıllık olarak bir Rusya-Afrika parlamento forumu düzenlenecek. Zirvede Rusya’nın Afrika ülkelerinin borç yükünü azaltmak için 90 milyondan fazla ödenek tahsis edeceği duyuruldu. Moskova, 23 milyar dolarlık borcunu sildi ve böylece Afrika ülkelerinin Moskova’ya olan borçlarının yüzde 90’ını kapattı.  

Çin’in, ABD’nin ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Afrika’yı büyük güçler arasındaki rekabet sahasına itti.

Yabancı oyuncular, Afrika’yla olan ilişkilerine gitgide daha fazla umut bağlarken Afrika ülkelerinin de bu güçler arasındaki rekabetten devşirmek istediği faydalara ilişkin umutları var. Bu beklentiler ve umutlar arasındaki etkileşim, Afrika’nın geleceğini belirleyecek.

Çin’in, ABD’nin ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Afrika’yı büyük güçler arasındaki rekabet sahasına itti.

Rusya’nın Afrika’daki toplam ayak izi, ana rakiplerine kıyasla halen ikinci planda kalıyor. Bununla birlikte askerî iş birliğini, terörle mücadeleyi, nükleer enerji de dahil olmak üzere enerjiyi ve madencilik faaliyetlerini bundan hariç tutmak gerekir (Nitekim Rusya, 2017 ile 2021 arasındaki dönemde kıtanın en büyük silah tedarikçisiydi ve kıtaya yapılan tüm silah ithalatının yüzde 44’ünü oluşturdu).

Muhtemelen Rusya, özellikle yatırımlar ve para ile kalkınma yardımları söz konusu olduğunda Afrika ülkelerinin tüm beklentilerini karşılayabilecek bir durumda olmayacak. Rusya bu eksikliği telafi etmek adına Avrasya Ekonomik Birliği ve BRICS’i fotoğrafa dahil etmek suretiyle çabalarını güçlendirmeye çalışıyor.

Afrika ülkeleri açısından Rusya, zengin teknik uzmanlığına, iş birliğine koşulsuz yaklaşımına ve Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak küresel konumuna bakılınca cazip bir ortak olarak görülüyor. Son değerlendirme önümüzdeki yıllarda daha fazla ilgiye konu olabilir. Nitekim Afrika’nın enerji ihtiyaçları ile yeşil enerjiye geçiş meseleleri, Batı’nın çifte standartları ve bu meselelerin ele alınmasına yönelik ihtiyacın azalması karşısında giderek siyasallaştı ve çerçevelendi.

Ayrıca halihazırda Batı yaptırımlarına tâbi olan ve Batı karşıtı bir tutum sergileyip terörle mücadeleye ve güvenliğe odaklanan askerî rejimler (ki sayıları artabilir), Rusya’nın Afrika’daki çıkarlarının desteklenmesi için umut verici bir platform oluşturuyor.

Bugün Afrika Kıtası’nın gayri safi yurtiçi hasılası üç trilyon ABD doları. Büyük petrol ve gaz rezervlerine sahip olmanın yanında gerçek bir ekonomik büyüme için umut vadediyor. Modern dünyamızı destekleyen hayati maden kaynaklarının yaklaşık yüzde 30’una da ev sahipliği yapıyor. Üstelik Kıta’nın verimli ancak tam anlamıyla kullanılmayan toprakları da gıda üretimi için muazzam bir potansiyeli barındırıyor. Afrika ayrıca, dünyadaki yağmur ormanlarının yaklaşık yüzde 30’unu içeriyor ve bu yüzden iklim yönetiminde oynadığı merkezî rol küçümsenemez. Bu yüzyılın sonuna kadar Afrika’nın dünya nüfusunun yüzde 40’ına ev sahipliği yapacağını ve önümüzdeki 30 yılda 500 milyondan fazla genç artışına sahne olacağını belirtmekte fayda var. Bu demek oluyor ki dünyanın toplam işgücünün yaklaşık yüzde 42’si Afrika’da olacak.

