İnsani başarıya ulaşmış küreselleşme

Toplumsal boyutu dikkate alınmadan kârlılığı ön plana çıkarsa da küreselleşme süreci daha bitmedi

Bazı çevreler, küreselleşmenin büyük kapitalist ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyor (Reuters)
Bazı çevreler, küreselleşmenin büyük kapitalist ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyor (Reuters)
TT

İnsani başarıya ulaşmış küreselleşme

Bazı çevreler, küreselleşmenin büyük kapitalist ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyor (Reuters)
Bazı çevreler, küreselleşmenin büyük kapitalist ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyor (Reuters)

Nebil Fehmi

‘Küreselleşme’ olarak adlandırılan teori ve uygulamalar, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Batılı ülkelerin kapitalist eğilimlerinin hegemonyasının artması ve piyasa ekonomisinin kıtalara ve denizlere yayılmasıyla birlikte son otuz yıl içinde yaygın hale geldi. Bu uygulamalar, özellikle Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve daha sonra Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi ekonomi ve ticaret kurumları olan Bretton Woods kurumlarının çatısı altında hayata geçirildi.

Küreselleşmenin merkezinde, ürünlerin pazarlara karşılaşabilecekleri en az engelle taşınması, böylece ekonomik çarkın dönmesi ve yüksek verimlilik sağlanarak kar ve kazanç elde edilmesi şartıyla ekonomik sistemin güvence altına alınmasına ve hammaddeler, ürünler ve gıda tedarik zincirlerine öncelik verilerek pazarların birbirine entegre edilmesini öngören bir Batı felsefesi yer alıyor. Yüksek verimlilikle hammaddeyi en iyi fiyata elde edip, farklı kalitelerde, en düşük maliyetle üretilmesi ve daha sonra bunları uygun ve cazip fiyatlarla pazarlara sürerek daha fazla kar elde edilmesi amaçlanıyor. Böylece küreselleşmenin kâr elde etmeye yönelik iki temel unsuru olan ‘entegrasyon ve ekonomik verimlilik’ sağlanıyor. Batılı birçok ülke, siyasi sorunlar ne kadar ciddi olursa olsun, ekonomi çarkını döndürmeye devam etmek için siyaseti, ekonomiyi ve ticareti birbirinden ayırarak küreselleşmeyi ve pazar ekonomilerini destekleme çağrısında bulundu.

Başta gelişmekte olan ülkelerde ya da bir başka deyişle Güney ülkelerinde bazı çevreler, küreselleşmenin büyük ekonomilerin ve şirketlerin çıkarlarını sağlamak amacıyla büyük kapitalist ekonomilere sahip ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyorlar. Küreselleşme, büyük ve güçlü kuruluşların kaynak elde ederek ve ürünleri küresel olarak pazarlayarak küreselleşmeden çıkar sağlayabilmeleri nedeniyle daha kolay bir deneyimdi.  Küreselleşmeyle yalnızca büyük ekonomilere sahip ülkelerin ilgilendiğini ya da diğer ülkelerin bundan faydalanmadığını iddia edenler yanılıyorlar.

Örneğin Hindistan ekonomisi 1980 ile 1990 yılları arasında yüzde 3,5 oranında büyüme kaydederken teknolojiye ulaşma, işsizliği oranlarını azaltma, yenilikçilik ruhunu güçlendirme, insanların hayat şartlarını iyileştirme, yeni pazarlara açılma ve yeni başarıların teşvik edilmesi sayesinde bu oran 2002 ile 2012 yılları arasında yüzde 7,7'ye çıktı. Bu oran yabancı yatırımların artması sonucunda ise 2005 ile 2008 yılları arasında yüzde 9,5'e kadar yükselmişti. Öyle ki birçok kişi, zengin ve gelişmiş sanayi ülkeleriyle karşılaştırıldığında küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin Hindistan olduğunu düşünüyor.

