Birleşik Krallık’ın İsrail ve Filistin ikilemi

Filistinlilere yardımlarının yanı sıra Londra, son yıllarda İsrail’e de yakınlaştı

Reuters
Reuters
TT

Birleşik Krallık’ın İsrail ve Filistin ikilemi

Reuters
Reuters

Christopher Phillips

Birleşik Krallık’ın, İsrailli askerlerin ve sivillerin Hamas eliyle katledilmesine ve kaçırılmasına yönelik hızlı tepkisi, korku hissi ve hızlı destek sağlama telaşı ile şekillendi. Başbakan Rishi Sunak da “terörün kazanamayacağını” ve “İsrail’in kendini savunma ve daha fazla saldırıyı caydırma konusunda tartışmasız bir hakka sahip olduğunu” vurguladı.

Öte yandan İşçi Partisi (LP) lideri Keir Starmer ise “İsrail’de yaşanan hadiseler karşısında dehşete ve korkuya kapıldığını, Hamas’ın sergilediği bu davranışların Filistin halkına bir fayda sağlamadığını ve İsrail’in halkını savunma hakkını her zaman kullanması gerektiğini” ifade etti. Kamuoyu yoklamalarında büyük bir farkla öne çıktığı için Starmer’ın bir sonraki Birleşik Krallık başbakanı olacağı kanaati yaygın.

Ancak bu doğrudan destek sunumunun yanı sıra mevcut çatışma, Birleşik Krallık siyasetçileri için bir zorluk da oluşturuyor. Mesela uluslararası düzeyde Birleşik Krallık hükümeti, son yıllarda İsrail’e yakınlaştı. Bununla birlikte Birleşik Krallık’ın müttefikini etkileme ve Filistinlilerle daha geniş çatışmada gücü büyük oranda azaldı. Birleşik Krallık’ın yurt dışındaki seçeneklerinin sınırlılığıyla birlikte çatışma, yurt içinde daha etkili hale geldi. Ortadoğu’da yaşanan hadiselerle ilgili olarak Yahudi karşıtlığı (antisemitizm) yükselişe geçiyor. Nitekim yetkililer ile Filistin destekçisi büyük gruplar arasında çatışmalar yaşanıyor ve bu eylemciler, İsrail’in Gazze’deki intikam eylemlerini protesto ediyor. Hem iktidardaki Muhafazakârlar hem de muhalefetteki İşçi Partisi, çatışmada bir ölçüde uluslararası önem kazanma umuduyla birlikte İsrail’e verilen içgüdüsel desteğin ve muhtemel iç gerilimlerin nasıl yönetileceği ikilemiyle karşı karşıya.

İsrail’e ve barış sürecine destek

Birleşik Krallık’ın hem İsrail hem de Filistin’le uzun bir ilişkisi var. Bilindiği üzere Londra, 1917 yılında meşhur Balfour Deklarasyonu’nu yayınlayarak Filistin mandasını üstlendi. Bu da İsrail’in gelişiminin yolunu açtı. Soğuk Savaş döneminde Birleşik Krallık, İsrail’e karşı, Birleşik Krallık’ın 1948 yılında Filistin’den çekilmesine yol açan terör hamlesinden kaynaklanan eski düşmanlığını bir kenara bıraktı ve iki devlet sadık müttefikler haline geldi. Diğer Batılı ülkeler gibi Birleşik Krallık da 1990’lı yıllarda Oslo Barış Anlaşması’nın önerdiği ve sürekli desteklediği ‘iki devletli çözümü’ benimsedi.

