ABD tanklarını teslim alan Kiev, Rus Karadeniz Filosu Komutanı’nın öldürüldüğünü açıkladıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/4568861-abd-tanklar%C4%B1n%C4%B1-teslim-alan-kiev-rus-karadeniz-filosu-komutan%C4%B1%E2%80%99n%C4%B1n-%C3%B6ld%C3%BCr%C3%BCld%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%C3%BC
ABD tanklarını teslim alan Kiev, Rus Karadeniz Filosu Komutanı’nın öldürüldüğünü açıkladı
Rusya Savunma Bakanlığı, Ukrayna'daki bölgeleri bombalamaya hazırlanan bir topçu birliğini gösteren videodan bir görüntü yayınladı (AFP)
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, ABD yapımı Abrams tanklarının ülkeye geldiğini duyurdu. Kiev, geçtiğimiz hafta Kırım Yarımadası'ndaki Sivastopol Limanı’nda bulunan filo karargahına düzenlenen füze saldırısında, aralarında Rusya’nın Karadeniz Filosu Komutanı Amiral Viktor Sokolov'un da bulunduğu çok sayıda Rus subayının öldürüldüğünü bildirdi.
Zelenskiy, Telegram hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, “Savunma Bakanı Rüstem Umerov'dan müjdeli haber geldi. Abrams tankları Ukrayna'da ve taburlarımızı takviye etmeye hazırlanıyor” ifadelerini kullandı. Zelenskiy, ülkesine gelen tank sayısından bahsetmedi.
Ukrayna Devlet Başkanı sözlerini şöyle sürdürdü:
Müttefiklerimize anlaşmalara bağlılıklarından dolayı minnettarız! Yeni sözleşmeler arıyoruz. Silahlı güçlerimiz için mühimmat tedarik tabanını genişletiyoruz.
Washington, ocak ayında 30'dan fazla tank göndermeyi teklif edene kadar, Ukrayna'nın öne sürdüğü en önemli taleplerden biri Amerikan tanklarıydı. Reuters'ın haberine göre, Avrupa ülkeleri Ukrayna’ya onlarca Alman yapımı Leopard ve İngiliz Challenger tanklarını gönderdi.
ABD Başkanı Joe Biden, Zelenskiy'nin Ukrayna'nın Rusya'nın işgal ettiği toprakları geri almaya yönelik karşı saldırısının ortasında, ek destek bulmak amacıyla Beyaz Saray'a yaptığı ziyaret sırasında, geçen hafta bu tankların Kiev'e teslim edildiğini duyurdu.
Zelenskiy, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik savaşının Şubat 2022'de başlamasından bu yana Washington'a ikinci ziyaretini gerçekleştirmişti. Biden, geçtiğimiz perşembe günü, Ukrayna Devlet Başkanı’nın huzurunda “Önümüzdeki hafta içinde ilk Amerikan Abrams tankları Ukrayna'ya teslim edilecek” dedi. Ayrıca ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) değeri yaklaşık 325 milyon dolar olarak tahmin edilen yeni bir askeri yardım paketini Kiev’e göndereceğini de duyurdu.
ABD Ukrayna'ya, 120 mm'lik seyreltilmiş uranyum mühimmatıyla donatılmış 31 Abrams tankı teslim etme sözü verdi. Bu mühimmatlar zırh karşıtı olsa da aynı zamanda orduya ve halka yönelik toksik riskler nedeniyle de tartışılıyor. Abrams tanklarının teslimatı, Ukrayna'nın Rusya'nın işgal ettiği toprakları geri almak için büyük bir saldırı başlatmasından yaklaşık 4 ay sonra gerçekleşti.
Ukrayna tarafından dün (pazartesi) ölümü açıklanan Rus Karadeniz Filosu Komutanı Amiral Viktor Sokolov'un arşiv fotoğrafı. (Reuters)
Güçlerinin şu ana kadar yavaş ilerlediğini açıklayan Kiev, konumunu iyileştirdiğini söylediği köy ve arazileri ele geçirdi. Ancak geçen yıl üç kez başarılı olduğu gibi henüz Rusya'yı büyük bir geri çekilmeye zorlayamadı. Moskova da Ukrayna saldırısının başarısız olduğunu söylüyor.
Kiev, Rus Karadeniz Filosu Komutanı’nın öldürüldüğünü duyurdu
Ukrayna Özel Kuvvetleri, geçtiğimiz hafta düzenlenen füze saldırısında, Rus Karadeniz Filosu Komutanı Amiral Viktor Sokolov'un, Rusya'nın 2014 yılında ilhak ettiği Kırım Yarımadası’ndaki Sivastopol Limanı’nda bulunan filo karargahında öldürüldüğünü duyurdu. Ukrayna ordusu, saldırının cuma günü gerçekleştiğini ve Rus Donanması liderliğinin kentteki toplantısını hedef aldığını söyledi.
Ukrayna Özel Kuvvetleri tarafından Telegram üzerinden yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“Rusya Karadeniz Filosu karargâhını hedef alan saldırı sonrasında aralarında Rus Karadeniz Filosu Komutanı’nın da bulunduğu 34 asker hayatını kaybetti, 105 asker de yaralandı. Karargâh binasının restorasyonu artık mümkün değil.”
Rusya tarafından atanan yetkililer Ukrayna'nın saldırısını doğrularken en az bir füzenin filo karargahına isabet ettiğini söyledi.
Odessa Limanı’na Rus baskınları
Ukraynalı yetkililer, Rus hava saldırıları sonucu Ukrayna'da 4 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Ayrıca Odessa Limanı’nda Karadeniz'e bakan altyapı ve tahıl depolama tesislerinde ‘büyük hasar’ meydana geldiğini söyledi.