Pazar ekonomisinin dışında kalan ya da bu konuda fazla hevesli olmayan ülkeler, küreselleşme sürecinden yararlandı. Çünkü bu ülkeler, küreselleşme karşıtı bir tutum sergilemeyip, risklerden korunarak ekonomisini kısmen ya da kademeli olarak fayda sağlamaya yönlendirdiler. Diğer bir örnek olarak şirketlerinin karlılığını, performans verimliliğini, özelleştirilmesini ve kurumsallaşmasını benimseyen Çin'i gösterebiliriz. Çin, devlet mülkiyetindekiler de dahil olmak üzere özel sektörü ekonomi alanlarında teşvik ederek ve pazarlarını kontrollü olarak dünyaya açarak ekonomi bakımından Japonya ve Almanya’yı geçtikten sonra ABD ile rekabet eden bir ülke hale gelmesini sağlayan yüksek büyüme oranları kaydetti.

Öte yandan Çin'in ve Asya ile Latin Amerika'daki birçok ülkenin kaydettiği yüksek büyüme oranları çerçevesinde ülkeler arasında ekonomi açısından farklılıkların azaldığını öne sürerek küreselleşme çağında gelişmekte olan ülkelerin (Güney ülkeleri) sanayileşmiş ülkelere kıyasla daha fazla fayda sağladığını savunanlar da var.  Birleşmiş Milletler’in (BM), yoksulluğu yüzde 50 oranında azaltma hedefine 2010 yılında (hedeflenen tarihten beş yıl önce) ulaşılırken 2050 yılında Afrika dışında yoksulluğun küresel olarak tamamen bitmesi bekleniyor.

Bense küreselleşmenin ekonomik büyümeye yardımcı olduğu ve dolayısıyla ülkelerin ve toplumların büyük çoğunluğuna fayda sağladığına, ancak saf kârlılığın, özellikle sosyal boyutlar dikkate alınmaksızın yalnızca ekonomik oranlara göre tahmin edildiğine inanıyorum.

Şirketlerin ekonomi ve ticaret bakımından değerlendirilmesi kazançla (finansal getiri) bağlantılı olduğundan rekabete ayak uyduramayanların içinde bulunduğu zor koşullara yeterince dikkat edilmiyor. Bu aynı zamanda son dönemde hayat standardını yükseltmek ve dolayısıyla piyasaları desteklemek amacıyla giderek daha fazla ilgi görmeye başlayan bir konu olduğundan önde gelen kapitalist iktisatçıların Dünya Bankası’nda reform yapılmasına ve kalkınmanın desteklenmesinde daha aktif hale getirilmesine yönelik önlemler talep etmesine neden oldu.

Batılı önde gelen ekonomistlerin, sosyalist ya da merkezi ekonomilerin zaferi ya da gelişmekte olan ülkelerin kaygısı nedeniyle değil birbiriyle alakasız iki mesele nedeniyle geleneksel küreselleşme çağının sona erdiğini sık sık dile getirmeleri oldukça çarpıcı ve dikkat çekici. Söz konusu meselelerin birincisi koronavirüs (Kovid-19) salgını, diğeri ise Ukrayna krizidir. Bu iki mesele, en düşük maliyetle ve yalnızca küreselleşme ve piyasaların birbirine entegre edilmesi sonucunda daha verimli ekonomik performans elde etme çabasında temel bir eksikliği gözler önüne serdi.

İlaç üretiminde kullanılan hammaddeler dünyanın dört bir yanına dağıldığı ve milli kapasitelerin yeterli olmadığı ortaya çıktıktan sonra hastalık için geliştirilen aşıları kontrol altına almaya çalışan tecritçi ve milliyetçi hareketlere tanık olduk. Salgın sırasında yaşanan ulaşım sorunları, Ukrayna ile ilgili kutuplaşma ve gelişmiş elektronik çiplerin temininde karşılaşılan zorluklar ve gıda fiyatlarındaki yükseliş nedeniyle ürün tedarik zincirleri de sekteye uğradı. Rusya ile ticaret ve ekonomi alanlarında iş birliği yapanlara siyasi yaptırımlar uygulandı, küresel ekonomi küçüldü ve özellikle ticaret açığı veren ülkelerde enflasyon oranları yükseldi.

Bahsi geçen ekonomistler, ‘ülke sınırları dışındaki imalatta ekonomik verimliliğe ve artan ilgiye’ öncelik vermek yerine ‘ulusal ve öz-ekonomik’ dayanıklılığa, esnekliğe ve sağlamlığa geri dönmenin ya da bir başka deyişle beklenmedik zorluklara dayanma ve üretim zincirlerini güvence altına alma kabiliyeti kazanmanın önemini vurguladılar. Hatta bazıları dünyanın ‘parçalı küreselleşmeye’ doğru ilerlediğini dahi savundu. Bu da mümkün olduğunca ‘birbiriyle benzer ve dostane’ görüşlere sahip ülkeler arasında uluslararası kaynaklar ve seçenekler elde edilmesini yanı sıra ihtiyaçların stratejik bir değerlendirmesinin yapılması ve komşu bölgelerde artan stoklarla daha büyük bir hammadde rezervi edinmek demektir.

