Batı’nın örsü ile Rusya’nın vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği…

Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
TT

Batı’nın örsü ile Rusya’nın vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği…

Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)

Remzi İzzeddin Remzi

Afrika, geçtiğimiz temmuz ayı boyunca artan bir uluslararası ilgiye mazhar oldu. Bu ilginin iki nedeni var. İlki, ikinci Rusya-Afrika zirvesi, ikincisi de Nijer’deki darbe. Her iki hadisenin de Kıta’nın geleceği üzerinde yansımaları olabilir.

Zirve, Afrika uğruna ikinci mücadelenin yoğun bir şekilde devam ettiğini gösterdi. İlk mücadele, 1885-1914 yılları arasındaki dönemde görülmüştü. Nijer’deki darbe ise Afrika’nın gelecekte izleyeceği siyasi yola dair soruları gündeme getiriyor.

İki gelişme de zirve yoluyla doğrudan ve darbe yoluyla dolaylı olarak Rusya ile bağlantılı. Nitekim bu hadiselerin gelişme biçimleri, Rusya’nın Afrika’da oynamayı arzuladığı rolü etkileyecek. Ancak iki gelişmenin etkisine dair bir yargıda bulunmak için henüz erken. Zirvenin etkisi, Afrika ülkeleriyle Rusya’nın, sonuç belgelerinde beyan edilen beklentilerinin hayata nasıl geçirileceğine bağlı olacak.  

cdfae
St. Petersburg’da Rusya-Afrika zirvesi sırasında göndere çekilen bayraklar. (Reuters)

Bu olayların geleceğe ve Afrika’ya etkisini değerlendirmek için Kıta’nın son iki yüzyıllık tarihini gözden geçirmek faydalı olabilir.

Afrika uğruna ilk mücadele, Avrupalı sömürgeci güçlerin, zengin doğal kaynaklarından yarar sağlamak için Kıta’yı böldüğü dönemde yaşandı. Daha sonra, 20’nci yüzyılın geri kalanında Afrika, siyasi bağımsızlık mücadelesine girişti. Bu aşamada birçok ekonomi ve hükümet modeli denendiyse de çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Afrika, Soğuk Savaş sırasında Doğu ile Batı arasındaki rekabette de ikincil bir noktaydı. Tüm bunlar, Afrika’nın gerçek potansiyellerini işletmesine engel oldu.

Afrika ülkelerinin çoğu, Birleşmiş Milletler’de de dahil olmak üzere Ukrayna meselesinde Rusya karşıtı tutumlar benimsemekten kaçınmış olsa da Rusya ile olan ilişkilerinde bir güvensizlik oluşmaya başladı.

Bununla beraber 21’inci yüzyılın başından itibaren Afrika, tekrar uluslararası ilgi dairesine girdi. Bunu ‘Afrika uğruna ikinci mücadele’ olarak adlandırabiliriz. Ancak bu sefer mücadele, Afrika’nın doğal kaynaklarından fayda sağlamakla sınırlı kalmayarak onun pazarlarına, işgücüne, iletişim hatları boyunca uzanan ticaret yolları ile Atlantik ve Hint okyanuslarındaki ana deniz ticareti yollarına erişime kadar varıyor.

Dış güçlerin kullandığı araçlar ve koşullar bu sefer farklı olabilir, ama genel hedefler büyük ölçüde aynı: Afrika’nın muazzam potansiyellerinden istifade etmek. Bununla birlikte sonuç, bu defa Afrika ülkeleri için sıfır olmayacak. Zira bu kıta ülkeleri, kendilerini ulusal ve kitlesel çıkarlarını temin etmek için daha iyi konumlandıracak şekilde gelişti.

Ana oyuncular da değişti. Şöyle ki ilk mücadele Avrupalı güçleri kapsıyordu. İkinci mücadele ise birçok oyuncuyu içine alıyor. Kıta’da halen büyük çıkarları olan geleneksel Avrupalı güçlerin yanı sıra Çin, ABD, Japonya ve Rusya da bugün önemli oyuncular haline geldiler. Daha düşük seviyede Brezilya, Türkiye, Suudi Arabistan Krallığı, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta İran gibi ülkeler de bu bölgeye giderek daha fazla ilgi gösterir oldu.

