ABD, Netanyahu ile Gallant’ın ‘Hizbullah’a karşı savaş’ konusundaki anlaşmazlığına müdahale etti

İsrail Savunma Bakanı: Hizbullah savaşa katılmaya karar verdi ve bunun bedelini ağır ödüyoruz

Gallant ve Netanyahu, Biden ile 18 Ekim’de Tel Aviv’de yaptıkları görüşme sırasında diyalog halinde (AFP)
Gallant ve Netanyahu, Biden ile 18 Ekim’de Tel Aviv’de yaptıkları görüşme sırasında diyalog halinde (AFP)
TT

ABD, Netanyahu ile Gallant’ın ‘Hizbullah’a karşı savaş’ konusundaki anlaşmazlığına müdahale etti

Gallant ve Netanyahu, Biden ile 18 Ekim’de Tel Aviv’de yaptıkları görüşme sırasında diyalog halinde (AFP)
Gallant ve Netanyahu, Biden ile 18 Ekim’de Tel Aviv’de yaptıkları görüşme sırasında diyalog halinde (AFP)

Amal Şehade

İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmanın tırmandığı ve Tel Aviv’in, Hizbullah’ın fırlattığı tanksavar füzelerden kaynaklanan ölüm ve yaralanmaları kabul etmeye başladığı bir dönemde, Başbakan Binyamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Yoav Gallant arasında, İsrail’in ‘Lübnan ile savaşa girme’ konusunda anlaşmazlık çıktı.

Gallant, İsrail’in güneyde Gazze Şeridi’ne karadan operasyonunu beklemeden, Lübnan ile bir başka cephede savaşa girmek zorunda kalacağını söyledi.

Netanyahu ise ABD Başkanı Joe Biden’ın, İsrail’in kuzey cephesinin savaştan uzak tutulması talebine uygun olarak, bunu reddetti.

Washington bu anlaşmazlığa, Netanyahu’ya destekleyici bir pozisyon takınarak müdahale etti.

Ülkedeki bazı taraflar, Gallant’ın eylemleri ve kuzeyde cephe açma konusundaki ısrarı konusunda uyarılarda bulunuyor.

Kendi tutumunda ısrarcı davranan Gallant, cumartesi sabahı kuzey sınırında sürpriz bir tur yaparak, Şeba Çiftlikleri yakınındaki bir bölgede görev yapan ve savaşa hazırlığın sağlanması için eğitim veren askerlerle görüştü.

Gallant askerlere yaptığı konuşmada, Hizbullah’ın özellikle de tanksavar füzelerini fırlatmasının ‘savaş ilanı’ anlamına geldiğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Savunma Bakanı ayrıca, ister savunma, ister saldırı olsun, tüm hazırlıkların tamamlanması ve düşmanla savaş alanında karşı karşıya gelinmesi çağrısında bulundu.

Gallant konuşmasında ayrıca şu ifadeleri kullandı;

Hizbullah savaşa katılmaya karar verdi. Biz bunun bedelini ağır ödüyoruz. Zorlukların şu ankinden daha büyük olacağını varsayıyorum ve her duruma karşı hazır olmak için bunu hesaba katmalısınız. Savunma ve sizden istenilen her konuda hazırlıkları yapmak sizin göreviniz. İsrail’e yapılacak herhangi bir saldırının bedelinin ağır olacağını herkesin bilmesini sağlayacağız.

Gallant, ülkenin kuzey sınırı ve komşu kasabalarda yoğun olarak bulunan ordunun hazırlık düzeyi ve konuşlanma kapsamı konusunda kuzey bölgesinin liderleriyle toplantılar yaptı.

Ayrıca, kuzeydeki belediye ve meclis başkanları ile görüşerek, evlerinden tahliye edilen sakinlerin durumu hakkında bilgi aldı.

Savunma Bakanı’na destek veren belediye başkanları, güvenlik ve hükümet yetkililerini, Hizbullah füzelerine karşı kararlı bir saldırı ile karşılık verme ve tehdidi ortadan kaldırmak için çalışmaya çağırdı.

