Hindistan’daki G20 Zirvesi sonrasında Ukrayna’nın öfkesi ve Çin’in sessizliği

İngiltere Başbakanı Rishi Sunak ve eşi Akshata Murthy, Sunak'ın 10 Eylül'deki G20 Zirvesi'ne katılımının oturum aralarında bir Hindu tapınağını ziyaret ettiler. (Reuters)
İngiltere Başbakanı Rishi Sunak ve eşi Akshata Murthy, Sunak'ın 10 Eylül'deki G20 Zirvesi'ne katılımının oturum aralarında bir Hindu tapınağını ziyaret ettiler. (Reuters)
TT

Hindistan’daki G20 Zirvesi sonrasında Ukrayna’nın öfkesi ve Çin’in sessizliği

İngiltere Başbakanı Rishi Sunak ve eşi Akshata Murthy, Sunak'ın 10 Eylül'deki G20 Zirvesi'ne katılımının oturum aralarında bir Hindu tapınağını ziyaret ettiler. (Reuters)
İngiltere Başbakanı Rishi Sunak ve eşi Akshata Murthy, Sunak'ın 10 Eylül'deki G20 Zirvesi'ne katılımının oturum aralarında bir Hindu tapınağını ziyaret ettiler. (Reuters)

Sanjay Kapoor

Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin binlerce reklam panosunda gülümseyen yüzü, Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi, G20 Zirvesi'nin ardından adeta parladı. Etkinliğin, bütçede yer alan miktarların dört katına mal olduğu söylentileri dolaşıyor.

Ancak etkinliğin bütçesiyle ilgili sorular, Hindistan hükümetinin elde ettiği büyük başarının önemini azaltmaz. Bu başarı, sadece Çin, Rusya, ABD ve Avrupa ülkeleri arasında siyasi bir anlaşmaya vararak ve tıkanmış G20'yi yeniden canlandırarak değil, aynı zamanda Hindistan'dan Suudi Arabistan'a, oradan Avrupa'ya ve ardından ABD'ye uzanacak pahalı ve coğrafi olarak kapsamlı bir anlaşma imzalayarak ‘imkansızı’ başarmasından kaynaklanıyor.

Zirvenin Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in yokluğu nedeniyle başarılı olmayacağı tahmin ediliyordu. Ancak zirve, Hindistan ve yurtdışındaki birçok dış politika uzmanının beklediğinden çok daha verimli oldu. Bazıları, Çin Devlet Başkanı'nın yokluğu ve Çin'i Başbakanı’nın temsil etmesi, Hindistan Başbakanı Narendra Modi'ye alan açtığını ve aynı zamanda zirvenin başarısı için gerekli olan birliği sağladığını düşünüyor.

Başbakan Modi, her zaman olduğu gibi bu koşullardan yararlandı. ABD Başkanı Joe Biden'ın tam desteğiyle, Hindistan imkansızı başardı. Yani tüm katılımcı ülkelerden siyasi bildiri konusunda mutabakat sağlandı. Bu nedenle bu başarının sağlanması, dünyanın güç dengesinin Asya'ya kaydığının önemli bir göstergesidir.

Bu dönüşümü, hiçbir şey uzun zamandır beklenen Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın Yeni Delhi'ye yaptığı resmi ziyaretten daha iyi açıklayamazdı. Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre bu ziyaret, zirveye eşi görülmemiş bir anlam kazandırdı. Veliaht Prens, Hindistan ile Ortadoğu ve Avrupa arasında ekonomik koridor (IMEC) kurmak için bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma, Çin'in çok gurur duyduğu Bir Kuşak Bir Yol Girişimi'nin (BRI) ışıltısını azalttı. Avrupa ve Ortadoğu'nun Hindistan ile eski ticaret yollarını yeniden gözden geçirip canlandırarak,  ulaşım ve ekonomi koridoru, bu bölgedeki büyümeyi canlandıracak ve küresel ekonomiyi yeniden şekillendirecek.

İlginç bir şekilde, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de bu projeyi memnuniyetle karşıladı ve Rusya'ya da yardımcı olacağını söyledi. Putin'in iddialarına birçok kişi temkinli yaklaşsa da şüpheler sadece Rusya ile sınırlı değil. ABD'nin de bu kıtalararası anlaşmadan kazanç sağlayacağını iddia etmesi şüpheleri artırdı. Bazıları, ABD'nin bu projeye gösterdiği hevesle alay etti ve Washington'ın çok geç kaldığını söyledi.

ABD Başkanı Joe Biden'ın tam desteğiyle, Hindistan imkansızı başardı, yani tüm katılımcı ülkelerden siyasi bildiri konusunda mutabakat sağlandı. Bu başarının sağlanması, dünyanın güç dengesinin Asya'ya kaydığının önemli bir göstergesidir.

Biden ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile iyi ilişkileri olan Modi, zirve sırasında liderleri bir araya getirmeyi başardı. Geçen yıl Ukrayna savaşının ardından petrol fiyatları ve arzını manipüle etmeyi reddeden Genç Veliaht Prens, bir süredir Başkan Biden'dan memnun değil.

Riyad, ABD'nin önemini daha da azaltmak için Çin'in arabuluculuğundan sonra rakibi İran ile bir anlaşma imzaladı. Çin tarafından arabuluculuk edilen anlaşmanın imzalanmasından bu yana ABD, Riyad ile ilişkilerini yeniden kurmak için çok çalıştı ancak bu boşunaydı.

ABD son zamanlarda Riyad'a İsrail ile ilişkileri normalleştirmenin yanı sıra bir dizi başka kazanım teklif etti. Şimdi Delhi toplantısından sonra, ABD'nin çalkantılı ilişkisini Suudi Arabistan ile yeniden inşa etme umudu var.

Ancak en önemlisi, Delhi zirvesinden sonra G20'nin küresel ekonominin bir forumu olarak ayakta kalabilmesidir. Tüm ülkeler, siyasi bildiride Rusya ve Ukrayna'dan bahsetmemeyi kabul etti. İlginç olan ise bu mutabakat metninin taslağındaki ilk işaret, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken'dan geldi. ABD, akıllıca bir şekilde Moskova ile Kiev arasındaki çatışma konusundaki tutumundan vazgeçti. Bu da Çin'in BRICS'i G20'nin alternatifi olarak güçlendirme çabalarını engellemeye yardımcı oldu. Hiç şüphesiz bu süreçte Yeni Delhi temel bir rol oynadı.

Moskova ve Pekin, bu bildirinin nasıl yazıldığını bilseler de Yeni Delhi ile diplomatik ilişkileri sürdürmeye devam ettiler. Her iki ülke de G20'nin ayakta kalmasının, jeopolitik meselelere sapmadan ekonomik konulara odaklanmasına bağlı olduğunu vurguladı. Çin ve Rusya'nın açıklamaları, iki ülkenin ve liderlerinin de zirvenin tüm sürecini yakından takip ettiğini gösteriyor. Hatta her ne kadar resmi olarak toplantılara katılmamış olsalar da Putin ve Şi Cinping'in varlığı, zirvenin iki günü boyunca hissedildi.

Fotoğraf Altı: G20 Zirvesi logolarının yer aldığı posterler ve  Yeni Delhi'de Başbakan Narendra Modi'nin resimleri. (Reuters)
 G20 Zirvesi logolarının yer aldığı posterler ve  Yeni Delhi'de Başbakan Narendra Modi'nin resimleri. (Reuters)

Diğer yandan, koşullar nedeniyle dışlanan liderlerin çoğu Avrupalıydı. Zirvede Avrupa ülkelerinin temsiliyeti, mevcut önemlerine kıyasla abartılı görünüyordu. Bazı gözlemciler, Almanya Şansölyesi Olaf Scholz'un veya hatta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un katılımının tamamen gereksiz olduğunu düşünüyorlardı. Hindistan kökenli olan İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, Başbakan Modi tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı. Ancak zirvede büyük ölçüde görmezden gelindi. İngiltere'den Delhi'ye gelmesi planlanan ticaret heyeti katılmadı. Sunak ve eşi, şehirdeki bir otelde akşam yemeği yemek veya yerel bir Hindu tapınağını ziyaret etmek dışında pek bir şey yapmadı. Medyada çıkan bazı haberler, Sunak'ın yalnız hissettiğini ve zirve sırasında İngiliz Parlamentosu'ndan yoğun eleştirilere maruz kaldığını gösteriyor. Görünüşe göre Başbakan Sunak'ın iç sorunları, Delhi'deki konumunu olumsuz etkiledi.

Çin ve Rusya'nın açıklamaları, iki ülkenin ve liderlerinin de zirvenin tüm sürecini yakından takip ettiğini gösteriyor. Hatta, her ne kadar resmi olarak toplantılara katılmamış olsalar da Putin ve Şi Cinping'in varlığı, zirvenin iki günü boyunca hissedildi.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau, ülkesinde popülaritesi düşen bir lider olarak, İngiltere Başbakanı Rishi Sunak'a benzer bir kader yaşadı. Trudeau ve Modi'nin görüşmesi, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için çok önemliydi. Hindistan Ottawa hükümetini, Hindistan'ın Pencap eyaletinde ayrı bir devlet talebinde bulunan Sih militanları kontrol altına almak için yeterli önlem almamak ve bu militanları uyuşturucu kaçakçılığı ve Kanada ve başka yerlerdeki Hint diplomatlarına yönelik saldırılarla suçlamakla eleştirdi."

Diğer yandan, iktidarda kalabilmek için Sih Jagmeet Singh liderliğindeki Yeni Demokrat Parti'nin desteğine ihtiyaç duyan Liberal Parti'nin lideri Justin Trudeau, Hindistan'ı kendi ülkesinin iç işlerine karışmakla eleştirdi. Trudeau, ayrıca, New Delhi'nin protestoları, özellikle de Kanada'dan büyük destek gören çiftçilerin gösterilerine karşı çıkmasına yönelik bir eleştiri olarak, ifade özgürlüğünü korumaya söz verdi. Trudeau'nun, Ottawa'ya dönmek için kullandığı uçakta yaşanan teknik bir sorun nedeniyle, Kanada'ya dönüşü 36 saat gecikti. Bu süre zarfında Trudeau, hem Hindistan'da hem de Kanada'da sosyal medya kullanıcılarından acımasız eleştirilere maruz kaldı. Özellikle Kanada'da Trudeau'ya yönelik eleştiriler oldukça sert oldu.

Hindistan'da düzenlenen G20 Zirvesi'nin sonuçlarının, hızla değişen küresel gerçekler üzerinde ne kadar etkili olduğu üzerinde durmak önemli. Ekonomik küresel bir örgüt olarak G20'nin rolünü yeniden teyit etmek önemli olsa da ABD ve Avrupa'nın, Ukrayna'yı dahil etme ve Rusya'yı son bildiride karalama konusundaki ısrarlarından vazgeçme şekli daha derin bir etkiye sahipti. Kiev, yayınlanan bildiriden memnuniyetsizliğini dile getirirken, zirve sırasında ABD ve Çin-Rusya ekseni arasında basit bir yakınlaşma umudu ortaya çıktı. Hindistan'da bulunduğu süre boyunca Başbakan Modi'den büyük ilgi gören ABD Başkanı Joe Biden, Çin ile gergin ilişkileri yeniden kurmak istediğini söyledi.

Elbette, Başkan Biden, önümüzdeki yıl sandık başına gitmeye hazırlanırken, Çin'in karşısında olmak istemez. Hiçbir ülkenin Rusya'dan yana konuşmamasına rağmen, G20'nin gelecekteki ev sahibi Brezilya'nın varlığı, Rusya'yı eleştirecek olan Avrupalı ülkeleri endişelendirdi. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, savaşın G20 zirvesinin ülkesine taşınmasından önce sona ermesini umduğunu söyledi. Başkan Lula, Putin'in ülkesine ziyarette bulunması için bir davet de gönderdi ve Putin'in orada tutuklanmayacağını söyledi. Unutulmamalıdır ki Putin'in Ukrayna'daki savaş sırasında işlediği iddia edilen suçlardan dolayı Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından bir tutuklama emri var. Bu emir, Putin'in Johannesburg'daki BRICS zirvesine ve Delhi'ye yaptığı ziyarete kısmen engel oldu, ancak Hindistan, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin bir üyesi değil.

Afrika Birliği'nin (AfB) G20'ye üye olması, başka bir önemli kazanım olarak görülüyor. Batı’nın, Afrika ülkelerinin Rusya ve Çin'e yaklaşmasından endişe duyduğu yönünde bir görüş var. Sahel bölgesinde yaşanan darbeler, Fransız hükümetine yönelikti ve bu hükümet, bu ülkelerde sömürgeci politikalarını sürdürdüğü için eleştiriliyordu. AfB'nin G20'ye üye olması, BRICS'in bazı Afrika ülkelerini üye alarak genişleme girişimine karşı önleyici bir hamle olarak da görülüyor.

AfB Başkanı, G20'ye üye olmalarından dolayı o kadar heyecanlandı ki Hindistan'ın artık Çin'den daha güçlü olduğunu söyledi. Ancak kimse böyle iddialara inanmayacaktır. Hindistan, Ay'a ve Güneş'in dış yörüngesine uzay aracı göndermiş olsa da Çin'e benzer sanayilere ve becerilere sahip olmadığı için Hindistan'ın Çin ile rekabet edebileceğine dair şüpheler var.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin iç politikaya olan ilgisi göz önüne alındığında asıl endişesi, bunun 2024'te yapılacak olan genel seçimlerde şansını nasıl etkileyeceği olacak. Modi'nin tek kaygısı, G20 Zirvesi sırasında Delhi'deki yoksul mahallelerden insanların tahliye edilmesinin ve marjinalleştirilmesinin, gelecek seçimlerde kendisine olan desteklerine yansıması…

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla’dan çevrildi.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME