Türkiye’de Araplara yönelik saldırılar köklü bir ırkçılık mı, yoksa bireysel olaylar mı?

Şarku’l Avsat Türkiye’deki ırkçılık eylemlerindeki artışı ve bunlarla mücadele çabalarını ele aldı

Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)
Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)
TT

Türkiye’de Araplara yönelik saldırılar köklü bir ırkçılık mı, yoksa bireysel olaylar mı?

Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)
Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)

Türkiye’de son dönemde yaşanan mülteci ve yabancılara yönelik bir dizi saldırı, bireysel olaylar ve sıradan kavgalar gibi görünse de özellikle Araplara yönelik ırkçı bir eğilimin arttığı gözleniyor.

Buna benzer olaylar her gün dünya genelinde yaşanıyor, ancak Türkiye’de sosyal medya platformlarında ırkçılığın yayılma hızı bazı soruları akla getiriyor.

Türkiye’deki aşırı milliyetçilerin, sokakları Araplara karşı harekete geçirmeyi başarıp başaramayacağı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin, kendisine büyük bir meydan okuma oluşturan bu eğilime karşı koymak için ne yapacağı merak konusu.

Arap nefretine yönelik bu benzeri görülmemiş kışkırtma eylemleri ışığında akla gelen en önemli soru ise şu;

Hükümet, muhalefet ve Türk halkının geniş bir kesiminin mülteciler konusundaki baskısını hafifletmek için bu olaylara göz yummak zorunda mı kaldı?

Mayıs ayındaki parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimleri döneminde yabancılara yönelik tepkiler daha da arttı.

Muhalefet ise Suriyeli mülteciler ve Türk vatandaşlığına sahip Araplar konusunu iktidara karşı bir baskı aracı olarak kullanıyor.

Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasına yönelik düşmanca söylemler sıradan hale geldi ve bu söylemler karşısında sükûnet ifadeleriyle, Suriyelilerin ülkelerine güvenli bir şekilde geri dönmelerine yönelik çabaların yürütüldüğü açıklandı.

Sığınmacı ve mültecilere yönelik ırkçılık yayılarak, Arap sakinler ve turistleri de kapsayacak şekilde genişledi ve her yerde, özellikle de toplu taşıma araçlarında Arapça konuşma konusunda korkuya kadar ulaştı.

Ülkelerinde ırkçılığın başka bir biçiminden muzdarip olan çok sayıda Türk muhafazakâr da dahil, çok sayıda kişi bu olumsuz durumdan etkilendi.

Bir dönüm noktası

Mayıs ayında düzenlenen seçimlerin ikinci turunda, Türkiye’deki ‘ırkçılık’ konusu bir dönüm noktasını temsil ediyordu.

Araplara yönelik münferit saldırı ve hakaret olayları sosyal medya platformlarında hızla yayıldı ve seçimlerden sonra bazen turistlerin de darp edildiği bir noktaya ulaştı.

zxs
Adana’da çok sayıda Suriyeli mültecinin yaşadığı bölgelerden biri (Getty Images)

Laik muhalefet, mülteci ve yabancılar kartıyla seçimi kazanmayı başaramasa da aşırı milliyetçilerle birlikte, Türkleri baskı altına alan ekonomik krizden yararlanarak, toplumu bu konuda etkiledi.

İktidar partisi, hükümetin seçimlerden sonra aldığı, yasadışı göçmenleri ve ikamet şartlarını ihlal edenleri sınır dışı etmeye yönelik kararları da içeren bir dizi adımla, bu kartı muhalefetin elinden almak için çalıştı.

Şu anda yabancılar ve Arap turistlerin güvenliğini sağlama becerisi ve ırkçılık karşıtı bir yasa çıkarmama nedeni de merak edilen bir diğer soru.

Muhalefet partileri, son üç yılda ekonomik baskıların artmasına paralel olarak, başta Suriyeli mültecilere, ardından genel olarak Araplara yönelik sosyal medya platformlarında kampanyalar başlattı.

Bu kampanyalar, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu sırasında, muhalefetin adayı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçimleri kazanması halinde Suriyelileri derhal sınır dışı edeceğine söz vermesiyle hız kazandı.

Muhalefet seçimleri kaybettikten sonra, Türkiye’deki Suriyeli ve yabancı mülteciler konusunu, Erdoğan ve partisine 31 Mart’ta yapılması beklenen 2024 yerel seçimlerine kadar baskı yapmak için bir kart olarak kullanmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz günlerde, Trabzon’da meydana gelen Kuveytli turist Muhammed Raşid El-Ajmi’ye yönelik saldırı, Türkiye ve Arap ülkelerinde sosyal medyada gündemini uzun bir süre meşgul etti.

Bu olaydan önce, İstanbul’da bir Fas vatandaşının taksi şoförüyle yaşadığı tartışma sonucu hayatını kaybetmesi, Fas ve Körfez ülkelerinde ‘Türkiye turizmini’ boykot çağrılarına yol açtı.

Bundan önce de iki Yemenli çocuk, bir Türk çocuğuyla tartıştıkları için bir sitede Türkler tarafından dövülmüştü.

Nefret kampanyaları

Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda, bu durumu seçim kampanyasının en önemli konusu haline getirdi.

xdsfevr
Kemal Kılıçdaroğlu mayıs ayındaki seçim mitinglerinde milyonlarca mültecinin sınır dışı edilmesi çağrısında bulundu (Getty Images)

Milliyetçi Zafer Partisi’nin Genel Başkanı Ümit Özdağ Suriyeliler, Araplar, Afganlar ve genel olarak yabancıların varlığına karşı durarak bu olaylarda etkili oluyor.

Özdağ, iki yıl önce başlattığı göçmen ve sığınmacı karşıtlığıyla Türkiye’nin yaşadığı ekonomik sorunların nedeninin onlar olduğunu öne sürdü ve Suriyeliler, Afganlar ve diğer yabancıların ülkeden sınır dışı edilmesi çağrısında bulundu.

AKP Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay, bu eylemlerle sadece Türklerde Araplara karşı bir nefret duygusu oluşturma değil, aynı zamanda Arap turizmi veya sermaye yatırımlarının Türkiye’den uzaklaşmasının hedeflendiğini vurguladı.

Aktay, kısa bir süre önce kaleme aldığı makalede şu ifadeleri kullandı;

İptal edilen sadece turistik seyahatler değil, birçok sermaye yatırımı da Türkiye’deki azgın ırkçılar yüzünden rota değiştirmiş bulunuyor. Sektörün içinde olmayanların da bu ırkçı söylemler yüzünden sadece bu yaz içinde ödedikleri bedelin maddi karşılığının en az 5 milyar doları bulmuş olduğunu söyleyelim.

Hükümete yakın medya kuruluşları da Türkiye’deki bu eylemler ve bunların Arap dünyasındaki yansımaları nedeniyle bir milyar dolarlık Körfez sermayesinin Türkiye’den çekileceğini öne sürdü.

Gazeteci Erem Şentürk, Türkiye’de yabancı karşıtı kişilerin bu saldırıları ve ırkçılığın turizme zarar verdiğini ve Arap düşmanlığını artırdığını belirtti.

