ABD’nin Körfez politikalarındaki sabit ve değişkenler

ABD artık dünyanın tek süper gücü değil…

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon
TT

ABD’nin Körfez politikalarındaki sabit ve değişkenler

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Robrt Ford // ABD’nin Suriye ve Cezayir eski Büyükelçisi, Washington’da Middle East Institute araştırmacısı.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) geçtiğimiz 31 Mayıs’ta, Körfez sularındaki ticari hareketliliği korumak için ABD liderliğindeki deniz gücüne ortaklığını durduracağını açıkladı. Körfez’deki Arap tarafının ABD’nin bölgeye yönelik güvenlik politikasından memnun olmadığının en son göstergesi olan bu adım dikkat çekici. Zira BAE, daha önce ABD’nin çok yakın bir ortağı idi. Bu kararın ABD basınında veya ABD’nin dış politikasıyla ilgilenen kurumlarda kayda değer bir yankı uyandırmaması da ayrıca dikkat çekti.

Körfez bölgesindeki gözlemciler, 33 yıl önce Kuveyt’i kurtarmak için başlatılan savaştan bu yana ABD politikasında meydana gelen değişikliğin boyutunu sorguluyor. Bu sorunun cevabı şu: ABD’nin yaklaşımlarında bazı gelişmeler oldu ve ABD, yaklaşımını geliştirmek zorunda kaldı. Zira artık dünyanın tek süper gücü değil; 2023 yılında Çin, ciddi bir rakip olarak ona meydan okuyor. Bununla beraber ABD, halen Körfez bölgesindeki enerji kaynaklarında hayati bir ulusal çıkarı olduğunu düşünüyor. Bu yüzden İran gibi düşman bir devletin bu kaynakları ele geçirme yönündeki herhangi girişimine karşı koyacaktır. Bundan hareketle denebilir ki ABD’nin politikaları, 1991 yılına göre pek de değişmedi. Washington’ın hedefi halen İran’ın düşmanlığını önlemek. Ancak karşı karşıya kaldığı jeopolitik zorlukların artmasıyla birlikte bölgenin güvenliğini temin etmek için Arap Körfez ülkelerinin desteğine muhtaç.

ABD liderliğinde yeni bir bölgesel güvenlik yapısının inşası uzun zaman alacak. Dolayısıyla şu an gördüğümüz şey, Körfez bölgesi, eski ABD güvenlik şemsiyesinden birden fazla sistem ve devleti içeren daha yeni bir bölgesel güvenlik yapısına geçişin başlangıcıdır.

BAE’nin hissettiği hayal kırıklığını ve daha geniş bir siyasi ve diplomatik ağ kurma arzusunu anlayabiliriz. Washington, çok kutuplu bir dünyada Körfez ülkelerinin birden fazla seçeneği olduğunu biliyor ve bu ülkelerin daha dinamik bir Çin’le ekonomik ilişkiler kurmasını kabulleniyor. Ama kırmızı çizgileri var. Mesela hem ABD hem de Çin’le yakın askerî ilişkilerden istifade etmeye çalışan ülkelere derin bir askerî iş birliği sunmayacaktır.

Ortadoğu’da artık kara savaşı yok

1991’in başında ABD güçleri, Irak’a ait hedefleri beş hafta boyunca hava saldırıları ve füzelerle bombaladıktan sonra sadece iki hafta içerisinde Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Bu savaşta ölen Amerikan askerinin sayısı 300’ün altındaydı. 2001’de, yani savaştan on yıl sonra Amerika’da yapılan bir kamuoyu yoklaması, Amerikalıların yüzde 63’ünün ABD’nin çabalarına olumlu baktığını ortaya koydu. 2003 yılında patlak veren Irak savaşı sekiz hafta değil, sekiz yıl sürdü. Bu savaşta yaklaşık 5 bin Amerikalı öldü. Elbette ölen Iraklıların sayısı daha fazlaydı. 1991’deki savaşın aksine 2011’de son Amerikan askerleri Irak’tan döndüğünde zafer alayı yoktu.

ABD liderliğinde yeni bir bölgesel güvenlik yapısının inşası uzun bir zaman alacak. Dolayısıyla şu an gördüğümüz şey, Körfez bölgesi, eski ABD güvenlik şemsiyesinden birden fazla sistem ve devleti içeren daha yeni bir bölgesel güvenlik yapısına geçişin başlangıcıdır

Gallup şirketinin geçen yıl yaptığı bir ankete göre Amerikalıların yalnızca yüzde 16’sı Irak’taki savaşa olumlu bakıyor. Ağustos 2021 sonlarında, yani ABD güçlerinin yirmi yıl süren bir savaşın ardından Afganistan’dan çekilmesinden sonra yapılan bir başka ankete göre de Amerikalıların yüzde 54’ü, her ne kadar düzensiz olsa da çekilmenin doğru bir karar olduğunu düşünüyor.

John Bolton gibi güvenilirliğini kaybeden bazı savaş şahinlerini bir kenara bırakırsak, büyük Irak ve daha az ölçüde Afganistan başarısızlığıyla yaşanan hayal kırıklığının, ABD’nin bölgedeki politik tercihlerini değiştirdiğini söylemek gerekir. Soldan sağa tüm siyasi çevreler, Amerikan kamuoyu ile siyasetçilerin Ortadoğu’da başka uzun ve maliyetli bir kara savaşı istemediğini ifade etti.

devr
6 Aralık 2015’te Amerikalı askerler, Irak ordusunun mühendislerine Bağdat’ta portatif duba köprülerin nasıl kullanılacağını gösteriyor (Getty Images)

Biden, John Bolton’a kulak verip de İran’a saldırmak istese bile, özellikle partinin sol cenahından çok sayıda Demokrat ve özellikle partideki Trump destekçilerinden olmak üzere çok sayıda Cumhuriyetçi buna hemen karşı çıkacaktır. Bugün 1991 yılındaki kolay zaferin getirdiği kibir ve kendini beğenmişliğin yıllar geçtikçe aşınmaya başladığını söyleyebiliriz.

