Çok kutuplu dünyanın nesi kötü?

Yeni dünya düzeni aramızda

Çok kutuplu dünyanın nesi kötü?
TT

Çok kutuplu dünyanın nesi kötü?

Çok kutuplu dünyanın nesi kötü?

Christopher Phillips

Çok kutuplu yeni dünya düzeni aramızda, fakat bilim adamları ve tarihçiler tam olarak ne zaman başladığını tartışmaya devam ediyorlar. Bazıları, 2022 yılında ABD’nin hegemonyasının sona erdiğinin ve büyük güçler arasında yeni bir rekabet döneminin başladığının ilanı olarak görülen Rusya'nın Ukrayna’ya açtığı savaşın çok kutuplu yeni dünya düzenin başlangıcı olduğuna inanırken bazıları, küresel ekonominin Batı'dan Doğu'ya kaymasının ve Çin'in ABD karşısında gerçek bir rakip olarak yükselişinin başladığı 2008 yılındaki mali krize işaret ediyorlar. Bazıları ise yeni dünya düzenin başlangıcını, ABD’nin gücünün sınırlarını ortaya çıkaran ve Soğuk Savaş'tan sonra küresel üstünlüğünün sonunun başlangıcı olan kibir dönemi olarak görülen 2003 yılında Irak’ın işgaline dayandırıyorlar. Çok kutuplu yeni dünya düzeni ne zaman başlamış olursa olsun, gözlemcilerin çoğu yeni bir dünya düzenine geçişin yolda olduğu konusunda hemfikirler.

Ancak ABD’li ve Batılı birçok politikacı ve yorumcu arasında yeni dünya düzeni genellikle olumsuz bir atmosferde tartışılıyor. Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Stephen M. Walt, ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin, özellikle ABD'nin kendi dengi rakipleriyle karşı karşıya gelmediği kısa döneminin nostaljik bir havası olduğunu belirtti. Prof. Walt, Beyaz Saray'ın şu an Rusya ve Çin'e karşı izlediği katı politikanın, ABD'nin dünya lideri olduğunu gösterme girişimi olduğuna işaret etti.

Moskova ve Pekin’deki Washington muhalifleri uzun süredir ABD’nin hegemonyasına son verilmesi çağrısında bulunduğundan ABD’de ve Batı'nın başka yerlerinde çok sayıda kişinin günümüzün büyüyen dünya düzenine karşı duyduğu endişe hiç şaşırtıcı değil.

sdef
Saddam Hüseyin’in Firdevs Meydanı'ndaki heykelinin devrildiği o an, 9 Nisan 2003 (Reuters)

Öte yandan beğensek de beğenmesek de çok kutuplu dünya düzeni artık aramızda. Prof. Walt ve diğer uzman isimlerin işaret ettiği üzere ABD’li bir liderin, ülkesini 1990'lı ve 2000’li yıllarda hegemonyasının olduğu o günlere yeniden kavuşturduğunu görmek oldukça güç. Dahası, bazı Batılıların endişelerine rağmen çok kutuplu yeni düzen döneminin, ABD’nin hegemonyasının hakim olduğu dönemden daha istikrarsız olacağını da söyleyemeyiz. Aslında daha yakından baktığımızda öncelikle tek kutuplu dönemin amigo kızların düşündüğünden daha istikrarsız bir dönem olduğunu, ikinci olarak ise çok kutuplu düzenin özellikle Batılı olmayan ülkeler için birçok avantaj sağladığını görebiliriz.

‘Tek kutuplu dönem’ efsaneleri

‘Tek kutuplu dönem’ (tek kutuplu an / unipolar moment) kavramı ilk olarak 1990 yılında gazeteci Charles Krauthammer tarafından kullanıldı. Krauthammer, bu tanımlayla, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin çöküşün eşiğine gelmesiyle, iki küresel süper gücün var olduğu son kırk beş yılda hüküm süren ‘iki kutuplu sistemin’ artık sona erdiğine ve yerine dünyanın çevresinde toplanacağı ABD’nin tek kutup olduğu ‘tek kutuplu düzenin’ geldiğine işaret etti. Bu düşünce 1990'larda art arta göreve gelen ABD yönetimleri odak noktası haline geldi. Bu durum, eski başkanlar George H. W. Bush (baba Bush), Bill Clinton ve George W. Bush (oğul Bush) dönemlerinde ABD’nin dünyadaki hegemonyasından bahsedilen ulusal güvenlik stratejisi belgelerinde açıkça görülüyor. ABD’nin dünyadaki hegemonyasının yalnızca ABD için değil, tüm dünya için de iyi olduğuna inanıyorlardı, çünkü onlara göre ABD, ‘özgürlüğün’ yayılmasının ve korunmasının garantörüydü.

