Batı’nın örsü ile Rusya’nın vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği…

Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
TT

Batı’nın örsü ile Rusya’nın vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği…

Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)

Remzi İzzeddin Remzi

Afrika, geçtiğimiz temmuz ayı boyunca artan bir uluslararası ilgiye mazhar oldu. Bu ilginin iki nedeni var. İlki, ikinci Rusya-Afrika zirvesi, ikincisi de Nijer’deki darbe. Her iki hadisenin de Kıta’nın geleceği üzerinde yansımaları olabilir.

Zirve, Afrika uğruna ikinci mücadelenin yoğun bir şekilde devam ettiğini gösterdi. İlk mücadele, 1885-1914 yılları arasındaki dönemde görülmüştü. Nijer’deki darbe ise Afrika’nın gelecekte izleyeceği siyasi yola dair soruları gündeme getiriyor.

İki gelişme de zirve yoluyla doğrudan ve darbe yoluyla dolaylı olarak Rusya ile bağlantılı. Nitekim bu hadiselerin gelişme biçimleri, Rusya’nın Afrika’da oynamayı arzuladığı rolü etkileyecek. Ancak iki gelişmenin etkisine dair bir yargıda bulunmak için henüz erken. Zirvenin etkisi, Afrika ülkeleriyle Rusya’nın, sonuç belgelerinde beyan edilen beklentilerinin hayata nasıl geçirileceğine bağlı olacak.  

cdfae
St. Petersburg’da Rusya-Afrika zirvesi sırasında göndere çekilen bayraklar. (Reuters)

Bu olayların geleceğe ve Afrika’ya etkisini değerlendirmek için Kıta’nın son iki yüzyıllık tarihini gözden geçirmek faydalı olabilir.

Afrika uğruna ilk mücadele, Avrupalı sömürgeci güçlerin, zengin doğal kaynaklarından yarar sağlamak için Kıta’yı böldüğü dönemde yaşandı. Daha sonra, 20’nci yüzyılın geri kalanında Afrika, siyasi bağımsızlık mücadelesine girişti. Bu aşamada birçok ekonomi ve hükümet modeli denendiyse de çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Afrika, Soğuk Savaş sırasında Doğu ile Batı arasındaki rekabette de ikincil bir noktaydı. Tüm bunlar, Afrika’nın gerçek potansiyellerini işletmesine engel oldu.

Afrika ülkelerinin çoğu, Birleşmiş Milletler’de de dahil olmak üzere Ukrayna meselesinde Rusya karşıtı tutumlar benimsemekten kaçınmış olsa da Rusya ile olan ilişkilerinde bir güvensizlik oluşmaya başladı.

Bununla beraber 21’inci yüzyılın başından itibaren Afrika, tekrar uluslararası ilgi dairesine girdi. Bunu ‘Afrika uğruna ikinci mücadele’ olarak adlandırabiliriz. Ancak bu sefer mücadele, Afrika’nın doğal kaynaklarından fayda sağlamakla sınırlı kalmayarak onun pazarlarına, işgücüne, iletişim hatları boyunca uzanan ticaret yolları ile Atlantik ve Hint okyanuslarındaki ana deniz ticareti yollarına erişime kadar varıyor.

Dış güçlerin kullandığı araçlar ve koşullar bu sefer farklı olabilir, ama genel hedefler büyük ölçüde aynı: Afrika’nın muazzam potansiyellerinden istifade etmek. Bununla birlikte sonuç, bu defa Afrika ülkeleri için sıfır olmayacak. Zira bu kıta ülkeleri, kendilerini ulusal ve kitlesel çıkarlarını temin etmek için daha iyi konumlandıracak şekilde gelişti.

Ana oyuncular da değişti. Şöyle ki ilk mücadele Avrupalı güçleri kapsıyordu. İkinci mücadele ise birçok oyuncuyu içine alıyor. Kıta’da halen büyük çıkarları olan geleneksel Avrupalı güçlerin yanı sıra Çin, ABD, Japonya ve Rusya da bugün önemli oyuncular haline geldiler. Daha düşük seviyede Brezilya, Türkiye, Suudi Arabistan Krallığı, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta İran gibi ülkeler de bu bölgeye giderek daha fazla ilgi gösterir oldu.

Fransa ile Birleşik Krallık’ı hariç tutarsak, Rusya’nın Afrika’daki tecrübesi ana rakiplerine kıyasla çok daha uzun, daha yoğun ve geniş. Nitekim Sovyetler Birliği, 1950’li yıllardan itibaren Afrika’ya büyük bir ilgi gösterdi ve buradaki sömürgeciliğin sona ermesi için sürece destek verdi. Bu ilgi, Sovyetler Birliği 1991 yılında çökene kadar da gelişmeye devam etti.

1960’lardaki bağımsızlık on yılından sonra yaşanan siyasi ve toplumsal kargaşa ile zayıf ekonomik büyüme döneminin ardından 2000 yılında Afrika’nın talihi dönmeye başladı. Bu, Rusya ekonomisinin petrol, gaz ve emtia artışı sayesinde toparlanmasıyla aynı zamana denk geldi.

Ancak Rusya için dönüm noktası, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2006 yılında Afrika kıtasına gerçekleştirdiği ilk ziyaretten sonra geldi. O zamandan bu yana Rusya ile Afrika ülkeleri arasındaki ilişkiler önemli ölçüde gelişti ve 2019’da Soçi’de düzenlenen ilk Rusya-Afrika zirvesiyle doruk noktasına ulaştı. İlk zirve, Rusya için elverişli koşullarda gerçekleşti. Nitekim ekonomisi büyüyordu ve Rusya, bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin işgal ettiği konumu geri kazanmasını sağlayacak kadar büyük kaynaklar biriktirmişti.