Birleşik Krallık’ın katılımı, Tony Blair’in başbakanlığı döneminde Blair, ABD Başkanı George W. Bush’u, sekteye uğrayan barış sürecini canlandırmaya ikna etmeyi başardığında doruk noktasına ulaştı. Bununla birlikte Bush’un önerdiği ‘barış için yol haritası’ Oslo Anlaşması’nda karşılaşılanlara benzer engellerle karşı karşıya kaldı. Blair daha sonra (ABD’den, Birleşmiş Milletler’den, Avrupa Birliği’nden (AB) ve Rusya’dan oluşan) Ortadoğu Dörtlüsü’nün özel elçisi görevini üstlense de Birleşik Krallık’ın bu süreçte oynadığı doğrudan rol nispeten sınırlı kaldı.

“Hamas’ın saldırıları sırasında ve sonrasında 17 Birleşik Krallık vatandaşı öldürüldü ya da kayboldu. Bu sayının artmasından endişe duyuluyor, çünkü halihazırda İsrail’de ya da Gazze Şeridi’nde 60 binden fazla Birleşik Krallık vatandaşının bulunduğu tahmin ediliyor”

O zamandan bu yana Birleşik Krallık’ın katılım düzeyi düştü. Bununla birlikte halen Filistin Yönetimi’ne ve Gazze Şeridi’ne yardım sunuyor. Örneğin Birleşik Krallık, 2018’den 2023’e kadarki dönemde Batı Şeria’da ve Gazze Şeridi’ndeki ekonomik faaliyeti desteklemek amacıyla 38 milyon sterlin yardım sunma sözü verdi. Ayrıca sağlık ve eğitim çalışanlarının ücretlerini ödemesine yardımcı olmak için de Filistin Yönetimi’ne ek olarak 20 milyon sterlin gönderdi. ABD Başkanı Donald Trump, Washington’ın, işgal altındaki topraklarda hayati hizmetlerin masraflarını karşılayan UNRWA’ya katkısını durdurduğunda Birleşik Krallık, açığın kapatılmasına yardımcı olmak için 7 milyon sterlin değerinde ek fon sağlamak suretiyle müdahale edecek kadar ileri gitti.

Ancak Filistinlilere yardımlarının yanı sıra Londra, son yıllarda İsrail’e de yakınlaştı. Özellikle teknoloji alanında ticaretleri arttı. Nitekim halihazırda İsrail, Birleşik Krallık’ın mal ve hizmet ihracatı için Ortadoğu’da en büyük beşinci noktayı temsil ediyor. İktidardaki Muhafazakâr Parti’nin, Birleşik Krallık’ın AB’den çıkması (Brexit) için yapılan referandumdan sonra sağa doğru kaymasıyla partinin önde gelen pek çok ismi, İsrail’e daha fazla destek çağrısında bulundu.

2019 ila 2022 yıllarında İçişleri Bakanı olarak görev yapan Priti Patel, İsrail’e yaptığı gizli bir yolculuğun ardından eski bakanlık görevinden istifa etmek zorunda kaldıktan sonra tanınmış bir destekçi oldu. Aynı şekilde 2022 yılında kısa başbakanlık görevi sırasında Liz Truss da adım adım Donald Trump’ı taklit ederek Birleşik Krallık büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını istedi. Ki bu, Birleşik Krallık’ın İsrail’in Doğu Kudüs’ü yasa dışı olarak ilhakına verdiği desteği etkili bir şekilde gösterecekti. 2019 yılında Birleşik Krallık, Hizbullah’ı bir terör örgütü olarak sınıflandırdı. Zaten İsrail bunun için uzun bir süredir baskı uyguluyordu.

