Batı’nın örsü ile Rusya’nın vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği…

Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
TT

Batı’nın örsü ile Rusya’nın vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği…

Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)
Rusya-Afrika zirvesinde Kıta’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bunların uluslararası yansımaları görüşüldü. (Reuters)

Remzi İzzeddin Remzi

Afrika, geçtiğimiz temmuz ayı boyunca artan bir uluslararası ilgiye mazhar oldu. Bu ilginin iki nedeni var. İlki, ikinci Rusya-Afrika zirvesi, ikincisi de Nijer’deki darbe. Her iki hadisenin de Kıta’nın geleceği üzerinde yansımaları olabilir.

Zirve, Afrika uğruna ikinci mücadelenin yoğun bir şekilde devam ettiğini gösterdi. İlk mücadele, 1885-1914 yılları arasındaki dönemde görülmüştü. Nijer’deki darbe ise Afrika’nın gelecekte izleyeceği siyasi yola dair soruları gündeme getiriyor.

İki gelişme de zirve yoluyla doğrudan ve darbe yoluyla dolaylı olarak Rusya ile bağlantılı. Nitekim bu hadiselerin gelişme biçimleri, Rusya’nın Afrika’da oynamayı arzuladığı rolü etkileyecek. Ancak iki gelişmenin etkisine dair bir yargıda bulunmak için henüz erken. Zirvenin etkisi, Afrika ülkeleriyle Rusya’nın, sonuç belgelerinde beyan edilen beklentilerinin hayata nasıl geçirileceğine bağlı olacak.  

cdfae
St. Petersburg’da Rusya-Afrika zirvesi sırasında göndere çekilen bayraklar. (Reuters)

Bu olayların geleceğe ve Afrika’ya etkisini değerlendirmek için Kıta’nın son iki yüzyıllık tarihini gözden geçirmek faydalı olabilir.

Afrika uğruna ilk mücadele, Avrupalı sömürgeci güçlerin, zengin doğal kaynaklarından yarar sağlamak için Kıta’yı böldüğü dönemde yaşandı. Daha sonra, 20’nci yüzyılın geri kalanında Afrika, siyasi bağımsızlık mücadelesine girişti. Bu aşamada birçok ekonomi ve hükümet modeli denendiyse de çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Afrika, Soğuk Savaş sırasında Doğu ile Batı arasındaki rekabette de ikincil bir noktaydı. Tüm bunlar, Afrika’nın gerçek potansiyellerini işletmesine engel oldu.

Afrika ülkelerinin çoğu, Birleşmiş Milletler’de de dahil olmak üzere Ukrayna meselesinde Rusya karşıtı tutumlar benimsemekten kaçınmış olsa da Rusya ile olan ilişkilerinde bir güvensizlik oluşmaya başladı.

Bununla beraber 21’inci yüzyılın başından itibaren Afrika, tekrar uluslararası ilgi dairesine girdi. Bunu ‘Afrika uğruna ikinci mücadele’ olarak adlandırabiliriz. Ancak bu sefer mücadele, Afrika’nın doğal kaynaklarından fayda sağlamakla sınırlı kalmayarak onun pazarlarına, işgücüne, iletişim hatları boyunca uzanan ticaret yolları ile Atlantik ve Hint okyanuslarındaki ana deniz ticareti yollarına erişime kadar varıyor.

Dış güçlerin kullandığı araçlar ve koşullar bu sefer farklı olabilir, ama genel hedefler büyük ölçüde aynı: Afrika’nın muazzam potansiyellerinden istifade etmek. Bununla birlikte sonuç, bu defa Afrika ülkeleri için sıfır olmayacak. Zira bu kıta ülkeleri, kendilerini ulusal ve kitlesel çıkarlarını temin etmek için daha iyi konumlandıracak şekilde gelişti.

Ana oyuncular da değişti. Şöyle ki ilk mücadele Avrupalı güçleri kapsıyordu. İkinci mücadele ise birçok oyuncuyu içine alıyor. Kıta’da halen büyük çıkarları olan geleneksel Avrupalı güçlerin yanı sıra Çin, ABD, Japonya ve Rusya da bugün önemli oyuncular haline geldiler. Daha düşük seviyede Brezilya, Türkiye, Suudi Arabistan Krallığı, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta İran gibi ülkeler de bu bölgeye giderek daha fazla ilgi gösterir oldu.

Fransa ile Birleşik Krallık’ı hariç tutarsak, Rusya’nın Afrika’daki tecrübesi ana rakiplerine kıyasla çok daha uzun, daha yoğun ve geniş. Nitekim Sovyetler Birliği, 1950’li yıllardan itibaren Afrika’ya büyük bir ilgi gösterdi ve buradaki sömürgeciliğin sona ermesi için sürece destek verdi. Bu ilgi, Sovyetler Birliği 1991 yılında çökene kadar da gelişmeye devam etti.

1960’lardaki bağımsızlık on yılından sonra yaşanan siyasi ve toplumsal kargaşa ile zayıf ekonomik büyüme döneminin ardından 2000 yılında Afrika’nın talihi dönmeye başladı. Bu, Rusya ekonomisinin petrol, gaz ve emtia artışı sayesinde toparlanmasıyla aynı zamana denk geldi.

Ancak Rusya için dönüm noktası, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2006 yılında Afrika kıtasına gerçekleştirdiği ilk ziyaretten sonra geldi. O zamandan bu yana Rusya ile Afrika ülkeleri arasındaki ilişkiler önemli ölçüde gelişti ve 2019’da Soçi’de düzenlenen ilk Rusya-Afrika zirvesiyle doruk noktasına ulaştı. İlk zirve, Rusya için elverişli koşullarda gerçekleşti. Nitekim ekonomisi büyüyordu ve Rusya, bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin işgal ettiği konumu geri kazanmasını sağlayacak kadar büyük kaynaklar biriktirmişti.

Tasarrufu altındaki bol kaynaklar, (Kırım yarımadasının 2014’te ilhak edilmesinden ötürü Batı hariç) bazen birbirlerine düşman olan ülkelerin büyük çoğunluğuyla dengeli ilişkiler, Güney Yarım Küre (Küresel Güney) ülkelerinin birçoğunun taklit etmek istediği bir siyasi model ve Suriye’deki performansıyla güçlenen bir ordu sayesinde Rusya, Afrika’da temel bir oyuncu ve uluslararası sahada büyük bir güç olarak rolünü geri kazanmaya başladı.

O zamandan sonra Rusya, ters rüzgârlarla karşı karşıya kaldı. Önce, 2020 yılında Kovid-19 salgını geldi, sonra da 2022’de Ukrayna krizi. Salgın, ilk zirvenin beklentilerini ve planlarını boşa çıkardı.

Afrika ülkelerinin çoğu, BM’de de dahil olmak üzere Ukrayna meselesinde Rusya karşıtı bir tutum benimsemekten kaçınmış olsa da Rusya ile ilişkilerinde bir güvensizlik duygusu peyda olmaya başladı.

Afrika ülkeleri, savaşın neticesinde tahıl fiyatlarının yükselmesinden ötürü orantısız bir zarar gördü. Bununla birlikte Rusya’nın davranışları da Moskova’nın uluslararası sınırların dokunulmazlığına duyduğu saygıya dair soruları da gündeme getirdi ki bu dokunulmazlık, Afrika ülkeleri için temel bir ilkedir ve Afrika Birliği’nin selefi olan Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi’nde yer alır.

Rusya, Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha ağır yaptırımlara maruz kaldığı için kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanmaya ihtiyaç duyuyor.

Bunun bir sonucu olarak, aslında 2022 yılında düzenlenmesi kararlaştırılan ikinci zirve, Temmuz 2023’e ertelendi. Üstelik Rusya için daha az uygun koşullarda gerçekleşti. Zirve, Rusya ve Çin ile Batı arasında artan rekabet bağlamında şekillendi ki bu, Afrika ülkelerini rahatsız eden bir durum. Rusya’nın ana rakipleri, bir miktar önde. Nitekim Çin, Avrupa Birliği, Türkiye ve ABD, Afrika ile olan zirvelerini 2021’den 2022’ye kadarki dönemde gerçekleştirdi.

axscdwf
28 Temmuz’da St. Petersburg’da düzenlenen Rusya-Afrika zirvesine katılan liderlerin hatıra fotoğrafı. (AFP)

Bu sefer Rusya’nın Afrika’ya olan ilgisi fazladan bir önem ve ihtiyaç kazandı. Şöyle ki Rusya, Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha ağır yaptırımlara maruz kaldı. Bu yüzden de kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanması gerek. Bu, yakın zamanda ilan edilen Rus dış politika anlayışına da açıkça yansıyor. Güney Yarım Küre’nin temel bir parçası olması itibarıyla Afrika’ya, çok kutuplu yeni bir dünya düzeni oluşturma çabasında önemli bir rol veriliyor.

Özellikle Afrika’daki maden zenginliği ve enerji talebi Rusya’ya, değerli madenler ve nadir toprak unsurları tedarikini artırmak ve aynı şekilde enerji projelerine ilişkin dış gelirleri güvence altına almak amacıyla, Batı yaptırımlarını bir kez daha aşması için stratejik öneme sahip bir alan sağlıyor. 

İkinci zirve, bu koşullarda gerçekleşti. Bunun için Afrika’nın temsil düzeyinin ilk zirvedeki temsil düzeyinden daha düşük olması garip değil. İlk zirveye 54 Afrika ülkesi ve 46 devlet başkanı katılmıştı. İkinci zirveye ise 48 ülke katıldı ve bunların sadece 27’si devlet başkanı, başkan vekili ya da başbakan tarafından temsil edildi.

Rusya, zirvede Afrika ile ortak kabul ettiği şu tutumları vurguladı: Çok kutuplu bir dünya düzeni arayışı, güvenlik iş birliği ve terörle mücadele, Batı’dan ekonomik bağımsızlık ve aile değerleri.

Afrikalı liderler de buna şunları ekledi: Gıda güvenliği, teknoloji aktarımı, yatırımlar, ihracatlarının pazarlara erişimi ve diğer benzer şeyler.

Zirve bildirisi, hem Rusya’nın hem de Afrika ülkelerinin gerçekleştirmek istediği ortak hedefleri yansıtıyordu: Küresel finans yapısının yeniden inşası da dahil olmak üzere daha adil ve çok kutuplu bir dünya düzeni kurulması, sömürgeciliğin Afrika ülkelerine verdiği zararın tazmin edilmesi ve sömürgecilerin taşıdığı kültür hazinelerinin iade edilmesi ve devletlerin egemenliğini baltalamayı amaçlayan yeni sömürgeci politikaların tezahürlerine karşı konması. Ayrıca ticaretin, ekonomik ve yatırım iş birliğinin ve teknoloji aktarımının güçlendirilmesi, Afrika Kıtası’nda gıda ve enerji güvenliğinin sağlanması, enerji dönüşümü alanında iş birliği yapılması.

Zirve kararlarını hayata geçirecek Rusya-Afrika Ortak Eylem Planı’na ek olarak üç başka bildiri daha kabul edildi. Bunlardan ilki, uzayda silahlanma yarışının engellenmesi; ikincisi, bilgi güvenliği konusunda iş birliği yapılması, üçüncüsü de terörle mücadelede iş birliğinin güçlendirilmesi ve kalıcı yeni bir Rusya-Afrika güvenlik mekanizmasının oluşturulması hakkında. Ayrıca her yıl Rusya-Afrika parlamento forumu düzenlenecek. Zirvede Rusya’nın Afrika ülkelerinin borç yükünü azaltmak için 90 milyon dolardan fazla kaynak ayıracağı ilan edildi. Moskova, 23 milyar dolarlık borcunu iptal ederek Afrika’nın Moskova’ya olan borcunun yüzde 90’ını kapatmış oldu.

Çin, ABD ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Kıta’yı büyük güçler arasındaki rekabet alanına itti.

Yabancı güçler, Afrika ile olan ilişkilerine dair umutlarını artırırken Afrika ülkeleri de bu güçler arasındaki rekabetten devşirmek istediği faydalara ilişkin hırslı arzulara sahip. Bu beklentiler ile arzular arasındaki etkileşim, Afrika’nın geleceğini belirleyecek.

Çin, ABD ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Kıta’yı büyük güçler arasındaki rekabet sahasına itti.

Rusya’ya gelince… Rusya’nın Afrika Kıtası’ndaki toplam ayak izi, ana rakipleriyle karşılaştırıldığında ikincil kalıyor. Ancak askerî iş birliği ile terörle mücadele (Nitekim Rusya, 2017’den 2021’e kadar kıtanın en büyük silah tedarikçisiydi ve Kıta’ya yapılan tüm silah ithalatının yüzde 44’ünü oluşturuyordu), enerji (nükleer enerji de dahil) ve madencilik faaliyetlerini bu karşılaştırmanın dışında tutuyoruz.

Rusya muhtemelen, özellikle yatırımlar ile para ve kalkınma yardımları söz konusu olduğunda Afrika ülkelerinin tüm beklentilerini karşılayabileceği bir durumda olmayacak. Bunu telafi etmek için Rusya, Avrasya Ekonomik Birliği ile BRICS’i devreye sokarak çabalarını güçlendirmeye çalışıyor.

Afrika ülkeleri açısından Rusya; teknik deneyiminin bolluğu, iş birliğine koşulsuz yaklaşımı ve Batı’yı dengeleyici bir güç olarak küresel konumu dolayısıyla çekici bir ortak. Afrika’nın enerji ihtiyacı ve yeşil enerjiye geçiş meseleleri, Batı’nın çifte standartları ve bu meselelere değinme gereği duyulmaması karşısında giderek daha fazla siyasallaştı ve çerçevelendi. Bundan hareketle Rusya’nın Batı’yı dengeleyici konumu önümüzdeki yıllarda daha fazla ilgi görebilir.

Buna ek olarak halihazırda Batı’nın yaptırımlarına uğrayan, Batı karşıtı bir tutum benimseyen, terörle mücadeleye ve güvenliğe odaklanan askerî rejimler (ki sayıları artabilir), Rusya’nın Afrika’daki çıkarlarını güçlendirmek için umut vaat eden bir platform teşkil ediyor.

Bugün Afrika Kıtası’nın GSYİH’si 3 trilyon ABD dolar. Kıta, büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olmasıyla gerçek bir ekonomik büyüme vaat ediyor. Ayrıca modern dünyamızı destekleyen hayati maden kaynaklarının yaklaşık yüzde 30’una da ev sahipliği yapıyor. Üstelik kıtanın verimli, ama tam olarak istifade edilmeyen toprakları gıda üretimi için büyük bir imkâna sahip. Afrika, dünyadaki yağmur ormanlarının da yüzde 30’unu barındırıyor. Bu yüzden iklim yönetiminde oynadığı önemli rol küçümsenemez. Bu noktada şunu da kaydedelim: Afrika, bu yüzyılın sonunda dünya nüfusunun yüzde 40’ına ev sahipliği yapıyor olacak ve önümüzdeki otuz yıl gençlerin sayısında 500 milyondan fazla artışa sahne olacak. Yani toplam küresel işgücünün yaklaşık yüzde 42’si Afrika’da olacak.

Afrika; çevresel bozulma, salgınlar, enerji güvenliği, terörizm ve gıda güvenliği gibi sınırları aşan küresel zorlukların çözümünde merkezî bir rol oynuyor. Kıta’nın önemi; modern ekonomiye yön veren lityum, kobalt, nikel vd. temel madenlerin tedarikinin sürdürülmesine kadar da uzanıyor. Ayrıca Afrika’nın devasa işgücü, 21’inci yüzyıl ve sonrasındaki işler için gerekli becerilerle donatılırsa bu, sadece bölge için değil, bir bütün olarak küresel ekonomi için bir nimet olacak. Ama bu, dünyanın hem doğusu hem de batısındaki büyük ekonomilerin Afrika ile, bu imkânlardan faydalanmalarına izin verecek türde ilişkiler kurma yeteneklerine bağlı.

vfbeg
Rusya-Afrika zirvesine katılanlar, 30 Temmuz’da Rusya Donanma Bayramı’nda düzenlenen askerî geçit törenini izledi. (Reuters)

Gerekli yatırımların yapılması halinde Afrika’nın bu sorunların çözümüne etkin bir şekilde katkı sunabileceği, zayıf noktaları doğru şekilde ele alınmazsa da dünya için giderek artan zorluklar oluşturacağı söyleniyor.

Sonuç olarak Rusya ve Afrika bazı ortak hedefler ve çıkarlarda buluşsa da güçlendirilmiş bir ilişkinin meyvelerini toplamak için her iki tarafın da üstesinden gelmesi gereken zorluklar var.

Öncelikle, özellikle Rusya ve Afrika’daki iş çevrelerinde iş birliğinin faydalarına dair bilinç düzeyinin artırılması gerekiyor.

İkincisi, Rusya’nın ticaret ve yatırım geleceği söz konusu olduğunda Afrika’nın beklentilerinin yönetilmesi lazım.

Üçüncüsü, Batı’nın dayattığı ağır yaptırım rejimiyle başa çıkmak için düzenlemeler yapılmalı.

Afrika ülkelerinin, Rusya ile ilişkilerini, Batı’ya ve özellikle de AB’ye karşı devam eden bağımlılığını tehlikeye atmadan güçlendirmek için bir yol bulması gerekecek.

Çin’in yanı sıra Rusya’nın Afrika’da sahip olduğu tek ayrıcalık, iş birliğinin koşulsuz gelmesidir. Afrika uğruna mücadele devam edecek ve belki de önümüzdeki yıllarda yoğunlaşacak. Afrika’nın önündeki zorluk, bu rekabeti kendi lehine nasıl döndüreceği olacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



ABD'de göçmenlerin kabusu olan ICE'ın adı NICE mı olacak?

ABD Başkanı Trump, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza'nın (ICE) adının "NICE" olarak değiştirilmesini desteklediğini dile getirdi (AFP)
ABD Başkanı Trump, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza'nın (ICE) adının "NICE" olarak değiştirilmesini desteklediğini dile getirdi (AFP)
TT

ABD'de göçmenlerin kabusu olan ICE'ın adı NICE mı olacak?

ABD Başkanı Trump, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza'nın (ICE) adının "NICE" olarak değiştirilmesini desteklediğini dile getirdi (AFP)
ABD Başkanı Trump, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza'nın (ICE) adının "NICE" olarak değiştirilmesini desteklediğini dile getirdi (AFP)

Donald Trump, bir destekçisinin ICE'ın (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) adının medyada anılma biçimi için değiştirilmesini öneren tuhaf sosyal medya gönderisini paylaştı.

Kendini MAGA gazetecisi diye tanımlayan kişinin X paylaşımında, başkanın ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza'nın adını Ulusal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza olarak değiştirmesini istediği (İngilizce'de ulusal anlamına gelen "national" başa gelince kısaltma ICE'tan NICE'a dönüşüyor ve nice da iyi anlamına geliyor -çn.) ve böylece medyanın her gün "İYİ ajanlar" demek zorunda kalacağı belirtildi.

Trump, Truth Social platformunda mesajı yeniden paylaşırken, "HARİKA FİKİR!!! YAPIN. Başkan DJT" diye ekledi. Kullanıcının asıl paylaşımı 800 binden fazla kez görüntülendi ve diğer MAGA destekçilerinin yanı sıra başkanın kendisinden de övgü aldı.

Trump'ın bu açık desteğinin ciddiye alınması gerekip gerekmediği net olmasa da başkan göreve döndüğünden beri bir dizi isim değişikliğini savundu.

Bunlar arasında Meksika Körfezi'nin adını Amerika Körfezi ve Savunma Bakanlığı'nın ismini Savaş Bakanlığı şeklinde değiştiren başkanlık emirleri var.

Trump'ın ikinci başkanlığı döneminde ICE, başkomutanın göçmenlere yönelik sert baskısını uygularken giderek daha tartışmalı hale geldi.

Başkanın göreve dönmesinden bu yana yönetimi, maskeli ICE ajanlarını Birleşik Devletler genelindeki şehirlere gönderiyor. Ocak ayında Minneapolis, iki sakinin federal ajanlar tarafından vurularak öldürülmesinin ardından baskı konusundaki tartışmanın odak noktası haline gelmişti.

Demokratlar, Minneapolis'teki cinayetlerin ardından yönetimin göçmenlik operasyonlarını reforme etmesini talep ettikten sonra, İç Güvenlik Bakanlığı şubat ortasında kapanmıştı.

Ertesi ay, Trump dönemin İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem'i görevden almıştı.

Senato Cumhuriyetçileri, perşembe günü ICE'la Gümrük ve Sınır Koruma'yı (CBP) finanse etmek için bir bütçe kararını onayladı ve tasarı 48'e karşı 50 oyla kabul edildi.

vdffd
Başkan, Beyaz Saray Muhabirleri Yemeği'ndeki silahlı saldırının üzerinden iki gün geçmeden isim değişikliğini önerdi (AFP)

Tüm Senato Demokratları ve iki Cumhuriyetçi, ICE ve CBP'ye 140 milyar dolara kadar kaynak ayrılmasına izin verecek tasarıya karşı çıktı.

Ancak Ancak yetkililerin iki kuruma resmen kaynak aktaracak yasal düzenlemeyi hazırlamaya başlayabilmesi için, kararın Temsilciler Meclisi tarafından da kabul edilmesi gerekiyor.

Senato azınlık lideri Chuck Schumer, Senato Demokratlarından yapılan açıklamada kararı sert bir şekilde eleştirdi.

ICE'a 140 milyar dolar. Maliyetlerinizi düşürmeye 0 dolar. Cumhuriyetçilerin bu gece yaptığı seçim bu.

Aileler benzin, market ve barınmaya daha fazla ödeme yaparken Cumhuriyetçiler, Trump'ın kolluk kuvvetlerine 140 milyar dolarlık çek yazıyor.

Bir Senato Cumhuriyetçisinin yardımcısı, Washington Post'a, Cumhuriyetçilerin potansiyel 140 milyar doların yaklaşık yarısını harcamayı beklediklerini söyledi.

Independent Türkçe


Savaş zamanı İsrail, strateji, seçimler ve ABD

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

Savaş zamanı İsrail, strateji, seçimler ve ABD

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Esad Ganem

 İsrail'de savaş ve sonuçları üzerine süregelen tartışma, gündemin takipçilerine anlam ve yansımalarını düşünmek için hiç fırsat vermedi. Temelde savaş, kendisinden önce gelen tartışmanın seyrinde ve ona yol açan siyasette, en azından İsrail'e ilişkin her şey söz konusu olduğunda, hiçbir şeyi değiştirmedi. Başbakan Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı kampı, İsrail'in savaş arifesinde ve savaş boyunca gerçekleştirebildiği ‘tarihi başarıları’ coşkuyla kutlamak için basın karşısına çıktı. Bunu, ABD ve İran'ın ateşkesi ilan etmesinden 18 saat sonra İsrail basınında yer alan kayıtlı bir konuşmada özetleyen Netanyahu, konuşmasında ‘başarılar’ olarak nitelendirdiği şeyleri ön plana çıkarmaya özen gösterdi.

