Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran, bölgesel uzantılarını kullanıyor ve müzakere yolundan uzaklaşıyor

Tahran’da bir binaya asılan devasa propaganda afişinde, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun resimleri yer alıyor ve afişin üzerinde “İran halkının intikam denizinde boğulacaksın” yazıyor. (EPA)
Tahran’da bir binaya asılan devasa propaganda afişinde, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun resimleri yer alıyor ve afişin üzerinde “İran halkının intikam denizinde boğulacaksın” yazıyor. (EPA)
TT

İran, bölgesel uzantılarını kullanıyor ve müzakere yolundan uzaklaşıyor

Tahran’da bir binaya asılan devasa propaganda afişinde, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun resimleri yer alıyor ve afişin üzerinde “İran halkının intikam denizinde boğulacaksın” yazıyor. (EPA)
Tahran’da bir binaya asılan devasa propaganda afişinde, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun resimleri yer alıyor ve afişin üzerinde “İran halkının intikam denizinde boğulacaksın” yazıyor. (EPA)

İran, ABD ile yaşadığı gerilimde bölgedeki vekil güçlerini harekete geçirebileceği mesajını verdi. Tahran yönetimi, haziran ayında imzalanan mutabakat zaptı kapsamındaki tüm taahhütlerini askıya aldığını açıklayarak, yalnızca birkaç hafta süren diplomatik süreci fiilen sona erdirdi.

Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani dün yayımladığı açıklamada, ‘direniş cephelerinin’ komutan ve mensuplarının, liderleri Mücteba Hamaney’in önderliğinde faaliyetlerini sürdürdüğünü duyurdu.

Bu açıklama, bir gün önce İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’e atfedilen yazılı mesajın yayımlanmasının ardından geldi. Söz konusu mesajda, İran ile ‘direniş cephesinin’ ABD’ye ‘unutulmayacak dersler’ verebilecek güce sahip olduğu ifade edildi.

Tahran, ‘direniş cephesi’ ifadesini Irak, Lübnan ve Yemen’deki müttefik silahlı grupları kapsayacak şekilde, bölgede kendisine yakın grupları tanımlamak için kullanıyor.

Hamaney’in açıklaması, geçtiğimiz haziran ayında başlatılan müzakere sürecinin çökmesinin ardından İran’ın bölgesel müttefiklerini devreye sokabileceğine işaret ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 17 Haziran’da mutabakat zaptını imzalamıştı. Taraflar, ateşkesi kalıcı hale getirmeyi ve 60 gün içinde nihai bir anlaşmaya varmayı hedefliyordu.

Ancak Hürmüz Boğazı, deniz ulaşım güzergâhları, deniz ablukası, mali düzenlemeler ve güvenlik garantilerine ilişkin anlaşmazlıklar, mutabakatın kalıcı bir anlaşmaya dönüşmesini engelledi.

GTHY
Ben Gurion Havalimanı’nda sıralanan ABD Hava Kuvvetleri’ne ait yakıt ikmal uçakları, 19 Temmuz 2026 (Reuters)

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, ülkesinin mutabakat zaptı kapsamındaki tüm yükümlülüklerini durdurduğunu ve anlaşmanın hiçbir maddesini artık uygulamadığını açıkladı.

Garibabadi, mutabakatı ilk ihlal eden tarafın ABD olduğunu savunarak, İran’ın önceliğinin artık Washington’ın baskılarına karşı koymak olduğunu söyledi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de daha önce yaptığı açıklamada, Washington mutabakata bağlı kalmadığı sürece Tahran’ın da anlaşmaya uymayacağını ifade etmişti.

ABD ise mutabakattan resmen çekildiğini duyurmadı. Ancak Başkan Donald Trump ateşkesin sona erdiğini açıklarken, Washington yönetimi o tarihten bu yana söz konusu mutabakatı, İran’ın ihlal ettiği ve siyasi zeminini kaybetmiş bir anlaşma olarak değerlendiriyor.

Tahran, Washington’ı ekonomik ve mali taahhütlerinden geri adım atmakla ve mutabakatta öngörülen anlaşmazlık çözüm mekanizmasını işletmemekle suçluyor.

Buna karşılık ABD, İran’ı mutabakatı deniz trafiğine kısıtlamalar getirmek ve Hürmüz Boğazı’nın yönetimindeki rolünü pekiştirmek amacıyla kullanmaya çalışmakla itham ediyor.

