Batı’nın örsü ile Rusya’nın vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği…

Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
TT

Batı’nın örsü ile Rusya’nın vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği…

Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)

Remzi İzzeddin Remzi

Afrika, geçtiğimiz temmuz ayı boyunca artan bir uluslararası ilgiye mazhar oldu. Bu ilginin iki nedeni var. İlki, ikinci Rusya-Afrika zirvesi, ikincisi de Nijer’deki darbe. Her iki hadisenin de Kıta’nın geleceği üzerinde yansımaları olabilir.

Zirve, Afrika uğruna ikinci mücadelenin yoğun bir şekilde devam ettiğini gösterdi. İlk mücadele, 1885-1914 yılları arasındaki dönemde görülmüştü. Nijer’deki darbe ise Afrika’nın gelecekte izleyeceği siyasi yola dair soruları gündeme getiriyor.

İki gelişme de zirve yoluyla doğrudan ve darbe yoluyla dolaylı olarak Rusya ile bağlantılı. Nitekim bu hadiselerin gelişme biçimleri, Rusya’nın Afrika’da oynamayı arzuladığı rolü etkileyecek. Ancak iki gelişmenin etkisine dair bir yargıda bulunmak için henüz erken. Zirvenin etkisi, Afrika ülkeleriyle Rusya’nın, sonuç belgelerinde beyan edilen beklentilerinin hayata nasıl geçirileceğine bağlı olacak.  

cdfae
St. Petersburg’da Rusya-Afrika zirvesi sırasında göndere çekilen bayraklar. (Reuters)

Bu olayların geleceğe ve Afrika’ya etkisini değerlendirmek için Kıta’nın son iki yüzyıllık tarihini gözden geçirmek faydalı olabilir.

Afrika uğruna ilk mücadele, Avrupalı sömürgeci güçlerin, zengin doğal kaynaklarından yarar sağlamak için Kıta’yı böldüğü dönemde yaşandı. Daha sonra, 20’nci yüzyılın geri kalanında Afrika, siyasi bağımsızlık mücadelesine girişti. Bu aşamada birçok ekonomi ve hükümet modeli denendiyse de çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Afrika, Soğuk Savaş sırasında Doğu ile Batı arasındaki rekabette de ikincil bir noktaydı. Tüm bunlar, Afrika’nın gerçek potansiyellerini işletmesine engel oldu.

Afrika ülkelerinin çoğu, Birleşmiş Milletler’de de dahil olmak üzere Ukrayna meselesinde Rusya karşıtı tutumlar benimsemekten kaçınmış olsa da Rusya ile olan ilişkilerinde bir güvensizlik oluşmaya başladı.

Bununla beraber 21’inci yüzyılın başından itibaren Afrika, tekrar uluslararası ilgi dairesine girdi. Bunu ‘Afrika uğruna ikinci mücadele’ olarak adlandırabiliriz. Ancak bu sefer mücadele, Afrika’nın doğal kaynaklarından fayda sağlamakla sınırlı kalmayarak onun pazarlarına, işgücüne, iletişim hatları boyunca uzanan ticaret yolları ile Atlantik ve Hint okyanuslarındaki ana deniz ticareti yollarına erişime kadar varıyor.

Dış güçlerin kullandığı araçlar ve koşullar bu sefer farklı olabilir, ama genel hedefler büyük ölçüde aynı: Afrika’nın muazzam potansiyellerinden istifade etmek. Bununla birlikte sonuç, bu defa Afrika ülkeleri için sıfır olmayacak. Zira bu kıta ülkeleri, kendilerini ulusal ve kitlesel çıkarlarını temin etmek için daha iyi konumlandıracak şekilde gelişti.

Ana oyuncular da değişti. Şöyle ki ilk mücadele Avrupalı güçleri kapsıyordu. İkinci mücadele ise birçok oyuncuyu içine alıyor. Kıta’da halen büyük çıkarları olan geleneksel Avrupalı güçlerin yanı sıra Çin, ABD, Japonya ve Rusya da bugün önemli oyuncular haline geldiler. Daha düşük seviyede Brezilya, Türkiye, Suudi Arabistan Krallığı, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta İran gibi ülkeler de bu bölgeye giderek daha fazla ilgi gösterir oldu.

Fransa ile Birleşik Krallık’ı hariç tutarsak, Rusya’nın Afrika’daki tecrübesi ana rakiplerine kıyasla çok daha uzun, daha yoğun ve geniş. Nitekim Sovyetler Birliği, 1950’li yıllardan itibaren Afrika’ya büyük bir ilgi gösterdi ve buradaki sömürgeciliğin sona ermesi için sürece destek verdi. Bu ilgi, Sovyetler Birliği 1991 yılında çökene kadar da gelişmeye devam etti.

1960’lardaki bağımsızlık on yılından sonra yaşanan siyasi ve toplumsal kargaşa ile zayıf ekonomik büyüme döneminin ardından 2000 yılında Afrika’nın talihi dönmeye başladı. Bu, Rusya ekonomisinin petrol, gaz ve emtia artışı sayesinde toparlanmasıyla aynı zamana denk geldi.

Ancak Rusya için dönüm noktası, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2006 yılında Afrika kıtasına gerçekleştirdiği ilk ziyaretten sonra geldi. O zamandan bu yana Rusya ile Afrika ülkeleri arasındaki ilişkiler önemli ölçüde gelişti ve 2019’da Soçi’de düzenlenen ilk Rusya-Afrika zirvesiyle doruk noktasına ulaştı. İlk zirve, Rusya için elverişli koşullarda gerçekleşti. Nitekim ekonomisi büyüyordu ve Rusya, bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin işgal ettiği konumu geri kazanmasını sağlayacak kadar büyük kaynaklar biriktirmişti.

