Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail seçimleri: Netanyahu ve Eisenkot seçmenlere ne vaat ediyor?

İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)
İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)
TT

İsrail seçimleri: Netanyahu ve Eisenkot seçmenlere ne vaat ediyor?

İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)
İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)

İsrail seçimlerinde gündem başlıkları çok sayıda olsa da savaşın, seçmenlerin öncelik sıralamasında hayat pahalılığıyla rekabet ettiği söylenebilir. Bununla birlikte, gelecek salı günü başlayacak ve parlamentodaki (Knesset) sandalyeler için yarışan listelerin karşı karşıya geleceği seçim sürecine güvenlik meselesi damga vuruyor. Yarışın başlıca iki aktörü ise mevcut Başbakan Binyamin Netanyahu ile eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot.

Netanyahu ile Eisenkot’un seçim vaatleri doğal olarak birbirinden ayrılıyor. Eisenkot’un temsil ettiği muhalefet, Netanyahu hükümetinin 7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği saldırı karşısındaki başarısızlıklarını ön plana çıkarıyor. Muhalefet ayrıca hükümetin daha önceki uygulamalarının Hamas’ın Gazze’deki yönetimini güçlendirdiğini, savaşın ardından sürecin yönetilemediğini ve açıklanan hedeflerin hiçbirine ulaşılamadığını savunuyor.

Başbakan Binyamin Netanyahu ise kısmen başarılı bir şekilde 7 Ekim meselesini gündemden uzaklaştırmaya çalışıyor. Bunun yerine, askeri alanda elde ettiğini düşündüğü kazanımları öne çıkarıyor. Bunlar arasında İran’a karşı yürütülen savaşta ABD ordusuyla fiilî ortaklık, Başkan Donald Trump ve yönetimiyle kurulan özel ilişkiler, Dini Lider Ali Hamaney başta olmak üzere İran’ın üst düzey yöneticilerinin etkisiz hale getirilmesi, Hizbullah’ın Hasan Nasrallah dâhil liderlerinin büyük bölümünün öldürülmesi, Hamas’ın İsmail Haniye, Yahya Sinvar, Muhammed Sinvar ve Muhammed Dayf gibi önde gelen isimlerinin öldürülmesi yer alıyor.

vfjk
Filistinliler, 7 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus yakınlarında, ayırıcı duvar üzerindeki İsrail tankının üzerinde kutlama yaparken (AP)

Netanyahu ayrıca Suriye ordusunun tahrip edilmesini, Suriye ve Lübnan’da toprakların işgal edilmesini, Gazze Şeridi’nin üçte ikisinin kontrol altına alınmasını, Batı Şeria’da Hamas’ın altyapısına yönelik saldırıları ve buradaki üç mülteci kampının ortadan kaldırılmasını da kazanımları arasında gösteriyor.

İsrailli seçmen ne istiyor?

Gerçekçi bir değerlendirmeyle, İsrailli seçmenlerin küçümsenmeyecek bir bölümünün zihninde 7 Ekim’in açtığı yaralar hâlâ tazeliğini koruyor. Bu yaraların nesiller boyunca etkisini sürdüreceği düşünülüyor. Benzer bir saldırının tekrarlanmasını önlemek isteyen bu seçmenler, farklı cephelerde savaşın, hatta savaşların sürmesine karşı çıkmıyor.

Bununla birlikte kamuoyu yoklamaları, Netanyahu’nun savaş hedeflerine ulaşamamasından duyulan hayal kırıklığını ortaya koyuyor. Bu durumun seçimlerde Netanyahu’ya bedel ödetmesi ve hükümetinin düşmesine yol açması mümkün.

Aynı zamanda seçmenler açısından güçlü bir alternatifin bulunup bulunmadığı sorusu da giderek önem kazanıyor. Netanyahu’nun yerine geçebilecek en güçlü aday olarak öne çıkan Gadi Eisenkot ise hedefleri belirsiz bir savaşın aylar boyunca sürmesini öngören bir plan vaat ediyor.

hj
İsrailli ultra-Ortodoks Yahudilerden (Harediler) bir kadın ve erkek çocuk, Tel Aviv yakınlarında seçim afişleriyle kaplı bir duvarın önünden geçerken (AFP)

Netanyahu, savaşı sürdürmeyi ve en az iki yıl daha devam edecek şekilde açık uçlu tutmayı taahhüt ediyor. Bu yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor:

“İran’da Devrim Muhafızları yönetimini devirmek istiyoruz; çünkü yılanın başı orası. Baş düşerse diğer düşmanlar, yani vekil güçler Hizbullah, Hamas, Husiler ve Irak Hizbullahı da peş peşe düşer.”

