ABD’nin Körfez politikalarındaki sabit ve değişkenler

ABD artık dünyanın tek süper gücü değil…

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon
TT

ABD’nin Körfez politikalarındaki sabit ve değişkenler

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Robrt Ford // ABD’nin Suriye ve Cezayir eski Büyükelçisi, Washington’da Middle East Institute araştırmacısı.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) geçtiğimiz 31 Mayıs’ta, Körfez sularındaki ticari hareketliliği korumak için ABD liderliğindeki deniz gücüne ortaklığını durduracağını açıkladı. Körfez’deki Arap tarafının ABD’nin bölgeye yönelik güvenlik politikasından memnun olmadığının en son göstergesi olan bu adım dikkat çekici. Zira BAE, daha önce ABD’nin çok yakın bir ortağı idi. Bu kararın ABD basınında veya ABD’nin dış politikasıyla ilgilenen kurumlarda kayda değer bir yankı uyandırmaması da ayrıca dikkat çekti.

Körfez bölgesindeki gözlemciler, 33 yıl önce Kuveyt’i kurtarmak için başlatılan savaştan bu yana ABD politikasında meydana gelen değişikliğin boyutunu sorguluyor. Bu sorunun cevabı şu: ABD’nin yaklaşımlarında bazı gelişmeler oldu ve ABD, yaklaşımını geliştirmek zorunda kaldı. Zira artık dünyanın tek süper gücü değil; 2023 yılında Çin, ciddi bir rakip olarak ona meydan okuyor. Bununla beraber ABD, halen Körfez bölgesindeki enerji kaynaklarında hayati bir ulusal çıkarı olduğunu düşünüyor. Bu yüzden İran gibi düşman bir devletin bu kaynakları ele geçirme yönündeki herhangi girişimine karşı koyacaktır. Bundan hareketle denebilir ki ABD’nin politikaları, 1991 yılına göre pek de değişmedi. Washington’ın hedefi halen İran’ın düşmanlığını önlemek. Ancak karşı karşıya kaldığı jeopolitik zorlukların artmasıyla birlikte bölgenin güvenliğini temin etmek için Arap Körfez ülkelerinin desteğine muhtaç.

ABD liderliğinde yeni bir bölgesel güvenlik yapısının inşası uzun zaman alacak. Dolayısıyla şu an gördüğümüz şey, Körfez bölgesi, eski ABD güvenlik şemsiyesinden birden fazla sistem ve devleti içeren daha yeni bir bölgesel güvenlik yapısına geçişin başlangıcıdır.

BAE’nin hissettiği hayal kırıklığını ve daha geniş bir siyasi ve diplomatik ağ kurma arzusunu anlayabiliriz. Washington, çok kutuplu bir dünyada Körfez ülkelerinin birden fazla seçeneği olduğunu biliyor ve bu ülkelerin daha dinamik bir Çin’le ekonomik ilişkiler kurmasını kabulleniyor. Ama kırmızı çizgileri var. Mesela hem ABD hem de Çin’le yakın askerî ilişkilerden istifade etmeye çalışan ülkelere derin bir askerî iş birliği sunmayacaktır.

Ortadoğu’da artık kara savaşı yok

1991’in başında ABD güçleri, Irak’a ait hedefleri beş hafta boyunca hava saldırıları ve füzelerle bombaladıktan sonra sadece iki hafta içerisinde Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Bu savaşta ölen Amerikan askerinin sayısı 300’ün altındaydı. 2001’de, yani savaştan on yıl sonra Amerika’da yapılan bir kamuoyu yoklaması, Amerikalıların yüzde 63’ünün ABD’nin çabalarına olumlu baktığını ortaya koydu. 2003 yılında patlak veren Irak savaşı sekiz hafta değil, sekiz yıl sürdü. Bu savaşta yaklaşık 5 bin Amerikalı öldü. Elbette ölen Iraklıların sayısı daha fazlaydı. 1991’deki savaşın aksine 2011’de son Amerikan askerleri Irak’tan döndüğünde zafer alayı yoktu.

ABD liderliğinde yeni bir bölgesel güvenlik yapısının inşası uzun bir zaman alacak. Dolayısıyla şu an gördüğümüz şey, Körfez bölgesi, eski ABD güvenlik şemsiyesinden birden fazla sistem ve devleti içeren daha yeni bir bölgesel güvenlik yapısına geçişin başlangıcıdır

Gallup şirketinin geçen yıl yaptığı bir ankete göre Amerikalıların yalnızca yüzde 16’sı Irak’taki savaşa olumlu bakıyor. Ağustos 2021 sonlarında, yani ABD güçlerinin yirmi yıl süren bir savaşın ardından Afganistan’dan çekilmesinden sonra yapılan bir başka ankete göre de Amerikalıların yüzde 54’ü, her ne kadar düzensiz olsa da çekilmenin doğru bir karar olduğunu düşünüyor.

John Bolton gibi güvenilirliğini kaybeden bazı savaş şahinlerini bir kenara bırakırsak, büyük Irak ve daha az ölçüde Afganistan başarısızlığıyla yaşanan hayal kırıklığının, ABD’nin bölgedeki politik tercihlerini değiştirdiğini söylemek gerekir. Soldan sağa tüm siyasi çevreler, Amerikan kamuoyu ile siyasetçilerin Ortadoğu’da başka uzun ve maliyetli bir kara savaşı istemediğini ifade etti.

devr
6 Aralık 2015’te Amerikalı askerler, Irak ordusunun mühendislerine Bağdat’ta portatif duba köprülerin nasıl kullanılacağını gösteriyor (Getty Images)

Biden, John Bolton’a kulak verip de İran’a saldırmak istese bile, özellikle partinin sol cenahından çok sayıda Demokrat ve özellikle partideki Trump destekçilerinden olmak üzere çok sayıda Cumhuriyetçi buna hemen karşı çıkacaktır. Bugün 1991 yılındaki kolay zaferin getirdiği kibir ve kendini beğenmişliğin yıllar geçtikçe aşınmaya başladığını söyleyebiliriz.

