Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı: Kissinger, bir barış konferansından yana değil… Mısırlılar, Sovyetlerin ‘istişare edilen tek taraf’ olmasını istemiyor

Toplantı tutanakları, ‘İsrail lobisinin’ etkilerine dair şikâyetleri ortaya koyuyor.

Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
TT

Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı: Kissinger, bir barış konferansından yana değil… Mısırlılar, Sovyetlerin ‘istişare edilen tek taraf’ olmasını istemiyor

Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)

Üzerlerindeki gizlilik kaldırılan Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler, Ekim Savaşı’nın sonuçlarını ele almak üzere dönemin Muhafazakâr Parti hükümeti ile ABD yönetimi arasında kurulan temaslara ışık tutuyor. Söz konusu belgelere göre eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, savaşın iki tarafına gönderilen silah yardımları konusunda ‘kendine hâkim olması’ için Sovyetler Birliği ile ‘gayri resmi bir anlaşmaya’ vardı. Kissinger’ın başlangıçtaki odak noktası ateşkes sağlamak olsa da İngilizler, Amerikalıların ve Sovyetlerin, bilhassa durumun son derece karışık olduğu Mısır cephesinde bu ateşkese bağlılığı kimin denetleyeceği üzerine düşünmediklerini fark etti.

Gizli tutanaklar, Kissinger’ın ‘taraftar’ olmadığı ateşkesi ve bir barış konferansı düzenleme çabalarını ele almış olsa da büyük oranda Ekim 1973 Savaşı sonrasında Batılı ülkelere uygulanan Arap petrolü yasağına ilişkindi. Nitekim bu yasak, İngilizlerin yakıt tüketimini makul hale getirmek için hazırlıklara başlamasını gerektiriyordu.

Yine belgelere göre Muhafazakâr hükümet, İngiliz basın organlarında İsrail’i destekleyen bir ‘lobiden’ şikâyetçiydi. Hükümet, Birleşik Krallık’taki Yahudi devleti destekçilerinin, Birleşik Krallık’ın Ortadoğu’daki çekişmeye yönelik tutumunu sanki Arap baskılarına boyun eğiyormuş gibi göstererek yanlış bir şekilde sunduğunu düşünüyordu. Ekim Savaşı sırasında iktidarda olan Edward Heath hükümetinin, İsrail’in bakış açısını eleştirmeden kabul etmenin hükümetin veya Birleşik Krallık’ın çıkarlarına fayda sağlamadığını ve politikaları sonucunda İngiliz ekonomisi zarar görürse Araplar karşısında bir ‘kurban’ olarak görülen İsrail’e yönelik halk desteğinin buharlaşacağını düşünmesi dikkate değer.  

23 Ekim 1973 Salı günü Edward Heath hükümetinin Downing Sokağı 10 Numara’da düzenlediği toplantının bir kısmında Arap-İsrail savaşı ele alındı. ‘Gizli’ olarak sınıflandırılan toplantı tutanağının içeriğine göre Dışişleri ve İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) Bakanı Sir Alec Douglas-Home, çalışma arkadaşlarına “önceki akşam Moskova ve Tel Aviv ziyaretinden sonra Washington’a dönerken Londra’da konaklayan ABD Dışişleri Bakanı Dr. Henry Kissinger ile görüştüğünü” söylüyor.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Bakan açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

Rusların ve Amerikalıların konuşmalarından, çabalarını bir ateşkes anlaşmasına odakladıkları için bu ateşkesi birinin denetlemesi gerektiği üzerine pek düşünmedikleri açıkça görülüyordu. Suriye cephesinde bir ateşkes sağlanması halinde, İsraillilerin Golan’daki gözle görülür kontrolü birbiriyle bağlantılı olduğu için bu ateşkesin sürdürülmesinde büyük bir pratik zorluk yaşanmayacaktır. Buna karşılık güney cephesinde durum çok karmaşık. Süveyş Kanalı’nın doğusundaki Mısırlı güçler, Batı’dan ikmal hatlarını kaybettiler. Dolayısıyla oradaki ateşkesin büyük oranda kırılgan olduğunu düşünmek gerek.

Tutanağa göre Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı, Dr. Kissinger’a, BM’deki ateşkes denetim mekanizmasının güçlendirilmesi ve bu ateşkesi denetlemek ve sahadaki zorlukların üstesinden gelinmesine yardımcı olmak için hemen kullanılması için BM Genel Sekreteri Dr. Kurt Waldheim’la bir düzenleme yapılması yönünde tavsiyede bulundu.