Tasarrufu altındaki bol kaynaklar, (Kırım yarımadasının 2014’te ilhak edilmesinden ötürü Batı hariç) bazen birbirlerine düşman olan ülkelerin büyük çoğunluğuyla dengeli ilişkiler, Güney Yarım Küre (Küresel Güney) ülkelerinin birçoğunun taklit etmek istediği bir siyasi model ve Suriye’deki performansıyla güçlenen bir ordu sayesinde Rusya, Afrika’da temel bir oyuncu ve uluslararası sahada büyük bir güç olarak rolünü geri kazanmaya başladı.

O zamandan sonra Rusya, ters rüzgârlarla karşı karşıya kaldı. Önce, 2020 yılında Kovid-19 salgını geldi, sonra da 2022’de Ukrayna krizi. Salgın, ilk zirvenin beklentilerini ve planlarını boşa çıkardı.

Afrika ülkelerinin çoğu, BM’de de dahil olmak üzere Ukrayna meselesinde Rusya karşıtı bir tutum benimsemekten kaçınmış olsa da Rusya ile ilişkilerinde bir güvensizlik duygusu peyda olmaya başladı.

Afrika ülkeleri, savaşın neticesinde tahıl fiyatlarının yükselmesinden ötürü orantısız bir zarar gördü. Bununla birlikte Rusya’nın davranışları da Moskova’nın uluslararası sınırların dokunulmazlığına duyduğu saygıya dair soruları da gündeme getirdi ki bu dokunulmazlık, Afrika ülkeleri için temel bir ilkedir ve Afrika Birliği’nin selefi olan Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi’nde yer alır.

Rusya, Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha ağır yaptırımlara maruz kaldığı için kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanmaya ihtiyaç duyuyor.

Bunun bir sonucu olarak, aslında 2022 yılında düzenlenmesi kararlaştırılan ikinci zirve, Temmuz 2023’e ertelendi. Üstelik Rusya için daha az uygun koşullarda gerçekleşti. Zirve, Rusya ve Çin ile Batı arasında artan rekabet bağlamında şekillendi ki bu, Afrika ülkelerini rahatsız eden bir durum. Rusya’nın ana rakipleri, bir miktar önde. Nitekim Çin, Avrupa Birliği, Türkiye ve ABD, Afrika ile olan zirvelerini 2021’den 2022’ye kadarki dönemde gerçekleştirdi.

axscdwf
28 Temmuz’da St. Petersburg’da düzenlenen Rusya-Afrika zirvesine katılan liderlerin hatıra fotoğrafı. (AFP)

Bu sefer Rusya’nın Afrika’ya olan ilgisi fazladan bir önem ve ihtiyaç kazandı. Şöyle ki Rusya, Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha ağır yaptırımlara maruz kaldı. Bu yüzden de kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanması gerek. Bu, yakın zamanda ilan edilen Rus dış politika anlayışına da açıkça yansıyor. Güney Yarım Küre’nin temel bir parçası olması itibarıyla Afrika’ya, çok kutuplu yeni bir dünya düzeni oluşturma çabasında önemli bir rol veriliyor.

Özellikle Afrika’daki maden zenginliği ve enerji talebi Rusya’ya, değerli madenler ve nadir toprak unsurları tedarikini artırmak ve aynı şekilde enerji projelerine ilişkin dış gelirleri güvence altına almak amacıyla, Batı yaptırımlarını bir kez daha aşması için stratejik öneme sahip bir alan sağlıyor. 

İkinci zirve, bu koşullarda gerçekleşti. Bunun için Afrika’nın temsil düzeyinin ilk zirvedeki temsil düzeyinden daha düşük olması garip değil. İlk zirveye 54 Afrika ülkesi ve 46 devlet başkanı katılmıştı. İkinci zirveye ise 48 ülke katıldı ve bunların sadece 27’si devlet başkanı, başkan vekili ya da başbakan tarafından temsil edildi.

Rusya, zirvede Afrika ile ortak kabul ettiği şu tutumları vurguladı: Çok kutuplu bir dünya düzeni arayışı, güvenlik iş birliği ve terörle mücadele, Batı’dan ekonomik bağımsızlık ve aile değerleri.

Afrikalı liderler de buna şunları ekledi: Gıda güvenliği, teknoloji aktarımı, yatırımlar, ihracatlarının pazarlara erişimi ve diğer benzer şeyler.

Zirve bildirisi, hem Rusya’nın hem de Afrika ülkelerinin gerçekleştirmek istediği ortak hedefleri yansıtıyordu: Küresel finans yapısının yeniden inşası da dahil olmak üzere daha adil ve çok kutuplu bir dünya düzeni kurulması, sömürgeciliğin Afrika ülkelerine verdiği zararın tazmin edilmesi ve sömürgecilerin taşıdığı kültür hazinelerinin iade edilmesi ve devletlerin egemenliğini baltalamayı amaçlayan yeni sömürgeci politikaların tezahürlerine karşı konması. Ayrıca ticaretin, ekonomik ve yatırım iş birliğinin ve teknoloji aktarımının güçlendirilmesi, Afrika Kıtası’nda gıda ve enerji güvenliğinin sağlanması, enerji dönüşümü alanında iş birliği yapılması.