Moskova'nın temmuz ayı ortasında tahıl sevkiyatlarının Karadeniz'den geçmesine izin veren ve küresel gıda kriziyle mücadeleye yardımcı olan bir anlaşmadan çekilmişti. Saldırılar, Ukrayna'nın ürünlerini ihraç etmesini zorlaştıran hava harekâtının parçası olarak gerçekleşti.
Ukrayna Ekonomi Bakanı Yuliya Sviridenko, X platformu (eski adıyla Twitter) üzerinden yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
Odessa'ya bir büyük saldırı daha! Saldırı, tahıl depolama tesislerinin tahrip olmasına ve limanın ağır hasar görmesine neden oldu.
Rus bombardımanının ardından Odessa. (EPA)
Odessa Valisi Oleh Kiper, bombalanan tesislerde yaklaşık bin ton tahıl olduğunu ve tahıl deposunun enkazında iki kişinin cesedinin bulunduğunu söyledi.
Şarku’l Avsat’ın Reuters'tan aktardığı habere göre, Ukrayna ordusu, pazar gecesi 19 İran yapımı insansız hava aracı (İHA) ve 11 seyir füzesinin çoğunun Odessa bölgesine yönlendirildiğini bildirdi. Ayrıca tahrip edilen tahıl depolama tesislerinin iki hipersonik füze tarafından vurulduğu belirtildi.
Rusya Savunma Bakanlığı, Ukrayna'nın saldırıyı gece düzenlediğini, Karadeniz'in kuzeybatısı, Kırım Yarımadası, Kursk ve Belgorod bölgeleri üzerinde İHA’larının vurulduğunu bildirdi. Bakanlık ölüm sayısına dair bilgi vermedi.
Rusya'nın Odessa'ya saldırısı, büyük bir tahıl üreticisi ve ihracatçısı olan Ukrayna'nın tarım ürünlerini dünyaya ihracını engellemeyi amaçlayan bir dizi füze ve İHA saldırısının sonuncusu olarak gerçekleşti.
Birleşmiş Milletler Ukrayna Uluslararası Bağımsız Soruşturma Komisyonu Başkanı Erik Mose, Cenevre'de düzenlediği basın toplantısında. (AP)
Ayrıca Rus Interfax haber ajansı, Kuzey Kutbu bölgesinde faaliyet gösteren Rus Kuzey Filosu’nun, düşman seyir tekneleriyle çatışmayı simüle eden tatbikatlar yaptığını bildirdi. Ajans, filonun bilgi servisinin, bazı büyük muhrip ve çıkarma gemilerinin Kuzey Kutbu'ndaki tatbikatlara katıldığını söylediğini aktardı. Filonun bilgi servisine atıfta bulunan ajans şu ifadeleri kullandı:
“Doğu Sibirya Denizi'ndeki tatbikatlara, donanmanın denizaltı karşıtı destroyeri Weiss-Amiral Kulakov ve büyük çıkarma gemisi Alexander Otrakovsky katıldı. Mürettebat, seyir tekneleri kullanarak düşmandan gelen bir tehditte, gemilerin ayrılmasını korumaya yönelik prosedürlerin provasını yaptı.”
Soykırımı kışkırtan şüpheler
Bir grup Birleşmiş Milletler (BM) müfettişi, Rus medyasında yer alan bazı söylemlerin Ukrayna'da ‘soykırıma teşvik’ unsuru oluşturabileceği konusunda uyarı yaptı. BM Ukrayna Uluslararası Bağımsız Soruşturma Komisyonu Başkanı Erik Mose, Cenevre'deki BM İnsan Hakları Konseyi'nde Ukrayna'daki soykırım iddialarından endişe duyduğunu söyledi. Rus kamu medyası ve diğer medya organlarından aktarılan bazı konuşmaların soykırıma teşvik teşkil edebileceği uyarısında bulundu.
Mose, basın toplantısında sorulan bir soru üzerine “Komisyonun olayla ilgili soruşturmalarını sürdürdüğünü ancak henüz bir sonuca ulaşamadığını” söyledi.
Komisyon ayrıca, 6 Haziran'da Herson'da Rusya'nın kontrolü altındaki bir bölgedeki sakinlerin tahliye edilmesini gerektiren, insani ve çevresel bir felaket korkusunu artıran Kakhovka Barajı’nın bombalanması olayını da araştırıyor. Ukrayna, Rusya'nın güneydeki saldırısını yavaşlatmak için barajı havaya uçurmakla suçladı. Rusya ise Kiev'i sorumlu tuttu.
BM İnsan Hakları Konseyi, Rus işgalinin ardından insan hakları ve uluslararası insani hukuk ihlalleri iddialarını araştırmak üzere Mart 2022'de Ukrayna hakkında bir soruşturma komitesi kurdu. Buna karşın Moskova, soruşturmacılarla iş birliği yapmayı reddediyor. Komisyon ayrıca, Herson ve Zaporijya da dahil olmak üzere uzun süredir Rus işgalinden mustarip olan şehirlerdeki insan hakları ihlallerine ilişkin soruşturmalar yürütüyor. Soruşturma çevresinde, Rus silahlı kuvvetlerinin kendi kontrolleri altındaki bölgelerde uyguladığı işkencenin ‘yaygın ve sistematik’ olduğunu, esas olarak Kiev için muhbirlik yapmakla suçlanan kişileri hedef aldığını gösteren yeni kanıtlar toplandı.
Komisyon ayrıca Kiev'e, kendi kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen ihlalleri, hızlı ve derinlemesine soruşturma çağrısında bulundu. Ancak soruşturmacılar, basın toplantısında bunların yalnızca ‘birkaç olay’ olduğunu, Rus tarafının gerçekleştirdiği ihlallerin ise çok ve çeşitli olduğunu belirtti.
