Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Çin, İran’a yönelik benzeri görülmemiş ABD yaptırımlarına hazırlanıyor

Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
TT

Çin, İran’a yönelik benzeri görülmemiş ABD yaptırımlarına hazırlanıyor

Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

ABD’nin İran’a yönelik ekonomik tırmandırma politikası yeni bir aşamaya girdi. Washington yönetiminin, bugün Başkan Donald Trump’ın ‘tarihteki en ağır yaptırım paketi’ olarak nitelendirdiği yeni yaptırımları açıklamaya hazırlanmasıyla birlikte, yaptırımların yalnızca İranlı kurumlarla sınırlı kalmayarak Tahran’la ticari ve mali ilişkilerini sürdüren şirketleri, bankaları ve ülkeleri de kapsayabileceğine yönelik işaretler arttı.

Bu kapsamda en kritik ülkelerin başında, İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin geliyor. Pekin, beklenen açıklamadan saatler önce haklarını ve çıkarlarını korumaya hazır olduğunu belirterek Washington’a mesaj verdi. Bu durum, ekonomik çatışmanın İran’la sınırlı kalmayarak dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ticari ilişkilere de sıçraması ihtimalini gündeme getiriyor.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian bugün yaptığı açıklamada, Pekin’in gelişmeleri yakından takip edeceğini ve haklarını ve çıkarlarını korumak için gerekli adımları atacağını söyledi. Çin’in yaptırım ve baskıların krizin çözümüne katkı sağlamadığı yönündeki tutumunu yineleyen Lin, taraflara itidal çağrısında bulunarak siyasi ve diplomatik yolların kullanılması gerektiğini belirtti. Çin’in açıklaması, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in yeni yaptırımların ayrıntılarını açıklaması beklenen basın toplantısından önce geldi. Bessent, geçen hafta ABD’nin ‘tarihteki en ağır yaptırımları’ uygulayacağını açıklamış ve Çin’i Washington’ın İran ekonomisini tecrit etme kampanyasına destek vermeye çağırmıştı.

Beklenen yaptırım paketinin önemini artıran temel unsur, ‘ikincil yaptırımlara’ odaklanma ihtimali. Buna göre Washington, İran’la ticaret yapan İran dışındaki aktörleri de hedef alabilecek. Trump, 20 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik savaş ve izolasyon başlatıldığını duyurmuş, finans kuruluşlarının, şirketlerin, havalimanlarının veya devlet kurumlarının İran’a ekonomik can damarı sağlamasına izin veren ülkeleri ciddi ekonomik sonuçlarla karşı karşıya kalacakları konusunda uyarmıştı.

Trump özellikle petrol kaçakçılığı, döviz takası mekanizmaları, nakit transferleri, döviz büroları, gemi sicilleri ve paravan şirketleri hedef olarak sıralamıştı. Bu ifadeler, Washington’ın yaptırımlara rağmen İran’ın ticaretini sürdürmesini sağlayan altyapıyı hedef almaya çalıştığına işaret ediyor.

Çin, bu stratejinin en hassas halkasını oluşturuyor. Kpler şirketinin 2025 yılı verilerine göre Çin, deniz yoluyla taşınan İran petrolünün yüzde 80’inden fazlasını satın aldı. Dolayısıyla Washington’ın Tahran’ın petrol gelirlerini önemli ölçüde azaltma kapasitesi, kısmen Çinli alıcıların ve aracıların hesaplarını değiştirebilmesine bağlı.

Ancak Çin’i hedef almak ABD açısından da ekonomik riskler taşıyor. Çinli şirketlere veya finans kuruluşlarına yönelik geniş kapsamlı yaptırımların Pekin'i misillemeye yöneltmesi mümkün. Bu durum, ABD’nin nadir toprak elementleri de dahil olmak üzere bazı stratejik tedarik zincirlerinde Çin’e bağımlı olduğu bir dönemde Washington açısından yeni sorunlar yaratabilir. Bu nedenle ABD’nin, Pekin’le doğrudan ve kapsamlı bir mali çatışmaya girmek yerine belirli şirketleri, rafinerileri, bankaları ve aracıları hedef alan daha sınırlı yaptırımlara yönelmesi bekleniyor.

