ABD’nin gündeminde Trump’ın adaylığının önündeki yasal engeller var

Trump’ı başkanlık yarışından çıkarma çabaları hız kazanıyor

Eski Başkan Donald Trump cuma günü Güney Dakota’daki destekçileri arasında (AFP)
Eski Başkan Donald Trump cuma günü Güney Dakota’daki destekçileri arasında (AFP)
TT

ABD’nin gündeminde Trump’ın adaylığının önündeki yasal engeller var

Eski Başkan Donald Trump cuma günü Güney Dakota’daki destekçileri arasında (AFP)
Eski Başkan Donald Trump cuma günü Güney Dakota’daki destekçileri arasında (AFP)

Cumhuriyetçilerin önde gelen başkan adayı olan eski Başkan Donald Trump’ı, 6 Ocak 2021’de Kongre Binası’na düzenlenen saldırıdaki eylemlerinin Anayasa Yemini’ni ihlal ettiği ve Trump’ın Kongre Binası ayaklanmasına dahil olduğu değerlendirmesine istinaden seçim yarışından çıkarma girişimleri büyük bir ivme kazanıyor. Eski Başkan’ın  ayaklanmaya dahil olduğu görüşü, ‘bir suçtan hüküm giymemiş olsa bile’ başkanlığa aday olma hakkından mahrum bırakılmasının istenmesine neden oluyor.

ABD Anayasası’nın 14. Değişikliği’nin Üçüncü Maddesi; Federal görev adayının isyan veya itaatsizlik eylemlerine girişmesi durumunda seçim yarışına katılmasının yasaklanmasını” içeriyor. Bu kural ABD İç Savaşı sonrasındaki döneme (1861-1865) kadar uzanan bir hüküm olsa da Anayasa bu yasağın nasıl uygulanacağını açıklığa kavuşturmuyor.

Gittikçe artan sayıda liberal, stratejist ve hukuk uzmanı, 20 Ocak 2017’de başkanlık görevini üstlendiğinde Anayasayı korumak ve savunmak için yemin ettiği ve ardından 2021'de Anayasaya karşı isyana giriştiği için, Anayasa’nın 14. Değişikliği’nin Üçüncü Maddesi uyarınca aday olmaya uygun olmadığını savunuyor.

Fotoğraf altı: Başkan Trump’ın destekçileri 6 Ocak 2021’de Kongre binasına saldırdı (AFP)
Başkan Trump’ın destekçileri 6 Ocak 2021’de Kongre binasına saldırdı (AFP)

Eski Başkan halihazırda başkent Washington D.C.’nin yanısıra New York City, Georgia ve Florida eyaletlerinde açılan dört davada 91 suçlamayla karşı karşıya bulunuyor. İddianamede komplo, devleti dolandırma, resmi yargılamayı engelleme ve oy kullanma hakkına karşı komplo kurma suçlamaları yer alıyor. Washington D.C.’deki mahkeme tarafından dinlenen suçlamalar, Kongre’ye yapılan saldırıyla sonuçlanan 2020 başkanlık seçimlerinin sonucunu bozma çabalarından kaynaklanıyor.

Dört eyalet

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre ABD'nin dört eyaletindeki siyasi gruplar Trump’ın adının oy pusulasından çıkarılması için çalışmalara başladı.

Colorado’da bazı eyalet sakinleri, ABD Anayasası’nın On Dördüncü Değişikliği’ne dayanarak Trump’ın adaylığa uygun görülmemesi talebiyle dava açtı. Eski Kongre Üyesi Claudine Schneider ve eski Colorado Senatosu Çoğunluk Lideri Norma Anderson bu çabaya liderlik ediyor.

New Hampshire’da Başsavcı John Formella ve Dışişleri Bakanı David Scanlan, On Dördüncü Değişikliğin olası uygulamasını araştırdıklarını duyurdu.