Netanyahu bu süreci “açık uçlu bir savaş” olarak nitelendiriyor ve İran’la mevcut yönetimin iktidarda kalmasını sağlayacak herhangi bir anlaşmaya karşı çıkıyor.

Bölgesel düzeyde ise İsrail’in üstün bir askeri güç olarak konumunu pekiştirmeyi, “güç yoluyla barış anlaşmaları” dayatmayı ve ardından İsrail toplumunun diğer sorunlarıyla ilgilenmeyi hedefliyor.

Buna karşılık Eisenkot’un sunduğu planın hedefleri çok farklı görünmese de yöntem bakımından ayrışıyor. Plan, Washington’la ittifakın sürdürülmesi ve güçlendirilmesi, İran’a karşı ortak savaş yürütmek için ortaya çıkan tarihî fırsattan yararlanılması ve Hizbullah, Hamas ile İslami Cihad’ın askeri kanatlarına yönelik operasyonların devam ettirilmesi üzerine kurulu. Eisenkot ayrıca bu askeri kazanımların, aynı ölçüde güçlü siyasi kazanımlara dönüştürülmesini vaat ediyor.

Eisenkot, mücadelesinin “ABD yönetimi ve dünyanın diğer bölgelerindeki İsrail dostlarıyla tam koordinasyon içinde hazırlanan bir plan doğrultusunda ilerlediğini” söyledi. Gazze’deki silahlı örgütlere karşı savaşın 18 ay boyunca sürdürülmesini de taahhüt etti.

Bu süreçte, Netanyahu’nun da kabul ettiğini vurguladığı “Başkan Donald Trump’ın planının” uygulanmasını öngörüyor. Söz konusu plan Gazze’nin yeniden imar edilmesini de içeriyor.

Lübnan ve Suriye konusunda Eisenkot, askeri kazanımlardan yararlanmak istediğini belirtiyor. Lübnan ve Suriye hükümetleriyle yürütülecek müzakerelerin başarılı olmasını, güvenlik mutabakatlarının zamanla barış anlaşmalarına dönüşmesini hedefliyor.

Eisenkot ayrıca İran savaşının Arap ülkeleri üzerinde yarattığı etkilerden yararlanılarak İbrahim Anlaşmaları’nın kapsamının genişletilebileceğini ve İsrail’in uluslararası yalnızlığının sona erdirilebileceğini düşünüyor.

ytujk
Araçlar, Tel Aviv yakınlarında, İsrail’in mevcut Başbakanı Binyamin Netanyahu ile en güçlü rakibi Gadi Eisenkot’un fotoğraflarını taşıyan seçim ilan panosunun altından geçerken (EPA)

İç politikada ise Eisenkot’un vaatleri daha somut görünüyor. Göreve gelmesi halinde ilk 100 gün içinde atmayı planladığı adımlar arasında 7 Ekim’deki başarısızlıkları araştırmak üzere resmî bir soruşturma komisyonu kurulması, parti ve siyasi çıkarlar doğrultusunda savaş başlatılmaması, Knesset Başkanlığının değiştirilmesi ve yönetim sistemiyle yargı düzenini hedef alan yasal düzenlemelerin iptaline yönelik bir çalışma planının başlatılması bulunuyor.

Eisenkot ayrıca genel bütçede onaylanan ve ultra-Ortodoks Yahudi partilerine (Harediler) aktarılan yıllık 10 milyar dolarlık ödemelerin durdurulmasını vaat ediyor. Bunun yanı sıra söz konusu partilerin askerlik hizmetinden kaçmasını teşvik etmek amacıyla atılmış adımların da sona erdirilmesini öngörüyor.

Netanyahu ne hazırlıyor?