İkinci değişiklik: ortaklara duyulan ihtiyaç

ABD hükümeti 1991 yılında Kuveyt’i kurtarmak için bir operasyon planladı ve bunu yönetti. General Norman Schwarzkopf, yarım milyon Amerikan askerine komuta ederken, Başkan Bush ve Dışişleri Bakanı James Baker ise uluslararası diplomatik çabalara öncülük etti. Bu çabalara Suudi Arabistan Krallığı ve Mısır başta olmak üzere az sayıda Arap ülkesi de katıldı.

Kasım 1990’da Başkan Bush, Schwarzkopf komutasında görev yapacak iki zırhlı birlik göndermesi için Cumhurbaşkanı Mübarek’in onayını almak üzere Mısır’ın başkentini ziyaret ettiğinde, ben, Kahire’deki ABD Büyükelçiliği’nde çalışıyordum. Daha sonra Başkan Bush, bir ekip göndermeye ikna etmek için Cenevre’de Esed’le de bir araya geldi. Bush Arap güçlerinin varlığını, Schwarzkopf’un Iraklılarla karşı karşıya gelirken onlara ihtiyaç duyacağından ötürü istemiyordu. Nitekim Schwarzkopf’un vurucu bir Amerikan ateş gücü vardı. Bush ve Baker Arap güçleriyle, ABD’nin askeri operasyonunun meşruiyetini dünyanın geri kalanına göstermek istedi. Mısır ve Suriye güçleri bu savaşta çok katkı sağlamadı. Washington’ın Çöl Fırtınası adını verdiği askerî harekât, esasında ABD’nin ortaya koyduğu bir çabaydı. 1991 yılını takip eden senelerde Amerikalılar, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn’de ve işin sonunda Katar ve BAE’de askerî güçler konuşlandırdı. Bundan kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği çöktü. Çin de henüz uluslararası bir güç değildi. Bu yüzden ABD güçleri kolaylıkla Körfez güvenliğinin sorumluğunu üstlenmişti.

Biden, John Bolton’a kulak verip de İran’a saldırmak istese bile, özellikle partinin sol cenahından çok sayıda Demokrat ve özellikle partideki Trump destekçilerinden olmak üzere çok sayıda Cumhuriyetçi buna hemen karşı çıkacaktır. Bugün 1991 yılındaki kolay zaferin getirdiği kibir ve kendini beğenmişliğin yıllar geçtikçe aşınmaya başladığını söyleyebiliriz

Washington 2023 yılında, sadece bölgede başka büyük bir kara savaşının yürütülmesine karşı çıkan iç politika zorluğuyla karşı karşıya değil. ABD’nin Çin’in büyüyen askerî gücü karşısında askerî dengeyi korumak için kuvvet konuşlandırmaya da ihtiyacı var. Çin donanması, ABD donanmasının sahip olduğu tecrübeden yoksun olsa da daha fazla gemiye sahip. 1991 yılındaki savaşın, hatta 2003-2010 Irak savaşının aksine ABD gemileri ve piyadelerine artık Körfez bölgesinin dışında da ihtiyaç duyuluyor.

Bu durum bize, Başkan Richard Nixon ile Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın 1971 yılından önce yüzleştiği durumu hatırlatıyor. Bu iki isim de Vietnam Savaşı’na devam ettikleri ve Avrupa’da Sovyetler Birliği tehdidiyle yüzleştikleri bir zamanda Körfez’in güvenliğiyle ilgileniyorlardı. Birleşik Krallık’ın, ABD’nin kayda değer bir rolü olmadan Körfez’deki güvenlik meselelerini idare etmesine izin verdikleri için mutluydular. Birleşik Krallık, 1971 yılında güçlerini Körfez’den çektiğinde Nixon yönetimi, Körfez’de sınırlı bir rol üstlenmeye çalıştı. Henry Kissinger ve Nixon, Sovyetler Birliği’nin boşluğu doldurmasına ya da bölgesel sıkıntıdan faydalanmasına izin vermeme konusunda anlaştı. Bu nedenle Bahreyn’deki eski Birleşik Krallık donanma üssünde iki küçük savaş gemisi bulundurmaya karar verdiler. Ağustos 1972’de Beyaz Saray’daki ABD Ulusal Güvenlik Konseyi tarafından Dışişleri ve Savunma bakanlıklarına gönderilen gizli talimatta, Nixon’ın Körfez politikası şu ilkeleri vurguluyordu:

-Bölge ülkelerinin güvenliğinin sorumluluğu, öncelikle o ülkelere aittir.

-ABD, o ülkeleri iş birliğine teşvik edecektir.

-ABD, bölgede aktif ve yapıcı bir rol oynayacaktır.

Nixon Doktrini ortaya çıktığında bu doktrin, bölgesel istikrarı sağlamak ve Sovyet nüfuzunu önlemek adına Amerikalılarla çalışmaları için bir yanda İran ve Şah’a, diğer yanda Suudi Arabistan hükümetine güveniyordu. Amerikalılar o dönemde Kuveyt’ten başlayarak, Körfez’e askerî ekipmanlarını satmak için ilk anlaşmalarına başladı. Daha sonra bu satışlar, kısmen ticari bir kâr elde etme amacıyla devam etti. Ama Washington için tüm bunlardan daha önemli olan şey, bölge ülkelerinin yeteneklerini geliştirmeye çalışmaktı.

2023 yılında bugün İran, onun potansiyel bir ortak olması ihtimalini tamamen dışlayan ABD için en büyük tehdit sayılıyor. Bununla birlikte bugün hem Trump hem de Biden, Nixon ile Kissinger’ın, Körfez ülkelerinin bölgesel güvenliği ve istikrarı sağlamaya yardım etme sorumluluğunu vurgulayan politikasını kopyalıyor.

Öncelikler listesinin başında, çeşitli ülkelerin Şam ve Arap Yarımadası’ndaki hava ve deniz operasyonlarına entegre olacak bölgesel bir hava ve deniz savunma sistemi inşa etmek yer alıyor. Amerikalılar tüm bu çabalara öncülük edip, bazı askerî varlıkları bu iş için ayırıyor. Aynı şekilde bilgi teknoloji sistemlerinin entegrasyonu da büyük bir zorluk. Bununla beraber bu askerî çaba, Amerikalıların yirmi yıl önce Irak ve Afganistan savaşlarının kızıştığı zamanda Körfez’de yaptıklarından çok daha az. Bilal Saab’ın yakın zamanda Amerikan dergisi The National Review’de yayınladığı makaleye göre bu eylem, bölge ülkelerinden Körfez bölgesinde daha fazla şey yapmalarını isteyen ABD Kongresi’nde güçlü bir destek görüyor. NATO nasıl bir günde kurulmadıysa, Körfez güvenlik yapısının oluşması da yıllar sürecek. Ama çalışmalar çoktan başladı.  