Tasarrufu altındaki bol kaynaklar, (Kırım yarımadasının 2014’te ilhak edilmesinden ötürü Batı hariç) bazen birbirlerine düşman olan ülkelerin büyük çoğunluğuyla dengeli ilişkiler, Güney Yarım Küre (Küresel Güney) ülkelerinin birçoğunun taklit etmek istediği bir siyasi model ve Suriye’deki performansıyla güçlenen bir ordu sayesinde Rusya, Afrika’da temel bir oyuncu ve uluslararası sahada büyük bir güç olarak rolünü geri kazanmaya başladı.

O zamandan sonra Rusya, ters rüzgârlarla karşı karşıya kaldı. Önce, 2020 yılında Kovid-19 salgını geldi, sonra da 2022’de Ukrayna krizi. Salgın, ilk zirvenin beklentilerini ve planlarını boşa çıkardı.

Afrika ülkelerinin çoğu, BM’de de dahil olmak üzere Ukrayna meselesinde Rusya karşıtı bir tutum benimsemekten kaçınmış olsa da Rusya ile ilişkilerinde bir güvensizlik duygusu peyda olmaya başladı.

Afrika ülkeleri, savaşın neticesinde tahıl fiyatlarının yükselmesinden ötürü orantısız bir zarar gördü. Bununla birlikte Rusya’nın davranışları da Moskova’nın uluslararası sınırların dokunulmazlığına duyduğu saygıya dair soruları da gündeme getirdi ki bu dokunulmazlık, Afrika ülkeleri için temel bir ilkedir ve Afrika Birliği’nin selefi olan Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi’nde yer alır.

Rusya, Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha ağır yaptırımlara maruz kaldığı için kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanmaya ihtiyaç duyuyor.

Bunun bir sonucu olarak, aslında 2022 yılında düzenlenmesi kararlaştırılan ikinci zirve, Temmuz 2023’e ertelendi. Üstelik Rusya için daha az uygun koşullarda gerçekleşti. Zirve, Rusya ve Çin ile Batı arasında artan rekabet bağlamında şekillendi ki bu, Afrika ülkelerini rahatsız eden bir durum. Rusya’nın ana rakipleri, bir miktar önde. Nitekim Çin, Avrupa Birliği, Türkiye ve ABD, Afrika ile olan zirvelerini 2021’den 2022’ye kadarki dönemde gerçekleştirdi.

axscdwf
28 Temmuz’da St. Petersburg’da düzenlenen Rusya-Afrika zirvesine katılan liderlerin hatıra fotoğrafı. (AFP)

Bu sefer Rusya’nın Afrika’ya olan ilgisi fazladan bir önem ve ihtiyaç kazandı. Şöyle ki Rusya, Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha ağır yaptırımlara maruz kaldı. Bu yüzden de kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanması gerek. Bu, yakın zamanda ilan edilen Rus dış politika anlayışına da açıkça yansıyor. Güney Yarım Küre’nin temel bir parçası olması itibarıyla Afrika’ya, çok kutuplu yeni bir dünya düzeni oluşturma çabasında önemli bir rol veriliyor.

Özellikle Afrika’daki maden zenginliği ve enerji talebi Rusya’ya, değerli madenler ve nadir toprak unsurları tedarikini artırmak ve aynı şekilde enerji projelerine ilişkin dış gelirleri güvence altına almak amacıyla, Batı yaptırımlarını bir kez daha aşması için stratejik öneme sahip bir alan sağlıyor. 

İkinci zirve, bu koşullarda gerçekleşti. Bunun için Afrika’nın temsil düzeyinin ilk zirvedeki temsil düzeyinden daha düşük olması garip değil. İlk zirveye 54 Afrika ülkesi ve 46 devlet başkanı katılmıştı. İkinci zirveye ise 48 ülke katıldı ve bunların sadece 27’si devlet başkanı, başkan vekili ya da başbakan tarafından temsil edildi.

Rusya, zirvede Afrika ile ortak kabul ettiği şu tutumları vurguladı: Çok kutuplu bir dünya düzeni arayışı, güvenlik iş birliği ve terörle mücadele, Batı’dan ekonomik bağımsızlık ve aile değerleri.

Afrikalı liderler de buna şunları ekledi: Gıda güvenliği, teknoloji aktarımı, yatırımlar, ihracatlarının pazarlara erişimi ve diğer benzer şeyler.

Zirve bildirisi, hem Rusya’nın hem de Afrika ülkelerinin gerçekleştirmek istediği ortak hedefleri yansıtıyordu: Küresel finans yapısının yeniden inşası da dahil olmak üzere daha adil ve çok kutuplu bir dünya düzeni kurulması, sömürgeciliğin Afrika ülkelerine verdiği zararın tazmin edilmesi ve sömürgecilerin taşıdığı kültür hazinelerinin iade edilmesi ve devletlerin egemenliğini baltalamayı amaçlayan yeni sömürgeci politikaların tezahürlerine karşı konması. Ayrıca ticaretin, ekonomik ve yatırım iş birliğinin ve teknoloji aktarımının güçlendirilmesi, Afrika Kıtası’nda gıda ve enerji güvenliğinin sağlanması, enerji dönüşümü alanında iş birliği yapılması.

Zirve kararlarını hayata geçirecek Rusya-Afrika Ortak Eylem Planı’na ek olarak üç başka bildiri daha kabul edildi. Bunlardan ilki, uzayda silahlanma yarışının engellenmesi; ikincisi, bilgi güvenliği konusunda iş birliği yapılması, üçüncüsü de terörle mücadelede iş birliğinin güçlendirilmesi ve kalıcı yeni bir Rusya-Afrika güvenlik mekanizmasının oluşturulması hakkında. Ayrıca her yıl Rusya-Afrika parlamento forumu düzenlenecek. Zirvede Rusya’nın Afrika ülkelerinin borç yükünü azaltmak için 90 milyon dolardan fazla kaynak ayıracağı ilan edildi. Moskova, 23 milyar dolarlık borcunu iptal ederek Afrika’nın Moskova’ya olan borcunun yüzde 90’ını kapatmış oldu.

Çin, ABD ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Kıta’yı büyük güçler arasındaki rekabet alanına itti.