Netanyahu’nun seçim kampanyasını yönetmekte zorlandığı artık bir sır değil. Özellikle kamuoyu yoklamaları, mevcut durumda partisinin sahip olduğu gücün yarısını kaybedebileceğine işaret ediyor. Bu nedenle Netanyahu, çoğunluğu elde edememesi halinde Eisenkot’la birlikte bir hükümet kurmak için Amerikalılarla temaslarını sürdürüyor.

Şarku’l Avsat’ın İbrani basınından aktardığı haberlere göre  “ortak hükümet” anlaşması daha kapsamlı bir uzlaşmanın parçası olabilir. Bu anlaşmanın, Netanyahu’nun yolsuzluk suçlamalarıyla yargılandığı davanın iptal edilmesi karşılığında bir ya da iki yıl içinde iktidardan çekilmesini içerebileceği belirtiliyor.

Bununla birlikte bazı çevreler, Netanyahu’nun yeniden iktidara gelmesini ve sağcı bir hükümet kurmasını sağlayacak bir sürprizin, hatta bir mucizenin gerçekleşmesini bekliyor.

Öte yandan Netanyahu’yu eleştiren ve farklı toplumsal kesimlerden gelen çok sayıda kişi, şimdiden hayal kırıklığı yaşadıklarını dile getirerek İsrail’den göç etme niyetlerini açıkça ifade ediyor. Başka kesimler ise hükümetin çalışmalarını engellemek ve sivil itaatsizlik hareketi başlatmak amacıyla geniş çaplı bir halk mücadelesine hazırlanıyor.

Eisenkot’u neler bekliyor?

Mevcut tabloya göre Eisenkot, iktidara gelmesi halinde kendisini çok sayıda zorlukla karşı karşıya bulacak. Yalnızca Knesset içinde değil, daha geniş bir alanda sert bir muhalefetle mücadele etmek zorunda kalacak. Eisenkot’u ağır siyasi ve güvenlik riskleriyle dolu bir süreç bekliyor.

Bu engellerin başında, sahada faaliyet gösteren silahlı yerleşimci milisler geliyor. Netanyahu hükümetinin bu grupların gelişmesini teşvik ettiği, onlara silah ve ihtiyaç duydukları lojistik desteği sağladığı belirtiliyor. Amaçlarının ise kendi çıkarlarına uymayan siyasi kararları engellemek olduğu ifade ediliyor.

Bu grupların özellikle Gazze Şeridi’nden çekilmeye, Batı Şeria’daki mülteci kamplarının yeniden inşa edilmesine veya sayıları en az 120’ye ulaşan yerleşimci karakollarının kaldırılmasına karşı çıkabileceği değerlendiriliyor.

Eisenkot’un önündeki bir diğer büyük sorun da savaşın maliyetini karşılamak olacak. Savaşın şu ana kadar devlet hazinesine yaklaşık 450 milyar şekele, yani 150 milyar dolara mal olduğu belirtiliyor. Bu borçların ödenmesi için vergilerin artırılması kaçınılmaz görünüyor.

Bütün bunlara, hükümeti kurmanın başlı başına yaratacağı güçlükler de ekleniyor. Kamuoyu yoklamalarına göre Eisenkot’un kuracağı hükümet başlangıçta azınlık hükümeti olacak. Bu hükümet, Arap partilerinin olumlu ya da olumsuz desteğine dayanabilir.

Mansur Abbas liderliğindeki Arap listesi hükümete katılmaya hazır olduğunu belirtirken, Arap vatandaşlarını temsil eden Ortak Arap Listesi hükümete girmemeyi, ancak sağın iktidara gelmesini engellemek amacıyla hükümetin düşmesini önlemeyi tercih ediyor.

Bu nedenle dış cephelerdeki savaşların devam etmesi, buna paralel olarak ülke içindeki gerilimi daha da artıracak kararların alınması ihtimal dâhilinde görünüyor.


Moritanya’da kamu yazışmalarında Arapça kullanımı zorunlu hale geldi: Tartışmalar alevlendi

Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)
Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)
TT

Moritanya’da kamu yazışmalarında Arapça kullanımı zorunlu hale geldi: Tartışmalar alevlendi

Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)
Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)

Moritanya Kültür, Sanat, İletişim ve Parlamento ile İlişkiler Bakanı ve hükümet sözcüsü Muhammed Veled Bebane,dün (Salı) bakanlığına bağlı yetkililerin kendi makamına gönderilecek yazışma, memorandum, rapor ve belgelerde Arapça kullanmasını zorunlu kılan bir genelge yayımladı. Karar, eski Bakan Hüseyin Veled Meddu’nun yerine göreve başlamasından bir gün sonra alındı.