Petrolden gölge filoya

Yeni kampanya, son aylarda giderek genişleyen yaptırım ağına ekleniyor. ABD Hazine Bakanlığı, 29 Temmuz’da, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğini istismar ettiği ve gelir elde ederek yaptırımları aşmak amacıyla dijital varlıklar da dahil olmak üzere sigorta ve ödeme düzenlemelerinden yararlandığını belirttiği, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile bağlantılı bir yapılanmanın parçası olduğunu söylediği iki şirkete yaptırım uygulamıştı. Washington ayrıca, İran’ın denizcilik faaliyetlerinde kullanılan ‘gölge filo’ ağlarını da hedef almıştı. Bu adımlar, Bessent’in iki ayaklı stratejinin ilk bölümü olarak tanımladığı ve ticaret hareketlerine yönelik baskı ile mali kuşatmanın sıkılaştırılmasını bir araya getiren ABD’nin deniz ablukasına ekleniyor. Bessent, ekonomik araçlara yoğun biçimde başvurulmasının amacının geniş çaplı askeri operasyonlara yeniden dönülmesi ihtimalini azaltmak olduğunu söylemişti. Gelişmelerin enerji piyasalarına etkileri ise şimdiden görülmeye başladı. Brent petrol, yaptırımlara ilişkin endişelerin artması ve Hürmüz Boğazı konusunda yürütülen çabaların sonuçsuz kalmasıyla geçen hafta yükseldi. Petrol fiyatları, piyasaların ABD’nin yeni adımlarının ayrıntılarını beklemesiyle bugün ise geriledi.

Ekonomik açıdan belirleyici unsur, Washington’ın üçüncü ülkelerdeki taraflara yönelik yaptırımları ne ölçüde uygulayabileceği olacak. İran, onlarca yıldır farklı düzeylerdeki ABD yaptırımları altında bulunuyor ve petrolünü pazarlamak ve para transferlerini gerçekleştirmek için karmaşık ağlar geliştirdi. Bu nedenle, yaptırım listelerine yeni İranlı isimlerin eklenmesinin etkisi, yabancı bankaların, rafinerilerin ve deniz taşımacılığı şirketlerinin ABD finans sistemine erişimlerini kaybetme tehdidine kıyasla daha sınırlı kalabilir.

Bu nedenle Çin, kampanyanın en büyük sınavı olarak öne çıkıyor. Yaptırımların Çinli alıcıları ve aracıları İran’la ticari ilişkilerini azaltmaya zorlaması halinde, İran’ın döviz gelirleri ciddi bir darbe alabilir. Ancak Pekin’in yaptırımlara uymayı reddederek kendi şirketlerini korumaya karar vermesi durumunda, İran’ı tecrit etmeye yönelik kampanya ABD ile Çin arasındaki ekonomik gerilimde yeni bir cepheye dönüşebilir. Böyle bir gelişmenin petrol piyasaları, küresel ticaret ve tedarik zincirleri üzerinde de olası sonuçlar doğurması bekleniyor.


İsrail, 78 yıl önce batırılan silah kaçakçılığı gemisinin enkazını çıkardı

"Altalena" gemisinin battığı an (Arşivler- AFP)
"Altalena" gemisinin battığı an (Arşivler- AFP)
TT

İsrail, 78 yıl önce batırılan silah kaçakçılığı gemisinin enkazını çıkardı

"Altalena" gemisinin battığı an (Arşivler- AFP)
"Altalena" gemisinin battığı an (Arşivler- AFP)

İsrail, 1948’de ülkenin kurulmasından kısa süre sonra ordu tarafından batırılan ve siyasi bölünmelerin simgelerinden biri haline gelen “Altalena” adlı silah kaçakçılığı gemisinin enkazını 78 yıl sonra denizden çıkardığını bugün açıkladı.

Altalena, İsrail’in kurulması için İngiliz manda yönetimine ve Filistin’deki yerel halka yönelik saldırılar düzenleyen silahlı Siyonist örgüt İrgun adına silah yüklü olarak Fransa’dan yola çıkmıştı.

İsrail ordusu, Haziran 1948’de dönemin ilk Başbakanı David Ben-Gurion’un emriyle gemiye ateş açarak Tel Aviv açıklarında batırmıştı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Ben-Gurion, henüz bir ay önce kurulmuş olan ve aynı dönemde komşu Arap ülkeleriyle savaş halinde bulunan İsrail’de, orduya rakip herhangi bir paramiliter gücün ortaya çıkmasını engellemek ve kendi otoritesini tesis etmek istiyordu.

İsrail Miras Bakanı Amihai Eliyahu, “Saat 00.30’da İsrail kıyılarının 503 metre açığında, 78 yıl önce yaşanan ve genç İsrail devletini sarsan o acı ve kurucu olayın ardından Altalena gemisi sağlam halde bulundu” dedi.

Çatışmalarda İrgun’un 16 üyesi ile üç İsrail askeri hayatını kaybetmişti. İrgun lideri Menachem Begin, “Düşman kapımızdayken iç savaş olmayacak” diyerek savaşçılarına İsrail makamlarına teslim olmaları çağrısında bulundu.

Altalena olayı, ilerleyen yıllarda İsrail siyasetinin şekillenmesinde belirleyici olacak iki siyasi blok arasındaki çatışmanın da simgesi haline geldi. Begin, 1977’de başbakan olarak iktidara gelerek Ben-Gurion’un öncülük ettiği sosyalist hareketin siyasi hakimiyetine son verdi ve milliyetçi sağın yükselişini başlattı.

Altalena’nın çıkarıldığını açıklayan Eliyahu ise Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki hükümette yer alan aşırı sağ kanadın mensubu.

Eliyahu, geminin, Menachem Begin’in “iç savaşın çıkmasını önlerken gösterdiği tarihsel sorumluluğun hikâyesini” temsil ettiğini söyledi. Bakan, “Tarihinin acı bölümleriyle yüzleşmekten korkmayan bir devlet daha güçlüdür” ifadelerini kullandı.

İsrail, 2008 yılında Tel Aviv sahilinde, Altalena olayında hayatını kaybeden İrgun mensuplarının anısına bir anıt dikti. Geminin enkazını bulmak için yıllardır arama çalışmaları yürütülüyor, araştırma ekipleri çoğu zaman çalışmalarını gizlilik içinde gerçekleştiriyordu.

Enkazın çıkarılmasının ardından Altalena’nın gelecekte ne amaçla kullanılacağı veya nerede sergileneceği ise henüz açıklanmadı.


Seul: Kuzey Kore, Rusya’ya daha fazla asker göndermeye hazırlanıyor

Ukrayna'nın Kuzey Kore'de üretildiğini ve Rusya'nın Harkiv kentine düzenlediği saldırıda kullandığını iddia ettiği füzenin parçaları (Reuters)
Ukrayna'nın Kuzey Kore'de üretildiğini ve Rusya'nın Harkiv kentine düzenlediği saldırıda kullandığını iddia ettiği füzenin parçaları (Reuters)
TT

Seul: Kuzey Kore, Rusya’ya daha fazla asker göndermeye hazırlanıyor

Ukrayna'nın Kuzey Kore'de üretildiğini ve Rusya'nın Harkiv kentine düzenlediği saldırıda kullandığını iddia ettiği füzenin parçaları (Reuters)
Ukrayna'nın Kuzey Kore'de üretildiğini ve Rusya'nın Harkiv kentine düzenlediği saldırıda kullandığını iddia ettiği füzenin parçaları (Reuters)

Güney Koreli bir milletvekilinin ofisi, Seul Savunma Bakanlığı’nın Kuzey Kore’nin Rusya’ya ilave asker göndermeye yönelik hazırlıklarını sürdürdüğünü, ancak bakanlığın bu konuşlandırmanın yakın zamanda gerçekleşeceğine dair herhangi bir belirti tespit etmediğini açıkladı. 

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre bu değerlendirme, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un kız kardeşi Kim Yo-jong’un geçen hafta, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pyongyang’ın müttefiki Rusya’nın yanında savaşmak üzere 50 bin kadar ilave asker göndermeyi planladığı yönündeki açıklamalarını yalanlamasının ardından geldi.

Milletvekili Yoo Yong-won’un ofisi, Güney Kore Savunma Bakanlığı’nın kendisine gönderdiği açıklamada, Kuzey Kore’nin Rusya’ya kısa menzilli balistik füzeler de dahil olmak üzere silah sistemleri sağlamayı sürdürdüğünü belirtti. Bakanlığın değerlendirmesine göre Pyongyang’ın Rusya’ya 152 milimetrelik top mermisi karşılığı olarak 15 milyondan fazla mühimmat gönderdiği tahmin ediliyor. 

Kuzey Kore ile Rusya, Moskova’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından askeri iş birliğini önemli ölçüde artırdı. Güney Kore, Ukrayna ve Batılı ülkelerin değerlendirmelerine göre Pyongyang, 2023’ten itibaren Rusya’ya topçu mühimmatı ve füze sağlamaya, 2024’ten itibaren ise asker göndermeye başladı. 

Moskova ve Pyongyang ise daha önce silah transferlerine ilişkin iddiaları reddetmişti.