İkinci değişiklik: ortaklara duyulan ihtiyaç

ABD hükümeti 1991 yılında Kuveyt’i kurtarmak için bir operasyon planladı ve bunu yönetti. General Norman Schwarzkopf, yarım milyon Amerikan askerine komuta ederken, Başkan Bush ve Dışişleri Bakanı James Baker ise uluslararası diplomatik çabalara öncülük etti. Bu çabalara Suudi Arabistan Krallığı ve Mısır başta olmak üzere az sayıda Arap ülkesi de katıldı.

Kasım 1990’da Başkan Bush, Schwarzkopf komutasında görev yapacak iki zırhlı birlik göndermesi için Cumhurbaşkanı Mübarek’in onayını almak üzere Mısır’ın başkentini ziyaret ettiğinde, ben, Kahire’deki ABD Büyükelçiliği’nde çalışıyordum. Daha sonra Başkan Bush, bir ekip göndermeye ikna etmek için Cenevre’de Esed’le de bir araya geldi. Bush Arap güçlerinin varlığını, Schwarzkopf’un Iraklılarla karşı karşıya gelirken onlara ihtiyaç duyacağından ötürü istemiyordu. Nitekim Schwarzkopf’un vurucu bir Amerikan ateş gücü vardı. Bush ve Baker Arap güçleriyle, ABD’nin askeri operasyonunun meşruiyetini dünyanın geri kalanına göstermek istedi. Mısır ve Suriye güçleri bu savaşta çok katkı sağlamadı. Washington’ın Çöl Fırtınası adını verdiği askerî harekât, esasında ABD’nin ortaya koyduğu bir çabaydı. 1991 yılını takip eden senelerde Amerikalılar, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn’de ve işin sonunda Katar ve BAE’de askerî güçler konuşlandırdı. Bundan kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği çöktü. Çin de henüz uluslararası bir güç değildi. Bu yüzden ABD güçleri kolaylıkla Körfez güvenliğinin sorumluğunu üstlenmişti.

Biden, John Bolton’a kulak verip de İran’a saldırmak istese bile, özellikle partinin sol cenahından çok sayıda Demokrat ve özellikle partideki Trump destekçilerinden olmak üzere çok sayıda Cumhuriyetçi buna hemen karşı çıkacaktır. Bugün 1991 yılındaki kolay zaferin getirdiği kibir ve kendini beğenmişliğin yıllar geçtikçe aşınmaya başladığını söyleyebiliriz

Washington 2023 yılında, sadece bölgede başka büyük bir kara savaşının yürütülmesine karşı çıkan iç politika zorluğuyla karşı karşıya değil. ABD’nin Çin’in büyüyen askerî gücü karşısında askerî dengeyi korumak için kuvvet konuşlandırmaya da ihtiyacı var. Çin donanması, ABD donanmasının sahip olduğu tecrübeden yoksun olsa da daha fazla gemiye sahip. 1991 yılındaki savaşın, hatta 2003-2010 Irak savaşının aksine ABD gemileri ve piyadelerine artık Körfez bölgesinin dışında da ihtiyaç duyuluyor.

Bu durum bize, Başkan Richard Nixon ile Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın 1971 yılından önce yüzleştiği durumu hatırlatıyor. Bu iki isim de Vietnam Savaşı’na devam ettikleri ve Avrupa’da Sovyetler Birliği tehdidiyle yüzleştikleri bir zamanda Körfez’in güvenliğiyle ilgileniyorlardı. Birleşik Krallık’ın, ABD’nin kayda değer bir rolü olmadan Körfez’deki güvenlik meselelerini idare etmesine izin verdikleri için mutluydular. Birleşik Krallık, 1971 yılında güçlerini Körfez’den çektiğinde Nixon yönetimi, Körfez’de sınırlı bir rol üstlenmeye çalıştı. Henry Kissinger ve Nixon, Sovyetler Birliği’nin boşluğu doldurmasına ya da bölgesel sıkıntıdan faydalanmasına izin vermeme konusunda anlaştı. Bu nedenle Bahreyn’deki eski Birleşik Krallık donanma üssünde iki küçük savaş gemisi bulundurmaya karar verdiler. Ağustos 1972’de Beyaz Saray’daki ABD Ulusal Güvenlik Konseyi tarafından Dışişleri ve Savunma bakanlıklarına gönderilen gizli talimatta, Nixon’ın Körfez politikası şu ilkeleri vurguluyordu:

-Bölge ülkelerinin güvenliğinin sorumluluğu, öncelikle o ülkelere aittir.

-ABD, o ülkeleri iş birliğine teşvik edecektir.

-ABD, bölgede aktif ve yapıcı bir rol oynayacaktır.

Nixon Doktrini ortaya çıktığında bu doktrin, bölgesel istikrarı sağlamak ve Sovyet nüfuzunu önlemek adına Amerikalılarla çalışmaları için bir yanda İran ve Şah’a, diğer yanda Suudi Arabistan hükümetine güveniyordu. Amerikalılar o dönemde Kuveyt’ten başlayarak, Körfez’e askerî ekipmanlarını satmak için ilk anlaşmalarına başladı. Daha sonra bu satışlar, kısmen ticari bir kâr elde etme amacıyla devam etti. Ama Washington için tüm bunlardan daha önemli olan şey, bölge ülkelerinin yeteneklerini geliştirmeye çalışmaktı.

2023 yılında bugün İran, onun potansiyel bir ortak olması ihtimalini tamamen dışlayan ABD için en büyük tehdit sayılıyor. Bununla birlikte bugün hem Trump hem de Biden, Nixon ile Kissinger’ın, Körfez ülkelerinin bölgesel güvenliği ve istikrarı sağlamaya yardım etme sorumluluğunu vurgulayan politikasını kopyalıyor.