Foto: 18 Ekim 2023’te Filistin’e destek mesajı veren pankartlar taşıyan göstericiler, 18 Ekim 2023’te Londra’daki Başbakanlık konutu önünde düzenlenen protestoya katıldı (AFP)
18 Ekim 2023’te Filistin’e destek mesajı veren pankartlar taşıyan göstericiler, 18 Ekim 2023’te Londra’daki Başbakanlık konutu önünde düzenlenen protestoya katıldı (AFP)

“Filistin’i destekleyen aktivistlerin çoğu kendisini Yahudi karşıtı olarak görmezken Birleşik Krallık’taki Yahudi cemaatinin üyeleri onların bazı eylemlerini Yahudiler için bir tehdit olarak görüyor”

İsrail’in dostu olan Muhafazakârlar, aynı zamanda onu eleştirmekten de geri durmadı. Mesela Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt, Trump’ın 2019 yılında İsrail’in Suriye’deki Golan Tepeleri’ni yasa dışı olarak ilhakını tanımasını kınadı. Birleşik Krallık da İsrail’in Gazze’ye yönelik önceki saldırılarında sivillerin korunması çağrısında bulundu. Tarihî açıdan Birleşik Krallık, uzun bir süredir İsrail’in destekçisi. Ancak bugünkü çatışma, İsrail’i öncekilerden daha çok destekleyen bir hükümetin başta olduğu bir dönemde patlak verdi.

Çatışmanın patlak vermesinin ardından Rishi Sunak’ın aldığı ilk tedbirlerden birinin İsrail’e asker, istihbarat ve güvenlik desteği sunmak olması dikkat çekici. Bu, İsrail’in bu unsurlardan herhangi birinden yoksun olmadığı ve herkesin imkânlarından çok daha büyük ABD kaynaklarına dayanma imkânına sahip olduğu göz önünde bulundurulunca garip bir teklif gibi görünebilir. Ancak Brexit sonrası bir dünyada güvenlik ve askerî kaynaklar, Birleşik Krallık’ın sunabileceği az sayıda araçlar arasında yer alıyor. Zira AB’den çıktıktan sonra Birleşik Krallık, büyük ekonomik ve diplomatik ağırlığı kaybetti.

İsrail, başka herhangi bir yerden gideremeyeceği bir eksikliğin veya ihtiyacın işareti olarak değil de Birleşik Krallık’la dostluğunun bir işareti olarak bu teklifi kabul edebilir. O zamandan sonra Sunak ayrıca, Gazze Şeridi’nin bombalanmasının ardından Refah sınır kapısının insani yardımlar için açık tutulmasına yardımcı olmak üzere Mısır’a da askeri bir destek sağlamayı teklif etti ve başka seçeneği olmadığı için yine güvenlik tekliflerine dayandı.

İsrail karşıtı gösteriler ve Yahudi karşıtlığı konusunda uzun süredir bir gerilim söz konusu. Bazıları, İsrail dünyadaki tek Yahudi devlet olduğu için İsrail’e yönelik protestonun Yahudi karşıtlığı olduğunda ısrar ediyor. Bu görüşün muhalifleri ise İsrail devletini eleştirmek ile genel olarak Yahudileri hedef almak arasında bir fark olduğunu savunuyor. Bununla birlikte Filistinlileri destekleyen eylemcilerin birçoğu kendilerini Yahudi karşıtı olarak görmezken, Birleşik Krallık’taki Yahudi toplumunun üyeleri, onların bazı eylemlerini Yahudiler için bir tehdit olarak görüyor. Londra’da Yahudi nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerin duvarlarına ‘Filistin özgürdür’ sloganının yazılması buna bir örnek. Toplum Güvenliği Vakfı (Community Security Trust/CST) da bazılarının ‘Yahudi halkı tehdit ve rahatsız etmek için Filistin yanlısı siyasetin sembollerini ve dilini söylem silahı olarak kullandığına’ işaret etti.

Muhafazakâr İçişleri Bakanı Suella Braverman, Yahudi karşıtlığına dair endişelerini dile getirerek, Birleşik Krallık polisine daha sert önlemleri almayı düşünmesini tavsiye etti. Ayrıca Filistin bayrağı dalgalandırmak gibi, bazı koşullarda meşru olabilecek bazı davranışların, maksat terör eylemlerini yüceltmek olduğunda yasaklanmasından bahsetti. Braverman, araba sürerek Yahudi mahallelerinden geçmenin, Yahudi halkını düşmanca tezahüratlarla hedef almanın ya da Filistinlileri destekleyen semboller kullanmanın kabul edilemez olduğunu da vurguladı.