Yine de bu muzafferlik yaklaşımı, tek kutupluluğun Soğuk Savaş dönemindeki iki kutupluluktan daha istikrarlı olmadığı gerçeğini gizledi. Küba Füze Krizi, Yom Kippur Savaşı (Arap-İsrail Savaşı) ve 1983 yılında Sovyetler Birliği’nin NATO'nun manevralarının bir nükleer savaşın başlangıcı olduğuna inandığı Able Archer 83 olayında olduğu gibi nükleer savaş endişelerini ve tehditlerini azalttığı doğru olsa da ve ABD’liler kendilerini daha güvende hissetseler de tek kutupluluk, modern zamanların en korkunç çatışmalarından bazılarının yaşanmasını engelleyemedi. 1990'lı yıllarda, Yugoslavya’da, eski Sovyetler Birliği’nde ve Ruanda soykırımında olduğu gibi, etnik temizlik katliamlarında bir artış görüldü.

Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nden (PRIO) siyaset bilimci Ariel I. Ahram, Uppsala Çatışma Veri Programı’nın (UCDP) verilerine göre 1990-2015 yılları arasındaki tek kutuplu dönem boyunca uluslararası çatışmaların sayısında önemli bir azalma olmadığını aksine Soğuk Savaş'ın en kanlı dönemi olan 1980'lerle hemen hemen aynı sayıda savaşa ve iki kutuplu dönemin büyük bölümündekinden çok daha fazla çatışmaya tanık olduğunu belirtti.

ABD’nin dünya liderliğini savunanlar, 1990'lardaki Kuveyt'in Irak işgalinden kurtarılması, Güney Kürdistan'da uçuşa yasak bölge ilan edilmesi ve Bosna Hersek, Kosova ve Somali'de istikrar çabaları gibi ABD’nin olumlu müdahalelerine işaret ediyorlar.

Bunda ABD'nin hegemonyasının, özellikle de 2003 yılında Irak'ı işgalinin etkili olduğu söylenebilir. ABD’nin dünya liderliğini savunanlar, 1990'lı yıllarda Kuveyt'in Irak işgalinden kurtarılması, Güney Kürdistan'da uçuşa yasak bölge ilan edilmesi ve Bosna Hersek, Kosova ve Somali'de istikrar çabaları gibi ABD’nin olumlu müdahalelerine işaret ediyorlar. Fakat ABD’nin dünya liderliğine karşı olanlar, İngiltere merkezli The Lancet dergisine göre ilk üç yılda 600 binden fazla insanın ölümüne yol açan, Irak ve çevresini istikrarsızlaştırmada muazzam bir etkisi olan ve mezhep kökenli şiddet olaylarının artmasına, İran'ın bölgesel olarak güçlenmesine ve İslam Devleti gibi cihatçı teröristlerin gelişmesine katkıda bulunan savaşın fitilini ateşleyen Saddam Hüseyin rejimin düşürülmesi kararı karşısında tüm bunların değerini yitirdiğine inanıyorlar. Irak’ın işgali birçok yönden tek kutupluluğun bir ürünüydü. ABD'nin, Sovyetler Birliği’nin tepkisinden korktuğu için Soğuk Savaş sırasında benzer bir işgal başlatma konusunda bu kadar kibirli bir özgüvene sahip olduğunu hayal etmek zor olduğu gibi bugünün çok kutuplu dünyasında da Irak işgaline benzer bir adım atmaya cesaret edemeyecektir.

Tek kutupluluğun zararlı etkisi, Irak işgalinden birkaç yıl sonra Ortadoğu ülkelerinde Arap Baharı ayaklanmalarının başlamasının ardından yeniden görüldü. Örneğin Suriye'de Beşar Esed ile savaşan muhalifler ve onları destekleyen çok sayıda yabancı ülke, ABD'nin kendi saflarında yer almasını bekliyordu. Çünkü ABD, geçmişte Ortadoğu'ya çok kez müdahalede bulunmuş, George W. Bush ve babası gibi eski ABD başkanlarının Suriye'deki isyancıların uğruna savaştıkları ‘özgürlüğün’ savunucuları olduklarında ısrar etmişlerdi.

zaxscd
Eski ABD Başkanı Barack Obama (İllüstrasyon: Eduardo Ramon)

Bu yüzden ABD’nin Suriye’ye müdahale etmesi beklentisi, sonunda Suriyeli muhalifleri ve onları destekleyen tarafları aşırılık yanlısı bir yaklaşım benimsemeye itti. Suriyeli muhaliflerin oluşturduğu Yüksek Müzakere Komitesi (MYK) Üyesi ve Sözcüsü Basma Kodmani’nin de hatırlattığı üzere bölgesel güçler Esed'in muhaliflerine ‘müdahale yakında geliyor, kesinlikle gelecek’ garantisi verdiler. Ancak ABD Başkanı Barack Obama, ABD güçlerini doğrudan Şam'a göndermeyi reddetti. Bu da Esed'in Rusya ve İran'ın yardımıyla, hava saldırıları düzenlemesine ve sonunda muhalif güçlerin çoğunu dağıtmasına imkân verdi. ABD’nin hegemonyası ve onunla ilgili beklentiler, Suriyeli muhalifleri ve onların bölgesel müttefiklerinin davranışlarını etkileyerek yıkıcı sonuçlara yol açtı.