Öte yandan Rusya, arananlar listesine daha fazla yargıç ve Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) üst düzey yetkililerini yerleştirdi.
Resmi basında dün çıkan haberlere göre, Rusya İçişleri Bakanlığı, UCM'nin Polonyalı Mahkeme Başkanı Piotr Hofmanski, Perulu Başkan Yardımcısı Luz del Carmen Ibanez Carranza ve Alman yargıç Bertram Schmidt hakkında tutuklama emri çıkardı.
Bu kişilere çeşitli suçlamaların yöneltilmesi bekleniyordu. Merkezi Lahey'de bulunan UCM, geçtiğimiz mart ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya Çocuk Hakları Komiseri Maria Lvova Belova hakkında, Ukraynalı çocukları kaçırma suçlamasıyla tutuklama emri çıkarmıştı. Bunun üzerine Rusya, birçok UCM hakimini ‘arananlar listesine’ koydu. O dönemde UCM, söz konusu tutuklama emirlerini ‘önemsiz’ olarak tanımlamıştı.
Yeni Ortadoğu’ya kimler dahil olacak, kimler dışlanacak?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5256478-yeni-ortado%C4%9Fu%E2%80%99ya-kimler-dahil-olacak-kimler-d%C4%B1%C5%9Flanacak
Yeni Ortadoğu’ya kimler dahil olacak, kimler dışlanacak?
Bu yeni yapıda kendine yer bulamayanlar, bu yapının bir parçası olamayacak, sadece olayların gerçekleştiği bir sahneden ibaret kalacaklar (AFP)
Sawsana Mehanna
ABD ve İsrail ile İran ve bölgedeki müttefikleri arasında yaşanan şiddetli savaş, dünyayı daha geniş çaplı bir çatışmanın, adeta bir dünya savaşının eşiğine sürüklemişken, bugün durum nispeten sakinleşmiş gibi görünüyor. Fakat bu sükûnet barış değil, baskı altında yeniden konumlanmadan ibaret. İran'ın içinden nüfuz alanlarına yayılan ve hassas enerji hatları ile deniz koridorlarına uzanan savaş, bölgenin artık yerel bir çatışma alanı değil, herhangi bir dengesizliğin küresel ekonomi ve güvenliğe anında yansıyabileceği uluslararası çıkarların kesişme noktası olduğunu ortaya koydu.
Savaşın patlak vermesi, bir anlık öfke ya da ani bir olayın sonucu olmaktan ziyade kademeli bir tırmanış sürecinin, nükleer program üzerine süren çatışmanın, hızlanan füze yarışının ve bölgesel nüfuz ağlarının genişlemesinin bir sonucuydu. Öte yandan ABD ve İsrail, çevreleme politikasından mevcut dengeyi bozma ve yeni caydırıcılık kuralları dayatma girişimine geçme kararı aldı. Doğrudan ve dolaylı savaş arasındaki sınırların ortadan kalkmasıyla, çatışma açık bir sınava dönüşerek derinliklere yönelik saldırılar, altyapıya baskı ve topyekûn bir patlamanın eşiğinde karşılıklı mesaj alışverişine dönüştü.
Tayland bandralı ‘Mayuree Naree’ adlı yük gemisi, Hürmüz Boğaz'nda duman bulutlarının içinde kaldı, 11 Mart 2026 (Reuters)
Saldırıların yoğunluğu nispeten azalmış olsa da tehlike hâlâ devam ediyor. Çünkü savaşı tetikleyen nedenler hâlâ geçerli, hatta daha da karmaşık hale gelmiş durumda. İran, davranışında köklü bir değişikliğe yol açacak bir kırılma noktasına henüz ulaşmazken ABD Başkanı Donald Trump, şartlı bir uzlaşıyı sağlamlaştırmakla baskıyı daha da artırmak arasında henüz karar vermiş değil. Bu sırada İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, çatışmanın sonuçlarını güç dengesini yeniden şekillendirecek kalıcı bir bölgesel gerçekliğe dönüştürmeye çalışıyor. Bu bir biriyle çelişen seçenekler arasında, şu soru açık kalıyor: Şu anda tanık olduğumuz şey savaşın sonu mu? Yoksa daha şiddetli bir turdan önce gelen kırılgan bir ateşkes mi?
Gerçek şu ki, kimse cevabı bilmiyor. Çünkü değişen sadece gerginliğin derecesi değil, çatışmanın doğası da.
Yeni bir Ortadoğu'nun zorla kurulduğu an
Çünkü bugün yaşananlar, ABD ile İran arasında geçici bir savaş değil, güç, nüfuz ve sınırların müzakere masasında yer almadığı, kartların ateş altında yeniden dağıtıldığı yeni bir Ortadoğu’nun zorla kurulduğu bir an. Bu savaş, sadece bir rejimi devirmek veya nükleer programı durdurmak için değil, aynı zamanda bölgenin gelecekteki kurallarını kimin yazacağını belirlemek için de yapılıyor. Donald Trump ve arkasında Washington mı? Yoksa Tahran rejimi ve onun sistemi mi? Ya da savaşı kalıcı bir jeopolitik gerçekliğe dönüştürmeye çalışan Binyamin Netanyahu mu?
Öyleyse ABD ile İran arasındaki savaş, sadece Washington’ın nükleer veya balistik füze programını durdurmak istemesi ya da İsrail’in İran’ın askeri altyapısına karşı daha önce başlattığı saldırıyı tamamlamak istemesi nedeniyle çıkmadı. Daha ziyade bu, geçiş koridorlarını kimin kontrol edeceği, caydırıcılık hakkının kimde olacağı, güvenlik koşullarını kimin belirleyeceği, kimin bölgesel merkez olmasına izin verileceği ve kimin geri çekilmeye zorlanacağı sorularının yanıtı olan ve özünde bölgenin gelecekteki yapısını belirleyecek bir savaş.
