Coğrafya, tarih boyu çatışmalarla insanoğluna pranga olmuş bir lanet mi?

Asırları geride bırakan günler, kaderin komşu kıldığı insanların meselelerini ve bazen varlık sorunu olmaya meyleden sınır anlaşmazlıklarını anlatıyor

Ukrayna, Kırım'ı geri almaya çalışırken Rusya bu yarımadayı tarihî bir hak olarak görüyor (AFP)
Ukrayna, Kırım'ı geri almaya çalışırken Rusya bu yarımadayı tarihî bir hak olarak görüyor (AFP)
TT

Coğrafya, tarih boyu çatışmalarla insanoğluna pranga olmuş bir lanet mi?

Ukrayna, Kırım'ı geri almaya çalışırken Rusya bu yarımadayı tarihî bir hak olarak görüyor (AFP)
Ukrayna, Kırım'ı geri almaya çalışırken Rusya bu yarımadayı tarihî bir hak olarak görüyor (AFP)

En güzel sözün sahibi arifler dediler ki:

Coğrafya, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi ve tarih de insanın tabiat üzerindeki gölgesidir.

Değil mi ki coğrafya ile tarih arasında insanoğlunun hayatı deveran eder, milletler ve toplumlar ortaya çıkar.

Medeniyetler yükselir, nesiller birbirini izler; bunlar bazen iş birliği yapar, bazen de çatışır.

Özellikle kaderle tayin edilen ve değiştirilmesi mümkün olmayan coğrafi sınırların birbirine bağladığı ülkeler arasında huzur onlarca yıl yaşar, gam yüzyıllar boyu…

Bu noktada tarih, bu komşulara dair bir soru ortaya koyuyor:

Bu coğrafi komşuluk onlara rağmen asırlar boyunca süren, sanki görülebilir bir zamanda takdir edilmiş ve taşa işlenmiş bir kader gibi gözüken ve onları Sisifos'un ne duran ne de sona eren düşmanlık çemberine iten bir nevi intikam mı üretiyor?

Tarih; coğrafyanın komşu ve tarihin düşman kıldıkları arasında savaşın yolları ve barışın sonuçları hakkında da ciddi ve derin sorular sorduruyor:

Aralarında barış zor ele geçen bir şey mi? 

ABD'li yazar Robert D. Kaplan, 'Coğrafyanın İntikamı: Yaklaşan Çatışmalar ve Kaderle Savaş Hakkında Harita Bize Neler Söyler' adlı muhteşem kitabında (Küre Yayınları, 2022) bize coğrafyanın etkilerini; sınır çatışmaları ve kaderin tayiniyle komşu olanların tehditleri ortadan kalktığında nasıl müreffeh bir hayat sunduğunu ya da tam tersi olduğunda, yani bazısı sınırlarında yaşayan ve onlara düşmanca yaklaşan devletler ve halklar yüzünden yüzyıllardır inatçı düşmanlıklara maruz kalan milletlerin ve halkların başına nasıl kalıcı bir bela olduğunu anlatıyor. 

Kaplan, ünlü İngiliz askerî tarihçi Sir John Keegan'ın şu sözünü aktarıyor:

ABD ve Birleşik Krallık, özgürlükler alanında öncü konumundaysalar bu sadece, deniz onları karaya bağımlı özgürlük düşmanlarından koruduğu içindir.

Bundan hareketle 20'nci yüzyılın ortalarında Kıta Avrupa'sında görülen ve Amerikalıların bu konuda kendilerini her zaman Avrupa'ya üstün hissettikleri askerî eğilimin ve pragmatizmin, nasıl doğal özelliklerden değil de coğrafyadan kaynaklandığını anlayabiliriz. 

Rekabet halindeki ülkeler ve imparatorluklar, kalabalık bir kıtada birbirine bitişik halde kaldı.

Avrupa ülkeleri, askerî hesaplarında bir hata meydana gelmesi halinde asla denizlerin arkasına çekilemedi. Dolayısıyla dış politikasını uluslararası ahlaka odaklayamazdı.

Ayrıca İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tek seferde Amerikan hegemonyasına düşene kadar birbirlerine karşı iyi bir şekilde silahlanmaya devam ettiler. 

Bu girizgâh bizi şu soruyu sormaya sevk ediyor:

Doğal coğrafya insanların çatışmalarına mı yol açıyor yoksa insanca yaşam isteği ve barış arayışı, tabiri caizse kaderle tayin edilmiş komşuluk krizlerini aşabilir mi?

Taşın dayatması ve insanların iradesinin ürünü olan çatışmalar

Coğrafyanın, tarih boyunca insanoğlu için pranga haline gelmiş bir laneti var mı?

Cevap kaçınılmaz olarak bizi, belirli nimetler nüfus için bir tehdit oluşturduğunda ve bu durum onları coğrafi komşularıyla sürekli bir savaş durumuna soktuğunda 'coğrafyanın laneti' olarak adlandırılan şeye derinlemesine ve uzun uzun bakmaya sevk ediyor. 

İlk göçebelik aşamalarında insanlık; mera, ot ve sular konusunda çatışmalar yaşadı. Sonra bunlar art arda tırmandı ve modern kaynakların en önemli doğal kaynakları, özellikle de petrol, gaz ve diğer enerji kaynakları üzerine yaşanan çatışmalara kadar vardı. 

Belirli ülkeleri ve toprakları işgal eden sömürgeci güçlerin sebep olduğu ve bazısı bir veya iki yüzyıl süren çatışmalar var. 

Bunun yanı sıra komşu ülkeler arasında, ilgili topraklar üzerinde mutlak bir mülkiyet hakkı inancına ve üstünlük anlayışına dayalı emperyalist bir düşünceden ve silahlı saldırı bağlamında ileri sürülen tarihî gerekçelerden hareketle yaşanan çatışmalar da mevcut. 1989 yılında Irak'ın Kuveyt devletine yönelik hamlesi, bu yönelimin en güzel örneğidir. 

Şu an Rusya ile Ukrayna arasında cereyan eden kanlı çatışma da gözlerden kaçmayabilir.

Bu çatışma, Rusya'nın Ukrayna toprakları ve özellikle de Kırım yarımadası üzerinde tarihî hakkı olduğu söyleminden çıktı.

Komünist lider Josef Stalin'in Ukraynalılara bağışlamış olduğu bu toprakları sonra Vladimir Putin çıkıp geri almıştı.

Bugün de Ukrayna, dünya için nükleer bir çatışmaya da mal olsa bu toprakları bir şekilde geri kazanmaya çalışıyor. 

Burada şunu merak ediyoruz:

Kaderin komşu kıldığı taraflar arasındaki çatışmalar, coğrafyanın emri mi yoksa tarihin gerekliliği mi?

Coğrafyanın tarihi şekillendirmedeki önemini kavramak ile bu gerçeğin altını çizmede aşırıya kaçmanın tehlikesini nasıl ayırt edebiliriz? 

Şundan emin olabiliriz ki 2003'te ABD ve Birleşik Krallık tarafından Irak'a yapılan müdahalenin ilk yıllarındaki felaket, realistlerin 1990'larda idealistler tarafından küçümsenen söylemini güçlendirdi.

Bu söyleme göre coğrafya, tarih ve kültür mirası, herhangi bir yerde yapılabileceklere gerçekten de sınırlamalar getiriyor. 

Bundan hareketle kader yoluyla komşu olanların çatışmalarının, coğrafyanın doğası ve insanlarla alay etmesi ile insanların ideolojilerinin, görüşlerinin ve inançlarının bir karışımı olduğu kesin olarak ifade edilebilir.

Öyleyse manzara taşın dayatması ve insanların iradesinin bir araya gelmesinden doğmuş gibi görünüyor… 

Bunun örnekleri var mı? 

Kadere dayalı ikilikler ve coğrafi çatışmalar

Çağdaş tarih, kaderin tayiniyle komşu olanların meseleleri ve onların bazen varlık sorunu olmaya yüz tutan anlaşmazlıklarıyla dolu. İlginç olan bu anlaşmazlıkların Doğu-Batı sınırlarında durmaması, Arap-Acem (Arap olmayan) ayrımı yapmamasıdır.

Coğrafyanın laneti kaçınılmaz bir gerçeklik ya da taşa kazınmış bir kadermiş gibi, ırkların ve dinlerin de üzerinden atlıyor. 

Mesela Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra Yugoslavya'nın da dağılmasının bir ürünü olan Kosova devletinin yakın zamanda yaşadığı olayı ele alalım. 

Birleşmiş Milletler içinde Kosova devletini tanıyan yaklaşık 80 ülke var. Bununla birlikte ona bitişik sınır komşusu olan Sırbistan, Kosova'yı tanımayı reddediyor ve ona 'Kosova ve Metohiya Özerk Bölgesi' adını veriyor. 

Bu reddediş, belirli bir tarihî anda, uluslararası koşulların da müsait olması halinde kanlı bir çatışmanın patlak vermesine yol açabilecek derin tehlikeler barındırıyor. Zira közler, küllerin altında bekliyor. 

On yıllar boyu devam eden ve halihazırda uluslararası bir tıkanıklık hali yaşatan komşu davalarından biri de Tibet meselesi.

Pekin'in, Çin Halk Cumhuriyeti'nin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve MS 13'üncü yüzyıldan beri de ona bağlı bulunduğunu söylediği bu topraklarda bir sınır çekişmesi yaşanıyor. 

1950 yılından sonra, özellikle Dalay Lama'nın Çin tarafından önerilen ve Çin'in egemenliğini tanıma karşılığında Tibet halkına özerklik hakkı tanıyan bir sözleşmeyi reddetmesinin ardından çatışma yeniden alevlendi. 

Tibet'te her geçen gün bağımsızlık çağrısı yapan ayrılıkçı hareketler başlatılıyor. Gelgelelim bu hareketler, 1989 yılında Tiananmen Meydanı katliamında olduğu gibi, Çin'den gelen şiddet ve zulümden başka bir şey bulamıyor. 

Coğrafi komşular arasında yaşanan ezeli çatışmaların örneklerinden bir diğerini de Batı Sahra'da görüyoruz. Bu bölge, BM tarafından 'kendi kendini yönetemeyen bölgeler' listesine dahil edildi.

Bununla birlikte Fas devleti ile bölgeyi yöneten ve küresel tanınırlığı sınırlı olan Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti arasında bu bölge üzerine yaşanan çekişme sürüyor.  

Fas ile Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti arasındaki savaş, 1991 yılında BM, ateşkes müzakereleri ilan edip, toprakların üçte ikisinde Fas'a egemenlik ve kalan üçte birini Cezayir'in desteğiyle Sahra Cumhuriyeti'nin yönetimine verene kadar sürdü.

Ancak çekişme, ateşkesle sona ermedi. Zira 37 ülke Batı Sahra Cumhuriyeti'ni tanıdı ve hatta Afrika Birliği'ne üye oldu.

Buna karşılık Arap Devletleri Ligi (Arap Birliği) ve Afrika ülkeleri de Fas'ın Sahra'yı yönetme hakkını destekledi. 

Elbette Fas hükümeti, Afrika Birliği'nin Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti'ni tanımasından hoşnut olmadı.

Bu yüzden Birliğe üyeliğini geri çekti. Sahra, iki taraf arasında tartışmalı bir bölge olma özelliğini sürdürüyor. 

Kader yoluyla komşu olan halkların, zorlu coğrafyalarda zamansal bir labirent gibi görünen sorunlarını çözmeleri için tek alternatif, savaşlar ve askerî çatışmalar mı yani? 

Gelin, cevabı araştırmanın daha sonraki bir aşamasına bırakalım ve Kuzey Amerika ile Güney Amerika arasında kader yoluyla komşu olanlar ve aralarında yaşanan ve yaklaşan çatışmalar üzerinde duralım. 

Teksas ve iki Amerika arasındaki ezeli çatışma

Kuzey Amerika ile güney komşusu arasında kaderin tayiniyle komşu olanların krizinden bahseden en iyi fikir adamlarından biri, 1893-1943 yılları arasında yaşayan Nicholas Spykman'dir.

Hollanda asıllı ve ABD kökenli bu meşhur jeostratejist, ABD Dışişleri Bakanlığı'ndaki klasik gerçekçi ekolün kurucularından biri kabul edilir. 

Spykman'e göre ABD, büyük bir güçtür. Zira Batı Yarım Küre'ye egemen kutuptur. Ayrıca Yeni Dünya dışında yürütülen faaliyetlere ayıracak yeterli gücü de var ki böylece Doğu Yarım Küre'nin dengesinde de etki sahibi olabiliyor. 

Kuzey Amerika'nın coğrafi varlığı, kıtanın güney kısmını ezeli sınır çatışmasından korudu mu? 

1846'da başlayıp 1848'de bir ön zaferle sonuçlanan Meksika-ABD savaşının tarihini incelemek lazım. 

Bu savaş, yirmi yıl boyunca biriken anlaşmazlıkların bir patlamasıydı. 

Kriz, 1835 yılında Teksas bölgesi, Meksika hükümetine karşı isyan edip, 1836 yılında Teksas Cumhuriyeti'ni ilan ettiğinde başladı. 

Teksas, ABD'nin bir eyaleti haline geldikten sonra güneybatı sınırının Rio Grande Nehri olmasını talep etti. Ancak Meksika, bu talebe itiraz etti.

Aynı şekilde ABD'li vatandaşlara tazminat ödemeyi veya ödeme yerine daha sonraki herhangi bir topraktan vazgeçmeyi de reddetti. 

Washington, Teksas'ın güney sınırlarının Rio Grande olduğunu iddia ederken Meksika ise sınırları Nueces Nehri'nde tutmak istiyordu. 

ABD Kongresi, 13 Mayıs 1846'da savaş ilan ederken, Meksika da aynı ayın 23'ünde savaş ilanı yaptı. 

General Winfield Scott ve kuvvetlerinin kesin bir askerî işgalle Meksika'ya girip başkent Mexico City'yi işgal etmesi üzerine çatışmalar fiili olarak Ekim 1847'de durdu. 

Bu savaş, kaçınılmaz bir coğrafi gereklilik miydi yoksa yeni oluşan Amerikan gücünün üstün iradesi mi? 

Azımsanmayacak sayıda tarihçiye göre bu mesele, güçlü bir devletin zayıf bir başka devlete yönelik bir saldırısıydı. Bu saldırı, daha sonra etkileyici sonuçlara yol açtı.