Şentürk, X hesabından yaptığı paylaşımda, FETÖ, DEAŞ, PKK ve ırkçı çetelerin Türkiye’de iç savaş çıkarmaya çalıştığını öne sürerek, bu konuyla mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı.

Ekonomik kriz

Suriyeli, Arap ve yabancı karşıtı adımlarda Türkiye’deki ekonomik durum bahane edildi.

Düşük ücretle, sigortasız çalışmayı kabul ettikleri için birçok sektörde yaşanan işsizlikten mülteciler sorumlu tutuldu.

Ayrıca Suriyeli mültecilerin, maddi destek aldığı ve sağlık hizmetlerin ücretsiz yararlandığı da iddia edildi.

xsac
Kahramanmaraş ve Hatay’da ikamet eden Suriyeli mültecilerin, haziran ayında gönüllü geri dönüş projesi çerçevesinde Suriye’ye dönüşü (Getty Images)

Nefret ve kışkırtma eylemleri, ilk olarak Suriyelileri hedef alarak başladı ve Türkiye’nin 2016 yılında Suriye’nin kuzeyine askeri operasyon başlatmasıyla iyice arttı.

Türkiye, daha önce Filistinli ve Iraklı mültecileri, Arap Baharı’ndan sonra da Yemenlileri, Tunusluları, Libyalıları ve Mısırlıları kabul etmişti.

Ancak Suriyeliler, Türkiye’deki Arap mültecilerin en büyük bloğunu oluşturdukları için ‘yabancı karşıtı’ eylemlerde ilk sırada onlar yer aldı.

Muhalefet, seçim kampanyaları sırasında Suriyelileri suç ve işsizlik oranlarındaki artıştan sorumlu tuttu.

İçişleri Bakanlığı’nın istatistikleri, suça karışan Suriyeli oranının yüzde 1,3’ü geçmediğini gösteriyor.

Türkiye’de son resmi istatistiklere göre geçici koruma kimlik kartı sahibi yaklaşık 3,4 milyon Suriyeli var.

Muhalefet bu sayının çok daha yüksek olduğunu iddia etse de yaklaşık 230 bin Suriyeli vatandaşlık almış durumda.

zerht
Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)

Şarku’l Avsat’a konuşan, 50’li yaşlardaki Türk vatandaşı Nuran Özdemir konuya ilişkin şunları söyledi;

Onlar (Araplar) buraya gençlerimizin alamadığı işleri almaya geliyorlar. Bizim sahip olmadığımız sağlık hizmetini alıyorlar. Araplar bize hiçbir zaman yardımcı olmadılar. Gitmeleri gerekiyor. Onları ülkemizde istemiyoruz. Onlar buraya gelmeden önce çok daha iyi durumdaydık. Gençlerimiz Suriye’deki savaşta öldürülürken, buradaki Suriyeliler sokaklarda, sahillerde dolaşıyor, bizden daha iyi yaşıyor ve çeşitli destekler alıyorlar.

Araplar hedef haline geldi

Ülkesinde iç savaşın başlamasından bu yana İstanbul’da ikamet eden Suriyeli Mudar Ahmed ise maruz kaldıkları duruma ilişkin şu ifadeleri kullandı;

Durum çok zorlaştı. Evimizden çıkmaya korkar hale geldik. Genelde Araplar, özelde ise Suriyeliler, Türklerin kendilerine ev kiralamayı reddetmesi nedeniyle artık yaşayacakları bir ev bulamayacak kadar ırkçılığın hedefi haline geldiler. Yıllardır siyasetçilerin bizi yüksek suç oranları ve ekonomik krizin sorumlusu olmakla itham etmelerine maruz kalıyoruz. Daha da kötüsü, Türklerin çoğu buna inanmaya başladı ve artık tüm Araplar fiziksel ve sözlü saldırılara açık hale geldi, bu da en kötüsünün habercisi.

xcsd
Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun gönüllü geri dönüş projesinin başlatılacağına ilişkin duyuru yaptığı miting (Getty Images)

İstanbul Üniversitesi’nde okuyan Iraklı üniversite öğrencisi Ali Haşim için de durum farklı değil.

Arap arkadaşlarına halka açık yerlerde, özellikle de toplu taşıma araçlarında Arapça konuşmamalarını tavsiye ettiğini söyleyen Haşim, bir markette saldırıya uğradığını ve orada çalışan bir kişinin Arap olduğunu öğrendiğinde ona satış yapmak istemediğini ileri sürdü.

Haşim, marketin önünde bir grup gencin bulunduğunu, markette yaptığı tartışmayı duyunca içeri girerek onu dövmeye başladıklarını söyledi.

Sistematik eylem

Şarku’l Avsat’a konuşan, Suriyeli Özgür Avukatlar Birliği Başkanı Gazvan Karanfil, Türkiye’de Suriyeli mültecilerin güvenliğinin kalmadığını öne sürdü.

Seçim süreci öncesinde başlayan mültecilere yönelik ırkçı söylemin, Türk halkının geniş bir kesiminin söylemi olduğunu iddia eden Karanfil, şu anda yaşananların tesadüf olamayacağını ve bireysel olaylar çerçevesinde ele alınamayacağını vurguladı.

Karanfil, Suriyeliler ve Araplara yönelik sosyal medya platformlarında yürütülen çalışmaların organize ve sistematik bir eylem olduğunun altını çizerek, eğer sosyal medya üzerinden yapılan kışkırtıcı söylemler olmasa, son dönemde artmaya başlayan suçlara tanık olunmayacağını da ekledi.

dwef
Suriyeliler ve Araplar, Türkiye’deki ekonomik durum ve işsizlikten sorumlu tutuluyor (AP)

Irkçı suç vakalarına ilişkin doğru istatistiklerin bulunmadığına dikkat çeken Karanfil, yaklaşık 10 yıl boyunca 20 ila 30 arasında Suriyelinin ırkçı suçlarda öldürüldüğünü ileri sürdü.

Karanfil, kendilerine yönelecek tepkiden korktukları için bu olaylara maruz kalan çoğu Suriyeli ve diğerlerinin durumu polise bildirmediğini söyleyerek, konunun bireysel eylemler çerçevesine oturtulamayacağını, bunun sadece Suriyeliler, Araplar ve yabancılar için değil, muhafazakâr Türklerin bir kesimi için de tehlikenin habercisi olduğuna dikkat çekti.

Karanfil, “Devletin kendisi de bunu fark etti ve Türkiye Cumhurbaşkanı, mültecilere, göçmenlere ve muhafazakarlara, özellikle de başörtülü kadınlara karşı ırkçı söylemi destekleyenlerin hoş görülmeyeceği ve hukukla karşı karşıya kalacakları konusunda uyardı” dedi.

Türk toplumunda ‘köklü bir ırkçı eğilim’ olduğunu iddia eden Karanfil, Türkiye’de ‘ırkçılık ağacını dikenin’ Ümit Özdağ olduğunu söyleyenlere katılmadığını dile getirerek, “Bu ağacın kökleri oradaydı ve o sadece yeniden büyüyebilmeleri için suladı” dedi.

İstatistiklerdeki eksiklik

Adının açıklanmaması kaydıyla Şarku’l Avsat’a konuşan bir güvenlik kaynağına göre olayların çoğu komşular arasında, restoranlarda veya alışveriş merkezlerinde yaşanan kavgalar veya toplu taşıma araçlarında sözlü sürtüşmeler şeklinde yaşanıyor.