Zirve kararlarını hayata geçirecek Rusya-Afrika Ortak Eylem Planı’na ek olarak üç başka bildiri daha kabul edildi. Bunlardan ilki, uzayda silahlanma yarışının engellenmesi; ikincisi, bilgi güvenliği konusunda iş birliği yapılması, üçüncüsü de terörle mücadelede iş birliğinin güçlendirilmesi ve kalıcı yeni bir Rusya-Afrika güvenlik mekanizmasının oluşturulması hakkında. Ayrıca her yıl Rusya-Afrika parlamento forumu düzenlenecek. Zirvede Rusya’nın Afrika ülkelerinin borç yükünü azaltmak için 90 milyon dolardan fazla kaynak ayıracağı ilan edildi. Moskova, 23 milyar dolarlık borcunu iptal ederek Afrika’nın Moskova’ya olan borcunun yüzde 90’ını kapatmış oldu.

Çin, ABD ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Kıta’yı büyük güçler arasındaki rekabet alanına itti.

Yabancı güçler, Afrika ile olan ilişkilerine dair umutlarını artırırken Afrika ülkeleri de bu güçler arasındaki rekabetten devşirmek istediği faydalara ilişkin hırslı arzulara sahip. Bu beklentiler ile arzular arasındaki etkileşim, Afrika’nın geleceğini belirleyecek.

Çin, ABD ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Kıta’yı büyük güçler arasındaki rekabet sahasına itti.

Rusya’ya gelince… Rusya’nın Afrika Kıtası’ndaki toplam ayak izi, ana rakipleriyle karşılaştırıldığında ikincil kalıyor. Ancak askerî iş birliği ile terörle mücadele (Nitekim Rusya, 2017’den 2021’e kadar kıtanın en büyük silah tedarikçisiydi ve Kıta’ya yapılan tüm silah ithalatının yüzde 44’ünü oluşturuyordu), enerji (nükleer enerji de dahil) ve madencilik faaliyetlerini bu karşılaştırmanın dışında tutuyoruz.

Rusya muhtemelen, özellikle yatırımlar ile para ve kalkınma yardımları söz konusu olduğunda Afrika ülkelerinin tüm beklentilerini karşılayabileceği bir durumda olmayacak. Bunu telafi etmek için Rusya, Avrasya Ekonomik Birliği ile BRICS’i devreye sokarak çabalarını güçlendirmeye çalışıyor.

Afrika ülkeleri açısından Rusya; teknik deneyiminin bolluğu, iş birliğine koşulsuz yaklaşımı ve Batı’yı dengeleyici bir güç olarak küresel konumu dolayısıyla çekici bir ortak. Afrika’nın enerji ihtiyacı ve yeşil enerjiye geçiş meseleleri, Batı’nın çifte standartları ve bu meselelere değinme gereği duyulmaması karşısında giderek daha fazla siyasallaştı ve çerçevelendi. Bundan hareketle Rusya’nın Batı’yı dengeleyici konumu önümüzdeki yıllarda daha fazla ilgi görebilir.

Buna ek olarak halihazırda Batı’nın yaptırımlarına uğrayan, Batı karşıtı bir tutum benimseyen, terörle mücadeleye ve güvenliğe odaklanan askerî rejimler (ki sayıları artabilir), Rusya’nın Afrika’daki çıkarlarını güçlendirmek için umut vaat eden bir platform teşkil ediyor.

Bugün Afrika Kıtası’nın GSYİH’si 3 trilyon ABD dolar. Kıta, büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olmasıyla gerçek bir ekonomik büyüme vaat ediyor. Ayrıca modern dünyamızı destekleyen hayati maden kaynaklarının yaklaşık yüzde 30’una da ev sahipliği yapıyor. Üstelik kıtanın verimli, ama tam olarak istifade edilmeyen toprakları gıda üretimi için büyük bir imkâna sahip. Afrika, dünyadaki yağmur ormanlarının da yüzde 30’unu barındırıyor. Bu yüzden iklim yönetiminde oynadığı önemli rol küçümsenemez. Bu noktada şunu da kaydedelim: Afrika, bu yüzyılın sonunda dünya nüfusunun yüzde 40’ına ev sahipliği yapıyor olacak ve önümüzdeki otuz yıl gençlerin sayısında 500 milyondan fazla artışa sahne olacak. Yani toplam küresel işgücünün yaklaşık yüzde 42’si Afrika’da olacak.

Afrika; çevresel bozulma, salgınlar, enerji güvenliği, terörizm ve gıda güvenliği gibi sınırları aşan küresel zorlukların çözümünde merkezî bir rol oynuyor. Kıta’nın önemi; modern ekonomiye yön veren lityum, kobalt, nikel vd. temel madenlerin tedarikinin sürdürülmesine kadar da uzanıyor. Ayrıca Afrika’nın devasa işgücü, 21’inci yüzyıl ve sonrasındaki işler için gerekli becerilerle donatılırsa bu, sadece bölge için değil, bir bütün olarak küresel ekonomi için bir nimet olacak. Ama bu, dünyanın hem doğusu hem de batısındaki büyük ekonomilerin Afrika ile, bu imkânlardan faydalanmalarına izin verecek türde ilişkiler kurma yeteneklerine bağlı.

vfbeg
Rusya-Afrika zirvesine katılanlar, 30 Temmuz’da Rusya Donanma Bayramı’nda düzenlenen askerî geçit törenini izledi. (Reuters)

Gerekli yatırımların yapılması halinde Afrika’nın bu sorunların çözümüne etkin bir şekilde katkı sunabileceği, zayıf noktaları doğru şekilde ele alınmazsa da dünya için giderek artan zorluklar oluşturacağı söyleniyor.