2024 seçimleri için Cumhuriyetçi adaylardan biri olan John Anthony Castro, New Hampshire mahkemesine şikayette bulunarak, Trump’ın ABD’ye karşı bir isyana karıştığı için isminin eyaletteki oy pusulasında yer almasının engellenmesini talep etti. Bu talebe yönelik 9 Ekim’de karar verilmesi bekleniyor.

Michigan eyaletinde bazı siyasi figürler, eyaletin Dışişleri Bakanı Jocelyn Benson’un Trump’ın adaylığını engellemesini talep eden bir dava açtı. Bu yaklaşım, Michigan eyaletinin Trump’ın adaylığını engelleme yönünde ilerlemek için geçerli yasal argümanlara sahip olduğunu kamuoyuna açıklayan Demokrat Benson tarafından da desteklendi.

Arizona’da, Demokrat Dışişleri Bakanı Adrian Fontes, Trump’ın adaylığını engelleme yetkisinin olmadığını, bu yetkinin yalnızca eyalet Kongresi’nde olduğunu, konuyla ilgili tartışmaların devam ettiğini ve henüz bir karar alınmadığını söyledi.

Diğer eyaletlerin dışişleri bakanlarına da Trump’ın adaylığını engellemeleri yönünde çağrılar yapıldı. Çoğu eyalette, dışişleri bakanı seçim yetkilisi görevini üstlenirken bir adayın başkanlık yarışına katılmaya uygun olup olmadığına karar verebiliyor.

Trump’ın kampanyası ise bu çabaları eleştirerek, bunların komünistler, Marksistler ve radikal sol tarafından kendisinin yeniden aday olmasını engellemek için kullanılan hileler olduğunu öne sürdü.

New Hampshire’daki Cumhuriyetçi Partisi, Trump’ın isminin oy pusulasından çıkarılmasına yönelik her türlü tedbire karşı mücadele etme sözü verirken, kimin başkanlık koltuğuna oturacağını belirleme hakkının yalnızca seçmenlere ait olduğunu vurguladı. Parti liderleri, bu çabaları, düşünce özgürlüğü ve karar özgürlüğüyle çelişen, seçmenleri tüm seçenekler listesinden seçim yapmaktan mahrum bırakma girişimi olarak değerlendirdi.

Trump, geçtiğimiz hafta destekçilerine yaptığı açıklamalarda adının oy pusulasından çıkarılmasına yönelik bu çabaları yorumlayarak “Tüm hukuk uzmanları, On Dördüncü Değişikliğin yaklaşan başkanlık seçimleriyle ilgili hiçbir yasal dayanağı olmadığını söyledi” ifadelerini kullandı ancak bu uzmanların isimlerini belirtmedi.

Yasal tartışma

ABD Anayasası’nın On Dördüncü Değişikliği’ne istinaden, 2024 başkanlık seçimlerinde eski başkanın adını oy pusulasına koymasının engellenmesi olasılığına yönelik geniş bir hukuki tartışma bulunuyor.

Hukuk uzmanlarından oluşan bir ekip, 6 Ocak 2021’de Kongre binasına düzenlenen saldırı olaylarındaki eylemlerine bağlı olarak bu değişikliğin Başkan Trump’a uygulanabileceğini ve onu seçim yarışından çıkarabileceğini söylüyor.

Diğer hukuk uzmanları bu değişikliğin uygulanma olasılığını dışlarken, Trump’ın Kongre binasına düzenlenen saldırıdaki davranışını ‘isyan’ olarak değerlendirmenin zorluğuna dikkat çekiyor. ABD tarihinde bu değişiklik daha önce hiç uygulanmadı. Dolayısıyla bunun tam olarak hangi mekanizmalarla yapılacağı belli değil yani burası keşfedilmemiş bir bölgeyi teşkil ediyor. Özellikle Trump’ın o günkü konuşması kışkırtmanın cezai şartını karşılamadığı için Eski Başkan’ın yarıştan çıkmasını isteyenler başarısızlıkla ve zorluklarla karşı karşıya kalabilir.

Trump’ın hukuk ekibinin, yasal itirazlarda bulunmak için tüm yasal yollardan yararlanmaya çalışacağı veya bu çabaları durdurmak ve yasallığını sorgulamak için Yüksek Mahkeme’nin müdahalesini talep edeceği neredeyse kesin olarak biliniyor. Yüksek Mahkeme’nin müdahale edeceğini varsayarsak, Yüksek Mahkeme’de görev yapmak üzere Trump tarafından aday gösterilen üç yargıcın da dahil olduğu muhafazakar bir çoğunluktan oluştuğunu hatırlatmak gerekiyor.



Büyük Kuzey Amerika: Washington küresel nüfuzunu nasıl yeniden şekillendiriyor?

Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
TT

Büyük Kuzey Amerika: Washington küresel nüfuzunu nasıl yeniden şekillendiriyor?

Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)

İsa Nehari

Vestfalya Barışı'ndan bu yana coğrafi sınırlar, herhangi bir merkezi otorite tarafından yönetilmeyen uluslararası düzen içinde her devletin egemenliğini ve bağımsızlığını koruyan kutsal bölümler gibidir. Böylece, sınırlar devletlere kendi toprakları üzerinde manevi ve yasal otorite kazandırırken, aynı zamanda bu sınırları aşan herhangi bir otoriteden de mahrum bırakmıştır.

Ancak gerçeklik, yerel ve uluslararası arasındaki “aldatıcı” teorik ayrımdan daha karmaşıktır. İster kağıt üzerinde çizilmiş ister duvarlar ile somutlaşmış olsun, sınırlar devletleri dış etkilerden veya küresel güç dengesinden korumaz. Aksine bu siyasi faktörler, yalnızca coğrafya tarafından yönetilmeyen ittifakları devletlere dayatabilir.

Küresel Güney

Bu tür bloklara bir örnek, artık “Küresel Güney” olarak bilinen yapıdır. Bu terim, 1990'larda yalnızca tarihsel marjinalleşme ve sömürgecilik deneyimleri ile uluslararası sistemdeki rollerini bağımsız aktörler olarak yeniden tanımlama çabasının birleştirdiği farklı kıtalardan ülkeleri içeren, kapsamlı bir jeopolitik çerçeve olarak ortaya çıkmıştır.

Küresel Güney, Afrika, Latin Amerika ve Asya'dan ülkeler içerir, bu da terimi sadece coğrafi bir tanımlamadan daha fazlası haline getiriyor. Bu, öncelikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkeleri tarafından temsil edilen “Küresel Kuzey”in geleneksel hegemonyasına direnmeyi amaçlayan farklı bir bloğu tanımlamaktadır.

Küresel Güney bloğunun meydan okuyan doğası, Batı dünyasında farklı tepkilere neden oldu. Bazıları bunu geçmişteki sömürücü politikalardan kopuşun bir ifadesi ve “üçüncü dünya” gibi aşağılayıcı terimlerin yerine geçen bir kavram olarak desteklemektedir. Buna karşılık, bazıları da bu bloğu üye devletlerinin siyasi ve ekonomik sistemlerindeki farklılıklar nedeniyle tanımamaktadır.

Ancak Küresel Güney terimini görmezden gelen en yaygın açıklama güçle ilgilidir. Zira Küresel Güney, statükodan fayda sağlayanların çıkarlarına hizmet etmeyecek şekilde güç dengesini bozabilecek önemli bir güç oluşturabilir. Nitekim örneğin, Küresel Güney ülkelerinin daha fazla özerklik arayışı, ABD liderliğindeki uluslararası düzene bir tehdit oluşturuyor. Bu tehdit, Çin ve Rusya'nın bu bölgelerdeki artan nüfuzuyla daha da güçleniyor.

Büyük Kuzey Amerika

Nüfuz alanlarının bölünmesine dayanan Monroe Doktrini, 1823'te ortaya çıkmış ve Washington'un Avrupa'ya müdahale etmeme taahhüdü karşılığında Amerika kıtasına yönelik yabancı müdahalelerin engellenmesini öngörmüştür. İki yüzyıl sonra, ABD bu doktrini terk etmemiş; aksine, bölgede her bir bağımsızlık hareketi baş gösterdiğinde bunu yeniden teyit etmiştir. Böylece doktrin, sömürgeci projelere karşı caydırıcı olmaktan, Batı Yarımküre'de ABD nüfuzunu pekiştirme ve “arka bahçesini” koruma aracına dönüşmüştür.

Bu bağlamda, Başkan Donald Trump, Washington'un daha uzak ve güvenliği üzerinde daha az etkili bölgelere odaklanırken, bu hayati alanı ihmal ettiğine inanıyor. Böylece, Latin Amerika ve Karayipler'i yeniden Amerikan nüfuz alanı olarak belirleyen ve hiçbir yabancı gücün bu alanda faaliyet göstermesine izin verilmeyen “Trump Eki” veya “Donroe Doktrini” doğdu. Dünya, ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasının ardından bu yeni doktrinin etkisini hissetmeye başladı.

Ancak Monroe Doktrini geleneksel olarak Batı Yarımküre'yi korumaya odaklanırken, Trump yönetimi daha da ileri giderek, Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından Büyük Kuzey Amerika olarak adlandırılan ve hâlâ şekillenmekte olan bir kavram altında ABD'ni nüfuz alanını yeniden tanımladı.

Bu proje, ABD'nin savunmaktan sorumlu olduğunu düşündüğü “güvenlik çemberini” Ekvador'dan Grönland ile Karayipler, Orta Amerika, Meksika, Kolombiya, Venezuela ve Guyana'yı kapsayacak şekilde genişletmeyi, bu ülkeleri Washington liderliğindeki tek bir güvenlik alanına yeniden entegre etmeyi amaçlıyor.

Proje, bu ülkelerin güvenliğini doğrudan Amerikan güvenliğine bağlayarak egemenliği yeniden tanımlama girişimi olarak yorumlanabilir. Ayrıca, özellikle göç, uyuşturucu kaçakçılığı ve hayati kaynakların ve koridorların güvenliğinin sağlanması gibi alanlarda güvenlik yükünü yeniden dağıtma çabasını da temsil ediyor. Dilbilimsel olarak ise bu terim Amerika Birleşik Devletleri'ni merkeze, diğer her şeyi ise çevreye yerleştiriyor.

Yeni stratejik harita, uluslararası öncelikleri veya “ajandayı” yeniden düzenleme çabasıyla küresel bir boyut kazanıyor; zira bu harita, ekvatorun kuzeyindeki tüm ülkelerin artık Küresel Güney’in bir parçası olmadığı, aksine Amerika Birleşik Devletleri'nin doğrudan savunma alanı içinde yer aldığı temel önermesine dayanıyor.

Hiegseth şöyle diyor; “Bu stratejik haritaya Büyük Kuzey Amerika diyoruz. Neden? Çünkü Grönland'dan Ekvador’a, Alaska'dan Guyana'ya kadar ekvatorun kuzeyindeki her egemen devlet veya bölge Küresel Güney’in parçası değildir. Aksine hepimizin yaşadığı bu büyük komşuluk bölgesindeki doğrudan güvenlik çevremizin bir parçasıdır. Bu ülkelerin tamamı ya Kuzey Atlantik'e ya da Kuzey Pasifik'e kıyısı olan ülkelerdir.”

Küresel Güney öncelikle siyasi bir kavram olduğundan, Latin Amerika ülkelerini bu çerçeveden dışlamak, Hegseth'in açıkça belirttiği gibi siyasi bir tercihtir. Buna göre, Washington Latin Amerika ve Karayipler'deki 10'dan fazla ülkeyi Küresel Güney bloğundan dışladı. ABD Savunma Bakanı, “Düşmanlarımız ortak mirasımızı ve ortak coğrafyamızı tehdit ediyor. Bizi her zaman birleştiren tarihi Kuzey-Güney ilişkisini, ABD ve Batı ülkelerini dışlayan ve Batı dışı güçler ile diğer düşmanları içeren sözde Küresel Güney’in yeni bir modeliyle değiştirmeye çalışıyorlar” diyor.

Gelgelelim Meksika, Kolombiya ve Venezuela gibi hükümetler stratejik sessizliği tercih ederek, bu kararı ne onayladılar ne de reddettiler; bu da kendilerine danışılmadan alınmış bir kararı dolaylı olarak reddettikleri anlamına geliyor. Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva da bölgedeki ABD politikalarına yönelik bilinen eleştirilerine rağmen benzer bir tavır sergiledi.

Güvenlik alanının genişletilmesi

Yeni stratejik harita, ABD'nin hayati güvenlik alanını genişletiyor; böylece bu alanda, Alaska, Grönland veya Karayipler yakınlarında herhangi bir düşmanca eylem, ABD topraklarına doğrudan bir tehdit oluşturur hale geliyor. Ayrıca, Çin'in Panama Kanalı gibi geçiş noktalarındaki limanları veya altyapıyı kontrol etmesi veya kartellerin ve düzensiz göçün yayılması, tüm bunlar, birleşik bir güvenlik yanıtı gerektiren tek bir tehdidin uzantıları sayılıyor.

Bu nedenle Washington, ABD'nin kaynaklarını Büyük Kuzey Amerika projesine odaklayabilmesi için Brezilya, Arjantin ve Şili gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerden kendi savunmalarında ve bölgesel çevrelerinin güvenliğini sağlamada daha büyük bir rol üstlenmelerini talep ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre böylece, bu ülkeler, Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm bölgeyi savunma yükünü doğrudan üstlenmediği, “Amerika Kalkanı” gibi daha geniş bir çerçeve içinde arka cephede güvenlik ortaklarına dönüşecekler.

Uygulamada, bu vizyon coğrafi bir rol dağılımına dayanıyor. ABD Savunma Bakanı'nın belirttiği gibi, “Kuzeyde, Amerika Birleşik Devletleri, bu ortak acil güvenlik çevresini savunmak için sizinle ve egemen ortaklarımızla iş birliği içinde varlığını ve pozisyonlarını güçlendirmelidir. Güneyde yani ekvatorun güneyindeyse, bu büyük komşuluk bölgesinin diğer tarafında, artan yük paylaşımı yoluyla ortaklıkları güçlendireceğiz. Bu, Güney Atlantik ve Güney Pasifik'i savunmada ve hayati altyapı ve kaynakları güvence altına almada daha büyük bir rol oynamanızı sağlayacaktır.”

Hegseth, bu yaklaşımı “Monroe Doktrini”nin yeniden canlandırılmasıyla ilişkilendirerek, Florida'daki kartel karşıtı konferansta Washington'un artık ekvatorun kuzeyindeki bölgeyi Büyük Kuzey Amerika olarak gördüğünü ilan etti. Bu sözler sadece nüfuzu korumaktan stratejik alanı yeniden tanımlamaya yönelik kavramsal bir kaymaya işaret ediyor.

Washington'un bu hassas bölgelerde, Çin'in nüfuzundan giderek daha fazla endişe duyduğu bir dönemde bu değişim, özellikle ABD'nin hayati önem taşıyan su yollarını, en önemlisi de ABD konteyner trafiğinin yaklaşık yüzde 40'ının ve küresel ticaretin yüzde 5-6'sının geçtiği Panama Kanalı'nı korumaya odaklanması göz önüne alındığında oldukça önemli.

Genel olarak, Büyük Kuzey Amerika stratejisi, coğrafya ve siyaset arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlama girişimini yansıtmakta ve sınırları bölücü çizgiler olarak değil, nüfuz alanları ve güvenlik bölgeleri olarak görmektedir. Hegseth'in belirttiği gibi, “Bu zorluğun çözümü, evrensel değerler adına coğrafyayı görmezden gelmekte değil, ortak coğrafyayı ulusal çıkarlara hizmet etmek için kullanmakta yatmaktadır.” Bu yeni strateji, güvenlik, egemenlik ve nüfuzu eş zamanlı olarak yeniden tanımlamak için bir çerçeve oluşturmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Pentagon’da yapılan bir dua sırasında Hegseth, Ucuz Roman filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardı

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
TT

Pentagon’da yapılan bir dua sırasında Hegseth, Ucuz Roman filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardı

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Pentagon’da yapılan bir dua programı sırasında 1994 yapımı Pulp Fiction (Ucuz Roman) filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardığı bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın Los Angeles Times’tan aktardığına göre Hegseth, bu ifadeyi İran’a yönelik askeri operasyonları ‘ilahi adaletin uygulanması’ olarak gerekçelendirmek için kullandı. Söz konusu anlatımın, filmde Samuel L. Jackson’ın silahsız bir kişiyi öldürmeden önce dile getirdiği sahneyle örtüştüğü belirtildi.

Hegseth, Pentagon’daki haftalık dua programı sırasında yaptığı konuşmada, ifadeyi ‘Sandy 1 görev ekibinin baş planlayıcısından’ öğrendiğini söyledi. Bu ekibin, kısa süre önce İran’da düşen ABD Hava Kuvvetleri personelini kurtardığı iddia edildi.

Bakan, bu cümlenin arama-kurtarma birlikleri tarafından sıkça tekrarlandığını ve ‘CSAR 25:17’ olarak adlandırıldığını, bunun da İncil’deki Hezekiel kitabının 25. bölüm 17. ayetine atıf olduğunu düşündüğünü ifade etti.

Hegseth’in aktardığı ifade şu şekildeydi: “Ve kardeşimi esir alıp yok etmeye çalışanlara karşı sizden büyük bir intikam ve şiddetli bir öfkeyle intikam alacağım. Ve adımın ‘Sandy 1’ olduğunu bileceksiniz. İntikamımı üzerinize indireceğim.”

Quentin Tarantino’nun yönettiği filmde ise bu repliğin, 1976 yapımı Japon dövüş filmi The Bodyguard’dan esinlendiği belirtildi.

Haberde, Hegseth’in bir dakikayı aşmayan dua konuşmasında İncil’e büyük ölçüde bağlı kaldığı, ancak son iki satırın bunun dışında olduğu ifade edildi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell, bazı medya kuruluşlarının Hegseth’i, Oscar ödüllü aktör Samuel L. Jackson’ın performansı ile İncil metnini karıştırmakla suçladığını ve bu iddiaları ‘sahte haber’ olarak nitelendirdiğini açıkladı.

Parnell, X hesabından yaptığı paylaşımda, Hegseth’in çarşamba günü özel bir dua okuduğunu, bunun ‘combat search and rescue (CSAR) duaları’ olarak bilindiğini ve İran’dan bir askerin kurtarılması sırasında görev yapan askerler tarafından kullanıldığını belirtti. Açıklamada, bu duanın açık şekilde Ucuz Roman filmindeki bir diyalogdan esinlendiği ifade edildi. Parnell ayrıca hem CSAR duasının hem de filmdeki diyalogların, İncil’deki Hezekiel 25:17 ayetine dayandığını ve bunun Hegseth tarafından konuşmasında açıklandığını söyledi. Sözcü, “Bakanın Hezekiel 25:17 ayetini yanlış aktardığını iddia eden herkes sahte haber yayıyor ve gerçekleri bilmiyor” ifadesini kullandı.

Öte yandan, Ucuz Roman filminin senaristi Oscar ödüllü Roger Avary, X üzerinden yaptığı açıklamada, “Askerlerimizi kurşunlardan koruyacaksa, Savunma Bakanı’nın Jules karakterinden alıntı yapmasına hiç itirazım yok” dedi.

sdcvdv
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth (AP)

Los Angeles Times, Pete Hegseth’in Pentagon’daki dua programlarını sık sık İran’a yönelik savaşta şiddeti savunmak için kullandığını ve geçen ayki bir konuşmasında Tanrı’dan ‘bu güce şiddet için açık ve adil hedefler vermesini’ istediğini yazdı.