Kissinger’dan tavsiyeler

Toplantı tutanaklarında Dışişleri Bakanı’nın şu ifadeleri aktarılıyor:

“Dr. Kissinger, bir barış konferansı düzenlenmesini desteklemiyor gibi görünüyordu. O ve Rus liderler, ABD ile Sovyetler Birliği’nin müzakereleri ilerletmek için gerektiğinde müdahale etmesi kaydıyla, Araplarla İsraillilerin doğrudan müzakerelerde bir araya gelmelerini umuyor gibiydiler. Dr. Kissinger, her iki tarafta mevcut ruh haline işaret etti. Müzakereleri başlatma görevinin zor olacağının farkında olduğu açıktı. Dr. Kissinger, Sovyetler Birliği ile ABD’den silah tedariki konusunda biraz tereddüt göstermekle birlikte bu iki ülkenin kendilerine hâkim olma konusunda gayri resmi bir anlaşmaya varmış olabileceklerine dair izlenim verdi ve yakın gelecekte Rus silah akışında bir azalma görmeyi beklediğini ifade etti. Dr. Kissinger petrol tedariki konusunda ise Arap baskılarının bir sonucu olarak şantajı kabul etmeye hazır olmadığını söyledi. Bununla birlikte Avrupa’nın, ABD’den çok daha ciddi bir şekilde zarar görebileceğini de kabul etti. Onun tavsiyesi, petrol üreticisi olan Arap ülkelerine ve Mısır Cumhurbaşkanı Sedat’a, Avrupa ülkelerine yaptırımlar uygulamanın Arap davasına hizmet etmeyeceğini ifade eden uzlaşmacı bir mesaj göndermektir. Bu aynı zamanda ABD’nin iyiliksever çabaları olmadan Ortadoğu sorunu için adil bir çözüme ulaşmanın imkânsız olacağını da gösterecek. Başbakan Heath, Ortadoğu’daki duruma ilişkin kısa bir özet sunarak, ‘ABD ve Sovyet hükümetlerine başka fikirler sunmamız gerekecek. Dr. Waldheim’ın bir çözüm arayışına dahil olması lazım. BM’nin ateşkes denetim mekanizması, ateşkesi sürdürme çabasında tek acil yardım kaynağı olabilir. Biraz çatışma yaşandı bile. Eğer güçler yeniden konuşlandırılmazsa, Mısırlılar ve İsrailliler bundan ne kadar kaçınmak isteseler de çatışma tehlikeleri sürecektir. Bu mesele de müzakerelerin başlamasına bağlı olabilir.

Petrol yasağı ve İsrail lobisi

8 Kasım 1973’te yapılan başka bir kabine toplantısının tutanağının gizli bir ekine göre Heath hükümeti, Arap ülkelerinin ilan ettiği petrol yasağı ışığında, yakıt istasyonlarına petrol tedarikini makul seviyeye getirmeye başlamaya hazırlanıyordu.

Tutanak, Dışişleri Bakanı Douglas-Home’un şu sözlerini aktarıyor:

Dün (7 Kasım 1973) Kahire’de Cumhurbaşkanı Sedat ile ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger arasında yürütülen tartışmaların ilk raporlarına göre iki taraf, BM gözlemcilerinin denetimi altında Mısır Üçüncü Ordusu’nun yolunun açılması için düzenlemeler yapılması, mahkûm değişiminin gerçekleştirilmesi ve 10 ila 15 gün içerisinde bir barış konferansının başlaması konusunda anlaşmaya vardı. Dr. Kissinger’ın danışmanı Sayın Sisco, önerileri İsrail’e iletti. Dr. Kissinger, Washington’a gerçekleştirdiği son ziyaretinde inatçılık sergileyen ve kendisiyle bir ilerleme kaydedilemeyen İsrail Başbakanı Bayan Golda Mier’in bunu kabul edeceğini düşünüyor gibiydi.

scdferg
Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile İsrailli mevkidaşı 12 Kasım 1973’te Londra’da. (Getty)

Barış konferansının BM Genel Sekreteri Dr. Waldheim’ın, çatışan tarafların ve ABD ile Sovyetler Birliği’nin katılımıyla gerçekleşmesi hedefleniyordu. Mısırlıların, Sovyetler Birliği’nin istişare edilen tek taraf olmasını istemedikleri için daha geniş bir konferansı tercih ettiklerini öğrendik. Ancak daha sonraki bir zamanda gündeme getirilebilecek bir ihtimal olmakla birlikte, şu an bizim ve Fransızların konferansa katılmak için çaba göstermemiz hoş olmaz. ABD’nin İsraillilere ve Sovyetlerin Mısırlılara sağladığı savaş ekipmanı, nispeten düşük seviyelere geriledi. Bu zamana kadar iki tarafın da kaybettiği ekipmanlar muhtemelen yenilendi. Taraflardan hiçbiri bizden, tedarike yeniden başlamamızı talep etmiyor.”