Nixon Doktrini ortaya çıktığında bu doktrin, bölgesel istikrarı sağlamak ve Sovyet nüfuzunu önlemek adına Amerikalılarla çalışmaları için bir yanda İran ve Şah’a, diğer yanda Suudi Arabistan hükümetine dayanıyordu. Amerikalılar o dönemde Kuveyt’ten başlayarak Körfez’e askerî ekipmanlarını satmak için ilk anlaşmalarına başladı

Saddam Hüseyin, İsrail’i intikam için kışkırtmak ve Washington’ın Kuveyt savaşı için oluşturduğu uluslararası koalisyon üzerinde baskı kurmak için İsrail’i birkaç kez Scud füzeleriyle bombaladı. Bush ve Baker, itidal çağrısında bulunmak için Başbakan İzak Şamir hükümetiyle sürekli temas halindeydi. Ayrıca Kuveyt savaşından sonra Arap ülkelerine verdikleri sözü yerine getirerek, Ekim 1991’deki Madrid zirvesinin bir sonucu olan geniş kapsamlı barış sürecini başlattılar.

csdevr
1991 Körfez Savaşı’nda Amerikan uçakları (Getty Images)

2023 yılında Biden yönetimi, herhangi bir barış sürecinden vazgeçmekle kalmıyor, aynı zamanda Körfez ülkelerinin kapsamlı bir barış anlaşması olmaksızın yeni bir bölgesel güvenlik yapısı oluşturmada İsrail’in yeteneklerinden ve tecrübesinden faydalanma yollarını bulmalarını tercih ettiğini de gizlemiyor. Amerikalılar bunu, kasıtlı olarak planlamamış olabilir. Ancak Obama ve sonra da Trump’ın Körfez’deki güvenlik varlığını aşamalı olarak azaltmasıyla birlikte bazı bölge ülkeleri, İsrail ile ilişkileri normalleştirmenin, İran’ın onlara uyguladığı baskı karşısında bir denge oluşturmaya (ve Washington’ın bölgeyi savunma taahhüdünün sürmesi için İsrail desteğini kullanmaya) yardımcı olabileceğini düşündü.

2023 yılında Biden yönetimi, herhangi bir barış sürecinden vazgeçmekle kalmıyor, aynı zamanda Körfez ülkelerinin, kapsamlı bir barış anlaşması olmaksızın yeni bir bölgesel güvenlik yapısı oluşturmada İsrail’in yeteneklerinden ve tecrübesinden faydalanma yollarını bulmalarını tercih ettiğini de gizlemiyor

Biden, Trump’ın Abraham Anlaşmaları konusundaki çalışmalarını hemen övdü. Biden’ın Suudi Arabistan Krallığı’nı da İsrail’le bir anlaşmaya ikna etmek istediğine dair haberler mevcut. Ancak Bush ve Baker’in aksine, anlaşmanın bir parçası olarak yeni ve kapsamlı barış sürecine dair herhangi bir işaret yok.

Değişmezlerden biri: Körfez’in güvenliği ve ABD’nin çıkarları

Biden yönetiminin ulusal güvenlik stratejilerine göre “ABD, yabancı veya bölgesel güçlerin, Hürmüz Boğazı ve Babülmendeb dahil olmak üzere Ortadoğu’daki su yollarında seyrüsefer özgürlüğünü tehdit etmesine izin vermeyecek. Aynı şekilde herhangi bir ülkenin askerî yığınaklar, sızmalar ya da tehditler yoluyla başka bir ülkeyi -yahut bölgeyi- kontrol etme çabalarına da müsamaha göstermeyecek.” Bu taahhüt, Reagan yönetiminin Hürmüz Boğazı’ndaki ticari hareketliliği koruma taahhüdünü aklımıza getiriyor. Nitekim Reagan yönetimi, 1987-1988 yıllarında İran-Irak arasındaki Tanker Savaşı esnasında Kuveyt gemilerini himaye etmişti. Bir ülkenin bir başka ülke üzerindeki ya da bölge üzerindeki hegemonyasını durdurma taahhüdü tekrarlanıyor. Halbuki bu kontrol, 43 yıl önce Başkan Carter’dan beri ABD’nin izlediği politikadır.

Trump yönetiminin, Eylül 2019’da Suudi Arabistan’ın Abkayk şehrindeki enerji tesislerine yönelik İran saldırısına karşılık verememesi, ABD’nin güvenilirliğine zarar verdi. Benzer şekilde Biden yönetiminin 2022’de Abu Dabi’ye yönelik saldırılara karşılık vermekte geç kalması da aynı etkiyi doğurdu. İran’a ait sürat teknesinin bir ticari gemiyi sıkıştırdığı ya da ele geçirdiği her durumda İran’ı vuramaması da ABD’nin Körfez’i koruma taahhüdüne dair yeni sorgulamalara sebep oluyor. ABD açısından iki önemli husus var. Öncelikle İran’ın, Ukrayna’daki duruma benzer şekilde Körfez’in Arap tarafına yönelik geniş çaplı bir işgali ile Panama bandıralı gemilere küçük sürat tekneleriyle yapılan baskınları ayrı değerlendirmemiz lazım.

2023 yılında ABD, özellikle Çin’in temsil ettiği zorlukları ve ABD askerî kaynaklarının Ukrayna’da büyük ölçüde konuşlandırıldığını göz önüne alarak, İran’la geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir savaşa girmekten kaçınmayı hedefliyor.