Bunlar, çoğunlukla karakollara gitmeden veya tarafların şikayetlerini geri çekmesiyle sona eriyor.

2020’den bu yana Suriyeli mültecilerin ya da genel olarak Arapların karıştığı kavga ya da saldırıların sayısının 100’ü geçmediğini söyleyen kaynak, son aylarda bu olayların Türkiye içi ve dışında sosyal medyada rahatsız edici bir şekilde vurgulandığına ve çoğunlukla abartıldığına dikkat çekti.

Acil eylemler

Irkçılık olarak nitelendirilen olaylar siyasi, sosyal ve ekonomik nedenlere bağlı olsa da hükümet ırkçılığa karşı ‘sert adımlar atmadığı’ gerekçesiyle eleştirilerle karşı karşıya kalıyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, sosyal medyadaki nefret söylemlerine karşı harekete geçerek, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme ve halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlarından 14 ilde 27 şüpheli için gözaltı kararı aldı.

gbnht

Başsavcılık, şüpheliler hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen suçlardan soruşturma başlattı.

Gözaltına alınanlar arasında, Suriyeli ve yabancı mültecilerin Türkiye’de bulunmasına karşı çıkmasıyla tanınan, Aykırı Haber Genel yayın yönetmeni Batuhan Çolak da vardı.

Ümit Özdağ, gazeteci Çolak’ın gözaltı kararına tepki gösterdi.

Ayrıca, hükümet ‘ülkenin demografik olarak işgaline’ son vermediği takdirde, ekim ayından itibaren Türkiye genelinde yabancıları hedef alacağını açıklayan Müdafaa Hareketi’nin sosyal medya hesabının yönetenlerden Rauf Köse de gözaltına alındı.

Müdafaa Hareketi, ÖZGÜR DER’in cumartesi günü İstanbul Saraçhane’de düzenlediği ırkçılık karşıtı mitingi provoke etmekle suçlandı.

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ortadoğu’dan sorumlu başdanışmanı ve Uluslararası Türk-Arap Diyaloğu Birliği Genel Sekreteri Erşat Hürmüzlü, son dönemde yaşanan olayların, özellikle de Kuveytli turiste saldırının, Arap dünyasında çok daha geniş bir boyuta taşındığını ve bireysel niteliğine rağmen, ırkçı bir suç olarak resmedildiğini söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hürmüzlü, 86 milyon nüfusa sahip, yılda 50 milyondan fazla turistin ziyaret ettiği ülkede yaşanan bu olayların ciddi bir yüzdeyi temsil etmediğini belirtti.

tyhe
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ankara’da konuşuyor (DPA)

Türkiye’yi yılda 200 bine yakın Kuveytli turist ziyaret ettiğini ve 10 yıl boyunca Kuveytli turistlerin karıştığı sadece üç olay olduğunu söyleyen Hürmüzlü şu ifadelerle devam etti;

“Türk-Arap yakınlaşmasının yaşandığı bugünlerde, durumdan istifade eden birilerinin olabileceğini tahmin ediyorum, çünkü bu tür tartışmalar hemen hemen her gün yaşanıyor ve özür dileyerek ya da sorumlulardan hesap sorularak çözülüyor.”

Türkiye’de ırkçı bir eğilimin olduğunu inkâr etmediğini söyleyen Hürmüzlü, “Ancak bu insanlar son seçimlerde ne kazandı? Birlikte aldıkları toplam oy oranı yüzde 1’i geçmedi” dedi.

Türk ve Arap medyasını, bu tür olaylarla mücadelede mantıklı, akıllı ve akılcı olmaya ve bunu ırkçılık olarak nitelendirmekten kaçınmaya çağıran Hürmüzlü, Türk hükümetinin turistlerin güvenliği ve yaşam özgürlüğünü sağlama konusunda sorumlu olduğunu dile getirdi.

Irkçılıkla mücadeleye yönelik bir yasanın çıkarılmasına ilişkin konuşmayı ‘tuhaf bir konu’ olarak nitelendiren Hürmüzlü, Türk Anayasası’nın, yetkililerin Türk topraklarındaki herkesin emniyeti ve güvenliğini sağlamasını gerektirdiğini belirtti.

Irkçılığın kökleri

Araplara ve yabancılara karşı ortaya çıkan ırkçılıktan daha büyük olan, ülkedeki ırkçılığın köklerinden biri ‘Beyaz Türk ve Zenci Türk’ tabirini belki de Türkiye dışında pek çok kişi bilmiyor.

Akademisyen Seda Demiralp’in 2012’de yaptığı bir araştırma da dahil olmak üzere, Türkiye içi ve dışında ‘Beyaz Türk ve Zenci Türk’ konusunda pek çok çalışma yayınlandı.

1923 yılında Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, çağdaş Türk toplumu ‘Beyaz Türk ve Zenci Türk’ olarak bölündü.

Beyaz Türkler olarak bilinen bazı Batı eğilimli elitler, güç ve zenginliğin tekellerinde kalması gerektiğini düşünerek, muhafazakâr Anadolu toplumuna küçümseyici davranıyor.

zxs
Haziran 2020’de İstanbul’da düzenlenen, Black Lives Matter hareketiyle dayanışma amacıyla ırkçılığı kınayan bir gösteri (Getty Images)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisinin 2015 parlamento seçimleri kampanyası sırasında bu konuyu ele alarak şunları söylemişti;

Bize zenci Türk diyorlar, ben zenci Türk olmaktan gurur duyuyorum. Bizim milletimizle kucaklaşmamızı hazmedemiyorlar. Ben tarafsız değilim, ben tarafı milletten yana olan bir Cumhurbaşkanıyım.

Erdoğan, Türk, Arap, Kürt, Laz ve hiçbir vatandaş arasında ırk ayrımı yapmadığını da sözlerine eklemişti.

Başa çıkma yöntemleri

Bazı Türk uzman ve akademisyenler, hükümet politikalarının mülteci ve göçmenlere yönelik ırkçılık ve ayrımcılık bağlamını şekillendirmede rol oynayabileceğine inanıyor.

hyu
2021’de mülteci çocuklar konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla tasarlanan ve Suriyeli bir mülteci kızı temsil eden ‘Amal’ adlı dev kukla İngiltere’de (Getty Images)

Türkiye, 2015 yılından bu yana Emniyet Müdürlükleri’ndeki Yabancılar Şubesi’nin yerine Göç İdaresi’ni kurdu.

Ancak mülteci ve göçmenlerin yükleriyle baş etme ve onları Türk toplumuna entegre etme konusunda daha fazla deneyime ihtiyacı var.

Ekonomik zorluklarla baş etmek, sosyal ve politik sistemi etkileyen faktörlerden biri olarak görünüyor.

Bu da Türkiye’deki laiklerin büyük bir kısmı tarafından reddedilen mülteci ve göçmenlere, özellikle de Araplara yönelik ırkçılık ve ayrımcılığın tırmanmasına yol açıyor.

Türkiye’de sığınma ve göç üzerine yapılan akademik çalışmalara göre medya, kamuoyunun şekillenmesinde ve çeşitli konularda izlenimlerin yönlendirilmesinde önemli bir rol oynuyor.