Tüm sakinleri tahliye edilen Kiryat Shmona’nın Belediye Başkanı Avichai Stern görüşmede şunları söyledi;

Devlete yönelik varoluşsal bir tehditle karşı karşıyayız. Güneyden ve kuzeyden bizi yok etmek isteyen düşmanlara karşı zayıf bir tepki, Yahudi devletinin sonu demektir. Bu bir karar verme fırsatıdır. Biz burada, iç cephede güçlüyüz, hazırlıklıyız ve savaş cephesiyle başa çıkması için orduya tam destek veriyoruz.

ABD’den uyarılar

Galant’ın İsrail’in kuzey bölgesini terk etmesinden birkaç saat sonra, kuzeydeki birçok kasaba yoğun saldırıya maruz kaldı ve bunlardan bazıları askeri bölgeleri vurdu.

Ordu, son günlerde meydana gelen bu saldırılar sonucu sekiz askerinin öldüğünü, ayrıca tarım arazisinde çalışan Taylandlı iki işçinin de yaralandığını duyurdu.

Güvenlik yetkilileri, Gallant’ın kuzey sınırına yönelik tehditlerinin bu bölgedeki gerilimi tırmandıracağına ve yaptığı açıklamaların, ABD’nin Lübnan’a savaş açılmaması yönündeki talebiyle çeliştiğine vurgu yaptı.

ABD’li yetkililer, bir süre önce İsrail’deki karar alıcılarla, özellikle de Gallant ile temaslarını yoğunlaştırarak, Lübnan’a doğru kuzey cephesini kızıştırmamaları ve Hizbullah’a büyük bir saldırı başlatmaya karar vermemeleri yönünde çağrıda bulunmuştu.

Gallant, İsrail’e yaptığı son ziyarette ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’e, Hizbullah’a karşı caydırıcı bir saldırı başlatılmasını önermişti.

İsrail ordusu ise kuzeyde geniş çaplı saldırıya odaklanan bir plan geliştirilmesinden bahsetmişti. Ancak Netanyahu her iki fikri de reddetti.

Tüneller kara operasyonu için engel oluşturuyor

İsrail’de Lübnan’a yönelik savaş konusunda artan anlaşmazlıklar, Gazze’ye yönelik kara operasyonunun ertelenmesinden de kaynaklanıyor.

Güvenlik yetkilileri, kara operasyonunu ertelemenin en önemli nedeninin, Gazze Şeridi’nde Hamas hareketi tarafından inşa edilen ve yüzlerce olduğu tahmin edilen tüneller olduğunu söyledi.

Yetkililer, İsrail’in bunların yerini tam olarak bilmediğini de vurguladı.

Bir güvenlik yetkilisi, ordunun Hamas’a yönelik zayıf istihbarattan muzdarip olduğunu ve İsrail’de 7 Ekim’de yaşanan çatışmalar sırasında yakalanan Filistinli tutuklulardan daha fazla bilgi almak için büyük çaba harcadığını bildirdi.

Alternatif savaş planı

İsrail’de, Gazze’ye karadan girişteki gecikmenin, ordunun alternatif savaş planı hazırlama talebinden kaynaklandığı öne sürüldü.

İsrailli askeri uzman Lilach Shoval konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı;

Gazze Şeridi’ne girmeden önce uzun süre beklemenin nedenleri karmaşık. Öncelikle, ABD Başkanı Joe Biden’ın bu haftaki İsrail ziyareti olmasaydı, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde güçlü bir şekilde varlığını sürdüreceğini varsaymak çok mantıklı. İkincisi, 7 Ekim’de kendisini anormal bir durumda bulan İsrail ordusunun, Gazze Şeridi’ne karadan giriş için hazırlanması, net bir çözüme ve Hamas yönetiminin devrilmesine yol açacak uygun planlar hazırlaması gerekiyor.

Shoval, İsrail ordusunun Hamas ile savaştan önce, olası durumlara ilişkin senaryoları olduğunu vurgulayarak, şöyle devam etti;

Fakat en katı senaryolarda bile 7 Ekim’de yaşananlar dikkate alınmadı. İsrail ordusunun Harekat Bölümü’nden, mevcut duruma cevap verecek ve gerekli başarıyı elde edecek alternatif bir plan hazırlaması istendi. Bu şekilde çalışmanın sonuç vermesi gerekiyor, ancak oradaki yol basit olmayacak ve kesinlikle kısa da olmayacak.

Hazırlık sürüyor

İsrailli askeri uzman Shoval, “Bu arada İsrail ordu birlikleri de önlerindeki savaşa hazırlanmak için her anı değerlendiriyor” diye ekledi.

İstihbarat Bölümü ve Genel İstihbarat Servisi Şin Bet, Filistinli muhbirlerine güvenerek, mümkün olduğunca fazla bilgi elde etmeye çalışıyor.

İsrail Hava Kuvvetleri de Kara Kuvvetleri’ne yardım etmeye, Deniz Kuvvetleri ise kıyı şeridinde stratejik yerleri savunmaya hazırlanıyor.

Yüzbinlerce düzenli ve yedek asker, silahlanma, eğitim, detaylı planlar hazırlama ve koşulları düzenleme amacıyla her geçen gün daha da yoğun bir şekilde çalışıyor.



ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Hindistan ziyareti: Beyaz Saray alternatif enerji kaynakları arıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
TT

ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Hindistan ziyareti: Beyaz Saray alternatif enerji kaynakları arıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Hindistan ziyareti, ABD'deki ara seçimler öncesinde Donald Trump yönetiminin enerji ihtiyaçlarını karşılama çabası doğrultusunda şekillendi.

BBC'nin analizinde, Rubio'nun 20-21 Ekim'deki Hindistan ziyaretinde başkent Yeni Delhi yerine devasa petrol rafinerilerinin yer aldığı Jamnagar'a gittiğine dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, İran savaşının küresel enerji arzını sekteye uğratmasından ötürü alternatif kaynaklara yöneldiği yazılıyor.

Günlük yaklaşık 1,4 milyon varil ham petrol işleme kapasitesine sahip Jamnagar rafinerisi, küresel rafinaj kapasitesinin yaklaşık yüzde 1,5'ini oluşturuyor. Dizel ve diğer petrol ürünlerinin önemli ihracatçıları arasında yer alan tesis, ABD'nin enerji piyasalarındaki baskıyı hafifletme çabalarında öne çıkıyor.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi'nden Michael Kugelman'a göre Rubio'nun ziyaretinin üç temel amacı vardı: Hindistan'ın Rus petrolüne bağımlılığını azaltmak, Venezuela ve ABD petrolünün daha fazla alınmasını teşvik etmek ve enerji işbirliğini iki ülke arasındaki ticaret anlaşmasının bir parçası haline getirmek.

2022'de başlayan Ukrayna savaşının ardından Moskova'nın en büyük petrol alıcılarından biri haline gelen Hindistan, Aralık 2022-Temmuz 2026 döneminde Rus ham petrol ihracatının yüzde 37'sini oluşturdu. Rus petrolünü işleyen firmalardan biri de Reliance'dı.

BBC'nin aktardığına göre Rubio, Mumbai'de Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayid Al Nahyan'ın da katıldığı toplantıda enerji güvenliği, ticaret, yatırım ve bölgesel gelişmeler ele alındı.

Ertesi gün 21 Ekim'de Rubio, Jamnagar'a giderek rafineriyi ziyaret edip Ambani'yle bir araya geldi.

Trump yönetimi, Teksas'ın Brownsville Limanı'nda yeni bir petrol rafinerisi kurmayı planlıyor. Kugelman'a göre Rubio, bu proje için Reliance'ın da desteğini istiyor.

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, ABD'yle ticaret görüşmelerindeki ilerlemeden memnuniyet duyduğunu ve her iki tarafın da süreci tamamlamaya yakın olduğunu geçen hafta söylemişti. Trump da Hindistan'la ticaret anlaşmasının yakında tamamlanabileceğini bildirmişti.

Buna karşın uzmanlar, enerji alanındaki yakınlaşmanın ticaret anlaşmasının kısa sürede imzalanacağı anlamına gelmediğini savunuyor. Hindistan'ın eski ABD Büyükelçisi Meera Shankar, Hindistan'ın ABD'nin gümrük tarifelerine ilişkin tutumunu netleştirmesini istediğini ve ticaret anlaşmasının detaylarının tamamlanmasını beklediğini söylüyor.

Independent Türkçe, BBC, The Diplomat 


Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasındaki dengeleri nasıl kullanıyor?

Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
TT

Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasındaki dengeleri nasıl kullanıyor?

Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)

Kuzey Kore yönetimi, Rusya ve Çin'le bağlarını geliştirirken Pekin'le Moskova, Pyongyang üzerindeki nüfuzunu artırmak istiyor.

Çin'le Kuzey Kore sınırında, Yalu Nehri üzerinde kurulan otoyol köprüsü 15 Ekim'de hizmete açılmıştı.

Çin'in Dandong ve Kuzey Kore'nin Sinuiju şehirlerini birbirine bağlayan 3 kilometre uzunluğundaki köprünün yapımı 2014'te tamamlanmıştı. Fakat Kuzey Kore tarafındaki inşaatlar tamamlanmadığından hizmete açılamamıştı.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, bugün köprüden geçerek Dandong'a gitti. AP'nin aktardığına göre Kim, Çin Komünist Partisi'nin üst düzey isimlerinden Wang Huning'le bir araya geldi.

Xinhua'nın aktardığına göre Kim, şehirde bir araba fabrikasını ziyaret ettikten sonra yaptığı açıklamada, "Çin'le birlikte çalışmaya hazır olduklarını, bunun tarihsel dostluklarını ilerletip pratik işbirliğini genişleterek her iki ülkenin halklarına somut faydalar getireceğini" söyledi.

Kim'in ziyaretinin, Çin'in 1950-1953'teki Kore Savaşı'na katılmasının yıldönümünden bir gün önce gerçekleşmesi dikkat çekti.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, haziranda Pyongyang'a giderek Kim'le görüşmüştü. Zirve, Kuzey Kore'nin Çin'den nispeten uzaklaşarak Rusya'ya yakınlaşmasının ardından düzenlenmişti.

Batılı kaynakların rakamlarına göre en az 2 bin 300 Kuzey Kore askeri Rusya adına Ukrayna cephesinde savaşırken öldürüldü.

Diğer yandan Yalu Nehri Köprüsü'nün açılışından yaklaşık bir ay önce Kuzey Kore'yle Rusya arasındaki ilk karayolu köprüsü de hizmete alınmıştı.

Guardian'ın analizine göre son gelişmeler, Pekin ve Moskova'nın Pyongyang üzerindeki nüfuzunu artırma konusunda rekabete giriştiğini gösteriyor.

Pyongyang son üç yılda özellikle Ukrayna savaşı nedeniyle Kremlin'le daha yakın bağlar kursa bile Kuzey Kore ekonomisi büyük ölçüde Çin'e bağımlı.

Seul'deki Ewha Kadın Üniversitesi'nden Leif-Eric Easley, bu açıdan Rusya'nın ekonomik olarak Çin'in konumunu dolduramayacağını vurguluyor.

Kore Üniversitesi'nden Kuzey Kore uzmanı Fyodor Tertitski ise Pekin ya da Moskova'nın Pyongyang üzerinde diledikleri gibi bir nüfuza sahip olamayacağını savunuyor:

Her iki ülke de Kim Jong-un'un boyun eğmektense ilişkilerin tamamen kopmasını tercih edeceğini biliyor. Bu yüzden bunun basit bir nüfuz mücadelesi olduğunu sanmıyorum. Kim, iki ülkeyi de birbirine düşürmeye çalışıyor ancak Çin ve Rusya, 1970'lerde olduğu gibi Sovyetler Birliği'yle Çin arasındakine benzer bir rekabet içinde değil.

