Maldivler devlet başkanını seçerken gözler Çin-Hindistan rekabetine çevrildi

Maldivler’de muhalefet koalisyonunun destekçileri 30 eylülde sokağa çıkarak Muhammed Muizzu’yu destekleyen sloganlar attı. (AFP)
Maldivler’de muhalefet koalisyonunun destekçileri 30 eylülde sokağa çıkarak Muhammed Muizzu’yu destekleyen sloganlar attı. (AFP)
TT

Maldivler devlet başkanını seçerken gözler Çin-Hindistan rekabetine çevrildi

Maldivler’de muhalefet koalisyonunun destekçileri 30 eylülde sokağa çıkarak Muhammed Muizzu’yu destekleyen sloganlar attı. (AFP)
Maldivler’de muhalefet koalisyonunun destekçileri 30 eylülde sokağa çıkarak Muhammed Muizzu’yu destekleyen sloganlar attı. (AFP)

Şakir Hüseyin

Maldivler geçtiğimiz eylül ayında sandık başına gitti. Seçimlerden önce dış basında çıkan haberlerde özellikle bölgenin iki önemli gücü Çin ile Hindistan arasındaki rekabete dikkat çekildi. Seçimlerden galibiyetle çıkan yeni Devlet Başkanı Muhammed Muizzu görevi resmi olarak mevcut Devlet Başkan İbrahim Muhammed Salih’ten önümüzdeki kasım ayında alacak. Bir yandan görev devir teslimiyle ilgili hazırlıklar devam ederken diğer yandan önümüzdeki günlerde yukarıdakilere benzer haberlere rastlamak mümkün.

Muizzu, 30 Eylül'de yapılan ikinci turda oyların yüzde 54'ünü alarak Salih'i kolay bir şekilde mağlup etti. Ülkede 282 binin üzerindeki seçmenin yüzde 85'i oy kullandı. İlk turun yapıldığı 9 Eylül'deki oylamada kazananın belirlenememesi üzerine ikinci tura gidildi. Muizzu, ilk turda oyların yüzde 46'sını alırken, Salih yüzde 39 oyda kaldı. Seçimlere giren diğer altı aday ise önemli bir başarı elde edemedi. Muizzu’nun seçimlerde öne çıkışı, yeni evlilerin popüler balayı destinasyonu olan, güzel plajları ve lüks turistik tesisleriyle bilinen bu takımada ülkesinde rüzgarın estiği yönü gösterdi.

Çin yanlısı olarak bilinen Muizzu’nun rakibi Salih ise Hindistan'la yakın olarak görülüyor. Bu yüzden Maldivler'de jeopolitikten çok daha fazlası söz konusu.

Muizzu, ülkenin muhalefet kanadından İlerici Parti (PPM) ve Ulusal Halk Kongresi Koalisyonu (PNC) partilerinden oluşan muhalefet ittifakının adayı olarak seçimlere katıldı. İttifakın ilk tercihi eski Başkan Abdulla Yameen’di. Ancak Yameen, yolsuzluk davasında aldığı 11 yıl hapis cezası nedeniyle başkanlık yarışına giremedi.

Yameen, resimlerinin muhalefetin seçim afişlerinde yer aldığı Maldivler'de halkın geniş kesiminin desteğine sahip. Yameen’in destekçileri ve yeni devlet başkanı, eski Devlet Başkanı Yameen’e yönelik suçlamaların siyasi olduğunu ve 2022 aralığında verilen mahkeme kararının siyasileştirildiğini söylüyorlar.

Muizzu, 30 Eylül'de yapılan ikinci turda oyların yüzde 54'ünü alarak Salih'i kolaylıkla mağlup etti. Ülkede 282 binin üzerindeki seçmenin yüzde 85'i sandık başına gitti.

Yameen, Hindistan basınında sık sık eleştiriliyor. Analistler ve yorumcular, Çin'in, nüfusu 520 bini bulan ve stratejik öneme sahip bir konumu olan Maldivler’de nüfuzunun artmasından Yameen’i sorumlu tutuyor.

Muizzu’nun seçilmesi Maldivler'de Çin yanlısı bir değişimin işareti mi?

Muizzu’nun iktidarında Maldivler dış politikasının parametrelerin yeniden düşünülmesi için olgunlaşacağı ve şu anki Maldivler Demokratik Partisi (MDP) iktidarından önemli ölçüde farklı olacağını söylemek yanlış olmaz. Hindistan’ın nüfuzu ve özellikle askeri alandaki rolüne ilişkin Maldivler'in hassasiyetlerinin dikkate alınmasıyla dış ilişkilerde bir denge oluşması bekleniyor.

xcsd
Maldivler’in yeni Devlet Başkanı Muhammed Muizzu 2 Ekim'de destekçilerine hitap etti. (AP)

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Yameen'e karşı büyük bir önyargıya ve Maldivler'i ‘Hindistan'ın arka bahçesi’ olarak gören katı bir görüşe sahip olan Hint basını, Maldivler’deki seçimlerin sonuçlarını Yeni Delhi için bir başarısızlık olarak nitelendirdi. Ancak belki de bu noktada sergilenecek en iyi tutum Maldivler halkının seçimine saygı duymak olacaktır.

Muizzu kanadında seçim zaferinden bu yana yapılan açıklamalarda Maldivler'in bölgesel istikrar için yapıcı rol oynama ve Hint-Pasifik bölgesi olarak adlandırılan ABD öncülüğündeki jeopolitik yapılanmaya düşmeme politikası çerçevesinde Hindistan'a dostane ve sıcak ilişkiler konusunda güvence vermeye çalışıldı.

Hindistan’a yakınlığının Salih'in yeniden seçilme hedefine büyük zarar verdiğine şüphe yok. Ancak Salih’in halkın sevgisini kazanamamasının ardındaki tek neden bu değildi. Muhalefet, Salih’in iktidarını, ‘Önce Hindistan’ politikası olarak adlandırdığı dış politikasında şeffaf olmamakla ve barınma, iş gibi konuları ciddiye almamakla suçluyor. Salih'in bazı üst düzey yetkilileri, İslami ahlak ve normları göz ardı eden davranışlarından dolayı sosyal medyada büyük alay konusu oldu.

Maldivler'de Yameen İlerici Partisi'nin önderlik ettiği ‘India Out’ (Hindistan Dışarı) başlıklı seçim kampanyası iktidardaki MDP’yi o kadar köşeye sıkıştırdı ki kendisini eleştirenlerle başa çıkabileceği tutarlı bir strateji geliştiremedi.

Yameen, 2013 yılından 2018 yılına kadar Maldivler Devlet Başkanı olarak görev yaptı. Bu süre zarfında da Çin'in Maldivler'de daha büyük rol oynamasına önemli katkısı oldu. Maldivler her ne kadar Hindistan'ın bölgesel politikasında önemli bir yere sahip olsa da Ortadoğu ile Doğu Asya arasındaki ticaret ve enerji taşımacılığının çoğunun gerçekleştiği yoğun deniz yollarına yakın konumu nedeniyle Çin için de büyük öneme sahip. Maldivler, Çin'in Bir Kuşak Bir Yol Girişimi kapsamında çeşitli altyapı projeleri için de bir cazibe merkezi haline geldi.

Örneğin Maldivler’in başkenti Male'yi uluslararası havalimanının bulunduğu Hulhule Adası'na bağlamak amacıyla Ağustos 2018’de hizmete açılan Çin-Maldivler Dostluk Köprüsü, iki ülke arasındaki ilişkilerde bir kilometre taşı olurken Hindistan'ın da Maldivler'de çeşitli projeleri bulunuyor.  Bunun yanı sıra Hindistan, Maldivler’e oldukça fazla yardım ve kredi sağladı.

Hint basını, Maldivler’deki seçimlerin sonuçlarını Yeni Delhi için bir başarısızlık olarak nitelendirse de belki de bu noktada sergilenecek en iyi tutum Maldivler halkının seçimine saygı duymak olacaktır.

Yameen’in iktidarı kaybetmesi, Maldivler ile ilişkilerini 2011 yılında Male’ye büyükelçi atadığından bu yana hızla geliştirmeye çalışan Çin için bir başarısızlık olarak değerlendirildi. Salih ise Yeni Delhi yanlısı politikalarına rağmen, Pekin’le de genel olarak istikrarlı bir ilişki sürdürdü. Çin, Salih'in Hindistan'la olan olumlu ilişkileri konusunda görüşünü açıkça ifade etmekten kaçınarak ekonomik gücünü ustalıkla kullandı. Çin'in son beş yılda Maldivler'de sergilediği sakin tutum, Hindistan’a ilerleyen günler için ders niteliğindeydi. Ancak Hindistan, Maldivler'le olan ilişkilerine daha tarihsel bir bağlamda bakıyor. Maldivler'le olan ‘çok yönlü’ ilişkisinin herhangi bir unsurunun baskı altına girmesi halinde bundan duyacağı rahatsızlığı kamuoyundan gizlemekte zorlanabilir. Hindistan'ın itidalli davranmayı tercih etmesi ise Çin’le derhal bir gerilime girmek yerine uzun vadeli hedeflerle ilgilendiği anlamına gelecektir.

Bu küçük takım ada ülkesi, Hintler arasındaki bazı kesimlerin, özellikle de kamuoyunu ve yerel siyaseti etkileyenlerin hayal gücünde önemli bir yere sahip. 1988 yılının kasım ayında dönemin Maldivler Devlet Başkanı Mamun Abdül Gayyum’un Sri Lanka merkezli Tamil Ealem Kurtuluş Kaplanları grubuyla iş birliği yapan bir grup Maldivli tarafından kendisini hedef alan bir darbeyi engellemesine yardım etmesi talebinde bulunduğu, ‘Kaktüs Operasyonu’ adıyla bilinen olayda Hindistan’ın Maldivler’e yönelik askeri müdahalesi, belki de Hindistan-Maldivler ilişkileriyle ilgili tartışmanlar çerçevesindeki en şaşırtıcı olaylardan biridir.

Bununla birlikte Hint askerlerinin daha geniş bir ekonomi ve güvenlik ortaklığı içinde şu an Maldivler’de bulunması, ülkede hassas ve tartışmalı bir konu haline gelirken Muizzu seçim kampanyasında bu konuyla ilgili vaatte bulundu.

Hindistan ile Maldivler arasındaki ilişkiler, Yameen iktidarının 2018 yılında Hindistan'dan askerlerini ülkeden geri çekmesini istemesi üzerine gerildi. Yameen, Hindistan ile Çin arasında bir vekalet mücadelesi olarak görülen olayda aynı yılın sonlarında yapılan muhalefet kanadının Salih'i desteklemesi sonucunda seçimleri kaybetti.

Eski İmar Bakanı ve başkent Male’nin eski Belediye Başkanı olan 45 yaşındaki Muizzu’nun seçim zaferi dolaylı olarak Yameen'in seçim zaferi olarak görülebilir. Bu sonucun Çin ile Hindistan arasındaki güç dinamikleri açısından sahneyi yeniden şekillendireceğine şüphe yok.

