Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı: Kissinger, bir barış konferansından yana değil… Mısırlılar, Sovyetlerin ‘istişare edilen tek taraf’ olmasını istemiyor

Toplantı tutanakları, ‘İsrail lobisinin’ etkilerine dair şikâyetleri ortaya koyuyor.

Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
TT

Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı: Kissinger, bir barış konferansından yana değil… Mısırlılar, Sovyetlerin ‘istişare edilen tek taraf’ olmasını istemiyor

Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)

Üzerlerindeki gizlilik kaldırılan Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler, Ekim Savaşı’nın sonuçlarını ele almak üzere dönemin Muhafazakâr Parti hükümeti ile ABD yönetimi arasında kurulan temaslara ışık tutuyor. Söz konusu belgelere göre eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, savaşın iki tarafına gönderilen silah yardımları konusunda ‘kendine hâkim olması’ için Sovyetler Birliği ile ‘gayri resmi bir anlaşmaya’ vardı. Kissinger’ın başlangıçtaki odak noktası ateşkes sağlamak olsa da İngilizler, Amerikalıların ve Sovyetlerin, bilhassa durumun son derece karışık olduğu Mısır cephesinde bu ateşkese bağlılığı kimin denetleyeceği üzerine düşünmediklerini fark etti.

Gizli tutanaklar, Kissinger’ın ‘taraftar’ olmadığı ateşkesi ve bir barış konferansı düzenleme çabalarını ele almış olsa da büyük oranda Ekim 1973 Savaşı sonrasında Batılı ülkelere uygulanan Arap petrolü yasağına ilişkindi. Nitekim bu yasak, İngilizlerin yakıt tüketimini makul hale getirmek için hazırlıklara başlamasını gerektiriyordu.

Yine belgelere göre Muhafazakâr hükümet, İngiliz basın organlarında İsrail’i destekleyen bir ‘lobiden’ şikâyetçiydi. Hükümet, Birleşik Krallık’taki Yahudi devleti destekçilerinin, Birleşik Krallık’ın Ortadoğu’daki çekişmeye yönelik tutumunu sanki Arap baskılarına boyun eğiyormuş gibi göstererek yanlış bir şekilde sunduğunu düşünüyordu. Ekim Savaşı sırasında iktidarda olan Edward Heath hükümetinin, İsrail’in bakış açısını eleştirmeden kabul etmenin hükümetin veya Birleşik Krallık’ın çıkarlarına fayda sağlamadığını ve politikaları sonucunda İngiliz ekonomisi zarar görürse Araplar karşısında bir ‘kurban’ olarak görülen İsrail’e yönelik halk desteğinin buharlaşacağını düşünmesi dikkate değer.  

23 Ekim 1973 Salı günü Edward Heath hükümetinin Downing Sokağı 10 Numara’da düzenlediği toplantının bir kısmında Arap-İsrail savaşı ele alındı. ‘Gizli’ olarak sınıflandırılan toplantı tutanağının içeriğine göre Dışişleri ve İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) Bakanı Sir Alec Douglas-Home, çalışma arkadaşlarına “önceki akşam Moskova ve Tel Aviv ziyaretinden sonra Washington’a dönerken Londra’da konaklayan ABD Dışişleri Bakanı Dr. Henry Kissinger ile görüştüğünü” söylüyor.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Bakan açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

Rusların ve Amerikalıların konuşmalarından, çabalarını bir ateşkes anlaşmasına odakladıkları için bu ateşkesi birinin denetlemesi gerektiği üzerine pek düşünmedikleri açıkça görülüyordu. Suriye cephesinde bir ateşkes sağlanması halinde, İsraillilerin Golan’daki gözle görülür kontrolü birbiriyle bağlantılı olduğu için bu ateşkesin sürdürülmesinde büyük bir pratik zorluk yaşanmayacaktır. Buna karşılık güney cephesinde durum çok karmaşık. Süveyş Kanalı’nın doğusundaki Mısırlı güçler, Batı’dan ikmal hatlarını kaybettiler. Dolayısıyla oradaki ateşkesin büyük oranda kırılgan olduğunu düşünmek gerek.

Tutanağa göre Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı, Dr. Kissinger’a, BM’deki ateşkes denetim mekanizmasının güçlendirilmesi ve bu ateşkesi denetlemek ve sahadaki zorlukların üstesinden gelinmesine yardımcı olmak için hemen kullanılması için BM Genel Sekreteri Dr. Kurt Waldheim’la bir düzenleme yapılması yönünde tavsiyede bulundu.

Kissinger’dan tavsiyeler

Toplantı tutanaklarında Dışişleri Bakanı’nın şu ifadeleri aktarılıyor:

“Dr. Kissinger, bir barış konferansı düzenlenmesini desteklemiyor gibi görünüyordu. O ve Rus liderler, ABD ile Sovyetler Birliği’nin müzakereleri ilerletmek için gerektiğinde müdahale etmesi kaydıyla, Araplarla İsraillilerin doğrudan müzakerelerde bir araya gelmelerini umuyor gibiydiler. Dr. Kissinger, her iki tarafta mevcut ruh haline işaret etti. Müzakereleri başlatma görevinin zor olacağının farkında olduğu açıktı. Dr. Kissinger, Sovyetler Birliği ile ABD’den silah tedariki konusunda biraz tereddüt göstermekle birlikte bu iki ülkenin kendilerine hâkim olma konusunda gayri resmi bir anlaşmaya varmış olabileceklerine dair izlenim verdi ve yakın gelecekte Rus silah akışında bir azalma görmeyi beklediğini ifade etti. Dr. Kissinger petrol tedariki konusunda ise Arap baskılarının bir sonucu olarak şantajı kabul etmeye hazır olmadığını söyledi. Bununla birlikte Avrupa’nın, ABD’den çok daha ciddi bir şekilde zarar görebileceğini de kabul etti. Onun tavsiyesi, petrol üreticisi olan Arap ülkelerine ve Mısır Cumhurbaşkanı Sedat’a, Avrupa ülkelerine yaptırımlar uygulamanın Arap davasına hizmet etmeyeceğini ifade eden uzlaşmacı bir mesaj göndermektir. Bu aynı zamanda ABD’nin iyiliksever çabaları olmadan Ortadoğu sorunu için adil bir çözüme ulaşmanın imkânsız olacağını da gösterecek. Başbakan Heath, Ortadoğu’daki duruma ilişkin kısa bir özet sunarak, ‘ABD ve Sovyet hükümetlerine başka fikirler sunmamız gerekecek. Dr. Waldheim’ın bir çözüm arayışına dahil olması lazım. BM’nin ateşkes denetim mekanizması, ateşkesi sürdürme çabasında tek acil yardım kaynağı olabilir. Biraz çatışma yaşandı bile. Eğer güçler yeniden konuşlandırılmazsa, Mısırlılar ve İsrailliler bundan ne kadar kaçınmak isteseler de çatışma tehlikeleri sürecektir. Bu mesele de müzakerelerin başlamasına bağlı olabilir.

Petrol yasağı ve İsrail lobisi

8 Kasım 1973’te yapılan başka bir kabine toplantısının tutanağının gizli bir ekine göre Heath hükümeti, Arap ülkelerinin ilan ettiği petrol yasağı ışığında, yakıt istasyonlarına petrol tedarikini makul seviyeye getirmeye başlamaya hazırlanıyordu.

Tutanak, Dışişleri Bakanı Douglas-Home’un şu sözlerini aktarıyor:

Dün (7 Kasım 1973) Kahire’de Cumhurbaşkanı Sedat ile ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger arasında yürütülen tartışmaların ilk raporlarına göre iki taraf, BM gözlemcilerinin denetimi altında Mısır Üçüncü Ordusu’nun yolunun açılması için düzenlemeler yapılması, mahkûm değişiminin gerçekleştirilmesi ve 10 ila 15 gün içerisinde bir barış konferansının başlaması konusunda anlaşmaya vardı. Dr. Kissinger’ın danışmanı Sayın Sisco, önerileri İsrail’e iletti. Dr. Kissinger, Washington’a gerçekleştirdiği son ziyaretinde inatçılık sergileyen ve kendisiyle bir ilerleme kaydedilemeyen İsrail Başbakanı Bayan Golda Mier’in bunu kabul edeceğini düşünüyor gibiydi.

scdferg
Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile İsrailli mevkidaşı 12 Kasım 1973’te Londra’da. (Getty)

Barış konferansının BM Genel Sekreteri Dr. Waldheim’ın, çatışan tarafların ve ABD ile Sovyetler Birliği’nin katılımıyla gerçekleşmesi hedefleniyordu. Mısırlıların, Sovyetler Birliği’nin istişare edilen tek taraf olmasını istemedikleri için daha geniş bir konferansı tercih ettiklerini öğrendik. Ancak daha sonraki bir zamanda gündeme getirilebilecek bir ihtimal olmakla birlikte, şu an bizim ve Fransızların konferansa katılmak için çaba göstermemiz hoş olmaz. ABD’nin İsraillilere ve Sovyetlerin Mısırlılara sağladığı savaş ekipmanı, nispeten düşük seviyelere geriledi. Bu zamana kadar iki tarafın da kaybettiği ekipmanlar muhtemelen yenilendi. Taraflardan hiçbiri bizden, tedarike yeniden başlamamızı talep etmiyor.”

Hollanda köprüsü

Tutanakta, Lancaster Dükalığı Şansölyesi Bakan John Davies’in (Avrupa Topluluğu İlişkilerinden Sorumlu Bakan) şu sözleri de aktarılıyor:

Bu hafta başında Brüksel’de düzenlenen Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Bakanlar Konseyi toplantısına Araplar ile İsrail arasındaki çatışma ve bu çatışmanın Avrupa’ya petrol tedariki üzerindeki etkileri meselesi damga vurdu. G9’un (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık) dışişleri bakanlarının açıklaması, medya tarafından kötü karşılanıp eleştiriye uğrasa da Avrupa Topluluğu’nun dayanışmasında önemli bir başarı olduğu gibi, Ortadoğu’daki çözüm arayışına da faydalı bir katkıdır. Birleşik Krallık ile Fransa, halihazırda Toplulukta sağlam bir konuma sahipler ve Arap ülkelerini Hollanda’ya petrol tedarikine yönelik ambargoyu hafifletmeye ikna etmek için çabalarını bu sağlam temele dayandırabilirler. Avrupa’da ciddi bir yakıt sıkıntısının yaşandığına dair henüz bir belirti olmasa da durum oldukça belirsiz. Genellikle Hollanda’ya ulaşan petrol tedarikinin yarısı, yeniden ihraç edilmek üzere Batı Almanya ve Belçika’ya yönlendiriliyor. Bu iki ülkenin hükümetleri, Hollanda’ya petrol tedarikinin kesilmeye devam etmesi halinde kamuoyunun Hollanda hükümetini ihracatı yasaklamaya zorlayabileceği ihtimalinden ötürü oldukça kaygılı. Bununla birlikte yaklaşık 10 gün daha kriz noktasına gelinmez gibi görünüyor.

Tartışmalarda, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) uyarınca (petrol tedarikindeki) paylaşım düzenlemelerine dair artık yeni bir düşüncenin ortaya konması gerekse de Hollanda hükümetinin, AET’deki ortaklarının, Arap ambargosuna meydan okuyarak ham petrol tedarikini Rotterdam’a yönlendirmeye yönelik herhangi bir girişiminin son derece tehlikeli olacağını gizliden kabul ettiğine dikkat çekildi.  

Şu an topluluğa üye ülkeler arasında petrol ürünlerinin doğal akışını durdurma girişiminde bulunulmaması iyi olacaktır. Bununla birlikte Avrupa Topluluğu’nun bu konudaki dayanışmasını bir kazanca çevirerek ve petrol silahının Avrupa’ya karşı siyasi olarak kullanılması konusunda Arap ülkelerini protesto ederek bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Üretici ülkelerin, fiyatlardaki son artışların ardından tüketici hükümetlerden herhangi bir koordineli tepki gelmemesinden ötürü şaşırdıkları ve de memnun oldukları bildirildi. Ancak bu yaptıklarının herhangi bir meydan okumayla karşılaşmayacağını düşünmelerine izin verilmemeli. Diğer taraftan taleplerimize karşılık olarak İran ve Suudi Arabistan hükümetlerinin, bu gelişmeleri, kaynaklarının Batılı ülkeler tarafından uzun süre sömürülmesi ışığında değerlendirdiklerini açıkça belirttikleri kaydedildi. AET’de varılan tutum, petrol üreticileri karşısında ortak bir yaklaşım geliştirilmesine imkân sağlayan sağlam bir temel sunsa da bu süreç zaman alacak. Unutulmamalı ki en az 1980’lerin başına, yani Kuzey Denizi’nden gelen petrol tedariki bizi büyük oranda kendimize yeter hale getirmeye başlayana kadar biz de Avrupa’nın geri kalanı gibi büyük oranda Ortadoğu’ya bağımlı olmaya devam edeceğiz. Her büyük petrol üreticisinin operasyonel kapasitesi, mevcut talebi karşılayacak maksimum kapasitedir. Arap ülkelerinin içinde bulundukları durum onlara sadece, bizi petrolü makul seviyelere getirmeye ve ithalatı sınırlamaya zorlayarak rahatsız etme imkânı değil, aynı zamanda sanayiyi felce uğratma ve ekonomimizde geniş bir hasara ve büyük bir işsizliğe neden olma imkânı da veriyor.”

Medya ve İsrail

Tutanağın devamında şu ifadelere yer veriliyor:

Bu arka plan ışığında Arap ülkelerinden gelen petrol tedarikine bağımlılık açısından içinde bulunduğumuz durumun, hükümet politikalarını halka sunarken zorlu soruları gündeme getirdiği dikkate alındı. Hükümetin, halkın İsrail’e olan sempatisini ve sürekliliği için duyduğu kaygıyı görmezden gelerek, Arap-İsrail çatışmasına ilişkin alçakça bir tutum benimsemek üzere Arap petrol üreticilerinin şantajlarına boyun eğdiğini öne süren anlatıya büyük oranda inanılıyor.

Ciddi anlamda İsrail’in etkisine açık olduğu görülen medya, meselenin sadece tek bir yanını sunarak, hükümetin devam eden çabalarını görmezden geldi. Söz konusu çabalar ilk kez Dışişleri Bakanı’nın Ekim 1970’te Harrogate’te, İsrail hükümetini, sınırlarını Arap toprakları üzerinde silah gücüyle hâkimiyet kurarak korumaya çalıştığı sürece Ortadoğu’da kalıcı bir çözüm olamayacağına ikna etmek için yaptığı bir konuşmada ifade edildi. Bununla birlikte Birleşik Krallık hükümeti hiçbir zaman İsrail’e, güvenliğini temin etmeden bu topraklardan kayıtsız şartsız geri çekilmesini tavsiye etmedi. Hükümetin bu meseledeki tutumunun, bu ülkedeki Yahudi toplumu tarafından da genel olarak kamuoyu tarafından da iyi değerlendirilmediği görüldü. Bu tutumu anlaşılır kılmak için hiçbir çabadan kaçınmamak gerekir. Bu amaç doğrultusunda kabine üyelerine, hükümeti bu politikayı benimseye iten gerçekleri ve hesapları da içerecek şekilde konuya dair yeterli bir açıklama yapılması fayda olacaktır.

İsrail’in güvenliği için hayati önem taşıyan çıkarların desteklenmesi ve devam eden Arap düşmanlığının mağduru olup, kurulduğundan bu yana devam eden saldırılara maruz kaldığı için bir dereceye kadar sempati görmesi gerekse de bu temelde İsraillilerin abartılı her eylemine destek vermek veya bu konudaki bakış açılarını eleştirmeden kabul etmek, onların hayati çıkarlarına da bizim çıkarlarımıza da pek fayda sağlamayacaktır. Aslında Araplar üzerinde etki sahibi olabilen Batılı ülkelerin var olması onların çıkarınadır. Buna rağmen bu ülkede İsrail davasını desteklemek için faaliyet yürüten büyük ve etkin bir lobi mevcut. Dengeli bir bakış açısına şahit olmak zor. Yahudi toplumunun ve diğerlerinin, İsrail’in barışçıl bir çözüm konusundaki uzlaşmazlığının petrol tedarikimizi engellemek suretiyle ekonomimize zarar vermesi halinde halkın İsrail’e duyduğu sempatinin hızlı bir şekilde buharlaşacağını anlaması lazım.”

Bakanlar için gerçeklere dair sunum

Tutanağa göre Başbakan, tartışmaları şu sözlerle sonlandırdı:

Hükümet, Ortadoğu’daki son gelişmelerin yanı sıra AET Bakanlar Konseyi toplantısının sonuçlarının bilgisini de aldı. Petrol tedarikimiz yakından takip ediliyor. Ekonomik Stratejiye Özel Bakanlar Komitesi, bu durumu günün ilerleyen saatlerinde gözden geçirecek. Halihazırda Arap üreticilerin niyetleri teyit ediliyor. Petrol şirketleriyle yoğun bir temas söz konusu. Bu ülkede petrol tüketimini kısıtlamaya yönelik acil durum hazırlıkları tamamlanmak üzere. Gerekmesi halinde üç haftalık bir süre içerisinde petrol kullanımı makul seviyeye getirilebilir. Petrol türevlerinin dağıtımına ilişkin karar, birkaç gün zarfında alınabilir. Kabine tartışmalarında gündeme getirilen daha geniş meselelerle ilgili olarak, hükümetin 1970’ten bu yana tutarlı bir şekilde sergilediği tutumunun geniş çapta anlaşılmadığı, hatta farklı bir şekilde sunulduğu yönünde endişeler dile getirildi. Bakanlar, hükümetin politikası ve bu politikayı belirleyen hesaplamalar için daha geniş bir halk takdirine erişmek amacıyla mevcut her fırsatı kullanmak istiyor. Bu yüzden Dışişleri ve İngiliz Milletler Topluluğu Bakanı’nın gerçekleri detaylı bir şekilde ortaya koyan ve bakan arkadaşlarına kamusal tartışmalarda izleyebilecekleri çizgiyi gösteren bir yazı dağıtması faydalı olacaktır. Bu yazı, silah tedariği konusundaki politikamıza dair bir rehberlik sunmalı ve ABD’nin İsrail’e destek sunma çabası çerçevesinde tesisleri kullanmasını engellediğimiz yönündeki eleştirilere bir cevap vermelidir.  Ticaret ve Sanayi Bakanı’nın, petrol tedariki konusundaki tutumumuza ilişkin bir yazı dağıtması ve bu yazıda Arap petrolüne ne ölçüde bağımlı olduğumuzu, aldığımız teminatları ve gerek bu ülkede gerekse diğer tüketici ülkelerde alınan ihtiyati uygulamaları açıklaması gerekir.”



İran'ın kırılma noktası: İsrail'in yeni doktrini ve caydırıcı Trump faktörü

 Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)
Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)
TT

İran'ın kırılma noktası: İsrail'in yeni doktrini ve caydırıcı Trump faktörü

 Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)
Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)

Michael Horowitz

İran yeni bir protesto dalgasıyla boğuşurken, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri kenardan izliyor. Kıvılcım, Tahran pazarındaki tüccarların yerel para biriminin çöküşüne karşı protestosuyla başladı ve ardından 26 ilde en az 220 noktaya yayıldı. Gösteriler 8 Ocak gecesi önemli ölçüde arttı.

Ancak bu anın önemi, yalnızca huzursuzluğun genişleyen kapsamından (İran geçmişte daha geniş ve daha dirençli ayaklanmalara tanık oldu) değil, aynı zamanda çevresindeki stratejik ortamdan da kaynaklanıyor. İran İslam Cumhuriyeti artık kökten farklı bir stratejik ortamın eşiğinde duruyor. “Direniş ekseni” olarak bilinen ileri savunma doktrini, büyük ölçüde etki denkleminden çıkarılmasına yol açan darbeler aldı. İran'ın hava savunması da İsrail ile 12 günlük savaş sırasında imha edildi. Bu endişelere ilave olarak, Trump geçen yıl İran nükleer tesislerini bombalayarak, İran ile doğrudan yüzleşmeye hazır olduğunu açıkça gösterdi. Ardından, Tahran'ın müttefiki Nicolás Maduro'yu Karakas'taki yatağından alıp devirerek, bu mesajı kesin bir hamleyle pekiştirdi.

Bu baskılar, İsrail'in stratejik düşüncesinde yaşanan derin bir değişim ile daha da yoğunlaşıyor. 7 Ekim 2023'ten bu yana İsrail, çevreleme ve gerilimi hesaplı bir şekilde tırmandırma ilkesine dayanan çatışmayı yönetme mantığını ve “savaşlar arası operasyon” doktrinini terk etti. Artık fiilen savaşlara girişiyor ve İsrail'in bakış açısına göre ulusal savunmanın kapsamı artık sınırlarının ötesine değil, rakiplerinin topraklarının kalbine kadar uzanıyor. İsrail artık burada bir silah deposunu imha etmek veya şurada bir nükleer bilim insanını öldürmek gibi taktiksel kazanımlar elde etmekle yetinmiyor. Artık daha iddialı bir hedefi var; bizzat İslam Cumhuriyeti'nin çöküşünü sağlayarak bölgesel düzeni yeniden şekillendirmek. İsrail, ekonomik çöküş, askeri aşağılanma ve bölgesel izolasyonun bitkin düşürdüğü İran rejiminin, tam olarak doğru zamanda ve doğru şekilde baskı uygulanırsa, çöküşün eşiğine getirilebileceğine inanıyor.

Kritik kitle meselesi

İran'daki mevcut protesto dalgası, önceki dalgalardan önemli bir unsurda farklılık gösteriyor; bu kez, rejimin temellerini sarsan açık bir kırılganlığın ortasında gerçekleşiyor. 2009, 2018 ve yine 2022-2023 yılları arasında protestocular, bölgesel saygınlığını koruyan ve etrafını bir güç havasıyla saran otoriteyle karşı karşıya gelmişlerdi. Ancak bugün, kamuoyu önünde aşağılanmış, askeri gücü gerilemiş ve bölgesel etkisi buharlaşmış bir hükümet ile karşı karşıyalar. Bu gerçeklik, her iki tarafın, protestocuların ve güvenlik aygıtının da hesaplarını yeniden şekillendiriyor.

İsrail, çevreleme ve gerilimi hesaplı bir şekilde artırma ilkesine dayanan çatışmayı yönetme mantığını ve “savaşlar arası operasyon” doktrinini terk etti. Artık fiilen savaşlara girişiyor ve İsrail'in bakış açısına göre ulusal savunmanın kapsamı artık sınırlarının ötesine değil, rakiplerinin topraklarının kalbine kadar uzanıyor

Soru şu: Rejimi devirmek için gerekli kritik kitleye ulaşıldı mı? 8 Ocak gecesine kadar, görüntülerde aynı anda sadece birkaç yüz, belki de birkaç bin protestocunun olduğu görüldüğünden, cevap muhtemelen hayırdı. Ancak Şah'ın oğlu Rıza Pehlevi'nin protesto çağrısının ardından 8 Ocak'ta durum kökten değişti. O gece, Tahran ve Meşhed de dahil olmak üzere büyük şehirlerde on binlerce insan, 2012’deki protestolardan, hatta 2009’da Yeşil Hareket’in liderlik ettiği ve milyonları harekete geçiren protestolardan bu yana eşi benzeri görülmemiş protestolarla sokaklara döküldü. Şimdi hareket rejime ölümcül tehdit oluşturabilecek bir dönüşüm geçiriyor gibi görünüyor.

Tehditlerle caydırma

Rıza Pehlevi'nin çağrısı, İslam Cumhuriyeti'ne karşı on yıllardır birikmiş öfkeyi harekete geçirmek için önemli bir katalizör olmuş olabilir, ancak bir diğer önemli faktörü -Başkan Trump'ı- göz ardı etmek analitik bir hata sayılır. Trump'ın İran'a yönelik kamuoyuna açık tehditleri, rejimin protestolara kararlı bir yanıt vermesini geciktirdi ve protestoculara Washington'un kenardan izlemekle yetinmeyeceği umudunu verdi. Bu sadece sembolik bir tehdit değildi; Trump, sözlerini eylemlerle desteklemeye hazır olduğunu gösterdi.

zxcvfgh
İran Dini Lideri Ali Hamaney'in Tahran'da öğrencilere hitap ederken çekilmiş ve ofisi tarafından yayınlanmış fotoğrafı, 3 Kasım 2025, (AFP)

Geçen yıl haziran ayındaki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, ABD Başkanı İran nükleer tesislerine yönelik saldırı ile İsrail'in savaşına katılmaya karar vermişti. Bu, Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle başlayan, Suriye'de Beşşar Esed'i hedef alan darbeyle devam eden ve Venezuela'da Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla sonuçlanan bir dizi kararın sadece bir halkasıydı.

Bu olaylar, Trump'ın savaş konusundaki isteksizliğinin, güç kullanma konusunda da isteksiz olduğu anlamına gelmediğini gösteriyor. Yönetimi, son Beyaz Saray yayınlarından birinde geçen “Deneyin ve sonuçlarını görün” ifadesinin gösterdiği gibi, Başkan’ın sözünün eri olduğunu teyit eden sağlam bir duruş sergiliyor. Bu ister bir güç gösterisi olarak görülsün ister görülmesin, bunun sadece boş bir manevra olmadığına ve başlı başına önemli olduğuna dair birçok kanıt bulunuyor.

Birinci anlaşma yapıcı” olarak Başkan Trump, gücü bir fetih ve işgal aracı yerine, düşmanın davranışını tam bir yenilgi yoluyla değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan güçlü bir baskı ve teşvik aracı olarak görüyor. Bu aracı, onu uzun vadeli taahhütlere takılıp kalmaktan koruyan, hızlı ve gösterişli bir şekilde kullanma eğiliminde.

Birinci anlaşma yapıcı” olarak Başkan Trump, gücü fetih ve işgal aracı olarak değil, düşmanın davranışını tam bir yenilgi yoluyla değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan güçlü bir baskı ve teşvik aracı olarak görüyor

Ancak bu yaklaşım, rejim değişikliği veya sürekli baskı, sürekli bir taahhüt gerektirdiğinden, İran meselesinde seçeneklerini daraltıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre yine de hayati öneme sahip güvenlik yapılarını hedef alan sınırlı sayıda ABD hava saldırısı, İslam Cumhuriyeti'nin protestoları bastırma gücünü zayıflatmak için yeterli olabilir. Dahası Trump'ın müdahale etme olasılığı bile baskıcı aygıtı telaşlandırabilir, gecikmelere, tereddütlere ve maliyetli yeniden konuşlandırmalara yol açabilir.

Trump'ın kesin bir karar vermek zorunda kalabileceği bir anın eşiğindeyiz. 8 ve 9 Ocak geceleri arasında artan şiddet, İranlı yetkililerin interneti kesmesine neden oldu ve birçok haber, telefon hatlarının da kesildiğini söylüyor; bu, yaklaşan şiddetli baskının bilindik bir işareti. Ülke içindeki muhalif platformlar, güvenlik güçleri tarafından gerçek mermi kullanımında keskin bir artış olduğunu bildirdi. Bu arada, Trump bir röportajda, protestocuların öldürülmesi durumunda İran'a çok sert bir şekilde karşılık vereceği uyarısını yineledi. Dolayısıyla bu tehditlerin pratik olarak test edileceği bir ana yaklaşıyoruz, çünkü yalnızca imalara dayalı caydırıcılık uzun süre devam edemez.

İsrail’in hesapları

Bu denklemdeki diğer aktör olan İsrail, durumu yakından izliyor. İran'ın zayıf noktasından yararlanma yaklaşımı, dikkatlice hazırlanmış bir araç karışımına dayanıyor. Aleni olarak diplomatik baskı, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun İranlı protestoculara destek açıklaması ve ofisinden yapılan, İran halkının mücadelesiyle dayanışma içinde olunduğunu teyit eden açıklamalar aracılığıyla uygulanıyor. Bu açıklamalar çeşitli amaçlara hizmet ediyor; içeriye protestocuların yalnız olmadıkları mesajını iletiyor, rejimi tedirgin ediyor ve ileride daha etkili adımların taşlarını döşüyor.

xzscdfrg
Sosyal medyada yayınlanan bir videodan alıntılanan bu karede, Tahran'da tırmanan hükümet karşıtı gösteriler arasında protestocular toplanıyor, 9 Ocak 2026 (Reuters)

İsrail'in müdahalesinin İslam Cumhuriyeti için işleri kolaylaştırdığını, protestoları baş düşmanı tarafından düzenlenen yabancı bir komplo olarak gösterme gerekçesi sunduğunu savunanlar olabilir. Ancak İsrail liderleri bu itirazı önemsiz görüyor, çünkü Tahran, İsrail'in tutumu ne olursa olsun aynı suçlamayı yöneltecektir. Bu aşamada, her iç karışıklık için Mossad'ı suçlamak artık yeni bir keşif değil, otomatik bir tepki haline geldi. Halkın öfkesinin yapay olduğunu iddia eden herkes ya saf ya da kendi dünya görüşüyle ​​örtüşen bir anlatıyı kasıtlı olarak desteklemektedir.

Soru şu: İsrail başka ne yapabilir? 12 günlük savaş sırasında İsrail, İran hava savunmasını devre dışı bırakmak ve İsrail'e balistik füze yağmuru başlatma kapasitesini sınırlamak için Mossad ajanlarını kullanarak İran içinde faaliyet gösterme gücünü gösterdi. Haziran savaşıyla birlikte, İran'ın hava savunma sistemleri büyük ölçüde imha edildi ve bu da İsrail'e gerektiğinde İran hava sahasında neredeyse her gün özgürce hareket etme kabiliyeti tanıyor. Bu gerçeklik, İsrail'e bir savaşı ateşleyebilecek doğrudan açık müdahale ile gelecekteki herhangi bir çatışmada rejimi zayıflatabilecek veya protestoları bastırma gücünü engelleyebilecek hesaplı, nokta saldırılar düzenleme arasında bir manevra alanı sağlıyor.

İsrail'in yeniden kazandığı hareket özgürlüğü, İran rejiminin kaderini kontrol edebileceği anlamına gelmiyor. İç durum büyük ölçüde, şu anda sokaklarda hayatlarını riske atan İranlıların kendileri tarafından belirlenecek. Tam ölçekli bir savaş, protestoları tırmandırmak yerine durdurabileceği için İsrail açısından zararlı olabilir. Herhangi bir devrimci atılımda önemli rol oynayabilecek birçok İranlı -özellikle kaybedecek çok şeyi olan muhafazakar orta sınıf- İsrail savaş uçakları tepelerinde uçmaya başlarsa ve ülke yeniden bombardımana maruz kalırsa harekete geçmekte tereddüt edebilir.

İsrail İran'a bir saldırı düzenleyebilir, ancak genellikle operasyonu kısa tutmayı tercih edecektir; zira amacı, kamuoyunu bayrak etrafında birleştirebilecek ve muhalefeti bastırabilecek daha geniş çaplı bir çatışmayı ateşlemek yerine güç dengesini revize etmek olacaktır. En başarılı olduğu nokta ise Başkan Trump'ın tehditlerini yerine getirmesini sağlamaktır. Nitekim geçmiş deneyimler, Trump yönetiminin en azından söylemsel olarak eylemsizlik yerine eylemi tercih ettiğini gösteriyor. Eğer İsrail, kısa süreli operasyonu rejime karşı daha uzun süreli bir baskıya dönüştürme tehdidi ile birlikte Trump yönetimini daha geniş kapsamlı bir dizi saldırı düzenlemeye ikna etmeyi başarırsa, bu seferki amaç sadece nükleer tehdidi etkisiz hale getirmek değil, rejimi devirmek de olabilir.


Somali, BAE ile yaptığı tüm anlaşmaları iptal etti

Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)
Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)
TT

Somali, BAE ile yaptığı tüm anlaşmaları iptal etti

Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)
Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)

Somali hükümeti, Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan anlaşmaların tamamını sonlandırdı. Bakanlar Kurulu’nun aldığı bu karar, federal ve bölgesel tüm yönetimleri ve bağlı devlet kurumlarını kapsıyor.

Somali Ulusal Haber Ajansı, söz konusu kararın Berbera, Bosaso ve Kismayo limanlarındaki tüm anlaşma ve iş birliklerini kapsadığını aktardı.

Bakanlar Kurulu, Somali Federal Hükümeti ile BAE Hükümeti arasında imzalanan ikili güvenlik ve savunma iş birliği anlaşmaları da dâhil olmak üzere tüm anlaşmaları iptal etti. Açıklamada, bu kararın “ülkenin egemenliğini, ulusal birliğini ve siyasi bağımsızlığını zayıflatan kötü niyetli adımlara ilişkin güçlü raporlar ve kanıtlar” doğrultusunda alındığı belirtildi.

Ajansın açıklamasında ayrıca, “Söz konusu tüm bu kötü niyetli adımlar; Somali’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Şartı, Afrika Birliği Şartı, İslam İşbirliği Teşkilatı Şartı ve Arap Birliği Şartı’nda yer alan egemenlik, iç işlerine karışmama ve anayasal düzene saygı ilkeleriyle açıkça çelişmektedir” ifadelerine yer verildi.


Arakçi ile Witkoff arasında temas… Trump çok sert seçenekleri değerlendiriyor

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Arakçi ile Witkoff arasında temas… Trump çok sert seçenekleri değerlendiriyor

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

ABD’li kaynaklar, ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un hafta başında İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’den bir telefon aldığını bildirdi. Aynı dönemde ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın “kırmızı çizgileri aştığını” söyleyerek, askerî seçenekler de dâhil olmak üzere “çok güçlü seçeneklerin” masada olduğunu açıkladı.

Trump, bugün (Pazartesi) sabahı yaptığı açıklamada, ordunun durumu son derece ciddiyetle izlediğini belirterek, çok sert seçeneklerin değerlendirildiğini ve uygun kararın alınacağını ifade etti. Beyaz Saray’dan bir yetkili de Trump’ın İran’a yönelik askerî bir saldırı seçeneğini ciddi biçimde değerlendirdiğini doğruladı.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığı habere göre kaynaklar, Arakçi ile Witkoff arasındaki temas, Tahran’ın tansiyonu düşürme ya da Trump’ın İran rejimini daha da zayıflatacak bir adım atmasından önce zaman kazanma girişimi olarak değerlendiriliyor. Kaynaklar, tarafların önümüzdeki günlerde olası bir görüşmeyi de ele aldığını söyledi.

Trump’ın salı sabahı, askerî liderler, yönetimin üst düzey isimleri ve Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilileriyle bir araya gelmesi bekleniyor. Görüşmede; askerî saldırılar, siber silahların kullanımı, yaptırımların sertleştirilmesi ve protestocuların ihtiyaçlarını desteklemeye yönelik seçenekler masaya yatırılacak. Toplantıya Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Ulusal Güvenlik Danışmanı, Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Kane de katılacak.

ABD yönetimi, protestolara destek vermekle bölgesel bir savaştan kaçınmak arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor. Uzmanlar, tırmanmanın geniş çaplı bir bölgesel kaosa yol açabileceği endişesiyle askerî olmayan seçenekleri tercih ediyor. Değerlendirmelere göre Trump, kararını saatler içinde verebilir; bu da kritik bir karar için geri sayımın başladığı anlamına geliyor.

ABD’li yetkililer, Witkoff ile Arakçi arasındaki mesajlaşmanın geçen yıl yapılan nükleer görüşmeler sırasında başladığını ve ABD’nin haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri vurmasının ardından da sürdüğünü belirtti. Tarafların, ekim ayına kadar olası müzakereler konusunda temas hâlinde kaldığı ifade edildi.