Foto: 18 Ekim 2023’te Birleşik Krallık Başbakanı Rishi Sunak, Londra’daki Avam Kamarası’nda Başbakana Sorular oturumunda konuşuyor (AFP)
18 Ekim 2023’te Birleşik Krallık Başbakanı Rishi Sunak, Londra’daki Avam Kamarası’nda Başbakana Sorular oturumunda konuşuyor (AFP)

Bu açıklamalar, Filistin destekçileri ve ifade özgürlüğü eylemcileri arasında endişelere yol açtı. Şöyle ki bazıları İsrail’e güçlü desteğiyle tanınan Braverman’ın Filistin bayrağına yasak getirilmesi için etkili bir çağrıda bulunduğundan çekiniyor. Buna cevaben polis teşkilâtı, Filistin davasını desteklemeyi otomatik olarak Hamas’ı desteklemekle eşit görmeyeceğini açıkladı ve ‘dinî güdülerle yapılan herhangi bir tacize veya korkutmaya müsamaha gösterilmeyeceğini’ de belirterek memurların gerektiğinde harekete geçeceğinin sözünü verdi.

“Mevcut çatışma, Birleşik Krallık siyasetçileri için bir zorluk oluşturuyor. Mesela uluslararası düzeyde Birleşik Krallık hükümeti son yıllarda İsrail’e yaklaştı. Bununla birlikte Birleşik Krallık’ın, müttefikini etkileme ve Filistinlilerle daha geniş çatışmada gücü büyük oranda azaldı”

İşçi Partisi’nin dengeli tavrı

İşçi Partisi, devam eden çatışmaya tepki verme konusunda zorlu bir dengeleme süreciyle karşı karşıya. Filistinlilerin güçlü bir destekçisi olan Jeremy Corbyn’in liderliğinde parti, Yahudi karşıtlığı suçlamalarına maruz kaldı. Bu da çok sayıda Yahudi üyenin ve pek çok milletvekilinin ayrılmasına yol açtı. Keir Starmer, partinin başına geçtiği andan itibaren partiyi eski konumuna getirmek, Yahudi karşıtlığı konusunda iç soruşturmalar başlatmak ve Jeremy Corbyn’in de aralarında bulunduğu bazı üyeleri ihraç etmek üzere ciddiyetle çalışmaya başladı.

Starmer’ın İşçi Partisi konferansındaki açılış konuşmasına İsrail’e desteğini ifade etmekle başlaması şaşırtıcı değildi. Zira bu, Corbyn geleneğinden açık bir şekilde uzaklaşmayı temsil etse de İşçi Partisi’nin, İsrail’deki sosyalist Siyonizm’in kurucularıyla ortak ideolojik bağlantılardan ötürü tarihî olarak İsrail’le yakın ilişkiyi sürdüren daha geniş geleneğiyle örtüşüyor.

Bununla birlikte Starmer, hassas bir dengeleme süreciyle karşı karşıya. Şöyle ki bir yandan İsrail’in kendini savunma hakkına yönelik açık desteğiyle Birleşik Krallık Yahudilerine, İsrail destekçilerine ve kamuoyuna, kendisinin Corbyn’den farklı bir lider olduğunu göstermeyi hedefliyor, kendisini Yahudi karşıtlığı ve Filistinlilere verilen içgüdüsel sol destek hakkındaki tartışmadan uzak tutuyor ve İşçi Partisi ile daha geniş seçmen kitlesi arasında İsrail destekçisi eylemcilerden oluşan özel bir grubun desteğinin korunmasına duyulan ihtiyacı da kabul ediyor.