Önceliklei savaş, iki taraf arasındaki tam koordineli ortak savaşla doruğa ulaşan ABD-İsrail stratejik ittifakının konumunu derinleştirdi. İkinci olarak İran'ın askeri gücü zayıflatıldı, üst düzey yetkililer ve komutanlar tasfiye edildi. Böylece İran tehdidi uzun bir süreliğine ötelendi. Netanyahu'ya göre İsrail artık daha güçlü ve daha dirençli bir konuma geldi. Hatta onu bir büyük güç ve en büyük güçle müttefik bir devlet olarak nitelendirdi. İsrail'in aynı zamanda ‘radikal’ İslam dünyasının dünyaya hâkim olma ve onu İslamlaştırma hedefinin tehdit ettiği ‘Batı kültürünün’ bir kalkanı olduğunu kanıtladığını da ileri sürdü. Üçüncüsü, İsrail ordusu ve istihbarat birimleri, savaşa hazırlık ve gizli güçleri tüm düşmanlarını geçen üstün bir tahrip projesine dönüştürme kapasitelerini kanıtladı. Dördüncüsü, savaş süresince İran tarafından saldırılar düzenlenen Arap ülkeleriyle daha güçlü ittifakların önü açıldı. Netanyahu’ya göre bu ülkeler bundan böyle İsrail ile öncekinden daha yüksek bir iş birliği hazırlığında olacak. Beşinci olarak ise İsrail'in fiili kontrol sınırları genişledi ve çevresindeki Arap ülkelerdeki muhalif güçler zayıflatıldı. İsrail, Gazze, Lübnan ve Suriye'deki fiili nüfuz bölgelerini ve sınırlarını genişletirken Batı Şeria'daki fiili kontrolünü de derinleştirdi.

Netanyahu, savaş süresince seçimlere daha iyi hazırlanmasını ve kendisi ile sağ partilere yönelik desteği artırmasını mümkün kılacak değerli aylar kazandı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Netanyahu'nun destekçileri bu söylemi ve bahsedilen başarıları tekrarlarken Netanyahu'nun sunduğu biçimiyle savaşın zorunluluğunu kanıtlamaya çalıştılar. Bunların savaşın gerekçelerini doğruladığını, İsrail'e savaş öncesine kıyasla daha güçlü ve merkezi bir stratejik konum kazandırdığını öne sürdüler. Buna Netanyahu ve hükümetinin savaş süresince İsrail'in iç boyutundaki başarıları da eklenebilir. Bunların başında Netanyahu ve hükümetinin ‘yargı darbesi’ projesi çerçevesinde İsrail'i daha sağcı ve daha katı bir yönde köklü biçimde dönüştürme projesini sürdürmesi geliyor. Bu durum, esasen Filistinliler için idam yasasının hayata geçirilmesiyle somutlaştı. Söz konusu yasa, İsrail'e ve Yahudi halkına karşı ulusal suçlar işleyenler, yani yalnızca Yahudilere saldıranlar için geçerli ve Filistinlilere saldıran Yahudileri kapsam dışı bırakıyor. Bu da özünde Filistinlilere yönelik geçmişten beridir süregelen ırk üstünlüğünü ve ırk ayrımcılığını (apartheid) derinleştirme projesiyle uyumlu bir yasanın parlamentodan geçmesi anlamına geliyor.

vfbfgbgfb
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir, Kudüs'teki İsrail parlamentosu Kneset'te bir oturuma katıldıkları sırada tokalaşırken, 29 Mart 2026 (Reuters)

Bunun yanı sıra mart ayı sonlarında bütçe tasarısının geçirilmesi de önemli bir kazanım olarak sayılabilir. Bu tarih, cari yıl genel bütçesinin onaylanması için belirlenen son süre olup bu sürenin aşılması halinde İsrail hukukuna göre Kneset'in otomatik olarak feshedilmesi ve erken seçime gidilmesi gerekirdi. Böylece Netanyahu, savaş ortamında seçimlere daha iyi hazırlanmasını ve kendisi ile aşırı sağcı partilere yönelik desteği güçlendirmesini sağlayacak değerli aylar kazandı. Netanyahu aynı zamanda dini partilerle zorunlu askerlikten muafiyet projesinin geçirilmesini sürdüren üstü kapalı bir anlaşma da sağladı. Bu kazanımın önemi, özellikle savaşın devam etmesi ve ek askeri güce duyulan ihtiyaç göz önünde bulundurulduğunda daha da büyüyor. Nitekim Genelkurmay Başkanı da savaş süresince ordunun hizmet gereklilikleri ve düzenli ile yedek birliklerdeki askerlere yönelik baskılar açısından tam bir çöküşün eşiğine geldiğini duyurdu.

Politikacılar arasındaki eleştirmenlerin başında, Kneset'teki muhalefet lideri ve Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi Genel Başkanı Yair Lapid geliyor. Lapid, savaşın yönetimini ve Netanyahu ile İsrail'le koordinasyon sağlanmadan durdurulma biçimini eleştirmekte hiç vakit kaybetmedi.

Özetle Netanyahu'nun destekçileri ve aşırı sağcı cephesinin, savaşın olumlu bir sonuç doğurduğuna hatta İsrail'e ve halkına daha yüksek düzeyde bireysel ve kolektif güvenlik hissi kazandıran stratejik bir zafer niteliği taşıdığına inandığını söyleyebiliriz. Netanyahu, yukarıdaki konuşmasında gazetecilerin, siyasetçilerin, aktivistlerin ve sıradan İsraillilerin savaşın kazanımlarını eleştirmesine ve sorgulamasına duyduğu şaşkınlığı bir kez daha dile getirdi.

Buna üstü kapalı olarak Netanyahu cephesinin, özellikle beklenen seçimler sonrasında hükümet bileşenlerini koalisyon kurmaya itebilecek seçim anketleri çerçevesinde Netanyahu'ya ve aşırı sağcı cepheye yönelik halk desteğinde ciddi bir artış öngördüğü beklentisini de ekleyebiliriz. Ancak hızla yapılan anketler bu beklentiyi doğrulamazken Netanyahu da başarılarıyla orantılı sonuçlar elde edemedi.

cdvdf
Netanyahu, Kudüs'teki Herzl Dağı Askeri Mezarlığı'nda düzenlenen "Anma Günü" töreninde bir konuşma yaparken, 21 Nisan 2026 (Reuters)

Netanyahu cephesinin ve destekçilerinin karşısında ise zafer ve başarı söylemine çekinceli yaklaşan geniş bir kesim yer alıyor. Bu kesimin bir bölümü, İran ve Hizbullah'ın savaştan daha güçlü ve askeri kapasitelerine daha kararlı biçimde sahip bir şekilde çıktığına, kendini bölgede İsrail'e rakip merkezi bir güç olarak kanıtladığına inanıyor. Ayrıca savaşın İsrail'in iç uyumuna zarar verip onu zayıflattığı görüşü de yaygınlaşıyor. Tüm bunların ötesinde en önemli mesele, savaş ya da Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump'ı ve ABD'yi Trump'ın başlangıçta sunduğu vaatlerinden hiçbirini gerçekleştiremeyen bir savaşa sürüklediği şeklindeki çerçeveleme, ABD içindeki savaşa yönelik eleştirilerin yoğunlaşmasına yol açması. Bu eleştiriler, oradaki tüm akım, entelektüel yönelim ve siyasi eğilimleri aşan bir tonda yapılıyor. Bu durum ABD içinde, İsrail'i iki ülke arasındaki ilişkiye çok olumsuz yansıyabilecek ve ABD’nin İsrail’e verdiği tarihi desteği zayıflatabilecek bir tartışmanın içine çekiyor.

Politikacılar arasındaki eleştirmenlerin başında, Kneset'teki muhalefet lideri ve Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi Genel Başkanı Yair Lapid geliyor. Lapid, savaşın yönetimini ve Netanyahu ile İsrail'le koordinasyon sağlanmadan durdurulma biçimini hiç vakit kaybetmeden eleştirerek Netanyahu'nun söylemiyle ‘kazanılan başarıları’ sorguladı. Hatta daha da ileri giderek savaşın İsrail'in konumunu zayıflattığını ve çıkarlarına zarar verdiğini öne sürdü. Bu tutum elbette savaşı desteklediği ve savaşın İsrail'e daha büyük ve daha önemli kazanımlar sağlayabileceği düşüncesi çerçevesinde dile getirildi.

Lapid, ateşkesin ilanının ertesi günü yaptığı konuşmada Netanyahu'nun ‘İsrail'i stratejik bir çöküşe ve diplomatik bir felakete sürüklediğini; İsrail'in artık vesayet altında olduğunu, kendi kendini yönetemediğini, müzakere masasından ve karar alma süreçlerinden dışlandığını’ söyledi.

Lapid, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İsrail'in ulusal güvenliğine ilişkin kararlarda hiçbir rolü olmadı. Tarihimizde bu denli büyük bir siyasi felakete tanık olmadık. Ordu üzerine düşeni yaptı. Fakat Netanyahu siyasi ve stratejik açıdan başarısız oldu ve hedeflerinden hiçbirini gerçekleştiremedi. Netanyahu'nun kibri, ihmalı ve stratejik planlamadan yoksunluğunun yol açtığı hasarı onarmak yıllar sürecek.”

Savaş süresince Arap partilerinin ABD ile ortaklık içinde sürdürülen İsrail'in bölgeye yönelik saldırgan eğiliminin dizginlenmesi ve savaşın durdurulması çağrıları yoğunlaştı. Halihazırda bu Arap partilerinin her zaman benimsediği geleneksel bir tutum.

Lapid’in ardından anketlerde İsrail'in gelecekteki hükümetini yönetecek merkezi aday olarak ismi öne çıkan eski Başbakan Naftali Bennett bir açıklamada bulundu.

Bennett, ateşkesin üzerinden bir günden az bir süre geçmişken yaptığı konuşmada savaşın hedeflerinin açık olduğunu vurgularken bunları; nükleer programın kalıcı ve tam tasfiyesi, bölgesel terörizm ve roketlerin durdurulması, 460 kilogram zenginleştirilmiş uranyumun İran topraklarından çıkarılması olarak sıraladı. Bu hedeflerin hiçbirinin gerçekleşmediğinin söyleyen Bennett, “Bu başarısızlık, İsrail'i daha intikamcı ve daha kararlı bir İran'la karşı karşıya getiriyor. Pek çok kişinin hayal kırıklığı duymasının nedeni, liderliğin bize hayaller satmış olması. Hükümet bizimle açık konuşmadı.

Netanyahu ve bakanları sürekli olarak Hamas’a karşı tam zafer, Hizbullah'ın tasfiyesi ve İran'ın yenilgisiyle övündü. Tüm bu boş vaatler gözümüzün önünde çöktü. Ne yazık ki bir çocuğun bile görebileceği gibi Hamas, Hizbullah ve İran ayakta kalamaya devam ediyor. Bu, İsrail'i içten çökerten bir hükümetin dışarıdaki düşmanı yok edemeyeceğinin kanıtı. Bu, kalpsiz bir hükümet."

Bu tutum, ateşkesin ilanının ertesi gününden itibaren ciddi biçimde yoğunlaşmaya başladı. İsrail basını, yorumcular ve partililer, her biri kendi platformunda, savaşın ve ateşkesin sonuçlarından duydukları ve kamuoyundaki genel hayal kırıklığını dile getiriyordu. Bahsi geçen kesimlere göre yetersizlik, temelde Netanyahu'nun savaş süresindeki ve sonrasındaki başarısızlığından kaynaklanıyordu. İç başarısızlığın ve bunun bölgesel boyutunun yanı sıra en büyük tehlikenin, savaşın ve sonuçlarının İsrail'in temel müttefiki ve sürekli destekçisi olan ABD ile özel ilişkisini küresel, ekonomik ve diplomatik açıdan tehdit etmesinde yattığı da vurgulanıyordu.