Fransa ile Birleşik Krallık’ı hariç tutarsak, Rusya’nın Afrika’daki tecrübesi ana rakiplerine kıyasla çok daha uzun, daha yoğun ve geniş. Nitekim Sovyetler Birliği, 1950’li yıllardan itibaren Afrika’ya büyük bir ilgi gösterdi ve buradaki sömürgeciliğin sona ermesi için sürece destek verdi. Bu ilgi, Sovyetler Birliği 1991 yılında çökene kadar da gelişmeye devam etti.

1960’lardaki bağımsızlık on yılından sonra yaşanan siyasi ve toplumsal kargaşa ile zayıf ekonomik büyüme döneminin ardından 2000 yılında Afrika’nın talihi dönmeye başladı. Bu, Rusya ekonomisinin petrol, gaz ve emtia artışı sayesinde toparlanmasıyla aynı zamana denk geldi.

Ancak Rusya için dönüm noktası, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2006 yılında Afrika kıtasına gerçekleştirdiği ilk ziyaretten sonra geldi. O zamandan bu yana Rusya ile Afrika ülkeleri arasındaki ilişkiler önemli ölçüde gelişti ve 2019’da Soçi’de düzenlenen ilk Rusya-Afrika zirvesiyle doruk noktasına ulaştı. İlk zirve, Rusya için elverişli koşullarda gerçekleşti. Nitekim ekonomisi büyüyordu ve Rusya, bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin işgal ettiği konumu geri kazanmasını sağlayacak kadar büyük kaynaklar biriktirmişti.

Tasarrufu altındaki bol kaynaklar, (Kırım yarımadasının 2014’te ilhak edilmesinden ötürü Batı hariç) bazen birbirlerine düşman olan ülkelerin büyük çoğunluğuyla dengeli ilişkiler, Güney Yarım Küre (Küresel Güney) ülkelerinin birçoğunun taklit etmek istediği bir siyasi model ve Suriye’deki performansıyla güçlenen bir ordu sayesinde Rusya, Afrika’da temel bir oyuncu ve uluslararası sahada büyük bir güç olarak rolünü geri kazanmaya başladı.

O zamandan sonra Rusya, ters rüzgârlarla karşı karşıya kaldı. Önce, 2020 yılında Kovid-19 salgını geldi, sonra da 2022’de Ukrayna krizi. Salgın, ilk zirvenin beklentilerini ve planlarını boşa çıkardı.

Afrika ülkelerinin çoğu, BM’de de dahil olmak üzere Ukrayna meselesinde Rusya karşıtı bir tutum benimsemekten kaçınmış olsa da Rusya ile ilişkilerinde bir güvensizlik duygusu peyda olmaya başladı.

Afrika ülkeleri, savaşın neticesinde tahıl fiyatlarının yükselmesinden ötürü orantısız bir zarar gördü. Bununla birlikte Rusya’nın davranışları da Moskova’nın uluslararası sınırların dokunulmazlığına duyduğu saygıya dair soruları da gündeme getirdi ki bu dokunulmazlık, Afrika ülkeleri için temel bir ilkedir ve Afrika Birliği’nin selefi olan Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi’nde yer alır.

Rusya, Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha ağır yaptırımlara maruz kaldığı için kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanmaya ihtiyaç duyuyor.

Bunun bir sonucu olarak, aslında 2022 yılında düzenlenmesi kararlaştırılan ikinci zirve, Temmuz 2023’e ertelendi. Üstelik Rusya için daha az uygun koşullarda gerçekleşti. Zirve, Rusya ve Çin ile Batı arasında artan rekabet bağlamında şekillendi ki bu, Afrika ülkelerini rahatsız eden bir durum. Rusya’nın ana rakipleri, bir miktar önde. Nitekim Çin, Avrupa Birliği, Türkiye ve ABD, Afrika ile olan zirvelerini 2021’den 2022’ye kadarki dönemde gerçekleştirdi.

axscdwf
28 Temmuz’da St. Petersburg’da düzenlenen Rusya-Afrika zirvesine katılan liderlerin hatıra fotoğrafı. (AFP)

Bu sefer Rusya’nın Afrika’ya olan ilgisi fazladan bir önem ve ihtiyaç kazandı. Şöyle ki Rusya, Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha ağır yaptırımlara maruz kaldı. Bu yüzden de kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanması gerek. Bu, yakın zamanda ilan edilen Rus dış politika anlayışına da açıkça yansıyor. Güney Yarım Küre’nin temel bir parçası olması itibarıyla Afrika’ya, çok kutuplu yeni bir dünya düzeni oluşturma çabasında önemli bir rol veriliyor.

Özellikle Afrika’daki maden zenginliği ve enerji talebi Rusya’ya, değerli madenler ve nadir toprak unsurları tedarikini artırmak ve aynı şekilde enerji projelerine ilişkin dış gelirleri güvence altına almak amacıyla, Batı yaptırımlarını bir kez daha aşması için stratejik öneme sahip bir alan sağlıyor. 

İkinci zirve, bu koşullarda gerçekleşti. Bunun için Afrika’nın temsil düzeyinin ilk zirvedeki temsil düzeyinden daha düşük olması garip değil. İlk zirveye 54 Afrika ülkesi ve 46 devlet başkanı katılmıştı. İkinci zirveye ise 48 ülke katıldı ve bunların sadece 27’si devlet başkanı, başkan vekili ya da başbakan tarafından temsil edildi.

Rusya, zirvede Afrika ile ortak kabul ettiği şu tutumları vurguladı: Çok kutuplu bir dünya düzeni arayışı, güvenlik iş birliği ve terörle mücadele, Batı’dan ekonomik bağımsızlık ve aile değerleri.

Afrikalı liderler de buna şunları ekledi: Gıda güvenliği, teknoloji aktarımı, yatırımlar, ihracatlarının pazarlara erişimi ve diğer benzer şeyler.

Zirve bildirisi, hem Rusya’nın hem de Afrika ülkelerinin gerçekleştirmek istediği ortak hedefleri yansıtıyordu: Küresel finans yapısının yeniden inşası da dahil olmak üzere daha adil ve çok kutuplu bir dünya düzeni kurulması, sömürgeciliğin Afrika ülkelerine verdiği zararın tazmin edilmesi ve sömürgecilerin taşıdığı kültür hazinelerinin iade edilmesi ve devletlerin egemenliğini baltalamayı amaçlayan yeni sömürgeci politikaların tezahürlerine karşı konması. Ayrıca ticaretin, ekonomik ve yatırım iş birliğinin ve teknoloji aktarımının güçlendirilmesi, Afrika Kıtası’nda gıda ve enerji güvenliğinin sağlanması, enerji dönüşümü alanında iş birliği yapılması.

Zirve kararlarını hayata geçirecek Rusya-Afrika Ortak Eylem Planı’na ek olarak üç başka bildiri daha kabul edildi. Bunlardan ilki, uzayda silahlanma yarışının engellenmesi; ikincisi, bilgi güvenliği konusunda iş birliği yapılması, üçüncüsü de terörle mücadelede iş birliğinin güçlendirilmesi ve kalıcı yeni bir Rusya-Afrika güvenlik mekanizmasının oluşturulması hakkında. Ayrıca her yıl Rusya-Afrika parlamento forumu düzenlenecek. Zirvede Rusya’nın Afrika ülkelerinin borç yükünü azaltmak için 90 milyon dolardan fazla kaynak ayıracağı ilan edildi. Moskova, 23 milyar dolarlık borcunu iptal ederek Afrika’nın Moskova’ya olan borcunun yüzde 90’ını kapatmış oldu.

Çin, ABD ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Kıta’yı büyük güçler arasındaki rekabet alanına itti.

Yabancı güçler, Afrika ile olan ilişkilerine dair umutlarını artırırken Afrika ülkeleri de bu güçler arasındaki rekabetten devşirmek istediği faydalara ilişkin hırslı arzulara sahip. Bu beklentiler ile arzular arasındaki etkileşim, Afrika’nın geleceğini belirleyecek.

Çin, ABD ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Kıta’yı büyük güçler arasındaki rekabet sahasına itti.

Rusya’ya gelince… Rusya’nın Afrika Kıtası’ndaki toplam ayak izi, ana rakipleriyle karşılaştırıldığında ikincil kalıyor. Ancak askerî iş birliği ile terörle mücadele (Nitekim Rusya, 2017’den 2021’e kadar kıtanın en büyük silah tedarikçisiydi ve Kıta’ya yapılan tüm silah ithalatının yüzde 44’ünü oluşturuyordu), enerji (nükleer enerji de dahil) ve madencilik faaliyetlerini bu karşılaştırmanın dışında tutuyoruz.

Rusya muhtemelen, özellikle yatırımlar ile para ve kalkınma yardımları söz konusu olduğunda Afrika ülkelerinin tüm beklentilerini karşılayabileceği bir durumda olmayacak. Bunu telafi etmek için Rusya, Avrasya Ekonomik Birliği ile BRICS’i devreye sokarak çabalarını güçlendirmeye çalışıyor.

Afrika ülkeleri açısından Rusya; teknik deneyiminin bolluğu, iş birliğine koşulsuz yaklaşımı ve Batı’yı dengeleyici bir güç olarak küresel konumu dolayısıyla çekici bir ortak. Afrika’nın enerji ihtiyacı ve yeşil enerjiye geçiş meseleleri, Batı’nın çifte standartları ve bu meselelere değinme gereği duyulmaması karşısında giderek daha fazla siyasallaştı ve çerçevelendi. Bundan hareketle Rusya’nın Batı’yı dengeleyici konumu önümüzdeki yıllarda daha fazla ilgi görebilir.

Buna ek olarak halihazırda Batı’nın yaptırımlarına uğrayan, Batı karşıtı bir tutum benimseyen, terörle mücadeleye ve güvenliğe odaklanan askerî rejimler (ki sayıları artabilir), Rusya’nın Afrika’daki çıkarlarını güçlendirmek için umut vaat eden bir platform teşkil ediyor.

Bugün Afrika Kıtası’nın GSYİH’si 3 trilyon ABD dolar. Kıta, büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olmasıyla gerçek bir ekonomik büyüme vaat ediyor. Ayrıca modern dünyamızı destekleyen hayati maden kaynaklarının yaklaşık yüzde 30’una da ev sahipliği yapıyor. Üstelik kıtanın verimli, ama tam olarak istifade edilmeyen toprakları gıda üretimi için büyük bir imkâna sahip. Afrika, dünyadaki yağmur ormanlarının da yüzde 30’unu barındırıyor. Bu yüzden iklim yönetiminde oynadığı önemli rol küçümsenemez. Bu noktada şunu da kaydedelim: Afrika, bu yüzyılın sonunda dünya nüfusunun yüzde 40’ına ev sahipliği yapıyor olacak ve önümüzdeki otuz yıl gençlerin sayısında 500 milyondan fazla artışa sahne olacak. Yani toplam küresel işgücünün yaklaşık yüzde 42’si Afrika’da olacak.

Afrika; çevresel bozulma, salgınlar, enerji güvenliği, terörizm ve gıda güvenliği gibi sınırları aşan küresel zorlukların çözümünde merkezî bir rol oynuyor. Kıta’nın önemi; modern ekonomiye yön veren lityum, kobalt, nikel vd. temel madenlerin tedarikinin sürdürülmesine kadar da uzanıyor. Ayrıca Afrika’nın devasa işgücü, 21’inci yüzyıl ve sonrasındaki işler için gerekli becerilerle donatılırsa bu, sadece bölge için değil, bir bütün olarak küresel ekonomi için bir nimet olacak. Ama bu, dünyanın hem doğusu hem de batısındaki büyük ekonomilerin Afrika ile, bu imkânlardan faydalanmalarına izin verecek türde ilişkiler kurma yeteneklerine bağlı.

vfbeg
Rusya-Afrika zirvesine katılanlar, 30 Temmuz’da Rusya Donanma Bayramı’nda düzenlenen askerî geçit törenini izledi. (Reuters)

Gerekli yatırımların yapılması halinde Afrika’nın bu sorunların çözümüne etkin bir şekilde katkı sunabileceği, zayıf noktaları doğru şekilde ele alınmazsa da dünya için giderek artan zorluklar oluşturacağı söyleniyor.

Sonuç olarak Rusya ve Afrika bazı ortak hedefler ve çıkarlarda buluşsa da güçlendirilmiş bir ilişkinin meyvelerini toplamak için her iki tarafın da üstesinden gelmesi gereken zorluklar var.

Öncelikle, özellikle Rusya ve Afrika’daki iş çevrelerinde iş birliğinin faydalarına dair bilinç düzeyinin artırılması gerekiyor.

İkincisi, Rusya’nın ticaret ve yatırım geleceği söz konusu olduğunda Afrika’nın beklentilerinin yönetilmesi lazım.

Üçüncüsü, Batı’nın dayattığı ağır yaptırım rejimiyle başa çıkmak için düzenlemeler yapılmalı.

Afrika ülkelerinin, Rusya ile ilişkilerini, Batı’ya ve özellikle de AB’ye karşı devam eden bağımlılığını tehlikeye atmadan güçlendirmek için bir yol bulması gerekecek.

Çin’in yanı sıra Rusya’nın Afrika’da sahip olduğu tek ayrıcalık, iş birliğinin koşulsuz gelmesidir. Afrika uğruna mücadele devam edecek ve belki de önümüzdeki yıllarda yoğunlaşacak. Afrika’nın önündeki zorluk, bu rekabeti kendi lehine nasıl döndüreceği olacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Trump, İran’ın ‘çöküş sürecinde’ olduğunu iddia ederken medyada da uzun süreli abluka haberleri yer alıyor

Trump, İran’ın ‘çöküş sürecinde’ olduğunu iddia ederken medyada da uzun süreli abluka haberleri yer alıyor
TT

Trump, İran’ın ‘çöküş sürecinde’ olduğunu iddia ederken medyada da uzun süreli abluka haberleri yer alıyor

Trump, İran’ın ‘çöküş sürecinde’ olduğunu iddia ederken medyada da uzun süreli abluka haberleri yer alıyor

İran ile savaşı sonlandırma çabaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın, Tahran’ın en son önerileri hakkında memnuniyetsizliğini dile getirmesiyle tıkandı. Trump, İran’ın ‘çöküş sürecinde’ olduğunu ve liderlik düzenlemeleri yapmaya çalıştığını belirtti.

İran’ın savaşın bitimine kadar nükleer programının tartışılmasının ertelenmesi ve denizcilik anlaşmazlıklarının çözülmesi önerisini içeren en son çözüm planı, Trump tarafından olumsuz karşılandı. Trump dün Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda, “İran bize ‘çöküş aşamasında’ olduklarını bildirdi. Hemen Hürmüz Boğazı’nı açmamızı istiyorlar, bu sırada liderlik düzenlemelerini yapmaya çalışıyorlar (bence bunu başaracaklar)!” ifadelerini kullandı.

Wall Street Journal, ABD’li yetkililere dayanarak, başkanın yardımcılarına İran limanlarına yönelik uzun süreli bir abluka için hazırlık yapma talimatı verdiğini aktardı.


Devrim Muhafızları Ordusu savaş yetkisini ele geçiriyor ve Dini Lider’in rolünü zayıflatıyor

(foto altı) Dini Lider Mücteba Hamaney’in posterinin önünden geçen İranlılar, Tahran, 28 Nisan 2026 (EPA)
(foto altı) Dini Lider Mücteba Hamaney’in posterinin önünden geçen İranlılar, Tahran, 28 Nisan 2026 (EPA)
TT

Devrim Muhafızları Ordusu savaş yetkisini ele geçiriyor ve Dini Lider’in rolünü zayıflatıyor

(foto altı) Dini Lider Mücteba Hamaney’in posterinin önünden geçen İranlılar, Tahran, 28 Nisan 2026 (EPA)
(foto altı) Dini Lider Mücteba Hamaney’in posterinin önünden geçen İranlılar, Tahran, 28 Nisan 2026 (EPA)

İran, ABD-İsrail ile iki ay süren savaşın ardından, artık yönetimin zirvesinde tartışmasız tek bir lider figürüne sahip değil. Geçmişteki yönetim geleneğinden ani bir kopuşa işaret eden bu durumun, Tahran’ın daha sert bir tutum benimsemesine yol açabileceği değerlendiriliyor. Buna karşın ülkenin, Washington ile müzakereleri yeniden başlatma ihtimalini de ele aldığı belirtiliyor.

1979’daki kuruluşundan bu yana İran’da yönetim, devletin temel meselelerinde nihai yetkiye sahip bir ‘Dini Lider’ etrafında şekilleniyordu. Ancak savaşın ilk gününde Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesi ve yaralı oğlu Mücteba Hamaney’in yükselişi, ülkeyi farklı bir yönetime taşıdı. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı analize göre bu yeni yapı; Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanlarının ağırlık kazandığı, karar alma süreçlerinde belirleyici ve mutlak bir otoritenin bulunmadığı bir sistem olarak öne çıkıyor.

Mücteba Hamaney’in sistemin tepesindeki konumunu koruduğu, ancak iç görüşmelere aşina üç kaynağa göre rolünün büyük ölçüde generallerin aldığı kararları meşrulaştırmakla sınırlı kaldığı, doğrudan talimat vermediği ifade ediliyor.

İranlı yetkililer ve analistler, savaşın yarattığı baskının, gücün daha dar bir çekirdek içinde toplanmasına yol açtığını belirtiyor. Bu çekirdeğin; Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, liderlik ofisi ve DMO etrafında şekillendiği, özellikle DMO’nun askeri strateji ve temel siyasi kararlarda belirleyici hale geldiği kaydediliyor.

Pakistan’ın arabuluculuk yaptığı İran-ABD barış görüşmeleri hakkında bilgi sahibi üst düzey bir Pakistanlı yetkili, “İranlılar yanıt vermekte son derece yavaş davranıyor… Karar alacak tek bir liderlik yapısı yok gibi görünüyor. Bazen yanıt vermeleri iki ya da üç gün sürebiliyor” ifadelerini kullandı.

DVFDV
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçtiğimiz hafta Tahran’da Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir’i ağırladı.

Analistler, bir anlaşmaya varılmasının önündeki temel engelin Tahran’daki iç çekişmeler değil, Washington’un sunmaya hazır olduğu şartlarla, DMO içindeki sertlik yanlısı kanadın kabul edebilecekleri arasındaki fark olduğunu belirtiyor.

İran’ın ABD ile yürüttüğü görüşmelerde diplomatik yüz olarak Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi öne çıkarken, son dönemde kendisine Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf eşlik etti. DMO kökenli olan Kalibaf’ın, savaş sırasında İran’daki siyasi, güvenlik ve dini elitler arasında önemli bir iletişim kanalı olarak öne çıktığı ifade ediliyor.

Sahadaki asıl muhatabın ise DMO Komutanı Ahmed Vahidi olduğu belirtiliyor. Vahidi’nin, ateşkesin ilan edildiği gece de dahil olmak üzere, ülkedeki kilit figürlerden biri olduğu kaydediliyor.

Mücteba Hamaney ise şu ana kadar kamuoyu önüne çıkmadı. Kendisine yakın iki kaynak, güvenlik kısıtlamaları nedeniyle DMO içindeki yardımcıları aracılığıyla ya da sınırlı sesli iletişimle temas kurduğunu aktardı. Mücteba’nın, İsrail-ABD tarafından düzenlenen ilk hava saldırıları dalgasında bacağından ağır yaralandığı, bu saldırılarda babası Ali Hamaney ile bazı akrabalarının hayatını kaybettiği ifade edildi.

Öte yandan İran Dışişleri Bakanlığı, söz konusu iddialara ilişkin yorum talebine henüz yanıt vermedi. İranlı yetkililer daha önce, ABD ile yürütülen müzakerelerde herhangi bir görüş ayrılığı bulunduğu yönündeki iddiaları reddetmişti.

Askeri liderlerin kontrolü altında

İran, pazartesi günü Washington’a yeni bir öneri sundu. Üst düzey İranlı yetkililere göre, öneri, müzakerelerin aşamalı bir şekilde yapılmasını öngörüyor. İlk aşamada, nükleer mesele bir kenara bırakılacak ve savaş sona erene kadar, Hürmüz Boğazı’ndaki denizcilik sorunları gibi diğer anlaşmazlıklar çözüme kavuşturulmaya çalışılacak. Ancak, Washington nükleer dosyanın ilk aşamada ele alınmasını ısrarla talep ediyor.