ABD, İran’la karşı karşıya gelen Körfez ülkelerinde personelini ve askerî varlıklarını konuşlandırdı. Bu, gerekirse monte edilmiş geleneksel silahları kullanmak da dahil olmak üzere ev sahibi ülkeleri, işgale karşı savunmaya yönelik zımni ama açık bir taahhüdün kanıtıdır. Ancak İran’ı ticari taşımacılığa yönelik tacizlerden caydırmak ayrı bir mesele. Nitekim Tanker Savaşı sırasında ABD, İran saldırılarını engellemedi ve çatışmayı İran’la büyük bir savaşa dönüştürebilecek askerî eylemlerden kaçındı. Asıl amaç, fiyatlarda büyük artışlar olmadan deniz seyrüseferinin kesintisiz olarak akışını temin etmekti ki, bu sonunda gerçekleştirildi.

2023 yılında ABD, özellikle Çin’in oluşturduğu zorlukları ve ABD askerî kaynaklarının Ukrayna’da büyük ölçüde konuşlandırıldığını göz önüne alarak, İran’la geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir savaşa girmekten kaçınmayı hedefliyor. Bununla beraber Körfez yoluyla deniz taşımacılığının sürekliliğinin korunması önemli. Bu bizi Kissinger ile Nixon tarafından benimsenen ve ABD’nin, bölgenin istikrarını desteklemek için Körfez ülkelerinden daha fazla çaba talep ettiği ilkelere geri götürüyor.

Bu, Washington’ın Körfez ülkelerinin Çin’le ticari ilişkiler kurmasına ya da Çin’in İran ile Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmasına neden itiraz etmediğini açıklıyor. Çin’in Suudi Arabistan Krallığı ile İran arasındaki gerilimi düşürme girişimi -pek mümkün olmasa da- başarılı olursa ABD’nin, Körfez’in istikrarındaki çıkarlarına hizmet edecek. Bununla birlikte Washington, Körfez ülkeleri ile Çin arasındaki askerî ilişkiler konusunda daha katı olacaktır.

Washington, Çin istihbaratının ABD güçlerinin hareketlerini dikkatle izlemek için kendisine sunulan kolaylıklardan ya da ABD yapımı askerî teçhizat ve sistemlerin yetenekleri ve bütünlüğüne sızmasından faydalanmasını istemeyecektir. Çin’le güçlü bir askerî ilişki kurarken, aynı zamanda ABD’den yakın askerî iş birliği ve koruma isteyen ülkeler, Washington’ın kendileriyle askerî ilişkileri sınırlandırdığını görecekler. Rusya’dan S-400 sistemi satın alan Türkiye örneğinde gördüğümüz gibi...

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Binlerce Japon, Çin yolcusu pandalara veda etti

Lei Lei'nin yemek yemesine Tokyo'da son kez tanıklık edildi (AFP)
Lei Lei'nin yemek yemesine Tokyo'da son kez tanıklık edildi (AFP)
TT

Binlerce Japon, Çin yolcusu pandalara veda etti

Lei Lei'nin yemek yemesine Tokyo'da son kez tanıklık edildi (AFP)
Lei Lei'nin yemek yemesine Tokyo'da son kez tanıklık edildi (AFP)

Tokyo'daki Ueno hayvanat bahçesi, pazar günü binlerce ziyaretçiyi ağırladı. 

Japonlar, salı günü Çin'e gönderilmesi planlanan Xiao Xiao ve Lei Lei'ye veda etti. 

Bu ikizleri son bir kez görmek için 3,5 saat kuyruk bekleyenler bile oldu. 

Tokyo Büyükşehir Yönetimi, pandaları yalnızca bir dakikalığına görmesine izin verilen son 4 bin 400 kişiden biri olmak için 108 bin kişinin başvuru yaptığını açıkladı. 

BBC'ye konuşan bir kadın, "Oğlumu bebekliğinden beri buraya getiriyorum. Umarım onun için güzel bir anı olur. Onları ileride hatırlayabilmek için bugün buraya gelebilmiş olduğumuz için mutluyum" dedi. 

Bu hayvanlara hayran olduğunu AP'ye söyleyen Michiko Seki de "Japonya'nın pandalara ihtiyacı var. Siyasetçilerin bu durumu çözmesini umuyorum" diye konuştu.

Birleşik Krallık'ın kamu yayıncısına konuşan bir başka kadının da "Onların büyümesine tanık olmak çok keyifliydi" ifadesini kullandığı bildirildi. 

Bir üreme araştırması için Japonya'ya gönderilen Shin Shin ve Ri Ri'nin çocukları Xiao Xiao ve Lei Lei, 2021'de aynı hayvanat bahçesinde doğmuştu.

İkilinin ülkeden ayrılması, Japonya'yı 1972'den sonra ilk kez dev pandasız bırakacak. 

frgthy
Bazı ziyaretçilerin ağladığı görüldü (Şinhua)

Çin ve Japonya ilişkilerinin normalleşmesiyle birlikte panda diplomasisine başvuran Pekin yönetimi, sevimli hayvanları 54 yıl önce ada ülkesine göndermişti. 

Benzer jestleri başka ülkelere de yapan Çin, bu hayvanların sahipliğinden vazgeçmiyor. Xiao Xiao ve Lei Lei gibi yurtdışında doğan yavruların da Pekin yönetimine ait olduğu kabul ediliyor. 

Çin bir çift panda başına yılda 1 milyon dolar civarında para alıyor. Genelde bu kira anlaşmaları, 10 yıl sürüyor. 

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun önceki günlerde "Japonya'daki pek çok kişinin dev pandalara bayıldığını biliyorum. Japon dostlarımızın onları Çin'de ziyaret etmesini bekleriz" demişti. 

Başbakan Sanae Takaiçi'nin kasımda düzenlenen parlamento oturumunda Tayvan'la ilgili yaptığı açıklamalar sebebiyle Japonya'nın kısa vadede pandalara ev sahipliği yapması zor görünüyor. 

Tayvan Boğazı'na yönelik muhtemel müdahaleyi "ülkesini tehdit eden bir hareket" olarak göreceğini belirten Takaiçi, böyle bir durumda askeri güç kullanılabileceğini belirtmişti.

Pekin yönetimiyse Takaiçi'den sözlerini geri almasını istemiş, başbakan bunu reddedince Japonya'nın Pekin Büyükelçisi Kenji Kanasugi'yi çağırarak Tokyo'ya protesto notası vermişti.