En nihayetinde bazı çevrelerin de dillendirdiği üzere tek kutupluluk Washington'ın rakipleri için caydırıcı olmadı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2022 yılında Ukrayna'ya savaş ilan ettiğinde ABD’li bazı yorumcular, Moskova'nın Kiev'e saldırmaya cüret etmesinin tek nedeninin ABD'den geçmiştekinden daha az çekinmesi olduğunu öne sürdüler. Fakat Moskova, 2008 yılında tek kutuplu dönemde bile Gürcistan'a savaş başlatmaktan çekinmemişti. Bunun yanında 2014 yılında Kırım'ı ilhak etti ve Ukrayna'nın doğusundaki Rusya yanlısı ayrılıkçıları destekledi. Bazıları, ABD’nin bu olaylar karşısında eylemsiz kalmasını, hegemonyasının zayıflamasının bir göstergesi olarak görebilir. Bu aynı zamanda, tek kutupluluğun bazı savunucularının iddia ettiği gibi istikrarlı bir dönemden uzaklaşıldığının bir başka kanıtıdır.

Çok kutupluluğun avantajları

Tek kutupluluk dönemindeki istikrarsızlığa karşı çok kutupluluğun ABD’ye odaklanan gözlemcilerin gözden kaçırabileceği avantajları da vardır. Örneğin, Washington’ın rakibi olan Rusya ve Çin gibi büyük güçlerin, ABD’nin hegemonya sahibi bir süper güç olduğu zamana göre daha az kuşatılmış ve daha fazla hareket özgürlüğüne sahip olduklarına inandıkları açık. Ama bu durum sadece Rusya ve Çin ile sınırlı değil. Batılı olmayan ‘orta ölçekli güçler’ de değişen bölgesel dengelerden yararlanabilirler. ABD’nin yanı sıra Rusya ve Çin ile dostluklarını sürdüren bu orta ölçekli güçler, çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bu ilişkilerden faydalanabilirler. Bu nedenle, büyük güçler genellikle hammadde, ticaret ya da askeri ittifaklar gibi konularda orta ölçekli güçlere şu ya da bu şekilde ihtiyaç duyarlar. Soğuk Savaş'ın iki kutuplu döneminde ve sonrasında tek kutuplu dönemde, küresel güç dinamikleri orta ölçekli güçlerin yapabilecekleri manevralar ve alabilecekleri tavizler sınırlıydı.

ABD’nin hegemonyası ve onunla ilgili beklentiler, Suriyeli muhalifleri ve onların bölgesel müttefiklerinin davranışlarını etkileyerek yıkıcı sonuçlara yol açtı.

Türkiye, çok kutupluluğu iyi değerlendiren bir orta ölçekli güç için harika bir örnektir. Türkiye’nin Soğuk Savaş sırasında, Sovyetler Birliği tarafından doğrudan tehdit edildiğini hissettiği için ABD'ye katılmaktan başka seçeneği yoktu. Soğuk Savaş'tan sonra ise 1991 yılında Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin karşıtı koalisyona katılan Türkiye, 1990'lı yıllarda ABD'nin bölgesel müttefiki İsrail'le yakınlaşarak büyük ölçüde ABD'nin uluslararası liderliğinin peşinden gitmeyi tercih etti. Ancak son yıllarda ABD'nin gerilemesiyle özellikle Suriye'de olmak üzere kendi gündemini takip etme konusunda daha fazla özgürleşen Türkiye, ABD'nin yakın müttefiki ve NATO üyesi olmaya devam ederken Suriye’nin kuzeyinde elini güçlendirmek için ABD’nin ezeli düşmanı Rusya ile iş birliği yaptı. İki kutuplu ya da tek kutuplu dönemlerde böyle bir durum hayal dahi edilemezdi. ABD artık dünyadaki birkaç süper güçten yalnızca biri olurken Türkiye'yi Rusya’ya yakınlığından dolayı cezalandırması halinde Türkiye’nin iki alternatif müttefiki (Rusya ve Çin) olduğunun çok iyi farkında.