Bunların arasında Türklerin yüzde 50’ye yakınının önyargılı eğilimleri olmamasına rağmen, olumsuz olayların abartılarak, toplumda korku ve kaygının yayılması yoluyla mültecilere yönelik ırkçılığın artması da yer alıyor.

Kırmızı çizgi

Türk hükümetinin yabancı karşıtı kampanyaları ulusal güvenliğe yönelik büyük bir tehdit olarak görmediği veya Türk vatandaşları tarafından yürütüldüğü için bunlara hoşgörü gösterilmediği yönünde yaygın bir inanış var.

Suriyeli Özgür Avukatlar Birliği Başkanı Gazvan Karanfil, ırkçılıkla mücadeledeki başarısızlığın bedelini ödeyenlerin mülteciler olduğunu söyleyerek, yaptıkları basit bir hata sonucu sınır dışı edildiklerini söyledi.

dc
Suriyeli göçmen bir çocuk, Kahramanmaraş’ta meydana gelen yıkıcı depremde hasar gören binaların yanındaki plastikleri topluyor (AP)

Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (MiReKoc) Direktörü Prof. Dr. Ahmet İçduygu, toplumda oluşan tepkiler ve endişelerin kısmen anlaşılabilir olduğunu söyleyerek, değerlendirmesine şu ifadelerle devam etti;

Bir kırmızı çizgimizin olması gerekiyor. Tepkinin, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık boyutuna ulaşmaması gerekiyor. ‘Biz tepki gösterirsek bu iş çözülür’ diye düşünenler de var ama bu doğru değil.

Göç şekli farklı olsa da 1960’lı yıllarda Almanya’ya ‘misafir işçi’ olarak giden Türklerin çoğunun dönmediğine dikkat çeken İçduygu, Türklerin de Almanya’da misafir olduğunu ama orada kaldıklarını söyledi.

Bugün Almanya’da parlamentoda Türk temsilciler, hükümette bakanlar olduğunu dile getiren İçduygu, bunun 50 yıl önce kimsenin aklına gelmeyeceğini vurguladı.

Aynı mantıkla artık Suriyelileri de misafir olarak gördüğümüzü dile getiren İçduygu, hükümetin artık göçü iyi yönetemediğini, konuyu siyasi malzeme olarak kullanan muhalefet partilerinin de sorunun nasıl daha iyi yönetilebileceği konusunda kamuoyuna somut stratejiler sunamadığını ifade etti.

Türkiye’de doğan Suriyeli çocukların eğitiminin, aileleri ve toplumla entegrasyonunun büyük önem taşıdığını dile getiren İçduygu, Suriyelilerle ilgili üç seçeneğin bulunduğunu, politika yapıcıların, bunları hem Türk toplumuna hem de uluslararası kamuoyuna net bir şekilde anlatması gerektiğini vurguladı.

İçduygu, Türkiye’den Almanya’ya giden misafir işçiler örneğinde olduğu gibi, 12 yıldır Türkiye’de yaşayan bazı Suriyelilerin burada yaşamaya devam etmek isteyebileceklerini dile getirerek, bu nedenle ilk seçeneğin entegrasyon konusu olması gerektiğini söyledi.

İkinci seçeneğin, Suriyelilerin dörtte birinin başka ülkelere gitmek istemesi olacağını söyleyen akademisyen, Suriyelilerin ülkelerine dönmesinin üçüncü seçenek olduğunu ancak bunun belirli şartlara bağlı olduğunu belirtti.

İçduygu, Türk toplumunun çeşitlilik fikrini kabul etmesi, provokatif kampanyalara kapılmaması ve insanların Avrupalı ​​ya da ABD’li görmekten nefret etmediği gibi, Arap görmekten de nefret etmemeye alışması için çalışmalar yapılması gerektiğini sözlerine ekledi.



İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
TT

İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)

Enver el-Ansi

Ortadoğu'daki savaşın iki hafta, hatta bir gün veya bir saatliğine de olsa durması iyi bir şey; ancak ABD ve İran arasında Pakistan arabuluculuğuyla varılan ateşkes görüşmelerinin şartları ve koşullarıyla ilgili birçok ayrıntı belirsizliğini koruyor. Tahran'ın müzakere için önerdiği noktalar ve Washington'un bunlara ilişkin tutumu etrafındaki tartışma ve ihtilafın boyutu ne kadar olursa olsun, bu her savaşın sonunda ve her barış görüşmesinin başlangıcında veya geçici bir ateşkes anlaşmasının başlangıcında bilinen, beklenen ve alışılmış bir olaydır.

Uluslararası alanda geniş çapta memnuniyet uyandıran ateşkes duyurusunun ardından, ilgili başkentlerdeki konuşmalar öncelikle İslamabad'daki müzakerelere odaklandı. Bu müzakereler İsrail'in güvenliğini ve ABD'nin çıkarlarını güvence altına alacak şekilde temel olarak Tahran'ın nükleer ve füze programları üzerinde çalışacaktır. İran'ın bölgedeki vekil güçleri konusuna ise değinilmeyecek yahut bu konu ABD ve İran arasında görüşülüp kararlaştırılacak ayrı, ek bir konu olarak değerlendirilecektir.

Bu arada, Tel Aviv, anlaşmanın Lübnan cephesini kapsamadığını ve onun İran cephesinden ayrı olduğunu vurgulamakta gecikmedi. Washington ise İsrail ordusunun ateşkes duyurusundan sonraki sabah Lübnan'a kanlı ve şiddetli hava saldırılarına devam etmesine rağmen, bunun Tahran ile müzakere edilen ateşkesin bir parçası olduğunu yineledi. Ateşkes duyurusunun ertesi gününün sabahından itibaren bunun altını çizdi.

Ne var ki Washington, Tel Aviv, Tahran ve hatta arabulucular Pakistan, Mısır ve Türkiye’nin Tahran ile vekilleri arasındaki ilişkinin geleceği hakkında sessiz kalmaları, Irak ve Yemen'deki bu “vekiller” meselesinin ciddiyetine rağmen çözümsüz kalması veya daha sonra iç süreçler veya ertelenmiş çeşitli anlaşmalar yoluyla ele alınacağı yönünde soruları ve hatta korkuları gündeme getiriyor. Bu konudaki sessizlik, tüm çatışma dosyalarının aynı anda masaya getirilmesinin İslamabad müzakerelerini karmaşıklaştıracağı ve Washington ile Tel Aviv için en önemli iki konu olan Tahran'ın nükleer ve füze programları hakkındaki görüşmeleri dallandırıp budaklandıracağı korkusundan kaynaklanıyor olabilir.

Hadiselerin genellikle sonuçlarına göre değerlendirildiği ve sonuç hakkında tahminlerde bulunmak için erken olduğu doğru olsa da, öncüllerin pratik ve mantıksal olarak sonuçları önceden gösterdiği daha da doğru. Dolayısıyla vekiller meselesinin kapsamlı, tarihi bir anlaşmanın bir parçası olmayacağı açıkça görünüyor

 Lübnan cephesi

İsrail'in sadece Beyrut'un güney banliyölerinde değil, Lübnan genelinde askeri harekâtını sürdürme ısrarı göz önüne alındığında, Tahran'ın Hizbullah'a İsrail'e karşı tek taraflı ateşkes direktifi vermesi boşuna olabilir. Bu, 14 gün olması gereken ateşkes sırasında İran'ın nükleer ve füze programlarıyla ilgili olarak Pakistan başkentinde veya Washington'da Lübnan ve İsrail arasında ne müzakere edileceğinden bağımsız bir durumdur.

Lübnan'daki durum son derece zor; bu küçük, bitkin ülke Hizbullah ve devlet arasında bölünmüş durumda. İsrail, Lübnan ile ilgili kararlarının, ABD Başkanı Donald Trump yönetimindeki müttefikleriyle olan genel çıkarlarından ayrı, kendi özel meselesi olduğunu ısrarla vurguluyor ve Trump yönetimi de bunu hep kabul etmiştir. Hatta ABD, İsrail'e baskı yapamayacağını veya İsrail'in güney Lübnan, işgal altındaki Golan Tepeleri sınırında bulunan güney Suriye’ye komşu olan kuzey sınırlarında yüksek ulusal güvenlik ve stratejik çıkarları olarak gördüğü konularda kendisine müdahale edemeyeceğini de itiraf etmiştir. Kaldı ki Trump yönetimi, İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesini ve Tel Aviv'in bu bölge üzerindeki egemenliğini zaten tanımıştır.

Görünüşe göre İsrail, İran silahlarının bu sınır kapısından kaçak bir şekilde Hizbullah'a ulaştırılmasını durdurma bahanesiyle, Lübnan-Suriye sınırındaki Masna Sınır Kapısı’nı tekrar tekrar hedef alıp kapatma konusunda kararlı olmaya devam edecektir.

İsrail Başbakanı'nın hükümetinin, Washington'da iki taraf arasındaki eşi benzeri görülmemiş görüşmelerin ortasında bile, Lübnan'da Hizbullah'ı ortadan kaldırma planlarına devam edeceğine şüphe yok. Bunun için çeşitli bahaneler öne sürüyor ve bunların başında da Netanyahu'nun bakış açısına göre, Lübnan hükümetinin güneyde, Bekaa Vadisi'nde ve başka yerlerde ordusunun kontrolünü genişletme gücü olmadığını kanıtlamış olmasıdır.

Irak'ta da durum en az bu kadar vahim görünüyor; Bağdat'taki “federal” hükümetin, Tahran'a son derece sadık olan ve ülke genelinde geniş bir etkiye sahip Şii fraksiyonlar üzerinde hiçbir kontrolü yok gibi görünüyor. Hatta Bağdat, bu fraksiyonların bazılarının Irak'ın askeri ve güvenlik kurumlarının meşru ve ayrılmaz bir parçası olduğunu ısrarla savunuyor.

İran'ı desteklemek amacıyla Bağdat, Basra ve Kürdistan Bölgesi'ndeki Amerikan üslerine ve çıkarlarına karşı bu fraksiyonların düzenlediği saldırılar sırasında durumun nasıl iç içe geçtiğini ve Amerikalıların nasıl karşılık verdiğini gördük. Yine Tahran, Irak'ın egemenliğini açıkça ihlal ederek, Süleymaniye şehri ile başka yerlerdeki İranlı Kürt muhaliflerin mevzilerini bombalamaktan da çekinmedi; bu, Irak ile son derece yakın ilişkileri olan bir ülke için açık bir ihlaldir.

Aynı zamanda, Irak hükümeti de Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerine ilişkin yükümlülüklerinden muaf değildir; nitekim ABD, geçen yıl 11 Kasım'da yapılan seçimlerden bu yana Koordinasyon Çerçevesi’nin İran yanlısı adayı Nuri el-Maliki'nin başbakan olarak atanmasını engellemektedir.

Yemen'deki Husi ikilemi

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısındaki ve İran'ın ABD ve İsrail ile olan çatışmasında kullanmakla defalarca tehdit ettiği Babul Mendeb Boğazı'nda geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceğiyle ilgili pozisyonlar halen belirsizliğini koruyor.

Lübnan hükümetinin Hizbullah ile başa çıkmakta yetersiz kalması gibi, meşru Yemen hükümeti de, özellikle kontrolü altındaki sorunlu bölgelerde koşulları normalleştirmeye odaklanması ve Husi karşıtı güçlerin hissettiği hayal kırıklığı göz önüne alındığında, Husiler ile herhangi bir siyasi veya askeri yolla başa çıkmakta daha da güçsüz görünüyor.

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısında geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceği halen belirsizliğini koruyor

Yemen, uzun zamandır Husi milislerinin Güney Arap Yarımadası ve Kızıldeniz bölgesindeki küresel barış ve güvenliğe yönelik tehdidinden şikayetçidir. Ancak, BM Güvenlik Konseyi'nde Yemen dosyasından sorumlu Amerika Birleşik Devletleri ve daha sonra ondan bu görevi devralan İngiltere, bu şikayetlere hep kulak tıkadı. Dahası Washington ve Londra, Husi milis grubuyla askeri çatışmalar sırasında bazı hatalar yaşandığı, Amerikan ve İngiliz silahlarının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle, Yemen'deki meşru hükümeti destekleyen Suudi Arabistan liderliğindeki Arap koalisyonuna ekipman, mühimmat ve lojistik destek teminini kısıtlama ve durdurma kertesine varmıştır. Bu arada, Husi milisleri İran ve Lübnan'daki Hizbullah'tan giderek artan miktarda silah, mühimmat ve askeri uzmanlık desteği almaya devam etmiştir.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İngiliz hükümetinin yanlış değerlendirmeleri, Aralık 2018'de Yemen hükümetine ve Arap koalisyonuna İran destekli milislerin elinden Hudeyde Limanı’nı geri almak için ilerleyen güçlerini durdurmaları yönünde baskı yapması ve Husilerin açıklandığı andan itibaren manipüle ettiği Stockholm Anlaşması'nı dayatmasıyla doruk noktasına ulaştı.

dvefvb
Husi destekçileri Kudüs Günü'nü anmak için Yemen'in Sana şehrinde 28 Mart'ta düzenledikleri gösteriden bir kare (Reuters)  

 Bugün, ABD ve İsrail'in yanı sıra arabulucu ve komşu ülkeler, Tahran ile müzakere ederken İran'ın vekil güçlerinin geleceğine sorumlu bir şekilde yaklaşmalıdır. Zira bu vekil güç projesi, esasında Tahran'ın ajandasına hizmet etmek için herkesi hedef almak üzere İran tarafından tasarlanmıştı. İran sürekli olarak “direniş ekseni” olarak adlandırdığı ülkelerde milyonlarca insanı yerinden ederek, ülkeleri ve başkentleri devirerek, devletleri zayıflatarak, savaşlar başlatarak, yüz binlerce insanı öldürüp yaralayarak bölgeyi istikrarsızlaştırdı.

On yıllardır milyarlarca dolar yatırım yaptığı bu vekiller projesi, kısmen de olsa bu vekillerin bulunduğu ülkeler için içsel bir sorun teşkil ediyor olabilir. Ancak büyük bir kısmı, ideolojisi, kökeni, silahları, milisleri ve etkisiyle tamamen İran'a özgüdür. Tahran ve onunla müzakere yürütenler gerçekten komşularıyla ve dünyayla kalıcı ve nihai bir barış istiyorlarsa, bu konuya değinmelidirler. Bu konu, İslamabad müzakereleri sırasında – sonrasında değil - Tahran'dan kesin olarak talep edilmesi gerekenlerin merkezinde yer almalıdır.