İmzalanmasının ardından derhal yürürlüğe giren karar, Moritanya’da dil ve kimlik konusundaki köklü tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Ülkede Fransız sömürge yönetimi döneminden bu yana Arapça ve Fransızca konuşan kesimler arasındaki anlaşmazlık, 1960’taki bağımsızlığın ardından da devam ediyor.

Veled Bebane, muhalefetteki Demokratik Güçler Birliği Partisi’nden milletvekilliği yapmış, bu dönemde ülkenin en tanınmış ve etkili hatiplerinden biri olarak öne çıkmıştı. Son olarak Moritanya’nın Doha Büyükelçisi olarak görev yapan Bebane, 10 Ekim’de açıklanan yeni hükümette bakanlık görevine getirilmişti.

Atamasının ardından muhalefetten bazı isimler, özellikle Fransızca konuşan kesimler, Bebane’nin hükümet sözcülüğüne getirilmesini eleştirmeye başladı.

Muhalif aktivist Abdunnasır Bibe, Bebane’nin ana dili Arapçadan başka hiçbir dil konuşmadığını öne sürerek, “Arapça bilmeyen gazetecilerin sorularını nasıl yanıtlayacak? Yabancı diplomatlarla nasıl konuşacak?” diye sordu.

Bakanın, makamına gönderilecek idari yazışmalarda Arapça kullanımını zorunlu kılan kararı, zaten hararetli olan tartışmayı daha da alevlendirdi. Bazı yorumcular, kararı bakanın kendisini eleştirenlere dolaylı bir yanıtı olarak değerlendirdi. Bu yorumlara göre Bebane, ülke anayasası uyarınca Arapçanın resmî dil olduğunu vurgulamak istedi.

Anayasaya dayalı karar

Buna karşılık, Moritanya’da Arapçanın kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla sivil toplum temsilcileri tarafından kurulan Arapçanın Güçlendirilmesi Halk Girişimi, yeni Kültür Bakanı’nın kararını memnuniyetle karşıladı.

Girişim, kararın Moritanya Anayasası’nın 6. maddesinin uygulanmasına katkı sağlayacağını ve kamu hizmetlerini vatandaşlara daha yakın hale getireceğini belirtti.

Açıklamada, diğer bakanlıklar ve kamu kurumlarına da benzer genelgeler yayımlayarak Arapçanın idari işleyişteki varlığını güçlendirmeleri çağrısında bulunuldu. Arapçanın Moritanya İslam Cumhuriyeti’nin resmî dili olduğu vurgulandı.

Avukat Muhammed el-Mami Mevlay Ali de adımı olumlu olarak nitelendirdi. Kararın, devletin resmî işleyişinde anayasal bir yükümlülüğe bağlılığı hatırlattığını belirten Ali, dil konusundaki bazı tanımlamaların da gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi.

Ali, Arapça eğitim alan kişilerin tek dilli, Fransızca eğitim alanların ise iki dilli olarak nitelendirilmesine itiraz ederek, iki dilliliğin eğitim alınan dile değil, dillerin ne ölçüde konuşulup anlaşılabildiğine göre değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Anayasal arka plan

Moritanya Anayasası’nın 6. maddesi, Resmî dil Arapçadır hükmünü içeriyor. Ülkede Hassaniye Arapçası, Pulaar, Soninke ve Wolof da ulusal diller arasında yer alıyor. Buna karşın Fransızca, kamu yönetiminde güçlü varlığını sürdürüyor. Fransa’dan bağımsızlığın kazanılmasının ardından 1961’de kabul edilen anayasada Fransızca, ülkenin tek resmî diliydi.

Arapça, 1968’de yapılan anayasa değişikliğiyle resmî dil statüsü kazandı. Bu adım, o dönemde Araplar ile siyah Afrikalı topluluklar arasında dil konusunda yaşanan anlaşmazlıkların ortasında atıldı. Yetkililerin eğitimde Arapça kullanımını zorunlu kılma kararı, siyah Afrikalı toplulukların tepkisine yol açtı ve çatışmalarda çok sayıda kişi hayatını kaybetti.

1980’de ise dönemin yönetimindeki askerî konsey, Arapçayı ülkenin tek resmî dili ilan etti.

Moritanya’da kamu yönetiminde hangi dilin kullanılacağına ilişkin anlaşmazlık, 1960’lı yıllardan bu yana ülkenin siyasi tartışmalarının temel başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.


Fransa yönetimi cumartesi günü yeni bir sınavla karşı karşıya

Başbakan Sébastien Lecornu ve İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturumda (AFP)
Başbakan Sébastien Lecornu ve İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturumda (AFP)
TT

Fransa yönetimi cumartesi günü yeni bir sınavla karşı karşıya

Başbakan Sébastien Lecornu ve İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturumda (AFP)
Başbakan Sébastien Lecornu ve İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturumda (AFP)

Fransa cumhurbaşkanlarının benimsediği bir kural, ülke dışında düzenledikleri basın toplantılarında Fransa’nın iç meselelerini gündeme getirmekten kaçınmalarıdır. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da daha önce birçok kez bu geleneğe bağlı kalmıştı. Ancak Macron, Katar’a gerçekleştirdiği devlet ziyaretinin sonunda Doha’da düzenlediği basın toplantısında bu teamülün dışına çıktı. Geçen cumartesi Fransa’nın başlıca kentlerinde yaşanan ve ertesi gün Paris’te de tekrarlanan kargaşa, şiddet ve yağma olayları hakkında uzun uzun konuştu.

Fransa’nın içinde bulunduğu durumu dünyaya yansıtan tablonun son derece kötü olması ve Macron’un hem ülke içine hem de dışarıya, durumun yeniden kontrolden çıkmasına izin verilmeyeceği ve kanunları çiğneyenlere karşı sert önlemler alınacağı mesajını vermek istemesi nedeniyle, kendisine yöneltilen bütün soruları yanıtladı. Macron, Körfez turuna çıkmadan önce hükümete bir yol haritası sunduğunu ve hükümetin bu haritayı uygulamak için çalıştığını vurguladı.

Dışarıdan gelen eleştirilere yanıt

Ancak Fransa Cumhurbaşkanı bununla yetinmedi ve ülkesini hedef alan dış kaynaklı yorumlara sert biçimde yanıt vermeye özen gösterdi. İsim vermeden ABD ve Rusya cumhurbaşkanları ile İsrail başbakanına seslenen Macron, yaşanan olaylardan yararlanarak sahte haberler, söylentiler ve yapay zekâyla üretilmiş videolar yayanları da eleştirdi.

cdvfgbh
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Ekim'de Elysee Sarayı'nda düzenlenen toplantıya başkanlık ederken (AFP)

Macron, bu kişilerin kabul edilemez olduğu kadar aptalca yorumlarda bulunduğunu söyledi. Macron sözlerine şöyle devam etti:

“Bazı kişiler Fransa’yı hedef alarak kendi kampanyalarını yürütüyor. Bölgede veya Atlantik’in diğer yakasında seçim kampanyası atmosferi içinde yaşayan liderler var. Bu kişiler bazen saflıklarından dolayı yapay zekânın ürettiği içerikleri tekrarlıyor, bazen de bazı çevrelerin insanları inandırmak istediği şeyleri aktarıyor.”

Fransız kentlerinin sokak ve meydanlarında pazartesi gününden itibaren yeniden sükûnet sağlandı. Yetkililer, hassas olarak nitelendirilen mahallelerde sokağa çıkma yasağı uygulamaya koydu. Fransa genelindeki yargı sistemi de kamuya ait alanları ve özel mülkleri hedef alan isyan ve yağma olaylarına karışanları cezalandırmak amacıyla tüm kapasitesiyle çalışıyor. Adalet Bakanı Gérald Darmanin’in, kamu düzenini bozanlara karşı sert davranılması yönündeki çağrısına da bu çerçevede yanıt veriliyor.

Ancak sokaklarda yeniden sükûnetin sağlanması, her şeyin normale döndüğü anlamına gelmiyor. Küllerin altında ateş hâlâ yanıyor.

Sarı Yelekliler Hareketi, protestoların ikinci aşaması kapsamında gelecek cumartesi ve ertesi gün Paris’te büyük bir yürüyüş düzenlenmesi çağrısında bulundu. Hareket, akaryakıt fiyatlarının aşırı yükselmesini, hayat pahalılığını ve toplumun en kırılgan kesimlerinin satın alma gücündeki düşüşü protesto etmeyi amaçlıyor.

Bir aydan uzun süre önce başlayan öğrenci hareketinin taleplerini yeniden gündeme getiren öğrenci grupları da protestolara katıldı. Öğrenciler, ortaöğretime daha fazla yatırım yapılmasını, görevde olmayan öğretmenlerin yerine yedek öğretmenlerin görevlendirilmesini, okulların fiziki koşullarının iyileştirilmesini ve üniversite aşamasında öğrencilerin mevcut bölümlere yönlendirilmesi sisteminin kaldırılmasını talep ediyor.

Komünist Partiye yakın Genel İş Konfederasyonu’nun Genel Sekreteri Sophie Binet de 5 Kasım’dan itibaren süresiz grev çağrısında bulundu.

Başbakan Sébastien Lecornu ile sendikalar arasında gerçekleştirilen toplantının ardından konuşan Binet, başbakanın işçilerin ve öğrencilerin taleplerine karşılık somut hiçbir girişim önermediğini söyledi. Bu nedenle yeni bir yola, yani süresiz greve başvurulması gerektiğini ifade etti.

Yetkililer güvenlikteki aksaklıkları gidermeye çalışıyor

Yukarıda sıralanan gelişmeler ışığında gelecek cumartesi, hükümetin geçen cumartesi ve pazar günleri boyunca kontrolden çıkan güvenlik durumunu yeniden denetim altına alma kapasitesi açısından yeni bir sınav olacak.

yuk
Paris'te göstericiler ile Fransız güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalardan bir görüntü (Reuters)

Macron, çarşamba günü Doha’dan yaptığı açıklamada, yaklaşan protestolarda kargaşa çıkarmaya çalışanların bunu başaramayacağını söyledi. Cumhurbaşkanı ayrıca, devletin en üst kademesinde güvenliğin sağlanması için gerekli araçların kullanılmasında hiçbir tereddüde yer verilmemesi gerektiğini vurguladı.

Macron’un sözleri, yeni güvenlik tedbirlerinin etkili olacağına duyduğu güveni yansıtıyor. Elysee Sarayı’ndan ayrılmasına 200 günden az bir süre kalan Fransa Cumhurbaşkanı’nın, ülkeyi kargaşanın sardığı bir dönemde görevini bırakmış olmakla eleştirilmek istemediği açık.

Son günlerde Macron’un taleplere yaklaşımı giderek daha fazla eleştiriliyor. Bu eleştiriler, ortaöğretim ve üniversite öğrencilerinin yanı sıra kamu ve özel sektördeki çalışanlarla işçi sendikalarından geliyor.

Hükümet 2027 yılına yönelik kemer sıkma bütçesini parlamentodan geçirmeye çalışırken, Fransa’nın kamu borcu eşi görülmemiş bir düzeye, 3 trilyon 600 milyar avroya ulaştı. Faiz oranlarının da yüzde 5’in üzerinde seyretmesi, ekonomik baskıyı artırıyor. Taleplere karşılık verilmesi, hükümetin elinde bulunmayan milyarlarca avroluk ek kaynak gerektiriyor.

cdvf
Başbakan Sébastien Lecornu, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturum sırasında (AFP)

Macron’a yöneltilen eleştirilerden biri de mal ve hizmet fiyatlarındaki yaygın artışın yol açtığı kriz ortamında, dile getirilen taleplerin nasıl karşılanacağına ilişkin somut bir tedbir açıklamamış olması.

Paris Emniyet Müdürlüğü’nün, Sarı Yelekliler Hareketi’nin cumartesi günü başkent merkezindeki Cumhuriyet Meydanı ile Opera Meydanı arasında düzenlemek istediği yürüyüşe izin verip vermeyeceği henüz bilinmiyor. Oysa geçen cumartesi yaşanan şiddet olayları tam da Cumhuriyet Meydanı’ndan başlamıştı.

Paris Emniyet Müdürlüğü, çarşamba günü aldığı kararla hassas bölgelerde saat 23.00 ile 06.00 arasında sokağa çıkma yasağı ve izinsiz toplanma yasağı ilan etti. Söz konusu bölgeler arasında cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık konutları, parlamentonun iki kanadı, Şanzelize Caddesi, Les Halles olarak bilinen merkezî meydan, tren istasyonları ve şiddet olaylarının yaşandığı kritik noktalar bulunuyor.

Yasağın hafta boyunca ve hafta sonu da sürdürülmesi bekleniyor. Lyon, Marsilya ve Bordeaux gibi kentlerde de benzer önlemler uygulanıyor.

Cumartesi günü düzenlenmesi planlanan gösteriler öncesinde İçişleri Bakanlığı, güvenliğin sağlanmasında ihmal gösterildiği yönündeki eleştirilerin önüne geçmek amacıyla güvenlik güçlerinin sahadaki varlığını artırmaya karar verdi. Bakanlık, jandarmaya ait helikopterlerden, insansız hava araçlarından ve 2015’te Fransa’yı hedef alan terör saldırılarının ardından devreye sokulan askerî birliklerden yararlanabilecek.

Geçen pazar günü güvenliğin sağlanmasındaki başarısızlık nedeniyle Cumhurbaşkanı’na istifasını sunan İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in, benzer bir güvenlik zaafiyetinin tekrarlanmaması için hiçbir çabadan kaçınmayacağı değerlendiriliyor. Güvenlikteki başarısızlık, Fransa’da sağ ve sol siyasi kesimlerin yanı sıra cumhurbaşkanlığı ve hükümetin de büyük ölçüde ortak bir değerlendirmede buluştuğu nadir konulardan biri olarak öne çıkıyor.

İçeride ve dışarıda itibar kaybı

Le Monde gazetesi, ‘Macron’un imajı dışarıda çöküyor’ başlıklı başyazısında, kitlesel protestoların ve bunlara eşlik eden şiddet olaylarının Macron’un imajına zarar verdiğini ve Fransa’nın düşmanlarına malzeme sağladığını yazdı.

Şarku’l Avsat’ın Le Monde’den aktardığı habere göre Macron’un cumhurbaşkanlığında geçirdiği yaklaşık on yılın bilançosu giderek ağır bir biçimde sorgulanıyor. Ülke içinde Macron’un kamuoyu desteği daha önce görülmemiş düzeylere geriledi.

vfgbhn
Fransa'nın kuzeyindeki Lille kentinde, hayat pahalılığına karşı düzenlenen protestoda göstericiler göz yaşartıcı gaz bulutlarının arasında yürürken, 17 Ekim (AFP)

Macron’u destekleyen merkez siyasi blokun önde gelen iki ismi, Ufuklar Partisi’nden Édouard Philippe ile Rönesans Partisi’nden Gabriel Attal da hükümetin geçmişteki icraatlarını sahiplenmekten kaçınıyor. Her ikisi de daha önce başbakanlık görevinde bulunmuştu. İki siyasetçi, yalnızca ortak yönetim döneminin bilançosunu üstlenmekten kaçınmakla kalmıyor, mevcut cumhurbaşkanını eleştirmekten de geri durmuyor.

Macron’a yöneltilen başlıca iki eleştiri bulunuyor.

İlki, çok sayıda toplumsal kesimin taleplerine yanıt verecek bir yaklaşım geliştirememesi. Bu kesimler arasında, gösterileri sırasında sert müdahalelere maruz kalan ortaöğretim öğrencileri de yer alıyor. Söz konusu öğrenci gösterilerinde şiddet olaylarının yalnızca sınırlı ölçüde yaşandığı belirtiliyor.

İkinci eleştiri ise kamu maliyesindeki kötüleşme. Devletin mali durumundaki bozulmanın Fransız finans sistemini tehdit ettiği, hatta bunun ortak Avrupa para birimi ve Avrupa finans sisteminin bütünü üzerinde sonuçlar doğurabileceği uyarıları yapılıyor.

Son olarak Macron, iktidarının aşırı sağ partilerin önünü keseceğini ve özellikle Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Birlik Partisi’nin yükselişini durduracağını Fransızlara vaat etmişti. Ancak kamuoyu yoklamalarının tümü, Le Pen’in Elysee Sarayı’na ulaşabileceğine işaret ediyor. Bu durum, Macron açısından büyük ve yeni bir başarısızlık anlamına geliyor.