Afrika; çevresel bozulma, salgınlar, enerji güvenliği, terörizm ve gıda güvenliği gibi kıtalar ötesi küresel sıkıntılarla mücadelede de önemli bir rol oynuyor. Kıta’nın önemi; modern ekonomiye yön veren lityum, kobalt, nikel vd. temel madenlerin tedarikinin sürdürülmesinde de görülüyor. Afrika’daki devasa işgücü, 21’inci yüzyıl ve sonrasındaki işler için gerekli becerilerle donatılırsa bu, sadece bölge için değil, aynı zamanda bir bütün olarak küresel ekonomi için de bir nimet olacak. Ancak bu hem Batı hem de Doğu’da olmak üzere dünyanın büyük ekonomilerinin Afrika ile bu potansiyelden faydalanmaya imkân sağlayacak türde ilişkiler kurma becerisine bağlı.

csd
Rusya-Afrika Zirvesi’nin katılımcıları, 30 Temmuz Rus Donanma Bayramı’nda düzenlenen askerî geçit törenini izledi. (Reuters)

Gerekli yatırımlar yapılması halinde Afrika’nın bu sorunlar karşısında etkin katkı sağlayabileceği, aksi halde zayıf noktaları doğru bir şekilde giderilmezse dünya için artan sıkıntılar oluşturacağı da belirtiliyor.

Sonuç olarak Rusya ve Afrika, bazı hedefleri ve çıkarları paylaşsa da ilişkinin güçlendirilmesinden fayda devşirmek için iki tarafın da üstesinden gelmesi gereken zorluklar mevcut.

İlk olarak; özellikle Rusya ve Afrika’daki iş çevrelerinde iş birliğinin yararları konusunda bilinç düzeyinin artırılması gerekiyor.

İkinci olarak; Rusya’nın ticaret ve yatırım beklentileri söz konusu olduğunda, Afrika’nın beklentilerini yönetmek lazım.

Üçüncü olarak; Batı tarafından dayatılan sert yaptırım rejimiyle başa çıkmak için düzenlemeler yapılmalı.

Afrika ülkelerinin, başta AB olmak üzere Batı’ya olan bağımlılıklarını tehlikeye atmaksızın, Rusya ile ilişkilerini güçlendirmesi için bir yol bulmaları gerekecek. Çin’e ek olarak Rusya’nın Afrika’da sahip olduğu tek ayrıcalık, iş birliğinin koşulsuz olarak gerçekleşmesidir.

Afrika için mücadele sürecek ve belki de önümüzdeki on yıllarda yoğunlaşacak. Afrika açısından asıl zorluk, bu rekabeti kendi lehine nasıl çevirebileceği olacaktır.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Majalla’dan çevrildi.



Zelenskiy: Rus petrolüne yönelik yaptırımların hafifletilmesi, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşı finanse etmesine yardımcı oluyor

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy (AP)
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy (AP)
TT

Zelenskiy: Rus petrolüne yönelik yaptırımların hafifletilmesi, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşı finanse etmesine yardımcı oluyor

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy (AP)
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy (AP)

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy bugün yaptığı açıklamada, küresel enerji piyasalarında yaşanan dalgalanmalar ve ABD’nin Rus petrolüne yönelik bazı yaptırım muafiyetlerini uzatmasının ardından Rusya’ya yönelik petrol yaptırımlarının gevşetilmesini eleştirdi.

Zelenskiy X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, Rus petrolüne ödenen her doların Ukrayna’ya karşı yürütülen savaşı finanse ettiğini belirterek, Rusya’nın elde ettiği milyarlarca dolarlık gelirin doğrudan yeni saldırılara dönüştüğünü ifade etti.

ABD Hazine Bakanlığı cuma günü yaptığı açıklamada, denizde bulunan Rus petrolünün satışına izin veren yaptırım muafiyetini 16 Mayıs’a kadar geçici olarak uzattığını duyurmuştu. Bu adımın, Ortadoğu’da İran’a yönelik saldırıların ardından artan enerji fiyatlarını dengelemeye yönelik olduğu belirtildi.

Zelenskiy, bu muafiyet sayesinde Rus petrolünün yeniden yaptırımsız şekilde satılabildiğini ve bunun yaklaşık 10 milyar dolarlık ek gelir anlamına geldiğini söyledi. Bu gelirlerin doğrudan Ukrayna’ya yönelik saldırılarda kullanıldığını savundu.

Zelenskiy ayrıca, Rusya’nın son günlerde 2 bin 360’tan fazla insansız hava aracı (İHA) saldırısı, bin 320 güdümlü bomba ve yaklaşık 60 füze saldırısı gerçekleştirdiğini açıkladı.

Diğer yandan yerel yetkililer, hafta sonu gerçekleşen bir saldırıda kuzeydeki Çernihiv kentinde 16 yaşındaki bir gencin hayatını kaybettiğini, dört kişinin ise yaralandığını bildirdi.

ABD kararının, Rusya’dan petrolün yüklenmesi ve teslimiyle ilgili tüm işlemleri kapsadığı, ayrıca yaptırım altındaki ‘gölge filo’ gemilerine de uygulandığı aktarıldı.

İran, Kuzey Kore, Küba ve işgal altındaki Ukrayna topraklarıyla (Kırım dahil) yapılan işlemlerin ise kapsam dışında bırakıldığı belirtildi.

Zelenskiy, Rusya’nın ihracatının azaltılması gerektiğini vurgulayarak, Ukrayna’nın uzun menzilli yaptırımlarının bu hedef doğrultusunda kullanılmaya devam ettiğini ve son dönemde Ukrayna’nın Rus enerji altyapısına yönelik saldırılarının arttığını ifade etti.


28 milyar dolarlık sermaye, ABD piyasalarına ters göçü tetikliyor

New York Borsası’ndaki yatırımcılar (Reuters)
New York Borsası’ndaki yatırımcılar (Reuters)
TT

28 milyar dolarlık sermaye, ABD piyasalarına ters göçü tetikliyor

New York Borsası’ndaki yatırımcılar (Reuters)
New York Borsası’ndaki yatırımcılar (Reuters)

Küresel yatırım görünümünde, Nisan 2026 başında ABD ile İran arasında ilan edilen ateşkesin ardından önemli bir yön değişimi yaşandığı belirtiliyor. Bu gelişme, piyasalarda TINA (There Is No Alternative / hisse senetlerine alternatif yok) olarak bilinen eğilimi yeniden güçlendirirken, yılın başında etkili olan TIARA (There Is A Real Alternative / gerçek bir alternatif var) stratejisinin etkisini zayıflattı. Söz konusu strateji, yatırımcıların daha ucuz değerlemeler ve zayıf dolar getirileri arayışıyla Avrupa ve Asya piyasalarına yönelmesini ifade ediyordu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın 7 Nisan’daki açıklamasının bu dönüşümde kritik bir eşik olduğu belirtilirken, o tarihten bu yana ABD hisse senetlerine yaklaşık 28 milyar dolar giriş olduğu ifade edildi. Bu durumun, küresel enerji şoklarından büyük ölçüde izole olabilen ‘ABD ekonomik motoruna’ duyulan güveni yeniden artırdığı değerlendiriliyor.

Franklin Templeton bünyesindeki küresel yatırım stratejisti Michael Brown, son altı yılda yaşanan dördüncü büyük dış şokun piyasaları etkilediğini belirterek, yatırımcıların uzun vadede en güçlü performansı sergileyen ve kısa vadede yoğun yatırım çeken ekonomiye geri döndüğünü ifade etti.