Yabancı güçler, Afrika ile olan ilişkilerine dair umutlarını artırırken Afrika ülkeleri de bu güçler arasındaki rekabetten devşirmek istediği faydalara ilişkin hırslı arzulara sahip. Bu beklentiler ile arzular arasındaki etkileşim, Afrika’nın geleceğini belirleyecek.

Çin, ABD ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Kıta’yı büyük güçler arasındaki rekabet sahasına itti.

Rusya’ya gelince… Rusya’nın Afrika Kıtası’ndaki toplam ayak izi, ana rakipleriyle karşılaştırıldığında ikincil kalıyor. Ancak askerî iş birliği ile terörle mücadele (Nitekim Rusya, 2017’den 2021’e kadar kıtanın en büyük silah tedarikçisiydi ve Kıta’ya yapılan tüm silah ithalatının yüzde 44’ünü oluşturuyordu), enerji (nükleer enerji de dahil) ve madencilik faaliyetlerini bu karşılaştırmanın dışında tutuyoruz.

Rusya muhtemelen, özellikle yatırımlar ile para ve kalkınma yardımları söz konusu olduğunda Afrika ülkelerinin tüm beklentilerini karşılayabileceği bir durumda olmayacak. Bunu telafi etmek için Rusya, Avrasya Ekonomik Birliği ile BRICS’i devreye sokarak çabalarını güçlendirmeye çalışıyor.

Afrika ülkeleri açısından Rusya; teknik deneyiminin bolluğu, iş birliğine koşulsuz yaklaşımı ve Batı’yı dengeleyici bir güç olarak küresel konumu dolayısıyla çekici bir ortak. Afrika’nın enerji ihtiyacı ve yeşil enerjiye geçiş meseleleri, Batı’nın çifte standartları ve bu meselelere değinme gereği duyulmaması karşısında giderek daha fazla siyasallaştı ve çerçevelendi. Bundan hareketle Rusya’nın Batı’yı dengeleyici konumu önümüzdeki yıllarda daha fazla ilgi görebilir.

Buna ek olarak halihazırda Batı’nın yaptırımlarına uğrayan, Batı karşıtı bir tutum benimseyen, terörle mücadeleye ve güvenliğe odaklanan askerî rejimler (ki sayıları artabilir), Rusya’nın Afrika’daki çıkarlarını güçlendirmek için umut vaat eden bir platform teşkil ediyor.

Bugün Afrika Kıtası’nın GSYİH’si 3 trilyon ABD dolar. Kıta, büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olmasıyla gerçek bir ekonomik büyüme vaat ediyor. Ayrıca modern dünyamızı destekleyen hayati maden kaynaklarının yaklaşık yüzde 30’una da ev sahipliği yapıyor. Üstelik kıtanın verimli, ama tam olarak istifade edilmeyen toprakları gıda üretimi için büyük bir imkâna sahip. Afrika, dünyadaki yağmur ormanlarının da yüzde 30’unu barındırıyor. Bu yüzden iklim yönetiminde oynadığı önemli rol küçümsenemez. Bu noktada şunu da kaydedelim: Afrika, bu yüzyılın sonunda dünya nüfusunun yüzde 40’ına ev sahipliği yapıyor olacak ve önümüzdeki otuz yıl gençlerin sayısında 500 milyondan fazla artışa sahne olacak. Yani toplam küresel işgücünün yaklaşık yüzde 42’si Afrika’da olacak.

Afrika; çevresel bozulma, salgınlar, enerji güvenliği, terörizm ve gıda güvenliği gibi sınırları aşan küresel zorlukların çözümünde merkezî bir rol oynuyor. Kıta’nın önemi; modern ekonomiye yön veren lityum, kobalt, nikel vd. temel madenlerin tedarikinin sürdürülmesine kadar da uzanıyor. Ayrıca Afrika’nın devasa işgücü, 21’inci yüzyıl ve sonrasındaki işler için gerekli becerilerle donatılırsa bu, sadece bölge için değil, bir bütün olarak küresel ekonomi için bir nimet olacak. Ama bu, dünyanın hem doğusu hem de batısındaki büyük ekonomilerin Afrika ile, bu imkânlardan faydalanmalarına izin verecek türde ilişkiler kurma yeteneklerine bağlı.

vfbeg
Rusya-Afrika zirvesine katılanlar, 30 Temmuz’da Rusya Donanma Bayramı’nda düzenlenen askerî geçit törenini izledi. (Reuters)

Gerekli yatırımların yapılması halinde Afrika’nın bu sorunların çözümüne etkin bir şekilde katkı sunabileceği, zayıf noktaları doğru şekilde ele alınmazsa da dünya için giderek artan zorluklar oluşturacağı söyleniyor.

Sonuç olarak Rusya ve Afrika bazı ortak hedefler ve çıkarlarda buluşsa da güçlendirilmiş bir ilişkinin meyvelerini toplamak için her iki tarafın da üstesinden gelmesi gereken zorluklar var.

Öncelikle, özellikle Rusya ve Afrika’daki iş çevrelerinde iş birliğinin faydalarına dair bilinç düzeyinin artırılması gerekiyor.

İkincisi, Rusya’nın ticaret ve yatırım geleceği söz konusu olduğunda Afrika’nın beklentilerinin yönetilmesi lazım.

Üçüncüsü, Batı’nın dayattığı ağır yaptırım rejimiyle başa çıkmak için düzenlemeler yapılmalı.

Afrika ülkelerinin, Rusya ile ilişkilerini, Batı’ya ve özellikle de AB’ye karşı devam eden bağımlılığını tehlikeye atmadan güçlendirmek için bir yol bulması gerekecek.

Çin’in yanı sıra Rusya’nın Afrika’da sahip olduğu tek ayrıcalık, iş birliğinin koşulsuz gelmesidir. Afrika uğruna mücadele devam edecek ve belki de önümüzdeki yıllarda yoğunlaşacak. Afrika’nın önündeki zorluk, bu rekabeti kendi lehine nasıl döndüreceği olacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Gazze, Batı Şeria ve seçimler: Kushner Netanyahu'yu ikna edebilecek mi?

