Ukrayna istihbaratı, bölgelerindeki Rus askerlerinin sayısının 420 bin olduğunu tahmin ediyor

Ukrayna’daki savaşlar sırasında ateş açan bir Rus tankı (Rusya Savunma Bakanlığı)
Ukrayna’daki savaşlar sırasında ateş açan bir Rus tankı (Rusya Savunma Bakanlığı)
TT

Ukrayna istihbaratı, bölgelerindeki Rus askerlerinin sayısının 420 bin olduğunu tahmin ediyor

Ukrayna’daki savaşlar sırasında ateş açan bir Rus tankı (Rusya Savunma Bakanlığı)
Ukrayna’daki savaşlar sırasında ateş açan bir Rus tankı (Rusya Savunma Bakanlığı)

Kiev’deki bir askeri istihbarat yetkilisinin dün açıkladığı tahminlere göre, Rusya’nın doğu ve güney Ukrayna’da işgal ettiği bölgelerde 420 bin askeri bulunuyor.

Ukrayna Savunma Bakanlığı İstihbarat Başkan Yardımcısı Vadim Skibitsky yaptığı açıklamada, “Rusya Federasyonu’nun, 2014 yılında ilhak ettiği Kırım Yarımadası da dahil olmak üzere işgal edilen bölgelere geçici olarak 420 binden fazla askeri personel konuşlandırdığını” söyledi.

Skibitsky, bu sayının “topraklarındaki işgal hakimiyetini sürdürmekle görevli Rus Ulusal Muhafızları’nı ve diğer özel oluşumları içermediğini” sözlerine ekledi. Ayrıca Rusya’nın bir aydır Kırım Yarımadası’nı güney Ukrayna’daki “liman altyapısına saldırmak” için kullandığını vurguladı.

AFP’nin haberine göre Skibitsky, “Kırım’da konuşlandırılan insansız hava araçlarının (İHA) İsmail ve Reni limanlarına karşı kullanıldığını” açıkladı. Bu limanlarda Ukrayna tahılları Karadeniz üzerinden taşınıyordu. Ancak Moskova temmuz ayında bu çerçevedeki uluslararası anlaşmadan çekilmişti.

Öte yandan Ukrayna Savunma Bakan Yardımcısı Ganna Malyar, Rusların, Harkov bölgesinde (kuzeydoğu) bir yıl önce Ukrayna ordusu tarafından kurtarılan toprakların kontrolünü yeniden ele geçirmeyi dört gözle beklediklerini açıkladı.

Malyar “İntikam istiyorlar. Doğudaki görevleri de, başarılı bir şekilde ilerlediğimiz Bahmut bölgesinde merkezi olarak konuşlanmamızı engellemek için güçlerimizi dağıtmaktır” dedi.

Bununla birlikte, Malyar, silahlanma açısından Rus ordusunun Ukrayna kuvvetlerine hala üstünlüğü olduğunu ve bunun Ukrayna’nın haziran ayında başlayan karşı saldırısını yavaşlattığını itiraf etti.

Malyar “Düşmanın güçlü olduğunu kabul etmeliyiz. Daha fazla adamları ve daha çok silahları var” dedi.

Sadece geçen hafta Rus ordusunun doğu cephesindeki Ukrayna mevzilerine “yaklaşık 400 bin top” ateşlediğine dikkat çeken Malyar, “Rus askerlerinin ellerindekinden sekiz kat daha az miktarda mühimmat kullanabildiklerini” açıkladı.



İran-ABD görüşmelerinin üçüncü turu başladı

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)
TT

İran-ABD görüşmelerinin üçüncü turu başladı

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)

İran ile ABD arasında yürütülen dolaylı nükleer görüşmelerin üçüncü turu başladı. Taraflar, Tahran’ın nükleer programı etrafında süregelen anlaşmazlığı çözmeyi ve bölgede son dönemde artan askeri takviyelerin ardından yeni bir ABD saldırısını önlemeyi amaçlıyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, diplomatik heyetlerin Cenevre’deki Umman Büyükelçiliği’ne ulaşmasının ardından ABD heyetiyle mesaj alışverişi başlamadan önce Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi ile bir araya geldi.