Tüm bu olasılıklarda siyaset, ekonomi ve piyasalar arasında yerel, bölgesel ve uluslararası düzeyde belli bir düzeyde örtüşme söz konusu. Daha doğrusu bu örtüşme, Batı ülkelerinde ve özellikle ulusal merkez bankaları aracılığıyla mevcuttu. Bunun yanında sık sık diğer ülkelere ekonomik yaptırımlar uygulamaya başvurulması da bunda etkili oldu. Ukrayna krizi, Batı ülkelerinin bazı malları sübvanse etmek, vatandaşlarını memnun etmek ve dış politikalara verdileri desteği güvence altına almak amacıyla müdahalede bulunan piyasa ekonomilerini benimsemelerinin bir örneğiyken Rusya ile yaşanan gerilim ve Batı-Çin çekişmesiyle başa çıkmak ve Çin’e teknoloji transferini ve ürünlerinin sürüldüğü açık pazarları kısıtlamaya çalışmak için müdahalede bulunmaları siyaset ile ekonomiyi birbirine karıştırmalarının bir başka örneğidir.

Küreselleşmenin, özellikle de ekonomik büyüme oranlarının artmasında çok faydalı olduğunu düşünenlerden biriyim ve toplumsal boyutu hesaba katmadan kârlılığa dayanan ve buna öncelik veren herhangi bir sistemin yansımalarını tam olarak anlıyor ve takdir ediyorum. Öte yandan küreselleşme döneminin bittiği söylemlerine katılmıyorum. Geriye dönüş yok, değişmek, gelişmek çok doğal bir şey ve ben bunu istiyorum. En iyi küreselleşme herkesi kapsayan, kapsamlı ekonomik ve sosyal bir yaklaşımdır. Bir bireyin, ekonomik kurumun veya belirli bir ülkenin kârlılığına ağırlık vermenin yararlı değil, aksine uzun vadede zararlı olduğuna inanıyorum.

Daha önce ilişkilerin ve dostlukların düzeyi ne olursa olsun, herhangi bir kişiye, kuruluşa ya da ülkeye çok fazla güvenmekten kaçınmak gerektiği konusunda çok şey yazdım ve belirttim. Çünkü en iyi arkadaşlar ya da aile fertleri arasında bile önceliklerin farklılaştığını görmek son derece doğal.

Fırsatların ve seçeneklerin çoğaltılması için herhangi bir kararın ulusal, bölgesel ve uluslararası hesaplara, yeteneklere ve değerlendirmelere yüzde 30 oranında dayanması gerektiğini kategorik olarak önerdiğimden meşru olan çerçeve içinde kaldıkları ve tekelci politikalardan kaçındıkları sürece ekonomik kaynakları ve bileşenleri stratejik olarak güvence altına almaya yönelik girişimlerle ilgilenmiyorum.

Fakat ekonomik blokların bazı şirketler ya da ülkeler arasında anormal bir şekilde çoğalmasına, hammadde tedarikini kontrol etme, bunları kimin alacağını belirlemenin yanı sıra haksız ya da adaletsiz bir şekilde başkalarının pahasına fiyatlarını kendi çıkarlarına göre kontrol etme arzusunu yansıtan girişimlere ve uygulamalara karşı açık ve güçlü bir uyarıda bulunmak istiyorum. Çünkü tekelci uygulamalar her türlü ekonomik sistemi çökertiyor, meşru rekabeti engelliyor, ticareti ve ekonomiyi siyasileştiriyor ve onlarca yıldır acısını çektiğimiz başarısız siyasi kutuplaşmanın yanı sıra ölümcül ekonomik kutuplaşmalara yol açıyor.