Jared Kushner, İsrail Meclisi Knesset'te konuşurken (Arşiv - Reuters)
Jared Kushner, İsrail Meclisi Knesset'te konuşurken (Arşiv - Reuters)
TT

Gazze, Batı Şeria ve seçimler: Kushner Netanyahu'yu ikna edebilecek mi?

Jared Kushner, İsrail Meclisi Knesset'te konuşurken (Arşiv - Reuters)
Jared Kushner, İsrail Meclisi Knesset'te konuşurken (Arşiv - Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı ve özel temsilcisi Jared Kushner'ın gelecek hafta İsrail ve Mısır'a yapacağı ziyaret, Gazze'de tıkanan planı yeniden canlandırmaya yönelik sıradan bir turdan ibaret görünmüyor. Barış Konseyi’nin üst düzey temsilcisi Nikolay Mladenov ile Konseyin yürütme kurulu üyesi ve eski İngiltere Başbakanı Tony Blair'in de yer aldığı heyet, Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarının derinleştiği ve 27 Ekim'de yapılması planlanan İsrail seçimlerine ilişkin hesapların bölgesel dosyaları doğrudan etkilemeye başladığı bir dönemde bölgeye geliyor.

Hamas’ın silahsızlandırılması ve İsrail güçlerinin çekilmesi konusundaki anlaşmazlığın yanı sıra, Batı Şeria'da yerleşimcilerin gerçekleştirdiği saldırılar da Netanyahu hükümetinin ve İsrail ordusunun sahayı kontrol altında tutma ve Washington'ın taleplerine yanıt verme kapasitesi açısından yeni bir sınamaya dönüşmüş durumda.

Uygulamadan önce uzlaşma

Associated Press’in bildirdiğine göre Kushner, Mladenov ve Blair pazar günü İsrail'e ulaşacak, ardından Kahire'ye geçecek. Heyet İsrail'de Netanyahu ve üst düzey yetkililerle görüşürken, Kahire'deki temaslarda Mısır, Katar ve Türkiye'den arabulucuların yanı sıra Gazze'nin yönetimini üstlenmesi planlanan teknokrat Filistinli grubun gerçekleştirdiği toplantılar da gündemde olacak.

Doğrudan hedef, Trump'ın planında bir sonraki aşamaya geçilmesini sağlayacak bir formül bulmak. Bu aşama, Hamas ve diğer grupların silahsızlandırılması, sivil ve güvenlik yönetiminin teknokratlardan oluşan bir Filistin hükümetine devredilmesi, buna paralel olarak İsrail güçlerinin kademeli şekilde çekilmesi ve güvenliğin tesis edilmesine yardımcı olmak üzere uluslararası bir gücün bölgeye konuşlandırılmasını içeriyor.

rgthyj
Trump, Steve Witkoff, Jared Kushner ve Nikolay Mladenov, Davos'ta (Arşiv - Reuters)

Reuters’a konuşan konuya yakın bir kaynak, Washington ile İsrail'in Hamas’ın silahsızlandırılması hedefi konusunda mutabık olduğunu, ancak İsrail tarafının meşru kaygıları bulunduğunu ve iki tarafın bunları gidermek için çalıştığını söyledi.

Sorun ise adımların hangi sırayla uygulanacağı konusunda yaşanan anlaşmazlığın hâlâ çözülememiş olması. Hamas planı kabul etti ancak uygulamayı, başta saldırıların durdurulması ve İsrail güçlerinin çekilmesi olmak üzere İsrail'in önce kendi yükümlülüklerini yerine getirmesi şartına bağladı. Netanyahu ise silahsızlandırma tamamlanmadan İsrail güçlerini çekmeyeceğini açıkladı ve böylece Washington'ın önerdiği kademeli uygulama formülünü fiilen reddetti.

Axios haber sitesinin ortaya koyduğuna göre kamuoyu önündeki anlaşmazlık, kapalı kapılar ardında yaşananların tamamını yansıtmıyor. Netanyahu daha önce Kushner ile yaptığı bir görüşmede plana fırsat vereceğine ve silahsızlandırma sürecinin başlaması için uygun koşulların oluşturulması amacıyla Gazze'ye yönelik saldırıları sınırlayacağına söz verdi. O tarihten bu yana hava saldırılarının temposu düştü ve İsrail ordusu, mutabakatlarda öngörülen sarı hata çekildi. Bu nedenle ABD yönetimi, Netanyahu'nun kamuoyu önündeki itirazını kısmen nihai bir karar olmaktan ziyade seçimlere yönelik bir söylem olarak değerlendiriyor.

Seçimler ayrılığı derinleştiriyor

Trump yönetimi, ekim ayında yapılacak seçimlerin Gazze dosyasını daha aylar boyunca dondurmak için bir gerekçeye dönüşmesini istemiyor. Ancak Netanyahu da İsrail güçlerinin Hamas’ın tüm silahlarını teslim etmesinden önce çekilmesini kabul etmesi halinde, özellikle kendi sağ tabanı karşısında ABD baskısı altında taviz veren bir lider görüntüsü vermek istemiyor. Netanyahu, İsrail'in geri çekilmesine ilişkin olası bir anlaşma nedeniyle hem müttefikleri hem de rakipleri tarafından sert biçimde eleştiriliyor.

fı98ş
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile Başkan'ın damadı Jared Kushner'ın arasında, Kudüs'teki İsrail hükümeti toplantısı sırasında (Arşiv - AP)

Axios’a konuşan bir ABD'li yetkili, Netanyahu'nun siyasi ihtiyaçlarını anladıklarını, ancak başta Gazze'ye yönelik saldırıların sınırlandırılması olmak üzere Washington'ın taleplerini uygulamaya devam ettiği sürece bunu dikkate alacaklarını söyledi. Bir başka ABD'li yetkili ise durumu, “Seçimler herkesi paniğe sürüklüyor” sözleriyle özetleyerek görüşmeleri çevreleyen gerilime dikkat çekti.

Netanyahu seçimlere zor bir konumda giriyor. Axios’un aktardığı kamuoyu yoklamalarına göre Netanyahu liderliğindeki ittifakın 49 ila 53 sandalye kazanması bekleniyor. Bu rakam, hükümet kurmak için gerekli 61 sandalyenin altında kalıyor. Muhalefet partilerinin ise 67 ila 70 sandalye elde edebileceği tahmin ediliyor.

Bu ortamda Trump'ın tutumu özel önem taşıyor. Trump, kendisine dört kez sorulmasına rağmen Netanyahu'ya destek açıklamaktan kaçındı. Oysa önceki dönemlerde Trump'ın Netanyahu'ya desteği neredeyse kesin kabul ediliyordu.

Bu tutum kişisel bir kopuş anlamına gelmiyor. Nitekim Trump, Netanyahu ile ilişkisinin çok iyi olduğunu vurgulamaya devam ediyor. Ancak yaklaşım, iki liderin siyasi çıkarları arasındaki ayrışmanın derinleştiğini gösteriyor. ABD Başkanı Gazze'de bir sonuç elde etmek, Lübnan ve Suriye dosyalarını ilerletmek ve normalleşme sürecini canlandırmak isterken, Netanyahu güvenlik konusunda sert bir tutum sergilemenin ve dış baskılara meydan okumanın seçim açısından daha faydalı olabileceğini düşünüyor.

Bu nedenle Kushner'ın ziyareti iki yönlü bir mesaj taşıyor: Washington açık bir çatışma istemiyor, ancak İsrail'in iç siyasi gündeminin Trump'ın bölgesel planını sekteye uğratmasına da izin vermeye hazır değil.

Batı Şeria ikinci baskı cephesi

Bu sınama, Batı Şeria'daki durumun kontrolden çıkmasıyla daha da karmaşık hale geliyor. Nablus yakınlarındaki Kusra köyünde yerleşimciler bazı Filistinlilerin evlerini kuşatarak bu evlerin su ve elektriğini kesti. Kuşatılan evlerden biri ABD vatandaşı olan bir Filistinliye ait.

İsrail ordusunun müdahale ederek yerleşimcilerin kurduğu bazı yapıları sökmesine ve bir yerleşimciyi gözaltına almasına rağmen, grubun bir kısmı saatler sonra yeniden bölgeye döndü. Bu durum, ordunun saldırıları engelleme konusunda hem kapasitesine hem de iradesine ilişkin soru işaretlerini artırdı.

gthyu
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile Başkan Donald Trump'ın damadı Jared Kushner'ın arasında, Kudüs'teki İsrail hükümeti toplantısı sırasında (Arşiv - AP)

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre Washington, Netanyahu'ya Kusra'daki kuşatmayı kamuoyu önünde kınaması için baskı yapıyor. Ancak İsrail Başbakanı bu konuda sessizliğini koruyor. Yerleşimlere verdiği tarihsel destekle bilinen ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ise alışılmadık derecede sert bir dil kullanarak yaşananları terörist ve suç teşkil eden bir eylem olarak niteledi ve sorumluları İsrailli teröristler olarak tanımladı.

New York Times’ın Birleşmiş Milletler verilerine dayandırdığı bilgilere göre aşırılık yanlısı yerleşimciler, 2026'nın ilk yedi ayında 250 Filistinli yerleşim bölgesini kapsayan en az 1380 saldırı gerçekleştirdi. Saldırılarda neredeyse tam bir cezasızlık ortamının hâkim olduğu belirtiliyor. Gazete, daha önce Batı Şeria'da görev yapmış emekli İsrailli Tuğgeneral Guy Hazut'un, ordunun bölgede kontrolü kaybettiğini söylediğini aktardı.

scdfrgthy
Batı Şeria'daki Kusra beldesinde çarşamba günü taş atan yerleşimciler; görüntü bir video kaydından alınmıştır (Reuters)

Bu nedenle Kushner'ın ziyareti, Gazze'de geri çekilme ve silahsızlandırma konusunda düzenleme yapma girişiminden daha kapsamlı bir anlam taşıyor. Ziyaret, Washington'ın Netanyahu'ya seçim desteği vermeden ondan pratik iş birliği sağlayıp sağlayamayacağının ve İsrail hükümetinin hem Gazze'de hem de Batı Şeria'da aşırı sağcı müttefiklerini kontrol altına alıp alamayacağının sınanması niteliğinde.

Ortaya çıkacak sonuç, Trump'ın planının siyasi bir sürece dönüşüp dönüşemeyeceğini ya da seçim hesapları ve sahadaki kaosun kuşattığı kırılgan mutabakatlar olarak kalıp kalmayacağını belirleyecek.


Trump Netanyahu'dan vazgeçti mi?

Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)
Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)
TT

Trump Netanyahu'dan vazgeçti mi?

Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)
Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)

Ortadoğu'daki en etkili kişisel ve siyasi ilişkilerden birinde dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. ABD Başkanı Donald Trump, gazetecilerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya yönelik tutumunu defalarca sormasına rağmen, 27 Ekim'de yapılacak seçimler öncesinde Netanyahu'ya şimdiye kadar açık bir destek vermekten kaçındı. Trump yalnızca iki ay önce Netanyahu'yu muhtemelen destekleyeceğini söylemiş, ancak önce rakiplerinin kim olacağını görmek istediğini belirtmişti.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığı habere göre Trump, son haftalarda Netanyahu'yu destekleyip desteklemeyeceği sorusuyla defalarca karşılaştı ancak İsrail Başbakanı'nın beklediği yanıtı vermekten kaçındı. Habere göre bu tereddüt, Netanyahu'nun zorlu bir seçim kampanyası yürüttüğü bir döneme denk geliyor. Anketler, Netanyahu'nun liderliğindeki bloğun 120 sandalyeli Knesset'te yalnızca 49 ila 53 sandalye kazanabileceğine işaret ediyor. Bu sayı, hükümet kurmak için gereken 61 sandalyenin oldukça altında. Netanyahu'nun mevcut koalisyonu ise 68 sandalyeye sahip.