Hollanda köprüsü

Tutanakta, Lancaster Dükalığı Şansölyesi Bakan John Davies’in (Avrupa Topluluğu İlişkilerinden Sorumlu Bakan) şu sözleri de aktarılıyor:

Bu hafta başında Brüksel’de düzenlenen Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Bakanlar Konseyi toplantısına Araplar ile İsrail arasındaki çatışma ve bu çatışmanın Avrupa’ya petrol tedariki üzerindeki etkileri meselesi damga vurdu. G9’un (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık) dışişleri bakanlarının açıklaması, medya tarafından kötü karşılanıp eleştiriye uğrasa da Avrupa Topluluğu’nun dayanışmasında önemli bir başarı olduğu gibi, Ortadoğu’daki çözüm arayışına da faydalı bir katkıdır. Birleşik Krallık ile Fransa, halihazırda Toplulukta sağlam bir konuma sahipler ve Arap ülkelerini Hollanda’ya petrol tedarikine yönelik ambargoyu hafifletmeye ikna etmek için çabalarını bu sağlam temele dayandırabilirler. Avrupa’da ciddi bir yakıt sıkıntısının yaşandığına dair henüz bir belirti olmasa da durum oldukça belirsiz. Genellikle Hollanda’ya ulaşan petrol tedarikinin yarısı, yeniden ihraç edilmek üzere Batı Almanya ve Belçika’ya yönlendiriliyor. Bu iki ülkenin hükümetleri, Hollanda’ya petrol tedarikinin kesilmeye devam etmesi halinde kamuoyunun Hollanda hükümetini ihracatı yasaklamaya zorlayabileceği ihtimalinden ötürü oldukça kaygılı. Bununla birlikte yaklaşık 10 gün daha kriz noktasına gelinmez gibi görünüyor.

Tartışmalarda, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) uyarınca (petrol tedarikindeki) paylaşım düzenlemelerine dair artık yeni bir düşüncenin ortaya konması gerekse de Hollanda hükümetinin, AET’deki ortaklarının, Arap ambargosuna meydan okuyarak ham petrol tedarikini Rotterdam’a yönlendirmeye yönelik herhangi bir girişiminin son derece tehlikeli olacağını gizliden kabul ettiğine dikkat çekildi.  

Şu an topluluğa üye ülkeler arasında petrol ürünlerinin doğal akışını durdurma girişiminde bulunulmaması iyi olacaktır. Bununla birlikte Avrupa Topluluğu’nun bu konudaki dayanışmasını bir kazanca çevirerek ve petrol silahının Avrupa’ya karşı siyasi olarak kullanılması konusunda Arap ülkelerini protesto ederek bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Üretici ülkelerin, fiyatlardaki son artışların ardından tüketici hükümetlerden herhangi bir koordineli tepki gelmemesinden ötürü şaşırdıkları ve de memnun oldukları bildirildi. Ancak bu yaptıklarının herhangi bir meydan okumayla karşılaşmayacağını düşünmelerine izin verilmemeli. Diğer taraftan taleplerimize karşılık olarak İran ve Suudi Arabistan hükümetlerinin, bu gelişmeleri, kaynaklarının Batılı ülkeler tarafından uzun süre sömürülmesi ışığında değerlendirdiklerini açıkça belirttikleri kaydedildi. AET’de varılan tutum, petrol üreticileri karşısında ortak bir yaklaşım geliştirilmesine imkân sağlayan sağlam bir temel sunsa da bu süreç zaman alacak. Unutulmamalı ki en az 1980’lerin başına, yani Kuzey Denizi’nden gelen petrol tedariki bizi büyük oranda kendimize yeter hale getirmeye başlayana kadar biz de Avrupa’nın geri kalanı gibi büyük oranda Ortadoğu’ya bağımlı olmaya devam edeceğiz. Her büyük petrol üreticisinin operasyonel kapasitesi, mevcut talebi karşılayacak maksimum kapasitedir. Arap ülkelerinin içinde bulundukları durum onlara sadece, bizi petrolü makul seviyelere getirmeye ve ithalatı sınırlamaya zorlayarak rahatsız etme imkânı değil, aynı zamanda sanayiyi felce uğratma ve ekonomimizde geniş bir hasara ve büyük bir işsizliğe neden olma imkânı da veriyor.”

Medya ve İsrail

Tutanağın devamında şu ifadelere yer veriliyor:

Bu arka plan ışığında Arap ülkelerinden gelen petrol tedarikine bağımlılık açısından içinde bulunduğumuz durumun, hükümet politikalarını halka sunarken zorlu soruları gündeme getirdiği dikkate alındı. Hükümetin, halkın İsrail’e olan sempatisini ve sürekliliği için duyduğu kaygıyı görmezden gelerek, Arap-İsrail çatışmasına ilişkin alçakça bir tutum benimsemek üzere Arap petrol üreticilerinin şantajlarına boyun eğdiğini öne süren anlatıya büyük oranda inanılıyor.

Ciddi anlamda İsrail’in etkisine açık olduğu görülen medya, meselenin sadece tek bir yanını sunarak, hükümetin devam eden çabalarını görmezden geldi. Söz konusu çabalar ilk kez Dışişleri Bakanı’nın Ekim 1970’te Harrogate’te, İsrail hükümetini, sınırlarını Arap toprakları üzerinde silah gücüyle hâkimiyet kurarak korumaya çalıştığı sürece Ortadoğu’da kalıcı bir çözüm olamayacağına ikna etmek için yaptığı bir konuşmada ifade edildi. Bununla birlikte Birleşik Krallık hükümeti hiçbir zaman İsrail’e, güvenliğini temin etmeden bu topraklardan kayıtsız şartsız geri çekilmesini tavsiye etmedi. Hükümetin bu meseledeki tutumunun, bu ülkedeki Yahudi toplumu tarafından da genel olarak kamuoyu tarafından da iyi değerlendirilmediği görüldü. Bu tutumu anlaşılır kılmak için hiçbir çabadan kaçınmamak gerekir. Bu amaç doğrultusunda kabine üyelerine, hükümeti bu politikayı benimseye iten gerçekleri ve hesapları da içerecek şekilde konuya dair yeterli bir açıklama yapılması fayda olacaktır.

İsrail’in güvenliği için hayati önem taşıyan çıkarların desteklenmesi ve devam eden Arap düşmanlığının mağduru olup, kurulduğundan bu yana devam eden saldırılara maruz kaldığı için bir dereceye kadar sempati görmesi gerekse de bu temelde İsraillilerin abartılı her eylemine destek vermek veya bu konudaki bakış açılarını eleştirmeden kabul etmek, onların hayati çıkarlarına da bizim çıkarlarımıza da pek fayda sağlamayacaktır. Aslında Araplar üzerinde etki sahibi olabilen Batılı ülkelerin var olması onların çıkarınadır. Buna rağmen bu ülkede İsrail davasını desteklemek için faaliyet yürüten büyük ve etkin bir lobi mevcut. Dengeli bir bakış açısına şahit olmak zor. Yahudi toplumunun ve diğerlerinin, İsrail’in barışçıl bir çözüm konusundaki uzlaşmazlığının petrol tedarikimizi engellemek suretiyle ekonomimize zarar vermesi halinde halkın İsrail’e duyduğu sempatinin hızlı bir şekilde buharlaşacağını anlaması lazım.”

Bakanlar için gerçeklere dair sunum

Tutanağa göre Başbakan, tartışmaları şu sözlerle sonlandırdı:

Hükümet, Ortadoğu’daki son gelişmelerin yanı sıra AET Bakanlar Konseyi toplantısının sonuçlarının bilgisini de aldı. Petrol tedarikimiz yakından takip ediliyor. Ekonomik Stratejiye Özel Bakanlar Komitesi, bu durumu günün ilerleyen saatlerinde gözden geçirecek. Halihazırda Arap üreticilerin niyetleri teyit ediliyor. Petrol şirketleriyle yoğun bir temas söz konusu. Bu ülkede petrol tüketimini kısıtlamaya yönelik acil durum hazırlıkları tamamlanmak üzere. Gerekmesi halinde üç haftalık bir süre içerisinde petrol kullanımı makul seviyeye getirilebilir. Petrol türevlerinin dağıtımına ilişkin karar, birkaç gün zarfında alınabilir. Kabine tartışmalarında gündeme getirilen daha geniş meselelerle ilgili olarak, hükümetin 1970’ten bu yana tutarlı bir şekilde sergilediği tutumunun geniş çapta anlaşılmadığı, hatta farklı bir şekilde sunulduğu yönünde endişeler dile getirildi. Bakanlar, hükümetin politikası ve bu politikayı belirleyen hesaplamalar için daha geniş bir halk takdirine erişmek amacıyla mevcut her fırsatı kullanmak istiyor. Bu yüzden Dışişleri ve İngiliz Milletler Topluluğu Bakanı’nın gerçekleri detaylı bir şekilde ortaya koyan ve bakan arkadaşlarına kamusal tartışmalarda izleyebilecekleri çizgiyi gösteren bir yazı dağıtması faydalı olacaktır. Bu yazı, silah tedariği konusundaki politikamıza dair bir rehberlik sunmalı ve ABD’nin İsrail’e destek sunma çabası çerçevesinde tesisleri kullanmasını engellediğimiz yönündeki eleştirilere bir cevap vermelidir.  Ticaret ve Sanayi Bakanı’nın, petrol tedariki konusundaki tutumumuza ilişkin bir yazı dağıtması ve bu yazıda Arap petrolüne ne ölçüde bağımlı olduğumuzu, aldığımız teminatları ve gerek bu ülkede gerekse diğer tüketici ülkelerde alınan ihtiyati uygulamaları açıklaması gerekir.”



Barış ne zaman istisna değil, kural haline gelecek?

Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
TT

Barış ne zaman istisna değil, kural haline gelecek?

Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)

Antoine el Hac

Uluslararası ilişkiler alanında, analistler arasında giderek yaygınlaşan bir görüşe göre dünya, yeni bir küresel sisteme girmiş bulunuyor. Bu yeni düzende, “hukukun gücü”nün yerini “gücün hukuku”nun aldığı ve yerleşik kurallara dayanan eski uluslararası sistemin etkisini yitirdiği ileri sürülüyor. Dolayısıyla uluslararası ilişkilerin artık uzlaşı ve çok taraflılık yerine güç ve nüfuz mantığıyla yürütüldüğü değerlendiriliyor. Mevcut sistem, farklı büyüklüklerdeki güç merkezlerinden oluşurken, aktörlerin eşitliğe dayalı uluslararası anlaşmalardan ziyade güç kullanımı yoluyla etki alanlarını ve ekonomik kaynaklarını genişletmeye yöneldiği görülüyor.

Herhangi bir katılımcı küresel düzenin birincil hedefinin, sürdürülebilir barışı sağlamak olduğu genel kabul görmektedir. Nitekim Baruch Spinoza barışı, güven, adalet ve iyi niyete dayanan erdem olarak tanımlarken; Albert Einstein barışın zorla değil, anlayış yoluyla sağlanabileceğini vurgulamıştır. Antik düşünürler Platon ve Aristoteles de benzer şekilde barışı toplumsal düzenin en yüksek hedeflerinden biri olarak görmüş; Mahatma Gandhi ise kalıcı barışın, zorluklar karşısında bile ancak adalet temelinde mümkün olacağını ifade etmiştir.

Bununla birlikte tarihsel deneyim, barışın çoğu zaman istisna olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanlık tarihinin yaklaşık 3 bin 500 ila 5 bin yıllık yazılı döneminde, büyük savaşların tamamen yaşanmadığı sürelerin toplamı 230 ila 268 yıl arasında kalmıştır. Bu da savaşsız dönemlerin, insanlık tarihinin yüzde 10’undan daha azına karşılık geldiğini göstermekte; dolayısıyla çatışmanın hem bireysel hem de kolektif düzeyde baskın bir olgu olduğunu düşündürmektedir.

Bu bağlamda “uluslararası sistem” ile “küresel düzen” arasında ayrım yapmak önem taşımaktadır. Uluslararası sistem, dünya siyasetinin işleyiş mekanizmalarını; aktörleri, güç dengelerini ve sınırlayıcı unsurları ifade ederken, küresel düzen daha çok siyasi, kurumsal ve kültürel bir inşa sürecini tanımlar. Bu düzen; müzakere, iş birliği ya da zorlayıcı süreçler sonucunda şekillenebilir. Nitekim I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzenler, galip ve mağlup ilişkileri üzerinden inşa edilmiştir. Bu açıdan küresel düzen sabit değil, aktörlerin bilinçli tercihleriyle şekillenen dinamik bir yapıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan küresel düzenin önemli kazanımlar sağladığı kabul edilmektedir. Büyük ölçekli savaş ihtimali azalmış, klasik imparatorluk yapıları sona ermiş, ekonomik refah artmış ve birçok devletin egemenliği güçlenmiştir. Bu süreçte Vestfalya Barışı ilkeleri de ulus-devlet sisteminin temelini oluşturmuştur. Ancak bu düzenin, günümüzde yaşanan derin dönüşümlere yeterince yanıt veremediği hususunda güçlü bir kanaat oluşmuştur. Bu durum, küresel ölçekte artan belirsizlik ve kriz algısını beslemekte; hatta nükleer riskler nedeniyle olası bir büyük savaş ihtimaline dair endişeleri artırmaktadır.

Son yıllarda küresel güç dengelerinde belirgin değişimler yaşanmaktadır. Özellikle BRICS ülkelerinin yükselişi, Batı merkezli sistemin tek başına belirleyici olma özelliğini zayıflatmaktadır. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik ve askeri güç unsurlarını değil, aynı zamanda düşünsel ve kültürel alanları da içermektedir. Batı dışı aktörlerin kendi kimliklerini vurgulaması ve alternatif kalkınma modelleri geliştirmesi bu sürecin önemli parçasıdır.

“Batı sonrası dönem” olarak da tanımlanan bu süreç hem Batı dünyası hem de yükselen güçler açısından ciddi sınamalar içermektedir. İklim değişikliği, siber güvenlik, göç, organize suçlar ve terörizm gibi küresel sorunlar, daha geniş uluslararası iş birliğini zorunlu kılmaktadır. Ancak büyük güçler arasındaki rekabet, özellikle ekonomik ve ticari alanlarda yaşanan gerilimler ve zaman zaman ortaya çıkan askeri karşılaşmalar, istikrarlı bir küresel denge kurulmasını zorlaştırmaktadır.

Ayrıca milliyetçilik ve popülist akımların yükselişi de uluslararası iş birliği açısından olumsuz bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Bu eğilimler, çoğu zaman uluslararası kurumlara olan güveni zayıflatarak, dar ulusal çıkarların ön plana çıkmasına yol açmaktadır. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre özellikle büyük güçler arasında rekabetin artması, küresel sistemdeki dağılmayı daha da derinleştirmektedir.

Bir diğer önemli mesele ise küresel değerler ile ulusal öncelikler arasında denge kurulmasıdır. Tek taraflı dayatmaların, kültürel ve siyasi çeşitliliği göz ardı etmesi nedeniyle sürdürülebilir olmadığı görülmektedir. Bu nedenle esnek, çok katmanlı ve ağ temelli diplomasi yöntemlerinin önemi giderek artmaktadır.

Sonuç olarak mevcut uluslararası sistem, çok boyutlu bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Yeni güçlerin yükselişi, Batı’nın göreli etkisinin azalması, artan çatışmalar ve küresel sorunlar bu dönüşümün temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Bu süreçte devletlerin ekonomik ve stratejik çıkarlarını koruma çabası ise belirleyici olmaktadır.

Gelecekte küresel sistemin nasıl şekilleneceği, büyük ölçüde uluslararası aktörlerin iş birliği kapasitesine ve değişime uyum sağlayabilme yeteneklerine bağlı olacaktır. Alternatif yaklaşımların ortaya çıkışı bir tehditten ziyade, çok kutuplu dünyayı anlamak açısından bir fırsat olarak görülebilir. Nitekim oluşmakta olan yeni düzen, gücün tek bir merkezde toplanmadığı daha karmaşık bir yapıya işaret etmektedir.

Bu doğrultuda daha çok katmanlı ve çeşitli yönetim modellerinin bir arada var olacağı bir küresel düzenin temelleri atılmaktadır. Ancak bu yeni yapının sağlıklı işleyebilmesi için mevcut kurumların güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarda reform ihtiyacı sıklıkla dile getirilmektedir. Sonuç olarak, daha adil, barışçıl ve sürdürülebilir bir dünya düzeninin inşası, farklılıkları yönetebilen ve iş birliğini teşvik edebilen ortak iradenin varlığına bağlıdır.


Trump döneminde sol görüşlü Amerikalılar daha fazla silahlanıyor

Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
TT

Trump döneminde sol görüşlü Amerikalılar daha fazla silahlanıyor

Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)

ABD’nin Richmond kentine yakın ormanlık bir alanda silah sesleri yankılanıyor. Aralarında Colin’in de bulunduğu çok sayıda Amerikalı burada ateşli silah kullanımı üzerine eğitim alıyor.

38 yaşındaki Colin’in elindeki yarı otomatik silah, hayatında sahip olduğu ilk silah. Colin, ABD Başkanı Donald Trump yönetimine dair endişeleri nedeniyle silah edinmeye yönelen sol eğilimli Amerikalılardan biri. Bu, ülkede silah sahipliğine ilişkin yerleşik algılardaki değişimi gösteriyor.

Tam adının açıklanmasını istemeyen Colin, “Hükümetimden, çevremdeki vatandaşlardan çok daha fazla tehdit hissediyorum” dedi. ABD’nin kuzeyindeki Minneapolis kentinde göçmenlere yönelik geniş çaplı bir operasyon sırasında federal görevliler tarafından vurularak öldürülen Renee Nicole Good ve Alex Pretti olaylarının kendisi için “bardağı taşıran son damla” olduğunu söyledi.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Colin yaptığı açıklamada, “Hükümet tarafından yetkilendirilmiş, adeta özel ordu gibi sokaklarda dolaşan, insanlara saldıran ve ateş açan bir güç var. Bu, bireyler arasındaki suçlardan çok daha korkutucu” değerlendirmesinde bulundu.

Eğitmen, kursiyerlere tabanca şarjörlerinin nasıl doldurulacağını açıklıyor (AFP).Eğitmen, kursiyerlere tabanca şarjörlerinin nasıl doldurulacağını açıklıyor (AFP).

Silah tartışması

ABD’de silah tartışması oldukça karmaşık ve derin siyasi boyutlar içeriyor.

Genellikle sağ eğilimli olan silah taşıma hakkı savunucuları, konuyu kişisel özgürlük meselesi olarak görürken, ABD Anayasası bu hakkı güvence altına alıyor. Liberaller ise kitlesel silahlı saldırıların yaşandığı ülkede daha sıkı silah denetimlerini savunuyorlar.

Öte yandan, suikast girişiminden sağ kurtulan eski Temsilciler Meclisi üyesi Gabrielle Giffords ve eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris gibi bazı önde gelen Demokrat isimler de silah sahibi olduklarını açıkça dile getirdi.

Colin ve eşi Dani, Silah satın aldıktan sonra sertifikalı tabanca eğitmeni Clara Elliott’ın kursuna katıldı. Elliott, 2024’te Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesinin ardından işlerinin “iki katına çıktığını” söyledi.

Kadınlara ve azınlıklara özel tasarlanan kursların büyük bölümü dolarken, eğitimler herkese açık olmaya devam ediyor. Kolunda Pamuk Prenses dövmesi bulunan Elliott, “Yoğunluk çok fazlaydı” dedi.

Yaklaşık 12 kişinin katıldığı eğitimlerde önce temel silah güvenliği anlatılıyor, ardından atış poligonunda uygulamalı eğitime geçiliyor. Katılımcıların çoğu daha önce hiç silah kullanmamış kişilerden oluşuyor.

Endişe ve hazırlık

28 yaşındaki Cassandra, “ABD’de çok sayıda endişe verici gelişme yaşanıyor. Bu yüzden bilgili ve hazırlıklı olmak iyi bir fikir gibi görünüyor” ifadesini kullandı.

Latin Amerika kökenli 30 yaşındaki Akemi ise “aşırı sağ şiddetinden” korktuğunu ve polisin koruyabileceğine güvenmediğini ifade etti. “Polisle mümkün olduğunca az temas etmek en iyisi” dedi.

ğitim tatbikatı sırasında silahlı çatışma çıktı (AFP)Eğitim tatbikatı sırasında silahlı çatışma (AFP)

Bu sırada bazı katılımcıların, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’na gönderme yapan hedeflere ateş ettiği görüldü.

Clara Elliott yalnız değil. “Liberal Gun Club” adlı ulusal örgüt, 2026’nın ilk iki ayında 3 bin yeni silah eğitimi başvurusu aldığını açıkladı. Bu sayı, 2025 yılının tamamındaki başvurulardan daha fazla.

Örgütün yöneticisi Ed Gardner, bu tür artışların genellikle büyük siyasi gelişmeler veya kitlesel silahlı saldırılar sonrasında görüldüğünü belirtti. Ancak geçmişten farklı olarak, yeni gelenlerin artık sadece kadınlar ve azınlıklarla sınırlı olmadığını; gençlerden yaşlılara, kırsaldan kentlere kadar geniş bir kesimi kapsadığını ifade etti.

David Yamane ise bu değişimin, insanların silah satın alma motivasyonlarındaki dönüşümden kaynaklandığını belirtti. Yamane, “İnsanlar, haklarını ellerinden alabilecek ya da başkalarını bu yönde cesaretlendirebilecek otoriter bir yönetim ihtimali konusunda endişe taşıyor” değerlendirmesinde bulundu.


Trump’ın Lübnan hakkındaki paylaşımı Netanyahu’yu şoke etti... Tel Aviv açıklama istedi

(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
TT

Trump’ın Lübnan hakkındaki paylaşımı Netanyahu’yu şoke etti... Tel Aviv açıklama istedi

(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı bir sosyal medya paylaşımı, İsrail’de şaşkınlık ve soru işaretlerine yol açtı. Paylaşımda, İsrail’in Lübnan’da hava saldırısı düzenlemesinin ‘yasaklandığının’ belirtilmesi üzerine, Tel Aviv yönetimi Beyaz Saray’dan açıklama talep etti.

Axios’un iki kaynağa dayandırdığı haberine göre, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve danışmanları, Trump’ın paylaşımı karşısında şaşkınlık yaşadı. Paylaşımın, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın perşembe günü yayımladığı İsrail-Lübnan ateşkes anlaşması metniyle çelişir nitelikte olduğu ifade edildi.

Haberde ayrıca, Trump’ın paylaşımında İsrail’e ‘uyulması zorunlu bir emir verildiği’ izlenimi oluşmasının, önceki ABD yönetimlerinde alışılmadık bir durum olduğuna dikkat çekildi. Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığına göre, Netanyahu’nun da söz konusu paylaşımı öğrendiğinde ciddi şaşkınlık ve endişe duyduğu belirtildi.

İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes anlaşması

Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail ile Lübnan’ın 10 gün süreli bir ateşkes anlaşmasına vardığını duyurmuştu.

Washington’un önceki günlerde yoğun çaba harcayarak şekillenmesine katkı sağladığı anlaşmaya göre İsrail, ‘planlanan, yakın veya devam eden saldırılara karşı her an meşru müdafaa kapsamında askeri operasyon düzenleme hakkını’ saklı tutuyor.

Axios’a göre ateşkes, Netanyahu açısından siyasi olarak son derece hassas bir konu olmayı sürdürüyor. Netanyahu hükümeti, gerekli görülmesi halinde Hizbullah’a yönelik saldırılar konusunda herhangi bir kısıtlamaya tabi olmadığını vurguluyor.

Öte yandan ateşkese rağmen, Lübnan’ın güneyi bugün de İsrail saldırılarının hedefi olmaya devam etti. Orta kesimlerde bombardıman seslerinin duyulduğu, bu nedenle bölge sakinlerinin köylerini terk ettiği bildirildi.

Ertesi gün yapılan açıklamalar daha sert

Ertesi gün Trump daha sert bir dil kullanarak İsrail’e yönelik tutumunu yineledi. Trump, “İsrail artık Lübnan’ı bombalamayacak. Bu, ABD tarafından yasaklandı. Herkes yeterince yaptı” ifadelerini kullandı. Daha sonra Axios’a verdiği röportajda da aynı çizgiyi sürdüren Trump, İsrail’in saldırılarını durdurmasını istediğini belirterek, “İsrail durmalı. Binaları yıkmaya devam edemez. Buna izin vermeyeceğim” dedi.

Diğer yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, ateşkes anlaşmasına katkılarından dolayı Trump’a ve Suudi Arabistan’a teşekkür ederek, ‘kalıcı anlaşmalar için çalışma’ aşamasına geçildiğini duyurdu.

Avn, Lübnan halkına hitaben yaptığı konuşmada, ülkenin artık kendi kararlarını kendisinin aldığını vurgulayarak, “Bugün kendimiz için müzakere ediyor, kendimiz için karar veriyoruz. Artık kimsenin cebinde bir koz ya da başkalarının savaş alanı değiliz ve asla olmayacağız” ifadelerini kullandı.

Avn ayrıca, “Toprağımı kurtarmak, halkımı korumak ve ülkemi kurtuluşa ulaştırmak için gereken her yere gitmeye hazırım” dedi. Avn, söz konusu müzakerelerin ‘zayıflık, geri adım ya da taviz değil’, aksine Lübnan’ın haklarına olan inançtan kaynaklanan bir karar olduğunu vurguladı.

İsrail hükümeti içinde kafa karışıklığı

Axios’un aktardığına göre Netanyahu ve ekibi, Trump’ın açıklamalarını medya aracılığıyla öğrendi. Bu durum, İsrail siyasi ve güvenlik çevrelerinde kafa karışıklığına yol açtı.

İsrailli yetkililer, Washington’un tutumunda bir değişiklik olup olmadığını anlamak için hızla harekete geçti. Bu kapsamda, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter de sürece dahil oldu. İsrail yönetimi ayrıca, Beyaz Saray’dan resmî açıklama talep ederek, Trump’ın sözlerinin mevcut ateşkes anlaşmasının metniyle çeliştiğini vurguladı.

ABD’den açıklama

Axios’un Beyaz Saray’dan yorum talep etmesinin ardından bir ABD’li yetkili, Trump’ın açıklamalarının anlaşmada bir değişiklik anlamına gelmediğini belirtti.

Yetkili, “Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşması, İsrail’in Lübnan’daki hedeflere yönelik herhangi bir saldırı amaçlı askeri operasyon gerçekleştirmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak anlaşma, planlanan, yakın veya devam eden saldırılara karşı meşru müdafaa hakkını saklı tutmaktadır” ifadelerini kullandı.