İran konularında uzman olan eski ABD diplomatlarından Alan Eyre, “Hiçbir taraf müzakere yapmak istemiyor” diyerek, her iki tarafın da zamanın karşı tarafı zayıflatacağına inandığını belirtti. Eyre, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki stratejik baskı kartını, Washington’un ise ekonomik baskı ve ablukayı kullanarak karşı tarafı zayıflatmayı umduğunu ifade etti.

Eyre’ye göre şu anda hiçbir tarafın esneklik göstermesi mümkün değil. DMO, Washington karşısında zayıf bir izlenim yaratmaktan kaçınırken, Başkan Donald Trump ise ara seçim baskılarıyla karşı karşıya ve büyük bir esneklik yapma lüksüne sahip değil, çünkü bu siyasi bir maliyet getirebilir.

Obama yönetimi döneminde nükleer müzakerelere katılan Eyre, “Her iki taraf için de esneklik, zayıflık olarak algılanacaktır” dedi.

HGYG
Tahran’da yeni Dini Lider Mücteba Hamaney ve askeri komutanların resmedildiği bir propaganda afişinin önünde duran İranlı bir asker (EPA)

Bu temkinli yaklaşım, sadece mevcut durumun baskılarını yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda şu anki İran yönetimindeki güç dinamiklerini de gözler önüne seriyor. Resmî olarak İran’ın son söz hakkına sahip olan Mücteba Hamaney, daha çok bir uzlaşmacı figür olarak öne çıkıyor ve liderlikten çok, kurumsal mutabakatlarla şekillenen kararların sonuçlarını onaylıyor; kendi otoritesini dayatmıyor. Gözlemcilere göre, gerçek güç, güvenlik politikalarına dair kararların alındığı, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi etrafında toplanan birleşik bir savaş liderliğine geçmiş durumda.

Eski nükleer müzakereci Said Celili ve radikal milletvekilleri gibi sertlik yanlısı figürler, savaş sırasında sert söylemleriyle daha fazla görünürlük kazandılar, ancak kararları engelleyecek veya sonuçları şekillendirecek kurumsal güçten yoksunlar.

Mücteba, yükselişini, pragmatistleri dışlayan ve onun sertlik yanlısı ajandasının güvenilir koruyucusu olarak destek veren DMO’ya borçlu. İçeriden karar alma süreçlerine vakıf kaynaklar, savaşın etkisiyle daha da güçlenen DMO’nun, daha agresif bir dış politika ve içe dönük daha sert bir baskı politikası izlemeye işaret ettiğini belirtiyor.

DMO, ideolojik devrimci bir yönelim ve birincil olarak güvenlik vizyonu ile hareket ediyor; bu vizyon, içerde İslam Cumhuriyeti’ni koruma ve dışarıda caydırıcılık gösterme misyonunu benimsiyor.

Bu bakış açısı, genellikle yargı ve hükümet içindeki sertlik yanlılarıyla paylaşılıyor ve merkeziyetçi bir kontrol ile Batı’nın, özellikle de nükleer politika ve bölgesel etki alanındaki baskılarına karşı direnç gösterme önceliğini veriyor.

Güç, güvenlik güçlerinin elinde

Kaynaklar, DMO’nun ideolojisinin aslında İran’ın ana stratejisini şekillendirdiğini belirtiyor. Karar alma süreci, halen DMO’nun elinde sağlam bir şekilde duruyor. Kaynaklar, İran’ın savaş haline girmesi ve Ali Hamaney’in ölümünün ardından, rejim içinde hiçbir tarafın, DMO’nun gördüğü yolu engelleyecek güce veya etkiye sahip olmadığını, hatta böyle bir istek olsa bile buna karşı çıkamayacaklarını ifade ediyor.

İran liderliği için artık seçenek, ılımlı bir politika ile sert bir politika arasında değil; daha sert bir politika ile daha da sert bir politika arasında bir tercih yapmak. Güç çevrelerine yakın iki İranlı kaynak, küçük bir grubun daha radikal bir yönelim peşinde olduğunu, ancak DMO’nun bunu şu ana kadar kontrol altında tuttuğunu aktardı.