Trump, geçen haziran ayında bu kadar temkinli değildi. İsrail Yayın Kurumu'na verdiği röportajda, "Kimin aday olacağını görmem gerekecek ama Bibi'yi çok seviyorum" diyen Trump, Netanyahu'yu "muhtemelen" destekleyeceğini söylemişti. Ancak bu eğilimini hiçbir zaman resmî bir desteğe dönüştürmedi. Seçimler yaklaşırken eski açıklamasından ziyade Trump'ın sessizliği önem kazandı.

thyju
Trump ve Netanyahu, 28 Temmuz 2026'da Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde görüşmeleri öncesinde (AFP)

Axios, Netanyahu'nun iki hafta önce Beyaz Saray'daki Oval Ofis görüşmesinin ayrıntılarını da yayımladı. Buna göre Trump, İsrail Başbakanı'na kamuoyu yoklamalarındaki durumunu sordu. Netanyahu yanıt vermekte tereddüt edince danışmanlarından biri araya girerek Trump'a başbakanın seçimlerde önde olduğunu söyledi. Ancak analistler, seçim tablosunun daha karmaşık olduğuna ve anketlerin büyük bölümüne göre Netanyahu'nun koalisyonunun hâlâ yeni bir hükümet kurmak için gereken çoğunluktan uzak bulunduğuna dikkat çekiyor.

Seçim kartı mı, baskı aracı mı?

Binyamin Netanyahu, Donald Trump ile ilişkisini uzun süredir güçlü bir seçim kozu olarak kullanıyor. Netanyahu, 2019 seçimlerinde Trump ile ilişkisini kampanyasının önemli unsurlarından biri haline getirmiş, İsrail genelindeki dev seçim afişlerinde Trump'la birlikte çekilmiş fotoğraflarını kullanmıştı. Netanyahu bunu, Trump'ın İsrail toplumunun geniş kesimleri arasındaki popülaritesinden yararlanmak amacıyla yapmıştı.

Trump da Netanyahu'ya Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliği'ni Kudüs'e taşıması, İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıması ve ardından İbrahim Anlaşmaları gibi önemli siyasi kazanımlar sağlamıştı.

hyju
İsrail Genelkurmay eski Başkanı Gadi Eisenkot, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun başlıca rakibi konumunda (AFP)

Bu nedenle analistler, Netanyahu'nun bu kez Trump'ın desteğini alamamasının yalnızca protokol düzeyinde bir mesele olmadığını düşünüyor. Onlara göre bu durum, Netanyahu'yu İsrailli seçmen karşısında uzun süredir kullandığı önemli bir argümandan mahrum bırakıyor: Rakiplerinin elde edemeyeceği kazanımları doğrudan Beyaz Saray'a ulaşarak sağlayabilecek lider olma iddiası.

Ancak iki lider arasındaki ilişki bugün o dönemden farklı. Trump, geçen temmuz ayında Axios’a yaptığı açıklamada Netanyahu'ya, "Başkanın kim olduğunu biliyor" demişti. Bu ifade, büyük kararların nihai çerçevesini belirleyen tarafın Tel Aviv değil Washington olduğunu vurgulama isteğinin açık bir göstergesi olarak değerlendirildi.

Gazze ayrılığı büyütüyor

İki lider arasındaki en belirgin anlaşmazlık Gazze konusunda ortaya çıktı. Netanyahu bu hafta Trump'ın, Hamas'ın silahsızlandırılmasını İsrail güçlerinin aşamalı olarak çekilmesi ve uluslararası bir istikrar gücünün oluşturulmasıyla eş zamanlı öngören 15 maddelik planını reddetti.

İsrail Başbakanı, Hamas tamamen silahsızlandırılmadan İsrail güçlerinin çekilmeyeceğinde ısrar etti.

Washington Post, seçim baskısının iki lideri zıt yönlere ittiğini belirtiyor. Trump'ın ABD'deki ara seçimler öncesinde savaşları sona erdirdiğini ve diplomatik atılımlar gerçekleştirdiğini göstermesi gerekiyor. Netanyahu ise sağ seçmeni, Hamas karşısında veya ABD'nin baskısı nedeniyle geri adım atmadığına ikna etmek zorunda.

Associated Press ise Netanyahu'nun ABD başkanlarına meydan okumasının yeni olmadığını, ancak bu kez daha riskli olduğunu belirtiyor. İsrail'in uluslararası alanda giderek daha fazla yalnızlaşması, İsrail Başbakanı'nın Beyaz Saray'a olan bağımlılığını artırırken Trump ile ilişkisini de daha öngörülemez hale getiriyor.

İran en derin anlaşmazlık noktası

Gazze'nin yanı sıra İran konusunda da daha önemli bir görüş ayrılığı bulunuyor. Trump son haftalarda askeri operasyonları genişletmekten, müzakere yoluyla çıkış aramaya ve yaptırımlar ile ekonomik baskıya daha fazla ağırlık vermeye yöneldi.

Netanyahu ise Tahran'ı müzakereler yoluyla kontrol altına almanın mümkün olup olmadığı konusunda daha kuşkucu bir tutum sergiliyor. Trump yönetiminin İran'la yeni bir girişime yönelmesinin ardından iki lider arasında gergin bir telefon görüşmesi yaşanmıştı. Trump ayrıca Netanyahu karşısındaki üstünlüğünü vurgulayan dikkat çekici ifadeler kullanmıştı.

dfgtyu7
Yair Lapid, Netanyahu'nun önde gelen siyasi rakiplerinden biri (AFP)

Lübnan dosyası da bu denklemde yer alıyor. ABD'nin eleştirilerinin ardından İsrail hükümeti, güney Lübnan'dan çekilme konusundaki tutumunu açıklamak ve bunu Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına ilişkin düzenlemelerin uygulanmasına bağlamak zorunda kaldı. Washington ise arabuluculuk yaptığı anlaşmaya uyulması gerektiğini vurguladı.