Independent Türkçe, Guardian, Xinhua, AP 


Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
TT

Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)

Antoine el-Hac 

Fransa’daki kriz artık geçici bir protesto dalgası veya acil önlemlerle kontrol altına alınabilecek ekonomik bir aksaklık olmaktan çıkmış durumda. Birbiri ardına yaşanan gelişmeler; kamu maliyesindeki zayıflığın, artan toplumsal öfkenin, siyasi kurumların kilitlenmesinin ve devletin taahhütlerini yerine getirme kapasitesine olan güvenin azalmasının kesiştiği çok boyutlu bir krizi gözler önüne seriyor. Fransa, 2027 ilkbaharında yapılacak kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken, biriken bu faktörlerin Beşinci Cumhuriyet’in istikrarı ile ülkenin Avrupa Birliği (AB) ve dünyadaki konumuna yönelik ciddi bir tehdide dönüşmesinden endişe ediliyor.

Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)
Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)

Birçok şehir ve kasabanın sokaklarında huzursuzluğun farklı yansımaları görülüyor. Ülkede devlet okullarının durumunun kötüleşmesi ve öğretmen yetersizliği protesto edilirken, kamu sektörü çalışanları da maaşların dondurulmasına tepki göstererek eylemlere katıldı. Öncesinde ise balıkçılar, motorin fiyatlarındaki artışı protesto etmek amacıyla limanları ve akaryakıt istasyonlarını kapattı. Gelişmeler yalnızca gösterilerle sınırlı kalmadı; bazı Fransız şehirlerinde büyük maddi hasara, yüzlerce yaralanmaya ve gözaltına yol açan şiddet ve yağma olayları yaşandı. Bu tablo, toplumun çeşitli kesimleri ile devlet kurumları arasındaki derinleşen kopukluğu yansıtıyor.

Emmanuel Macron’un ilk dönemini sekteye uğratan, yıllardır nerede oldukları ve liderlerinin kimler olduğu bilinmeyen Sarı Yelekliler’in yıllar süren bir aranın ardından sahneye geri dönmesiyle tablo tamamlandı. Sokaktaki bu iktidar karşıtı ittifakın mücadeleyi sürdürmeye hazır olduğu görülüyor.

Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)
Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)

Çeşitli taleplerin oluşturduğu bu mozaiğin merkezinde; alım gücünün düşmesi, kamu hizmetlerine olan güvenin sarsılması ve Fransız sosyal modelinin onlarca yıldır sunduğu vaatleri artık karşılayamadığı hissiyle bağlantılı daha derin bir kriz yer alıyor. Vatandaşlarının geniş bir sosyal koruma ağından yararlanmaya alışkın olduğu devlet, bugün zor bir soruyla karşı karşıya: Finansman maliyetlerinin arttığı ve borç yükünün ağırlaştığı bir dönemde bu kazanımlar nasıl korunabilir?

Borç manevra alanını daraltıyor

Maliye politikasının krizde merkezi bir konumda olduğu su götürmez bir gerçek. Fransa’nın kamu borcu (4 trilyon dolar) gayri safi yurt içi hasılanın (3,55 trilyon dolar) yüzde 119’una yaklaşırken, ekonomi 2026 yılı için yüzde 0,4 ila 0,5 civarında büyüme oranlarına geriledi. Aynı zamanda genel bütçe açığının gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 5’ini aşması beklenmekte olup bu durum, hükümetin kamu hesaplarını yeniden dengeye kavuşturma çabalarını zorlaştırıyor.

Faiz oranlarının yükselmesiyle birlikte sorun daha da vahim bir hal alıyor. Borç maliyeti artarken devlet, kaynaklarını yatırım ve hizmetlere yönlendirmek yerine yükümlülüklerini ödemek için giderek daha fazla kaynak ayırmak zorunda. Gelen tahminler, Fransa’nın önümüzdeki yıl orta ve uzun vadeli 340 milyar euro değerinde tahvil ihraç etmesi gerekeceğini, bu esnada mali ve siyasi riskler nedeniyle yatırımcıların bu tahvillere olan talebinin azaldığını gösteriyor.

Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)
Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)

Ancak bu durum, Fransa’nın mutlaka 2009-2010 yıllarında Yunanistan’ın yaşadığına benzer bir krizle veya piyasa güveninde ani bir çökmeyle karşı karşıya olduğu anlamına gelmiyor. Fransız ekonomisinin büyüklüğü ve AB içerisindeki konumu Paris’e farklı bir ağırlık kazandırıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu ağırlığın kendisi de krizi daha önemli kılıyor; çünkü Paris’in ağır borcunu yönetme kapasitesinde yaşanabilecek keskin bir kötüleşme, tüm Avrupa’nın mali istikrarına yansıyabilir.

Kırk yıllık erteleme

Mevcut durumun tek bir hükümet kararıyla açıklanamayacağı veya sorumluluğun tamamen tek bir cumhurbaşkanına yüklenemeyeceği bir gerçek. Mali dengesizlikler onlarca yıl boyunca birikti, sağ ve sol hükümetler borcun yapısal artışını durdurmayı başaramadan birbirini izledi. Önemli kırılma noktalarından biri, sosyal politikaların ve kamu harcamalarının genişlediği 1980’li yıllardaki Sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterrand dönemine dayanıyor. Emeklilik yaşının 60’a indirilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması ve devletin ekonomideki rolünün güçlendirilmesi gibi reformlar, kamu maliyesi üzerindeki yükün artmasına yol açtı.

Ancak krizi yalnızca o dönemde yaşananlara indirgemek yanıltıcı bir basitleştirme olacaktır. Jacques Chirac’tan Nicolas Sarkozy, François Hollande ve Emmanuel Macron dönemlerine kadar sonraki hükümetler de borcun gidişatını tersine çevirmeyi başaramadı. Bu durum, temel olarak halkın refah payından feragat etmeye yönelik tepkisinden duyulan endişeden kaynaklanıyor. 2008 küresel mali krizi, Kovid-19 salgını ve ardından gelen enflasyon dalgası da kamu bütçeleri üzerindeki baskıların artmasında rol oynadı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)

Esasen Fransa’nın ‘kapsamlı’ sosyal modeli, tekrarlayan siyasi çatışmaların odak noktası haline geldi. Emeklilik, işsizlik sigortası veya kamu harcamalarını reforme etmeye yönelik her girişim sert bir toplumsal dirençle karşılaşırken, reformların ertelenmesi gelecekteki seçeneklerin daralmasına neden oluyor. Böylece devlet, harcamaları kontrol altına alma ihtiyacı ile yeni protestoları tetikleme korkusu arasında sıkışıp kalıyor.

Siyasi felç ve aşırı sağın yükselişi

Ekonomik çıkmazın ortasında siyasi arenada kara bulutların toplanması şaşırtıcı olmadı. Ulusal Meclis’in 2024 yılında feshedilmesinden bu yana parlamenter tablo istikrarlı bir çoğunluk üretemedi, güçler kalıcı uzlaşılara varmakta zorlanan üç büyük karşıt blok arasında bölündü. Bütçe tasarısının meclisten geçirilmesi hükümetin ayakta kalma kapasitesi için tekrarlayan bir sınava dönüşürken, vatandaşların kurumların etkinliğine olan güveni azaldı.

Marine Le Pen ve Ulusal Birlik partisi liderliğindeki aşırı sağın bu iklimden faydalanması da şaşırtıcı değil. Aşırı sağın söylemi; ekonomik koşulların kötüleşmesini, güvenlik kontrolünün kaybedilmesini ve göç yükünü birbiriyle ilişkilendirmekte, kendisini sisteme yeniden düzen getirebilecek bir alternatif olarak sunmakta. Buna karşılık, Jean-Luc Melenchon liderliğindeki radikal sol Boyun Eğmeyen Fransa hareketi, ekonomik ve sosyal politikalara öfkeli kesimlerin bir kısmını kendisine çekmekte. Bu iki kutup arasında, Macron’un siyasi ve toplumsal tabanını oluşturan merkezin gücü zayıflarken, ılımlı oyların bölünmesinin daha radikal rakiplerin şansını artırmasından endişe ediliyor.

Siyasi güçler arasındaki bu çatışmanın devam etmesinin gerekli reformları engelleyebileceğine, yatırımları, tüketimi ve piyasa güvenini etkileyen belirsizlik sürecini uzatabileceğine dikkat edilmesi gerekiyor. Ayrıca, huzursuzlukların yalnızca göçle ilişkilendirilmesi ve güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasıyla yetinilmesi, toplumsal öfkeyi besleyen temel ekonomik ve sosyal nedenleri çözmeye yetmiyor.

 Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)
Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)

Zorlu seçim sınavı

Fransa bugün oldukça karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: Öfkenin nedenlerini göz ardı etmeden düzeni yeniden sağlamak, kamu hizmetlerine zarar vermeden borcu kontrol altına almak ve önümüzdeki seçimler radikal bir şekilde karşıt güçler arasında ‘intihar niteliğinde’ bir çatışmaya dönüşmeden önce siyasi güveni yeniden inşa etmek.

Reform yükünü adil bir şekilde dağıtan, harcama önceliklerini belirleyen ve en hassas kesimleri koruyan net bir planı, siyasi kurumlar bünyesinde karar alma yeteneğini yeniden kazandırarak sunmayı kim başarabilecek?

Macron, 2017 yılında iktidara geldiğinde, kendini yenileme ve uluslararası konumunu geri kazanma kapasitesine sahip iyimser bir Fransa tablosu vaat etmişti. Ancak popülaritesinin düşmesi ve gerileme hissinin yaygınlaşması, bu vaat ile gerçeklik arasındaki uçurumun derinliğini ortaya koyuyor. Buna rağmen Fransızların çoğunluğu kendisine olan güvenini tazeleyerek 2022 yılında onu yeniden seçti.

2027 seçimleri yaklaşırken mücadele, yalnızca bir sonraki cumhurbaşkanının kim olacağını belirlemekle sınırlı kalmayacak; Fransa’nın kamu maliyesini reforme edip sosyal sözleşmesini yenileyip yenileyemeyeceğini ya da biriken krizlerin ülkenin siyasi kimliğini yeniden tanımlamasına izin verip vermeyeceğini belirleme noktasına taşınacak.

Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)
Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)

Fransa’nın yalnızca borç sorunuyla karşı karşıya olan büyük bir ekonomi değil, aynı zamanda Avrupa projesinin temel sütunlarından biri olduğu unutulmamalı. Ülkedeki krizin kontrol altına alınmasında yaşanacak herhangi bir başarısızlığın, sınırları aşan yansımaları olacak. Fransa’nın başarısı ise reformun bedeli toplumun ve devletin taşıyabileceği kapasiteyi aşmadan önce, erteleme ve bölünme döngüsünün kırılmasıyla mümkün kılınabilecek.

Aydınlanmanın, düşüncenin ve ilerlemenin Fransa’sı hantallaştığını hissediyor; Fransızlar siyasi ve sosyal sistemlerinin artık gelişmeye ve modern hayata ayak uydurmaya elverişli olmadığını fark ediyor. Daha da vahimi, özellikle başka ülkelerdeki ‘varlığın’ sona ermesi ya da bitme noktasına gelmesiyle birlikte, ekonominin eski günleri ihya etmeye yetecek miktarda servet üretemez hale gelmiş olması…

Zaman değişiyor!