Umman Dışişleri Bakanlığı ise el-Busaidi’nin sabah saatlerinde Cenevre’de ABD Başkanı’nın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner ile görüştüğünü açıkladı. Görüşmenin, halen devam eden İran-ABD müzakereleri kapsamında gerçekleştiği belirtildi.

Bu tur, geçen hafta yapılan temasların ardından Cenevre’de düzenlenen ikinci toplantı olma özelliğini taşıyor.

Umman Büyükelçiliği, görüşmede İran tarafının değerlendirme ve önerilerinin ele alındığını, ayrıca ABD müzakere heyetinin İran’ın nükleer programının temel unsurlarının ele alınmasına ve denetim boyutlarını kapsayan bir anlaşmaya ulaşılması için gerekli güvencelere ilişkin yanıt ve sorularının değerlendirildiğini açıkladı.

Açıklamada Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi’nin, çabaların yapıcı bir ruhla ve yoğun şekilde sürdüğünü belirttiği aktarıldı. El-Busaidi’nin, müzakerecilerin ‘benzeri görülmemiş’ ölçüde yeni fikir ve çözümlere açık olduğunu, adil ve sürdürülebilir güvencelere sahip bir anlaşmaya zemin hazırlamak için uygun koşulların oluşturulmaya çalışıldığını ifade ettiği kaydedildi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise görüşmelerin yalnızca nükleer dosya ve Tahran’a yönelik yaptırımların kaldırılması konularıyla sınırlı olacağını açıkladı.

Bekayi, müzakerelerin odağının nükleer program olduğunu belirterek, İran’ın yaptırımların kaldırılmasını ve ‘nükleer enerjinin barışçıl kullanım hakkının’ teyit edilmesini talep edeceğini söyledi.

Bekayi, söz konusu tutumun müzakerelere arabuluculuk eden Umman Dışişleri Bakanı’na iletildiğini aktardı.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi dün akşam Cenevre’ye varışının ardından Ummanlı mevkidaşı ile bir araya gelmişti. Umman Dışişleri Bakanlığı’nın X platformundaki açıklamasında, iki bakanın ‘son gelişmeleri ve anlaşmaya varılması amacıyla İran tarafının sunacağı görüş ve önerileri’ ele aldığı belirtildi.

İran Dışişleri Bakanlığı ise Arakçi’nin görüşmede, İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer dosya ve ABD ile uluslararası yaptırımların kaldırılmasına ilişkin yaklaşım ve değerlendirmelerini sunduğunu bildirdi. Açıklamada, Tahran’ın İran halkının çıkar ve haklarını, ayrıca bölgesel barış ve istikrarı güvence altına almak amacıyla ‘sonuç odaklı diplomasi’ yürütme konusundaki kararlılığı vurgulandı.

tgtb
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün Cenevre’de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile bir araya geldi. (İran Dışişleri Bakanlığı – Reuters)

Bölgesel düzeyde yürütülen yoğun diplomatik çabaların ardından Washington ile Tahran, İran’ın nükleer programı etrafında onlarca yıldır süren krizi sona erdirmek amacıyla bu ay müzakereleri yeniden başlattı. ABD, bazı Batılı ülkeler ve İsrail, programın nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğini savunurken, Tahran bu iddiaları reddediyor.

İran, görüşmelerin yalnızca nükleer dosyayla sınırlı tutulmasında ısrar ediyor. Buna karşılık ABD’li ve Batılı yetkililer, Tahran ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın balistik füze programı ile silahlı gruplara verilen desteği de kapsaması gerektiğini belirtiyor.

ABD Başkanı Donald Trump, salı günü Kongre’de yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında İran’a yönelik olası bir saldırının gerekçelerine kısaca değinerek, krizin diplomatik yollarla çözülmesini tercih ettiğini ancak Tahran’ın nükleer silah edinmesine izin vermeyeceğini söyledi.

Trump, geçen hafta yaptığı açıklamada ise 1979 Devrimi’yle Şah rejiminin devrilmesinden bu yana iktidarda bulunan mevcut yönetimi kastederek İran’da rejim değişikliğinin ‘olabilecek en iyi şey’ olacağını savundu. “Bir anlaşmaya varmalıyız, aksi takdirde sonuçları çok acı olur” diyen Trump, “Bunun (askeri bir saldırının) olmasını istemiyorum. Bir anlaşmaya ulaşmak zorundayız” ifadelerini kullandı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da pazar günü yaptığı açıklamada, herhangi bir anlaşmanın İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun tamamının ülke dışına çıkarılmasını sağlaması gerektiğini belirtti.