Sonuç olarak Türkiye, bir yandan Rusya ile arasındaki iyi ilişkilerini sürdürürken diğer yandan ABD’den daha büyük tavizler alabilecek konumda. Türkiye, Ukrayna savaşına yaklaşımında da bu dinamiği ortaya koydu. NATO'dan atılma gibi bir olumsuzlukla karşılaşmadan tarafsız kalmayı başardı. Hatta NATO’daki yerini, Finlandiya ve İsveç'in NATO’ya üyelikleri konusunda Batılı müttefiklerine tavizler verdirmek için kullandı.

İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya ve Kanada gibi ABD'ye son derece bağlı ve ABD'nin yörüngesinde olan, ancak benzer sonuçlara ulaşamayacak başka orta ölçekli güçler de daha var. Batılı olmayan diğer güçlerin de bildiği gibi Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD'nin petrol üretimini artırma taleplerini reddederek ve Ukrayna savaşı konusunda ustaca tarafsız kalmayı sürdürerek konumlarını korudular. İki ülke de Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne katılarak Pekin ile yakınlaştılar. Ancak bu yakınlaşma, Riyad ve Abu Dabi'nin Washington ile aralarındaki güçlü ilişkilere zarar vermedi. Afrika Kıtası’nda ise Etiyopya ve Güney Afrika da bu yeni durumdan yararlanıyor. Etiyopya halen ABD'nin yakın bir müttefiki olmaya ve ondan askeri destek almaya devam ederken, altyapısına yatırım yapan Çin ile kapsamlı ekonomik ilişkilerini de sürdürüyor. Biden yönetimi geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi'ne Etiyopya'nın Tigray bölgesinde başlayan bir iç savaş sırasında insan hakları ihlalleri yapanlar arasında ilan ettiği Addis Ababa'nın artık bu listede yer almadığını bildirerek ABD yardımlarının yeniden başlamasının önünü açtı.

Addis Ababa hükümetinin insan hakları ihlallerine devam ettiğine dair kanıtlara rağmen Biden yönetimine bu kararı belki de büyük bir orduya sahip bir Afrika ülkesindeki büyük rakiplerinin önünde nüfuzunu kaybetme korkusu aldırdı.  Bu örnek, Türkiye gibi Etiyopya'nın da yeni dünya düzeninden yararlandığını gösteriyor. Benzer şekilde Güney Afrika da ABD'nin müttefiki olmasına rağmen, geçtiğimiz günlerde Rusya ve Çin donanmalarıyla Hint Okyanusu'nda yapılan askeri tatbikata katıldı. Washington, buna tepki gösterdiyse de daha ileri gitmedi.

Batılı olmayan ülkelerin liderliğinde bir dünya düzeni mi?

Kısacası, şu an ortaya çıkan çok kutuplu dünya düzeni, bazı Batılı, özellikle de ABD yanlısı yorumcuların tasvir etmeye çalıştıkları gibi olumsuz bir gelişme değil. Evet, Ukrayna savaşı çok pahalıya mal oldu, ama ABD’nin hegemonyası döneminde de aynı derecede tatsız sonuçları olan savaşlar patlak verdi. ABD’de ve Batı'da yaşayanlar kendilerini daha fazla güvende hissetseler bile belki de tek kutuplu döneme dair bu uluslararası farkındalık, bu dönemin Soğuk Savaş'ın iki kutuplu dönemden daha barışçıl ve istikrarlı olmadığını gösteriyor. Yeni çok kutuplu düzenin nasıl gelişeceği henüz net değil. Bu da doğal olarak, özellikle eski hegemonyalarının silinmekte olduğunu gören Batılıların kendilerini tehlikede hissetmelerine yol açıyor. Öte yandan çok kutuplu dönemin tek kutuplu dönemden daha kötü, daha çalkantılı ve daha fazla şiddetin olacağına dair kesin bir işaret de yok. Aksine dünyanın dört bir yanında daha fazla fayda sağlayabilir. Batılı olmayan birçok orta ölçeli güç, uluslararası meselelerde daha fazla söz sahibi olmak için yeni dünya düzeninden yararlanmaya başladılar bile. Hatta daha da devam edecek gibi görünüyor. Söz konusu ülkelerin yeni dünya düzenine daha hızlı adapte oldukları, artık tek kutuplu dönemin bittiğini kabul ettikleri ve beklentilerini ve davranışlarını değiştirmesi gerekenin Batılı müttefikleri olduğu söylenebilir.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından  Majalla'dan çevrilmiştir.



NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
TT

NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)

Antoine el-Hac

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) 1949 yılında kurulmasının temel amacı, Sovyetler Birliği’ne karşı kolektif savunmayı sağlamaktı. Bu çerçevede, ittifaka üye herhangi bir ülkeye yönelik saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılıyordu. Dönemin ABD Başkanı Harry Truman da savaş sonrası yorgun düşen Avrupa’da Amerikan varlığını kalıcı hale getirerek güvenliği sağlamak ve stratejik bir boşluk oluşmasını önlemek istiyordu.