Savunma analizleri konusunda üst düzey bir yetkili, Pentagon içindeki operasyonlara ilişkin olarak gazeteye yaptığı açıklamada, bu dua programlarına katılımın zorunlu olmadığını ancak Pete Hegseth’e yakın bazı isimlerin ‘dolaylı bir baskı’ hissederek katılmaya ve ‘koltukları doldurmaya’ yönlendirildiğini söyledi.

Aynı kaynak, bu durumun bazı çevrelerde askerî operasyonlardan ziyade siyasi mesajlara odaklanılmasına yol açtığını, bunun da savaşla ilgili operasyonel karar süreçlerini yavaşlattığını ifade etti.

Kaynak, “Önemli işlerden sorumlu yöneticiler ve komutanlar, Ucuz Roman filminden alıntılar dinlemek için toplantılardan uzak kalıyor. Bu, savaşla ilgili operasyonel karar alma kapasitemizi geciktiriyor” dedi.

Dua programlarının, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile Vatikan lideri Papa 14. Leo arasında süregelen gerilim ortamında gerçekleştiği belirtildi. Son haftalarda Papa’nın ABD-İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarını sert şekilde eleştirdiği aktarıldı.

Vatikan açıklamalarının ardından Trump’ın Papa’ya yönelik eleştirilerde bulunduğu ve ‘ABD başkanını eleştiren bir Papa istemediğini’ söylediği bildirildi. Papa’nın ise dün yaptığı açıklamada, dini ve askeri alanların karıştırılmasına karşı çıkarak, “Dini ve Tanrı’nın adını askerî, ekonomik ve siyasi çıkarlar için kullananlara yazıklar olsun; kutsal olanı kirletiyorlar” dediği aktarıldı.


ABD’li nükleer bilim insanlarının ‘kaybolduğuna’ dair haberler... Trump: Bu son derece ciddi bir durum

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
TT

ABD’li nükleer bilim insanlarının ‘kaybolduğuna’ dair haberler... Trump: Bu son derece ciddi bir durum

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)

ABD medyası, son dönemde uzay, savunma ve nükleer alanlarda görev yapan bazı bilim insanlarının kaybolması veya hayatını kaybetmesiyle ilgili olaylara dikkat çekti.

Bilim çevrelerinde bu vakalara ilişkin soru işaretlerinin arttığı belirtilirken, söz konusu olaylar arasında herhangi bir bağlantı bulunduğu ise henüz doğrulanmadı.

Newsweek dergisi, NASA’ya bağlı bir laboratuvarda çalışan kıdemli bilim insanı Michael David Hicks’in 2023 yılında hayatını kaybettiğini ve ölüm nedeninin açıklanmadığını bildirdi. Hicks’in bu liste kapsamında dokuzuncu vaka olduğu ifade edildi.

The Hill ise ABD Başkanı Donald Trump’ın dün gazetecilere yaptığı açıklamada, nükleer bilim insanlarının kaybolduğuna dair doğrulanmamış raporlar hakkında bir toplantı yaptığını söylediğini aktardı. Trump, “Az önce bu konuda bir toplantıdan çıktım” diyerek durumu ‘son derece ciddi’ olarak nitelendirdi.

F
ABD polisi (Arşiv – DPA)

Trump, “Bunun rastlantısal olmasını umuyorum, ancak gerçeği önümüzdeki bir buçuk hafta içinde öğreneceğiz” dedi ve bazı isimlerin ‘son derece önemli kişiler’ olduğunu belirtti.

Trump’ın açıklamaları, Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in çarşamba günü Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısında konuyla ilgili olası bir soruşturma yürütülebileceğini söylemesinin ardından geldi. Leavitt, “Bu konuda ilgili makamlarla henüz konuşmadım. Bunu mutlaka yapacağım ve size yanıt vereceğiz. Eğer doğruysa, bu yönetimin ve hükümetin konuyu ciddiyetle ele alacağını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.