Trump, İran’a yönelik baskıyı artırma amacıyla bölgeye savaş uçakları, uçak gemisi taarruz grupları, muhrip ve kruvazörler konuşlandırdı.

Görüşmelerin odağında İran’ın nükleer programı yer alırken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Tahran’ın balistik füze programını müzakere etmeyi reddetmesinin ‘büyük bir sorun’ olduğunu ve bunun er ya da geç ele alınması gerekeceğini söyledi. Rubio, söz konusu füzelerin ‘yalnızca ABD’yi vurmak için tasarlandığını’ ve bölgesel istikrar için tehdit oluşturduğunu ifade etti.

Rubio dün gece geç saatlerde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Nükleer program konusunda ilerleme sağlayamazsak, balistik füze dosyasında ilerleme kaydetmek de zor olacak” dedi.

İran’a iç ve dış baskı

ABD, 2003’teki Irak işgalinden bu yana Ortadoğu’daki en büyük askeri yığınaklarından birini gerçekleştirerek bölgeye geniş çaplı güç konuşlandırdı. Bu durum, daha geniş çaplı bir çatışma ihtimaline ilişkin endişeleri artırıyor. Geçtiğimiz haziran ayında ABD, İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırılarda İsrail’e katılmış; Tahran ise yeni bir saldırı halinde sert karşılık vereceğini açıklamıştı.

Trump 19 Şubat’ta yaptığı açıklamada, İran’ın 10 ila 15 gün içinde bir anlaşmaya varması gerektiğini belirterek, aksi halde ‘ağır sonuçlarla’ karşılaşacağı uyarısında bulundu.

Arakçi ise salı günü yaptığı açıklamada, Tahran’ın adil ve hızlı bir anlaşma istediğini söyledi ancak İran’ın barışçıl nükleer teknolojiye sahip olma hakkından vazgeçmeyeceğini yineledi. Washington, İran topraklarında uranyum zenginleştirilmesini nükleer silah geliştirilmesine giden potansiyel bir yol olarak değerlendiriyor.

Reuters’ın pazar günü yayımladığı habere göre Tahran, yaptırımların kaldırılması ve uranyum zenginleştirme hakkının tanınması karşılığında yeni tavizler öneriyor. Ancak ajansa konuşan üst düzey bir yetkili, tarafların ABD’nin katı yaptırımlarının kapsamı ve hangi sırayla hafifletileceği konusunda dahi ciddi görüş ayrılıkları yaşadığını belirtti.

İç siyasette ise İran Dini Lideri Ali Hamaney, 36 yıldır süren yönetimi boyunca en ciddi krizlerden biriyle karşı karşıya bulunuyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, Hamaney’in 2000’li yılların başında kitlesel yıkım silahlarını yasaklayan bir fetva verdiğini belirterek, bunun ‘Tahran’ın nükleer silah üretmeyeceğini açıkça gösterdiğini’ ifade etti.

İran yönetimi, nükleer programının 1970 yılında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması çerçevesinde sınırlandırıldığını ve programın sivil nükleer faaliyetleri kapsadığını, atom silahlarından vazgeçildiğini ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile iş birliği yapıldığını vurguluyor.

UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’nin de müzakereler sırasında Cenevre’de bulunması ve taraflarla görüşmeler yapması bekleniyor; Grossi geçen hafta da benzer görüşmeler gerçekleştirmişti.

Bununla birlikte UAEA denetçileri tarafından haziran ayında yapılan son ziyarette kaydedilen ve İsrail ile ABD saldırılarından önce yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 400 kilogramdan fazla uranyum stokunun akıbeti halen belirsizliğini koruyor.