Sonuç olarak Rusya ve Afrika bazı ortak hedefler ve çıkarlarda buluşsa da güçlendirilmiş bir ilişkinin meyvelerini toplamak için her iki tarafın da üstesinden gelmesi gereken zorluklar var.

Öncelikle, özellikle Rusya ve Afrika’daki iş çevrelerinde iş birliğinin faydalarına dair bilinç düzeyinin artırılması gerekiyor.

İkincisi, Rusya’nın ticaret ve yatırım geleceği söz konusu olduğunda Afrika’nın beklentilerinin yönetilmesi lazım.

Üçüncüsü, Batı’nın dayattığı ağır yaptırım rejimiyle başa çıkmak için düzenlemeler yapılmalı.

Afrika ülkelerinin, Rusya ile ilişkilerini, Batı’ya ve özellikle de AB’ye karşı devam eden bağımlılığını tehlikeye atmadan güçlendirmek için bir yol bulması gerekecek.

Çin’in yanı sıra Rusya’nın Afrika’da sahip olduğu tek ayrıcalık, iş birliğinin koşulsuz gelmesidir. Afrika uğruna mücadele devam edecek ve belki de önümüzdeki yıllarda yoğunlaşacak. Afrika’nın önündeki zorluk, bu rekabeti kendi lehine nasıl döndüreceği olacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
TT

Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)

Antoine el Hac

Küresel ekonomiyi tehdit eden riskler artık yalnızca büyümenin yavaşlaması, fiyatların yükselmesi veya borçların birikmesiyle sınırlı değil. Asıl tehlike, bu krizlerin birbirini beslemesinde yatıyor. Bunların en önemlisi olan borç krizi ise uluslararası çatışmaların arttığı, ittifakların değiştiği, enerji, kaynaklar ve sermaye üzerindeki rekabetin yoğunlaştığı bir ortamda giderek daha karmaşık bir hâl alıyor.

Öncelikle vurgulamak gerekir ki, borç krizi savaşlarla başlamıyor. Ancak savaşlar bu süreci hızlandırabiliyor. Krizin kökleri, yıllar boyunca artan borçlanmaya, finansman maliyetlerinin yükselmesine ve kamu yükümlülüklerinin büyümesine dayanıyor. Mevcut dönemi daha tehlikeli kılan ise ülkelerin krizlerin sonuçlarıyla mücadele etmek için borçlanmaya ihtiyaç duyması, buna karşılık aynı şokların borçlanma maliyetlerini artırarak geri ödeme kapasitelerini zayıflatması.

Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)
Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)

Borçlar ve ekonomik egemenlik

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre gelişmekte olan ülkelerin iç ve dış borçlarının toplamı 2025 yılında yaklaşık 35 trilyon dolara ulaştı. Aynı dönemde faiz yükü de kaygı verici seviyelere yükseldi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'na (UNDP) göre ortalama bir gelişmekte olan ülke, kamu gelirlerinin yaklaşık yüzde 9,5'ini faiz ödemelerine ayırıyor. Bu, son 25 yılın en yüksek oranı.

Ancak sorun yalnızca borcun büyüklüğünden ibaret değil. Borcun çevrilme maliyeti ve yeniden finansman koşulları da büyük önem taşıyor. Faiz oranlarının düşük olduğu dönemlerde borçlanan ülkeler, bugün daha ağır koşullarda yeni borç yükümlülükleriyle karşı karşıya kalıyor. Üstelik kamu gelirleri, artan yükümlülükleri karşılayacak hızda büyümüyor. Uzun vadede borcunu ödeme kapasitesine sahip bir ülke bile borçlarını yenileyememesi veya yeniden yapılandıramaması durumunda ciddi bir likidite krizi yaşayabiliyor.

Finansman ihtiyacının ülkelerin dış politika tercihlerini etkileyen bir unsura dönüşmesiyle birlikte, mesele jeopolitik bir boyut kazanıyor. Finansal seçenekler daraldıkça alacaklılarla, uluslararası kuruluşlarla ve kredi ya da yatırım sağlayabilecek ülkelerle ilişkiler daha fazla önem kazanıyor. Böylece borçlar yalnızca mali bir yükümlülük olmaktan çıkıyor; özellikle dış finansman kaynakları sınırlı olan ülkelerin siyasi ve ekonomik hareket alanını daraltan bir faktöre dönüşebiliyor. Buna karşılık mali açıdan güçlü ülkelerin siyasi nüfuzu da artıyor.

Mali açıdan yeterli güce sahip olmayan ülkelerin, özellikle gerilimli bölgelerde bulunmaları veya çatışmalara sahne olmaları hâlinde ciddi risklerle karşı karşıya kaldıkları açık. Özel sektör alacaklılarıyla borçların yeniden yapılandırılması yıllar sürebiliyor. Bu durum belirsizlik dönemini uzatırken, yatırımların ve ekonomik büyümenin yeniden canlanmasını da geciktiriyor.

Enerji, savaşlar ve silahlanma yarışı

Finansman krizlerinin küresel ekonominin can damarı olan enerji piyasalarındaki dalgalanmalarla aynı dönemde gerçekleşmesi riskleri katlıyor. Enerji fiyatlarında yaşanan kalıcı artışlar üretim, ulaşım ve gıda maliyetlerini yükseltiyor. Enerji ithalatçısı ülkeler ise daha yüksek dış ödeme faturaları, para birimleri üzerindeki baskı ve ilave finansman ihtiyacıyla karşı karşıya kalıyor.

Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)
Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)

Merkez bankaları ise son derece zor bir denklemle karşı karşıya. Enflasyonla mücadele etmek için faiz oranlarını yüksek tutmaları durumunda hükümetlerin, şirketlerin ve hane halklarının borçlanma maliyetleri artıyor. Faizleri hızlı biçimde düşürmeleri hâlinde ise arz ve talep arasındaki dengesizliklerden kaynaklanan yeni enflasyon baskılarıyla karşılaşabiliyorlar. Bunun yanı sıra para birimlerinin değer kaybetmesi riski de ortaya çıkıyor.

Böylece herhangi bir jeopolitik şok, enerji piyasalarından para politikasına, oradan da tahvil piyasalarına ve kamu bütçelerine yayılıyor.

Bu finansal açmaz yalnızca gelişmekte olan ülkelerle sınırlı değil. Büyük ekonomilerin artan finansman ihtiyaçları ve savunma harcamalarındaki yükseliş, hükümetleri küresel tasarruf kaynakları için rekabete itiyor. Örneğin, savaşın sürdüğü Ukrayna'nın kamu borcu 212 milyar doları aşarken, rakibi Rusya'nın borcu 491 milyar doların üzerine çıkıyor. Avrupa Savunma Ajansı verilerine göre Avrupa Birliği'nin 27 üyesi 2026 yılında yaklaşık 454 milyar avro, yani gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2,4'ü oranında savunma harcaması yapacak.

Bunlara, özellikle yapay zekâ alanında faaliyet gösteren büyük teknoloji şirketlerinin veri merkezleri ve dijital altyapıya yönelik dev yatırımlarını finanse etmek için borç piyasalarına yönelmesi de eklenirse, daha küçük ve kırılgan borçlular açısından finansman maliyetleri yükselebilir.

Böylece stratejik gücü artırmanın araçları olarak görülen silahlanma yarışı ve teknolojik yatırımlar, kalkınma, temel kamu hizmetleri ve altyapı için finansmana ihtiyaç duyan ülkelerin mali hareket alanını daraltabilir.

Uluslararası reformlar uygulama sınavında

Uluslararası toplumun bu sorunlarla mücadeleye sıfırdan başlamadığını belirtmek gerekir. İspanya'nın Sevilla kentinde 2025 yılında düzenlenen Dördüncü Uluslararası Kalkınma Finansmanı Konferansı, borç yönetiminin iyileştirilmesini ve borçlu ülkelerin şoklarla mücadele kapasitesinin artırılmasını amaçlayan girişimlere ivme kazandırdı.

Bu girişimler arasında doğal afetler veya krizler sırasında borç ödemelerinin askıya alınması, borçların kalkınma finansmanı karşılığında takas edilmesi ve borçların yeniden yapılandırılmasının kolaylaştırılması bulunuyor.

Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)
Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)

İklim kaynaklı, askerî ve finansal risklerin iç içe geçtiği bir dünyada bu araçlar büyük önem taşıyor. Borç ödemelerinin askıya alınması, olağanüstü bir şoktan etkilenen ülkelere kaynaklarını borç servisine harcamak yerine acil ihtiyaçlara yönlendirme fırsatı sağlayabilir. Borç takası uygulamaları ise mali yükün hafifletilmesini, yenilenebilir enerji yatırımları, eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve altyapının modernleştirilmesi gibi kalkınma projelerinin finansmanına bağlayabilir.

Ancak bu girişimlerin etkili olabilmesi, ne kadar hızlı uygulandıklarına ve alacaklıların sürece katılmaya ne ölçüde istekli olduklarına bağlı. Ağır baskı altındaki ülkeler, reformların somut mekanizmalara dönüşmesi için yıllarca bekleyemez. Bu nedenle kalkınma bankalarının sağladığı uygun koşullu finansmanın genişletilmesi, mali garantilerin güçlendirilmesi ve krizlere hızlı müdahale mekanizmalarının oluşturulması gerekiyor.

Bu çerçevede Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, Eylül 2026'da yoksul ülkelerde borç sürdürülebilirliğinin değerlendirilmesine ilişkin reformları onayladı. Reformlar, ülke içi ve uzun vadeli risk analizlerinin iyileştirilmesini de kapsıyor. Revize edilen çerçevenin 2027'nin ikinci yarısında uygulanmaya başlanması bekleniyor.

Tasarruf politikaları krizden çıkış stratejisi değil

Hükümetler bütçe açığını kontrol altına almak amacıyla harcamaları kısmaya yönelebilir. Ancak tasarruf politikaları tek başına borç sürdürülebilirliğini garanti etmiyor. Altyapı, eğitim ve sağlık yatırımlarının azaltılması kısa vadede mali baskıyı hafifletebilir; ancak uzun vadede verimliliği, ekonomik büyümeyi ve gelecekteki kamu gelirlerini zayıflatır. Kamu hizmetlerinin gerilemesi ve istihdam olanaklarının daralması da toplumsal gerilimleri artırabilir ve artık seçimlerin bile sona erdiremediği siyasi istikrarsızlığı derinleştirebilir.

Dolayısıyla mali disiplin ile üretken yatırımların bir arada yürütülmesi, iç ve dış borç yönetiminin iyileştirilmesi, döviz kuru dalgalanmalarından ve ülkeleri sürekli borçlanma döngüsünde tutabilecek yeniden finansman risklerinden kaynaklanan tehlikelerin azaltılması gerekiyor. Arjantin bunun açık örneklerinden biri. Uluslararası düzeyde ise en kırılgan ülkelerin yeniden borç batağına sürüklenmeden kalkınmayı finanse edebilmeleri sağlanmalı.

Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)
Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak küresel borç krizini, uluslararası çıkarlar haritasını yeniden şekillendiren jeopolitik dönüşümlerden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre savaşlar enerji maliyetlerini yükseltiyor, stratejik rekabet askerî harcamaları artırıyor, yüksek faiz oranları mali seçenekleri daraltıyor; hükümetler ve şirketler ise finansman kaynakları için giderek daha fazla rekabet ediyor.

Asıl tehlike tek bir ülkenin borçlarını ödeyemez hâle gelmesi değil; çok sayıda ülkede finansman krizlerinin aynı anda yaşanması ve mali baskıların bir kalkınma ve istikrar krizine dönüşmesi. Borç servisinin maliyeti yatırımları engelleyecek seviyelere ulaştığında mesele bütçelerin ve rakamların ötesine geçiyor. Bu durum, küresel ekonomik sistemin büyük güçlerin çıkarları ile daha az zengin ülkelerin büyüme, istikrar ve barış içinde yaşama hakkı arasında denge kurabilme kapasitesini sınayan bir teste dönüşüyor.


Trump, İran konusunda karar aşamasında... Seçim yenilgisi seçeneklerini daraltıyor

24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
TT

Trump, İran konusunda karar aşamasında... Seçim yenilgisi seçeneklerini daraltıyor

24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, perşembe günü ulusal güvenlik ekibiyle gerçekleştirdiği toplantının ardından geniş çaplı savaşın yeniden başlatılması konusunda “yakında” karar vereceğini açıklayarak, İran'la yaşanan gerilimi yeniden askerî tırmanma ihtimaliyle karşı karşıya bıraktı. Ülkenin geri kalanını da yok etmeyi tercih etmediğini ancak bunu yapmak zorunda kalabileceğini söyleyen Trump, olası saldırıları İran'ın nükleer programının yeniden kapasite kazanmasının engellenmesi şartına bağladı.

Trump'ın açıklamaları, Cumhuriyetçilerin ara seçimlerdeki yenilgisinin ardından yapıldı. Seçim sonuçları, başkanın karar alacağı siyasi ortamı değiştirse de elindeki güç araçlarını ortadan kaldırmadı.

Tahran, seçim sonuçlarını kendi zaferi olarak sunmaya çalışırken, Amerikan seçmeninin başkanın partisini cezalandırması ABD'nin askerî açıdan yenilgiye uğradığı anlamına gelmiyor. Ancak bu sonuç Trump'ı daha zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor: İç politikada kendisini zayıflatan bir çatışmayı, rakibi karşısında geri adım atmış görünmeden nasıl sona erdirebilir?

Şarku'l Avsat’a konuşan uzmanlar, seçim sonuçlarının çatışmayı birbirine zıt iki yönde etkileyebileceğini değerlendiriyor. Buna göre sonuçlar, yıpranmış iki taraf arasında bir uzlaşma için fırsat yaratabileceği gibi, İran'ın zafer ilan etmesini önlemek isteyen Trump'ı gerilimi daha fazla artımaya da yöneltebilir.

Üç seçenek

Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte (Reuters).
Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte (Reuters).

Axios'un haberine göre Trump üç seçeneği değerlendiriyor: Yeni saldırılar düzenlemek, İran yönetimini ekonomik açıdan daha fazla sıkıştırmayı sürdürmek veya önemli Amerikan tavizlerini içeren bir anlaşmaya ulaşmak.

Ancak bu seçeneklerin hepsi aynı sorunda düğümleniyor: İran'a zarar verme kapasitesine sahip olmak, Beyaz Saray'ın istediği siyasi sonucu elde etmeyi garanti etmiyor.

Yeni saldırılar İran'ın askerî kapasitesine daha fazla zarar verebilir ancak yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbetini tek başına belirleyemez veya Tahran'ın müfettişlerle iş birliği yapmasını garanti altına alamaz.

Ekonomik ablukanın sürdürülmesi baskıyı devam ettirebilir, ancak İran'ın misilleme riskini ve deniz ulaşımındaki aksama ihtimalini de uzatır. Bir anlaşmaya varılması ise her iki tarafın da kendi kamuoylarına kabul ettirebileceği adımlar atmasını gerektiriyor. Zira taraflar hem taleplerinin hem de söylemlerinin dozunu yükseltmiş durumda.

Axios, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) büyük çaplı askerî operasyonların yeniden başlatılması ihtimaline karşı hazırlıklarını sürdürdüğünü ancak henüz yeni bir talimat almadığını bildiriyor.

Üçüncü bir uçak gemisi grubunun bölgeye ulaşması da ilave işaret olabilir. Ancak Singapur'u ziyaret eden USS Theodore Roosevelt uçak gemisinin bölgeye kasım ayının ortasından önce ulaşması beklenmiyor. Bu durum askerî hazırlığın göstergesi olmakla birlikte, saldırının kesin tarihi veya gerçekleşmesi için zorunlu bir koşul anlamına gelmiyor.

Ortadoğu Forumu araştırmacısı Michael Rubin, askerî operasyonların devam etmesini bekliyor. Şarku'l Avsat’a konuşan Rubin, Trump'ın aldığı herhangi bir karara bağlı kalacağına inanmanın “aptallık” olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte, İran'ın zafer kazanmış gibi görünmesi hâlinde Trump'ın siyasi mirasının son derece olumsuz etkileneceğini ve bu nedenle saldırganlığını artıracağını değerlendiriyor.