Trump fikrini her an değiştirebilir. Ancak seçimlere yalnızca 75 gün kalmış olması nedeniyle Netanyahu açısından zaman daralıyor. Analistler, Trump'ın Netanyahu'ya seçim desteğini esirgemesini bir kopuş ilanından ziyade potansiyel bir nüfuz ve baskı aracı olarak değerlendiriyor.

Trump Netanyahu'ya karşı olduğunu söylemiyor ancak istediği siyasi ödülü de karşılıksız vermiyor. Desteği askıda tutmak, Beyaz Saray'a Gazze, İran ve Lübnan'ın yanı sıra olası diğer bölgesel düzenlemeler konusunda Netanyahu üzerinde daha fazla baskı kurma imkânı sağlıyor.

Trump Netanyahu'dan vazgeçti mi? Şimdilik yanıt hayır. Trump'ın İsrail'le stratejik ittifaktan vazgeçtiğine veya Netanyahu'yu desteklememe yönünde kesin bir karar aldığına dair herhangi bir işaret bulunmuyor. Aksine ABD Başkanı kapıyı açık bırakıyor ve Netanyahu'ya destek vermenin kendi çıkarlarına hizmet edeceğine inanması halinde seçimlerin son haftalarında devreye girebilir.

Ancak ABD'li siyasi analistlere göre yeni olan şu: Netanyahu'ya destek artık otomatik değil. 27 Ekim'de yapılacak seçimler, 7 Ekim 2023 saldırısından bu yana gerçekleştirilecek ilk seçim olacak.

Reuters, Netanyahu'nun aralarında eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile eski başbakanlar Naftali Bennett ve Yair Lapid'in bulunduğu önemli rakiplerle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Bu arada seçim ittifaklarının şekillenme süreci de devam ediyor.

ABD'deki kamuoyu araştırmaları ise İsrail'e yönelik desteğin zayıfladığına işaret ediyor. Associated Press'in NORC ile temmuz ayında gerçekleştirdiği ankette, ABD'de İsrail'in imajında geniş çaplı bir gerileme ve Cumhuriyetçiler arasında dahi görüş ayrılıklarının ortaya çıktığı görüldü.

Bu durum, Trump'ın Netanyahu ile koşulsuz biçimde özdeşleşmesinin ABD iç siyasetinde geçmişe kıyasla daha az siyasi getiri sağlamasına yol açıyor.

Buna karşılık Trump'ın kendisi de İsrail'de Netanyahu'nun geçmişte yararlandığı yüksek popülariteye artık sahip değil. Axios, Trump'ın İran konusundaki tutumu ve Washington'ın İsrail'in İran, Gazze, Suriye ve Lübnan'daki bazı hamlelerine getirdiği kısıtlamaların, Trump'ın İsrail sağındaki bazı kesimler nezdindeki konumunu zayıflattığına dikkat çekiyor.

Koşulsuz ittifaktan çıkar temelli ilişkiye

Bazı analistler, Trump'ın mevcut sessizliğinin Trump-Netanyahu ittifakının sonu anlamına gelmediğini, ancak ilişkinin niteliğinde bir değişime işaret ettiğini düşünüyor.

Onlara göre daha önce neredeyse tamamen kişisel bir ittifak olarak sunulan ilişki, artık daha çıkar odaklı ve karşılıklı pazarlığa dayalı bir niteliğe bürünüyor.

Trump, Netanyahu'nun savaşların sona erdirilmesine ve ABD Başkanı'nın Amerikan seçmenine sunabileceği diplomatik kazanımlar elde edilmesine yardımcı olmasını istiyor. Netanyahu ise İsrailli seçmene pazarlayabileceği daha geniş askeri ve siyasi hareket alanı talep ediyor.

Analistler, ABD'nin İsrail'e desteğinin sürdüğünü ancak Netanyahu'ya verilen kişisel siyasi desteğin artık açık çek olmadığını vurguluyor. Trump, destek kartını elinde tutarak ancak karşılığında ne elde edebileceğini gördüğü anda kullanmak istiyor.


Vance: İran'la savaşta öncelik nükleer program değil, petrol fiyatları

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AP)
TT

Vance: İran'la savaşta öncelik nükleer program değil, petrol fiyatları

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AP)

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, İran'la yürütülen savaşta önceliğin artık nükleer program değil, akaryakıt fiyatlarını düşürmek olduğunu söyledi. Donald Trump yönetiminin, yaklaşık altı ayını doldurmak üzere olan savaşta yeni askeri saldırılar düzenlemek yerine Tahran üzerindeki ekonomik baskıyı artırmaya yöneldiği bir dönemde Vance'in açıklaması geldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de İran'ı yeni ekonomik yaptırımlarla tehdit ederek, Washington'ın Tahran'a karşı 40 yılı aşkın süredir uyguladığı baskı politikasını daha da sertleştireceğinin sinyalini verdi.

ABD ve İsrail, 28 Şubat'ta İran'a karşı savaşı başlatırken, açıklanan hedefler arasında Tahran'ın nükleer silah geliştirmesinin engellenmesi de bulunuyordu. İran ise bölgedeki ülkelere saldırılar düzenleyerek ve enerji sevkiyatları açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nı kapatarak karşılık verdi. Bu durum piyasalarda dalgalanmaya yol açarken akaryakıt fiyatlarının yükselmesine neden oldu.

Fransız Haber Ajansı AFP’nin haberine göre Vance ve Bessent'in açıklamaları, İran'ın boğazdaki deniz trafiğini stratejik bir pazarlık kozu haline getirme çabalarını yansıtırken, ABD'de ara seçimlere aylar kala akaryakıt fiyatlarının giderek artan önemine de işaret ediyor.