Verilere göre, S&P 500 endeksi savaş öncesi seviyelerin yüzde 2 üzerine çıkarak 7 bin puan eşiğini aşarken, bu yükselişin ABD piyasalarındaki güçlü momentumu yansıttığı aktarıldı. Buna karşılık Avrupa ve Asya piyasalarında ise ciddi çıkışlar yaşandı; Avrupa hisse senedi fonlarından 4,7 milyar dolarlık çıkış kaydedildiği ve bunun 2024’ten bu yana en büyük çıkış olduğu belirtildi. Brown ayrıca, savaşın etkilerinin özellikle Avrupa ve Asya ekonomileri üzerinde daha güçlü baskı oluşturduğunu, buna karşılık enerji ihracatçısı konumundaki ABD’nin stratejik olarak daha avantajlı bir konumda bulunduğunu ve bu nedenle yatırımcılar açısından daha dayanıklı bir piyasa olarak öne çıktığını vurguladı.

Kâr tarafında ise fark daha net şekilde ortaya çıkıyor. S&P 500 kapsamındaki şirketlerin kârlarının, özellikle teknoloji sektöründeki güçlü performansın etkisiyle yaklaşık yüzde 14 artması bekleniyor. Buna karşılık Avrupa şirketlerinde kâr büyümesinin yüzde 4,2 ile sınırlı kalacağı ve bunun büyük ölçüde petrol ve gaz sektöründen kaynaklandığı ifade ediliyor.

Bu belirgin performans farkı, büyük yatırım bankalarının ABD hisse senetlerine yönelik tavsiyelerini ‘ağırlık artır’ seviyesine yükseltmesine yol açtı. Bu değerlendirme, ABD ekonomisinin dış şoklara karşı daha güvenli ve güçlü bir yatırım limanı olarak görülmeye devam ettiğini gösteriyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF) da benzer bir tablo çizerek büyüme tahminlerini güncelledi. Euro Bölgesi için büyüme beklentisi belirgin şekilde aşağı çekilerek yüzde 1,1 seviyesine indirilirken, ABD ekonomisinin yüzde 2,3 büyüme ivmesini koruduğu belirtildi. Küresel stratejistler mevcut tabloyu özetlerken, “Altı yılda dört küresel şok yaşandıktan sonra, sermayenin kendini sürekli olarak en iyi performansı gösteren ve geleceğe en fazla yatırım yapan ekonomiye yönlendirmesi doğaldır” değerlendirmesinde bulunuyor.


İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizm

Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
TT

İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizm

Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)

Alex Vatanka

İsrail'in Ali Laricani ve Kemal Harrazi'ye yönelik suikastı, İslam Cumhuriyeti'nin siyasi sahnesinden iki önemli ismin uzaklaştırılmasıyla sınırlı değildi. Tahran'daki bazı siyasi ve analitik çevreler bunu daha az görünür ve geniş kapsamlı bir şeyi, rejimin uzlaşı dili ile konuşma yeteneğini silme girişimi olarak anladı. Bu iki suikast aynı zamanda Tahran'ın yıllardır dış dünyaya hitap etmesine yardımcı olan kişilerin etkisiz hale getirilmesiyle ilgili daha geniş bir bağlama da dahildi.

Uzun yıllar boyunca Laricani, İran'ın sert gücü ile onu yurt dışında yönetmek için gereken diplomatik dil arasında tercüman rolünü oynadı. Onlarca yıllık deneyime sahip eski Dışişleri Bakanı Harrazi ise, rejimin stratejik sinyallerinin koruyucusuydu ve bu sinyallerin sırları ve bunları iletmenin yolları konusunda bilgi sahibiydi. Yıllarca bu iki adam merhum Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in en önemli dış politika danışmanları olarak hizmet etti. Suikastları ilk bakışta, diplomasinin yerini saha mantığına bıraktığı daha kapalı ve daha katı bir rejime doğru bir geçişi teyit ediyormuş gibi görünüyordu.