Maldivler, Hindistan’ın isteklerinin ve Çin’in büyük güç statüsünün farkında ve yeni iktidar, özellikle Kovid-19 salgını sonrası ortaya çıkan ekonomik gerçekler ve Rusya-Ukrayna savaşıyla yeniden şekillenen küresel güvenlik ortamı çerçevesinde bunları ustalıkla karşılamaya çalışacak. Ancak en önemli unsur, Maldivler'in bağımsızlığına ve ulusal kimliğine yönelik herhangi bir ihlali hoş karşılamayacak olan halkın görüşü olmaya devam edecek.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Caydırıcılık ile genişleme arasında Çin'in nükleer gücü: Mao'nun doktrininden New START sonrası dengelere

Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

Caydırıcılık ile genişleme arasında Çin'in nükleer gücü: Mao'nun doktrininden New START sonrası dengelere

Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Charbel Barakat

Mao Zedong, 1946 yazında, Japonya'ya atom bombası atılmasından sadece bir yıl sonra, atom bombasını askeri kullanışlılığından ziyade siyasi gücüne atıfla ‘kağıttan kaplan’ olarak nitelendirdi. Bunun üzerine Çin, yirmi yıl içinde savaşmak için değil, herhangi bir nükleer tehdide karşı garantili bir caydırıcılık sağlamak için nükleer silah edinmeye karar verdi. Pekin, o tarihten beri potansiyel bir saldırıdan sonra hayatta kalma yeteneğine vurgu yaparak, minimum caydırıcılık ve ilk kullanan taraf olmama ilkesine dayanan bir nükleer doktrin oluşturdu.

Bugün, bu durumun ironisi dikkati çekiyor. Çin bu doktrine bağlılığını teyit ederken, Batı'nın tahminleri füze tesislerinin hızla genişlediğini ve nükleer kapasitesinin arttığını gösteriyor. Bu da “Pekin hala Mao'nun zihniyetiyle nükleer düşünceye sahip mi, yoksa süper güç olarak yükselişi ona farklı bir doktrin mi dayatıyor?” şeklindeki eski soruyu yeni bir biçimde gündeme getiriyor. Bu soru, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun kapsamlı modernizasyon projesi çerçevesinde özellikle önem kazanıyor.

Bu soru, ABD ile Rusya arasında nükleer silahlarını sınırlayan son ikili anlaşma olan New START anlaşmasının 5 Şubat 2026'da sona ermesinden sonra daha da önem kazandı. ABD Başkanı Donald Trump, Vladimir Putin'in anlaşmayı bir yıl uzatma teklifini reddetti ve Çin'in yeni stratejik silah azaltma anlaşmasına dahil edilmesini talep etti, ancak Pekin bu talebi şiddetle reddetti.

Ancak, çok kutupluluğa geçişin daha gerçekçi hale gelmesiyle birlikte büyük güçler arasındaki rekabetin yeniden başlaması, Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkan ve ikili dengeye dayanan silah kontrol sisteminin çeşitli yönlerine zorluklar getirirken, anlaşmanın sona ermesi daha geniş kapsamlı bir soruyu gündeme getiriyor. Bu sistem, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra da farklı derecelerde olmakla birlikte, neredeyse otuz yıl boyunca yürürlükte kaldı.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından nükleer silahlarını geliştirmeye ve modernize etmeye giderek daha fazla odaklanması ve nükleer silah kullanımını daha esnek hale getirmek için doktrinini değiştirme girişimi, bu değişiklikler ABD'nin nükleer stratejisine doğrudan meydan okuyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD’li analistler, ülkelerinin nükleer stratejisinin tek bir düşman, yani Sovyetler Birliği'ne karşı tasarlanmış olduğunu ve aynı anda birden fazla düşmanla başa çıkamayacağı konusunda uyarıyorlar. Pekin ve Moskova arasında artan koordinasyon, durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Analistler, eski silah kontrol rejiminin üç büyük nükleer gücün gerçekliğiyle başa çıkma yeteneğini sorguluyorlar. Ortaya çıkan karmaşıklıklar göz önüne alındığında, olası herhangi bir anlaşmanın daha kırılgan olacağını ve yeni bir nükleer çağın başlangıcını getireceğini düşünüyorlar.