Gelişmekte olan ülkeler ile küçük ve orta ölçekli ekonomik kuruluşların, karşılaştıkları sorunların ve zorlukların daha da ağırlaşmaması için bu konuların dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerekiyor. Gelişmekte olan ülkelerin ekonomik tedarik ve üretim zincirinde daha önde ve daha önemli bir rol oynamasını sağlamak için Dünya Bankası ile uluslararası ve bölgesel finans kuruluşlarından ulusal, bölgesel ve uluslararası katkılar arasında dengeyi sağlamak için sadece hammadde ve ucuz işgücü sağlamanın ötesine geçecek şekilde ciddi ve iddialı programlar sunulması istenmeli. Sürdürülebilir, kalkınmaya dayalı ve başarılı bir uluslararası ekonomik sistem için tüm bunların olması gerekiyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Trump'ın İran'a saldırı kararını altı faktör belirleyecek

ABD Başkanı Donald Trump'ın bir resmi (Reuters/Majalla)
ABD Başkanı Donald Trump'ın bir resmi (Reuters/Majalla)
TT

Trump'ın İran'a saldırı kararını altı faktör belirleyecek

ABD Başkanı Donald Trump'ın bir resmi (Reuters/Majalla)
ABD Başkanı Donald Trump'ın bir resmi (Reuters/Majalla)

Brian Katulis

Başkan Donald Trump'ın önümüzdeki haftalarda İran konusunda ne karar vereceğini tahmin etmek zor ve hatta kendisi bile pozisyonunu henüz kesinleştirmemiş olabilir. Hem rakiplerini hem de müttefiklerini kasıtlı olarak diken üstünde tutan bir başkan için dış politikasının bugüne kadarki sonucu muğlaklık oldu. Göreve geri döndüğü ilk yılda uluslararası sahnede bazı kazanımlar elde etti, ancak aynı zamanda açık gerilemeler de yaşadı. Ukrayna'daki savaştan küresel ticaret savaşına kadar, genel yaklaşımının başarısını değerlendirmek için henüz çok erken.

Trump'ın İran ile mücadelesi bu bağlamda değerlendirilebilir. Tam teşekküllü bir savaşa girme olasılığı veya “baş kesme”yi hedefleyen taktiksel bir saldırıyla yetinme olasılığı değerlendirmelere ve spekülasyonlara tabi. Ancak, Trump'ın birkaç hafta önce İranlı protestoculara “kurumlarınızı ele geçirin” çağrısında bulunup “yardım yolda” sözü vererek yaptığı tehditlerden geri adım atıyor gibi görünmesine rağmen, Washington bazı adımlar atmaya hazır görünüyor.

dfvgthy
Arap bölgesine varmadan önce Hint Okyanusu'nda seyreden USS Abraham Lincoln uçak gemisinde bir ABD askeri bakım çalışması yapıyor, 26 Ocak 2026 (CENTCOM)

O zamandan beri Trump, İran meselesini ele alırken seçeneklerini genişletti. Diplomasiye kapıyı açık tutarken, aynı zamanda USS Abraham Lincoln uçak gemisi ve ona eşlik eden savaş gemileri de dahil olmak üzere Ortadoğu'ya askeri takviye gönderdi. Trump, askeri danışmanlarından “kesin ve kati seçenekleri” incelemelerini isterken, Ortadoğu’daki baş temsilcisi Steve Witkoff ise bu ayın başlarında İsviçre'deki Davos Forumu'nda ABD'nin Tahran ile diplomatik bir yol arayışında olmaya devam ettiğini belirtti.

Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Trump'ın İran'a yönelik izleyeceği yolu belirleyebilecek veya etkileyebilecek temel faktörler aşağıda verilmektedir.

Birincisi: Bölgedeki ABD askeri yığınağı

Trump'ın Ortadoğu'ya daha fazla askeri güç konuşlandırması, yönetiminin bölgedeki ABD kaynaklarını ve taahhütlerini azaltmayı, Batı Yarımküre'ye odaklanmayı öngören “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ve “Ulusal Savunma Stratejisi” belgelerini yayınlamasıyla eş zamanlı olarak geliyor. Bu durum, İran'a karşı bir saldırının yakın olduğu tahminlerini destekliyor.