Independent Türkçe, BBC, AP


Netanyahu doktrini ve Trump anı arasında İran

Tahran caddelerinden birinde yürüyen bir adam, 24 Ocak 2026 (Reuters)
Tahran caddelerinden birinde yürüyen bir adam, 24 Ocak 2026 (Reuters)
TT

Netanyahu doktrini ve Trump anı arasında İran

Tahran caddelerinden birinde yürüyen bir adam, 24 Ocak 2026 (Reuters)
Tahran caddelerinden birinde yürüyen bir adam, 24 Ocak 2026 (Reuters)

Michael Horowitz

İran halk ayaklanması dalgasıyla sarsılırken, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri uzaktan takip etti. Tahran'daki Kapalı Çarşı tüccarlarının para biriminin çöküşüne karşı protestolarıyla başlayan olaylar, 1979 devriminden bu yana en şiddetli ayaklanma dalgalarından birine dönüştü. Bazı tahminler, geniş çaplı bastırma faaliyetleri sırasında 5 bin ila 12 bin İranlının öldürüldüğüne işaret ediyor. Bu durum rejimi sarstı ve ülke genelinde askeri güçlerin konuşlandırılmasının yanı sıra bir haftalık internet kesintisi uygulamaya sevk etti.

Ancak bu anın önemi, yalnızca ayaklanmanın büyüklüğünden kaynaklanmıyor; İran geçmişte daha büyük ve daha dirençli ayaklanmalara sahne oldu. Önemi daha ziyade, çevresindeki stratejik ortamdan kaynaklanıyor. İslam Cumhuriyeti, radikal bir şekilde farklı bir stratejik ortamın eşiğinde duruyor. “Direniş ekseni” olarak bilinen ileri savunma doktrini, büyük ölçüde etki denkleminden çıkarılmasına yol açan darbeler aldı ve İran hava savunması, İsrail ile yaşanan 12 günlük savaş sırasında imha edildi. Bu endişelere ilave olarak, Trump geçen yıl İran nükleer tesislerini bombalayarak İran ile doğrudan yüzleşmeye hazır olduğunu açıkça gösterdi ve ardından Tahran'ın müttefiki Nicolás Maduro'yu Karakas'taki yatağından zorla alıp ülkesine getirerek mesajını kesin bir şekilde pekiştirdi.

Protestolar tırmanırken, ABD Başkanı İranlıları gösterilere devam etmeye çağırdı ve olası bir güç kullanımı konusunda uyardı. Daha sonra politika değişikliğine işaret eden açıklamayla infazların “durduğunu” ve acımasız baskıya “ara verildiğini” belirtse de aynı zamanda askeri seçeneğin halen masada olduğunu da açıkça ifade etti.

Bu baskılar, İsrail'in stratejik düşüncesinde yaşanan derin bir değişimle daha da artıyor. 7 Ekim'den bu yana İsrail, çatışma yönetimi mantığını ve hesaplı gerilimi artırma ve çevreleme ilkesine dayanan “savaşlar arası operasyonlar” doktrinini terk etti. Artık savaşlar ciddi anlamda yürütülüyor ve İsrail'in bakış açısına göre ulusal savunmanın kapsamı artık sınırlarının ötesine değil, rakiplerinin topraklarının derinliklerine kadar uzanıyor. İsrail artık bir yerde bir silah deposunu imha etmek veya başka bir yerde bir nükleer bilim insanını öldürmek gibi taktiksel kazanımlar elde etmekle yetinmiyor. Aksine, daha iddialı bir hedefi var: Bizzat İslam Cumhuriyeti'nin çöküşünü sağlayarak bölgesel düzeni yeniden şekillendirmek. İsrail, ekonomik çöküş, askeri aşağılanma ve bölgesel izolasyonla zayıflamış bir İran rejiminin, doğru zamanda ve doğru şekilde baskı uygulanması halinde çöküşün eşiğine getirilebileceğine inanıyor.

Kritik kitle sorusu

Protestoların yaygınlaşmasına ve İran rejiminin baskısının büyüklüğüne rağmen, mevcut dalgayı öncekilerden ayıran husus, rejimin yapısındaki açık kırılganlığın arka planında ortaya çıkmasıdır. 2009, 2018 ve 2022-2023 yıllarında protestocular, hâlâ bölgesel saygınlığa ve bir güç havasına sahip bir otoriteyle karşı karşıyaydı. Ancak bugün, alenen aşağılanmış, askeri gücü gerilemiş ve bölgesel itibarı sarsılmış bir hükümetle karşı karşıyalar. Bu değişim hem protestocuların hem de güvenlik güçlerinin hesaplarını değiştiriyor.

Buna rağmen şu sorulmalı: Bu karışıklıklar rejimi devirebilecek kritik kitleye ulaştı mı? Büyük çaplı baskılardan sonra, cevabın muhtemelen hayır olduğu söylenebilir, nitekim yayınlanan her videoda sadece yüzlerce, belki de birkaç bin protestocu görülüyordu.

Anlaşma yapma ustası” olarak Başkan Trump, gücü, bir işgal aracı olarak değil, bir baskı aracı, bir rakibin davranışını doğrudan yenilgiyle değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan dramatik bir işaret olarak ele alıyor

Bundan önce, İran Şahı'nın oğlu Rıza Pehlevi'nin protesto çağrısından sonra o gece sahne şüphesiz dramatik bir şekilde değişmişti. Tahran ve Meşhed de dahil olmak üzere büyük şehirlerde on binlerce protestocu, 2002'den ve belki de milyonları harekete geçiren 2009’daki Yeşil Hareket protestolarından beri görülmemiş bir sahneyle sokaklara döküldü. Hareket açıkça rejime tehdit oluşturabilecek bir şeye dönüştü. Ardından, İran'dan gelen görüntüler 2009'dan beri görülmemiş sahneler içeriyordu; artan ölüm sayısına rağmen binlerce kişi her gece sokaklara geri dönüyordu. Rejim, devrimlere karşı tüm cephaneliğini devreye soktu. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan başlangıçta protestocuları yatıştırmak için çağrılarda bulundu ve sınırlı tavizler verdi, ancak Dini Lider Ali Hameney, göstericileri terörist ve ajan olarak nitelendirerek bu kısa fırsat penceresini de hızla kapattı. Devletin interneti kesmeye ve yaralama, öldürme ve korkutma amaçlı geniş çaplı bir baskı uygulamaya başlamasıyla birlikte, Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan da çok geçmeden onunla aynı çizgiye geldi. Rejim ayrıca halk tabanını da harekete geçirerek, protestoların sesini bastırmak ve İslam Cumhuriyeti'nin meşruiyetinin devam ettiğini göstermek için büyük karşı mitingler düzenledi.