Sovyetler Birliği’nin ve beraberindeki sosyalist bloğun dağılmasıyla Soğuk Savaş sona erdi. Bu gelişme NATO’yu yeni koşullara uyum sağlamaya zorladı. İttifak, Avrupa dışındaki bölgelerde de operasyonlar yürütmeye başladı. Bu kapsamda Balkanlar’da Bosna ve Kosova savaşlarında rol aldı, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Afganistan’da görev üstlendi. Ayrıca Afrika Boynuzu açıklarında korsanlıkla mücadeleye yönelik deniz operasyonları gerçekleştirdi; istihbarat paylaşımı ve terörle mücadele alanlarında iş birliğini artırdı.

NATO, görev alanını genişleterek üye olmayan ülkelerle de iş birliği geliştirdi. Tehdit tanımını siber güvenlik, hibrit savaş yöntemleri ve enerji güvenliği gibi başlıkları kapsayacak şekilde güncelledi. Son dönemde Çin’in oluşturduğu tehdit de bu çerçevede değerlendirilmeye başlandı.

Sonuç olarak NATO, Avrupa merkezli bir savunma ittifakı olmaktan çıkarak, ABD’nin öncülüğünde daha geniş ve küresel bir güvenlik rolü üstlendi. Bununla birlikte ittifak, günümüzde de Avrupa içindeki tehditlere karşı caydırıcılığını sürdürmeye devam ediyor.

Merkezi Brüksel’de bulunan NATO, son yıllarda stratejik nedenlerle ilgi alanını Hint-Pasifik bölgesine doğru genişletti. Bu yönelimin başlıca nedenleri arasında küresel güvenliğin giderek daha fazla birbirine bağlı hale gelmesi, siber tehditlerin artması, tedarik zincirlerinin kesintisiz işlemesinin önemi ve gelişmiş teknolojilerin coğrafi sınırların etkisini azaltması yer alıyor.

Çin’in yükselişi

Bu yönelimin bir diğer nedeni de Çin’in yükselişinin, küresel güç dengelerini etkileyen stratejik bir meydan okuma olarak görülmesidir. Bu nedenle kuruluşta 12 üyeden oluşan, bugün ise 32 üyeye ulaşan NATO ülkeleri, özellikle küresel ekonomi açısından kritik öneme sahip Hint-Pasifik bölgesindeki ticaret yollarını korumaya önem veriyor. Bu çerçevede Malezya ile Endonezya arasındaki Malakka Boğazı öne çıkıyor. Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi’ni birbirine bağlayan bu geçit, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 25’inin yıllık olarak geçtiği en önemli deniz yollarından biri olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda Çin, Japonya ve Güney Kore gibi büyük Asya ekonomilerine petrol ve enerji taşınmasında ana arter işlevi görüyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

NATO üyesi ülkeler, çeşitli temel nedenlerden ötürü Çin konusunda ‘stratejik kaygı’ duyuyor. Bu kaygıların başında, Çin’in özellikle füze sistemleri, uzay teknolojileri ve siber kapasite gibi alanlarda ordusunu hızla geliştirmesi geliyor. Bu durumun, küresel güç dengesini değiştirdiği değerlendiriliyor.

İkinci önemli unsur ise Çin’in ekonomik yükselişi. Pekin yönetimi, Kuşak ve Yol Girişimi gibi projeler aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa’da ekonomik ve siyasi etkisini genişletiyor. Bu süreç, NATO’nun etki alanına yakın ülkelerde Çin’e yönelik bağımlılık oluşturabileceği endişesini beraberinde getiriyor.

Endişeleri artıran bir diğer gelişme de Çin ile Rusya arasındaki yakınlaşma. Özellikle Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya başlattığı saldırının ardından bu ilişkinin derinleşmesi, Batı’ya karşı iki büyük gücün koordinasyon içinde hareket edebileceği değerlendirmelerine yol açıyor.

Öte yandan, yapay zekâ, iletişim ağları ve yarı iletkenler gibi alanlarda küresel ölçekte dolaylı bir rekabet sürüyor. NATO, teknolojik üstünlüğün güvenliğin temel unsurlarından biri olduğu görüşünü benimsiyor.

Bu çerçevede NATO, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ortaklık ve iş birliği anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar; ortak askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve siyasi koordinasyonu kapsıyor. Ancak ittifakın Hint-Pasifik bölgesine üyelik genişlemesi planlamadığı, bunun yerine kalıcı askeri varlıktan ziyade esnek ortaklık modellerine odaklandığı ifade ediliyor.

Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)

Sonuç olarak NATO’nun bu geniş coğrafyada artan angajmanı, ittifakın bölgesel bir yapıdan küresel ölçekte etkili bir güvenlik aktörüne dönüştüğünü gösteriyor. Bununla birlikte NATO, Avrupa dışına resmi olarak genişlemekten ziyade, mevcut ortaklıklarını sürdürmeyi ve güçlendirmeyi tercih ediyor.

Uzun soluklu bir tehdit

NATO’nun Çin’i, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi doğrudan bir düşman olarak değil, ‘uzun soluklu bir tehdit’ olarak gördüğü belirtiliyor. Bu yaklaşımın, Pekin’in küresel ölçekte nüfuzunu artırma çabalarının yakından izlenmesi gerekliliğine dayandığı ifade ediliyor.

Haziran 2021’de Brüksel’de düzenlenen NATO zirvesinde liderler, ‘Çin’in ilan ettiği hedefleri ve giderek daha iddialı hale gelen politikalarının, kurallara dayalı uluslararası düzen açısından sistematik zorluklar oluşturduğu ve ittifakın güvenliğiyle bağlantılı alanları etkilediği’ değerlendirmesinde uzlaştı. Liderler ayrıca, Pekin’in yükselişine karşı çok boyutlu ve kararlı bir ortak yanıt geliştirme taahhüdünde bulundu. Bu açıklamalara sert tepki veren Çin hükümeti ise ‘başkaları için sistematik bir tehdit oluşturduğu’ iddialarını reddederek, kendisine yönelik benzer adımlar karşısında sessiz kalmayacağını bildirdi.

Öte yandan birçok Batılı ülke, Çin’i, küresel tedarik zincirleri ve geleceğin kritik teknolojileri üzerinde uzun vadeli hâkimiyet kurmaya çalışmakla suçluyor. Pekin’in doğrudan yabancı yatırımlar yoluyla yenilikçi şirketler üzerinde kontrol sağlamayı hedeflediği, ayrıca devlet destekli siber faaliyetler aracılığıyla ticari veriler ve fikri mülkiyetin geniş çapta ele geçirildiği iddia ediliyor.

Bununla birlikte Batı’da giderek güçlenen görüş, Çin’in güçlü bir rakip olduğu yönünde. Mevcut durumda doğrudan askerî bir tehdit olarak görülmese de ülkenin zamanla daha demokratik bir yapıya evrileceği ya da liberal uluslararası düzene uyum sağlayacağı yönündeki beklentilerin büyük ölçüde ortadan kalktığı değerlendiriliyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre uzun vadede Batılı demokrasiler, geniş inovasyon kapasitesi, teknolojik ilerleme hızı, artan askerî gücü ve küresel ticaret ile yatırımlardaki etkisi nedeniyle Çin’i Rusya’dan daha büyük bir stratejik rakip olarak görüyor.

Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)

Atlantik kısıtlamaları

NATO’nun Çin’e karşı geliştirmeye çalıştığı stratejiler, çeşitli engellerle karşı karşıya bulunuyor. Bu engellerin başında, ittifak içinde kararların oy birliğiyle alınması geliyor. Bu durum, her üye ülkeye fiili bir ‘veto hakkı’ tanırken, karar alma süreçlerinin yavaşlamasına ve çoğu zaman etkisi sınırlı uzlaşmalarla sonuçlanmasına yol açıyor. Nitekim son dönemde bazı NATO ülkelerinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nda Amerikan güçlerine destek verilmesi yönündeki talebini, bu çatışmanın kendi çıkarlarını doğrudan ilgilendirmediği gerekçesiyle reddettiği görüldü.

Başka bir ifadeyle NATO, ulusların üzerinde bir yapı değil; her üye devlet kendi askerî güçleri üzerinde tam egemenliğini koruyor. Bu nedenle askerî operasyonlara katılım gönüllülük esasına dayanıyor. Bu durum, ortak planlama ve eşgüdümlü uygulamayı zorlaştırırken, askerî kapasitesi diğer tüm NATO ülkelerinin toplamından daha yüksek olan ABD’nin çoğu zaman en büyük yükü üstlenmesine neden oluyor. Özellikle Hürmüz Boğazı örneğinde olduğu gibi, ittifakın coğrafi sınırları dışındaki operasyonlarda bu durum daha belirgin hale geliyor.

Buna ilave olarak üye ülkeler arasında öncelik farklılıkları da bulunuyor. Doğu Avrupa ülkeleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yeniden canlanabileceği endişesiyle Rusya’nın caydırılmasına odaklanırken; bazı diğer üyeler terörle mücadeleye veya Küresel Güney’de istikrarın sağlanmasına öncelik veriyor.

Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)

Bu çerçevede, ittifakın temel dayanağı olan birlikteliğin korunması giderek zorlaşıyor. Oy birliği zorunluluğu, ulusal egemenlik hassasiyetleri, çıkar farklılıkları ve askerî harcamaların artırılması konusundaki anlaşmazlıklar bu zorluğu derinleştiriyor. Washington uzun süredir müttefiklerinden savunma bütçelerini yükseltmelerini talep ederken, başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ABD’den bağımsız bir stratejik çizgi izlemeyi ve Avrupa savunma kapasitesini güçlendirmeyi müzakere ediyor.

Bu tablo karşısında, karar alma süreçleri görece yavaş ilerleyen NATO, hızlı hareket eden Çin gibi bir güçle nasıl rekabet edebilir?

Bu durumun, Washington’un NATO içindeki diğer üyelere yönelik mesafeli tutumunun ve zaman zaman ittifakın geleceğini sorgulayan açıklamalarının arkasındaki nedenlerden biri olup olmadığı da tartışılıyor.


Gizemli 51. Bölge yakınlarındaki deprem dalgası söylentileri alevlendirdi

Nevada'daki 51. Bölge yakınlarında 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, burada nükleer testler yapıldığına dair komplo teorilerini gündeme getirdi (AFP)
Nevada'daki 51. Bölge yakınlarında 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, burada nükleer testler yapıldığına dair komplo teorilerini gündeme getirdi (AFP)
TT

Gizemli 51. Bölge yakınlarındaki deprem dalgası söylentileri alevlendirdi

Nevada'daki 51. Bölge yakınlarında 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, burada nükleer testler yapıldığına dair komplo teorilerini gündeme getirdi (AFP)
Nevada'daki 51. Bölge yakınlarında 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, burada nükleer testler yapıldığına dair komplo teorilerini gündeme getirdi (AFP)

Isabel Keane Son dakika haberleri ve gündem muhabiri 

ABD'nin Nevada eyaletindeki son derece gizli 51. Bölge'nin çevresinde 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, gizli nükleer testlere dair asılsız komplo teorilerinin ortaya atılmasına neden oldu.

2.5 ila 4.4 büyüklüğündeki bu deprem dalgası, uzaylılar ve UFO'ları sakladığına dair komplo teorileriyle ünlü gizemli askeri üssün birkaç kilometre yakınında meydana geldi.

51. Bölge, ABD'nin 1951'den 1992'ye kadar nükleer silah denemeleri yaptığı Nevada Test Sahası'nın bitişiğinde yer alıyor.

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) verilerine göre 4.4 büyüklüğündeki deprem çarşamba günü saat 15.00'ten (TSİ 18.00) hemen sonra yerin yaklaşık 4 kilometre altında meydana geldi ve onu bir düzineden fazla küçük deprem izledi.

100'den fazla kişi depremleri hissettiğini USGS'e bildirdi.

Jeofizikçi ve internet fenomeni Stefan Burns, X'te paylaştığı videoda 4.4 büyüklüğündeki sarsıntının "deprem için alışılmadık bir yerde" meydana geldiğini iddia ederek özellikle sığ bir deprem olmasına dikkat çekti.

Komplo teorisyenleri askeri üste uzaylıların tutulduğunu uzun süredir iddia ediyor ancak son zamanlarda, ABD hükümetinin bölgede yeniden testler yapmaya başlayıp başlamadığını herhangi bir kanıt olmaksızın sorgulamaya başladılar.

Burns videoda 4.4 büyüklüğündeki sarsıntının muhtemelen doğal bir deprem olduğunu ancak sismik verilerde "bazı belirsizlikler" bulunduğunu söyledi.

Olağandışı özelliklerin, bu aktiviteyi "gizli bir yeraltı nükleer testi olup olmadığı" bağlamında tartışmaya değer kıldığını ekledi.

The Independent cevap hakkı için USGS'le temasa geçti.
 

USGS internet sitesine göre 24 saat içinde bölgede 17 deprem kaydedildi (USGS)

USGS internet sitesine göre 24 saat içinde bölgede 17 deprem kaydedildi (USGS)

Burns'ün videosu, bazı komplo teorisyenlerini heyecanlandırmaya yetti ve bunlardan biri videoyu paylaşarak "HÜKÜMET BİR İŞLER KARIŞTIRIYOR" diye yazdı.

Bir başkası da "51. Bölge büyük olasılıkla uzaylı değil, nükleer test alanı. Bu sizi daha iyi mi daha kötü mü hissettirir, bilmiyorum" dedi.

Deprem dalgası, son yıllarda ölen veya kaybolan bir dizi ABD'li bilim insanı hakkında komplo teorilerinin dolaştığı bir dönemde geldi.

Yaklaşık 12 vakayı inceleyen internet hafiyeleri, bu kişilerin nükleer silahlar gibi hassas konular üzerinde yaptıkları çalışmalar nedeniyle hedef alındığına inanıyor.