Zira 1848 Guadalupe Hidalgo Antlaşması'yla ABD, Meksika'dan şu toprakları satın aldı: Kaliforniya, Nevada, Utah; Arizona ile New Mexico topraklarının büyük bir kısmı ve Colorado ile Wyoming'in bir kısmı. 

Zamansal ve mekânsal sonuçlar, Teksas çekişmesine son verdi mi?

Derin düşünmeye davet eden bir şey var ki o da geçtiğimiz mart ayında Teksaslı Cumhuriyetçi Senatör Bryan Slaton'un, Teksas eyaletinin ABD'den bağımsız olup olamayacağını yoklamak için bir referandum gerektirebilecek bir yasa tasarısı sunmuş olmasıdır.

Teklif onaylanırsa şayet, ABD'den ayrılma yönündeki tercihin ortaya konması için bir oylama tarihi belirlenecek. 

Senatör Slaton'un sosyal medya platformu X'te (eski adıyla Twitter) yayınladığı yasa tasarısı resmî olarak 'Teksas Bağımsızlık Referandumu Yasası' başlığını taşıyor. 

Bu yasa tasarısı parlamentodan geçerse ne olur?

Bu, başka eyaletlerin ayrılmasına yol açacak bir emsal teşkil edilebilir; özellikle de zaten diğer eyaletlerden bağımsız olmaya çalışan Kaliforniya'nın… Ki bu mevzu zaman zaman gündeme gelip gündemden düşüyor. 

ABD bu sefer sadece kader yoluyla komşu olanların değil, aynı zamanda birçok kişinin, 1990'ların başında Sovyetler Birliği'nin başına gelen dağılma senaryosunun aynısını yaşamasını beklediği devletin bizzat kendi unsurlarının da çatışması için dolmuş coğrafi vadelerle mi karşı karşıya? 

Slaton, sosyal medya platformu X'te şu paylaşımda bulundu:

Teksas anayasasına göre tüm siyasi yetkiler halka aittir. Haklarımızın ve özgürlüklerimizin onlarca yıl federal hükümet tarafından sürekli ihlal edilmesinden sonra şimdi Teksaslıların seslerini duyurmasına izin vermenin zamanı geldi.

Slaton, 2021 yılında da Cumhuriyetçi arkadaşları Kyle Biedermann ve Jeff Cason ile benzer bir yasa tasarısı sunmuştu.

Bu isimler o dönemde söz konusu yasa tasarısının bir ayrılık projesi olmadığı, ancak bu düşünceye dair bir diyalog başlatmayı hedeflediği konusunda uyardı. 

Her halükârda Teksas'a ve bağımsız bir devlet olarak durumunun yeniden teyit edilmesi ihtimaline dair referandumun yapılacağı 7 Kasım 2023'e kadar beklemek gerekebilir. 

Kesin olan şu ki Teksas halkı kabul etsin veya etmesin fark etmez, coğrafya ve onun tarihle bağlantısına dair konuşmalar, Birliğin durumu konusunda uyku kaçırmaya devam edecek.

Çok sayıda güvenilir Amerikalı analist, bir tür yıkıcı iç savaş öngörüyor. Böyle bir iç savaş, otuz yıl önce dünyanın kuzeydoğusunda yaşananlardan daha şiddetli ve korkunç bir hale gelebilir. 

Kadeş'ten Camp David'e barış görüşmeleri…

Tarih bize ezeli komşuların, bazıları uzun süren ve kan dökülmesiyle sonuçlanan çatışmalarının haberlerini taşıyor.

Ama aynı tarih, aklın hâkim kılındığı ve ne kadar uzarsa uzasın savaşların krizleri sona erdirmeyeceğinin farkına varıldığı anları da içeriyor.

Bu farkındalığa varan birçok millet ve halk, silahlı çatışma zamanlarından kurtulma umuduyla barışçıl anlaşmalar yoluna girmeyi tercih etti. 

Bahsettiğimiz barış anlaşmalarının birçoğunun tarihine erişilebilir. Bunların başında insanlık tarihindeki ilk barış anlaşması olan Kadeş Anlaşması geliyor.

Bu ilk yazılı belge, milattan önce 1258 yılında Mısır İmparatorluğu ile Doğu Asya bölgelerinde ve günümüz Türkiye'sinde varlık gösteren Hitit halkları arasında imzalandı ve o dönemde Suriye topraklarında olduğu gibi Mısır'a bağlı coğrafi bölgeler ile Hititler arasındaki silahlı çatışmalara son verdi.  

Üç bin yıldan fazla bir süre önceki Kadeş ile 1979 yılında Mısır ile İsrail arasındaki silahlı çatışmayı sona erdiren ve iki kader komşusu arasında kırk yıl sürmüş dört savaşa son veren Camp David Sözleşmesi arasında insanlık, farklı halklar arasındaki coğrafi kader savaşı dönemlerini bitiren barışçıl iradelere tanık oldu. 