İsrail, ABD'nin İran'a saldırması için baskı yaparken, Suudi Arabistan da dahil olmak üzere birçok Körfez Arap devleti, Tahran ile gerilimi azaltmaya dayalı farklı bir yaklaşım izliyor

Bu ay Ortadoğu'ya ilave güç sevk edilmesi, sadece bir pazarlık kozu olabilir veya ABD özel kuvvetlerinin bu ayın başlarında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu tutuklamasına benzer şekilde, yakın bir askeri harekatın göstergesi olabilir. Ancak, ABD bir saldırı başlatırsa, Irak ve Afganistan'da olduğu gibi yeniden uzun süreli bir kara harekatı beklenmemelidir.

Bölge genelinde, İsrail, Suriye, Irak ve bazı Körfez ülkeleri gibi çeşitli ülkelerde konuşlandırılmış ABD personelinin ve askeri yeteneklerinin savunmasızlığı göz önüne alındığında, olası bir saldırının kapsamının sınırlı kalması muhtemel. Buna karşılık İran, geçen yıl yaşanan 12 günlük savaş sırasında saldırıları büyük ölçüde İsrail ile sınırlı kalırken, bu kez sert bir misilleme sözü verdi.

İkinci faktör: ABD'nin İran ile diplomatik kanalları

Amerikalı müzakereciler, geçen bahar Umman'ın ev sahipliğinde Maskat ve Roma'da düzenlenen birkaç tur görüşmede İranlı yetkililerle doğrudan bir araya gelerek, 12 günlük savaşın başlamasından önce ana anlaşmazlık noktası haline gelen İran'ın nükleer programını görüşmüşlerdi. Ancak İsrail, bu müzakerelerin ortasında İran'a bir saldırı düzenleyerek Tahran'ın ABD'nin diplomatik süreç konusundaki ciddiyetine olan güvensizliğini derinleştirdi.

sdfryj
ABD Başkanı Donald Trump, başkent Washington'daki Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu kabul ediyor, 29 Eylül 2025 (AFP)

Diplomatik kanalların bu kez aktif olup olmadığı belirsizliğini koruyor, ancak iletişim olduğuna dair herhangi bir açık göstergenin yokluğu endişe verici. Diplomasi ancak bir devlet sadece konuşmakla yetinmeyip, ciddi bir şekilde kendisini yürüttüğünde başarılı olur.

Üçüncü faktör: ABD'nin bölgesel müttefikleri

İsrail, ABD'nin İran'a saldırması için baskı yaparken, Suudi Arabistan da dahil olmak üzere birçok Körfez Arap devleti, Tahran ile gerilimi azaltmaya dayalı farklı bir yaklaşım izliyor. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de bu hafta, herhangi bir tarafın İran'a saldırı düzenlemek için hava sahasını kullanmasına karşı olduğunu açıkladı. Körfez müttefiklerinden gelen baskı, Trump'ın olası bir saldırının kapsamını daraltmasına ve hatta tamamen vazgeçmesine katkıda bulunabilir.

İkinci döneminin birinci yılında Trump'ın popülaritesi keskin bir düşüş yaşıyor. Göçmenlik Dairesi’nin düzenlediği baskınlara ilişkin olumsuz medya haberlerinden veya Epstein dosyalarının daha fazla ifşa edilmesi durumunda yapılacak olumsuz haberlerden dikkatleri uzaklaştırmak için İran'ı hedef alma eğiliminde olabilir

Dördüncü faktör: İran halkı

İranlıların rejimlerine karşı durma cesaretini göstermelerine rağmen, Trump'ın “yardım yolda” dedikten sonra geri adım atması, özellikle yaşadıkları acımasız baskı göz önüne alındığında, birçok kişinin sokaklara geri dönme coşkusunu azaltabilir.

gthyrth
İran'da bir binaya çizilmiş Amerikan karşıtı bir duvar resmi, Tahran, 24 Ocak 2026 (Reuters)

Buna ek olarak, ABD'nin Venezuela'da izlediği yol, İranlıların korkularını güçlendirebilir. Zira orada Maduro gözaltına alınırken, Chavez rejiminin yapısına dokunulmadı, bu da Trump'ın İran halkının pahasına Tahran ile bir anlaşma yapması gibi benzer bir senaryo hakkındaki endişeleri artırıyor.

Beşinci faktör: İran rejimi

Tahran'ın Trump'ın baskı ve tehditleri ile olası diplomatik girişimlere vereceği yanıt, bir sonraki aşama hakkında çok şey ortaya koyacaktır. Gözlemciler, rejim içindeki ve özellikle de güvenlik aygıtının başındakiler arasındaki bölünmelere ve çatlaklara dair herhangi bir işareti yakından takip edeceklerdir.