Trump'ın saldırıları yeniden başlatma konusunda tereddütlü göründüğü bir dönemde Cumhuriyetçiler, Amerikalılar arasında popüler olmayan savaşın ve Trump'ın politikalarının kasım ayında yapılacak seçimlerde Kongre'deki çoğunluklarını kaybetmelerine yol açmasından endişe ediyor.

Vance, Fox News kanalına yaptığı açıklamada, önceliğin petrol sevkiyatının Hürmüz Boğazı üzerinden yeniden akışını sağlamak olduğunu ve bunun nükleer meselenin önüne geçtiğini belirtti.

Vance, "Petrol fiyatlarının bugünlerde düşük olduğunu biliyorum ve çatışmanın ilk günlerinde ulaştığı yüksek seviyelerin oldukça altında. Birinci hedefimiz, ülkemizin dört bir yanındaki Amerikalılar için petrol ve doğal gaz fiyatlarını düşük tutmak. İkinci hedefin ise İran'ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak" dedi..

Savaş nedeniyle petrol fiyatları sert şekilde yükselerek zaman zaman varil başına 110 doların üzerine çıktı. Bu, Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı işgalinden bu yana görülmeyen bir seviyeydi. Petrol şu anda 80 ila 86 dolar aralığında işlem görürken piyasalar çatışmanın gelişmelerine karşı hassasiyetini koruyor.

"Dünyanın daha önce benzerini görmediği" ekonomik izolasyon

Vance, Washington'ın zaman zaman enerji meselesine odaklandığını belirterek bunun nedenini "Amerikalıların petrol ve doğal gaz fiyatlarını karşılayabilmesini istememiz" şeklinde açıkladı. Vance, diğer zamanlarda ise "açıkça askeri boyuta ve nükleer programa" odaklandıklarını söyledi.

Çatışmanın ekonomik boyutu da belirginleşirken Hazine Bakanı Bessent, İran'ı ekonomik izolasyonla tehdit etti ve gelecek hafta yeni yaptırımlar açıklanabileceğinin sinyalini verdi.

Bessent, alınacak önlemlerin "dünyanın daha önce benzerini görmediği bir ekonomik izolasyon" karışımı olacağını söyledi. Hazine Bakanı ayrıca Hürmüz Boğazı'ndaki devam eden ablukaya işaret ederek bunun "İran limanlarına herhangi bir şeyin girmesini veya limanlardan çıkmasını engelleyeceğini" belirtti.

Bu açıklamalar, Trump'ın son dönemde tercih ettiği daha temkinli yaklaşımı ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, İran'ı yeni saldırılarla hedef almak yerine limanlarını kuşatma ve petrol satışlarını engelleme yoluyla ekonomik baskı altına almayı öngörüyor.

İranlı yetkililer daha önce ekonomik baskıların Tahran'ın tutumunu değiştirmeyeceğini vurgulamıştı.

Vance, Trump yönetimi içinde İran'a yönelik saldırı konusunda en fazla kaygı duyan isimlerden biri olmuştu. Pakistan'ın arabuluculuğunda İran'la yürütülen müzakerelerde ABD heyetine başkanlık eden Vance'in çabaları, haziran ortasında savaşı sona erdirmeyi amaçlayan bir mutabakat zaptının ortaya çıkmasını sağlamıştı.

Hürmüz'de saldırılar

Ancak iki taraf temmuz başında çatışmaları kısa süreliğine yeniden başlattı ve bu gelişme fiilen mutabakatın çökmesine yol açtı. İran Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini yeniden kısıtlarken Washington da İran limanlarına yönelik ablukasını yeniden uygulamaya koydu.

İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO) cuma günü yaptığı açıklamada, perşembe günü Hürmüz Boğazı'nda bir petrol tankerinin insansız hava aracı saldırısına uğradığını bildirdi. Saldırıda tankerde hafif hasar meydana gelirken yaralanan olmadı.

Saldırı, Birleşik Arap Emirlikleri'nin İran'ın Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi'ne (ADNOC) ait iki gemiyi Hürmüz Boğazı'ndan geçişleri sırasında hedef almasını kınamasından birkaç saat sonra gerçekleşti.

BAE Dışişleri Bakanlığı, "Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı'ndan geçişleri sırasında ADNOC'a ait iki tankeri hedef alan İran'ın saldırgan saldırısını şiddetle kınıyor ve reddediyor. Olayda herhangi bir yaralanma meydana gelmedi" açıklamasını yaptı.

Tahran ise gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan yalnızca İran kıyılarına paralel bir güzergâhtan ve İran'la koordinasyon halinde geçmesine izin vereceğini belirtiyor. İran, boğazdaki deniz trafiğinin savaş öncesindeki haline dönmeyeceğini ve boğazın yönetimi konusunda Umman'la görüşmeler yürüttüğünü bildiriyor. Bu düzenlemenin gemilerden "hizmet bedeli" alınmasını da içerebileceği belirtiliyor.

Washington ve diğer birçok taraf ise Hürmüz'de herhangi bir ücret uygulanmasını reddediyor ve boğazda kısıtlama olmaksızın serbest seyrüsefer hakkının güvence altına alınmasını talep ediyor.

Trump, geçen hafta Tahran'a yönelik ekonomik baskının artırılacağı yönündeki açıklamalarından önce İran'a yeni ve güçlü saldırılar düzenlenebileceğinin sinyalini vermişti. Ancak Amerikan basınında çıkan haberlerde ABD'nin pahalı hava savunma füzeleri ve diğer silahlardan büyük miktarlarda stok tükettiği, bunun da mevcut aşamada Washington'ın askeri seçeneklerini sınırladığı bildirildi.

Trump Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasında ısrar ederken Tahran bunun için bir dizi şart ortaya koydu. İran'ın şartları arasında bölgedeki savaşın tamamen sona erdirilmesi, ABD'nin deniz ablukasını kaldırması, ekonomik yaptırımların sonlandırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve savaş nedeniyle tazminat ödenmesi bulunuyor.