Tanınmış Amerikan dergisi The National Interest, Eylül 2019'da çıkardığı sayısında dünyanın çehresini değiştiren beş barış anlaşması hakkında bir araştırma yayımladı. Bu anlaşmalar, tarih sırasına göre şöyle özetlenebilir:

Kaderin coğrafya ve topografya bakımından birbirine komşu kıldığı iki ülke Portekiz ile İspanya arasında imzalanan 1494 Tordesillas Antlaşması.

Bu anlaşma, dönemin etkili ve soylu Roma Papası Alexander Borgia gözetiminde gerçekleşti. İlginç olansa bu anlaşma, sadece ortak sınır toprakları için geçerli olmayıp, Avrupa dışında yeni keşfedilen toprakları da kapsıyordu.

1648 Westfalya (Westphalia) Barışı, Katolikler ile Protestanlar arasında dinî bir çatışma yüzünden patlak vermiş 30 yıllık bir savaşı (1618-1648) bitiren ve Avrupa kıtasının çehresini değiştiren en önemli barış anlaşmalarından biri kabul edilir. 

Vestfalya Barışı, kaderin isteğiyle komşu olan Avrupa ülkelerinin krizlerini sona erdirmekle kalmadı. Nitekim bu anlaşmanın etkisi, dünyanın geri kalanına da ulaştı.

Bu anlaşma, dünya düzeninin en önemli ilkelerini oluşturması ve yanındaki ülkeye komşu her ülkenin haklarına, topraklarına ve mülkiyetine saygı çağrısı yapmasıyla tanınıyor. 

1783 Paris Antlaşması, ABD'nin imzaladığı en eski anlaşmadır ve halen yürürlüktedir. Amerikan Devrimi'ne son veren bu anlaşma, ABD'yi modern görünümüne kavuşturdu. 

Anlaşma, ABD ile Birleşik Krallık arasında, yeni keşfedilen Amerikan topraklarında, yani doğuda Atlantik'ten batıda Pasifik Okyanusu sınırlarına kadar çok büyük bir alana sahip olmasına rağmen bütün bir toprak parçası teşkil eden ülkenin vatandaşları arasında yaşanan savaşı sona erdirdi.  

Birleşik Krallık yetkilileri, anlaşma imzalayıp güçlü ve başarılı bir Amerikan devletinin ortaya çıkmasını ve böylece vakti gelince Fransızlara karşı kendilerine destek olmasını tercih etti. 

Viyana Kongresi (1814-1815) çalışmaları, Napolyon döneminde Avrupa ülkeleri arasında patlak veren birçok anlaşmazlığa son verdi.

Kongrenin faaliyetleri sonucunda Avrupa kıtasının siyasi haritası yeniden çizildi ve bu esnada 1814 Paris Antlaşması başta olmak üzere birçok anlaşma imzalandı. 

1919 Versay (Versailles) Antlaşması, insanlığın tanık olduğu ilk dünya savaşının perdesini indirdi. Batılı İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan bu anlaşmanın yanı sıra, kaybeden ülkeler Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi ile ayrı ayrı anlaşmalar da imzalandı. 

Bu, insanların barış içinde bir arada yaşamasının mümkün ve arzu edilir olduğu anlamına mı geliyor?

Kaderin tayin ettiği coğrafi çatışmaların kaçınılmaz olması, ezeli ve ebedi olmayan bir kabul mü yani?

Barışçıl iradeler mevcut olduğunda bu çatışmalara bir son verilebilir mi?

Barış içinde bir arada yaşama, yok olmanın değil, hayatta kalmanın bir yoludur

Gariptir ki barış içinde bir arada yaşam kavramı, Sovyet kökenlere sahiptir. Nitekim bu kavram, Sovyet lider Stalin'in ölümünden ortaya atan Sovyet lider Kruşçev'e atfedilir.  

Bu politika; ideolojik görüş çeşitliliği fikrinin kabulü ve uluslararası meselelerde Doğu-Batı kampları arasında anlaşma esasına dayanıyordu.

Aynı fikir, tüm dinlere kendi aralarında barış içinde yaşama ve milletler arasında diyalog, anlayış ve iş birliği dilini teşvik etme çağrısı da yapıyordu. 

Çok geçmeden barış içinde bir arada yaşam, dünya halklarının pek çoğunda karşılık bulan bir istek haline geldi.

Soğuk Savaş'la geçen kırk yıl da ne galibin ne de mağlubun olduğunu ve bu ikisi için herhangi bir nükleer savaşla sonuçlanabileceğini kanıtladı.

Aynı şekilde 20'nci yüzyılın ikinci yarısındaki büyük geleneksel savaşlarla da silahın çatışmaları bitirmeyeceği, aksine kalıcı ve kapsamlı bir barışa varmak için adaletin gerçekleştirilmesi gerektiği sonucuna varıldı. 

Barış içinde bir arada yaşamın farklı düzeyleri olduğunu söylemeye gerek bile olmayabilir.