16 Nisan'da bir muhabir ABD Başkanı Donald Trump'a, "gizli bilgilere, nükleer materyallere ve havacılık alanına erişimi olan 10 bilim insanının son birkaç ay içinde kaybolduğunu veya ölü bulunduğunu" söyleyerek bunlar arasında bir bağlantı olup olmadığına dair düşüncelerini sormuştu.

Trump, "Umarım rastlantıdır ancak önümüzdeki bir buçuk hafta içinde bunu öğreneceğiz" demişti.

FBI ve ABD Kongresi halihazırda vakalar arasındaki olası bağlantıları araştırıyor.

Independent Türkçe, independent.co.uk/news


Küresel gıda krizi kapıda: “Haftada 10 milyar öğün tehlikede”

ABD, Hürmüz Boğazı'nı açmak için koalisyon kurma planları yaparken, İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney olası bir saldırıya "uzun ve acı verici bir yanıt" verileceğini söyledi (Reuters)
ABD, Hürmüz Boğazı'nı açmak için koalisyon kurma planları yaparken, İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney olası bir saldırıya "uzun ve acı verici bir yanıt" verileceğini söyledi (Reuters)
TT

Küresel gıda krizi kapıda: “Haftada 10 milyar öğün tehlikede”

ABD, Hürmüz Boğazı'nı açmak için koalisyon kurma planları yaparken, İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney olası bir saldırıya "uzun ve acı verici bir yanıt" verileceğini söyledi (Reuters)
ABD, Hürmüz Boğazı'nı açmak için koalisyon kurma planları yaparken, İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney olası bir saldırıya "uzun ve acı verici bir yanıt" verileceğini söyledi (Reuters)

ABD ve İran'ın anlaşmaya varamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki belirsizlik sürerken, küresel çapta gıda krizi tehlikesi de artıyor.

Gemi trafiğinin durma noktasında olduğu Hürmüz Boğazı'ndan gübre ve temel gıda bileşenlerinin tedarikinde ciddi sorunlar yaşanıyor.

Dünyanın en büyük gübre üreticilerinden Yara'nın CEO'su Svein Tore Holsether, tedarik sorunlarının çözülememesinin dünya çapında haftada 10 milyar öğüne mal olabileceğini, yoksul ülkelerin zorluk yaşayabileceğini belirtiyor.

Gübre kullanımındaki azalmanın yol açacağı mahsul verimindeki düşüşün gıda sektöründe "fiyat savaşı" yaratabileceğini vurgulayarak şöyle devam ediyor:

Mevcut durum nedeniyle dünyada yarım milyon ton azotlu gübre üretilemiyor. Peki bu gıda üretimi açısından ne anlama geliyor? Gübre eksikliği nedeniyle her hafta 10 milyar öğün yemek üretilemeyecek.

Gübre üretiminde kilit öneme sahip bir bileşen olan üre arzının yüzde 35'i Körfez ülkelerinden sağlanıyor. Holsether, firmanın halihazırda tedarik sıkıntısı yaşadığını belirterek savaş nedeniyle üre fiyatlarında yüzde 60 ila 70 artış olduğunu söylüyor.

Savaşın sürmesi halinde zengin ve yoksul ülkeler arasında yaşanabilecek fiyat savaşında "en büyük bedeli en savunmasız kesimlerin ödeyeceğini" vurguluyor.

ABD-İsrail'in 28 Şubat'taki saldırılarıyla başlayan savaşın ardından gübre fiyatları yüzde 80 arttı.

Tayland'dan Vietnam'a Asya'nın dört bir yanındaki çiftçiler de ekim mevsimi gelmesine rağmen gübreye erişimlerinin zorlaştığını söylüyor.

BBC'nin analizinde, Çin'in Hürmüz'deki krize alternatif sunabileceğine dikkat çekiliyor. Asya devi geçen yıl küresel gübre üretiminin yüzde 25'ini gerçekleştirmişti.

Ancak Pekin yönetimi, savaşın başlamasından kısa süre sonra çeşitli gübre türlerinin ihracatını yasaklamıştı. Martta alınan kararın ardından gübre ihracatının yüzde 50 ila 80'i kısıtlanmış durumda. Çin, amonyum sülfat ihracatına devam ediyor fakat bu gübre, pirinç gibi temel gıda ürünlerinin yetiştirilmesinde yetersiz kalan düşük kaliteli bir endüstriyel yan ürün.

Washington merkezli Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü'nden Joseph Glauber, şunları söylüyor:

Çin'in ihracat kısıtlamasıyla Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının yarattığı bileşik etki, küresel gübre piyasasını ve gıda güvenliğini kaçınılmaz olarak sarsacaktır.

Independent Türkçe, BBC, Guardian