Travma ile şekillenen nükleer doktrin

Çin'in nükleer doktrini, tarihi olarak Amerikan ve Rus doktrinlerinden temel bir açıdan farklılık gösteriyor. Çin'in düşüncesine göre nükleer silahlar bir savaş aracı olarak değil, savaşı önlemek için bir siyasi araç olarak tasarlandı. Pekin, 1964 yılındaki deneyden sonra ‘atom bombasını ilk kullanan taraf olmama’ ilkesini ilan etti. Bunu da ‘asgari caydırıcılık’ kavramıyla ilişkilendirdi. Yani olası bir saldırıdan sonra misilleme yapma yeteneğini garanti eden sınırlı ama güvenilir bir silah cephanesi bulundururken, sadece sayısal dengeyi sağlamakla kalmayıp, yanıt verme yeteneğini de garanti altına almak için füzelerin ve komutanın stratejik yapısını koruyor.

dfvgt
Pekin'deki bir antika pazarındaki tezgahta, komünist Çin'in kurucusunun 130’uncu doğum gününü anmak için sergilenen Çinli komünist lider Mao Zedong'un fotoğrafları, 26 Aralık 2023 (AFP)

Bu ideoloji, Çin'in güvenlik bilincini şekillendiren bazı şokların arından 1945 yılında ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki'yi bombalaması, 1950'lerde Tayvan Boğazı krizleri sırasında Washington'ın nükleer silah kullanma tehdidi, 1959'da Sovyetler ile ilişkilerin kesilmesi ve Sovyet nükleer uzmanlarının geri çekilmesi, 1969'da Ussuri Nehri'ndeki sınır çatışmaları sırasında Sovyetlerin sınırlı bir nükleer saldırı düzenleyeceği korkusu.

Mao, atom bombasını ‘kağıttan kaplan’ olarak görüyordu. Ancak hiçbir büyük gücün Çin'i nükleer silahlarla şantaj yapmaması için bu silaha sahip olmanın gerekli olduğunu düşünüyordu.

Böylece Çin'de bir paradoks ortaya çıktı Böylece Çin'de bir paradoks ortaya çıktı: Mao, atom bombasını ‘kağıttan kaplan’ olarak görüyordu. Ancak hiçbir büyük gücün Çin'i nükleer silahlarla şantaj yapmaması için bu silaha sahip olmanın gerekli olduğunu düşünüyordu. Bu da atom bombasını ilk kullanan taraf olmama politikası ile güvenilir sınırlı caydırıcılık üzerine kurulu bir doktrinin ortaya çıkmasına neden oldu. Daha sonra, hızlı fırlatma yerine kesin misillemeyi sağlamak için tepki kabiliyetinin hayatta kalabilir olmasına odaklanılmaya başlandı. Bugün, bu doktrin Çin'in nükleer politikalarını yönlendiren çerçeve olmaya devam ediyor ve minimum caydırıcılık ilkesini koruyarak ve sayısal eşitlik yarışına girmeden, silahların kademeli olarak genişletilmesini meşrulaştırıyor.

Çin Dışişleri Bakanlığı Silah Kontrolü Genel Müdürü Sun Xiaobo, geçtiğimiz ekim ayında düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) toplantısında, “Çin'in nükleer politikası istikrarlı ve tutarlıdır ve kendini savunma doktrinine dayanıyor. Bu doktrin uyarınca Çin, ilk kullanma hakkından ve herhangi bir silahlanma yarışına katılmaktan kaçınmayı ve ulusal güvenliği için gerekli olan minimum düzeyde silahlanmayı sürdürmeyi taahhüt ediyor” ifadelerini kullandı.

edfv
Birinci nesil JL-1 balistik füze, Japonya'ya karşı kazanılan zaferin ve II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80’inci yıldönümünü kutlayan askeri geçit töreninde, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda bir nükleer denizaltından fırlatıldı, 3 Eylül 2025 (AFP)

Sun Xiaobo, silah kontrolü çabalarının bir ülkenin diğerine üstünlüğünü artırmaya değil, herkesin güvenliği ilkesine dayandırılması gerektiğini ve en büyük silah cephanelerine sahip ülkelerin, somut ve doğrulanabilir bir şekilde nükleer cephanelerini azaltma ve yeni müzakerelerden önce küresel caydırıcılık istikrarını sağlama konusunda temel bir sorumluluğu olduğunu belirtti.