Bu barış, siyasi ve sosyal düzeyde başlar ve bu düzey gerek bölgesel gerek uluslararası çerçevede farklı türden gruplar arasında çıkabilecek herhangi bir çatışmayı ve anlaşmazlığı azaltan ve önleyen toplumsal adaletin sağlanmasında durur. 

Ekonomik, kültürel ve dinî düzeyleri de vardır ve bunların hepsi de ötekinin kabulü, hukuka saygı, kamu yararının tercih edilmesi ve olumluluk, otorite ile vatandaşlar arasındaki güvenin güçlendirilmesi başta olmak üzere barış içinde bir arada yaşam değerlerinin teşvik edilmesi doğrultusunda ilerler. 

Sonuç olarak?

Taşa kazınmış bir kader yok. Güçlü bir insan iradesi ve barışçıl makul yönelimler olduğu takdirde milletler ve halklar, 'kaçınılmaz çatışma' sendromunu aşıp, varoluş ruhu içinde 'barış içinde bir arada yaşamaya' ikna olabilirler. 

Independent Arabia - Independent Türkçe



Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
TT

Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)

Yeni bir ankete göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci First Lady'si seçildi ancak en sevilmeyen First Lady unvanını Trump'ın rakibi Hillary Clinton aldı.

YouGov'a göre bu ay 2 bin 255 ABD vatandaşından son 11 First Lady'yi "Mükemmel"den "Kötü"ye uzanan bir ölçekte sıralamaları istendi.

Yüzde 36'sı Melania'yı "kötü", yüzde 10'u da "ortalama altı" olarak değerlendirdi. Ankete katılanların yaklaşık yüzde 18'i Melania'yı "mükemmel", yüzde 12'si de "ortalama üstü" notu verdi. Böylece net onay oranı -16 çıktı.

Melania'dan daha düşük sırada yer alan tek First Lady, 2016 başkanlık seçimini Donald Trump'a kaybeden Hillary Clinton'dı. Ankete katılanların yüzde 33'ü onu "kötü", yüzde 11'i de "ortalama altı" diye değerlendirdi ve net onay oranı -17 oldu.

Öte yandan en popüler First Lady'ler sırasıyla +56, +32 ve +25 net puanla Jackie Kennedy, Rosalynn Carter ve Nancy Reagan'dı.

Michelle Obama da katılımcılar arasında favori olarak öne çıktı; yüzde 33'ü onu "mükemmel", yüzde 12'si ise "ortalama üstü" olarak değerlendirdi ve bu da ona +21 net onay puanı kazandırdı. Yaklaşık yüzde 22'si onu "kötü" buldu.

Ortalama olarak son 11 First Lady'nin çoğu, eşlerinden daha yüksek net puanlar aldı.

Hillary Clinton, -3 net puanlı eşinden önemli ölçüde daha düşük olan tek First Lady'ydi.

Birçok başkan ve First Lady benzer puanlar aldı; Jacqueline Kennedy Onassis ve John F. Kennedy (+56'ya karşı +61), Nancy ve Ronald Reagan (+25'e karşı +22), Michelle ve Barack Obama (+21'e karşı +15) bunlardan bazıları.

Melania ve Donald Trump da benzer ancak olumsuz puanlar aldı (-16'ya karşı -20).

Anket ayrıca, katılımcıların yüzde 48'inin Donald Trump'ı "kötü" bulduğunu, yüzde 6'sının ise "ortalama altı" olarak değerlendirdiğini ortaya koydu. Trump, YouGov'un katılımcılara sorduğu 20 başkan arasında en düşük puanı aldı. Katılımcıların yaklaşık yüzde 19'u 45 ve 47. başkanı "olağanüstü" olarak değerlendirdi.

Trump'tan sonra, selefi Joe Biden, katılımcıların yüzde 38'inin "kötü", yüzde 12'sinin ise "ortalama altı" şeklinde değerlendirdiği en az popüler eski başkan oldu. Sadece yüzde 7'si Biden'ı "mükemmel" olarak değerlendirdi.

Ankete göre, "First Lady'ler hakkındaki genel görüşler, eşleri hakkındaki görüşlere benzer şekilde siyasi olarak kutuplaşmış durumda".

Anket, tartışmalı belgeseli Melania'nın gösterime girmesiyle birlikte Melania Trump hakkında kamuoyunun ne düşündüğüne dair fikir veriyor. Belgeselin ilk hafta sonu 7 milyon dolar kazandığı bildirilse de bilet satışları ikinci haftada düşerek sadece 2,4 milyon dolar getirdi.

Amazon, belgeselin haklarını satın almak için 40 milyon, tanıtımı içinse 35 milyon dolar daha harcamıştı.

Independent Türkçe


Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
TT

Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu'daki askeri yığınağını artırarak İran'a saldırı hazırlığı yapıyor.

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla CNN'e konuşan yetkililer, ordunun İran'a bu hafta sonu saldırı düzenlemeye hazır olduğunu ancak Trump'ın henüz son kararını vermediğini söylüyor.

Üst düzey güvenlik yetkililerinin çarşamba günü Beyaz Saray'da İran'daki durumla ilgili toplantı düzenlediği aktarılıyor. Trump'ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner da İran'la müzakereler hakkında Cumhuriyetçi lideri bilgilendirmiş.  

Wall Street Journal (WSJ), Amerikan ordusunun 2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu'daki en büyük hava gücünü topladığını yazıyor.

Son teknoloji F-35 ve F-22 jet avcı uçaklarının bölgeye yönlendirildiği, büyük hava harekatlarını koordine etmek için hayati önem taşıyan komuta ve kontrol uçaklarının da yola çıktığı aktarılıyor.

ABD ordusu, USS Abraham Lincoln'ın ardından, Venezuela'daki operasyon öncesinde Karayipler'e gönderilen dünyanın en büyük uçak gemisi USS Gerald Ford'u da Ortadoğu'ya yönlendirmişti. Bu gemide de çok sayıda saldırı ve elektronik harp uçağı olduğu ifade ediliyor.

Yetkililer, askeri harekat halinde iki seçeneğin masada olduğunu belirtiyor. ABD ordusu, Tahran yönetimini devirmek amacıyla çok sayıda İranlı siyasi ve askeri lideri hedef alabilir. Bunun yerine nükleer ve balistik füze tesislerinin vurulacağı hava saldırıları da düzenlenebilir. Her iki seçenek de potansiyel olarak haftalarca sürecek bir operasyon anlamına geliyor.

Analizde, geçen yıl haziranda İsrail'le yaşanan çatışmalar nedeniyle İran'ın hava savunma sisteminin ağır hasar aldığı savunuluyor. Buna rağmen Tahran yönetiminin, Hürmüz Boğazını kapatma ve çeşitli menzile sahip füzelerle misilleme yapma ihtimali olduğu vurgulanıyor.

ABD ve İsrail, İran'ın uranyum zenginleştirerek nükleer silah geliştirmeyi planladığını savunurken Tahran yönetimi bunu defalarca reddetmişti.

ABD ve İran arasında Umman'da 6 Şubat'ta başlayan müzakerelerde henüz somut bir sonuca varılamadı. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını isterken, Tahran ise zenginleştirme seviyelerinin değiştirilebileceğini fakat programın durdurulmayacağını belirtiyor.

Diğer yandan İsrail, İran'ın balistik füze programının ve bölgedeki örgütlere verdiği desteğin sonlanmasını da istiyor. Washington-Tahran müzakerelerinin şimdilik nükleer programa odaklandığı ifade ediliyor. WSJ'ye konuşan yetkililer, İran'ın Trump görevden gidene dek uranyum zenginleştirme programını askıya alabileceğini söylüyor.  

Independent Türkçe, Wall Street Journal, CNN


Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
TT

Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü yaptığı açıklamada, Washington’un İran ile “ciddi bir anlaşma” yapması gerektiğini belirterek, Tahran’la yürütülen görüşmelerin iyi gittiğini söyledi.

Trump, Washington’da düzenlenen Barış Konseyi’nin ilk toplantısında, “Görüşmeler iyi. Yıllar içinde İran’la ciddi bir anlaşma yapmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Ciddi bir anlaşma yapmalıyız; aksi takdirde sonuçları ağır olur” dedi.

ABD Başkanı, “İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek” ifadelerini kullandı.

Washington ile Tahran arasındaki kriz hassas bir dönemece girerken, üst düzey ulusal güvenlik yetkililerinin Trump’a, ABD ordusunun olası bir saldırı için “hazır” olduğunu bildirdiği aktarıldı. Cumartesi gününden itibaren uygulanabilecek muhtemel bir operasyon seçeneğinin masada olduğu, ancak nihai kararın Beyaz Saray’da siyasi ve askerî değerlendirmeye tabi tutulduğu belirtildi.

dfvgthy
İranlı askerlerin, Rus askerlerle birlikte Umman Denizi’nde gerçekleştirdiği askerî tatbikattan bir kare (EPA)

Amerikan televizyon ağlarının kaynaklarına göre son günlerde Ortadoğu’ya sevk edilen güçler – ek hava ve deniz unsurları dâhil – konuşlanmalarını tamamladı. Olası bir harekâtın zaman çizelgesinin hafta sonrasına da sarkabileceği ifade edildi.

Kaynaklar, İran’dan gelebilecek misillemelere karşı Savunma Bakanlığı’nın bazı personeli geçici olarak Avrupa’ya ya da ABD içine kaydırdığını belirtti. Bunun rutin bir önleyici tedbir olduğu ve saldırının kaçınılmaz olduğu anlamına gelmediği vurgulandı.

Angajman kuralları değişebilir

Bu gelişme, Trump açısından karmaşık bir denkleme işaret ediyor. Olası bir askerî darbe, bölgede angajman kurallarını değiştirebilir ve Tahran’ın müzakere pozisyonunu zayıflatabilir. Ancak aynı zamanda Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanabilecek geniş çaplı bir bölgesel tırmanma riskini de beraberinde getirebilir.