Enerji devi Total şirketine ait, Lübnan ile İsrail arasındaki sınır sularında bulunan bir gaz arama tesisi, 16 Ağustos 2023 (AP)
Şimdiye kadar açıklanan gerçekler, geçtiğimiz 28 Şubat'ta başlayan savaşın, önceki müzakere sürecinin başarısız olmasının ardından ortaya çıktığını ve daha sonra ABD-İsrail ortak bir operasyona dönüştüğünü gösteriyor. Operasyon, İran'ın zenginleştirme, füze, denizcilik ve bölgesel silahlandırma ağları üzerindeki kapasitesini azaltmayı hedefliyor. Buna karşın Tahran, çatışmayı Hürmüz Boğazı'nı, enerji kaynaklarını ve Washington'ın bölgesel müttefiklerini tehdit edecek düzeye genişleterek yanıt verdi. Bu durum tek başına, savaşın zenginleştirme veya santrifüjler hakkında teknik bir mesele olmadığını, yeni Ortadoğu'nun mimarisini kimin yöneteceği konusunda stratejik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Savaşın en derin nedeni ise, her iki tarafın da yumuşak çevreleme döneminin sona erdiği konusunda karşılıklı bir kanaate varmış olmaları.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Washington ve Tel Aviv, İran’ı nükleer kapasite eşiğinde tutmanın, füze programını sürdürmesinin ve müttefiklerini ve vekillerini silahlandırma kabiliyetini korumasının, yeni bir Ortadoğu’nun İran’ın şantajı altında şekilleneceği anlamına geldiğini düşünüyor.
Öte yandan Tahran, ABD'nin baskılarının sadece davranış değişikliği sağlamaya yönelik bir girişim değil, İran'ı jeopolitik sınırları içine geri çekmek ve on yıllardır inşa ettiği güç kartlarını elinden almak için bir proje olduğunu düşünüyor. Bu yüzden savaşın patlak vermesinden önce İran'ın söylemi, ABD'nin İran'ı ‘yutmak’ ve kaynakları ile karar alma yetkisini geri almak istediği, sadece müzakere etmekle kalmayacağı yönünde açık ve net bir hal almıştı. Eski Dini Lider Ali Hamaney'in söylemine göre ABD'nin ‘İran'ı yutmak’ ve kaynakları ile karar alma yetkisini yeniden ele geçirmek istediği, sadece müzakere etmekle yetinmediği anlaşılıyor.
Dolayısıyla bu savaş iç içe geçmiş üç hedef çerçevesinde patlak verdi. ABD’nin doğrudan hedefi, İran’ın sağlam güç yapısını, füzelerini, deniz kuvvetlerini ve müttefiklerini silahlandırma kapasitesini kırmak ve İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemekti. İsrail'in daha geniş kapsamlı hedefi ise, Tahran'dan Akdeniz'e uzanan İran'ın ‘ateş kuşağı’ fikrini ortadan kaldırmak ya da en azından bunun birbirine bağlı bir sistem olarak işlev görme yeteneğini ortadan kaldırmaktı. Tamamen açıklanmayan hedef ise, bölgesel gücü yeniden dağıtarak Hürmüz'e alternatif koridorlar oluşturmak, petrol ve gazı Akdeniz'e bağlamak ve İsrail'i enerji, ulaşım ve güvenlik yapısına entegre etmekti. Bunlar savaş sonrası için sadece ertelenmiş fikirler değil, doğrudan sonuçlar.
Bu anlamda, Netanyahu'nun savaş sonrası, Arap Yarımadası'nın batısından geçerek Akdeniz'deki İsrail limanlarına ulaşan petrol ve doğal gaz boru hatlarını gündeme getirip, bunu ‘bu savaşın ardından gelecek gerçek bir değişim’ ve ‘darboğazların sonsuza kadar ortadan kalkması’ olarak nitelendirmesiyle açıkça ortaya çıktı.
Savaş nereye gidiyor?
Mevcut verilere göre savaş, hiçbir taraf için kesin ve net bir zaferle sonuçlanması beklenmiyor, daha ziyade birbiriyle iç içe geçmiş dört senaryodan birine doğru ilerliyor. Aracıların ağır şartlar altında bir ateşkes sağlamadaki başarılarına bağlı olarak, bu senaryolardan biri diğerine göre daha olası görünüyor. Şu anda en olası olan ilk yol, şartlı bir zorla uzlaşı, yani ateşkes. Fakat bu, uzlaşı değil, İran'ın nükleer ve füze programına kısıtlamalar getirilmesi ve bölgesel sükunetin Tahran'ın müttefikleri, özellikle de Lübnan meselesiyle bağlantılı hale getirilmesi anlamına geliyor.
Mevcut göstergeler bu yönde ilerliyor. Çünkü Washington görüşmelerin devam ettiğini vurguluyor ve görüşmeleri ‘verimli’ olarak nitelendiriyor. Öte yandan Tahran'dan gelen bilgiler, İran'ın ABD'nin önerisini hâlâ incelediğini ve kapıyı tamamen kapatmadığını, ancak daha geniş kapsamlı herhangi bir anlaşmaya Lübnan ve ‘direniş gruplarının’ dahil edilmesinde ısrarcı olduğunu gösteriyor.