En hızlı büyüyen silah cephanesi

2025 yılında yayınlanan rakamlara bakıldığında, Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü ve Atom Bilimcileri Bülteni, Çin'in 500 ila 600 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu tahmin ederken, Rusya'nın yaklaşık 5.580 ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yaklaşık 5 bin 240 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu öngörüyor. Aynı kaynağa göre Çin'in kullanıma hazır 24 ila 60 nükleer savaş başlığı varken, Rusya'nın yaklaşık bin 580 ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bin 740 savaş başlığı bulunuyor. Bu da Çin'in silah cephanesinin büyüklüğü ve fiili saldırı kapasitesinin Washington ve Moskova'nınkinden hala onlarca kat daha küçük olduğu anlamına geliyor.

Ancak Amerikalılar, 14 yılda iki katına çıkan Çin'in nükleer silahlarının büyüme hızından endişe duyuyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in 2012 tarihinde iktidara gelmesinden bu yana, silahların sayısı yaklaşık 260 savaş başlığından yaklaşık 600'e çıkarak dünyanın en hızlı büyüyen silahları haline geldi. ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Çin'in askeri gücü hakkındaki son yıllık raporunda, Çin'in nükleer silahlarının 2030 yılına kadar bini aşacağı tahmin ediliyor.

ABD’li kaynaklara göre Çin'in nükleer modernizasyonu sadece savaş başlığı sayısını artırmakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Sincan ve Gansu'da yüzlerce kıtalararası füze silosunun inşası ve DF-41 çoklu savaş başlıklı füzesinin hizmete sokulmasını da içeriyor. Ayrıca, karayolları ve demiryollarındaki mobil fırlatma platformlarına ek olarak, JL-3 füzeleriyle donatılmış Jin sınıfı balistik füze denizaltılarının konuşlandırılması da gerçekleştirildi.

Bu bağlamda, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Nükleer Politika Programı ve Çin Programı'nın kıdemli üyesi Tong Zhao, Çin'in nükleer silahlanmaya devam etmesinin, ABD'nin New START anlaşmasının süresinin dolmasına izin verme kararının ve Washington'un mevcut füze sistemlerine ek savaş başlıkları yükleyerek nükleer kapasitesini genişletme seçeneğini yeniden kazanma kararının arkasındaki ana itici güçlerden biri olduğunu söylüyor.

Zhao, asıl endişe kaynağının artık Rusya değil, özellikle Tayvan gibi sıcak noktalarda ABD'nin askeri hakimiyetine meydan okuma kapasitesi ve niyeti olan Pekin olduğunu ve bunun Washington ile Pekin arasında doğrudan ve tehlikeli bir çatışmaya yol açabileceğini ekliyor.

rfgf
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da Çin Devlet Başkanı ile video görüşmesi öncesinde, 4 Şubat 2026 (AFP)

Öte yandan People's Daily gazetesine bağlı Global Times'ın milliyetçi siyasi yorumcusu Hu Xijin, Çin'in cephaneliğinin genişlemesinin temelde savunma amaçlı olduğunu düşünüyor. Hu Xijin, bin nükleer savaş başlığına sahip olsa bile Çin'in silahlarının ABD'ninkine kıyasla küçük olduğunu, ancak ilk saldırıdan sağ çıkma kabiliyetinin Çin'e ABD'nin nükleer tehdidine karşı etkili bir caydırıcılık sağladığını ve savunma pozisyonunu güçlendirdiğini vurguladı. Hu Xijin’e göre Washington, Çin'in nükleer caydırıcılığına karşı koyamayacağını düşünüyorsa, bu endişe gerçekçi olmayan hırsların bir yansıması ve nihayetinde kendi eylemlerinin bir sonucudur.

Jeopolitik rekabet ve Tayvan

Çin dosyasını takip eden birçok Çinli yetkili ve uzman, Pekin'in nükleer kapasitesini güçlendirmesinin, ABD'nin stratejik çevreleme politikasına ve Çin'in ekonomik ve askeri yükselişini kısıtlama girişimlerine bir yanıt olduğu kadar, ABD'nin füze savunma sistemlerinin konuşlandırılmasına, hassas konvansiyonel saldırılara ve ABD'nin Çin liderliğini ve diğer hayati noktaları hedef alma kabiliyetine, ayrıca herhangi bir saldırıdan sonra yanıt verme ihtiyacına bir yanıt olduğunu savunuyorlar.

Pekin ayrıca, nükleer kapasitenin geliştirilmesinin ABD'nin ‘nükleer şantaj’ yapmasını engellediğini ve Çin'e Tayvan konusunda daha fazla manevra alanı sağladığını, adayı zorla yeniden birleştirmeye karar vermesi halinde olası nükleer tehditlere veya müdahalelere karşı koyma kabiliyetini artırdığını düşünüyor.

Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin geçtiğimiz ocak ayında yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi'nde açıkça belirtildiği gibi nükleer kapasite geliştirmeye kararlı göründüğü bir dönemde yaşanırken Trump'ın, ikinci başkanlık döneminin başında Şi Cinping ile Güney Kore'de ilk kez bir araya gelmek üzere yola çıktığı geçtiğimiz yılın ekim ayında, 33 yıl sonra ilk kez nükleer denemelerin yeniden başlatılmasını emrettiğini duyurduğunu hatırlatmakta fayda var.

Yeni uluslararası düzen

Çin'in nükleer programının, önümüzdeki ay Trump ve Şi arasında yapılacak toplantının gündeminde yer alıp almayacağı henüz belirsizliğini koruyor. Tong Zhao, Pekin'in öncelikle Trump yönetiminin, yakın zamanda yayınlanan ulusal güvenlik ve ulusal savunma stratejilerinde yansıtıldığı gibi, ideolojik çatışma ve stratejik çevreleme politikasından gerçekten uzaklaşıp uzaklaşmadığını ve bu eğilimin devam edip etmeyeceğini netleştirmek istediğini düşünüyor. Tong’a göre bu konu netleşene kadar Çin, ciddi silah kontrol görüşmelerine katılma konusunda temkinli davranmaya devam edecek.

Washington’ın belirsiz niyetleri ve ortaya çıkan uluslararası düzen ile Pekin'in bu düzen içindeki yeri hakkındaki belirsizlikler göz önüne alındığında, ABD'nin Çin'in nükleer silahlarını sınırlama çağrıları, tutarlı bir nükleer silahların yayılmasını önleme politikasından çok, siyasi bir baskı taktiği olarak görünüyor. Bu da Pekin'in, özellikle Trump’ın ziyareti olumlu sonuçlar verirse, keşif amaçlı müzakerelere katılma olasılığına rağmen, silahlarını azaltma taahhüdünde bulunmaya son derece isteksiz kalacağı anlamına geliyor.


Cenevre görüşmeleri öncesinde... Anket: Amerikalıların yarısı İran'ın nükleer programını doğrudan bir tehdit olarak görüyor

Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)
Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)
TT

Cenevre görüşmeleri öncesinde... Anket: Amerikalıların yarısı İran'ın nükleer programını doğrudan bir tehdit olarak görüyor

Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)
Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)

Amerika Birleşik Devletleri ve İran bugün Cenevre'de yeni bir nükleer görüşme turuna girerken, Associated Press (AP) ve NORC Kamu İşleri Araştırma Merkezi tarafından yapılan son bir anket, birçok Amerikalı yetişkinin İran'ın nükleer programını hâlâ bir tehdit olarak gördüğünü, ancak aynı zamanda ABD Başkanı Donald Trump'ın yurtdışında askeri güç kullanımı konusundaki yargısına yüksek düzeyde güven duymadığını gösteriyor.

Ankete göre, ABD'li yetişkinlerin neredeyse yarısı İran'ın nükleer programının ABD için doğrudan bir tehdit oluşturduğundan "çok yüksek" veya "çok yüksek" düzeyde endişe duyduğunu belirtirken, yaklaşık onda üçü "orta düzeyde endişeli" olduğunu ve onda ikisi "pek endişeli değil" veya "hiç endişe duymadığını" bildirdi.

Anket, ABD ve İran arasında Ortadoğu'da askeri gerilimlerin arttığı bir dönem olan 19-23 Şubat tarihleri ​​arasında yapıldı.

Washington, İran'ın nükleer programını sınırlayan ve Tahran'ın nükleer silah geliştirmemesini sağlayan bir anlaşma arayışında; İran ise nükleer silah sahibi olmayı hedeflemediğini ısrarla belirtiyor ve şu ana kadar topraklarında uranyum zenginleştirmeyi durdurma veya yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunu teslim etme taleplerini reddetti.

Bu, bu yıl Umman Sultanlığı'nın arabuluculuğuyla gerçekleştirilen dolaylı görüşmelerin üçüncü turu.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İran heyetine Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi başkanlık ederken, Amerikan tarafını Özel Temsilci Steve Wittkoff ve ABD Başkanı'nın damadı Jared Kushner temsil ediyor.


Pezeşkiyan: İran kesinlikle nükleer silah edinmeyi amaçlamıyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran kesinlikle nükleer silah edinmeyi amaçlamıyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Cenevre'de ABD ile yapılacak yeni görüşme turu öncesinde bugün yaptığı açıklamada, Tahran'ın nükleer silah edinme amacı gütmediğini "kesinlikle" belirtti.

Pezeşkiyan bir konuşmasında, “Liderimiz (Ali Hameney) daha önce nükleer silahlara asla sahip olmayacağımızı ilan etmişti,” dedi ve ekledi, “Bu yolu izlemek istesem bile, ideolojik açıdan bunu yapamazdım; buna izin verilmezdi.”

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance dün, Başkan Donald Trump'ın Cenevre görüşmeleri öncesinde İran ile diplomatik bir çözümü hala tercih ettiğini vurgularken, Axios, Washington'un zaman sınırlaması olmayan bir nükleer anlaşma talep ettiğini ve üçüncü tur müzakerelerini bir atılım ile bir gerilim arasında konumlandırdığını ortaya koydu.

Vance, İranlıların perşembe günü (bugün) Cenevre'de yapılması planlanan müzakerelerde bu yaklaşımı ciddiye alacaklarını umduğunu ifade etti.

Fox News'e verdiği röportajda Vance, "Başkan, İran'ın nükleer silaha sahip olamayacağı konusunda çok netti... ve bunu diplomasi yoluyla başarmaya çalışacak" dedi. Trump'ın bu hedefi diplomatik olarak takip ettiğini, "ancak elinde başka araçlar da bulunduğunu" vurguladı.

ABD ve İran heyetlerinin, Tahran'ın nükleer programı konusunda bugün Cenevre'de üçüncü tur görüşmeleri yapması planlanıyor. Vance, "Makul bir uzlaşmaya varmak amacıyla İranlılarla bir tur daha diplomatik görüşme yapıyoruz" diyerek, İran tarafının Trump'ın diplomatik çözüm tercihini ciddiye alacağı umudunu yineledi.

Vance, Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in görevden alınmasını isteyip istemediği konusunda yorum yapmaktan kaçındı.

Diğer yandan Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığına göre bir ABD yetkilisi ve iki bilgili kaynak, Beyaz Saray temsilcisi Steve Wittkoff'un salı günü yapılan özel bir görüşmede, Trump yönetiminin İran ile gelecekte yapılacak herhangi bir nükleer anlaşmanın süresiz olarak yürürlükte kalmasını talep ettiğini söylediğini bildirdi.