Ancak Filistin destekçilerinden oluşan kararlı bir grup da var ve Starmer’ın iktidara gelmeyi umuyorsa bu kişileri de kaçırmaması gerekiyor. Örneğin Birleşik Krallık Müslüman İşçi Partisi üyelerinden oluşan İşçi Partisi Müslüman Ağı (Labour Muslim Network/LMN), Starmer’ın, İsrail’in Gazze’ye enerji ve su tedarikini kesme ‘hakkı’ olduğu yönündeki açıklamasını eleştirerek, bu tür eylemlerin ‘toplu bir cezalandırma’ teşkil ettiğini, bunun da uluslararası hukuka aykırı olduğunu vurguladı. Çatışma devam ederse Starmer, partisinin bazı üyeleri ve destekçileri tarafından daha fazla zorlukla karşılaşabilir. Hele de İsrail’in Gazze’de öngörülen misilleme eylemleri büyük kayıplara yol açarsa…

Birleşik Krallık’ın sınırlı uluslararası nüfuzuna bakıldığında hem Keir Starmer hem de Rishi Sunak, Birleşik Krallık’ın çatışmanın gidişatı üzerinde büyük bir etkiye sahip olmasının mümkün olmadığını görüyor. Muhtemelen katkıları; destek ifade etmeyi, kınama yayınlamayı ve daha geniş uluslararası toplum içinde gerilimi bitirme çağrısında bulunmayı kapsıyor. Ayrıca Birleşik Krallık, çatışmalarla ilgili mevcut yardımlara ve güvenlik operasyonlarına da destek veriyor.

Çatışmanın doğrudan ve somut sonuçları, Birleşik Krallık toplumunda da hissedilebilir. Bu bağlamda esas odak noktası, kendilerini çatışmanın ortasında bulabilecek Birleşik Krallık vatandaşlarının korunması ve tahliye edilmesi olacaktır. Ayrıca devam eden çatışmanın Birleşik Krallık toplumu üzerindeki olumsuz etkilerini veya yansımalarını azaltmak için de çaba gösterilecektir. Bu, Birleşik Krallık’ta güvenliğe, genel duyarlılığa ve toplumsal ilişkilere ilişkin endişelerin ele alınmasını da içine alabilir.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Trump: Gazze’ye 10 milyar dolar yardımın önündeki tek engel Hamas

ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında imzalanan mutabakat zaptını elinde tutarken (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında imzalanan mutabakat zaptını elinde tutarken (AFP)
TT

Trump: Gazze’ye 10 milyar dolar yardımın önündeki tek engel Hamas

ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında imzalanan mutabakat zaptını elinde tutarken (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında imzalanan mutabakat zaptını elinde tutarken (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin Gazze için “Barış Konseyi”ne 10 milyar dolar sağlayacağını açıkladı ve bunu “savaş maliyetleriyle karşılaştırıldığında küçük bir rakam” olarak nitelendirdi. Trump, diğer üye ülkelerden gelen katkıların 7 milyar doları bulduğunu ve bağışların artmasının beklendiğini kaydetti.

Trump, “Barış Konseyi”nin açılışında yaptığı konuşmada, “Birlikte, yüzyıllar boyunca savaşın yıkımlarına maruz kalmış ve üç bin yıl süren katliamlarla boğulmuş bir bölgede kalıcı barış hayalini gerçekleştirebiliriz. Dünya, diğer çözülmemiş çatışmaların nasıl çözülebileceğini görmeli” dedi ve Birleşmiş Milletler’in çabalarını destekleyeceklerini vurguladı. Trump, Kazakistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, Özbekistan ve Kuveyt gibi ülkelerin Gazze yardım paketine 7 milyar dolardan fazla katkıda bulunduğunu açıkladı.

Gazze’ye odaklanan Trump, ateşkesin tüm rehinelerin (canlı ve ölü) serbest bırakılmasıyla sonuçlandığını ve Hamas’ın söz verdiği gibi silahlarını teslim edeceğini söyledi, aksi hâlde “sert bir karşılık” verileceğini belirtti. Trump, “Şu anda dünya, önümüzdeki tek engel olan Hamas’ı bekliyor” dedi.

cfvdfv
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Devlet Bakanı Adil Cübeyr, Perşembe günü Washington’da düzenlenen “Barış Konseyi” toplantısında (AFP)

Trump, toplantıya katılan ülkelerin yalnızca maddi katkıda bulunmadığını, bazı ülkelerin ateşkesi korumak ve kalıcı barışı sağlamak için personel göndermeyi taahhüt ettiğini kaydetti. Ortadoğu’nun “üç bin yıl boyunca imkânsız görülen bir barış” gördüğünü ifade eden Trump, bunun İran’ın nükleer kapasitesinin B-2 bombardıman uçaklarıyla yok edilmesinden kaynaklandığını belirtti ve bunun bölgesel barışın anahtarı olduğunu söyledi.

Norveç ve FIFA İşbirliği

Trump, geleceğe dönük planları da açıkladı; Norveç’in konseye ev sahipliği yapacağı, FIFA’nın Gazze’de projeler (futbol sahaları dahil) için 75 milyar dolar toplama kampanyasına katılacağı ve Japonya’nın bağış toplama girişimlerinde yer alacağı belirtildi. İran’a “barış yoluna katılma” çağrısı yapan Trump, aksi hâlde “farklı bir yol”la karşılaşacağını vurguladı ve İran’ın nükleer silaha erişimini önleme konusundaki kararlılığını yineledi.

Trump, adını taşıyan Barış Enstitüsü’ne övgüde bulunarak, BM ile yakın koordinasyonu vurguladı ve konseyin bu çalışmaları güçlendireceğini ve performansı “denetleyeceğini” belirtti. “Barış savaştan çok daha ucuzdur” diyen Trump, konseyin “kararlı liderlikle imkânsızın mümkün hâle getirilebileceğini” gösterdiğini söyledi.

dsvfdv
Washington’da Perşembe günü gerçekleştirilen “Barış Konseyi” toplantısından genel bir görünüm (AFP)

Konuşmasında ekonomik başarıları, Wall Street’teki gelişmeleri ve ilk yılında sekiz savaşı sona erdiren kişisel diplomatik başarısını öne çıkaran Trump, ekibini – Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, özel elçi Steve Witkoff, ve Jared Kushner dahil – “tüm zamanların en iyi ekibi” olarak nitelendirdi.

Trump, toplantıya katılan ülkelerin liderlerine teşekkür etti; Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei, Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’i örnek göstererek, Pakistan-Hindistan ve Ermenistan-Azerbaycan gibi çatışmaların çözümünde oynadığı rolü vurguladı. Arap ülkelerine de teşekkür etti.

Filistinli Katılım

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Gazze için “Barış Konseyi” dışında bir “alternatif plan” olmadığını belirtti. Konsey koordinatörü Nikolay Mladenov, Perşembe günü, Hamas’ın etkisinden bağımsız bir Filistin Ulusal Polisi oluşturmak üzere başvuruların açıldığını duyurdu. Mladenov, “Sadece ilk birkaç saatte bin kişi başvuruda bulundu” dedi.

fvgthyju
Endonezya Cumhurbaşkanı, Perşembe günü Washington’da düzenlenen Barış Konseyi toplantısında (AFP)

Filistin yönetiminin Gazze işlerini yönetecek teknik komitesinin başkanı Ali Şaas kısa bir konuşma yaptı; hükümetin Gazze’de istikrar sağlama yetkisine sahip olduğunu, ancak zorlu şartlarda çalıştığını belirtti. Şaas dört önceliği açıkladı: güvenliği sağlamak, iki ay içinde 5 bin askeri eğitip konuşlandırmak, onurlu iş imkânları yaratmak, insani yardımların devamını ve temel hizmetlerin yeniden sağlanmasını temin etmek.