Öncelikler listesinin başında, çeşitli ülkelerin Şam ve Arap Yarımadası’ndaki hava ve deniz operasyonlarına entegre olacak bölgesel bir hava ve deniz savunma sistemi inşa etmek yer alıyor. Amerikalılar tüm bu çabalara öncülük edip, bazı askerî varlıkları bu iş için ayırıyor. Aynı şekilde bilgi teknoloji sistemlerinin entegrasyonu da büyük bir zorluk. Bununla beraber bu askerî çaba, Amerikalıların yirmi yıl önce Irak ve Afganistan savaşlarının kızıştığı zamanda Körfez’de yaptıklarından çok daha az. Bilal Saab’ın yakın zamanda Amerikan dergisi The National Review’de yayınladığı makaleye göre bu eylem, bölge ülkelerinden Körfez bölgesinde daha fazla şey yapmalarını isteyen ABD Kongresi’nde güçlü bir destek görüyor. NATO nasıl bir günde kurulmadıysa, Körfez güvenlik yapısının oluşması da yıllar sürecek. Ama çalışmalar çoktan başladı.  

Nixon Doktrini ortaya çıktığında bu doktrin, bölgesel istikrarı sağlamak ve Sovyet nüfuzunu önlemek adına Amerikalılarla çalışmaları için bir yanda İran ve Şah’a, diğer yanda Suudi Arabistan hükümetine dayanıyordu. Amerikalılar o dönemde Kuveyt’ten başlayarak Körfez’e askerî ekipmanlarını satmak için ilk anlaşmalarına başladı

Saddam Hüseyin, İsrail’i intikam için kışkırtmak ve Washington’ın Kuveyt savaşı için oluşturduğu uluslararası koalisyon üzerinde baskı kurmak için İsrail’i birkaç kez Scud füzeleriyle bombaladı. Bush ve Baker, itidal çağrısında bulunmak için Başbakan İzak Şamir hükümetiyle sürekli temas halindeydi. Ayrıca Kuveyt savaşından sonra Arap ülkelerine verdikleri sözü yerine getirerek, Ekim 1991’deki Madrid zirvesinin bir sonucu olan geniş kapsamlı barış sürecini başlattılar.

csdevr
1991 Körfez Savaşı’nda Amerikan uçakları (Getty Images)

2023 yılında Biden yönetimi, herhangi bir barış sürecinden vazgeçmekle kalmıyor, aynı zamanda Körfez ülkelerinin kapsamlı bir barış anlaşması olmaksızın yeni bir bölgesel güvenlik yapısı oluşturmada İsrail’in yeteneklerinden ve tecrübesinden faydalanma yollarını bulmalarını tercih ettiğini de gizlemiyor. Amerikalılar bunu, kasıtlı olarak planlamamış olabilir. Ancak Obama ve sonra da Trump’ın Körfez’deki güvenlik varlığını aşamalı olarak azaltmasıyla birlikte bazı bölge ülkeleri, İsrail ile ilişkileri normalleştirmenin, İran’ın onlara uyguladığı baskı karşısında bir denge oluşturmaya (ve Washington’ın bölgeyi savunma taahhüdünün sürmesi için İsrail desteğini kullanmaya) yardımcı olabileceğini düşündü.

2023 yılında Biden yönetimi, herhangi bir barış sürecinden vazgeçmekle kalmıyor, aynı zamanda Körfez ülkelerinin, kapsamlı bir barış anlaşması olmaksızın yeni bir bölgesel güvenlik yapısı oluşturmada İsrail’in yeteneklerinden ve tecrübesinden faydalanma yollarını bulmalarını tercih ettiğini de gizlemiyor

Biden, Trump’ın Abraham Anlaşmaları konusundaki çalışmalarını hemen övdü. Biden’ın Suudi Arabistan Krallığı’nı da İsrail’le bir anlaşmaya ikna etmek istediğine dair haberler mevcut. Ancak Bush ve Baker’in aksine, anlaşmanın bir parçası olarak yeni ve kapsamlı barış sürecine dair herhangi bir işaret yok.

Değişmezlerden biri: Körfez’in güvenliği ve ABD’nin çıkarları

Biden yönetiminin ulusal güvenlik stratejilerine göre “ABD, yabancı veya bölgesel güçlerin, Hürmüz Boğazı ve Babülmendeb dahil olmak üzere Ortadoğu’daki su yollarında seyrüsefer özgürlüğünü tehdit etmesine izin vermeyecek. Aynı şekilde herhangi bir ülkenin askerî yığınaklar, sızmalar ya da tehditler yoluyla başka bir ülkeyi -yahut bölgeyi- kontrol etme çabalarına da müsamaha göstermeyecek.” Bu taahhüt, Reagan yönetiminin Hürmüz Boğazı’ndaki ticari hareketliliği koruma taahhüdünü aklımıza getiriyor. Nitekim Reagan yönetimi, 1987-1988 yıllarında İran-Irak arasındaki Tanker Savaşı esnasında Kuveyt gemilerini himaye etmişti. Bir ülkenin bir başka ülke üzerindeki ya da bölge üzerindeki hegemonyasını durdurma taahhüdü tekrarlanıyor. Halbuki bu kontrol, 43 yıl önce Başkan Carter’dan beri ABD’nin izlediği politikadır.

Trump yönetiminin, Eylül 2019’da Suudi Arabistan’ın Abkayk şehrindeki enerji tesislerine yönelik İran saldırısına karşılık verememesi, ABD’nin güvenilirliğine zarar verdi. Benzer şekilde Biden yönetiminin 2022’de Abu Dabi’ye yönelik saldırılara karşılık vermekte geç kalması da aynı etkiyi doğurdu. İran’a ait sürat teknesinin bir ticari gemiyi sıkıştırdığı ya da ele geçirdiği her durumda İran’ı vuramaması da ABD’nin Körfez’i koruma taahhüdüne dair yeni sorgulamalara sebep oluyor. ABD açısından iki önemli husus var. Öncelikle İran’ın, Ukrayna’daki duruma benzer şekilde Körfez’in Arap tarafına yönelik geniş çaplı bir işgali ile Panama bandıralı gemilere küçük sürat tekneleriyle yapılan baskınları ayrı değerlendirmemiz lazım.