Rubin, Trump'ın yeniden seçimlere katılmak zorunda olmadığını belirterek, Kongre'nin başkanın hamlelerini yasa dışı bulması durumunda bile fiilen ne yapabileceğini sorguluyor.

Rubin'in değerlendirmesi önemli bir motivasyona işaret ediyor: Seçim yenilgisi, başkanı iç siyasete çekilmek yerine kaybını telafi edecek bir dış politika başarısı aramaya yöneltebilir. Ancak bu, Trump'ın davranışlarına ilişkin bir öngörüden ibaret; kararın kesinleştiğini gösteren bir kanıt değil.

Felce uğratmayan kısıtlamalar

Enerji ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemiler (Reuters)
Enerji ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemiler (Reuters)

Seçim sonuçları başkanı otomatik olarak yetkisiz veya etkisiz bir konuma getirmiyor. Ayrıca yeni seçilen Kongre, sonuçların açıklanmasıyla birlikte yetkilerini hemen devralmıyor. Yeni Kongre'nin görev süresi 3 Ocak'ta başlayacak. Dolayısıyla seçim yenilgisinin doğrudan siyasi etkisi ile yeni çoğunluğun denetim ve yasama araçlarını kullanmaya başlaması arasında bir zaman farkı bulunuyor.

Bununla birlikte Kongre'nin rolünü yalnızca sözlü itirazlarla sınırlamak doğru değil. Kongre; bütçe ödenekleri, denetim ve hesap verebilirlik mekanizmaları ile askerî güç kullanımına ilişkin yasama yetkilerine sahip. Ancak bu araçların bağlayıcı kısıtlamalara dönüşmesi için siyasi uzlaşma ve belirli prosedürlerin tamamlanması gerekiyor. Ayrıca başkanlık vetosuyla da karşılaşılabilir.

Bu nedenle seçim sonuçları tek başına yeni bir saldırıyı engellemiyor ancak uzun süreli bir askerî operasyonun finansmanını sağlamayı ve buna siyasi destek oluşturmayı zorlaştırabilir.

Trump üzerindeki en yakın kısıtlamalardan biri de siyasi nitelik taşıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance, seçim yenilgisinin nedenlerine ilişkin değerlendirmesinde savaşın kamuoyunda yeterli desteğe sahip olmamasının göz ardı edilmesine dikkat çekmişti.

Yeni bir gerilim artışı enerji maliyetlerini yükseltir veya kayıpları büyütürse, Cumhuriyetçi Parti içindeki ayrışmayı derinleştirebilir ve yönetimin diğer önceliklerini hayata geçirme kapasitesini zayıflatabilir.

Bu nedenle Trump'ın savunulabilir bir sonuç olarak sunabileceği hedefleri belirlemesi gerekiyor. Bunlar doğrulanabilir nükleer kısıtlamalar, deniz ulaşımının yeniden güvence altına alınması veya daha iyi şartlarda savaşın sona erdirilmesi olabilir.

Aksi hâlde yalnızca daha fazla yıkıma odaklanılması, seçimlerden önce de gündeme gelen temel soruyu yeniden ortaya çıkarabilir: Askerî kazanımlar nasıl kalıcı bir siyasi uzlaşmaya dönüştürülebilir?

Müzakere penceresi

Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in Tahran'daki görüşmesinden, (Arşiv-İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)
Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in Tahran'daki görüşmesinden, (Arşiv-İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)

Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Alex Vatanka, bu tablonun daha önce de yaşandığını belirterek, Trump'ın çatışmayı sona erdirme konusunda defalarca başarısız olduğunu ve zaferin nasıl tanımlanacağına henüz karar vermediğini söylüyor.

Şarku'l Avsat’a konuşan Vatanka, Trump'ın yarın ABD adına zafer ilan ederek savaşı sona erdirebileceğini, ancak “İran'ın da söyleyecek sözü olduğunu” belirtiyor. Ona göre belirsizliğin temel kaynağı da bu.

Bununla birlikte Vatanka, seçim sonuçlarının diplomasiye kapı aralayabileceği görüşünde. Trump siyasi açıdan zayıflamış durumda, Demokratlar savaşın yönetimi konusunda kendisine hesap soracak ve İran da ciddi sıkıntılar yaşıyor. Bu nedenle Vatanka, “Her iki tarafın da siyasi anlaşmaya varmak için geçerli nedenleri bulunuyor” değerlendirmesinde bulundu.

Tahran'ın Katar aracılığıyla Washington'a nükleer programına ilişkin bir öneri iletmesi ve müzakereler öncesinde kendi taleplerinin karşılanmasında ısrar etmesi, diplomatik hareketliliği destekleyen gelişmeler arasında yer alıyor. Bu bilgi Reuters tarafından aktarıldı.

Axios'a göre arabulucular, iki aşamalı bir düzenlemeyi ele alıyor. Buna göre ilk aşamada ablukanın kaldırılması ve dondurulmuş fonların serbest bırakılması karşılığında müfettişlerin saldırıya uğrayan tesislere erişimine izin verilmesi, ardından Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve nükleer müzakerelerin başlatılması öngörülüyor.

Ancak bu, üzerinde çalışılan öneri niteliğinde; henüz sonuçlandırılmış bir anlaşma değil.