Farklı şartlarda bir mutabakat

Hürmüz Boğazı’nın yönetimine ilişkin anlaşmazlık ve ticari gemilerin İran saldırılarına maruz kalması, ABD’nin İran’a yönelik hava saldırılarını yeniden başlatmasının başlıca nedenleri arasında gösterildi.

Garibabadi, Tahran’ın, Umman kara sularına giden ve buradan gelen gemiler için önerilen güney güzergâhını kendi onayı olmadan kabul etmeyeceğini belirterek, ülkesinin su yolundaki egemenliğini ‘her ne pahasına olursa olsun’ koruyacağını söyledi.

Garibabadi ayrıca, Hürmüz Boğazı’nın tamamındaki mayın temizleme sorumluluğunun İran’a ait olduğunu ifade etti.

Söz konusu öneri, gemilerin Tahran’ın boğaz geçişi için oluşturduğu düzenlemelerden bağımsız olarak, Umman kıyılarına yakın bir rotayı kullanmasını öngörüyordu. Ancak İran, bu girişimi kendi rolünü devre dışı bırakmaya ve deniz trafiği üzerindeki nüfuzunu azaltmaya yönelik bir adım olarak değerlendirdi. Garibabadi, Umman’a giden ve Umman’dan gelen gemiler için önerilen güzergâhın İran tarafından kabul edilmediğini vurguladı.

Garibabadi, Tahran’ın mutabakat zaptı kapsamında Washington ile yeni bir görüşme gerçekleştirmediğini ve müzakerelerin yeniden başlatılması için herhangi bir girişimde bulunmayacağını da sözlerine ekledi.

DCFRGTHY
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlılar, 19 Temmuz 2026 (AFP)

Tahran yönetimi, yeni bir müzakere sürecine girme ihtimalini ise açık şekilde dışlamadı. İran Dini Lideri’nin askeri danışmanı ve eski DMO Komutanı Muhsin Rızai, bundan sonraki olası görüşmeler için yeni bir mutabakat zaptının hazırlanması gerektiğini, çünkü koşulların değiştiğini ve haziran ayında varılan uzlaşmaya dönmenin artık mümkün olmadığını söyledi.

Rızai, Tahran açısından gündemdeki konuların artık yalnızca mutabakat kapsamındaki yükümlülüklerle sınırlı olmadığını belirterek, savaşın yol açtığı zararların tazmini ile ‘intikam’ olarak nitelediği başlıkların da müzakere gündemine eklendiğini ifade etti.

ABD’nin anlaşmayı uygulama niyetinde olmadığını öne süren Rızai, Washington’ın baskı ile müzakereyi eş zamanlı yürüterek İran’dan ilave tavizler koparmayı hedeflediğini savundu.

Rızai, İran’a 12 milyar dolar sağlanmasına yönelik haftalar süren görüşmelerin, Tahran’ın söz konusu kaynağı fiilen kullanmasını engelleyen kısıtlamalar nedeniyle sonuçsuz kaldığını iddia etti.

Yaklaşık 20 saat süren İslamabad görüşmelerinin tamamen nükleer dosyaya odaklandığını belirten Rızai, bundan sonraki müzakerelerin farklı bir mutabakat zaptı temelinde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Rızai, değişen koşullar nedeniyle tazminat ve ‘intikam’ konularının artık İran’ın resmi tutumunun bir parçası haline geldiğini dile getirdi.

Rızai ayrıca, ‘savaş ve müzakereyi birlikte yürütme’ politikasının sona erdiğini belirterek, Tahran’ın olası yeni görüşmelere dönüşün maliyetini artırmayı ve bunu yeni güvence mekanizmalarına bağlamayı hedeflediği mesajını verdi.

 

Rızai, ABD’nin saldırılarını iki ya da üç gün daha sürdürmesi halinde İran’ın sınırlı karşılıklardan çıkarak ‘taarruz ve tam yıkım’ aşamasına geçeceğini öne sürdü. İran’ın şimdiye kadar tüm askeri kapasitesini kullanmadığını savunan Rızai, ABD operasyonlarının sürmesi durumunda kara kuvvetleri ve diğer askeri unsurların da devreye sokulabileceğini söyledi.