Ancak suikastın ardından yaşananlar daha karmaşıktı. Rejim dimdik ayakta kaldı ve karar alma mekanizmaları aksamadı. Onlarca yıldır İran devlet yönetimini karakterize eden dolaylı kanallar, siyasi sinyaller ve dikkatli hesaplar gibi kırılgan ateşkesten önce savaş da devam etti. Bu sonraki aşama, İslam Cumhuriyeti hakkında temel bir gerçeği ortaya çıkardı: Direncinin kişisel olmaktan ziyade kurumsal olduğu. Otorite, statüsü ne kadar yüksek olursa olsun tek bir kişinin elinde değil, bu tür şokları absorbe etmek için tasarlanmış kademeli bir yapının elinde. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Devrim Muhafızları gibi kurumlar ve güvenliği siyasete bağlayan daha geniş ağ, İran stratejisinin temel itici güçleri olmaya devam ediyor. Laricani ve Harrazi'nin yokluğu zamanla siyasetin tonunu ve sunumunu değiştirebilir, ancak temel yönünü değiştirmedi.

Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi de işte burada yatıyor. Savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmak kolay. Sahne aynı zamanda hem net hem de sert görünüyor: Yeni Dini Lider Mücteba Hamaney, merhum babasının sahip olduğu bağımsızlık ve nüfuzdan yoksun; bu durum, kendisi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken de büyük olasılıkla devam edecek. Ayrıca ortada en deneyimli siyasi ve askeri figürlerinin çoğunu kaybettikten sonra küçülen bir siyasi sınıf var. Dahası Devrim Muhafızları liderliğindeki güvenlik kurumları karar alma süreçlerinde daha aktif ve kendi vizyonlarını empoze etmeye daha yatkın hale geldi. Rejimin resmi söylemi artık daha disiplinli ve belirsizliğe veya dışarıya taviz verme yönündeki herhangi bir belirtiye karşı daha az toleranslı. Bu tablonun ışığında, yaşananları ideolojik katılığın, yani kendisini daha İslamcı olarak tanımlayan, ülke içinde baskıya daha yatkın, Batı ve İsrail'e karşı daha da düşman bir rejimin kanıtı olarak değerlendirmek kolay görünüyor.

Fakat şu ana kadar elde edilen veriler bu sonucu tam olarak desteklemiyor, aksine daha açık bir şekilde baskıların dayattığı bir iç bütünlüğe işaret ediyor. Savaş ve iktidarın devri, sürekliliği sağlama konusunda en yetenekli kurumların, özellikle de Devrim Muhafızları'nın, istihbarat servislerinin ve onlarla müttefik siyasi figürlerin konumunu güçlendirdi. Bu da alternatif yaklaşımları kamuoyuna sunabilecek daha az sesin olduğu, daha dar bir yönetim ortamı yarattı.  Uzlaşıcı dile gelince, o da ortadan kaybolmadı, baskı ve denetime maruz kaldı ve her şeyden önce kişisel doğasından arındırıldı.

dvfvbf
Ali Laricani, Lübnan'ın başkenti Beyrut'taki İran büyükelçiliğinde, merhum İranlı General Kasım Süleymani'nin fotoğrafının önünde, 17 Şubat 2020 (AFP)

Donald Trump'ın Tahran'da bir “rejim değişikliği” gerçekleştiği iddiası ne kadar doğru olursa olsun, buradaki ayrım önemli çünkü İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik çekirdeği fiili bir dönüşüme tanık olmadı. Batı hegemonyasına karşı direniş, İsrail düşmanlığı ve İslami referanslı rejime dayalı egemenlik anlayışı gibi kurucu unsurları, mevcut savaştan çok önce iyice kökleşmişti.

Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi, savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmakta yatıyor

Bunlar, çatışmanın ateşinde doğan yeni doktrinler değil, daha ziyade 1979'dan bu yana rejimin yapısına yerleşmiş ve onlarca yıldır süren çatışma ve uyumla pekişmiş, miras alınmış normlardır. Değişmekte olan bu ideolojinin içeriği değil, kendisini ifade ettiği koşullardır. Aynı şekilde rejimin hem içeride hem de dış baskılar karşısında taviz vermeye hazır olduğunu gösterdiği şartlardır. Bugün İran'ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme kartına güvenmesi, siber baskıları ve asimetrik askeri tırmandırması, ideolojik çekirdeğindeki bir değişimi yansıtmaktan ziyade, savaş yürüten bir devletin araçlarını yansıtıyor.

Mücteba Hamaney'in yükselişi bu değişimi açıkça somutlaştırıyor. Uzun yıllar süren yönetimi ona çeşitli kanatlar arasında benzersiz bir otorite kazandıran babasının aksine, kendisi büyük ölçüde Devrim Muhafızlarına güveniyor. Yükselişini kolaylaştıran güvenlik teşkilatıyla daha yakından bağlantılı. Bu, kendi başına onu daha ideolojik kılmıyor ama ideolojinin ifadesinin, kimliği şimdiye kadar söylem disiplinine, toplum üzerindeki kontrolün sıkılaştırılmasına ve dış düşmanlarla mücadele ruhuna dayanan kurumlara daha fazla bağlı hale geldiği anlamına geliyor. Böyle bir ortamda, pratikte var olsa bile esnekliğin gösterilmesi zorlaşır.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a davranış şekli de bu sonucu destekliyor. Savaş sırasında Körfez Arap ülkeleriyle gerilimi hafifletmeye yönelik erken girişimi - ki bu, İran'ın bölgesel diplomasisinin pratiğinden temel bir sapma teşkil etmiyordu - hızlı ve sert bir tepkiyle karşılandı. Bu hadise, söylemi yeniden kalibre etmek için mevcut marjın ne kadar dar olduğunu ortaya koydu. Önceki aşamalarda bu tür sinyalleri, rejimin mesajlarını yönlendirmek için kullandığı daha geniş bir sicile yerleştirmek mümkündü. Bugün ise zayıflığın kanıtı olarak okunma tehlikesi taşıyor. Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler sadece kendileri hakkında açıkladıkları ile değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar. Bu, daha derin bir ideolojik değişimin kanıtı olmasa da, rejimin baskı altında olduğunun, saflarını sıklaştırdığının ve iç sınırlarındaki kontrolleri sıkılaştırdığının bir göstergesidir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Laricani ve Harrazi gibi isimlerin yokluğu bu süreci daha da netleştiriyor. Her iki adam da rejimin çekirdek üyeleriydi ve İslam Cumhuriyeti içindeki güç yapılarının derinlerine kök salmışlardı. Ancak bu rejim içinde, direniş söylemini sürdürürken bile diplomasiyi çatışmayı yönetmenin bir aracı olarak gören özel bir geleneği de temsil ediyorlardı. Onların yokluğu bu geleneğin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi gibi isimler hâlâ mevcut ve Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakir Kalibaf gibi diğer isimler de güvenlik arka planını siyasi pragmatizmle birleştiriyor. Ancak denge değişti. İran diplomasisinin en belirgin yüzünü oluşturan siyasi sınıf küçüldü ve bununla birlikte kamusal alanda esneklik de azaldı. Bu dengeleyici ağırlığın ortadan kalkmasıyla rejim, doğası gereği artık daha ağır ve daha sağlam bileşenlere doğru meylediyor.

dfvfdv
İranlı bir kadın, Washington ile Tahran arasındaki barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Tahran'da Mücteba Hamaney'in posterinin yanından geçiyor, 13 Nisan 2026 (AFP)

Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler de sadece kendileri hakkında açıkladıklarıyla değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar

Burada öne çıkan diplomasinin ortadan kalkması değil, dönüşümüdür. Müzakereler, İslamabad'daki son ABD-İran görüşmelerinde olduğu gibi, nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, gittikçe daha fazla güvenlik ve siyasetin kesişim noktasında duran ve her iki alanda da rahat hareket eden, melez olarak tanımlanabilecek isimler tarafından yürütülüyor. Onlar için uzlaşma bir taviz değil, gücün bir uzantısı olarak sunuluyor. Kelime dağarcığı değişir ama derin hesaplar aynı kalır.

Bu, mevcut anın paradoksunu açıklamaya yardımcı olabilir. Zira yüzeyde rejim daha katı, daha baskıcı, daha merkezi ve belki de dışarıyla ilişki kurmada daha isteksiz görünüyor. Ancak bu yüzeyin altındaki stratejik mantık, açık bir süreklilik düzeyini ortaya koyuyor. İran hâlâ bir kısıtlamalar sistemi içerisinde hareket ediyor. Ekonomik baskı, askeri güç dengesizliği ve bölgesel karışıklıkların tümü, saf bir direniş politikasının başarabileceklerine sınırlamalar getiriyor. Hayatta kalmak en büyük öncelik olmaya devam ediyor ve hayatta kalmak her zaman bir dereceye kadar dikkatli kalibrasyon gerektirmiştir. Pakistan'da Amerikalılarla müzakere için büyük ve üst düzey bir İran heyetinin gönderilmesi de bu değerlendirmeyi pekiştiriyor.

Bütün bunlara rağmen rejimin ideolojik aşırılık aşamasına girdiği sonucuna varmak için henüz çok erken görünüyor. Aşırılığın tezahürleri gerçektir, ancak bunların doktrinin kendisindeki bir değişiklikten ziyade kurumsal ve prosedürel değişiklikler olarak anlaşılması daha doğrudur. Kimliği diplomasiyle bağlantılı olan isimlerin azalmasının ardından rejim, daha fazla güvenlik servislerinin hakimiyeti altına girerken, retorik sapmalara karşı daha az toleranslı ve dengede daha zayıf hale geldi. Bu değişiklikler devlete daha ideolojik bir görünüm kazandırır ancak bu görünüm daha derin bir sürekliliği maskeleyebilir. Daralma dönüşümle eş anlamlı değildir.

Bununla birlikte bu süreç geniş kapsamlı riskler taşıyor. İç alanları aşırı daralan rejimler zamanla hem ifade esnekliğini hem de düşünce esnekliğini kaybedebilir. Diplomatik seslerin ikinci plana itilmesi, güvenlik aktörlerinin statüsünün yükselmesi ve yumuşak olarak yorumlanabilecek her şeye karşı duyarlılığın artması, zamanla uyumun zorlaştığı bir ortamın zeminini hazırlar. Savaşın dayattığı birlik olarak başlayan şey, uzun sürerse sertleşerek daha yerleşik ve kalıcı bir özelliğe dönüşebilir.

Şu anda yapılabilecek en dengeli değerlendirme, İslam Cumhuriyeti'nin doktrinlerinin özünde açıkça daha ideolojik bir hale gelmediğidir. Değişen, bu doktrinlerin nasıl yönetilip ifade edildiğine odaklanma düzeyidir. Sonuç olarak Laricani ve Harrazi'nin diğer birçok yetkiliyle birlikte suikasta uğraması, rejimin müzakere kabiliyetini ortadan kaldırmadı, aksine bu görevi yürütenlerin kimliğini değiştirdi. 28 Şubat'tan bu yana yaşanan gerçek dönüşüm, yeni ve daha sert bir ideolojinin ortaya çıkması değil, ideolojinin kendisinin artık daha az sayıda ve en sağlam, sert aktörler tarafından empoze edilmesi ve ifade edilmesidir.