Trump, Perşembe günü 47’den fazla ülke liderinin, başbakan, dışişleri bakanı ve BM, AB, Dünya Bankası temsilcilerinin katıldığı konseyin ilk kurucu toplantısını açtı. Konseyin tartışmaları, yıkıcı savaşın ardından Gazze’nin yeniden inşası ve istikrarın sağlanmasına odaklandı.

fdbghyju
Washington’da Perşembe günü gerçekleştirilen Barış Konseyi toplantısından bir kare (AFP)

Bu zirve, BM Güvenlik Konseyi’nin ABD destekli ateşkes planını kabul etmesinden yaklaşık üç ay sonra gerçekleşti. Plan, iki yıl süreyle konseyin silahsızlanma ve Gazze’nin yeniden inşasını denetlemesini öngörüyordu. Başlıca sorunlar, Hamas’ın silahsızlanması, İsrail’in Gazze’den çekilmesi, yeniden inşanın boyutu ve insani yardımların akışı. Ateşkes hâlen kırılgan; taraflar ihlal iddialarını sürdürüyor.

Hamas’ın silahı sorunu

Trump yönetimi, Hamas’ı silahsızlandırma konusunda resmi bir plan açıklamadı. Mısır, Katar ve Türkiye ile görüşmelerin sürdüğü belirtiliyor. İsrail, Hamas ve diğer Filistin grupları silahsızlanmayı kabul etmeden geniş çaplı yeniden inşaya izin vermeyeceğini açıkladı. BM’de ABD Daimi Temsilcisi Mike Waltz, Hamas’a iki seçenek sunduklarını söyledi: “Kolay ya da zor yoldan silahsızlanma”.

Hamas, İsrail’in olası misillemelerinden endişe ederek silah teslim etmeye hazır görünmüyor. Hareket, Gazze yönetimini yeniden üstlenmiş ve ABD destekli teknik komiteye yetki devretmeye hazır. Ancak İsrail, komitenin Gazze’ye girişine izin vermedi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, “Hamas silahsızlanmadan yeniden inşa olmayacak” dedi.

Barış Gücü

Endonezya, yaklaşık 8 bin asker göndereceğini açıkladı. Arnavutluk, Fas ve Yunanistan’ın da Gazze’ye barış gücü olarak katılacağı belirtiliyor. Bu güç sınır konularını ele alacak, ancak Hamas’ın silahsızlanmasını denetleme yetkisine sahip olup olmayacakları belirsiz.

Gazze’deki Uluslararası İstikrar Gücü Komutanı General Jasper Gievers, beş ülkenin – Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk – katılımını duyurdu. Ayrıca Mısır ve Ürdün polis eğitimine destek verecek. Endonezya, gücün yardımcı komutanlığı görevini üstlenecek.

Eleştiriler

Fransa Dışişleri Sözcüsü Pascal Confavreux, Avrupa Komisyonu’nun toplantıya katılımını sürpriz olarak nitelendirdi; Komisyon’un üye ülkeleri temsil yetkisi olmadığını vurguladı. Fransa, konseyin faaliyetlerini BM kararlarıyla uyumlu hâle getirmeden katılmayacağını belirtti.

Eleştiriler, konseyin BM’nin rolünü azaltabileceği ve ABD’nin alternatif bir yapı kurmak istediği endişelerinden kaynaklandı. Başkan Trump’ın geniş yetkileri – ömür boyu başkanlık, üye kabul ve fon kullanımı üzerinde tek yetki – eleştirildi.

Analistler, başarının mali taahhütlerle değil, üç temel zorluğun çözümüyle ölçüleceğini belirtiyor: Hamas’ın silahsızlanması, İsrail’in Trump planına göre çekilmesi ve uluslararası ve yerel meşruiyete sahip istikrar gücü oluşturma kapasitesi.


Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.