Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump, Çin ve Rusya’yı uyardı: İran’a destek vermenin bedeli ağır olabilir

Trump, Çin ve Rusya’yı uyardı: İran’a destek vermenin bedeli ağır olabilir
TT

Trump, Çin ve Rusya’yı uyardı: İran’a destek vermenin bedeli ağır olabilir

Trump, Çin ve Rusya’yı uyardı: İran’a destek vermenin bedeli ağır olabilir

İran, ABD’nin saldırıları yeniden başlatması ihtimaline karşı nükleer tesisler ve sınır bölgeleri dahil kritik noktalarını tahkim ederek savunmasını güçlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın The Wall Street Journal gazetesinden aktardığı habere göre uydu görüntüleri, söz konusu noktaların olası saldırılara karşı dayanıklılığını artırmayı amaçlayan yeni tahkimatların inşa edildiğini ortaya koyuyor. Öte yandan ABD ordusu da çatışmaların yeniden başlaması ihtimaline karşı hazırlıklarını sürdürürken üçüncü bir uçak gemisi görev grubunun Ortadoğu’ya doğru yola çıktığı bildirildi.

Bu arada ABD Başkanı Donald Trump, Moskova ve Pekin’in savaşta Tahran’a destek verdiği ihtimalini düşük gördüğünü belirterek Rusya ve Çin’in böyle bir adım atmaları halinde kaybedecek çok şeyleri olduğunu söyledi. İran’a herhangi bir yardım sağlanıyorsa bunun çok sınırlı düzeyde olduğunu savunan Trump, Washington’ın iki ülkeden gelebilecek her türlü desteği kısa sürede tespit edeceğini vurguladı.

Diğer yandan ABD ve İngiltere, İran’ın sınır ötesindeki düşmanca faaliyetlerine yönelik uluslararası kınamaya öncülük etti. Aralarında 20’den fazla ülkenin bulunduğu girişim, Devrim Muhafızları’nın ABD bombardıman uçaklarının kullandığı bir İngiliz hava üssünü hedef almaya yönelik bir planın arkasında olduğu iddialarının ardından geldi. İngiltere Başbakanı Andy Burnham, İran Devrim Muhafızları’nın şüpheli terör planını neredeyse kesin olarak yönlendirdiğini söyledi. Londra yönetimi ayrıca İran’ın yurt dışındaki faaliyetleriyle bağlantılı yetkililere yaptırım uyguladı.


Avrupa'da İran: Gizli ağlar ve sınır ötesi tehditler

Tahran'da, İslam Devrimi'nin kurucusu merhum Dini Lider Ruhullah Humeyni, merhum Dini Lider Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney'in resimlerinin yer aldığı bir reklam panosunun önünden geçen motosikletli bir adam, 3 Temmuz 2026 (AFP)
Tahran'da, İslam Devrimi'nin kurucusu merhum Dini Lider Ruhullah Humeyni, merhum Dini Lider Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney'in resimlerinin yer aldığı bir reklam panosunun önünden geçen motosikletli bir adam, 3 Temmuz 2026 (AFP)
TT

Avrupa'da İran: Gizli ağlar ve sınır ötesi tehditler

Tahran'da, İslam Devrimi'nin kurucusu merhum Dini Lider Ruhullah Humeyni, merhum Dini Lider Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney'in resimlerinin yer aldığı bir reklam panosunun önünden geçen motosikletli bir adam, 3 Temmuz 2026 (AFP)
Tahran'da, İslam Devrimi'nin kurucusu merhum Dini Lider Ruhullah Humeyni, merhum Dini Lider Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney'in resimlerinin yer aldığı bir reklam panosunun önünden geçen motosikletli bir adam, 3 Temmuz 2026 (AFP)

Lina el-Hatib

İran'ın Avrupa'ya yönelik potansiyel tehdidi, geçmiş on yıllarda sunduğu tanıdık terör imajına artık benzemiyor. Bugün, bir elçiliği gözetleyen iki adam veya bir askeri üssün yakınında pusu kuran genç yerel suçlular şeklinde kendini gösteriyor. Yahudilere ait bir mekanı hedef alan kiralık bir çete, fon transferi yapan bir hayır kurumu, yaptırımlardan kaçınmayı kolaylaştıran bir sanat tüccarı veya çift kullanımlı teknolojiler satın almayı üstlenen bir ticaret şirketi şeklinde de ortaya çıkabiliyor.

İngiltere'deki son gelişmeler bu tehdidin bazı yönlerini ortaya koydu. 9 Ekim'de, Londra'daki Merkez Ceza Mahkemesi'nde (Old Bailey), İran istihbarat servisleri adına düşmanca amaçlar için gözetleme yapmakla suçlanan iki kişi suçsuz olduklarını savundu.

Suçlamada yer aldığına göre gözetledikleri hedefler arasında Londra'daki İsrail büyükelçiliği ve konsolosluğu, Bevis Marks Sinagogu ve diğer İsrail veya Yahudi çıkarları yer alıyordu. Temmuz ve Ağustos 2025'te gerçekleştirilen keşif eylemleri sebebiyle kendilerine yöneltilen suçlamaların doğru olup olmadığı, halen yargının vereceği karara bağlı.

Daha da endişe verici olan, ABD güçleri tarafından kullanılan bir İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri üssü olan RAF Fairford çevresindeki şüpheli faaliyetlere ilişkin devam eden soruşturmadır. İngiliz makamları, 27 Eylül'de üssün yakınlarında maskeli adamların ve üç küçük aracın görülmesinden sonra olası bir terör eylemi ihtimalini araştırıyor.

ABD’li yetkililer daha sonra istihbarat bilgilerinin olası bir İran insansız hava aracı saldırısının planlandığını gösterdiğini bildirdi. Bunun ardından ABD üstteki B-1 bombardıman uçaklarını çekti. İran bu olayla herhangi bir ilgisi olduğunu reddederken, soruşturma devam ediyor.

Bu olayların önemi, yalnızca İran'ın bunların arkasında olup olmamasıyla sınırlı değil, aynı zamanda Tahran'ın sınırlarının ötesinde baskı ve zorlama uygulamak için kullandığı yöntemlerdeki daha derin bir değişime işaret etmesinde de yatıyor. Gerçekte, İran ile bağlantılı faaliyetler artık İran istihbarat görevlileri tarafından gerçekleştirilen bir dizi terör planına indirgenemez. Devlet kurumlarının ve vekillerinin faaliyetlerinin organize suç şebekeleri, finansörler, hayır kurumları, eğitim kurumları, paravan şirketler ve yerel aracı kuruluşlarla iç içe geçtiği esnek, sınır ötesi bir ağ ortaya çıktı

Diplomatlardan harcanabilir ve vazgeçilebilir aracılara

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'ın yurtdışında düşmanca eylemler gerçekleştirme konusunda uzun bir geçmişi var, ama yöntemleri değişti. 2018'de Paris yakınlarında İranlı muhalif figürlerin bir araya geldiği bir toplantıya yönelik bombalı saldırı planı, daha önceki aşamada benimsediği yaklaşıma bir örnektir. O zamanlar Viyana'da görevli akredite bir İranlı diplomatı olan Esadullah Esadi, daha sonra bu plandaki rolü nedeniyle mahkum edildi. Onun yargılanması, diplomatik örtü altında çalışan yetkilileri terör faaliyetleri yürütmek için kullanmanın bedelini göstermişti.

cvfg
Belçika'nın Antwerp kentindeki mahkeme binasının önünde, İranlı diplomat Esadullah Esadi'nin Fransa'daki sürgündeki bir İran muhalif grubunun toplantısına bombalı saldırı düzenlemekle yargılandığı dava sırasında görev yapan polis memurları, 27 Kasım 2020 (Reuters)

O zamandan beri İran, eylemlerini giderek daha fazla resmi kurumlarının dışındaki taraflara devretmeye yöneldi. Zira yerel suçlular ile aracıların işe alınması daha kolay, İran devletiyle bağlantılarının kesin olarak kanıtlanması daha zor ve gerektiğinde gözden çıkarılıp harcanabilirler. İsveç'teki olaylar bu yaklaşımın en açık örneklerinden birini sunuyor. ABD Hazine Bakanlığı, Foxtrot suç şebekesinin ocak ayında İran adına Stockholm'deki İsrail büyükelçiliğine saldırı düzenlediği sonucuna vardı.