Caydırıcılık ile genişleme arasında Çin'in nükleer gücü: Mao'nun doktrininden New START sonrası dengelere

Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

Caydırıcılık ile genişleme arasında Çin'in nükleer gücü: Mao'nun doktrininden New START sonrası dengelere

Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Charbel Barakat

Mao Zedong, 1946 yazında, Japonya'ya atom bombası atılmasından sadece bir yıl sonra, atom bombasını askeri kullanışlılığından ziyade siyasi gücüne atıfla ‘kağıttan kaplan’ olarak nitelendirdi. Bunun üzerine Çin, yirmi yıl içinde savaşmak için değil, herhangi bir nükleer tehdide karşı garantili bir caydırıcılık sağlamak için nükleer silah edinmeye karar verdi. Pekin, o tarihten beri potansiyel bir saldırıdan sonra hayatta kalma yeteneğine vurgu yaparak, minimum caydırıcılık ve ilk kullanan taraf olmama ilkesine dayanan bir nükleer doktrin oluşturdu.

Bugün, bu durumun ironisi dikkati çekiyor. Çin bu doktrine bağlılığını teyit ederken, Batı'nın tahminleri füze tesislerinin hızla genişlediğini ve nükleer kapasitesinin arttığını gösteriyor. Bu da “Pekin hala Mao'nun zihniyetiyle nükleer düşünceye sahip mi, yoksa süper güç olarak yükselişi ona farklı bir doktrin mi dayatıyor?” şeklindeki eski soruyu yeni bir biçimde gündeme getiriyor. Bu soru, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun kapsamlı modernizasyon projesi çerçevesinde özellikle önem kazanıyor.

Bu soru, ABD ile Rusya arasında nükleer silahlarını sınırlayan son ikili anlaşma olan New START anlaşmasının 5 Şubat 2026'da sona ermesinden sonra daha da önem kazandı. ABD Başkanı Donald Trump, Vladimir Putin'in anlaşmayı bir yıl uzatma teklifini reddetti ve Çin'in yeni stratejik silah azaltma anlaşmasına dahil edilmesini talep etti, ancak Pekin bu talebi şiddetle reddetti.

Ancak, çok kutupluluğa geçişin daha gerçekçi hale gelmesiyle birlikte büyük güçler arasındaki rekabetin yeniden başlaması, Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkan ve ikili dengeye dayanan silah kontrol sisteminin çeşitli yönlerine zorluklar getirirken, anlaşmanın sona ermesi daha geniş kapsamlı bir soruyu gündeme getiriyor. Bu sistem, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra da farklı derecelerde olmakla birlikte, neredeyse otuz yıl boyunca yürürlükte kaldı.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından nükleer silahlarını geliştirmeye ve modernize etmeye giderek daha fazla odaklanması ve nükleer silah kullanımını daha esnek hale getirmek için doktrinini değiştirme girişimi, bu değişiklikler ABD'nin nükleer stratejisine doğrudan meydan okuyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD’li analistler, ülkelerinin nükleer stratejisinin tek bir düşman, yani Sovyetler Birliği'ne karşı tasarlanmış olduğunu ve aynı anda birden fazla düşmanla başa çıkamayacağı konusunda uyarıyorlar. Pekin ve Moskova arasında artan koordinasyon, durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Analistler, eski silah kontrol rejiminin üç büyük nükleer gücün gerçekliğiyle başa çıkma yeteneğini sorguluyorlar. Ortaya çıkan karmaşıklıklar göz önüne alındığında, olası herhangi bir anlaşmanın daha kırılgan olacağını ve yeni bir nükleer çağın başlangıcını getireceğini düşünüyorlar.

Travma ile şekillenen nükleer doktrin

Çin'in nükleer doktrini, tarihi olarak Amerikan ve Rus doktrinlerinden temel bir açıdan farklılık gösteriyor. Çin'in düşüncesine göre nükleer silahlar bir savaş aracı olarak değil, savaşı önlemek için bir siyasi araç olarak tasarlandı. Pekin, 1964 yılındaki deneyden sonra ‘atom bombasını ilk kullanan taraf olmama’ ilkesini ilan etti. Bunu da ‘asgari caydırıcılık’ kavramıyla ilişkilendirdi. Yani olası bir saldırıdan sonra misilleme yapma yeteneğini garanti eden sınırlı ama güvenilir bir silah cephanesi bulundururken, sadece sayısal dengeyi sağlamakla kalmayıp, yanıt verme yeteneğini de garanti altına almak için füzelerin ve komutanın stratejik yapısını koruyor.