Umman Körfezi ve Makran bölgesi (ortada), İran'ın güneyi ve Pakistan'ın güneybatısı ile Hürmüz Boğazı (solda) ve Umman'ın kuzey kıyısı (altta), 5 Şubat 2025 (AFP)
İkinci senaryo ise, İran rejimini hızla devirecek kapsamlı bir savaş ya da gerçek bir barış değil, kontrollü bir bölgesel yıpratma savaşı. Bu senaryoda, geçiş koridorları ve enerji kaynakları üzerinde sürekli gerginlik hakim olurken, Lübnan, Irak ve belki de Yemen üzerinde baskının devam etmesi öngörülüyor. Bu senaryo, ABD'nin bölgedeki askeri varlığını binlerce deniz piyadesi ve denizciyle güçlendirmesi ve Hürmüz Boğazı ve hatta Hark Adası'nı da içeren ek seçenekleri tartışması nedeniyle devam edecek, bu da tırmanma araçlarının hâlâ tam olarak mevcut olduğu anlamına gelir.
Öte yandan savaş şimdiye kadar İran'ın enerji, deniz ulaşımı ve petrol piyasaları üzerinde baskı uygulayarak tüm bölgenin maliyetini artırabileceğini gösterdi.
Üçüncü senaryo ise savaşın İran'dan Lübnan cephesine, bir nevi telafi alanı olarak yayılması. Bu da son derece ciddi bir olasılık. Zira İsrail, İran'la olan cephesini Hizbullah'a karşı yürüttüğü operasyonlardan açıkça ayırırken, Tahran ise herhangi bir ateşkesin Lübnan'ı da kapsaması konusunda ısrarcı. Bu uçurum son derece riskli. İran kendisine özel bir anlaşmayı kabul edip Lübnan için bir koruma şemsiyesi elde edemezse, Lübnan savaşın devamı için bir arena haline gelebilir. Tahran ise iki cepheyi birbirine bağlamakta ısrar ederse, tüm uzlaşı süreci sekteye uğrayabilir. Bu yüzden savaşın geleceğinin bir kısmı sadece Tahran ve Washington'da değil, aynı zamanda Beyrut ve Güney Lübnan'da da belirlenecek.
Burada dördüncü ve en belirsiz senaryo devreye giriyor. Bu senaryo, rejimin tamamen devrilmesine yol açmadan İran’da bir iç değişimin gerçekleşmesini öngörüyor. Washington ve bazı İsrail çevreleri, geniş çaplı bir saldırının iç çatlaklara ya da hatta liderlik değişikliğine yol açabileceğine bahis oynadılar ve Tahran’da bir dönüşüm yaratmak için ‘tarihi bir fırsat’ fikrini ortaya attılar. Ancak bu sadece bir olasılık. Hatta ABD’li çevrelerin tahminlerine göre alternatifin daha ılımlı değil, daha sert olabileceğine işaret ediyor. Dolayısıyla ‘rejimin devrilmesinden’ söz etmek, şimdiye kadar olgunlaşmış ve kesin bir sonuçtan çok, psikolojik savaşın bir parçası gibi görünüyor.
Bölgenin yeniden şekillenme anı geldi
Yukarıda belirtilenlere dayanarak, geçici bir uzlaşı ile sonuçlansa bile bu savaşın ardından bölgenin eskisi gibi olmayacağını söyleyebiliriz. Bunun ilk nedeni, çatışmanın eşiğinin yükselmiş olması; İran artık derinliklere yönelik saldırılara karşı korunaklı değil ve ABD ile İsrail artık dolaylı savaşla yetinmiyor. İkinci neden, ekonominin savaş doktrininin bir parçası haline gelmesi. Hürmüz Boğazı, enerji, geçiş koridorları, limanlar ve boru hatları hem müzakere hem de askeri hedeflere dönüştü. Üçüncü neden ise vekil meselesinin artık marjinal bir konu olmaktan çıkıp müzakerelerin merkezine taşınmış olması. İran'ın ateşkes ile Lübnan cephesi arasında açıkça kurduğu bağlantı da bunu kanıtlıyor.
Öyleyse bu savaş, herkesin bölgenin yeniden şekillenme anının geldiğini hissetmesi nedeniyle patlak verdi. ABD, İran'ın nüfuzunun azaldığı, caydırıcılık, geçiş koridorları ve entegrasyon denklemlerine daha fazla boyun eğen bir Ortadoğu istiyor. İsrail ise İran'ın deniz ablukası mantığının yerine Akdeniz'e açılan geçiş ağlarının kurulduğu bir Ortadoğu istiyor. Öte yandan İran, bu savaşa girdi, çünkü kaybının sadece müzakere pozisyonu değil, bölgedeki karar verici güç olarak konumunun kaybı olacağını biliyor. Dolayısıyla muhtemel savaşın sonucu gerçek bir barış değil, hiyerarşiyi yeniden düzenleyen bir uzlaşma olacak. İran daha zayıf, İsrail daha entegre, Körfez güvenlik açısından daha düzenli ve Lübnan, gelecekteki herhangi bir düzenlemede kendisine net bir yer edinemezse, hesaplaşmaların sahnesi olarak kullanılma tehdidiyle karşı karşıya olacak.
Burada temel bir soru öne çıkıyor: Yeni Ortadoğu nasıl bir şekil alacak? Açıklanmış haritalar var mı?
Açıklamalar ve tutumlar incelendiğinde, şu anda şekillenen ‘Yeni Ortadoğu’nun birbiriyle bağlantılı beş temele dayandığı görülüyor. Özetle, savaş sonrası bölge eskisi gibi olmayacak.
Yeni Ortadoğu, kâğıt üzerinde ilan edilmiş bir harita olarak değil, yeni bir nüfuz sistemi, koridorlar, ittifaklar ve çatışma kuralları olarak şekilleniyor. Bugün yaşananlar sadece sınırların ateşle yeniden çizilmesi değil, aynı zamanda sisteme kimin gireceği, kimin dışlanacağı, kimin bir arena haline geleceği ve kimin enerji, ticaret ve güvenlik için bir geçiş noktası olacağının yeniden düzenlenmesi.
Son aylardaki açıklamalar ve adımlar, bölgesel entegrasyonun genişletilmesinden, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi büyük koridorların canlandırılmasına, yani Hindistan, Ortadoğu ve Avrupa arasındaki ekonomik koridordan, Körfez'i Akdeniz'e bağlamaktan, İran ile herhangi bir sükunetin Lübnan'a bağlanmasına kadar uzanıyor ve bunların hepsi, çatışmanın artık sadece sahada değil, aynı zamanda bölgenin kendisinin şekli ve küresel ekonomi ve güvenlikteki işlevi üzerinde de olduğunu gösteriyor.
İran’ın resmi siyasi ve fikri söyleminde, ‘Büyük İsrail’ projesinin bir paravanı olarak ‘Yeni Ortadoğu’ tanımlaması öne çıkıyor. Bu tanımlamaya göre haritalar, Lübnan, Suriye, Ürdün, Irak ve Suudi Arabistan ile Sina Yarımadası’nın bazı bölgeleri dahil olmak üzere birçok Arap ülkesini kapsıyor. Netanyahu, Ortadoğu çevresinde veya içinde Asya, Afrika, Avrupa ve Arap dünyasından ülkeleri içeren bir ‘altılı’ ittifak kurmayı ve ittifakın Hindistan, Arap ve Afrika ülkeleri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) yanı sıra diğer Asya ülkelerini de kapsamasını öngörüyor.
Netanyahu'nun görüşüne göre bu ülkeler ‘radikal Şii ekseni ve yükselen radikal Sünni ekseninden farklı bir vizyonu paylaşıyor ve İsrail ile iş birliği büyük faydalar sağlayabilir’. Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin İsrail ziyaretinden önce yaptığı açıklamada Netanyahu, “Bu da elbette gücümüzü ve geleceğimizi de güvence altına alacaktır” ifadelerini kullandı.
Birbiriyle bağlantılı beş temel unsur ne?
1- Ortadoğu: Sloganlar değil, koridorlar
Artık yeni kriter sadece silaha sahip olmak değil, limanlara, boru hatlarına, elektrik hatlarına, kara geçitlerine ve lojistik merkezlerine sahip olmaktır. Bu yüzden IMEC, Ürdün, Suriye ve Lübnan’ın elektrik şebekeleriyle birbirine bağlanması ve Irak ile Türkiye’nin alternatif bir kara koridoru haline getirilmesi konuları yeniden gündeme geldi. Bölgenin sadece deniz geçitlerinin esiri kalmak yerine petrol ve gazın Akdeniz'e taşınması hakkında. Bu, yeni bölgenin, açık savaşlara batmış ülkeler değil, bağlantı kurulabilen ülkeleri faydalı kılan ekonomik ve güvenlik bağlantı ağları üzerine inşa edildiği anlamına geliyor.
2- Ortadoğu’da karmaşık caydırıcılık
İran ile yaşanan son savaş, bölgeyi ‘doğrudan saldırılar, askeri altyapının hedef alınması, limanlara ve boğazlara baskı uygulanmasının yanı sıra müttefiklere ve vekillere mesajlar gönderilmesi’ şeklindeki yeni bir caydırıcılık modeline itti. Bu modele Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidi ve enerji tesislerinin hedef alınacağına dair söylemler de eşlik ediyor. İran ve Lübnan'daki ateşkesin birbiriyle bağlantılı olması, gelecekteki herhangi bir düzenlemenin sadece diplomatik değil, aynı zamanda güvenlik ve askerî açıdan da olacağına işaret ediyor. Yani, bu yeni Ortadoğu'ya girmek isteyen herhangi bir ülke, ‘kendi topraklarını kontrol edebildiğini ve başkalarının savaşları için kalıcı bir platform haline gelmesine izin vermeyeceğini’ kanıtlamalı.
3-Seçici entegrasyonun Ortadoğu boyutu
Elbette bölgedeki tüm ülkeler aynı düzeyde dahil olmayacak. Zira önümüzdeki aşamanın merkezi sistemi olarak konumlandırılan bir çekirdek grup var, bazı ülkeler belirli şartlarla katılacak, bazıları ise bu çevrenin dışında ya da kenarında kalacak. Mevcut gidişata göre, muhtemel çekirdek Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, farklı derecelerde de Katar, Ürdün, Mısır, İsrail ve Türkiye'yi kapsıyor. Irak, Suriye ve Lübnan ise uyum sağlama kapasitelerine göre değişen roller üstlenecek. Bu çekirdeği birleştiren tek nokta güvenlik, enerji, geçiş koridorları ve yeniden inşa konuları. İran'a gelince, proje onu mevcut haliyle askeri bir genişleme gücü olarak dahil etme arzusu yerine onu ya evcilleştirmek ya da kontrol altına almak yahut daha az saldırgan ve daha içe dönük bir versiyona itmek istiyor. Hatta Körfez’deki son tutumları bile bu mantığı yansıtıyor. Öte yandan İran'ı hemen devirmek değil, davranışını değiştirmek ve savaş sonrası da aynı yıkım araçlarını elinde tutmasını engellemek isteniyor.
4- Ortadoğu’da koşullu yeniden inşa
Bu bakımdan, yeniden inşa meselesi sadece insani bir mesele değil, aynı zamanda zarar gören ülkeleri yeniden şekillendirmek için siyasi bir araç. Suriye’de yeniden inşanın maliyeti muazzam boyutta. Bu da finansmanı sağlayanların karşılığında siyasi ve güvenlik alanında bir bedel talep edeceği anlamına geliyor. Lübnan’da da durum aynı. Vaat edilen ekonomik toparlanma, reform, istikrar ve silahların toplatılmasına bağlı. Başka bir deyişle, finansman devleti, işlevini, silah sınırlarını ve dış ilişkilerini yeniden tanımlamanın bir aracı haline gelecek. Dolayısıyla Suriye ve Lübnan, yeni Ortadoğu'nun bir parçası olmaya aday. Ancak karar verici güçler olarak değil, belirli şartlarla yeniden yapılandırılacak iki saha olarak.