Altıncı faktör: Amerikan kamuoyu

İkinci döneminin birinci yılında Trump'ın popülaritesi keskin bir düşüş yaşıyor. Eğer İran'a bir saldırı düzenlemenin, Maduro'nun tutuklanmasının ardından destek oranlarında görülen ani yükselişe benzer şekilde, kendisine iç kamuoyunda bir yükseliş sağlayacağına inanıyorsa, bu, seçeceği eylem biçimini etkileyebilir. Ayrıca, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’nin (ICE) düzenlediği baskınlara ilişkin olumsuz medya haberlerinden veya Epstein dosyalarının daha fazla ifşa edilmesi durumunda yapılacak olumsuz haberlerden dikkatleri uzaklaştırmak için İran'ı hedef alma eğiliminde olabilir.

Sonuç olarak, Trump, kendisini dizginleyebilecek tek gücün kendi ahlakı olduğunu açıkça ifade etti. Bundan sonra ne olacağı henüz belirsizliğini koruyor, ancak göstergeler İran'a yönelik bir saldırının yakın olabileceğini gösteriyor.


Tahran, diplomasiyi baskının durdurulmasına ve bölgesel gerilimin kontrol altına alınmasına bağlıyor

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin resmi Telegram hesabından paylaşılan videodan alınan ekran görüntüsünde, kabine toplantısı sonrası gazetecilere açıklama yaparken görülüyor.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin resmi Telegram hesabından paylaşılan videodan alınan ekran görüntüsünde, kabine toplantısı sonrası gazetecilere açıklama yaparken görülüyor.
TT

Tahran, diplomasiyi baskının durdurulmasına ve bölgesel gerilimin kontrol altına alınmasına bağlıyor

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin resmi Telegram hesabından paylaşılan videodan alınan ekran görüntüsünde, kabine toplantısı sonrası gazetecilere açıklama yaparken görülüyor.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin resmi Telegram hesabından paylaşılan videodan alınan ekran görüntüsünde, kabine toplantısı sonrası gazetecilere açıklama yaparken görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın Washington ile müzakere talebinde bulunmadığını, ancak ‘tehditlerin durması’ şartıyla diplomasinin yeniden canlandırılmasına kapıyı açık bıraktığını söyledi. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’daki protestoların bastırılmasına karşı askeri müdahalenin bir seçenek olmaya devam ettiğini dile getirmesinin ardından geldi.

Bölgede gerilimi kontrol altına alma amacıyla diplomatik temaslar sürüyor. Bölgedeki etkili başkentleri kapsayan bir dizi görüşme yoluyla arabuluculuk kanallarının devreye sokulması ve Tahran ile Washington arasında siyasi diyaloğun yeniden başlatılması hedefleniyor. Bu çabalar, bölgesel tansiyonun arttığı son dönemde yoğunlaştı.

Bu çerçevede, ABD Donanması’na bağlı bir taarruz gücü dün Ortadoğu’da konuşlandırıldı. İran ise herhangi bir saldırıya karşılık vereceğini yineledi. Trump, Washington’un İran’a doğru ‘büyük bir savaş filosu’ gönderdiğini belirtirken, bunu kullanmak zorunda kalmamayı umduğunu ifade etti. Trump ayrıca, Tahran’ın hâlâ diyalog arayışında olduğunu savundu ve göstericilerin öldürülmesi ya da nükleer programın yeniden başlatılması konusunda uyarılarını yineledi.

dfrt
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'ın bahçesinde basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (EPA)

Tahran yönetimi, hükümet karşıtı protestoları sert biçimde bastırdı. Olaylarda binlerce kişinin hayatını kaybettiği ve on binlerce kişinin gözaltına alındığı bildirildi. İranlı yetkililer, yaşananlardan ABD ve İsrail’le bağlantılı olduklarını öne sürdükleri ‘silahlı teröristler ve kışkırtıcıları’ sorumlu tutarken, insan hakları örgütleri protestoları 1979 İslam Devrimi’nden bu yana görülen en büyük gösteriler olarak nitelendirdi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamalarına yanıt veren Arakçi, bugün düzenlenen kabine toplantısı kapsamında gazetecilere yaptığı açıklamada, son günlerde ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile herhangi bir temasın gerçekleşmediğini söyledi. Arakçi, İran’ın müzakere talebinde bulunmadığını vurgulayarak, “Arabuluculuk yürüten bazı ülkeler var ve onlarla temas halindeyiz” dedi.