Bu vekiller projesi, İran'ın sözde nükleer programı ve füze programı kadar tehlikelidir; son programın birçok bileşeni şu anda Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran yanlısı grupların ve milislerin elindedir. Hizbullah'ın elindeki füzelerin ve insansız hava araçlarının İsrail'e önemli ölçüde zarar verme, aynı zamanda İsrail'e, Lübnan'a karşı sürdürdüğü açık saldırganlığı ve acımasız, yıkıcı savaşı için bir bahane sağlama konusundaki etkinliği bunun bir kanıtıdır.


Rusya, Ortadoğu'da girmediği bir savaşı nasıl kazanabilir?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)
TT

Rusya, Ortadoğu'da girmediği bir savaşı nasıl kazanabilir?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)

Anton Mardasov

İran’a sınırlı destek sağlarken çatışmada dolaylı bir rol üstlenmeye devam etme stratejisinin Moskova’ya bariz kazançlar sağladığına şüphe yok. Öte yandan Rusya'nın Ortadoğu'daki kaostan elde ettiği anlık faydalara rağmen, stratejik planlama açısından bakıldığında bazı olası alternatifler olsa bile İran'da çıkacak herhangi bir savaş Kremlin için ciddi maliyetler doğurur. Kremlin'e yakınlığıyla bilinen siyasi analist Fyodor Lukyanov'un da belirttiği üzere, hiçbir savaş planlandığı gibi gitmez. Ancak hepsi, barış zamanında şekillenmeye başlayan eğilimlerin tetikleyicileri haline gelir ve bu eğilimleri çoğunlukla geri dönüşü olmayan bir eşiğe iter.

Ekonomik boyut

Rus ekonomistlerin tahminlerine göre Ortadoğu’daki savaşın etkisiyle nisan ayında Rusya’nın bütçesine girecek petrol ve doğal gaz gelirleri mart ayına kıyasla iki katına çıkarak 1 trilyon rubleye ulaşabilir, hatta bu rakamı da aşabilir. Mart ayında Rusya bütçesindeki petrol ve doğal gaz gelirleri 617 milyar ruble olmuştu. Bu rakam 432,3 milyar ruble kaydedilen şubat ayına kıyasla yüzde 45'lik, 393,2 milyar ruble olan ocak ayına kıyasla yüzde 56,9'luk bir artışa anlamına geliyor. İran petrolünü taşıdığı için çeşitli zamanlarda yaptırımlara maruz kalan Rusya’nın ‘gölge filosu’ ise, Hürmüz Boğazı'nı kayda değer bir engel olmadan geçmeye devam ediyor. Rus gazetecilerin tahminlerine göre nisan ayı başlarında sadece bir günde 12 Rus gemisi Hürmüz Boğazı’nı geçti.

Rusya’nın en önemli doğrudan askeri kazanımı, Washington’ın önceliklerini Avrupa sahnesinden Ortadoğu'ya kaydırmasının, Ukrayna’nın hava savunmasına ayrılan kaynakları azaltması.

Ukrayna’nın Rusya’nın bu sektördeki altyapısını hedef alan saldırıları olmasaydı, Rusya'nın petrol ve doğal gaz gelirleri belki de daha yüksek olurdu. Zira bu saldırılar ihracat kapasitesinde belirgin bir düşüşe yol açtı ve lojistik açıdan büyük kısıtlamalar yarattı. Örneğin, ocak ayı sonlarında Druzhba Boru Hattı üzerinden petrol sevkiyatı durduruldu ve bu durum Rusya tarafından Macaristan ve Slovakya'ya yapılan petrol tedarikinin askıya alınmasına yol açtı. Bunun yanında NATO üyesi Avrupa ülkeleri enerji krizinin etkisini hissetmeye başladı ve tüketimi rasyonelleştirmeye yönelik politikalar uygulamak zorunda kaldı. Ancak enerji fiyatlarındaki artış, yapısal bir faktörden çok konjonktürel bir faktör olmaya devam ediyor. Dolayısıyla uzun vadeli bir planlamaya dahil edilmesi zor.

Aynı durum gıda ve gübre ihracatı için de geçerlidir. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre yıllık yaklaşık 16 milyon ton olarak tahmin edilen dünya gübre sevkiyatının yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Çatışma ortamında, yılın bu zamanında, yani ekim mevsiminin başlangıcında gübre tedarikine erişemeyen ülkelerde mahsulün azalması kaçınılmaz hale geliyor. Geçişteki aksaklıklar, dünyanın en yoksul ülkeleri, özellikle de Sahra Altı Afrika ülkeleri için son derece ciddi bir soruna dönüşebilir. Çeşitli tahminlere göre bu ülkelerde kullanılan gübrenin yüzde 90'ı yurt dışından ithal ediliyor.

vfrv
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tianjin'de düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi'nin (ŞİÖ) kenarında düzenlenen bir toplantıda, 1 Eylül 2025 (AFP)

Doğal gaz fiyatları şu anda büyük bir artış gösteriyor. Bu durum gübre fiyatlarının yükselmesine neden oluyor ve buna bağlı olarak tahıl üretim maliyetlerini artırıyor. Sonuç olarak, Afrika ülkeleri ve diğer devletler, istikrarlı gübre tedarikinin sağlandığı pazarlara yönelecek. Bu ülkeler arasında Rusya şüphesiz merkezi bir rol oynuyor. Zira bu ülke, fiyat artışlarından yararlanarak kendisine uygulanan siyasi ve yaptırım engellerinin önemli bir kısmını aşabiliyor. Öte yandan rekabetin şiddetine rağmen Moskova, lojistik darboğazlar nedeniyle kendisine açılan yeni tahıl ihracat pazarlarına yayılma fırsatına sahip olsa da bu tablonun bir de diğer yüzü var. Yakıt ve gübre fiyatları yükselerek üretim maliyetlerini artırabilir. Bu durumda hükümet, muhtemelen tüketici fiyatlarını kontrol altına almak için müdahale etmek zorunda kalacak. Dahası, enerji ve gıda krizleri uzun vadede küresel üretimde keskin bir daralmaya yol açabilir ve bu da, diğer sonuçların yanı sıra, enerji kaynaklarına olan talebin azalmasına neden olacak.

Askeri boyut

Rusya’nın en önemli doğrudan askeri kazanımı, Washington’ın önceliklerini Avrupa sahnesinden Ortadoğu’ya kaydırmasının, Ukrayna’nın hava savunmasına ayrılan kaynakları azaltması oldu. Ayrıca, Patriot füze sistemlerindeki eksikliğin etkisi sadece ABD ve İsrail ile sınırlı kalmadı, savaşın ilk günlerinde yüzlerce savunma füzesini tüketen Körfez ülkelerine de uzandı. Bunun yanında ABD yakın vadede öncelikle savaş hazırlığını güçlendirmeye odaklanmak zorunda kalacak. Bazı tahminlere göre Washington sadece ilk on altı gün içinde altı binden fazla saldırı ve savunma mühimmatı kullandı ve bunların yaklaşık yüzde 46'sı hassas güdümlü ATACMS füzeleri, yaklaşık yüzde 40'ı ise THAAD savunma füzeleriydi.

İran ile gerginlik uzarsa, ABD ordusunun modernizasyon hızı yavaşlayabilir, gelişmiş silah geliştirme programları aksayabilir ve ABD komutanlığı kuvvetlerini yeniden konuşlandırmak zorunda kalabilir. Bu da Doğu Avrupa ve Güneydoğu Asya'daki konumlarını zayıflatabilir. ABD açısından, İran ile herhangi bir askeri çatışma, coğrafi ve lojistik açıdan çok maliyetli yükümlülükler getirecek ve bu da esnekliğini sınırlayarak, silahlı kuvvetlerini dünya çapında konuşlandırma konusundaki operasyonel kapasitesini azaltır.

Rusya’nın üstlendiği rol, ülkenin uluslararası sahneye aktif bir şekilde ‘geri dönmesine’ ve Vladimir Putin'in 2003 yılından beri ifade ettiği gibi kendisinin katılımı olmadan hiçbir küresel veya bölgesel sorunun çözülemeyeceği bir aktör olarak kendini kabul ettirmesine katkıda bulundu.

İran’ın iletişim ve keşif amaçlı uydu alanındaki yetenekleri ise son derece sınırlı. Bu yüzden Moskova'nın Tahran'a keşif operasyonlarının düzenlenmesi, hedeflerin belirlenmesi ve ABD’ye ait hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlenmesi konusunda belirli bir destek sağladığı ve Şahid insansız hava aracından (İHA) modifiye edilmiş İHA’larda kullanılan bileşenleri sağladığı ihtimalini göz ardı edemeyiz. Ancak bu destek, her halükârda açıkça sınırlı görünmekte ve Ukrayna'nın NATO ülkelerinden aldığı desteğin büyüklüğüyle karşılaştırılamaz.

Ukrayna'daki savaş, İHA alanında bir devrim başlatarak bu araçların yoğun kullanımıyla cephelerde ve geri kalan alanlarda savaş kurallarını tamamen değiştirmiş olsa da İran'daki savaş büyük olasılıkla askeri operasyonlarda yapay zeka destekli güdümlü sistemlerin rolünün keskin bir şekilde artmasına yol açmış görünüyor. Bu durum Rusya'yı da benzer teknolojiler geliştirmeye itebilir. Ancak bu teknolojilerin Rusya ordusuna entegrasyonu, ülkenin kendi sinir ağ kütüphanelerine sahip olmaması nedeniyle halen aksıyor. Rusya’nın sistemindeki en önemli teknik zayıflıklardan biri, OpenAI ve Anthropic gibi Batılı kütüphanelere bağımlı olmasında yatıyor.

Jeopolitik boyut

Rusya'nın, uluslararası ilişkilerin yönetilmesinde daha adil bir model bakımından çoğulculuğu savunan bir güç olarak üstlendiği rol, Moskova’nın uluslararası sahneye aktif bir şekilde ‘geri dönmesine’ ve Vladimir Putin'in 2003 yılından beri ifade ettiği gibi kendisinin katılımı olmadan hiçbir küresel veya bölgesel sorunun çözülemeyeceği bir aktör olarak kendini kabul ettirmesine katkıda bulundu. Kremlin'in ‘Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüşü’ anlatısını başarıyla kullanabilmesi, Moskova'nın özellikle kriz anlarında, geleneksel aktörlerin hızlı ve çoğu zaman duygusal çözümler aramakla meşgul olduğu zamanlarda kararlı adımlar atmaya alışkın olmasına dayanıyor. Bu durum, iç politikada iktidarını sağlamlaştırmak için çeşitli kargaşaları kullanmaya alışkın olan Rusya’nın iktidar zihniyetiyle de bağlantılı. Zira böylece, salgın küresel bir pandemiye dönüştüğünde Putin, mevcut yasaların izin verdiğinden daha uzun süre Rusya'da iktidarda kalmasını sağlayacak bir yol bulduğunu açıkladı. O anda iktidarda kalma kararı, sıradan seçmen için anlaşılır görünüyordu. Çünkü o zamanlarda insanlar risk almaya pek meyilli değildi.

Ortadoğu'da savaşın patlak vermesinin ardından, İsrail istihbaratının İran'ın dijital altyapısını Dini Lider ve DMO yetkililerini ortadan kaldırmak için etkili bir şekilde kullandığının ortaya çıkmasıyla, Rus yetkililer Moskova'da mobil interneti iki hafta süreyle engellemeye ve ülke içinde yabancı mesajlaşma uygulamaları ile VPN hizmetlerinin kullanımına yönelik kısıtlamaları ciddi şekilde sıkılaştırmaya karar verdi.

Kremlin'in bakış açısına göre, Orta Asya ülkelerinde Rus nüfuzunu genişletme olasılığı daha cazip görünüyor. Ancak bu ülkeler bu konuda pek istekli görünmüyor.

Moskova aynı zamanda, ABD’nin liderlik ettiği çok kutuplu sistem içinde hareket alanının son derece sınırlı olduğunun da farkında. Bu yüzden hızla değişen koşullara göre geçici anlaşmalar yapmak ve başkalarının hatalarından yararlanmak, elindeki en etkili etki araçları olmaya devam ediyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı'nda dış politika planlamasından sorumlu yetkililerin de işaret ettiği gibi, büyük güçlerin uluslararası düzenin istikrarını nasıl koruyacakları konusunda uzlaşamaması, ‘yeterli ekonomik ve mali potansiyele sahip olan ve şiddetli jeopolitik çatışmaların ön saflarında yer almayan orta güç ülkelerine’ alan açabilir.

Bu açıdan bakıldığında Moskova, doğru bir yaklaşım sergilerse, Ortadoğu ve Asya ülkeleriyle istikrarlı ortaklıklar ‘ağı’ örmeye devam ederek varlığını sağlamlaştırabilir ve daha sonra genişletebilir. Fakat buradaki tablo o kadar da net değil, zira ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş, İran'ın son olarak katıldığı BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) zor durumda bıraktı. Bu grupların bir üyesine yönelik saldırıyı görmezden gelmek, grupların ağırlığını zayıflatırken, açıkça kınamak ise Washington ile doğrudan bir çatışmaya sürüklenme riski taşıyor.

Bazı Rus uzmanlar, Ortadoğu'da çıkacak bir savaşın Rusya'nın İran ve Kuzey Kore ile ilişkilerini daha da güçlendirebileceğini düşünüyor. Bu mantığa göre askeri çatışmanın aktif aşaması sona erdikten sonra Tahran, bir şekilde kaynaklarını silah alımına, özellikle de sonraki hava operasyonlarına karşı koymak için hava savunma sistemleri ve uçaklara yöneltmek zorunda kalacak. Pyongyang ise, füze ve nükleer kalkanına yaptığı yatırımın doğru bir seçim olduğunu ve müttefikleriyle ilişkilerini güçlendirmenin gelişimi için bir gereklilik olduğunu bir kez daha teyit etmiş oldu.

frgfr
Rus bandralı petrol tankeri Anatoly Kolodkin, Küba'nın kuzeybatısındaki Matanzas Limanı'ndaki petrol istasyonuna yanaşırken, 31 Mart 2026 (AFP)

Ancak bu öngörünün doğru olma ihtimali düşük. Moskova’nın hızlı teslimatlar gerçekleştirme kapasitesi son derece sınırlı. Rus askeri sanayi kompleksi, öncelikle hasar gören teçhizatın yenilenmesi için iç talebi karşılamakla ve Rus ordusunun batı cephesinde, yani Ukrayna cephesinde konuşlanmış yeni birlik ve oluşumları donatmakla meşgul.