Öte yandan bekleme stratejisi, ABD iç kamuoyunda ya da Washington’un müttefikleri nezdinde geri adım olarak yorumlanabilir. Bu durum, askerî tehdidin inandırıcılığının test edildiği bir an olarak değerlendiriliyor.

CNN’e konuşan kaynaklar, ABD ordusunun hafta sonu itibarıyla İran’a yönelik bir saldırıya hazır olduğunu, ancak Trump’ın henüz nihai kararını vermediğini bildirdi.

hyjuıko
İran yönetimi karşıtı göstericiler, 17 Şubat 2026’da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ofisi önünde pankart ve fotoğraflar taşıyor (AFP)

Kaynaklara göre Trump, özel görüşmelerde askerî müdahaleyi destekleyen ve karşı çıkan argümanları dinledi, danışmanları ve müttefiklerinin görüşlerini aldı. Bir kaynak, “Bu konu üzerinde uzun süre düşünüyor” dedi.

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ise televizyonda yaptığı açıklamada, İran’la ilgili kararın fiilen alındığını öne sürdü. Bölgeye yapılan büyük askerî yığınağa dikkat çeken Graham, savaş gemilerinin “bu mevsimde hava güzel olduğu için” bölgeye gelmediğini söyledi.

Daralan müzakere penceresi

Sahadaki gerilim tırmanırken diplomasi de temkinli adımlarla ilerliyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre’de yapılan dolaylı görüşmelerin ikinci turunda genel “yol gösterici ilkeler” üzerinde anlayış sağlandığını, ancak ihtilaflı başlıkların sürdüğünü açıkladı.

Bir ABD’li yetkili, Tahran’ın önümüzdeki iki hafta içinde yazılı bir teklif sunabileceğini belirterek “ilerleme sağlandı ancak pek çok ayrıntı hâlâ müzakere ediliyor” dedi.

Tahran, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı kalmasında ısrar ederken, Washington balistik füze programı ve İran’ın bölgesel müttefiklerine verdiği desteğin de gündeme alınmasını istiyor. Bu iki yaklaşım arasındaki siyasi mesafenin kısa sürede kapanması zor görünüyor.

İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammad Eslami, “Nükleer endüstrinin temeli zenginleştirmedir” diyerek, hiçbir ülkenin İran’ı barışçıl teknoloji hakkından mahrum bırakamayacağını söyledi.

Bu açıklama, ABD’nin diplomasi başarısız olursa askerî seçeneğin masada olduğunu hatırlatmasının hemen ardından geldi.

Rus haber ajansı Interfax, Rus devlet nükleer şirketi Rosatom CEO’su Aleksey Likhachev’in, anlaşma sağlanması hâlinde İran’dan zenginleştirilmiş uranyumu kabul etmeye hazır olduklarını söylediğini aktardı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı ise uranyumun İran’dan çıkarılması önerisinin hâlâ masada olduğunu, ancak nihai kararın Tahran’a ait olduğunu belirtti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin “ne pahasına olursa olsun Amerika’ya boyun eğmeyeceğini” söyledi. İran’ın savaş istemediğini, ancak “aşağılanmayı kabul etmeyeceğini” vurguladı.

Hürmüz mesajı

Tahran, askeri gücünü Hürmüz Boğazı’nda sergiledi. Bir askeri yetkili, boğazın “en kısa sürede kontrol altına alınabileceği ya da kapatılabileceği” uyarısında bulundu. İran Devrim Muhafızları “Hürmüz Boğazı’nda Akıllı Kontrol” adlı tatbikatını tamamladı.

Boğaz, küresel petrol ve doğalgaz ihracatının önemli bölümünün geçtiği stratejik bir hat olarak, İran’ın geleneksel caydırıcılık kartı olarak görülüyor.

Moskova’dan uyarı

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, İran’a saldırının “ateşle oynamak” olacağını belirterek siyasi yöntemlere öncelik verilmesi çağrısında bulundu. Kremlin, Tahran’la yapılan ortak deniz tatbikatlarının önceden planlandığını açıkladı.

İsrail’de yayımlanan Maariv gazetesi, Washington’un olası bir saldırıdan kısa süre önce Tel Aviv’i bilgilendireceğinin değerlendirildiğini yazdı.

Polonya Başbakanı Donald Tusk, vatandaşlarına İran’ı derhal terk etmeleri çağrısında bulundu ve çatışma ihtimalinin “oldukça gerçekçi” olduğunu söyledi.

Öte yandan Avrupa Birliği Konseyi, 29 Ocak’taki Dışişleri Konseyi toplantısında varılan mutabakatın ardından 19 Şubat’ta İran Devrim Muhafızları’nı resmen terör örgütleri listesine ekledi. Böylece kurum, AB’nin terörle mücadele yaptırımlarına tabi olacak.