Bu dönüşüm, gücün yeniden yapılandırılmasında önemli bir aşamaya işaret ediyor; din adamlarının önceliğinden, güvenlik sektörünün egemenliğine geçişi temsil ediyor. Eski ABD müzakerecisi Aaron David Miller, “Din adamlarının egemenliğinden askeri egemenliğe, yani DMO’nun nüfuzuna geçtik. İran böyle yönetiliyor” şeklinde bir değerlendirmede bulundu.

   VERFRE
Hayber Şekan balistik füzesinin maketinin yanından geçen İranlı bir kadın, Tahran, 27 Nisan 2026 (Reuters)

Ortadoğu Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Alex Vatanka, İran’da görüş ayrılıklarının mevcut olduğunu, ancak karar alma sürecinin güvenlik kurumları etrafında yoğunlaştığını belirtti. Mücteba Hamaney’in, tek başına karar verici değil, merkezi bir birleştirici figür olarak rol oynadığını vurguladı.

ABD ve İsrail’den gelen sürekli askeri ve ekonomik baskılara rağmen, İran’ın yaklaşık 9 haftalık savaş süresince herhangi bir çözülme veya teslim olma belirtisi göstermediği gözlemleniyor.

Miller da, rejim içinde derin bir bölünme veya sokaklarda anlamlı bir muhalefet olmadığını ifade etti.

Bu tutarlılık, İran yönetiminin artık tamamen DMO ve güvenlik organlarının elinde olduğunu, bu organların savaşın yöneticisi olarak sadece askeri operasyonları gerçekleştirmekle kalmayıp, savaş stratejisinin liderliğini üstlendiğini gösteriyor. Miller, sistem içinde stratejik bir mutabakatın şekillendiğini belirtiyor: Kapsamlı bir savaşa geri dönmekten kaçınmak, özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki baskı kartlarını elinde tutmak ve bu çatışmadan daha güçlü bir şekilde, hem politik, ekonomik hem de askerî açıdan çıkmak.


Rusya, 9 Mayıs'taki geçit törenine askeri teçhizat göndermeyecek

Moskova sokaklarında "Zafer Günü"nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninden- 9 Mayıs (Arşiv-Reuters)
Moskova sokaklarında "Zafer Günü"nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninden- 9 Mayıs (Arşiv-Reuters)
TT

Rusya, 9 Mayıs'taki geçit törenine askeri teçhizat göndermeyecek

Moskova sokaklarında "Zafer Günü"nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninden- 9 Mayıs (Arşiv-Reuters)
Moskova sokaklarında "Zafer Günü"nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninden- 9 Mayıs (Arşiv-Reuters)

Rusya Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada, Rusya’nın bu yılki askerî geçit töreninde askerî teçhizat sergilemeyeceğini bildirdi. Söz konusu tören, Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin 81. yıl dönümünü anıyor.

Her yıl genellikle büyük bir askerî güç gösterisine sahne olan etkinlik, 9 Mayıs’ta Moskova’daki Kızıl Meydan’da düzenlenecek.

Bakanlık, Telegram üzerinden dün yaptığı açıklamada, “mevcut operasyonel durum” nedeniyle birçok askerî okul ve öğrenci birliğinin yanı sıra zırhlı araçların da bu yılki geçit törenine katılmayacağını belirtti.

Açıklamada, geçit töreninde Silahlı Kuvvetlerin tüm kollarından temsilcilerin yer almasının beklendiği, ayrıca “özel askerî operasyonlar” kapsamında görev yapan askerlerin görüntülerinin de olacağı ifade edildi. Bu ifade, Ukrayna’daki savaşa gönderme olarak değerlendirildi.

Törende ayrıca hava gösterilerinin de yer alacağı belirtildi.

Bakanlık, “Geçit töreninin hava bölümünde Rus hava akrobasi ekiplerine ait uçaklar Kızıl Meydan üzerinde uçacak. Gösterinin sonunda ise Su-25 pilotları Moskova semalarını Rusya Federasyonu bayrağının renkleriyle boyayacak” açıklamasını yaptı.