Öte yandan bu alanda en büyük kazanan Çin olabilir. Pekin, geçtiğimiz yıl İran ile İsrail arasında 12 gün süren çatışmanın ardından hiç vakit kaybetmeden İran'a HQ-9 model hava savunma sistemleri ve YLC-8B model radar sistemlerini tedarik etti. Bu sistemlerin çoğu, mevcut savaşın ilk günlerinde ABD ve İsrail tarafından imha edilmişti. Rusya ile Kuzey Kore arasındaki ilişkiler ise, özellikle Kuzey Kore'nin Ukrayna'ya asker göndermesinin ardından, neredeyse zirveye ulaştı. Belirli projelerde sınırlı iş birliği ve askeri-teknik iş birliği alanındaki istişareler dışında, Moskova ve Pyongyang'ın ilişkilerini daha da derinleştirebilmesi pek olası görünmüyor.

Kremlin'e göre Rusya’nın Orta Asya ülkelerindeki nüfuzunu genişletme olasılığı daha cazip görünüyor. Ancak bu ülkeler bu konuda pek istekli görünmüyor. Ukrayna'daki savaş, transit trafiğinin ve finansal akışların büyük bir kısmını tekeline alan ve Rus yatırımlarının önemli bir kısmını çeken Orta Asya ülkelerine somut ekonomik kazançlar sağladı. Ancak bu gelişme, buna karşılık, bölge ülkelerinin siyasi hareket alanının genişlemesi ve Batı dahil olmak üzere ilişkilerini çeşitlendirme kapasitelerinin önemli ölçüde artmasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşti. Bununla birlikte, İran'ın savaştan çekilmesi halinde, bu çok yönlü yaklaşıma karşı daha az hoşgörülü olacağı ve bunun da Orta Asya ülkelerini öncelikle en yakın ortakları olan Rusya ve Çin ile iş birliğini yoğunlaştırmaya iteceği ihtimali yüksek.

Genel olarak, çatışmaların ve savaşların tırmanması, terör ve uyuşturucu kaçakçılığı tehditlerinin artması, iklim ve demografik zorlukların da eklenmesiyle, Avrasya bölgesinin istikrarını sağlamak Moskova için her zamankinden daha büyük bir öncelik haline geldi. İran'daki savaşı, Ukrayna'da yürüttüğü ‘özel askeri operasyon’ ile ABD ve İsrail'in yaptıkları arasında karşılaştırmalar yapmak için kullanması hiç de tesadüf olmayan Kremlin, Batı'yı da ‘hem Ortadoğu'da hem de Avrupa'da bir güvenlik yapısı kurmada başarısız olmakla’ suçluyor.

İran krizi, Rusya’ya bir dizi diplomatik fırsat sunabilir; bu da Avrupa Birliği ile iş birliğini güçlendirebilir ve ABD ile ilişkilerinde elindeki baskı araçlarının sayısını artırabilir.

Bazı çevrelere göre İran krizi, Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için belirli fırsatlar sunuyor. Şarku'l Avsat'ın  Al Majalla'dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş, Körfez’den Şam’a uzanan bölgeyi istikrarsız bir alana dönüştürdü. Ardından bu durumun yansımaları Kafkasya ve Karadeniz bölgesine kadar uzandı. Buna çerçevede Ankara da Rusya, Azerbaycan ve İran'ın katılımıyla kuzey güvenlik kuşağını güçlendirmeye çalışabilir. Türkiye açısından bu, stratejik bağımsızlık senaryosu oluşturabilir. Bu senaryo, Türkiye’nin Washington’a olan bağımlılığını azaltmasına, Kafkasya’da istikrarı sağlamasına, Karadeniz geçişini güvence altına almasına, Kazak ve Rus güzergâhlarını birbirine bağlamasına ve aynı zamanda sınırlarında bir Kürt yayının oluşma riskini azaltmasına imkân tanıyabilir. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesinin kesin olduğunu söyleyemeyiz. Zira bu durum Ankara’nın ABD ve bazı NATO üyeleriyle ilişkilerinde ciddi bir karmaşıklığa yol açabileceği gibi, Türkiye’nin şu anda Pakistan’ı da içeren üçlü bir çerçeve içinde aktif olarak ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı Suudi Arabistan ile ilişkilerini de gerginleştirebilir.

Tahminen İran krizi Rusya’ya bir dizi diplomatik fırsat sunabilir. Bu da Avrupa Birliği (AB) ile iş birliğini güçlendirebilir ve ABD ile ilişkilerinde elindeki baskı kozlarının sayısını artırabilir. Ancak Moskova’nın bu durumdan kayda değer bir kazanç elde etmesi pek olası görünmüyor. Bunun yanında İran'daki savaş ABD ile Fransa ve İspanya arasındaki uçurumu genişletti. Öte yandan Avrupa ülkeleri Washington ile koordinasyonu tercih etmeye devam edecek, ancak aynı zamanda bir bağımsızlık görüntüsü sergilemeye özen gösterecekler. Fakat bu nihayetinde Rusya'ya karşı olumsuz tutumlarını pekiştirmekten öteye geçmeyecek.


Pakistan, görüşmelerin sona ermesinin ardından İran ve ABD’yi ateşkesi sürdürmeye çağırdı

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)
Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)
TT

Pakistan, görüşmelerin sona ermesinin ardından İran ve ABD’yi ateşkesi sürdürmeye çağırdı

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)
Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar bugün yaptığı açıklamada, Ortadoğu’daki savaşı sona erdirmeye yönelik görüşmelerde anlaşma sağlanamamasına rağmen Washington ve Tahran’a ateşkes anlaşmasına bağlı kalmaya devam etme çağrısında bulundu.

Hükümetinin ev sahipliğinde yürütülen görüşmeleri yürüten İshak Dar, devlet medyasında yayımlanan kısa bir açıklamada, “Her iki tarafın da ateşkes taahhüdünü sürdürmesi zorunlu” dedi. Dar ayrıca, Pakistan’ın önümüzdeki günlerde İran ile ABD arasında temas ve diyaloğu kolaylaştırma rolünü sürdürmeye devam edeceğini vurguladı.

dfvgrtb
Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong (AFP)

Öte yandan Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong, İran-ABD müzakere turunun sona ermesinin ardından Ortadoğu’da ateşkesin korunması çağrısında bulundu.

Wong yaptığı açıklamada, “Öncelik artık ateşkesin sürdürülmesi ve müzakerelere geri dönülmesidir” ifadesini kullandı. Wong ayrıca, İslamabad’da ABD ile İran arasında yapılan görüşmelerin anlaşma olmadan sona ermesinin ‘hayal kırıklığı yarattığını’ belirtti.