2023 yılında ABD, özellikle Çin’in temsil ettiği zorlukları ve ABD askerî kaynaklarının Ukrayna’da büyük ölçüde konuşlandırıldığını göz önüne alarak, İran’la geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir savaşa girmekten kaçınmayı hedefliyor.

ABD, İran’la karşı karşıya gelen Körfez ülkelerinde personelini ve askerî varlıklarını konuşlandırdı. Bu, gerekirse monte edilmiş geleneksel silahları kullanmak da dahil olmak üzere ev sahibi ülkeleri, işgale karşı savunmaya yönelik zımni ama açık bir taahhüdün kanıtıdır. Ancak İran’ı ticari taşımacılığa yönelik tacizlerden caydırmak ayrı bir mesele. Nitekim Tanker Savaşı sırasında ABD, İran saldırılarını engellemedi ve çatışmayı İran’la büyük bir savaşa dönüştürebilecek askerî eylemlerden kaçındı. Asıl amaç, fiyatlarda büyük artışlar olmadan deniz seyrüseferinin kesintisiz olarak akışını temin etmekti ki, bu sonunda gerçekleştirildi.

2023 yılında ABD, özellikle Çin’in oluşturduğu zorlukları ve ABD askerî kaynaklarının Ukrayna’da büyük ölçüde konuşlandırıldığını göz önüne alarak, İran’la geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir savaşa girmekten kaçınmayı hedefliyor. Bununla beraber Körfez yoluyla deniz taşımacılığının sürekliliğinin korunması önemli. Bu bizi Kissinger ile Nixon tarafından benimsenen ve ABD’nin, bölgenin istikrarını desteklemek için Körfez ülkelerinden daha fazla çaba talep ettiği ilkelere geri götürüyor.

Bu, Washington’ın Körfez ülkelerinin Çin’le ticari ilişkiler kurmasına ya da Çin’in İran ile Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmasına neden itiraz etmediğini açıklıyor. Çin’in Suudi Arabistan Krallığı ile İran arasındaki gerilimi düşürme girişimi -pek mümkün olmasa da- başarılı olursa ABD’nin, Körfez’in istikrarındaki çıkarlarına hizmet edecek. Bununla birlikte Washington, Körfez ülkeleri ile Çin arasındaki askerî ilişkiler konusunda daha katı olacaktır.

Washington, Çin istihbaratının ABD güçlerinin hareketlerini dikkatle izlemek için kendisine sunulan kolaylıklardan ya da ABD yapımı askerî teçhizat ve sistemlerin yetenekleri ve bütünlüğüne sızmasından faydalanmasını istemeyecektir. Çin’le güçlü bir askerî ilişki kurarken, aynı zamanda ABD’den yakın askerî iş birliği ve koruma isteyen ülkeler, Washington’ın kendileriyle askerî ilişkileri sınırlandırdığını görecekler. Rusya’dan S-400 sistemi satın alan Türkiye örneğinde gördüğümüz gibi...

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Çin’in Yıldız Savaşları’ndan fırlamış süper silahı: Luanniao ne kadar gerçekçi?

Uzmanlara göre uzay yarışında Avrupa'yı çoktan geride bırakan Çin, ABD'nin ardından ikinci sırada (CCTV)
Uzmanlara göre uzay yarışında Avrupa'yı çoktan geride bırakan Çin, ABD'nin ardından ikinci sırada (CCTV)
TT

Çin’in Yıldız Savaşları’ndan fırlamış süper silahı: Luanniao ne kadar gerçekçi?

Uzmanlara göre uzay yarışında Avrupa'yı çoktan geride bırakan Çin, ABD'nin ardından ikinci sırada (CCTV)
Uzmanlara göre uzay yarışında Avrupa'yı çoktan geride bırakan Çin, ABD'nin ardından ikinci sırada (CCTV)

Çin, bilimkurgu filminden fırlamış gibi duran bir süper silah üzerinde çalışıyor.  

Pekin yönetiminin geçen ayın başlarında yeni görüntülerini yayımladığı Luanniao savaş gemisi, Çin ordusunun uzay ve hava savunma sistemi Nantianmen'in en önemli parçasını oluşturuyor. 

Çin'in kamu yayıncısı Çin Merkez Televizyonu'ndaki (CCTV) askeri teknoloji programı "Lijian'ın" paylaştığı özelliklere göre uçan gemi, 242 metre uzunluğa ve 684 metre kanat genişliğine sahip olacak.

Luanniao'nun ayrıca Xuan Nu adlı inansız saldırı jetlerinden 88 adet taşıyabileceği ileri sürülüyor.

Yapımının 20 ila 30 yıla kadar tamamlanması öngörülen uçan geminin kalkışta 120 bin ton ağırlığı sırtlayabileceği savunuluyor. 

Dünyanın en büyük savaş gemisi olan Amerikan donanmasına ait USS Gerald R. Ford ise 337 metre uzunluğunda ve 78 metre genişliğinde. Mürettebat ve yakıt dahil ağırlığı da 100 bin ton civarı. 

Geminin Yıldız Savaşları serisindeki uzay araçlarına benzetildiği Telegraph'ın analizinde, Luanniao'nun özellikle Tayvan ve Güney Çin Denizi üzerinde Pekin yönetimine büyük avantaj sağlayabileceğine dikkat çekiliyor. 

Avustralya'daki Griffith Üniversitesi'ne bağlı Griffith Asya Enstitüsü'nden Peter Layton, uzay gemisinin karadan havaya füzeleri ve diğer savaş uçaklarını aşarak uçabileceğini belirtiyor: 

Bu gemi genel olarak hava koşullarının etkisinden uzak olduğu gibi çoğu savunma sisteminin menzilinin de dışında kalacak.

Luanniao'nun konsepti yaklaşık 10 yıl önce tanıtılmış ancak birçok uzman tarafından gerçekçilikten uzak bir askeri propaganda olarak görülmüştü. 

Böyle bir uçağın atmosferin üst katmanlarına kadar çıkıp yüzeye füze fırlatması için gerekli teknoloji şimdilik mevcut değil. Layton, Çin'in Luanniao'yu bir uydu gibi yörüngeye fırlatabileceğini ancak uçağın bu sefer de uzay enkazına çarpabileceğini söylüyor. 

Çin'in Luanniao'yu yörüngeye fırlatmak için yeniden kullanılabilir bir rokete de ihtiyacı olacak. Pekin, Elon Musk'ın SpaceX'inin geliştirdiği yeniden kullanılabilir roketlerden ilham alabilir fakat Layton, ülkenin böyle bir roketi ancak 10 ila 15 yıl içinde geliştirebileceğini savunuyor. 

DW'nin irtibata geçtiği Alman diplomat ve uzay araştırmacısı Heinrich Kreft de şu yorumları yapıyor: 

Proje, bugünün perspektifinden hiçbir şekilde gerçekçi değil. Ancak 20 veya 30 yıl önce bilimkurgu olarak görülen birçok şey bugün gerçeğe dönüştü.

Independent Türkçe, Telegraph, DW


Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
TT

Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)

Dondurulmuş Libya varlıkları dosyası, ABD Adalet Bakanlığı’nın cinsel istismar suçlarından hüküm giymiş Amerikalı iş insanı Jeffrey Epstein’e ilişkin yeni bir belge grubunu yayımlamasının ardından yeniden gündeme geldi.

Söz konusu dosyalarda Libya’ya ilişkin yer alan iddialar, Libyalılar arasında endişe ve soru işaretlerine yol açtı. Belgelerde, Epstein’in Temmuz 2011’de, İngiliz ve İsrail istihbarat servislerinin desteğiyle, ülke dışında bulunan ve dondurulmuş durumdaki Libya varlıklarını hedef almaya çalıştığı öne sürüldü.

Ancak Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nin eski Başkan Yardımcısı Abdulhafız Goga, bu iddiaları yalanladı. Goga, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu iddiaların kesinlikle hiçbir doğruluk payı yok. Söz konusu fonlar uluslararası mali mekanizmalar çerçevesinde yönetiliyordu” dedi. Gündeme gelen bilgileri ‘yalnızca değerlendirme ve tahminlerden ibaret’ olarak nitelendiren Goga, bunların ‘herhangi bir kesinlik ifade etmediğini’ vurguladı.

Söz konusu dönemde Libya’daki en üst düzey ikinci yetkili olan Goga, bu tür sızıntıların amacının ‘zaten istikrarsız olan Libya’daki durumu daha da karmaşık hale getirmek’ olduğunu ifade etti.

zcdfrgt
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, geçtiğimiz aralık ayında Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Mütevelli Heyeti ile yaptığı toplantıda (Libya Yatırım Otoritesi sayfası)

Libya’ya ait yurt dışındaki varlıklar, 2011 yılında merhum lider Muammer Kaddafi yönetimine karşı başlatılan ‘devrimin’ ardından, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1970 ve 1973 sayılı kararları uyarınca dondurulmuştu. Bu kapsamda, küresel bankalara dağılmış mevduatlar, egemen fonlar ve mali yatırımlardan oluşan varlıkların toplamının yaklaşık 200 milyar dolar olduğu belirtilirken, eski Başkanlık Konseyi bu tutarın yaklaşık 67 milyar dolara gerilediğini açıklamıştı.

Ancak Epstein dosyalarının yayımlanmasının ardından bu varlıklara ilişkin endişeler yeniden gündeme geldi. Bu endişeleri dile getiren isimlerden biri olan, Dış Yatırımlar ve Uzun Vadeli Portföy Şirketi’nin eski başkanı Dr. Halid ez-Zentuti, söz konusu iddiaların ve benzeri girişimlerin yaşanmış olabileceğini dışlamadığını belirterek, ‘2011’den bu yana varlıkları hedef alan tekrarlayan girişimler bulunduğuna’ dikkat çekti.

Zentuti, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Afrika ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde Libya’ya ait yatırım kuruluşlarına bağlı varlık ve gayrimenkullerin müsaderesine yönelik davalar söz konusu. Ayrıca Avrupa mahkemelerinde, aralarında Avrupa’daki kraliyet ailelerinin de bulunduğu aileler tarafından açılan asılsız davalara dayanan yargı kararları bulunuyor” dedi.

Zentuti, “Libya’daki kırılgan durum, siyasi bölünmüşlük ve ilgili kurumların etkin denetim eksikliği, dondurulmuş Libya varlıklarının hedef alınması için elverişli bir ortam yarattı. Bu durum, bazı tarafları, şirketleri ve devletleri bu fonlardan pay almaya teşvik etti” değerlendirmesinde bulundu. Zentuti ayrıca, Libya içindeki bazı çevrelerin, komisyon ya da rüşvet karşılığında sahte bilgi ve belgeler sunarak bu sürece zımnen dahil olmuş olabileceğini de dile getirdi.

Epstein dosyalarında yer alan mesajlara göre, daha önce İngiliz istihbaratı ve İsrail’in Mossad teşkilatında görev yapmış bazı kişilerin, uluslararası hukuk bürolarıyla yapılan görüşmeler kapsamında, dondurulmuş Libya varlıklarının tespit edilmesi ve geri alınması konusunda yardım sunmaya hazır oldukları ifade edildi.

Libya’ya ait dondurulmuş fonlar, 2011’den bu yana Avrupa’da çeşitli girişimlere konu oldu. Bunların son örneği, geçen yıl Birleşik Krallık Lordlar Kamarası’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) mağdurlarına tazminat ödenmesine yönelik tartışmalar olurken, daha önce de Belçika’da Euroclear Bank’ta bulunan yaklaşık 15 milyar euronun üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması için yıllar süren hukuki süreçler yaşanmış ve bu süreçlerde kraliyet ailesinin de rol oynadığı belirtilmişti.

sdf
Trablus'taki Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Genel Merkezi (LIA resmi internet sitesi)

Medyada Epstein dosyaları olarak anılan belgelerle ilgili tartışmalar, Libya’da biri batıda Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH), diğeri ise doğu ve güneyin bazı kesimlerini kontrol eden ve Parlamento tarafından desteklenen Usame Hammad hükümeti olmak üzere iki yönetim arasındaki kronik bölünmüşlük ortamında gündeme geldi. Bu durumun, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıkları dosyasına olumsuz yansıdığı değerlendiriliyor.

Dondurulmuş fonlara yönelik endişelerin artması üzerine UBH geçen yıl, bazı yatırımların süregelen savaşlar nedeniyle durduğu gerekçesiyle tazminat talep eden davaların tespit edilmesinin ardından, çeşitli ülkelerle iş birliği içinde bu varlıkları takip etmek üzere bir hukuk komitesi oluşturdu. Aynı zamanda bir Libya parlamento komitesinin de dosyayı ele almak üzere Batılı ülkelere ziyaretlerini yoğunlaştırdığı belirtildi.

Libyalı siyasi analist Hüsam Feniş, Epstein dosyalarını, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıklarını hedef alan ve ‘Libyalıların elinde kalan son siper’ olarak gördüğü bu fonlara yönelik gerçek ve süreklilik arz eden girişimler olarak değerlendirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Feniş, siyasi bölünmüşlüğün sürmesinin, bu varlıklarla oynanması ve dış müdahalelere açık hale gelmesi riskini artıracağını öngörerek, parçalanmış bir devlet yapısında, fonları korumaya yönelik komitelerin bireysel çabalarının etkisiz kalabileceğine dikkat çekti.

Kurumların birleştirilmesine kadar geçen süreçte Zentuti, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya varlıklarının hukuki olarak korunmasına bağlı kalması gerektiğini vurgulayarak, bu fonların, açık bir yetkilendirme ve uluslararası standartlar çerçevesinde, uzman uluslararası şirketler aracılığıyla yönetilmesi ve değerlendirilmesine izin verilmesi çağrısında bulundu. Zentuti, bunun fonların büyütülmesi ve küresel mali riskler, enflasyon ve değer kaybına karşı korunması için gerekli olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Euronews’in internet sitesinde yer verdiği Jeffrey Epstein belgeleri, Temmuz 2011 tarihli bir e-postayı da ortaya koydu. Epstein’in ortaklarından biri tarafından gönderilen mesajda, Libya’daki karışıklıktan yararlanılarak Batılı ülkelerde dondurulan Libya varlıklarının geri alınmasına yönelik planlara işaret edildi. Belgelerde, söz konusu varlıkların tutarının yaklaşık 80 milyar dolar olduğu, bunun 32,4 milyar dolarının ABD’de bulunduğu, gerçek değerinin ise bu rakamın üç ya da dört katına ulaşabileceği öne sürüldü.


İran teslim mi olacak yoksa Trump güç açığı ile mi çarpışacak?

İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
TT

İran teslim mi olacak yoksa Trump güç açığı ile mi çarpışacak?

İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)

Elie Kuseyfi

Dünyada hiçbir uluslararası veya bölgesel kriz, her türlü olasılığa ve senaryoya açık olan İran krizi kadar karmaşık değildir. Burada, Donald Trump dikkatlice düşünmek ve seçeneklerini tartmak zorunda kalıyor. Burada, ABD Başkanı, gerçekte bunu yapamasa bile, Rusya-Ukrayna savaşı hakkında söylediği gibi, sorunu 24 saat içinde çözebileceğini söyleyemez. Gazze'deki ateşkes anlaşması sırasında söylediklerini söyleyemez. O zaman hiçbir tarihsel mantığa dayanmayan kendi değerlendirmesine göre üç bin yıllık bir krizi kısa sürede çözdüğünü iddia etmişti.

lmj
Basra Körfezi'ndeki USS Abraham Lincoln (CVN 72) uçak gemisine iniş yapmak üzere pistte ilerleyen bir F/A-18E Super Hornet uçağı, 23 Kasım 2019 (Reuters)

 Bir kıyaslama daha yaparsak, Venezuela krizi Trump'a Beyaz Saray'ın “arka bahçesinde” güneşli bir günde yapılmış bir gezinti gibi görünebilir, nitekim pratik olarak rejimin başını gövdesinden ayırmış olan Caracas operasyonunun Tahran'da tekrarlanması, ABD'nin İran meselesine yaklaşımında varsayımsal senaryolardan biri. Ancak iki krizi karşılaştırırken en önemli nokta, bu yılın başında düzenlenen Caracas operasyonunun, dünya çapındaki sorunlarla başa çıkmada yeni bir Amerikan yaklaşımını veya tarzını yansıtmasıdır.

Bu noktada, heyecan verici bir televizyon şovu gibi uluslararası sahneyi şok etmeyi ve hayrete düşürmeyi amaçlayan operasyonun yürütülme biçiminin, Başkan Trump'ın gerçeklik televizyonuna benzer şekilde gösteri, heyecan ve sürpriz düşkünlüğünü yansıttığını varsaymak bir yanılgı olabilir. Aksine, bu şok taktiği, ABD'ye yönelik gerçek Çin meydan okuması karşısında, uluslararası krizlerle başa çıkmak ve yeni uluslararası düzenin hatlarını şekillendirmek veya ABD'nin bu düzen içindeki baskın konumunu korumak için yeni bir Amerikan stratejisinden başka bir şey değildir. Nitekim ABD’nin hiçbir politika veya stratejisi artık bu meydan okumadan ayrı tutulamaz. Dahası bu, bir yıl, iki yıl veya hatta on yıl sürecek bir meydan okuma değil; muhtemelen bir yüzyıl boyunca sürecek bir meydan okumadır.

