Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Netanyahu'dan Şaron seçeneği tehdidi: Likud'dan ayrılıp yeni parti kurabilir

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Haziran 2026'da Kudüs'te düzenlediği basın toplantısında konuşuyor. (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Haziran 2026'da Kudüs'te düzenlediği basın toplantısında konuşuyor. (Reuters)
TT

Netanyahu'dan Şaron seçeneği tehdidi: Likud'dan ayrılıp yeni parti kurabilir

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Haziran 2026'da Kudüs'te düzenlediği basın toplantısında konuşuyor. (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Haziran 2026'da Kudüs'te düzenlediği basın toplantısında konuşuyor. (Reuters)

İsrail'de iktidardaki Likud Partisi'nde yaşanan güven krizinin ardından Başbakan Binyamin Netanyahu, seçim stratejisine karşı çıkan parti arkadaşlarını bu kez çok daha sert bir tehditle uyardı. Parti içindeki ön seçim planına itiraz edenlere seslenen Netanyahu, "Partiden ayrılıp yeni bir parti kurarak seçime girmemi mi istiyorsunuz? O zaman kaç oy alacağınızı görürsünüz" dedi.

Netanyahu'nun bu tehdidi yalnızca sözde kalmadı. Başbakanın bu seçeneği ciddi biçimde değerlendirdiği ve kamuoyunun olası tepkisini ölçmek amacıyla bir kamuoyu araştırması yaptırdığı ortaya çıktı. Yardımcılarının paylaştığı ve Kanal 15 (iNews24) adına bağımsız bir araştırma kuruluşunca hazırlandığı belirtilen ankete göre Netanyahu'nun Likud'dan ayrılarak yeni bir parti kurması halinde 23 milletvekili çıkarabileceği öngörülüyor. Aynı ankette, Netanyahu'suz bir Likud'un ise mevcut 36 sandalyeden yalnızca 7 milletvekilliğine gerileyeceği tahmin edildi.

Bu sonuçlar, Netanyahu'nun tehdidinin ciddi olduğunu ve bu ihtimali pratik düzeyde değerlendiren özel bir ekip oluşturduğunu gösteriyor. Likud yönetiminde ise böyle bir senaryonun ciddi endişe yarattığı belirtiliyor. Parti yöneticileri, 2005 yılında Ariel Şaron'un Likud'dan ayrılarak Kadima Partisi'ni kurduğu süreci hatırlatıyor. Şaron kısa süre sonra komaya girmiş olsa da, Ehud Olmert liderliğindeki Kadima seçimleri 29 sandalyeyle kazanmış, Netanyahu liderliğindeki Likud ise o dönemde 32 sandalyeden 12'ye gerilemişti. Bu nedenle parti liderinin ayrılması, Likud içinde hâlâ bir "kâbus senaryosu" olarak görülüyor.

hy7j
Likud Partisi lideri Binyamin Netanyahu, eşi Sara Netanyahu ile birlikte 2022 seçimleri sırasında Kudüs'teki seçim kampanyası merkezinde destekçilerine hitap ediyor. (AFP)

Likud'daki anlaşmazlığın temelinde Netanyahu'nun savaş nedeniyle ilan edilen olağanüstü hâli gerekçe göstererek parti içi ön seçimleri iptal etme kararı bulunuyor. Bu önerinin ardından parti içindeki bazı isimler konuyu Likud'un iç mahkemesine taşıdı. Mahkeme, taraflara uzlaşma çağrısı yaparken Netanyahu, daha da tartışmalı yeni bir öneri sundu.

Başbakan, ön seçimlerin yapılmasını ancak seçim bölgelerinin yeniden düzenlenmesi ve parti lideri sıfatıyla seçim listesindeki ilk 20 sıra içinde yer alacak 11 adayı tek başına belirleme yetkisinin kendisine verilmesi şartına bağladı. Bu düzenleme, Netanyahu'nun liste başını kendisine kişisel olarak sadık isimlerle oluşturmasını sağlayacak, mevcut milletvekilleri ve bakanların büyük bölümünün yeniden seçilme şansını ortadan kaldıracak. Bu nedenle parti içindeki çok sayıda isim öneriye sert tepki göstererek bunu siyasi varlıklarını hedef alan bir girişim olarak değerlendirdi.

Parti yöneticilerinden bazıları ise krizin büyümemesi için Netanyahu ile uzlaşma arayışını sürdürüyor. Masadaki önerilerden biri, Netanyahu'ya ilk 20 sıra için 5, ilk 40 sıra için ise ilave 5 aday belirleme hakkı tanınması ve mevcut bölge dağılımı korunarak ön seçimlerin yapılması yönünde.

Netanyahu'ya muhalif isimlerden Milletvekili Dani Biton, "Netanyahu'yu başbakan adayımız olarak biz seçtik ve görevine devam etmesini istiyoruz. Ancak Likud'u bugünkü gücüne yalnızca o taşımadı; biz de Netanyahu'yu bu noktaya getirdik. 7 Ekim'den sonra zayıfladığı düşünüldüğünde ona destek veren, yeniden güçlü bir başbakan olmasını sağlayan bizdik. Ama şimdi bize karşı güç gösterisi yapmamalı; partinin demokrasisine ve kurallarına saygı göstermelidir." ifadelerini kullandı.

r7kl9l
Likud destekçileri, 20 Ekim 2022'de Kudüs'teki bir pazarda düzenlenen seçim yürüyüşüne katılıyor. (AFP)

Biton, Netanyahu'nun partiden ayrılma tehdidiyle ilgili soruya ise, "Bu beni mide bulandırıyor. Bu yakışıksız bir davranış. Şaron aynısını yaptığında Netanyahu onu en sert ifadelerle eleştirmişti. Görünen o ki hafıza kaybına yakalanmış." yanıtını verdi.

Öte yandan kamuoyu yoklamaları, Netanyahu'nun birlik içindeki bir Likud ile seçime girmesi halinde dahi siyasi ve askeri başarısızlıklarının etkisiyle iktidarı kaybetme riski taşıdığını gösteriyor. Parti içindeki bölünmenin derinleşmesi durumunda bu riskin daha da artacağı değerlendirilirken, Netanyahu'ya yakın bazı isimlerin iç krizin büyümeden uzlaşıyla çözülmesi için girişimlerini sürdürdüğü belirtiliyor.


Melania Trump, "para için evlendi" suçlamalarına şu cevabı verdi: Zenginliği kucaklayamazsınız

Melania Trump Beyaz Saray'da konuşma yapıyor (AFP)
Melania Trump Beyaz Saray'da konuşma yapıyor (AFP)
TT

Melania Trump, "para için evlendi" suçlamalarına şu cevabı verdi: Zenginliği kucaklayamazsınız

Melania Trump Beyaz Saray'da konuşma yapıyor (AFP)
Melania Trump Beyaz Saray'da konuşma yapıyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’a kıyasla kameralardan ve spot ışıklarından nispeten uzak durmayı tercih etse de Melania Trump, evliliğini savunmaktan ve ilişkisinin ilk günlerinden beri peşini bırakmayan eleştirilere yanıt vermekten hiçbir zaman çekinmedi. Bu eleştirilerin odağında ise genellikle, evliliğinin Trump'ın serveti ve nüfuzuyla bağlantılı olduğu iddiaları yer alıyor.

Şarku’l Avsat’ın Hello dergisinden aktardığına göre şu an 55 yaşında olan Melania, Trump ile 1998 yılında tanıştığında kendisi 28, Trump ise 52 yaşındaydı. Bu yaş farkı, o dönemde çiftin ilişkisinin arkasındaki dinamiklere dair pek çok soru işaretini ve spekülasyonu beraberinde getirmişti.

Duruşunu altı kelimeyle özetledi

Trump ile para için evlendiği yönündeki iddialar sorulduğunda Melania, oldukça net ve çarpıcı bir yanıt vererek duruşunu şu cümleyle özetledi: "Güzel şeylere sarılamazsınız."

Ardından bu düşüncesini detaylandırarak; bir insanın lüks bir daireyle, özel bir jette, pahalı arabalarla veya evlerle konuşamayacağını, onlara sarılıp uyuyamayacağını ifade etti. Servetin tek başına mutluluk getirmediğini, aksine sahibini büyük bir boşluk hissiyle baş başa bırakabileceğini vurgulayan Melania, "Birisi çıkıp bu adamla sadece zengin ve ünlü olduğu için birlikte olduğumu söylüyorsa, bu durum onun beni hiç tanımadığı anlamına gelir" dedi.

1998'de başlayan hikâye

Tanışmalarından altı yıl sonra Trump, 2004 yılında Melania'ya evlilik teklif etti ve çift ertesi yıl dünyaevine girdi. 2006 yılında ise bugün 19 yaşında olan oğulları Barron dünyaya geldi. Barron, Trump’ın önceki evliliklerinden olan çocuklarının arasına katıldı.

Donald Trump ve eşi Melania, Beyaz Saray'ın balkonlarından birinde (DPA)Donald Trump ve eşi Melania, Beyaz Saray'ın balkonlarından birinde (DPA)

Bağımsızım ve kendi fikirlerim var

2025 yılında Fox News kanalına verdiği bir mülakatta Melania, kendisini sadece bir "başkan eşi" olarak görmediğini, kendi inançları ve doğruları olan bağımsız bir birey olduğunu vurguladı:

"Bazıları bana sadece ABD Başkanının eşi gözüyle bakabilir ama ben kendi ayakları üzerinde duran, bağımsız biriyim. Kendi fikirlerim var; neyi onaylayıp neyi reddettiğimi çok iyi biliyorum."

Eşinin söylediği veya yaptığı her şeyle her zaman aynı fikirde olmadığını belirten Melania, bir evlilikte görüş ayrılıklarının son derece doğal olduğunu belirtti.

Nasıl bir First Lady hayal etmişti?

Trump’ın Beyaz Saray’a çıkmasından yıllar önce, bir gün kendisini First Lady olarak hayal edip etmediği sorulduğunda Melania, Jackie Kennedy’nin deneyimlerinden ilham alarak "son derece geleneksel" bir First Lady olacağını, eşini destekleyeceğini ve sosyal görevlerini onun yanında kararlılıkla yerine getireceğini söylemişti. Hatta o dönemde, gerekirse eşine destek olmak adına modellik kariyerini sonlandırmaya hazır olduğunu da belirtmişti.

 Barron Trump, Melania'nın en yakın arkadaşlarından biridir (AP)Barron Trump, Melania'nın en yakın arkadaşlarından biridir (AP)

Eleştiriler ve kendini savunma

Beyaz Saray’da geçirdiği süre boyunca Melania, medyanın karşısına nadir çıkması ve siyasi meselelere doğrudan dahil olmaktan kaçınması nedeniyle sık sık eleştirildi.

Trump’ın 2025'teki yemin töreninden kısa bir süre önce Fox & Friends programına konuşan Melania, "Bazı insanların zihninde oluşan imaj, benim gerçek kişiliğimi yansıtmıyor" diyerek, "Ona tavsiyeler veriyorum; bazen dinliyor, bazen dinlemiyor ve bu gayet normal" ifadelerini kullandı.

Sözlerine şöyle devam etti: "İlk Beyaz Saray dönemimde de her zaman kendim oldum. Ancak insanlar beni kabul etmedi ya da belki de eşimin ilk başkanlık döneminde beni tam olarak anlayamadılar."

Melania ayrıca; çocukların sağlığını desteklemeyi, internet güvenliğini artırmayı ve opioid (uyuşturucu madde) bağımlılığının tehlikelerine karşı farkındalık yaratmayı amaçlayan "Be Best" (En iyisi ol) girişimini genişletme kararlılığını vurgulayarak, bunun Beyaz Saray'daki yeni döneminde de önceliklerinden biri olacağını ifade etti.


Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, İran için kapsamlı denetim çağrısı yaptı... Tahran'dan Hürmüz Boğazı uyarısı

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, İran için kapsamlı denetim çağrısı yaptı... Tahran'dan Hürmüz Boğazı uyarısı
TT

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, İran için kapsamlı denetim çağrısı yaptı... Tahran'dan Hürmüz Boğazı uyarısı

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, İran için kapsamlı denetim çağrısı yaptı... Tahran'dan Hürmüz Boğazı uyarısı

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), cuma günü yaptığı açıklamada, Orta Doğu'da yaşanan savaşın ardından İran'ın nükleer silah geliştirmediğinden emin olunabilmesi için ülkede "son derece kapsamlı bir doğrulama ve denetim sistemi" uygulanmasının gerekli olduğunu vurguladı.

İran'da ise Devrim Muhafızları, Hürmüz Boğazı'ndan güvenli geçişin yalnızca Tahran'ın belirlediği deniz koridorları üzerinden mümkün olduğunu açıkladı. Yapılan açıklamada, İran ile koordinasyon sağlanmadan ilan edilecek herhangi bir yeni deniz koridorunun "kabul edilemez olduğu ve deniz güvenliği açısından risk oluşturduğu" ifade edildi. Devrim Muhafızları ayrıca, bu şartlara uymayan gemilere karşı gerekli tedbirlerin alınacağını duyurdu.

Öte yandan Lübnan, perşembe günü bölgede gerilimin düşürülmesi ve istikrarın sağlanması yönündeki çabaların önündeki en önemli başlıklardan biri olarak öne çıktı.

Reuters'ın, İran müzakere heyetine yakın bir kaynağa dayandırdığı haberine göre, İsrail güçlerinin Lübnan'dan çekilmesi, Tahran ile Washington arasında nihai bir anlaşmaya varılmasının temel şartlarından biri olarak görülüyor.

Buna karşılık İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail askerlerinin "gerekli olduğu sürece" Güney Lübnan'da kalacağını belirtti. Netanyahu ayrıca, İsrail ordusuna Lübnan'da operasyon yapma serbestisi tanıdığı talimatını verdiğini açıkladı.