Rızai, İran’ın bir gün içinde bin füze ve iki bin insansız hava aracı (İHA) fırlatma kapasitesine sahip olduğunu iddia etti. Ancak bu kapasitenin kullanımının operasyonel değerlendirmelere ve komutanlığın belirleyeceği takvime bağlı olduğunu, bunun da ‘nihai darbe’ olarak nitelendirdiği saldırının zamanlamasıyla ilgili olduğunu ifade etti.

ABD’nin geniş çaplı füze ve İHA saldırılarına hazırlıklı olması gerektiğini söyleyen Rızai, olası bir kara harekâtının önceki operasyonlardan daha sert bir karşılıkla karşılaşacağı uyarısında bulundu.

Rızai ayrıca, Washington’ın deniz ablukasının yanı sıra Hark Adası’nı veya nükleer tesisleri hedef almak ya da gelecekteki müzakerelerde baskı unsuru olarak kullanmak amacıyla İran topraklarının bir bölümünü işgal etmek gibi seçenekleri de değerlendirdiğini öne sürdü.

ABD’nin Hürmüz Boğazı’nın yönetiminde söz sahibi olmayı ve dünyanın en önemli enerji geçiş noktalarından biri üzerinde kontrol sağlamayı amaçladığını savunan Rızai, İran’ın yanı sıra Rusya, Çin ve bazı Avrupa ülkelerinin de buna izin vermeyeceğini iddia etti.

Rızai, Washington’ın başlangıçtaki hedefinin İran’ı işgal etmek, mevcut yönetimi devirmek ve ülkeyi Ahvaz’dan Buşehr ve Bender Abbas’a uzanan petrol bölgesini de kapsayacak şekilde beş ayrı bölgeye ayırmak olduğunu ileri sürdü. Ancak ABD’nin, bu hedeflere kısa sürede ulaşmanın mümkün olmadığını görmesi üzerine stratejisini değiştirdiğini öne sürdü.

Yeni liderlik için bir sınav

Mutabakat zaptının çökmesi, İran yönetimi içinde anlaşmanın kabul edilmesine ilişkin sorumluluk konusunda görüş ayrılıklarını da ortaya çıkardı. Anlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra yazılı bir mesaj yayımlayan Mücteba Hamaney, mutabakata ilişkin ‘farklı bir görüşe’ sahip olduğunu belirterek, anlaşmanın kabul edilmesine ilişkin sorumluluğun Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi üyelerine ait olduğunu ifade etti.

Bu açıklamayla Hamaney, mutabakatı en başından itibaren tam anlamıyla sahiplenmekten kaçınmış oldu. ABD saldırılarının yeniden başlaması ve İslamabad mutabakatının çökmesiyle birlikte, özellikle yeni Dini Lider’in siyasi arenada görünür olmaması nedeniyle DMO’nun nüfuzu ve karar alma süreçlerindeki etkisi yeniden gündeme geldi.

Öte yandan, Washington ile varılan mutabakat nedeniyle Pezeşkiyan hükümetinin, İran’daki muhafazakâr ve sertlik yanlısı çevrelerden yeni bir eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalması bekleniyor.

DEFRGTY67U
Tahran’da, “Ölmeye hazır olun” yazan ABD karşıtı bir afişin önünden geçen İranlı bir kadın (AFP)

Hamaney, son mesajında söz konusu eleştirileri ‘değerli bir sermaye’ olarak nitelendirdi. Ancak bu eleştirilerin ülke içindeki birlik ve bütünlüğü zedeleyecek bir ayrışmaya dönüşmemesi gerektiği uyarısında bulundu.

Başta Çin, Pakistan ve Katar olmak üzere arabulucu ülkeler ise müzakerelerin yeniden başlatılması ve tarafların gerilimi düşürmesi yönündeki çağrılarını sürdürüyor.

Buna karşın, yeni bir görüşme turunun ne zaman başlayacağına ilişkin herhangi bir işaret ortaya çıkmış değil. Taraflardan hiçbiri de haziran ayında imzalanan mutabakat zaptına yeniden dönmeye hazır olduğuna dair bir açıklama yapmadı.

İran, ABD’nin mutabakatı baskıyı sürdürmek ve Tahran’dan daha fazla taviz koparmak amacıyla kullandığını savunurken, Washington ise İran’ın anlaşmayı deniz trafiği üzerindeki denetim rolünün tanınmasını sağlamak için kullanmaya çalıştığı görüşünü dile getiriyor.