Bu durum, ister Venezuela örneğinde olduğu gibi “sürpriz” yaklaşımını sürdürmeye çalışma, ister İran ile herhangi bir ilişkiyi Çin'in küresel yükselişini engellemenin bir parçası olarak çerçevelendirme açısından olsun, ABD yönetimi ve Başkan Trump için İran meselesinde de geçerli. Burada, Donald Trump ve George W. Bush arasındaki farka ve temsil ettikleri iki Amerikan dönemine işaret etmekte fayda var. Bush ve neo-muhafazakâr danışmanları, Ortadoğu'daki, özellikle Irak'taki askeri harekâtlarını biraz çarpıtma da olsa idealist bir bahaneyle çerçevelediler. O da Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve “tarihin sonu”nun bir sonucu olarak demokrasi ve liberal değerleri yaymak.

Şimdi ise Trump ve yönetimi, politikaları ve askeri müdahaleleri için herhangi bir “idealist” başlık belirlemiyorlar. Aksine, bu politikalar ve müdahaleler, önceki yönetimlerin “misyoner” yaklaşımına bir yanıt niteliğindedir; bu yaklaşımın ABD'yi zayıflattığına veya gücünü artırmadığına, dolayısıyla Çin'in ekonomik ve stratejik fırsatlarını güçlendirdiğine inanıyorlar. Bu durum, Trump'ın ikinci dönemindeki politikalarının kişisel tarzını ve uluslararası ilişkiler ile dünyaya yönelik faydacı vizyonunu yansıttığı fikrini bir kez daha dışlıyor. Zira bunlar, hem biçim hem de içerik olarak, ABD'nin Çin'in yükselişini kontrol altına almak ve Amerikan hegemonyasının dünya çapında gerilemesini veya çöküşünü önlemek için yaptığı reaktif veya düzeltici girişimlerdir.

İki Amerikan dönemi arasında

Bu, Trump ile selefleri arasındaki sadece bir tarz farkı değil, özünde, yüzyılın başından bu yana ABD'de ve dünyada meydana gelen dönüşümlerin bir kanıtıdır. Yüzyılın başında, ABD sadece askeri olarak değil, ekonomik olarak da rakipsiz bir güç olarak hareket ediyordu. Ancak şimdi, Çin-ABD ticaret ve teknolojik rekabeti göz önüne alındığında, durum tamamen farklı; bu rekabette Çin, agresif ve çok tehlikeli bir rakip gibi görünüyor.

Trump yönetimi, İran nükleer dosyada, balistik füze ve milis güçler dosyalarında tavizler verse bile, İran ile geleneksel bir anlaşmayla yetinemez

 Bu nedenle, Trump'ın ikinci dönem için seçilmesi, bu tehlikeye yönelik kolektif Amerikan farkındalığının bir sonucuydu. Bu, Washington'un çıkarlarına ve “özgürce” hareket etme gücüne artık hizmet etmeyen liberal kurallara sahip bir uluslararası sistemi savunma, parlak başlıklar belirleme lüksünü ortadan kaldırıyor. Zira bu kurallar artık Washington'u kısıtlıyor ve başta Pekin olmak üzere rakiplerini kontrol altına almak için yeterli araçlar sağlamayan geleneksel uluslararası ilişkiler seyrine hapsediyor.

Bu nedenle, Trump'ın kişisel tarzı ile yönetiminin stratejisi ve hatta Trump'ın ikinci döneminin başlamasıyla birlikte geçirdiği dönüşümlerden sonra Amerikan “derin devletinin” stratejisi arasındaki bu kasıtlı ve sistematik örtüşme, şimdi İran meselesinde en ciddi ve ağır sınavı ile yüzleşiyor. Amerikan ordusunun İran'a yönelik bir saldırıya hazırlık olarak Ortadoğu'ya en büyük cephaneliği yığmasının ardından, Venezuela'daki Amerikan eylem hızının Tahran örneğinde tekrarlanmadığı görüldü. Bu durum, İran meselesiyle ilgili karmaşık hesaplar karşısında Amerikan gücünün sınırlılığını göstermiştir. Bu da Amerikan gücünün hızlı ve “kesin” hedeflere ulaşmadaki yetersizliğini gösterdi ya da neredeyse gösterdi. Trump için daha da önemlisi, İran rejimine yönelik tehditlerin çıtasını en yüksek noktaya çıkardıktan ve protestoculara destek sözü verdikten sonra, her ne kadar İran'ın yaklaşık 800 protestocuyu -bu rakamdan kendisinden başka kimse bahsetmedi- idam etmekten onun sayesinde vazgeçtiğini iddia etse de, tehditlerini ve vaatlerini yerine getirmekten geri adım atmış gibi görünmesidir.

Askeri yığınak ile orantılı bir anlaşma

Her ne olursa olsun, Trump, kendisinin de defalarca bahsettiği bu devasa Amerikan askeri yığınağı karşısında, İran'a karşı kesin ve kararlı bir saldırı düzenlemekten ancak bu yığınak ile orantılı bir anlaşma ile kaçınabilir. Bunu da öncelikle, kasım ayındaki ara seçimlerde sandık başına gidecek Amerikalı seçmene yığınağın maliyetini haklı göstermek, ikincisi, anlaşmanın büyüklüğü aynı zamanda ABD'nin İran'a karşı caydırıcılık gücünün büyüklüğüyle de ölçüleceği için yapmalıdır. Bu, bölgedeki eşi benzeri görülmemiş ABD askeri yığınağının temel bir işlevidir: Washington, bu yığınak ile İran'a karşı caydırıcılığını en üst düzeye çıkarmayı, böylece İran'ın bölgedeki ABD çıkarlarına ve üslerine karşı misilleme yapma gücünü engellemeyi, geçen yıl Haziran ayındaki 12 günlük savaşta olduğu gibi İsrail'i hedef alma ve zarar verme kapasitesini zayıflatmayı amaçlamıştır.

Bu nedenle, Washington ve Tahran arasında yeniden başlaması planlanan müzakerelerin, önceki haziran görüşmelerinde ele alınan konuları kapsayacağı fikri, İran durumunu çevreleyen iç ve dış bağlamlarla, özellikle de 3 Ocak'taki Caracas operasyonuyla ortaya konan yeni ABD dinamiğiyle tutarsız görünüyor. Bu, Trump yönetiminin, İran nükleer dosyada, balistik füze ve milis güçler dosyalarında tavizler verse bile, İran ile geleneksel bir anlaşmayla yetinemeyeceği anlamına geliyor. İki taraf arasında olası bir anlaşmanın ardından, İran'ın ABD'ye yaklaşımında mutlaka bir değişiklik olması gerekiyor.