Arakçi, tehdit ortamında müzakerenin mümkün olmadığını belirterek, “Müzakerenin kendine özgü ilkeleri vardır; eşitlik temelinde ve karşılıklı saygı çerçevesinde yürütülmelidir. Eğer müzakerelerin sonuç vermesini istiyorlarsa, tehditlere ve aşırı taleplere son vermeleri gerekir” ifadelerini kullandı.

Arakçi’nin açıklamaları, bölgesel diplomatik temasların hız kazandığı bir döneme denk geldi. Mısır Dışişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati’nin hem Witkoff hem de Arakçi ile ayrı ayrı telefon görüşmeleri gerçekleştirdiğini duyurdu. Görüşmelerde, ‘diplomatik sürece bağlı kalınmasının önemi ve Washington ile Tahran arasında diyaloğun yeniden başlatılması için uygun koşulların hazırlanması’ üzerinde durulduğu belirtildi.

rgty
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, kabine toplantısı sonrası basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (İran Cumhurbaşkanlığı)

Doha yönetimi de Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani’nin, Abbas Arakçi ile telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini duyurdu. Görüşmede ikili ilişkiler ile bölgesel ve uluslararası gelişmeler ele alınırken, ‘bölgesel istikrarın korunması ve gerilimin düşürülmesi için diplomatik çabaların sürdürülmesinin gerekliliği’ vurgulandı.

Aynı çerçevede Katar Başbakanı, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani ile de telefon görüşmesi yaptı. Tahran’daki Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nden yapılan açıklamaya göre görüşmede, ‘mevcut aşamadaki son gelişmeler ve diplomatik çözümlerin ilerletilmesine yönelik yollar’ ele alındı.

Ankara’da ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bugün yaptığı açıklamada, ABD’ye İran ile yaşanan ihtilaflı konuları kapsamlı bir anlaşma yerine ‘tek tek’ çözme çağrısında bulundu. Fidan, Tahran’ın nükleer programı konusunda görüşmelere açık olduğunu da ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Fidan, basın mensuplarına yaptığı değerlendirmede, Türkiye’nin İran’a yönelik herhangi bir yabancı müdahaleye ya da saldırıya karşı olduğunu belirterek, bunun “savaşı yeniden başlatmak anlamına geleceğini ve yanlış olacağını” söyledi.

Fidan, “Amerikalı dostlarıma her zaman tavsiyem, İranlılarla meseleleri birer birer çözmeleridir. Nükleer dosyayla başlayın ve kapatın, ardından diğer başlığa geçin” dedi. Tüm konuların tek bir paket halinde sunulmasının, İran açısından süreci zorlaştıracağını ve zaman zaman aşağılayıcı algılanabileceğini belirten Fidan, bunun yalnızca kamuoyuna değil, İran liderliğine de anlatılmasının güç olacağını vurguladı.

Geçtiğimiz haziran ayında ABD, Gazze savaşı nedeniyle İsrail ile bölgede artan gerilim ortamında İran’ın nükleer tesislerini vurmuştu. İran’ın barışçıl amaçlarla yürüttüğünü savunduğu nükleer programına ilişkin müzakerelerde ise kayda değer bir ilerleme sağlanamadı.

NATO üyesi ve İran’ın komşusu olan Türkiye, ABD ve İranlı yetkililerle temaslarını sürdürdüğünü belirterek, Tahran’a iç sorunlarını kendi başına çözmesi için fırsat tanınması gerektiğini ifade etti. Ankara ayrıca, bölgede yaşanacak herhangi bir istikrarsızlığın mevcut koşullarda bölgenin taşıyabileceği sınırları aşacağı uyarısında bulundu. Fidan, İsrail’in İran’a yönelik saldırı arayışını sürdürdüğünü de dile getirdi.