Vekil ağları sonrası Ortadoğu
Savaş sonrası en önemli dönüşüm, vekillerin maliyetinin çok artmış olması. Bölgeyi yirmi yılı aşkın bir süredir yöneten, yani sınır ötesi silahlı grupları kullanarak güç dengesini değiştirme fikri, bugün büyük bir darbe alıyor. Bunun nedeni, bu grupların tamamen ortadan kalkmış olması değil, eski ve mevcut halleriyle varlıklarını sürdürmelerinin, onları barındıran devletleri tehdit etmeye başlamasıydı. Dolayısıyla Lübnan'ın silahların egemenlik tekelini benimsemeye, Suriye'nin silahlı cepheleri ortadan kaldırmaya ve yeniden inşayı güvenlik önlemleriyle ilişkilendirmeye, Irak'ın ise milislerin cirit attığı bir sahneden çıkarların kesiştiği bir düğüm noktasına dönüşmeye başladığını görüyoruz.
Öyleyse buna, yeni Ortadoğu'nun özü, devlet-cephe yerine devlet-düğüm mantığı diyebiliriz. Bu Ortadoğu'ya dahil olacak ülkeler üç çember olarak ayrılabilir. Bunlardan birincisi Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, İsrail, Ürdün ve Mısır'ı içeren sert çember. Söz konusu ülkeler, para, coğrafya, barış, enerji veya geçiş anahtarlarını ellerinde tuttukları için herhangi bir yeni düzenin omurgasını oluşturuyor. Bazıları mali ağırlığa, bazıları geçiş noktalarına, bazıları Batı'nın güvenlik meşruiyetine, bazıları ise Asya ile Avrupa arasında belirleyici bir konuma sahip.
İşlevsel çevreye ise Türkiye ve Irak da dahil. Yeniden yapılanma süreci istikrar kazanırsa belki yeni Suriye de dahil olabilir. Bu çerçevede Türkiye, geçiş koridorları, bağlantı ve güvenlik alanında nüfuzu olan bir güç olarak; Irak, Körfez’i Türkiye ve Avrupa’ya bağlayan bir kara köprüsü olarak; Suriye ise geçiş noktası, yeniden inşa ve sınır kontrolü alanı olarak öne çıkıyor. Bu ülkeler siyasi açıdan tam olarak uyumlu olmasa da devam eden bölgesel proje için işlevsel olarak gerekli. Öte yandan, şartlı veya askıya alınmış çevre ise Lübnan, Suriye ve hatta İran'ı kapsıyor.
Lübnan, ancak bir çatışma platformundan, kontrol edilebilir ve ekonomik bağlara sahip bir devlet alanına dönüşürse bu sürece dahil olabilir. Suriye ise açık bir güvenlik meselesinden bir geçiş ve yeniden inşa devletine dönüşürse dahil olabilir. İran ise coğrafi olarak değil, ancak mevcut haliyle siyasi olarak dışlandı. Yeni düzen içinde herhangi bir varlığı, füze ve bölgesel projesini frenlemesine ve boğazları ve vekilleri kontrol etme mantığından normal bir devlet mantığına geçmesine bağlı olacak.
Peki gerçekte şekillenen ne?
Şu an şekillenense klasik anlamıyla tek bir ittifak değil, birbirinin üzerine oturan dört katman. Bunların birincisi, güvenlik katmanı. Ki bu katman, İran’ı kontrol altına almak, bileğini bükmek ve yeni caydırıcılık hatları oluşturmak üzerine kurulu. İkincisi, ticaret koridorları, alternatif enerji ve darboğaz noktalarına dayanan ekonomik katman. Üçüncüsü, daha dün birbirine zıt kamplarda yer alan ülkeler arasındaki entegrasyonu genişletmeye dayanan siyasi katman. Dördüncüsü ise Lübnan, Suriye ve Irak gibi ülkeleri gayri resmi silah, sınırlar ve ekonomi ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya zorlama temelindeki iç egemenlik katmanı. Tüm bu katmanlar bir araya geldiğinde, yeni Ortadoğu resmi bir bildiri olarak değil, bir gerçeklik olarak ortaya çıkacak.
Katı bir ayrıştırma süreci
Öyleyse, savaş sonrası bölgenin eskisi gibi olmayacağı açıktır. Bunun temel nedenleri arasında, savaşın tabuları yıkmış olması yer alıyor. Doğrudan çatışma, derinliklere vurma, hassas altyapıları hedef alma ve boğazları küresel enerjiye bağlama; tüm bunlar, bölgenin krizlerin sadece gevşek sınırlar ve vekiller aracılığıyla değil, devletler ve rejimler düzeyinde yönetildiği bir aşamaya girmesine neden oldu. Aynı şekilde ekonomi de güvenlik doktrininin bir parçası haline geldi. Limanlar, köprüler, elektrik ve doğal gaz hatları, boru hatları ve tedarik zincirleri artık kalkınma detayları değil, aynı zamanda askeri hedefler ve müzakere kozlarıdır. Dolayısıyla önümüzdeki aşamada galip gelen, sadece bombalama gücüne sahip olan değil, kendisini aşılmaz bir geçit olarak dayatan olacak.
Bunun yanı sıra, kırılgan devletler bir beka sınavıyla karşı karşıyalar. Ya devletin merkezini yeniden inşa edecekler ya da kalıcı çatışma alanları olarak tüketilecekler. Lübnan, savaş ile sükûnet, devlet ile paralel silah gücü arasında askıda kalırsa, bunun en açık örneğidir. Bu durumda, Lübnan'ın sadece koridorların dışında ve askeri haritaların içinde kalması yazılacak. Ancak, sınırlarını ve kararlarını kontrol eden bir devlet mantığına fiilen geçiş olursa, Lübnan, tükenmiş bir sahneden, Şam'ın yeniden yapılanmasında bir bağlantı noktasına dönüşebilir.