Bu hareketi bastırma yarışı sadece iç faktörlerden değil, başta Başkan Trump ile ilgili olanlar olmak üzere dış faktörlerden de kaynaklanıyordu.

Trump faktörü: Belirsiz caydırıcılık

Pehlevi'nin çağrısı, İslam Cumhuriyeti'ne karşı on yıllarca birikmiş öfkeyi serbest bırakan en önemli faktörlerden biri olsa da bir diğer eşit derecede önemli oyuncunun -Başkan Trump'ın- etkisi de göz ardı edilmemeli. Başkanın İran'ı açıkça tehdit etme kararı, rejimin protestolara şiddet içeren yanıtını geciktirmiş ve protestoculara Washington'un sessiz kalmayacağı umudunu vermiş olabilir. Ve tehdit gerçekti, çünkü Başkan Trump sözlerini eyleme dökmeye hazır olduğunu daha önce gösterdi.

vf
Trump ve Netanyahu başkent Washington’daki Beyaz Saray’da bir araya geldi, 29 Eylül 2025 (AFP)

Geçtiğimiz yıl haziran ayındaki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, ABD Başkanı İran nükleer tesislerine yönelik saldırıda İsrail'e katılmaya karar vermişti. Bu, Kasım Süleymani'nin öldürülmesi, Suriye'de Beşşar Esed'in hedef alınması ve son olarak Venezuela'da Maduro'nun tutuklanması da dahil olmak üzere bir dizi karardan sadece biriydi ve Trump'ın savaştan hoşlanmasa da güç kullanmaktan da çekinmediğini vurguluyordu. Trump yönetimi, Başkanın sözünün eri olduğunu vurgulayarak meydan okuyucu bir ton benimsiyor. Nitekim Beyaz Saray'dan yapılan son açıklamalardan birinde, “Deneyin ve görün” denildi. Bunun bir güç gösterisi olup olmadığı bir yana, tehdidin sadece bir blöf olmadığına inanmak için nedenler var ve bu da başlı başına önemli.

“Usta anlaşma yapıcı” olarak Başkan Trump, gücü bir işgal aracı olarak değil, bir baskı aracı, bir rakibin davranışını doğrudan yenilgiyle değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan dramatik bir işaret olarak ele alıyor. Genellikle uzun süreli çatışmalardan kaçınmak için vur-kaç stratejisini uygulayarak, gücü hızlı ve gösterişli bir şekilde kullanma eğiliminde. Ancak bu yaklaşım, rejim değişikliği veya sürekli baskının uzun vadeli bir taahhüt gerektireceği İran'da seçeneklerini daraltıyor. Bununla birlikte, kilit önemde güvenlik kurumlarına yönelik sınırlı sayıda ABD hava saldırısı, İslam Cumhuriyeti'nin protestoları bastırma gücünü zayıflatmak için yeterli olabilir. Saldırılar düzenlenmese bile, Trump'ın müdahalesinin sadece ihtimali bile rejimin sıkı kontrol altındaki baskı mekanizmasını engelleyerek gecikmelere, tereddütlere ve maliyetli yeniden konuşlandırmalara zorladı.

İran rejiminin sık sık “Mossad ajanları” hakkındaki tekrarlanan iddialarına rağmen, İsrail istihbarat teşkilatı herhangi bir dramatik operasyon gerçekleştirmedi. Bir suikast dalgası veya gizemli patlamalar yaşanmadı

Ancak o andan itibaren durum değişti. Başlangıçta rejimin tepkisini kısıtlayan faktör, aslında nihayetinde ivmesini hızlandırmış olabilir. Tahran, Trump'ın müdahale edebileceğini fark ettikçe ve protestolar yayıldıkça, İran bunları bastırmak için daha hızlı hareket etmeye başladı. Amaç açıktı: Trump'ın saldırmaya karar verebileceği zamana kadar protesto hareketinin bastırılmasını sağlamak ve böylece ABD müdahalesi için herhangi bir gerekçeyi ortadan kaldırmak.

Başarılı oldu mu? İslam Cumhuriyeti'nin, bazı İranlıların internet kesintisini atlatmasını sağlayan uydu ağı Starlink'i devre dışı bırakmasının ardından protestolara dair videolar artık dış dünyaya ulaşmaz oldu. Yakın zamanda ABD'nin saldıracağına dair mesajlardan sonra, Trump şimdi geri adım atmış gibi görünüyor. Burada soru şu; bu geri adım atma sadece zaman kazanmak ve bölgede daha fazla güç toplamak için bir manevra mı, yoksa bir saldırının rejimi devirmeyeceğine dair değerlendirmeden kaynaklanan gerçek bir geri adım mı?

İsrail'in hesapları

Durumu yakından izleyen diğer taraf ise karışık araçları kullanarak İran'ın mevcut kırılganlığından yararlanan İsrail'dir. Bir yandan, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun İranlı protestocuları destekleyen açıklamaları ve ofisinden yapılan “İsrail, İran halkının mücadelesinin yanındadır” açıklamalarıyla aleni bir diplomatik baskı söz konusu. Bu pozisyonlar birden fazla amaca hizmet ediyor: İranlılara yalnız olmadıkları mesajı vermek, rejimi tedirgin etmek ve olası sonraki adımların taşlarını döşemek.

sa
Şili'nin Santiago kentindeki İran büyükelçiliği önünde, İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen miting sırasında bir protestocu, İran Dini Lideri Ali Hamaney'in posterini yakıyor, 20 Ocak 2026 (AP)

Elbette, İsrail'in müdahalesinin, protestoları baş düşmanı tarafından yönetilen yabancı bir komplo olarak gösterme fırsatı vererek İslam Cumhuriyeti için işleri kolaylaştırdığı savunulabilir. Ancak İsrailli liderler bu itirazı önemsiz görüyor ve Tahran'ın İsrail ne yaparsa yapsın kendisine aynı suçlamayı yönelteceğini varsayıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre İran’da Mossad'ı iç karışıklığı körüklemekle suçlamak artık bir keşif değil; otomatik bir tepki haline geldi. Halkın öfkesinin “yapay” olduğunu savunanlarsa ya saf ya da önceden belirlenmiş dünya görüşlerine hizmet eden bir anlatıyı alaycı bir şekilde destekliyorlar.