Şera, Suriye'deki Rus güçlerinin geleceğini görüşmek üzere Putin ile bir araya geliyor

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kremlin'de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile bir araya geldi. (Arşiv – Kremlin – DPA)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kremlin'de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile bir araya geldi. (Arşiv – Kremlin – DPA)
TT

Şera, Suriye'deki Rus güçlerinin geleceğini görüşmek üzere Putin ile bir araya geliyor

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kremlin'de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile bir araya geldi. (Arşiv – Kremlin – DPA)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kremlin'de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile bir araya geldi. (Arşiv – Kremlin – DPA)

Kremlin, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’nın, bugün Moskova’da yapacakları görüşmede Suriye’deki Rus askeri varlığını ele alacaklarını açıkladı.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, iki liderin ayrıca, ekonomik iş birliği ile Ortadoğu’daki durumu da görüşeceğini söyledi.

Peskov, Reuters’ın Beşşar Esed’in geleceğine ilişkin sorusuna, “Bu konu hakkında yorum yapmayacağız” yanıtını verdi.

Kremlin, Putin’in Şera ile ekonomik iş birliği ve bölgesel gelişmeleri masaya yatıracağını bildirdi.

Rus basını dün, Kremlin kaynaklarına dayandırdığı haberlerde, Putin ile Şera’nın ‘ikili ilişkilerin farklı alanlardaki durumu ve geleceği ile Ortadoğu’daki gelişmeleri’ ele alacaklarını bildirmişti.

Geçtiğimiz ekim ayında gerçekleştirilen ilk görüşmede iki lider uzlaşıcı bir dil kullanmıştı. Söz konusu ziyaret, Şera’nın Beşşar Esed’in devrilmesinin ardından göreve gelmesinden sonra Moskova’ya yaptığı ilk ziyaret olmuştu. Rusya, Esed yönetiminin en güçlü destekçileri arasında yer alıyordu.

Beşşar Esed, eşi Esma Esed ve kendisine yakın bazı yetkililerle birlikte, iktidarının 8 Aralık 2024’te sona ermesinin ardından Moskova’ya kaçmıştı. Şam’daki yeni yönetim, söz konusu isimlerin yargılanmak üzere iadesini talep ediyor.

Diğer yandan ABD Başkanı Donald Trump dün Şera’yı övdü. Trump, Şera ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından gazetecilere verdiği demeçte, “Kendisine büyük saygı duyuyorum… İşler çok iyi gidiyor” ifadelerini kullandı.

Esed’in devrilmesinin ardından Ortadoğu’daki nüfuzu zayıflayan Putin, bölgede Rus askeri varlığını korumayı hedefliyor. Moskova, yeni yönetim döneminde Tartus’taki deniz üssü ile Hmeymim’deki hava üssünün geleceğini güvence altına almaya çalışıyor. Bu iki üs, Rusya’nın eski Sovyet coğrafyası dışında sahip olduğu tek askeri tesis olma özelliğini taşıyor. Öte yandan Rusya, 2019’dan bu yana kuzeydoğu Suriye’de Kürt güçlerinin nüfuz alanlarında askeri üs olarak kullandığı Kamışlı Havalimanı’ndan askeri teçhizat ve birliklerini ise dün çekti.

Rusya, Esed’in en önemli müttefiklerinden biri olmuş ve 2015’te çatışmaların başlamasının ardından askeri müdahalede bulunmuştu. Bu müdahale, sahadaki dengelerin rejim güçleri lehine değişmesinde belirleyici rol oynadı. Ancak Esed’in devrilmesi, Rusya’nın bölgedeki etkisine ağır bir darbe niteliği taşıdı ve Ukrayna savaşı sürerken Moskova’nın askeri kapasitesinin sınırlarını da ortaya koydu.

Buna karşılık, Esed’in düşüşünü memnuniyetle karşılayan Washington, Şera ile ilişkilerini güçlendirdi. ABD, 2014’ten bu yana Suriye ve komşu Irak’ta aşırılık yanlısı gruplara karşı uluslararası bir koalisyona liderlik ediyor.

Öte yandan Fransa, Birleşik Krallık, Almanya ve ABD, dün yayımladıkları ortak bildiride, ateşkesin sağlanmasının ardından Suriye ordusu ile Kürt savaşçıları, binlerce militanı ve aile fertleri kuzeydoğu Suriye’deki cezaevleri ve kamplarda tutulan DEAŞ’ın güvenlik boşluğundan yararlanmasını önlemek amacıyla ‘her türlü güvenlik boşluğundan kaçınmaya’ çağırdı.