Bu seslerin Netanyahu'yu savaş nedeniyle değil, savaşın varmış olduğu sonuçlar nedeniyle eleştirdiğini özellikle belirtmek gerekir. İsrail'in savaştan ve onun sürmesinden çok daha fazla yararlanabileceğini savunuyor. Dolayısıyla savaşın başarısızlıkları, savaşın kendisinden değil Netanyahu'nun İsrail adına gereği gibi yararlanamamasından kaynaklanıyor. Yani bu eleştiriler, Arap dünyasıyla genel olarak, Filistin ve Filistinlilerle ise özel olarak ilişkilendirilme biçiminde Siyonist uzlaşının önemli bir parçası olarak kalmaya devam ediyor.

dsfr
İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki Hiyam beldesine düzenlediği bombardımanının ardından yükselen dumanlar, 4 Mart 2026 (AFP)

Tartışmanın diğer tarafında ise Gazze Şeridi’ndeki savaşa ve mevcut savaşa karşı çıkan Arap partileri ile geriye kalan Yahudi eleştirel cephesi yer alıyor. Arap liderler bu savaşı genel olarak, ABD ve İsrail'in tam bir ortaklık içinde Arap dünyasına ve çıkarlarına, özellikle de Filistin halkına karşı yürüttüğü saldırgan bir savaş olarak değerlendirdi.

Yüksek İzleme Komitesi Başkanı Cemal Zahalka, İsrail'in hiçbir diplomatik çözüme güvenmediğini vurgulayarak şunları söyledi:

“7 Ekim'den (2023) bu yana yeniden biçimlenen İsrail güvenlik doktrini, temelde müzakere masasındaki kazanımlara değil sahadaki ordu başarılarına dayanıyor. Bu yüzden İsrail, müzakerelerde gerçekleştirilmesi mümkün olmayan koşullar öne sürüyor ve gerekli gördüğü her an güce ve daha fazla güce başvurma üzerine bahse giriyor.”

Savaş süresince Arap partilerinin ABD ile ortaklık içinde sürdürülen İsrail'in bölgeye yönelik saldırgan eğiliminin dizginlenmesi ve savaşın durdurulması çağrıları yoğunlaştı. Halihazırda bu Arap partilerinin her zaman benimsediği geleneksel bir tutum.

1967 yılının haziran ayındaki Altı Gün Savaşı'ndan bu yana tam bir zafer kazanamamış olan İsrail, uzayan savaşların aynı kısır döngüsünde dönmeye devam ediyor. Yönelimlerindeki köklü ve ciddi bir dönüşüm ise savaşlarının hızını daha da artırdı.

Siyonist uzlaşıyı eleştiren Yahudi solu ise savaşın önlenmesi ve patlak verdikten sonra durdurulması yönünde tutum sergiledi. Ateşkesin ilanından önceki son hafta içinde Yahudi ve Yahudi-Arap aktivist grupları büyük şehirlerde gösteriler düzenleyerek Yüksek Mahkeme'ye savaş karşıtı gösterilere yönelik kısıtlamaların kaldırılması için başvurdu. Aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir'e bağlı polis kuvvetleri ise göstericilerin üzerine yürüyerek bir kısmını tutukladı.

Eleştirileriyle bilinen İsrailli gazeteci Gideon Levy, Haaretz gazetesindeki haftalık köşesinde şunları yazdı:

“Bu (Netanyahu'yu kastederek) onun hayatındaki en büyük başarısızlıktır. Durum, 7 Ekim 2023'ten çok daha kötü. Binyamin Netanyahu'nun önceki başarısızlıkta pek çok suç ortağı vardı. Bu sonuncusunda ise istisnasız tek suçlu sadece o. İran'la savaşmayı hayatı boyunca merkezi bir saplantı olarak işlediyse bu savaş onun hayatındaki en büyük başarısızlık. İsrail bu savaştan göründüğünden çok daha derin yaralarla, savaş öncesine kıyasla daha zayıf ve daha yalnız, İran ise ağır darbe alsa da yedi kat daha güçlü ve daha etkin bir şekilde çıkıyor. Bu tam olarak bir ömür boyu süren çalışmanın başarısızlığının görüntüsü. İsrail'i bu savaşa sürükleyen Netanyahu, kendisine danışılmadan bunu sona erdirmek zorunda bırakılan bir başbakandır. Bu savaşın kendi adını tarih kitaplarına kurtarıcı olarak kazıyacağını düşünürken başarısızlığının da sorumluluğunu taşıyan tek kişi o."

dvfd
Kudüs'te ‘Anma Günü’ çerçevesinde Herzl Dağı'ndaki askeri mezarlıkta düzenlenen törende bir dakikalık saygı duruşu, 21 Nisan 2026 (AFP)

Sonuç olarak 1967 yılının haziran ayındaki Altı Gün Savaşı'ndan bu yana tam bir zafer kazanamamış olan İsrail, uzayan savaşların aynı kısır döngüsünde dönmeye devam ediyor. Yönelimlerindeki köklü ve ciddi bir dönüşüm ise savaşlarının hızını daha da artırdı. Netanyahu'nun son hükümetiyle birlikte İsrail, kuruluşundan bu yana en sağcı, en faşist ve komşusu olan Arap ve Müslüman ülkeler ile Filistinlilere en düşman hükümete kavuştu. Bu hükümet ve başındaki Netanyahu, içeride ve dışarıda ödenen bedelleri umursamıyor. Onlar için önemli olan tek şey, kendi tasvirlerindeki düşmanlar üzerinde, içeriden ve dışarıdan, zafer imgesidir. Her savaş sona erdiğinde bir sonrakine hazırlanarak iç ve dış cephede yeni bir düşman belirlemeye devam edecekler.

Bu gelişme, dikkat edilmesi gereken temel değişkendir. Bu değişkeni ya İsrail'deki genel seçimler aracılığıyla ki bu önümüzdeki Ekim ayında yapılması planlanan yaklaşan seçimlerde gerçekleşebilir ya da aşırı sağcı İsrail'le ciddiyetle ve kararlılıkla başa çıkma kapasitesine sahip daha kararlı bir Arap dünyasının ve uluslararası toplumun tutumu aracılığıyla dizginlenebilir. Böylece ABD’nin desteğiyle ya da desteği olmaksızın, bir suç savaşından diğerine geçişin önüne geçilebilir.


Saldırgan, saldırı için haftalarca hazırlık yaptı... Trump’a suikast planının ayrıntıları

Polis ve gizli servis görevlileri, cumartesi akşamı meydana gelen silahlı saldırının ardından Başkan Trump’ı Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin düzenlediği yemekten dışarı çıkardı. (Reuters)
Polis ve gizli servis görevlileri, cumartesi akşamı meydana gelen silahlı saldırının ardından Başkan Trump’ı Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin düzenlediği yemekten dışarı çıkardı. (Reuters)
TT

Saldırgan, saldırı için haftalarca hazırlık yaptı... Trump’a suikast planının ayrıntıları

Polis ve gizli servis görevlileri, cumartesi akşamı meydana gelen silahlı saldırının ardından Başkan Trump’ı Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin düzenlediği yemekten dışarı çıkardı. (Reuters)
Polis ve gizli servis görevlileri, cumartesi akşamı meydana gelen silahlı saldırının ardından Başkan Trump’ı Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin düzenlediği yemekten dışarı çıkardı. (Reuters)

Savcılık, cumartesi günü Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeğine saldırı düzenlemeye çalışan Cole Tomas Allen’in, Donald Trump ve hükümet üyelerini öldürmeye yönelik planını ortaya çıkardı. Savcılığa göre Allen, saldırıyı gerçekleştirmeden önce haftalarca hazırlık yaptı.

Şarku’l Avsat’ın The Telegraph’tan aktardığına göre Allen dün mahkemeye çıkarak suçlamalarla yüzleşti. Allen’in, yetkililer tarafından ‘planlı bir cinayet komplosu’ olarak tanımlanan saldırı hazırlıklarına nisan başında başladığı ifade edildi.

31 yaşındaki Allen, Kaliforniya’nın Torrance şehrinden olup, Washington D.C.’deki Hilton Oteli’nde düzenlenen Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeği sırasında güvenlik noktasını geçmeye çalıştı ve ardından ABD Gizli Servisi’ne bağlı bir görevliyi hedef alarak ateş açtı. Etkinliğe, Başkan Trump ve eşi, neredeyse tüm Trump yönetimi üyeleri ve önde gelen gazeteciler katılmıştı.

Planın ilk aşaması: Otel rezervasyonu

Washington D.C. Başsavcısı Jeanine Pirro, Allen’in saldırıyı gerçekleştirmek amacıyla otelde üç gece konaklama rezervasyonu yaptığını açıkladı. Bu rezervasyon, Trump’ın etkinliğe katılacağını duyurmasından bir ay sonra yapıldı.

Pirro, gazetecilere verdiği demeçte, “6 Nisan’da Allen, Washington Hilton Oteli’nde 24, 25 ve 26 Nisan tarihlerinde üç gece konaklama için rezervasyon yaptı” dedi.

İkinci aşama: Washington’a seyahat

Pirro, “21 Nisan’da Allen, Los Angeles yakınlarındaki evinden yola çıktı. 23 Nisan’da Chicago’ya vardı, ardından 24 Nisan Cuma günü Washington D.C.’ye ulaştı” şeklinde konuştu.

Pirro, Allen’in 24 Nisan Cuma günü saat üç civarında Hilton Oteli’ne vardığını ve geceyi otelde geçirdiğini belirtti.

vbfrb
Cole Tomas Allen, Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeği sırasında ateşli silahlar ve bıçaklarla salona girmeye çalışırken yakalandı. (DPA)

Pirro, “Allen ertesi gün saat 20:00’de, başkan ve eşinin akşam yemeğinin düzenlendiği salonda olduğunun tamamen farkındaydı” dedi.

Etkinliğe katılanlar arasında, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Başkan Yardımcısı J.D. Vance gibi yönetimin üst düzey yetkilileri de bulunuyordu.

Üçüncü aşama: Saldırının gerçekleştirilmesi

Pirro, saat 20:40’ta Allen’in, tüfek, tabanca ve bıçaklarla etkinlik salonuna girmeyi denediğini, ancak ABD Gizli Servisi tarafından durdurulduğunu açıkladı.

sdvfdvf
ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan ve Allen’in taşıdığı silahları gösteren fotoğraf (Reuters)

Gizli Servis’ten bir ajan, göğsünden vurulmuş olsa da, kurşungeçirmez yeleği sayesinde hayatını kurtardı. Ardından bir polis memuru Allen’a beş el ateş etti. Allen yaralanmazken, yere düştü ve sonrasında tutuklandı.

Allen’a yöneltilen suçlamalar

Dün öğleden sonra Allen’a, ABD Başkanı’na suikast girişiminde bulunma suçlaması yöneltildi. Bu suçun cezası, ömür boyu hapis cezasına kadar varabiliyor.

Ayrıca Allen’a, silah ve mühimmat taşımaktan ve şiddet içeren bir suç işlerken ateş açmaktan da suçlamalar yöneltildi. Mahkemede hazır bulunan Pirro, Allen’a daha fazla suçlama yönelteceklerini belirtti. Ayrıca, Washington D.C.’de siyasi şiddet eylemleri gerçekleştiren suçluları takip etmeye kararlı olduklarını ifade etti ve “İfade özgürlüğü korunur, ancak bu, şiddet kullanmayı veya yetkililere yönelik saldırıları içermez” dedi.

Saldırının ardındaki neden

Savcılık, saldırının arkasındaki motivasyonu açıklamadı, ancak yetkililer Allen’in saldırıdan birkaç dakika önce ailesine gönderdiği mesajda kendisini ‘dostane bir federal katil’ olarak tanımladığını belirtti. Allen, mesajında, Cumhuriyetçi başkanı isim vermeden defalarca anarak, Trump yönetiminin bir dizi politikasına ilişkin şikayetlerde bulunduğunu ima etti.