dfvgt
Pekin'deki bir antika pazarındaki tezgahta, komünist Çin'in kurucusunun 130’uncu doğum gününü anmak için sergilenen Çinli komünist lider Mao Zedong'un fotoğrafları, 26 Aralık 2023 (AFP)

Bu ideoloji, Çin'in güvenlik bilincini şekillendiren bazı şokların arından 1945 yılında ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki'yi bombalaması, 1950'lerde Tayvan Boğazı krizleri sırasında Washington'ın nükleer silah kullanma tehdidi, 1959'da Sovyetler ile ilişkilerin kesilmesi ve Sovyet nükleer uzmanlarının geri çekilmesi, 1969'da Ussuri Nehri'ndeki sınır çatışmaları sırasında Sovyetlerin sınırlı bir nükleer saldırı düzenleyeceği korkusu.

Mao, atom bombasını ‘kağıttan kaplan’ olarak görüyordu. Ancak hiçbir büyük gücün Çin'i nükleer silahlarla şantaj yapmaması için bu silaha sahip olmanın gerekli olduğunu düşünüyordu.

Böylece Çin'de bir paradoks ortaya çıktı Böylece Çin'de bir paradoks ortaya çıktı: Mao, atom bombasını ‘kağıttan kaplan’ olarak görüyordu. Ancak hiçbir büyük gücün Çin'i nükleer silahlarla şantaj yapmaması için bu silaha sahip olmanın gerekli olduğunu düşünüyordu. Bu da atom bombasını ilk kullanan taraf olmama politikası ile güvenilir sınırlı caydırıcılık üzerine kurulu bir doktrinin ortaya çıkmasına neden oldu. Daha sonra, hızlı fırlatma yerine kesin misillemeyi sağlamak için tepki kabiliyetinin hayatta kalabilir olmasına odaklanılmaya başlandı. Bugün, bu doktrin Çin'in nükleer politikalarını yönlendiren çerçeve olmaya devam ediyor ve minimum caydırıcılık ilkesini koruyarak ve sayısal eşitlik yarışına girmeden, silahların kademeli olarak genişletilmesini meşrulaştırıyor.

Çin Dışişleri Bakanlığı Silah Kontrolü Genel Müdürü Sun Xiaobo, geçtiğimiz ekim ayında düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) toplantısında, “Çin'in nükleer politikası istikrarlı ve tutarlıdır ve kendini savunma doktrinine dayanıyor. Bu doktrin uyarınca Çin, ilk kullanma hakkından ve herhangi bir silahlanma yarışına katılmaktan kaçınmayı ve ulusal güvenliği için gerekli olan minimum düzeyde silahlanmayı sürdürmeyi taahhüt ediyor” ifadelerini kullandı.

edfv
Birinci nesil JL-1 balistik füze, Japonya'ya karşı kazanılan zaferin ve II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80’inci yıldönümünü kutlayan askeri geçit töreninde, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda bir nükleer denizaltından fırlatıldı, 3 Eylül 2025 (AFP)

Sun Xiaobo, silah kontrolü çabalarının bir ülkenin diğerine üstünlüğünü artırmaya değil, herkesin güvenliği ilkesine dayandırılması gerektiğini ve en büyük silah cephanelerine sahip ülkelerin, somut ve doğrulanabilir bir şekilde nükleer cephanelerini azaltma ve yeni müzakerelerden önce küresel caydırıcılık istikrarını sağlama konusunda temel bir sorumluluğu olduğunu belirtti.

En hızlı büyüyen silah cephanesi

2025 yılında yayınlanan rakamlara bakıldığında, Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü ve Atom Bilimcileri Bülteni, Çin'in 500 ila 600 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu tahmin ederken, Rusya'nın yaklaşık 5.580 ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yaklaşık 5 bin 240 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu öngörüyor. Aynı kaynağa göre Çin'in kullanıma hazır 24 ila 60 nükleer savaş başlığı varken, Rusya'nın yaklaşık bin 580 ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bin 740 savaş başlığı bulunuyor. Bu da Çin'in silah cephanesinin büyüklüğü ve fiili saldırı kapasitesinin Washington ve Moskova'nınkinden hala onlarca kat daha küçük olduğu anlamına geliyor.

