Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı: Kissinger, bir barış konferansından yana değil… Mısırlılar, Sovyetlerin ‘istişare edilen tek taraf’ olmasını istemiyor

Toplantı tutanakları, ‘İsrail lobisinin’ etkilerine dair şikâyetleri ortaya koyuyor.

Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
TT

Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı: Kissinger, bir barış konferansından yana değil… Mısırlılar, Sovyetlerin ‘istişare edilen tek taraf’ olmasını istemiyor

Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)

Üzerlerindeki gizlilik kaldırılan Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler, Ekim Savaşı’nın sonuçlarını ele almak üzere dönemin Muhafazakâr Parti hükümeti ile ABD yönetimi arasında kurulan temaslara ışık tutuyor. Söz konusu belgelere göre eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, savaşın iki tarafına gönderilen silah yardımları konusunda ‘kendine hâkim olması’ için Sovyetler Birliği ile ‘gayri resmi bir anlaşmaya’ vardı. Kissinger’ın başlangıçtaki odak noktası ateşkes sağlamak olsa da İngilizler, Amerikalıların ve Sovyetlerin, bilhassa durumun son derece karışık olduğu Mısır cephesinde bu ateşkese bağlılığı kimin denetleyeceği üzerine düşünmediklerini fark etti.

Gizli tutanaklar, Kissinger’ın ‘taraftar’ olmadığı ateşkesi ve bir barış konferansı düzenleme çabalarını ele almış olsa da büyük oranda Ekim 1973 Savaşı sonrasında Batılı ülkelere uygulanan Arap petrolü yasağına ilişkindi. Nitekim bu yasak, İngilizlerin yakıt tüketimini makul hale getirmek için hazırlıklara başlamasını gerektiriyordu.

Yine belgelere göre Muhafazakâr hükümet, İngiliz basın organlarında İsrail’i destekleyen bir ‘lobiden’ şikâyetçiydi. Hükümet, Birleşik Krallık’taki Yahudi devleti destekçilerinin, Birleşik Krallık’ın Ortadoğu’daki çekişmeye yönelik tutumunu sanki Arap baskılarına boyun eğiyormuş gibi göstererek yanlış bir şekilde sunduğunu düşünüyordu. Ekim Savaşı sırasında iktidarda olan Edward Heath hükümetinin, İsrail’in bakış açısını eleştirmeden kabul etmenin hükümetin veya Birleşik Krallık’ın çıkarlarına fayda sağlamadığını ve politikaları sonucunda İngiliz ekonomisi zarar görürse Araplar karşısında bir ‘kurban’ olarak görülen İsrail’e yönelik halk desteğinin buharlaşacağını düşünmesi dikkate değer.  

23 Ekim 1973 Salı günü Edward Heath hükümetinin Downing Sokağı 10 Numara’da düzenlediği toplantının bir kısmında Arap-İsrail savaşı ele alındı. ‘Gizli’ olarak sınıflandırılan toplantı tutanağının içeriğine göre Dışişleri ve İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) Bakanı Sir Alec Douglas-Home, çalışma arkadaşlarına “önceki akşam Moskova ve Tel Aviv ziyaretinden sonra Washington’a dönerken Londra’da konaklayan ABD Dışişleri Bakanı Dr. Henry Kissinger ile görüştüğünü” söylüyor.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Bakan açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

Rusların ve Amerikalıların konuşmalarından, çabalarını bir ateşkes anlaşmasına odakladıkları için bu ateşkesi birinin denetlemesi gerektiği üzerine pek düşünmedikleri açıkça görülüyordu. Suriye cephesinde bir ateşkes sağlanması halinde, İsraillilerin Golan’daki gözle görülür kontrolü birbiriyle bağlantılı olduğu için bu ateşkesin sürdürülmesinde büyük bir pratik zorluk yaşanmayacaktır. Buna karşılık güney cephesinde durum çok karmaşık. Süveyş Kanalı’nın doğusundaki Mısırlı güçler, Batı’dan ikmal hatlarını kaybettiler. Dolayısıyla oradaki ateşkesin büyük oranda kırılgan olduğunu düşünmek gerek.

Tutanağa göre Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı, Dr. Kissinger’a, BM’deki ateşkes denetim mekanizmasının güçlendirilmesi ve bu ateşkesi denetlemek ve sahadaki zorlukların üstesinden gelinmesine yardımcı olmak için hemen kullanılması için BM Genel Sekreteri Dr. Kurt Waldheim’la bir düzenleme yapılması yönünde tavsiyede bulundu.

Kissinger’dan tavsiyeler

Toplantı tutanaklarında Dışişleri Bakanı’nın şu ifadeleri aktarılıyor:

“Dr. Kissinger, bir barış konferansı düzenlenmesini desteklemiyor gibi görünüyordu. O ve Rus liderler, ABD ile Sovyetler Birliği’nin müzakereleri ilerletmek için gerektiğinde müdahale etmesi kaydıyla, Araplarla İsraillilerin doğrudan müzakerelerde bir araya gelmelerini umuyor gibiydiler. Dr. Kissinger, her iki tarafta mevcut ruh haline işaret etti. Müzakereleri başlatma görevinin zor olacağının farkında olduğu açıktı. Dr. Kissinger, Sovyetler Birliği ile ABD’den silah tedariki konusunda biraz tereddüt göstermekle birlikte bu iki ülkenin kendilerine hâkim olma konusunda gayri resmi bir anlaşmaya varmış olabileceklerine dair izlenim verdi ve yakın gelecekte Rus silah akışında bir azalma görmeyi beklediğini ifade etti. Dr. Kissinger petrol tedariki konusunda ise Arap baskılarının bir sonucu olarak şantajı kabul etmeye hazır olmadığını söyledi. Bununla birlikte Avrupa’nın, ABD’den çok daha ciddi bir şekilde zarar görebileceğini de kabul etti. Onun tavsiyesi, petrol üreticisi olan Arap ülkelerine ve Mısır Cumhurbaşkanı Sedat’a, Avrupa ülkelerine yaptırımlar uygulamanın Arap davasına hizmet etmeyeceğini ifade eden uzlaşmacı bir mesaj göndermektir. Bu aynı zamanda ABD’nin iyiliksever çabaları olmadan Ortadoğu sorunu için adil bir çözüme ulaşmanın imkânsız olacağını da gösterecek. Başbakan Heath, Ortadoğu’daki duruma ilişkin kısa bir özet sunarak, ‘ABD ve Sovyet hükümetlerine başka fikirler sunmamız gerekecek. Dr. Waldheim’ın bir çözüm arayışına dahil olması lazım. BM’nin ateşkes denetim mekanizması, ateşkesi sürdürme çabasında tek acil yardım kaynağı olabilir. Biraz çatışma yaşandı bile. Eğer güçler yeniden konuşlandırılmazsa, Mısırlılar ve İsrailliler bundan ne kadar kaçınmak isteseler de çatışma tehlikeleri sürecektir. Bu mesele de müzakerelerin başlamasına bağlı olabilir.

Petrol yasağı ve İsrail lobisi

8 Kasım 1973’te yapılan başka bir kabine toplantısının tutanağının gizli bir ekine göre Heath hükümeti, Arap ülkelerinin ilan ettiği petrol yasağı ışığında, yakıt istasyonlarına petrol tedarikini makul seviyeye getirmeye başlamaya hazırlanıyordu.

Tutanak, Dışişleri Bakanı Douglas-Home’un şu sözlerini aktarıyor:

Dün (7 Kasım 1973) Kahire’de Cumhurbaşkanı Sedat ile ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger arasında yürütülen tartışmaların ilk raporlarına göre iki taraf, BM gözlemcilerinin denetimi altında Mısır Üçüncü Ordusu’nun yolunun açılması için düzenlemeler yapılması, mahkûm değişiminin gerçekleştirilmesi ve 10 ila 15 gün içerisinde bir barış konferansının başlaması konusunda anlaşmaya vardı. Dr. Kissinger’ın danışmanı Sayın Sisco, önerileri İsrail’e iletti. Dr. Kissinger, Washington’a gerçekleştirdiği son ziyaretinde inatçılık sergileyen ve kendisiyle bir ilerleme kaydedilemeyen İsrail Başbakanı Bayan Golda Mier’in bunu kabul edeceğini düşünüyor gibiydi.

scdferg
Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile İsrailli mevkidaşı 12 Kasım 1973’te Londra’da. (Getty)

Barış konferansının BM Genel Sekreteri Dr. Waldheim’ın, çatışan tarafların ve ABD ile Sovyetler Birliği’nin katılımıyla gerçekleşmesi hedefleniyordu. Mısırlıların, Sovyetler Birliği’nin istişare edilen tek taraf olmasını istemedikleri için daha geniş bir konferansı tercih ettiklerini öğrendik. Ancak daha sonraki bir zamanda gündeme getirilebilecek bir ihtimal olmakla birlikte, şu an bizim ve Fransızların konferansa katılmak için çaba göstermemiz hoş olmaz. ABD’nin İsraillilere ve Sovyetlerin Mısırlılara sağladığı savaş ekipmanı, nispeten düşük seviyelere geriledi. Bu zamana kadar iki tarafın da kaybettiği ekipmanlar muhtemelen yenilendi. Taraflardan hiçbiri bizden, tedarike yeniden başlamamızı talep etmiyor.”

Hollanda köprüsü

Tutanakta, Lancaster Dükalığı Şansölyesi Bakan John Davies’in (Avrupa Topluluğu İlişkilerinden Sorumlu Bakan) şu sözleri de aktarılıyor:

Bu hafta başında Brüksel’de düzenlenen Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Bakanlar Konseyi toplantısına Araplar ile İsrail arasındaki çatışma ve bu çatışmanın Avrupa’ya petrol tedariki üzerindeki etkileri meselesi damga vurdu. G9’un (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık) dışişleri bakanlarının açıklaması, medya tarafından kötü karşılanıp eleştiriye uğrasa da Avrupa Topluluğu’nun dayanışmasında önemli bir başarı olduğu gibi, Ortadoğu’daki çözüm arayışına da faydalı bir katkıdır. Birleşik Krallık ile Fransa, halihazırda Toplulukta sağlam bir konuma sahipler ve Arap ülkelerini Hollanda’ya petrol tedarikine yönelik ambargoyu hafifletmeye ikna etmek için çabalarını bu sağlam temele dayandırabilirler. Avrupa’da ciddi bir yakıt sıkıntısının yaşandığına dair henüz bir belirti olmasa da durum oldukça belirsiz. Genellikle Hollanda’ya ulaşan petrol tedarikinin yarısı, yeniden ihraç edilmek üzere Batı Almanya ve Belçika’ya yönlendiriliyor. Bu iki ülkenin hükümetleri, Hollanda’ya petrol tedarikinin kesilmeye devam etmesi halinde kamuoyunun Hollanda hükümetini ihracatı yasaklamaya zorlayabileceği ihtimalinden ötürü oldukça kaygılı. Bununla birlikte yaklaşık 10 gün daha kriz noktasına gelinmez gibi görünüyor.

Tartışmalarda, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) uyarınca (petrol tedarikindeki) paylaşım düzenlemelerine dair artık yeni bir düşüncenin ortaya konması gerekse de Hollanda hükümetinin, AET’deki ortaklarının, Arap ambargosuna meydan okuyarak ham petrol tedarikini Rotterdam’a yönlendirmeye yönelik herhangi bir girişiminin son derece tehlikeli olacağını gizliden kabul ettiğine dikkat çekildi.  

Şu an topluluğa üye ülkeler arasında petrol ürünlerinin doğal akışını durdurma girişiminde bulunulmaması iyi olacaktır. Bununla birlikte Avrupa Topluluğu’nun bu konudaki dayanışmasını bir kazanca çevirerek ve petrol silahının Avrupa’ya karşı siyasi olarak kullanılması konusunda Arap ülkelerini protesto ederek bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Üretici ülkelerin, fiyatlardaki son artışların ardından tüketici hükümetlerden herhangi bir koordineli tepki gelmemesinden ötürü şaşırdıkları ve de memnun oldukları bildirildi. Ancak bu yaptıklarının herhangi bir meydan okumayla karşılaşmayacağını düşünmelerine izin verilmemeli. Diğer taraftan taleplerimize karşılık olarak İran ve Suudi Arabistan hükümetlerinin, bu gelişmeleri, kaynaklarının Batılı ülkeler tarafından uzun süre sömürülmesi ışığında değerlendirdiklerini açıkça belirttikleri kaydedildi. AET’de varılan tutum, petrol üreticileri karşısında ortak bir yaklaşım geliştirilmesine imkân sağlayan sağlam bir temel sunsa da bu süreç zaman alacak. Unutulmamalı ki en az 1980’lerin başına, yani Kuzey Denizi’nden gelen petrol tedariki bizi büyük oranda kendimize yeter hale getirmeye başlayana kadar biz de Avrupa’nın geri kalanı gibi büyük oranda Ortadoğu’ya bağımlı olmaya devam edeceğiz. Her büyük petrol üreticisinin operasyonel kapasitesi, mevcut talebi karşılayacak maksimum kapasitedir. Arap ülkelerinin içinde bulundukları durum onlara sadece, bizi petrolü makul seviyelere getirmeye ve ithalatı sınırlamaya zorlayarak rahatsız etme imkânı değil, aynı zamanda sanayiyi felce uğratma ve ekonomimizde geniş bir hasara ve büyük bir işsizliğe neden olma imkânı da veriyor.”

Medya ve İsrail

Tutanağın devamında şu ifadelere yer veriliyor:

Bu arka plan ışığında Arap ülkelerinden gelen petrol tedarikine bağımlılık açısından içinde bulunduğumuz durumun, hükümet politikalarını halka sunarken zorlu soruları gündeme getirdiği dikkate alındı. Hükümetin, halkın İsrail’e olan sempatisini ve sürekliliği için duyduğu kaygıyı görmezden gelerek, Arap-İsrail çatışmasına ilişkin alçakça bir tutum benimsemek üzere Arap petrol üreticilerinin şantajlarına boyun eğdiğini öne süren anlatıya büyük oranda inanılıyor.

Ciddi anlamda İsrail’in etkisine açık olduğu görülen medya, meselenin sadece tek bir yanını sunarak, hükümetin devam eden çabalarını görmezden geldi. Söz konusu çabalar ilk kez Dışişleri Bakanı’nın Ekim 1970’te Harrogate’te, İsrail hükümetini, sınırlarını Arap toprakları üzerinde silah gücüyle hâkimiyet kurarak korumaya çalıştığı sürece Ortadoğu’da kalıcı bir çözüm olamayacağına ikna etmek için yaptığı bir konuşmada ifade edildi. Bununla birlikte Birleşik Krallık hükümeti hiçbir zaman İsrail’e, güvenliğini temin etmeden bu topraklardan kayıtsız şartsız geri çekilmesini tavsiye etmedi. Hükümetin bu meseledeki tutumunun, bu ülkedeki Yahudi toplumu tarafından da genel olarak kamuoyu tarafından da iyi değerlendirilmediği görüldü. Bu tutumu anlaşılır kılmak için hiçbir çabadan kaçınmamak gerekir. Bu amaç doğrultusunda kabine üyelerine, hükümeti bu politikayı benimseye iten gerçekleri ve hesapları da içerecek şekilde konuya dair yeterli bir açıklama yapılması fayda olacaktır.

İsrail’in güvenliği için hayati önem taşıyan çıkarların desteklenmesi ve devam eden Arap düşmanlığının mağduru olup, kurulduğundan bu yana devam eden saldırılara maruz kaldığı için bir dereceye kadar sempati görmesi gerekse de bu temelde İsraillilerin abartılı her eylemine destek vermek veya bu konudaki bakış açılarını eleştirmeden kabul etmek, onların hayati çıkarlarına da bizim çıkarlarımıza da pek fayda sağlamayacaktır. Aslında Araplar üzerinde etki sahibi olabilen Batılı ülkelerin var olması onların çıkarınadır. Buna rağmen bu ülkede İsrail davasını desteklemek için faaliyet yürüten büyük ve etkin bir lobi mevcut. Dengeli bir bakış açısına şahit olmak zor. Yahudi toplumunun ve diğerlerinin, İsrail’in barışçıl bir çözüm konusundaki uzlaşmazlığının petrol tedarikimizi engellemek suretiyle ekonomimize zarar vermesi halinde halkın İsrail’e duyduğu sempatinin hızlı bir şekilde buharlaşacağını anlaması lazım.”

Bakanlar için gerçeklere dair sunum

Tutanağa göre Başbakan, tartışmaları şu sözlerle sonlandırdı:

Hükümet, Ortadoğu’daki son gelişmelerin yanı sıra AET Bakanlar Konseyi toplantısının sonuçlarının bilgisini de aldı. Petrol tedarikimiz yakından takip ediliyor. Ekonomik Stratejiye Özel Bakanlar Komitesi, bu durumu günün ilerleyen saatlerinde gözden geçirecek. Halihazırda Arap üreticilerin niyetleri teyit ediliyor. Petrol şirketleriyle yoğun bir temas söz konusu. Bu ülkede petrol tüketimini kısıtlamaya yönelik acil durum hazırlıkları tamamlanmak üzere. Gerekmesi halinde üç haftalık bir süre içerisinde petrol kullanımı makul seviyeye getirilebilir. Petrol türevlerinin dağıtımına ilişkin karar, birkaç gün zarfında alınabilir. Kabine tartışmalarında gündeme getirilen daha geniş meselelerle ilgili olarak, hükümetin 1970’ten bu yana tutarlı bir şekilde sergilediği tutumunun geniş çapta anlaşılmadığı, hatta farklı bir şekilde sunulduğu yönünde endişeler dile getirildi. Bakanlar, hükümetin politikası ve bu politikayı belirleyen hesaplamalar için daha geniş bir halk takdirine erişmek amacıyla mevcut her fırsatı kullanmak istiyor. Bu yüzden Dışişleri ve İngiliz Milletler Topluluğu Bakanı’nın gerçekleri detaylı bir şekilde ortaya koyan ve bakan arkadaşlarına kamusal tartışmalarda izleyebilecekleri çizgiyi gösteren bir yazı dağıtması faydalı olacaktır. Bu yazı, silah tedariği konusundaki politikamıza dair bir rehberlik sunmalı ve ABD’nin İsrail’e destek sunma çabası çerçevesinde tesisleri kullanmasını engellediğimiz yönündeki eleştirilere bir cevap vermelidir.  Ticaret ve Sanayi Bakanı’nın, petrol tedariki konusundaki tutumumuza ilişkin bir yazı dağıtması ve bu yazıda Arap petrolüne ne ölçüde bağımlı olduğumuzu, aldığımız teminatları ve gerek bu ülkede gerekse diğer tüketici ülkelerde alınan ihtiyati uygulamaları açıklaması gerekir.”



İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

TT

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran, İsrail ve ABD liderleri, Ortadoğu’daki savaşın bugün (Cuma) ikinci haftasını tamamlarken meydan okuyan açıklamalar yaparak, çatışmaların devam edeceği mesajını verdi. Savaş yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine yol açarken milyonlarca insanın günlük yaşamını altüst etti ve finans piyasalarında da dalgalanmalara neden oldu.

Dün (Perşembe) devlet televizyonunda bir spiker tarafından okunan ilk açıklamasında İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney, Hürmüz Boğazı’nın kapalı tutulacağını belirtti. İran Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen ve sertlik yanlısı çizgide olduğu ifade edilen Hamaney, “Hepinize şunu teyit ediyorum: Şehitlerimizin kanının intikamını almayı asla unutmayacağız” dedi. Hamaney’in açıklamayı neden bizzat yapmadığı ise netlik kazanmadı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarının başlamasından bu yana ilk basın toplantısını düzenledi. Netanyahu, soruları video bağlantısıyla yanıtladı; Hamaney’i öldürmeye yönelik örtülü bir tehditte bulundu ve saldırılar devam edeceğini belirtti.

Netanyahu, “Aldığımız önlemlerin ayrıntılarını açıklamayacağım. Rejimi devirmek için en uygun koşulları hazırlıyoruz. Ancak İran halkının rejimi devireceğini kesin olarak söyleyemem; çünkü rejimler içeriden yıkılır. Ama kesin olan şu ki biz buna yardımcı olabiliriz ve zaten yardımcı oluyoruz” ifadelerini kullandı.


Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
TT

Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper dün akşam Riyad’dan yaptığı açıklamada, ülkesi adına Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik İran kaynaklı tehlikeli saldırıları kınadığını belirtti.

Cooper, Ortadoğu’daki savaşın başlamasından 13 gün sonra bölgeye gerçekleştirdiği ilk bakanlık düzeyindeki ziyarette, ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki ortaklarını İran’ın tehlikeli saldırganlığına karşı destekleme çerçevesinde’ Riyad’da bulunduğunu açıkladı.

Cooper, Suudi mevkidaşı Prens Faysal bin Ferhan ile yaptığı görüşmede, ülkesi adına İran saldırılarından etkilenen devletlerle dayanışma içinde olduklarını vurguladı ve bölgeyi istikrar ve barışa yönlendirmek için tüm çabaların bir araya getirilmesi gerektiğini ifade etti.

rb
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, İran saldırılarından etkilenen ülkelerle ülkesinin dayanışma içinde olduğunu yineledi. (SPA)

Prens Faysal bin Ferhan, Bakan Yvette Cooper ile bölgesel gelişmeleri ve bunlara yönelik ortak çabaları görüştü; ayrıca iki ülke arasındaki stratejik ilişkiler ve ikili iş birliği alanları ele alındı.

Öte yandan Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, Riyad’da Cooper’ı kabul ederek, özellikle enerji alanında ikili iş birliği fırsatlarını ve gelecekteki sektör projelerini değerlendirdi; bu görüşmeler, iki hükümet arasında imzalanan iş birliği mutabakatı çerçevesinde gerçekleştirildi.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan açıklamada, Cooper’ın ziyaretinin ‘bölgede iş birliği yapılan ülkelerle iş birliği yollarını ele alarak, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan saldırılar ışığında petrol arzının devamlılığını sağlama’ amacını taşıdığı ifade edildi.

gtbngt
Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman dün Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (SPA)

Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Cooper ile yaptığı görüşmede, iki ülke arasında güvenlik alanındaki koordinasyon ve iş birliğini ele aldı. Taraflar ayrıca, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve bölgeyi hedef alan İran’ın ağır saldırılarını ortak bir şekilde kınadıklarını bildirdi.

Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, resmi X hesabı üzerinden paylaştığı mesajda, Suudi hükümetinin, ülkedeki güvenlik ve istikrar ortamında farklı uyruklardan vatandaş ve yabancıların güvenliğinin sağlanmasına özel önem verdiğini vurguladı.

Cooper da Körfez ülkelerine yönelik İran saldırılarını sert şekilde kınayarak, bu ülkelerin ‘İran rejiminin tehlikeli saldırılarına maruz kaldığını’ belirtti.

thtyh
Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper ile görüştü. (Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı)

Cooper, “Ortadoğu’daki durumun hâlâ son derece kırılgan olduğunu, herkesin bölgeye güvenlik ve istikrarı geri getirecek, İran’ın komşularına yönelik tehditlerini durduracak hızlı bir çözüm beklediğini” söyledi.

Cooper, Suudi Arabistan’ı ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki temel ortağı’ olarak nitelendirerek, ‘mevcut savaş ortamında petrol arzını ve enerji güvenliğini sağlamak için yakın iş birliğini’ vurguladı.

Birleşik Krallık ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin ve Suudi Arabistan’ın hava savunma kapasitelerinin gücünü vurgulayan Cooper ayrıca, Suudi Arabistan’a, Birleşik Krallık vatandaşlarının tahliyesine sağladığı destek için teşekkürlerini iletti.

fvfv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (DPA)

Diğer yandan Cooper, Riyad’a yaptığı ziyaret kapsamında Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ile de bir görüşme gerçekleştirdi.

Cooper, söz konusu görüşmede, İran’ın Körfez ülkelerine ve bölgeye yönelik devam eden saldırılarını ele aldı. Görüşmede, bu saldırılara karşı alınacak önlemler, bölgedeki güvenlik ve yabancıların emniyetinin sağlanması ile gerilim süreci ve bu kapsamda yürütülen çabalar değerlendirildi.


Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
TT

Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Yeni İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, İran halkına, bölgeye ve Amerika Birleşik Devletleri'ne seslendiği ilk mesajını verdi. Ülkenin üçüncü Dini Lideri olarak atanmasından bu yana ilk mesajı olmasına rağmen, İran politikasının temel yönlerini, sadece İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı mevcut savaş bağlamında değil, aynı zamanda gelecekteki yönüyle de açıklığa kavuşturdu. Bu, İran'ın vizyonunu bölgeye dayatmak için savaşı nasıl kullandığını açıklıyor.

 

Yeni Dini Liderin konuşması, İran halkına, bölge ülkelerine, “direniş ekseni”ne ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik mesajlar içeriyordu. Uzmanlar Meclisi'nin oylama sonuçlarını “devlet televizyonu aracılığıyla sizin de öğrendiğiniz anda” öğrendiğini vurguladı. İran rejimi, savaş zamanında İran'ın üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecini tamamlayabilme gücünü, direncini ve bütünlüğünü göstermek istediği için elbette onun seçilmesi bekleniyordu.

Mücteba'nın seçilmesinin birkaç nedeni var. Siyasi olarak babası tarafından yetiştirildi ve resmi bir pozisyonda olmasa da gölge bir figür olarak babasının danışmanı kabul ediliyordu. Ayrıca rejimin güvenlik, siyasi, askeri ve dini çevreleriyle güçlü bağları var; bu da onun, on yıllardır var olan ve sistem içindeki etkilerini korumakta çıkarı olan etki ağlarının bir parçası olduğu anlamına geliyor. Savaş koşulları nedeniyle, seçimi, İranlı siyasi gruplar ve akımlar arasında Velayet-i Fakih’e inansalar da var olan rekabet düşüncesini geri plana itti. Dış baskılar ve Kürtler ile Beluçlar gibi bazı azınlıkların ayrılıkçı girişimlerine dair korkular, bu gruplar arasında halef seçimi sürecini kontrol etme rekabetinin öne çıkmasını engelledi. Buna ilave olarak, ABD-İsrail savaşının, Velayet-i Fakih üzerine kurulu ve monarşiye karşı olan devrimci bir sistemle bağdaşmayan miras alma sürecini kolaylaştırdığı ileri sürülebilir.

Öte yandan, Mücteba Hamaney, “direniş ekseni”ne mensup olanlara minnettarlığını ifade etmeye önem verdi ve Husileri, Iraklıları ve Hizbullah'ı övdü. Bu, İran'ın Trump'ın Özel Temsilcisi ile müzakere etmeyi reddettiği İran stratejisinin bir parçası olarak bölgedeki silahlı grupların önemini destekliyor. İran, 40 yıldır iç krizlerden muzdarip kırılgan Arap devletleri içinde milis gruplar kurmaya yatırım yaptı. Ayrıca mevcut gruplarla ilişkiler kurdu ve bu grupları ulusal hükümetlerinden daha güçlü hale getiren bağımlılık ilişkileri yaratarak barış zamanında başarıyla kullandı. Savaş zamanlarındaysa İran, “arenalar birliği” stratejisini devreye sokarak, Lübnan, Yemen ve Irak'ta olduğu gibi, bölge ülkelerini İsrail'in misillemelerine karşı savunmasız hale getiren çeşitli saldırılar düzenliyor.

Ancak Mücteba'nın konuşmasının en önemli yönü, İranlı karar vericilerin hem askeri hem de siyasi, hem şimdi hem de gelecekte nasıl düşündüklerini ortaya koymasıdır. Körfez ülkeleriyle ilişkilere değinirken, İran'ın “her zaman bu ülkelerin tümüyle dostane ve yapıcı ilişkiler kurmaya istekli olduğunu ve olmaya devam ettiğini, fakat düşmanın, yıllardır bölge üzerindeki hegemonyasını pekiştirmek amacıyla bu ülkelerin bazılarında askeri ve mali üsler kurmuş olduğunu” vurguladı. Bu mantığa dayanarak, İran Amerikan varlığına karşı çıkarken, aynı zamanda bölgesel vekiller aracılığıyla bölge ülkeleri içinde kendi askeri ve mali varlığını kurmuştur. İran'ın, iç savaş sırasında verdiği desteğin bedelini ödemesi için Beşşar Esed'e önemli ölçüde baskı uyguladığı, bu sayede askeri varlığını sağlamlaştırdığı ve kendisine ekonomik ayrıcalıklar tanıyan anlaşmalar imzalaması için baskı yaptığı göz ardı edilemez.

Konuşmasında en önemli nokta, İran'ın ABD-İsrail saldırılarına ilk yanıtının Körfez ülkelerine yönelik saldırıları başlatmak ve bugüne kadar sivil ve ekonomik hedefleri vurmak olmasına rağmen, ülkesinin yalnızca Amerikan askeri üslerini hedef aldığı konusunda ısrar etmesiydi. Sivil ve ekonomik hedeflere saldırı, ülkesinin enerji fiyatlarını ve küresel ekonomiyi etkilemek ve herkes için savaşın maliyetini yükseltmek istediğine dair açık bir mesaj veriyor.

İran, son dört yılda Körfez ülkeleriyle kurmaya çalıştığı dostane ilişkileri kaybetti. Oysa Körfez ile iyileşen ilişkileri, bir yandan İran'ı bölgesel izolasyonundan kurtarırken, diğer yandan Körfez ülkelerini askeri müdahaleyi önlemek için ABD yönetimi ile arabuluculuk rolü oynamaya teşvik etmişti. Arap devletlerinin Donald Trump'ın ilk döneminde önerdiği “Arap NATO”su projesini reddetmiş olduğu da göz ardı edilemez. Bu nedenle, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları, Tahran'ın onarmak için önemli çaba sarf etmesi gereken ilişkilerde bir çatlağa ve güvensizliğe neden oldu. Ancak burada en önemli nokta, Mücteba'nın tavsiye olarak değerlendirdiği ve bölge ülkelerine yapılan ABD üslerinin kapatılması çağrısıdır; çünkü dediğine göre İran, bu üsleri hedef alma politikasını sürdürecektir. İran bu saldırılar ile bir emsal oluşturdu ve bunu bölgesel politikasının ayırt edici özelliği haline getirmek istiyor. Yani Körfez ülkelerine ve sivil, ekonomik ve petrol hedeflerine, ayrıca Ortadoğu'daki herhangi bir ABD varlığına saldırılar düzenleyerek, Körfez'in jandarması gibi davranıyor, ancak bunu zorla ve sert bir şekilde yapıyor.

İran'ın Körfez ülkelerini hedef almaya devam ederek, savaşı Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatmak için kullandığı kesindir. Bu nedenle, sadece Amerikan ve İsrail saldırılarına karşılık verip savaşı durdurmak için Körfez ülkelerine saldırmakla kalmıyor, aynı zamanda Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatıyor. İran açısından, Körfez bölgesindeki birincil tehdit kaynağı, bölgede ve İran'ın Afganistan, Irak ve Ortadoğu'daki sınırları boyunca yayılmış Amerikan varlığıdır. İran'ın kendisinin de bu Amerikan varlığından faydalanmış olduğuysa inkar edilemez, nitekim olmasaydı Kuveyt kolay kolay kurtarılamaz ve Irak oradan çıkarılamaz veya Irak'taki Saddam Hüseyin rejimi devrilmezdi.

Buna rağmen İran, bölgedeki Amerikan varlığını bir tehdit kaynağı olarak görüyor ve bölgesel güvenlikte kendisinin temel bir rol oynaması gerektiğine inanıyor. Ancak bu tutum, yalnızca bölgedeki Amerikan varlığı için geçerli değil. İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimine de karşı çıkıyor; bunun en açık örneği ise 1994 Şam Deklarasyonu'na karşı çıkmasıdır. Bu deklarasyona muhalefeti, İran'ın sadece Amerikan ve Batılı askeri güçlere değil, tüm yabancı güçlere, hatta Körfez ülkeleri dışındaki Arap devletleri de dahil olmak üzere herhangi bir gücün varlığına karşı çıkan tutumunun en önemli örneklerinden biriydi. 1991’deki Körfez Savaşı'ndan sonra Mısır ve Suriye, o dönemde savaştan kaynaklanan zorluklar ve tehditlerle başa çıkmak ve ekonomik iş birliğini geliştirmek için Arap devletleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında iş birliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla Şam Deklarasyonu'nu önermişti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, Tahran'ın, Arap veya Batılı olsun yabancı güçlerin varlığını reddetmesi, tek taraflı olarak baskın bir rol üstlenme arzusunu yansıtıyor.

İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimini reddediyor. O halde şu soru öne çıkıyor: İran, herhangi bir Amerikan veya İsrail tehdidiyle karşılaştığında komşuları için birincil tehdit kaynağı haline gelirken, bölgesel ve kolektif güvenliğin nasıl bir parçası olabilir? Dahası, jeopolitik konumunu küresel ekonomiye tehdit oluşturmak için kullanıyor. Bu nedenle, İran zihniyeti gerçek bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor.

Hamaney'in oğlu ayrıca Hürmüz Boğazı'nın pazarlık kozu olarak kullanılmaya devam edileceğini de vurguladı. Washington'un yeterli deneyime sahip olmadığı ve son derece kırılgan olacağı başka cephelerin açılmasıyla ilgili çalışmalar yapıldığını da belirtti. Bu cephelerin, savaşın devam etmesi halinde ve İran'ın çıkarlarına hizmet edecek şekilde aktif hale getirileceğini söyledi. Burada kastedilen Hürmüz Boğazı ve Babül Mendeb’tir. Şimdiye kadar, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğinin seçici bir biçimde engellenmesi, küresel petrol fiyatlarında artışa neden oldu ve küresel ekonomiyi etkiledi. İran, henüz kullanmadığı kartlara sahip olmakla tehdit ediyor ve bunların arasında Babül Mendeb Boğazı ve Husilerin seferber edilmesi de yer alıyor. Mücteba, küresel yankıların ve olası bir küresel krizin boyutunu tasvir etmeye çalışıyor. Burada İran, elinde olduğunu düşündüğü ve kademeli olarak kullanacağı kozlarını sergiliyor. Dahası savaşın başından beri İran'ın yanıtı rastgele değil, bölgenin askeri altyapısını hedef alan ve Körfez ülkelerini savaşın maliyetine ortak eden, aynı zamanda İsrail toplumu üzerinde psikolojik ve siyasi baskı uygulayan çok yönlü bir saldırıydı.

Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nın kapanması veya seyrüseferin tehdit edilmesi, küresel petrol fiyatlarında önemli bir yükselişe neden olacak ve Avrupa ile Asya ekonomilerine zarar verecektir. Benzer şekilde, Süveyş Kanalı'na giden gemilerin geçtiği Babül Mendeb Boğazı'ndaki herhangi bir kargaşa, Asya ve Avrupa arasındaki ticareti doğrudan etkileyecektir. Boğazın kapatılması, gemilerin Ümit Burnu'nu dolanmak zorunda kalmasına ve nakliye sürelerinin büyük ölçüde uzamasına neden olacaktır.

Kısacası, İran şu anda ateşkes istemiyor, bunun yerine seyrüseferi ve nakliyeyi sekteye uğratma gücünü kademeli olarak göstermeyi ve böylece küresel bir ekonomik krizi tetiklemeyi amaçlıyor. O zaman ateşkes, İran'ın stratejik kapasitesini tamamen kaybetmediği, güçlü bir konumda müzakere masasına oturmasını sağlayacak yeni bir stratejik denklemin kurulmasına bağlı olacaktır. Bu nedenle, İran, bölgedeki Amerikan varlığını tüketmek ve azami kayıplara neden olmak için savaşı uzatmayı hedefleyerek çatışmayı kademeli olarak tırmandırıyor. Bu da Amerikan kamuoyunu Ortadoğu'daki Amerikan varlıklarının tamamen çekilmesi için baskı yapmaya itecektir ki bu İran Devrimi'nden bu yana Körfez güvenliğine yönelik vizyonunun temel bir hedefidir. Bu amaçla İran, balistik füze saldırılarından deniz yollarına yönelik saldırılara kadar bir dizi aşamadan geçerek savaşı bölgesel bir askeri çatışmadan küresel bir ekonomik krize dönüştürüyor. Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatmasına gerek yok; tek bir petrol tankerine yapılacak saldırı, nakliye, denizcilik ve sigorta şirketlerinin petrol tankerlerini işletmeyi durdurmaları için yeterli olacaktır. Bu noktada İran, denizcilik rotalarının kontrolcüsü rolünü üstlenmeyi ve böylece baskıcı ve güçlü bir hegemonya kurmayı hedefliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.