Soru şu: İsrail daha ne yapabilir? 12 günlük savaş sırasında İran içinde faaliyet gösterme yeteneğini gösterdi. İran hava savunmasını devre dışı bırakmak ve Tahran'ın İsrail'e büyük bir balistik füze saldırısı düzenleme gücünü felce uğratmak için Mossad ajanlarını kullandı. Haziran savaşından bu yana İran hava savunması harap durumda ve bu da İsrail'in isterse İran hava sahasında neredeyse her gün faaliyet göstermesine olanak tanıyor. Bu, İsrail'e bir manevra alanı, savaşı ateşleyebilecek doğrudan, açık eylemler ile gelecekteki herhangi bir çatışmada rejimi zayıflatabilecek veya protestoları bastırma gücünü engelleyebilecek nokta vuruşlar için alan tanıyor.

Bununla birlikte, İran rejiminin “Mossad ajanları” hakkındaki tekrarlanan iddialarına rağmen, İsrail istihbarat teşkilatı herhangi bir dramatik operasyon gerçekleştirmedi. Bir suikast dalgası veya gizemli patlamalar yaşanmadı. Bu “sessizlik”, İsrail'in İran ile savaşmak istemediğini gösterebileceği gibi, belki de ABD ile koordineli olarak, tam olarak hazır olduğu anı beklediğinin de bir kanıtı olabilir.

Trump yönetimi, en azından söylemlerinde, şu anda eylemsizlikten ziyade eyleme meyillidir. İsrail, Trump'ın uzun süreli bir operasyon yerine hızlı bir güç kullanımı istediğinin farkında olarak, doğru anı bekliyor olabilir

Ancak İsrail'in yenilenen “eylem özgürlüğü”, rejimin kaderini kontrol ettiğine inandığı anlamına gelmiyor. İran'ın içinde neler olacağına İranlılar kendileri karar verecek. Nitekim, tam ölçekli bir savaş İsrail açısından aksi sonuçlar doğurabilir, çünkü protestoları hızlandırmak yerine durdurabilir. Herhangi bir devrimci değişimin anahtarı olabilecek birçok İranlı, özellikle kaybedecek çok şeyi olan muhafazakar orta sınıf, İsrail savaş uçakları tepede uçarken ve ülke bombalanmaya hazır haldeyken sokaklara dökülmekte tereddüt edebilir.

İsrail bir saldırı düzenlemeyi seçebilir, ancak herhangi bir operasyonun kısa sürmesini, halkı rejimin arkasında birleştirecek ve muhalefeti bastıracak büyük ölçekli bir çatışma değil, dengeleri değiştirecek bir saldırı olmasını gerektirecek nedenlere de sahip. Elbette, İslam Cumhuriyeti'nin yaygın baskısı ve eşi benzeri görülmemiş düzeyde şiddet kullanmaya hazır olması göz önüne alındığında, müdahalede çok geç de kalınabilir.

cvf
Los Angeles'taki Belediye Binası önünde “İran Halkıyla Dayanışma” adı altında İran toplumu protesto yürüyüşü düzenledi, 18 Ocak 2026, Kaliforniya (AFP)

İsrail'in daha iyi yapabileceği şey, Başkan Trump'ı tehditlerini gerçekleştirmeye ikna etmek ve bunu, İran güvenlik güçlerine karşı geniş çaplı bir hava saldırısı operasyonu, önleyici bir saldırı veya her ikisi yoluyla, maksimum etkiyi garanti eden bir zamanda yapmaktır.

Bahsedildiği gibi, Trump yönetimi, en azından söylemlerinde, şu anda eylemsizlikten ziyade eyleme meyillidir. İsrail, Trump'ın uzun süreli bir operasyon yerine, hızlı bir güç kullanımı istediğinin farkında olarak doğru anı bekliyor olabilir. Bu kısa operasyonu rejime karşı daha uzun bir saldırıya dönüştürme tehdidiyle birlikte, ABD yönetimini ikna etmek, daha geniş bir dizi saldırının kapısını açacaktır. Peki, saldırının bu seferki amacı nükleer tehdidi ortadan kaldırmak değil de rejimin kendisini ortadan kaldırmak mı olacak?


Çin ordusunun üst kademelerindeki tasfiye, orduyu ve Tayvan'ın geleceğini nasıl etkileyebilir?

General Cang Youşia (Reuters)
General Cang Youşia (Reuters)
TT

Çin ordusunun üst kademelerindeki tasfiye, orduyu ve Tayvan'ın geleceğini nasıl etkileyebilir?

General Cang Youşia (Reuters)
General Cang Youşia (Reuters)

Çin geçtiğimiz hafta, ordunun en üst düzey generalini "disiplin ve hukukun ciddi ihlalleri" şüphesiyle soruşturduğunu açıklayarak önemli bir adım attığını duyurdu. Ayrıntılar açıklanmadı, ancak bu adım son derece önemli kabul ediliyor çünkü general, Cumhurbaşkanı Şi Cinping'den sonra en yüksek rütbeli askeri yetkiliydi.

Savunma Bakanlığı, önceki gün yaptığı açıklamada, yetkililerin iki generali soruşturduğunu belirtti: Çin'in en yüksek askeri organı olan güçlü Merkezi Askeri Komisyon'un en üst düzey başkan yardımcısı General Cang Youşia ve komisyonun kıdemli olmayan bir üyesi olup ordunun müşterek kurmaylığını yönetmekten sorumlu General Liu Cinli.