Ancak Amerikalılar, 14 yılda iki katına çıkan Çin'in nükleer silahlarının büyüme hızından endişe duyuyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in 2012 tarihinde iktidara gelmesinden bu yana, silahların sayısı yaklaşık 260 savaş başlığından yaklaşık 600'e çıkarak dünyanın en hızlı büyüyen silahları haline geldi. ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Çin'in askeri gücü hakkındaki son yıllık raporunda, Çin'in nükleer silahlarının 2030 yılına kadar bini aşacağı tahmin ediliyor.

ABD’li kaynaklara göre Çin'in nükleer modernizasyonu sadece savaş başlığı sayısını artırmakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Sincan ve Gansu'da yüzlerce kıtalararası füze silosunun inşası ve DF-41 çoklu savaş başlıklı füzesinin hizmete sokulmasını da içeriyor. Ayrıca, karayolları ve demiryollarındaki mobil fırlatma platformlarına ek olarak, JL-3 füzeleriyle donatılmış Jin sınıfı balistik füze denizaltılarının konuşlandırılması da gerçekleştirildi.

Bu bağlamda, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Nükleer Politika Programı ve Çin Programı'nın kıdemli üyesi Tong Zhao, Çin'in nükleer silahlanmaya devam etmesinin, ABD'nin New START anlaşmasının süresinin dolmasına izin verme kararının ve Washington'un mevcut füze sistemlerine ek savaş başlıkları yükleyerek nükleer kapasitesini genişletme seçeneğini yeniden kazanma kararının arkasındaki ana itici güçlerden biri olduğunu söylüyor.

Zhao, asıl endişe kaynağının artık Rusya değil, özellikle Tayvan gibi sıcak noktalarda ABD'nin askeri hakimiyetine meydan okuma kapasitesi ve niyeti olan Pekin olduğunu ve bunun Washington ile Pekin arasında doğrudan ve tehlikeli bir çatışmaya yol açabileceğini ekliyor.

rfgf
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da Çin Devlet Başkanı ile video görüşmesi öncesinde, 4 Şubat 2026 (AFP)

Öte yandan People's Daily gazetesine bağlı Global Times'ın milliyetçi siyasi yorumcusu Hu Xijin, Çin'in cephaneliğinin genişlemesinin temelde savunma amaçlı olduğunu düşünüyor. Hu Xijin, bin nükleer savaş başlığına sahip olsa bile Çin'in silahlarının ABD'ninkine kıyasla küçük olduğunu, ancak ilk saldırıdan sağ çıkma kabiliyetinin Çin'e ABD'nin nükleer tehdidine karşı etkili bir caydırıcılık sağladığını ve savunma pozisyonunu güçlendirdiğini vurguladı. Hu Xijin’e göre Washington, Çin'in nükleer caydırıcılığına karşı koyamayacağını düşünüyorsa, bu endişe gerçekçi olmayan hırsların bir yansıması ve nihayetinde kendi eylemlerinin bir sonucudur.

Jeopolitik rekabet ve Tayvan

Çin dosyasını takip eden birçok Çinli yetkili ve uzman, Pekin'in nükleer kapasitesini güçlendirmesinin, ABD'nin stratejik çevreleme politikasına ve Çin'in ekonomik ve askeri yükselişini kısıtlama girişimlerine bir yanıt olduğu kadar, ABD'nin füze savunma sistemlerinin konuşlandırılmasına, hassas konvansiyonel saldırılara ve ABD'nin Çin liderliğini ve diğer hayati noktaları hedef alma kabiliyetine, ayrıca herhangi bir saldırıdan sonra yanıt verme ihtiyacına bir yanıt olduğunu savunuyorlar.

Pekin ayrıca, nükleer kapasitenin geliştirilmesinin ABD'nin ‘nükleer şantaj’ yapmasını engellediğini ve Çin'e Tayvan konusunda daha fazla manevra alanı sağladığını, adayı zorla yeniden birleştirmeye karar vermesi halinde olası nükleer tehditlere veya müdahalelere karşı koyma kabiliyetini artırdığını düşünüyor.

Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin geçtiğimiz ocak ayında yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi'nde açıkça belirtildiği gibi nükleer kapasite geliştirmeye kararlı göründüğü bir dönemde yaşanırken Trump'ın, ikinci başkanlık döneminin başında Şi Cinping ile Güney Kore'de ilk kez bir araya gelmek üzere yola çıktığı geçtiğimiz yılın ekim ayında, 33 yıl sonra ilk kez nükleer denemelerin yeniden başlatılmasını emrettiğini duyurduğunu hatırlatmakta fayda var.

Yeni uluslararası düzen

Çin'in nükleer programının, önümüzdeki ay Trump ve Şi arasında yapılacak toplantının gündeminde yer alıp almayacağı henüz belirsizliğini koruyor. Tong Zhao, Pekin'in öncelikle Trump yönetiminin, yakın zamanda yayınlanan ulusal güvenlik ve ulusal savunma stratejilerinde yansıtıldığı gibi, ideolojik çatışma ve stratejik çevreleme politikasından gerçekten uzaklaşıp uzaklaşmadığını ve bu eğilimin devam edip etmeyeceğini netleştirmek istediğini düşünüyor. Tong’a göre bu konu netleşene kadar Çin, ciddi silah kontrol görüşmelerine katılma konusunda temkinli davranmaya devam edecek.

Washington’ın belirsiz niyetleri ve ortaya çıkan uluslararası düzen ile Pekin'in bu düzen içindeki yeri hakkındaki belirsizlikler göz önüne alındığında, ABD'nin Çin'in nükleer silahlarını sınırlama çağrıları, tutarlı bir nükleer silahların yayılmasını önleme politikasından çok, siyasi bir baskı taktiği olarak görünüyor. Bu da Pekin'in, özellikle Trump’ın ziyareti olumlu sonuçlar verirse, keşif amaçlı müzakerelere katılma olasılığına rağmen, silahlarını azaltma taahhüdünde bulunmaya son derece isteksiz kalacağı anlamına geliyor.


Cenevre görüşmeleri öncesinde... Anket: Amerikalıların yarısı İran'ın nükleer programını doğrudan bir tehdit olarak görüyor

Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)
Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)
TT

Cenevre görüşmeleri öncesinde... Anket: Amerikalıların yarısı İran'ın nükleer programını doğrudan bir tehdit olarak görüyor

Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)
Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)

Amerika Birleşik Devletleri ve İran bugün Cenevre'de yeni bir nükleer görüşme turuna girerken, Associated Press (AP) ve NORC Kamu İşleri Araştırma Merkezi tarafından yapılan son bir anket, birçok Amerikalı yetişkinin İran'ın nükleer programını hâlâ bir tehdit olarak gördüğünü, ancak aynı zamanda ABD Başkanı Donald Trump'ın yurtdışında askeri güç kullanımı konusundaki yargısına yüksek düzeyde güven duymadığını gösteriyor.

Ankete göre, ABD'li yetişkinlerin neredeyse yarısı İran'ın nükleer programının ABD için doğrudan bir tehdit oluşturduğundan "çok yüksek" veya "çok yüksek" düzeyde endişe duyduğunu belirtirken, yaklaşık onda üçü "orta düzeyde endişeli" olduğunu ve onda ikisi "pek endişeli değil" veya "hiç endişe duymadığını" bildirdi.

Anket, ABD ve İran arasında Ortadoğu'da askeri gerilimlerin arttığı bir dönem olan 19-23 Şubat tarihleri ​​arasında yapıldı.

Washington, İran'ın nükleer programını sınırlayan ve Tahran'ın nükleer silah geliştirmemesini sağlayan bir anlaşma arayışında; İran ise nükleer silah sahibi olmayı hedeflemediğini ısrarla belirtiyor ve şu ana kadar topraklarında uranyum zenginleştirmeyi durdurma veya yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunu teslim etme taleplerini reddetti.

Bu, bu yıl Umman Sultanlığı'nın arabuluculuğuyla gerçekleştirilen dolaylı görüşmelerin üçüncü turu.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İran heyetine Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi başkanlık ederken, Amerikan tarafını Özel Temsilci Steve Wittkoff ve ABD Başkanı'nın damadı Jared Kushner temsil ediyor.