İngiliz hükümeti, bu tür eylemlerden İran'ı sorumlu tutma konusunda daha da ileri gitti. Temmuz ayında, grubun İngiltere'deki Yahudi ve İsrail mekanlarını ve Farsça yayın yapan medya kuruluşlarını hedef alan yedi saldırının sorumluluğunu üstlenmesinin ardından, İslamik Sağ Yoldaşlar Hareketi (IMCR ve HAYI olarak da bilinir) adlı gruba yaptırımlar uyguladı. İngiliz hükümeti, grubun arkasında İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü unsurlarının olduğunu ve Avrupa genelindeki saldırılarını “neredeyse kesin olarak” onların yönlendirdiğini varsayıyor.

Bu nedenle Fairford hadisesine ilişkin soruşturma özellikle önemli. İran ile bir bağlantısı bulunursa, herhangi bir devletin sınırlı deneyime ve kaynaklara sahip yerel ajanları manipüle edebilme ve onları büyük bir askeri gücün stratejik varlıklarını konuşlandırdığı yeri değiştirmeye zorlayabilecek araçlara dönüştürebilme yeteneğini ortaya koyacaktır. İran ayrıca bu tür paralı askerleri ABD'ye düşük yoğunluklu tehditler göndermek için de kullanabilir.

Saldırıların arkasındaki altyapı

Gelgelelim, yalnızca şiddet eylemlerine odaklanmak, tehdidin önemli bir yönünü göz ardı etmektedir. Bu faaliyetlerin ardındaki daha geniş ağ, dini ve eğitim platformları aracılığıyla adam devşirebilir, hayır kurumları aracılığıyla para toplayabilir, medya kuruluşları aracılığıyla kendi anlatılarını yayabilir, ticari şirketler aracılığıyla para transferi yapabilir ve meşru ticaret ağları aracılığıyla ekipman temin edebilir.

gthyju
Alman İçişleri Bakanlığı'nın Hamburg'daki İslam Merkezi ve ona bağlı kuruluşları radikal hedefler peşinde koşmak gerekçesiyle yasaklamasının ardından, Frankfurt'taki İslam Kültür Merkezi'nin çevresi polis tarafından güvenlik altına alındı, 24 Temmuz 2024 (Reuters)

İran'ın el-Mustafa Uluslararası Üniversitesi, sivil görünen kurumların bu ağ içinde eleman temin etme konusunda oynayabileceği rolün bir örneğini sunuyor. Nitekim ABD Hazine Bakanlığı, birçok ülkede faaliyet gösteren üniversiteyi, İran Devrim Muhafızları'nın Kudüs Gücü tarafından İran dışındaki istihbarat operasyonları ve milis gruplar için eleman temin etme amacıyla kullanılmakla suçladı.

Alman yetkililerinin 2024 yılında Hamburg'daki İslam Merkezi'ni kapatması, bu kurumsal yapının başka bir yüzünü ortaya çıkardı. Alman hükümeti, bu kurumu İran ile bağlantılı ve Hizbullah'a da destek sağlayan önde gelen bir kurum olarak değerlendirdi.

Fonlar, aynı derecede çeşitli kanallar aracılığıyla aktarılıyor. Aralık 2025'te İtalyan yetkililer, hayır kurumları aracılığıyla Hamas ile bağlantılı kuruluşlara yaklaşık 7 milyon euro transfer etmekle suçlanan dokuz kişiyi tutukladı.

İngiltere’de, Hizbullah finansörü Nazım Ahmed ile bağlf

İran, eylemlerini giderek daha fazla resmi kurumlarının dışındaki taraflara devretmeye yöneldi. Zira yerel suçlular ile aracıların işe alınması daha kolay, İran devletiyle bağlantılarının kesin olarak kanıtlanması daha zor ve gerektiğinde gözden çıkarılıp harcanabilirler

antılı bir yaptırımlardan kaçma ağı, uluslararası sanat piyasasını kullandı. ABD makamları ayrıca, İran Devrim Muhafızları ile bağı olan bir dijital cüzdanla bağlantılı büyük miktarda işlem gerçekleştirdikleri gerekçesiyle İngiltere'de kayıtlı kripto para platformlarını hedef aldı. Belçika, Hizbullah'ın ticari finansman ağlarında önemli bir oyuncu olarak öne çıkarken; İsviçre, İran petrolü ticareti ve paravan şirketlerin kullanımıyla ilgili düzenlemelerde; İspanya ise Hizbullah için insansız hava aracı bileşenlerinin satın alınmasıyla ilgili soruşturmalarda öne çıktı.

Bu konular, tek tek ele alındığında, hayır kurumlarının düzenlenmesi, yaptırımlar, mali suçlar veya ihracat kontrolleriyle ilgili birbirinden farklı dosyalar gibi görünebilir. Ancak, birlikte ele alındığında, baskı ve zorlama uygulamayı kolaylaştıran birbirine bağlı bir altyapıyı ortaya çıkarıyorlar.

İnsanları, parayı, teknolojiyi ve bilgiyi taşıyan ağlar, hızla başka amaçlar için yeniden kullanılabilir. Bugün yaptırım uygulanan fonları transfer eden veya taşıyan bir aracı, yarın lojistik destek sağlayabilir. Bir hedefi gözetlemek için görevlendirilen bir suçlu, daha sonra onu korkutmak veya hedef almakla görevlendirilebilir. Yurtdışındaki İran destekli bir milis gücü için ekipman tedarik etmek amacıyla kullanılan ticari bir kanal, aynı anda Avrupa içindeki eylemleri yürütmek için kapasite oluşturmaya katkıda bulunabilir.

Peki, Avrupa neden daha savunmasız hale geldi?

İki gelişme, bu ağların Avrupa güvenliğine yönelik tehdidini artırdı.

Birincisi, İran'ın Ukrayna'daki Rus savaşına giderek daha fazla dahil olması. İran insansız hava araçları ve füzeleri, ekipman tedarik etme ve yaptırımları aşma ağlarıyla birlikte, Ortadoğu meseleleriyle ilgilenmenin ötesine geçerek, Avrupa sınırlarında bir savaşa doğrudan dahil oldu. Sonuç olarak, savunma bakanlıkları, gümrük yetkilileri, finansal düzenleyici kurumlar ve ihracat kontrol yetkilileri, daha önce esas olarak dış politika ve terörle mücadele kurumları tarafından yönetilen bu konuda paydaş haline geldi.

İkinci gelişme ise Şubat 2026'da patlak veren İran savaşıdır. Avrupa artık sadece savaş sahalarının arkasındaki lojistik destek bölgesi değil, İsrail ve Yahudi kurumları, İranlı muhalifler, diplomatik misyonlar ve ABD operasyonlarıyla bağlantılı askeri tesisler, baskı ve zorlama uygulamayı amaçlayan misilleme saldırıları veya tehdit mesajları için potansiyel hedefler haline geldi.

dfgh
Polis memurları, polise göre patlayıcı bir cihaz olduğu düşünülen bir nesnenin bulunduğu sırada, İsveç'in Stockholm kentindeki İsrail büyükelçiliğinin yakınında bekliyor, 31 Ocak 2024 (Reuters)

Bu gelişmelerle birlikte, terörizm ile onu destekleyen altyapı arasındaki ayrım giderek daha da bulanıklaşıyor. Bu durum, Avrupa Birliği'nin Şubat 2026'da İran Devrim Muhafızları Ordusu'nu terör örgütü olarak deklare etme kararının önemini vurguluyor; ancak bu icraat tek başına yeterli değil. Bu adım, varlık dondurmanın kapsamını genişletiyor, yaptırımlara ve yasal kontrollere uyumu sıkılaştırıyor ve ilgili taraflar arasındaki iş birliğini güçlendiriyor. Ancak İran sisteminin en dirençli bileşenleri, açıkça Devrim Muhafızları ile bağlantılı yapıların dışında faaliyet göstermek üzere tasarlanmış olanlardır. Bunlar arasında paravan şirketler, kripto paralar, profesyonel aracı kurumlar, sosyal kurumlar ve suç şebekelerine karışan aracı kurumlar yer alıyor.

Ama bu tehditle mücadele, sadece yüksek profilli terör saldırılarını engellemekten daha fazlasını gerektiriyor. Güvenlik kurumları, faaliyetleri yürüten araçlara dönüştürülen finansal, hayırsever, ticari ve suç şebekelerini ortaya çıkarmalılar. Finans alanında soruşturmacılar, bu faaliyetler ile ulusal güvenlik arasındaki bağlantıyı tanımalılar, ihracatı kontrol eden makamlar ise ekipman tedarik şebekelerini daha geniş çaplı bir baskı ve zorlama sisteminin potansiyel bileşenleri olarak değerlendirmeliler. Terörle mücadele kurumları ise, sadece örgütlere resmi olarak üye olma suçuyla sınırlı kalmamalı, ilgi alanlarını geçici görevleri yerine getirmek için kullanılabilecek aracıları ve suçluları da kapsayacak şekilde genişletmeliler.

Netleşmeye başlayan İran modelinin gücü, çeşitli aktörlerini ve rollerini birbirinden ayırmanın zorluğunda yatıyor. Gözetlemede bulunan kişi, Devrim Muhafızları Ordusu'nun bir subayı olmayabilir. Fon transferi yapan şirket, Hizbullah ile resmi olarak bağlantılı olmayabilir. Ve yangını çıkaran kundakçı, İran'la bağlantılı herhangi bir ideolojik inanca sahip olmayabilir. Yine de, her biri aynı sistem içinde bir rol oynuyor.

vfbghj
Tahran'ın merkezinde bir İran askeri eğitim merkezinin açılışındaki İranlı gönüllüler, 3 Ekim 2026 (AFP)

Bu nedenle, Avrupa hükümetlerinin ve müttefiklerinin sorması gereken soru artık sadece İran terör örgütlerine kimin üye olduğu değildir. Daha önemli soru şudur: İran, Avrupa toplumları içinde ve dışında mevcut ağları ne kadar hızlı bir şekilde baskı ve zorlama araçlarına dönüştürebilir?

İngiltere’de soruşturulan olaylar, bu soruyu yanıtlamanın giderek daha acil bir ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor.


Washington ile Tahran arasındaki görüş ayrılıkları, savaşın sona ermesini uzak bir ihtimal haline getiriyor

 Washington ile Tahran arasında yapılacak yeni görüşmelerin başarı şansı belirsizliğini koruyor. (Reuters)
Washington ile Tahran arasında yapılacak yeni görüşmelerin başarı şansı belirsizliğini koruyor. (Reuters)
TT

Washington ile Tahran arasındaki görüş ayrılıkları, savaşın sona ermesini uzak bir ihtimal haline getiriyor

 Washington ile Tahran arasında yapılacak yeni görüşmelerin başarı şansı belirsizliğini koruyor. (Reuters)
Washington ile Tahran arasında yapılacak yeni görüşmelerin başarı şansı belirsizliğini koruyor. (Reuters)

Tahran ile Washington’ın müzakerelere yeniden başlamak için öne sürdükleri şartlar arasındaki farklılık giderek artarken, savaşın sona erdirilmesine yönelik olasılıklar da şimdilik uzak görünüyor. İran, Hürmüz Boğazı’nın 7 gün içinde yeniden açılmasını ve savaşın sona erdirilmesini öngören teklifine ABD’nin verdiği yanıtı incelemeyi sürdürdüğünü açıkladı. Diplomatik çabalar, müzakerelerin yeniden başlatılmasına ilişkin şartlarda yaşanan anlaşmazlık nedeniyle tıkanırken, özellikle Washington’ın İran’ın nükleer meselesinin daha sonraki bir aşamada değil, en başından itibaren ele alınması konusundaki ısrarı öne çıkıyor.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi dün düzenlediği basın toplantısında, ülkesinin ABD’nin yanıtını incelemeyi sürdürdüğünü ve değerlendirme tamamlandıktan sonra Tahran’ın tutumunun arabulucular aracılığıyla Washington’a iletileceğini belirtti. Bekayi, ayrıntı vermeden iki taraf arasındaki mesaj alışverişinin devam ettiğini de vurguladı.

Katar ve Pakistan’ın yanı sıra, son dönemde yeniden güçlü biçimde arabuluculuk sürecine dahil olan Rusya da savaşın sona erdirilmesine yönelik girişimlerde rol oynuyor. Savaş sekizinci ayına girerken bu ülkeler diplomatik çabalarını sürdürüyor.

Şartlar konusunda anlaşmazlık

İran’dan gelen açıklamalar, savaşı sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı’nı tamamen yeniden açmak için ortak bir formüle ulaşmaya çalışan diplomatik girişimlerin zorluklarla karşılaştığı bir dönemde yapıldı. Tahran, teklifini eylül ayının ortasında sunmuş, daha sonra ABD’nin yanıtını aldığını doğrulamıştı. Ancak o tarihten bu yana yürütülen temaslarda somut bir ilerleme kaydedilemedi.

rgthy
Tahran’ın kuzeyinde Trump’ın resminin yer aldığı ABD karşıtı bir pankart (EPA)

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın 7 gün içinde açılmasına ilişkin teklifinde yer alan yedi şart konusunda ABD’nin verdiği yanıtın ‘yetersiz’ olduğunu söyledi. Washington’ın İran’ın bazı şartlarını kabul ettiğini, ancak diğer şartlara ilişkin tutumunu netleştirmediğini belirten Rızai, ABD’nin hangi şartları kabul ettiğini ve hangilerini kabul etmeyeceğini ise açıklamadı.

Rızai, niteliğini belirtmediği bazı konuların da hâlâ açıklığa kavuşturulması gerektiğini ifade etti.

İran’ın önceki diplomatik yaklaşımına geri dönmeyeceğini belirten Rızai, ülkesinin müzakerelerdeki tutumunu koruyacağına işaret ederek, “İran'ın diplomasisi değişti” dedi.

Krizin uluslararası önem taşımasının temelinde, boğazın stratejik rolü bulunuyor. Savaş öncesinde dünya genelindeki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu. Bu nedenle deniz trafiğinin yeniden sağlanması, olası bir anlaşmanın temel unsurlarından biri olarak öne çıkıyor.

Çatışmanın kapsamının genişletilmesi

Diplomatik sürecin tıkanmasıyla eş zamanlı olarak Rızai, ABD’ye yönelik söylemini sertleştirerek Başkan Donald Trump yönetimini boğazla ilgili askerî hedeflerine ulaşamamakla suçladı ve ABD’nin operasyonlarına ağır eleştiriler yöneltti.

Rızai ayrıca, geniş çaplı çatışmaların yeniden başlamasının İran’ı bölgedeki altyapıları hedef almaya yöneltebileceği uyarısında bulundu. Bu kapsamda kabloların, veri merkezlerinin, yapay zekâ tesislerinin ve diğer bazı noktaların hedef alınabileceğini belirtti. Söz konusu tehdit, çatışmayla bağlantılı güvenlik ve ekonomik risklerin daha geniş bir alana yayılabileceğine işaret ediyor.

xsdfgth
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, yeniden yapılanma konulu bir toplantıya katıldı. (İran Cumhurbaşkanlığı)

Rızai, olası hedeflerin niteliği veya tehditlerin ne zaman hayata geçirilebileceği konusunda ek ayrıntı vermedi. Açıklamalar, gerilimin sürdüğü ve anlaşmaya varılmasına yönelik çabaların sonuçsuz kaldığı bir dönemde geldi.

Taraflar arasındaki başlıca anlaşmazlık konularından biri, müzakere masasında ele alınacak başlıkların sıralaması. ABD, İran’ın nükleer programının en başından itibaren görüşülmesinde ısrar ederken Tahran, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına ve su yolunda güvenliğin yeniden sağlanmasına öncelik verilmesini, nükleer meselenin ise müzakerelerin ilerleyen aşamalarında ele alınmasını istiyor.

İran’a saldırı konusunda ABD-İsrail görüşmesi

Öte yandan Tel Aviv’deki siyasi kaynaklar, İsrail’de seçim hazırlıkları sürerken İsrail’in İran’a tek başına saldırı düzenlemesine ilişkin İsrail ile ABD arasındaki temasların devam ettiğini ve bu temasların nihai yönünün henüz netleşmediğini doğruladı.

Aynı kaynaklar, Tel Aviv ile Washington arasındaki görüşmelerin ayrıntılarının sızdırılmasının İran yönetimini şaşırtmayı ve Tahran üzerindeki baskıyı artırmayı amaçlayan bir psikolojik savaşın parçası olabileceği yönündeki değerlendirmelere rağmen, konunun ciddiyetini koruduğunu belirtti. Buna karşılık İsrailli yetkililer, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun seçimler öncesinde konumunu güçlendirebilecek önemli bir güvenlik gelişmesine ihtiyaç duyması nedeniyle saldırı ihtimalini ciddiye alıyor.

xrgtyjk
Tahran’daki bir meydanda asılı büyük bir İsrail karşıtı afiş, 12 Ekim 2026 (AFP)

Bu değerlendirmelere göre olası bir saldırı, seçimlerin ertelenmesini veya Netanyahu’nun yenilgiden kurtulmasını mutlaka sağlamayabilir. Ancak saldırı, seçmenler nezdinde Netanyahu’ya verilen desteği artırabilir ve rakip siyasi kampa yönelen seçmenlerin bir bölümünü yeniden kazanmasına yardımcı olabilir.

Tel Aviv’deki siyasi kaynaklarla yakın ilişkileriyle bilinen Maariv gazetesi yazarı Ben Caspit, daha önce ABD’li yetkililerin, savaşı yeniden başlatma konusunda istekli olan tarafın İsrail olduğunu söylediklerini ve bu nedenle İsrail’den İran’a tek başına saldırmasını istediklerini açıklamıştı. Caspit’e göre Washington, saldırının getireceği yükü ve siyasi riskleri, ABD Başkanı Donald Trump’ın yerine İsrail’in üstlenmesini amaçlıyor.

Caspit ayrıca, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in, bu tür bir saldırının İsrail seçimlerinin ertelenmesine yol açabileceği konusunda ABD’li yetkilileri bilgilendirdiğini ve Washington’ın bu aşamada talebinden geri adım attığını belirtti.

İHA ve füze üretiminin yeniden başlatılması

Şarku’l Avsat’ın Maariv gazetesinden aktardığına göre, ABD’nin İsrail’den İran’a tek başına saldırı düzenlemesini istemesi, İran’ın son aylarda gerçekleştirilen hava saldırılarına rağmen insansız hava araçları (İHA) ve balistik füze üretim kapasitesini yeniden oluşturmaya çalıştığına işaret eden gelişmelerin ardından geldi. ABD medyasında yer alan haberlerde de bu yönde değerlendirmeler yapıldı.

ABD merkezli Bloomberg haber ajansı, kısa süre önce yayımladığı haberinde, İsrail ve ABD’nin aylar boyunca düzenlediği hava saldırılarına rağmen İran’ın füze ve İHA üretimi yapan fabrikalarını korumayı başardığını aktardı.

Habere göre Tahran, Trump yönetiminin yeni hava saldırıları düzenlemeyi durdurduğu ve Washington’ın Kongre ara seçimlerine hazırlandığı dönemde cephaneliğinin bir bölümünü yeniden oluşturmayı başardı. Haberde görüşlerine yer verilen Batılı kaynaklar, İran’ın hâlâ silah üretme ve stoklarını yenileme kapasitesine sahip olduğunu belirtti.

EFRGT
Tahran’daki Azadi Meydanı’nda, İran’a ait bir füze sisteminin yanında Trump’ın resminin yer aldığı bir afiş (Reuters)

Kaynaklardan biri, İran’ın hâlâ büyük miktarda balistik füze ve gemi savar stokuna sahip olduğunu, ayrıca bu stokları hızla artırabilecek durumda bulunduğunu ifade etti. Haberde yer alan bilgilere göre Rusya da İran’a füze tedarik ediyor.

Bloomberg’e göre bu değerlendirmeler, Trump ve yönetim üyelerinin, düzenlenen hava saldırılarının İran’ın bölgedeki ABD üslerini ve Washington’ın müttefiklerini tehdit eden kapasitesine büyük zarar verdiği yönündeki tekrarlanan açıklamalarıyla çelişiyor.

Hürmüz Boğazı’nda gerilim artıyor

Bu arada İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) dün Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye çalışan bir gemiyi hedef aldıklarını ve gemide yangın çıktığını duyurdu. DMO Deniz Kuvvetleri tarafından, kuruma ait Sepah News internet sitesinde yayımlanan açıklamada, “Hürmüz Boğazı’nda dev bir petrol tankeri vuruldu ve alev aldı” ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada, hedef alınan geminin tanımlama ve takip sistemlerini devre dışı bıraktıktan sonra boğazdan geçmeye çalıştığı ve DMO Deniz Kuvvetleri’nin uyarılarını dikkate almadığı belirtildi.

Ticari gemilere ve petrol tankerlerine yönelik saldırıların yeniden başlamasıyla Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’ndeki gerilim arttı. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre, geçen hafta petrol tankerlerine yönelik saldırılar savaşın başlamasından bu yana en yüksek seviyeye ulaşırken, boğazdan geçen gemi sayısı da iki aydan uzun sürenin en düşük seviyesine geriledi.

THY
ABD kuvvetleri, 2 binden fazla ticari geminin Hürmüz Boğazı’nı geçmesine yardımcı olduklarını açıkladı. (CENTCOM)

DMO ayrıca, pazar akşamı Hürmüz Boğazı’nın güney güzergâhından geçmeye çalışan bir petrol tankerinin deniz mayınına çarpmasının ardından patladığını ve alev aldığını bildirdi. İranlı Öğrenciler Haber Ajansı’na (ISNA) göre bu gemi, cumartesi gününden bu yana Hürmüz Boğazı’nda izin verilmeyen bir güzergâhı kullanırken alev alan üçüncü petrol tankeri oldu.

ISNA, Hürmüz Boğazı çevresindeki bölgede seyreden ve seyrüsefer ile tanımlama sistemlerini kapatan tüm gemilerin düşman olarak sınıflandırılacağını belirterek, “Bu gemilere kararlılıkla ve sert biçimde müdahale edilecek” açıklamasını aktardı.

Boğazın kontrolü için rekabet

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) pazar günü yaptığı açıklamada, İran’a uygulanan deniz ablukasını aşmaya çalışırken ABD’nin uyarılarını dikkate almayan bir ticari yük gemisinin Umman Körfezi’nde hedef alındığını duyurdu.

CENTCOM’un X platformunda yayımladığı açıklamada, ABD’ye ait bir savaş uçağının Panama bayraklı, Ocean Molica adıyla bilinen ve Akira Sun olarak da anılan geminin kıç bölümünü hassas güdümlü mühimmatla vurduğu belirtildi. Saldırı sonucunda geminin sevk sisteminin devre dışı bırakıldığı, ancak mürettebatının zarar görmediği ifade edildi.

Birleşik Krallık Deniz Ticaret Operasyonları (UKMTO) da cumartesi günü, Hürmüz Boğazı’nda bir tankerin kimliği belirsiz bir mühimmatla ateş altına alındığını bildirdi. Geminin kaptanının verdiği bilgiye göre, tankerin iskele tarafına isabet eden mühimmat gemide yangın çıkmasına yol açtı.

İran, savaşın başlangıcından bu yana Hürmüz Boğazı’ndan kendi iznini almadan geçmeye çalışan gemileri defalarca hedef aldı.

DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Azmayi hafta sonu yaptığı açıklamada, boğazdan geçerken tespit edilmekten kaçınmak amacıyla takip sistemlerini kapatan her geminin düşman hedefi sayılacağı uyarısında bulunmuştu.

İran, 28 Şubat’ta savaşın başlamasından bu yana küresel enerji arzı açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini kısıtlarken Washington da İran limanlarına abluka uyguladı. Boğazdaki seyrüsefer ve geçişlerin kontrolü, Tahran ile Washington arasındaki temel anlaşmazlık konularından biri hâline geldi. İran, kendi belirlediği güzergâh üzerinden geçişleri denetleme konusunda ısrar ederken ABD ve diğer bazı taraflar bu yaklaşımı reddediyor.

Küresel enerji arzı üzerindeki güvenlik ve ekonomik sonuçlara ilişkin endişeler artarken ABD ile İran, deniz yolları üzerinden karşılıklı baskı önlemleri uygulamayı sürdürüyor.

İran’ın Hürmüz Boğazı, müzakereler ve nükleer program konularındaki tutumu, Washington ile arasındaki görüş ayrılıklarının derinleştiğini ve bölgesel gerilimin genişlediğini gösteriyor. Savaşın sona erdirilmesine yönelik olası bir anlaşma ise tarafların müzakere şartları ve önceliklerin sıralanması konusundaki anlaşmazlıkları aşmasına bağlılığını koruyor.

Bununla birlikte, bölgedeki altyapıların hedef alınmasına yönelik tehditler ve saldırıların artması, çatışmayı kontrol altına alma ve yeni cephelere yayılmasını önleme çabalarının karşı karşıya olduğu risklerin boyutunu ortaya koyuyor.