Burada Trump'ın seçim yenilgisi ile İran'ın zaferi arasındaki fark ortaya çıkıyor. Seçim sonuçları Tahran'a propaganda açısından kullanabileceği bir zemin sağlıyor ancak ablukayı kaldırmıyor veya İran'ın askerî kapasitesini yeniden inşa etmiyor.

Trump'ın siyasi zayıflığının abartılı biçimde öne çıkarılması, Rubin'in öngördüğü gibi daha fazla gerilime yol açabilir. Buna karşılık bu durumun müzakere sürecinde değerlendirilmesi, Vatanka'nın işaret ettiği çıkış yolunu açabilir.

Seçimler, seçeneklerin siyasi maliyetini değiştirdi, ancak Trump'ın hangi yolu seçeceğini ve iki tarafın da yaşadığı yıpranmayı savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya dönüştürüp dönüştüremeyeceğini henüz belirlemedi.


Vance, İran'la müzakerelerin yeniden başlatılması için dolaylı temasları yürütüyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
TT

Vance, İran'la müzakerelerin yeniden başlatılması için dolaylı temasları yürütüyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in, yeni bir ateşkes anlaşmasına varılması ve müzakerelerin yeniden başlatılması amacıyla son iki hafta içinde İran'la yürütülen dolaylı görüşmelere bizzat katıldığı ortaya çıktı. Axios haber sitesi, söz konusu temaslar hakkında bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberinde bu bilgiyi aktardı.

Vance'in rolü, Washington'un savaştan çıkış arayışını yansıtıyor

Şarku’l Avsat’ın Axios'tan aktardığına göre Vance'in görüşmelere yoğun biçimde katılması, ABD'yi savaştan çıkarma sorumluluğunu üstlendiğini gösteriyor. Vance, savaşın Cumhuriyetçilerin bu haftaki seçimlerde aldığı ağır yenilgiden sorumlu olduğunu düşünüyor. Vance'in sürece dahil olması, dolaylı müzakerelerin son turunu ABD yönetimi içindeki en üst düzeyde yürütülen temaslar hâline getiriyor.

ABD'li yetkililer ve bölgesel kaynaklar, ABD Başkanı Donald Trump'ın şu aşamada diplomatik girişimlere ilerleme fırsatı vermeye hazır olduğunu ve herhangi bir anlaşmaya varılmasının mümkün olup olmadığını görmek istediğini belirtti.

Katarlı ve Pakistanlı arabulucularla neredeyse her gün temas

Görüşmeler hakkında doğrudan bilgi sahibi kaynaklar Axios'a, Vance'in İran'la yürütülen müzakereleri ele almak üzere Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir ve diğer arabulucularla neredeyse her gün temas kurduğunu belirtti.

ABD'nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Trump'ın danışmanı ve damadı Jared Kushner de bu diplomatik girişimlerde yer alıyor.

Kaynaklar, Vance'in Katarlı ve Pakistanlı arabulucularla birlikte önümüzdeki günlerde ABD ile İran arasında uzmanlar düzeyinde teknik bir toplantı düzenlenmesi ihtimalini görüştüğünü, ancak söz konusu toplantının henüz gerçekleştirilmediğini belirtti.

Vance, daha önce savaşa karşı çıkmış ve diplomatik çözümü savunmuştu

Vance, şubat ayının sonunda savaş başlamadan önce Trump'ın yakın çevresinde savaşa en fazla şüpheyle yaklaşan isimlerden biriydi. Vance, bunun yerine diplomatik bir çözüm bulunması çağrısında bulunmuştu.

Vance, nisan ayında İslamabad'da düzenlenen İran konulu zirvede ABD müzakere heyetine başkanlık etmiş, haziran ayında ise ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptıyla sonuçlanan görüşmelere bizzat katılmıştı.

Ardından İsviçre'de İran'la gerçekleştirilen doğrudan görüşmelerde ABD heyetine başkanlık etti. Görüşmeler, İran'ın Birleşmiş Milletler müfettişlerini nükleer tesislerini ziyaret etmeye davet etme taahhüdüyle sonuçlanmıştı.

Ancak İran Devrim Muhafızları kısa süre sonra gemilere yönelik saldırılarına yeniden başladı ve bu gelişme mutabakat zaptının çökmesine yol açtı.

Vance'ten İranlı yetkiliye müzakerelerin yeniden başlatılması mesajı

Axios'un haberine göre en dikkat çekici gelişme yaklaşık iki hafta önce yaşandı. Vance, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'ye bir mesaj göndererek, doğrudan müzakerelerin yeniden başlatılmasını önerdi.

Habere göre İranlı yetkililer, Vance'in mesajının müzakerelerin yeniden başlaması yönünde olumlu bir ivme oluşmasına katkı sağladığını ifade etti.

Arabuluculukta yavaş ilerleme, anlaşma ihtimaline ilişkin işaretler

Axios'a göre arabuluculuk girişimlerinde yer alan kaynaklar, görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini ancak bu ilerlemenin oldukça yavaş olduğunu ifade etti.

Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, dün akşam yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Son iki hafta boyunca, durumu kontrol altına almak ve gerilimi düşürmek için gerçekten çözüm bulma niyetinde olan ABD yönetimindeki yetkililerle birlikte çalıştık. Onların ve Tahran'daki sağduyulu isimlerin katkıları sayesinde durumun kontrolden çıkmasını önlemeyi başardık.”

Katar Başbakanı ayrıca, ara seçimlerin ardından da Trump yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü, ancak yönetimin başka meselelerle de ilgilenmesi nedeniyle temasların önceki günlerdeki yoğunlukta devam etmediğini belirtti.