Rejim değişikliği Trump ve ekibi için öncelik olmasa bile, bu, ister askeri bir saldırı yoluyla olsun ister olmasın, İran rejimi içinde bir tür değişiklik olmadan, Trump'ın bölgedeki Amerikan askeri yığınağının boyutu ile orantılı bir başarı elde edebileceği anlamına gelmiyor. Burada değişiklik, anlaşmanın kendisiyle bağlantılı; yani, bu olası anlaşma, İran rejimindeki bir değişikliğin veya değişim duyurusunun sonucudur. Başka bir deyişle, İran rejimi, Amerikan yönetimiyle karşılıklı olarak kazandıran bir anlaşma yapmaya hazır ve kudretli hale gelmelidir.

Trump'ın İran'a karşı askeri saldırıyı ertelemesi ve diplomasiye şans vermesi, askeri seçenek karmaşık hesaplar ve hassas denklemler içerse bile, Beyaz Saray ve Pentagon'da bu seçeneğin masadan kalktığı anlamına gelmez

Burada, Çin'in küresel yükselişini sınırlamaya dayalı ana Amerikan stratejisine geri dönelim ki bu İran için de geçerlidir. İran ve Washington arasında yapılacak herhangi bir anlaşma, Washington'un görüşüne göre, Çin'i İran içinde sınırlama ile sonuçlanmalıdır. Bu sınırlama petrol ile başlayıp, İran'ın dünyanın ikinci büyük doğalgaz rezervlerine sahip olduğu hesaba katılırsa doğalgaza ve nadir toprak minerallerine kadar uzanmaktadır.

sdfrgt
İran füzeleri, Tahran'daki bir parkta sergilendi, 31 Ocak 2026 (Reuters)

Trump'ın 2018'de İran nükleer anlaşmasından çekilmesinin büyük ölçüde anlaşmanın İran'ı Amerikan pazarlarından ziyade Avrupa pazarlarına açmasından kaynaklandığını unutmamalıyız. Hal böyleyken, özellikle ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşları ve küresel ekonomik ve teknolojik rekabet ortamında, ABD İran’ın Çin’e açık olmasını kabul edebilir mi? Trump ve ekibi için İran meselesinin özü budur. Bu, sadece bölgesel bir mesele değil, özellikle Çin, Rusya ve ABD arasındaki uluslararası bağlantıları göz önüne alındığında uluslararası bir mesele olan bu dosyadaki başarılarının veya başarısızlıklarının ölçüleceği yerdir.

Trump ve Hamaney arasında

Bu boyutlara ek olarak, ABD’nin İran'a karşı azami baskı yaklaşımında göz ardı edilemeyecek kişisel bir boyut da var. Bu çatışmanın bir kısmı, tamamen farklı dünyalardan iki adam arasında yaşanıyor; İran Dini Lideri Ali Hamaney ve Donald Trump. Dini Lider, Amerikan Başkanını tekrar tekrar kışkırtıp, kendisine karşılık vermeye zorlayarak ona meydan okumayı başardı. Bunun son örneği, ABD'nin İran'a saldırması durumunda Hamaney'in bölgesel bir savaş başlatma kudretine sahip olup olmadığını göreceğini söylemesiydi. Trump, Hamaney'e karşılık vermeye ne kadar çok çekilirse, onunla arasındaki çatışmayı çözme yükümlülüğü de o kadar artıyor. Bu, dünyanın efendisiymiş gibi davranan ve kimsenin ona meydan okuyamayacağını düşünen Amerikan Başkanı için bir meydan okumadır. Söz konusu meydan okuma ise İran rejimi ile Amerikan yönetimi arasında devam eden çatışmaya ek bir karmaşa katıyor. Bu nedenle ya Trump, Amerikan iç siyasetinin taleplerinden bölgesel müttefiklerin çekincelerine kadar uzanan İran meselesinin karmaşıklığı karşısında “güç açığı” ile çarpışabilir ve bu nedenle geri adım atmak için güvenli çıkış yolları ve sözlü formüller arayabilir. Yahut İran rejimi, müzakerelerde büyük bir taviz verdikten sonra Amerikan taleplerine “teslim” olabilir ve bu kez de İran rejimi istismar edebileceği her türlü sözlü çıkış yolu arayabilir.

Trump'ın İran'a karşı askeri saldırıyı ertelemesi ve “diplomasi”ye şans vermesi, Beyaz Saray ve Pentagon'da askeri seçeneğin masadan kalktığı anlamına gelmediğini de göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu seçenek, “kararlı” bir saldırı ile Trump'ın seçmenlerine verdiği söze dayanarak tam ölçekli bir savaştan kaçınmayı dengeleyen karmaşık hesaplar ve hassas denklemler içeriyor. İranlıların kendileri bile, iç gerilimler göz önüne alındığında, böyle bir saldırının protestocuları tekrar sokaklara dökebileceğini göz ardı etmiyorlar. İran rejimi, gerekli ekonomik çözümlerden yoksun olduğu ve ABD ile bir anlaşmaya varmadığı sürece, bu gerilimleri geleneksel yollarla kontrol altına alamayacaktır. Protestocularla tüm mümkün olan müzakere kanalları çöktükten sonra onları sindirmek için kullandığı acımasız baskı da bunu gösteriyor. Bu, İran rejiminin gidişatında bir kopuştur ve Batılı uzmanlar bunu, Hafız Esed rejiminin gidişatında 1982’deki Hama katliamından sonra yaşanan kopuşla karşılaştırmaya başladılar. Dolayısıyla Amerikan baskısı ve müdahalesi senaryoları ne şekilde olursa olsun, bunlar doğal olarak önemsiz değildir ve daha da önemlisi, Trump'ın ikinci dönemi için de önemli bir dönüm noktası oluşturacaklardır.