Bu hamle, altı üyesinden beşi görevden alınmış veya soruşturma altına alınmış olan Şi başkanlığındaki “komite”nin tüm yapısını etkili bir şekilde sarstı.

Asia Society Policy Institute'un Çin Analiz Merkezi'nde araştırmacı olan Neil Thomas, “Şi Cinping, Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana Çin askeri liderliğinin tarihindeki en büyük tasfiyelerden birini gerçekleştirdi” değerlendirmesinde bulundu.

Ordu ve genel olarak Çin için bu değişikliklerin tam etkisi henüz belirsizliğini koruyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bazı uzmanlar, bu hamlelerin Pekin'in kendi topraklarının bir parçası olarak gördüğü özerk ada Tayvan'a yönelik bir sonraki adımına da yansıyabileceği görüşünde.

General Cang'ın görevden alınmasının önemini anlamak için bazı unsurlar aşağıda belirtilmiştir.

Ordudaki son tasfiyenin arkasında kim var?

Savunma Bakanlığı önlemleri açıkladı, ancak iddia edilen ihlallerle ilgili herhangi bir ayrıntı vermedi. Ertesi gün, Halk Kurtuluş Ordusu Gazetesi, somut nedenleri açıklamayan bir başyazı yayınladı ve sadece “disiplin ve hukukun ciddi şekilde ihlal edildiği şüphesi” olduğunu ve Şi'nin başkanlığının ilk günlerinden beri yapmaya çalıştığı yolsuzluğu cezalandırma konusundaki kararlılığını gösterdiğini belirtti.

Sosyal medyada söylentiler dolaştı ve bazı medya kuruluşları bu değişikliklerle ilgili haberler yayınladı, ancak resmi bir doğrulama yapılmadı.

Pasifik Forumu'nun misafir araştırmacısı K. Tristan Tang, “Çinli yetkililer tarafından kamuoyuna açıklanan veya seçici bir şekilde sızdırılan hiçbir kanıtın, Cang'ın görevden alınmasının temel nedenini yansıttığını düşünmüyorum” dedi. "Önemli olan nokta, Şi Cinping'in Cang'a karşı harekete geçmeye karar vermiş olmasıdır. Soruşturma başlatıldığında, sorunların ortaya çıkması neredeyse kaçınılmazdır."

Analistler, tasfiyelerin ordunun reformu ve Şi Cinping'e sadakatinin sağlanmasını amaçladığını ve Çin liderinin 2012'de iktidara gelmesinden bu yana 200 binden fazla memurun cezalandırıldığı daha geniş çaplı bir yolsuzlukla mücadele kampanyasının parçası olduğunu ifade ettiler.

ervfe
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 3 Eylül 2025'te Pekin'de II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreni sırasında bir arabanın içinde duruyor (Reuters)

Cang ve Liu'nun görevden alınmasından önce, Komünist Parti geçen ekim ayında komitenin diğer başkan yardımcısı Hı Weydong'u da görevden almış ve yerine Cang Şıngmin'i getirmişti; Cang Şıngmin şu anda komitenin tek kalan üyesidir.

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre askeri veriler ve resmi medya raporları, 2012'den bu yana Halk Kurtuluş Ordusu'ndan en az 17 general askeri görevlerinden uzaklaştırıldı; bunların arasında en üst düzey askeri organın sekiz eski üyesi de bulunuyor.

Bu durum Tayvan'a yönelik adımları nasıl etkileyecek?

Bazı gözlemciler, bu görevden almaların Çin'in Tayvan ile ilgili kararlarına yansıyabileceğini düşünüyor, ancak konu hala belirsizliğini koruyor.

Çin, Tayvan'ı kendi topraklarının bir parçası olarak görüyor ve gerekirse adayı zorla ele geçireceği tehdidinde bulunuyor. Pekin, ABD hükümetinin Tayvan ile büyük bir silah anlaşması yaptığını açıklamasının ardından, geçen ay Tayvan çevresinde iki gün süren büyük çaplı askeri tatbikatlar düzenleyerek baskısını da artırdı.

Asia Society Policy Institute'tan Neil Thomas, son baskının “Çin'in Tayvan'a yönelik tehdidini kısa vadede zayıflattığını, ancak uzun vadede güçlendirdiğini” söyledi.

Bunun, “kargaşa içindeki üst düzey liderlik” nedeniyle kısa vadede adaya karşı herhangi bir askeri gerilimin daha az tehlikeli hale geldiğini, ancak uzun vadede ordunun daha sadık, daha az yozlaşmış ve daha yetenekli bir liderliğe sahip olacağı anlamına geldiğini belirtti.

Pasifik Forumu'ndan Tang'ın, üst düzey askeri liderlerin görevden alınmasının Çin'in savaşa hazır olmadığı anlamına geldiği fikrini pekiştirip pekiştirmediğini sorması üzerine, “bu, değerlendirmeyi temelden değiştirmez” dedi. Şöyle devam etti: “Ancak, Halk Kurtuluş Ordusu'nun savaşa hazırlık durumunun önemli ölçüde zarar gördüğünü de düşünmüyorum.”

Askeri Komite"nin geleceği belirsiz

Son değişikliklerle birlikte Askeri Komisyon, başkanı ve cumhurbaşkanı Şi Cinping'in yanı sıra altı üyeden sadece biri ile faaliyet gösterecek.

Halk Kurtuluş Ordusu gazetesindeki bir başyazıda, Cang ve Liu'ya karşı alınan önlemlerin ardından, partinin “Halk Kurtuluş Ordusu'nun gençleşmesini teşvik etmek ve güçlü bir askeri güç oluşturmaya bir ivme kazandırmak” için harekete geçtiği belirtildi.

Ancak, beş boş pozisyonun yakında doldurulup doldurulmayacağı veya Şi'nin, yeni Askeri Komisyon üyelerini atamaktan da sorumlu olan Komünist Parti Merkez Komitesi'nin seçileceği 2027 yılına kadar mı bekleyeceği belirsizdir. Tang, Şi'nin bu pozisyonları yakın vadede doldurması konusunda herhangi bir baskı görmüyor. “Hedef, komitenin şu anki tek üyesi olan Cang Sıengmin'e karşı bir iç denge unsuru yaratmak değilse” dedi.