Sonuç olarak, şu anda şekillenen yeni Ortadoğu, ideal bir barış projesi değil, acımasız bir ayrım projesinden başka bir şey değil. Yani, faydalı devletler ile yük olan devletler arasında, koridorları açan devletler ile kapatan devletler arasında, savaş ve barış kararlarını tekelinde tutan devletler ile bunu iç ve dış vekillere bırakan devletler arasında, yeniden inşa, yatırım ve bağlantı kulübüne girecek devletler ile ateş sahnesi olarak kalacak devletler arasında bir ayrımdır.
Savaş öncesinde Ortadoğu, askıda kalan dengelerin Ortadoğu’suydu. Savaş sonrası ise para ve enerji, geçiş koridorları ve bağlantılar, caydırıcılık ve güvenlik gibi işlevsel eksenlerin Ortadoğu’su olmaya doğru ilerliyor. Bu yeni yapıda kendine yer bulamayanlar, bu yapının aktörleri olamayıp sadece üzerinde olayların yönetildiği sahalar olmakla yetinecekler.
Gerilimin tırmandığı süreçte diplomatik çabalar sürüyor... ABD kara operasyonuna hazırlanıyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5256447-gerilimin-t%C4%B1rmand%C4%B1%C4%9F%C4%B1-s%C3%BCre%C3%A7te-diplomatik-%C3%A7abalar-s%C3%BCr%C3%BCyor-abd-kara-operasyonuna
Gerilimin tırmandığı süreçte diplomatik çabalar sürüyor... ABD kara operasyonuna hazırlanıyor
Ortadoğu’daki savaş ikinci ayına girerken, ABD’li yetkililer Pentagon’un İran’da haftalar sürebilecek kara operasyonlarına hazırlandığını açıkladı.
Yetkililer, Washington Post gazetesine yaptıkları açıklamada, söz konusu operasyonların İran’a yönelik geniş çaplı bir işgale dönüşmeyeceğini, özel kuvvetler ve piyade birlikleri tarafından İran topraklarında gerçekleştirilecek sınırlı baskınlarla sınırlı kalabileceğini belirtti.
Bu gelişmeler yaşanırken, İran Devrim Muhafızları, ABD ve İsrail saldırılarının İran’da iki üniversiteyi hedef aldığını duyurmasının ardından Ortadoğu’daki Amerikan üniversitelerini hedef almakla tehdit etti. İsrail ordusu ise Tahran’da geçici olarak kurulan karargâhlar ile askeri üretim tesislerini hedef alan yeni bir hava saldırısı dalgası düzenlediğini açıkladı.
İsrail ordusu ayrıca, Yemen’den fırlatılan bir füzeyi engellediğini duyurdu. Bu saldırı, Husilerin çatışmalara dahil olmasının ardından son iki gün içinde gerçekleşen üçüncü saldırı olarak kaydedildi.
Diplomatik cephede ise Pakistan, bugün İslamabad’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanlarının katılımıyla dörtlü bir toplantıya ev sahipliği yapıyor. Görüşmelerin, Ortadoğu’daki savaşa siyasi çözüm bulunmasına yönelik çabaların bir parçası olduğu belirtiliyor.
Trump, ABD’nin Körfez'deki askeri varlığını güçlendiriyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5256426-trump-abd%E2%80%99nin-k%C3%B6rfezdeki-askeri-varl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1-g%C3%BC%C3%A7lendiriyor
Trump, ABD’nin Körfez'deki askeri varlığını güçlendiriyor
Sosyal medya platformu X
ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin Körfez bölgesindeki askeri varlığını güçlendirmeye başladı. Trump, bunun için bölgeye daha fazla savaş gemisi ve asker gönderiyor.
Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin Beyaz Saray'a yakınlığıyla bilinen ABD'li yetkililerden aktardığına göre ABD Savaş Bakanlığı’nın (Pentagon) Körfez'e yaklaşık 5 bin deniz piyadesi (Marines) ve daha önce konuşlandırılma emri verilen 82. Hava İndirme Tümeni'nden yaklaşık 2 bin paraşütçüye katılmak üzere Körfez'e 10 bin takviye askerin gönderilmesini değerlendiriyor.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yapılan açıklamaya göre 31. Deniz Piyade Keşif Birimi de yaklaşık 3 bin 500 denizci ve askeri taşıyan amfibi saldırı gemisi USS Tripoli ile Ortadoğu'ya ulaştı. Askeri takviye sadece amfibi kuvvetlerle sınırlı kalmadı. Üçüncü bir ABD uçak gemisi olan USS George H.W. Bush, Virginia eyaletindeki Norfolk'tan ayrıldıktan sonra Ortadoğu'ya doğru yola çıktı. Geminin bölgede halihazırda görev yapan diğer iki uçak gemisine katılması planlanıyor.
Askeri uzmanlar, bu büyüklükteki deniz piyadesi ve asker takviyesinin İran'a kapsamlı bir işgal başlatmak için yeterli olmadığını, ancak Hürmüz Boğazı'na yakın adaları hedef almak gibi stratejik öneme sahip sınırlı operasyonların yürütülmesine imkan verebileceğini düşünüyor. Savaşın başlamasından tam bir ay sonra İran, Husi kartını ABD ve İsrail ile süren savaşta kullanma kararı aldı. Husiler dün İsrail'e çok sayıda füze fırlattığını açıklarken, İsrail ise Yemen'den gelen bir füze ve insansız hava aracını (İHA) herhangi bir hasara yol açmadan önlediğini duyurdu.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة