Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran, İsrail ile yeniden başlayan askeri operasyonlardan ABD’yi sorumlu tuttu

İsrail'in geçtiğimiz mart ayında Tahran'a düzenlediği hava saldırılarının yol açtığı yıkım (Reuters)
İsrail'in geçtiğimiz mart ayında Tahran'a düzenlediği hava saldırılarının yol açtığı yıkım (Reuters)
TT

İran, İsrail ile yeniden başlayan askeri operasyonlardan ABD’yi sorumlu tuttu

İsrail'in geçtiğimiz mart ayında Tahran'a düzenlediği hava saldırılarının yol açtığı yıkım (Reuters)
İsrail'in geçtiğimiz mart ayında Tahran'a düzenlediği hava saldırılarının yol açtığı yıkım (Reuters)

İran, İsrail ile 8 Nisan’daki ateşkesin ardından ilk kez pazar gecesinden itibaren karşılıklı saldırıların gerçekleştirilmesiyle Ortadoğu’daki düşmanca eylemlerin yeniden başlamasından ABD’yi sorumlu tuttu.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi bugün yaptığı haftalık basın toplantısında, “Hiç kimse Siyonist rejimin ABD ile önceden koordinasyon ve iş birliği yapmadan herhangi bir eyleme girişeceğine inanmaz” dedi. Bekayi, “Siyonist rejimin bölgedeki eylemlerini ABD politikalarından ayrı düşünmek mümkün değil” ifadesini kullandı.

İsrail ordusu, Hava Kuvvetleri’nin bu sabah İran'ın batı ve orta kesimlerindeki hedeflere saldırı düzenlediğini açıkladıktan sonra, Yemen'den İsrail'e fırlatılan bir füzeyi de engellediğini duyurdu. İsrail ordusu Telegram üzerinden yaptığı paylaşımda, Yemen'den İsrail topraklarına yönelik bir füze tespit edildiğini ve hava savunma sistemlerinin tehdidi bertaraf etmek üzere devreye girdiğini ifade etti.

İran, Lübnan’ın başkenti Beyrut'un banliyölerine saldırılar düzenleyen İsrail’e misilleme olarak iki aylık aranın ardından dün akşam füzeli saldırılar düzenledi. Bunun üzerine İsrail, İran’a misilleme saldırılarında bulundu. İran’ın resmi haber ajansları, İran Silahlı Kuvvetleri'nin İsrail'e birkaç dalga halinde füzeler fırlattığını aktardı. İsrail ordusu ise ilk dalgalardaki füzelerin tamamının engellendiğini açıkladı.


Trump, 'seçim hileleri' hakkındaki tartışmanın ardından televizyon röportajından öfkeyle ayrıldı

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump, 'seçim hileleri' hakkındaki tartışmanın ardından televizyon röportajından öfkeyle ayrıldı

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, seçimlerde usulsüzlük iddiaları konusunda yaşanan sert tartışmanın ardından NBC News'e verdiği röportajı öfkeli bir şekilde yarıda bıraktı.

Önceden kaydedilen ve pazar günü "Meet the Press" programında yayımlanan röportajda Trump, konuk olduğu program da dahil olmak üzere medyanın tarafsızlığını hedef aldı.

Trump, eski Başkan Joe Biden yönetimini, "hiçbir suç işlememiş kişileri hapse atmakla" suçlayan iddialarını yineledi. Programın sunucusu Kristen Welker ise bu iddiaları destekleyen herhangi bir kanıt bulunmadığını belirterek itiraz etti.

Bunun üzerine Trump, "Ortada çok sayıda kanıt var, ezici kanıtlar var. Kanıttan başka hiçbir şey yok" dedi. Welker ise "Ancak bu kanıtlar bir mahkemede ortaya konulmadı" yanıtını verdi.

Tartışmanın büyümesiyle birlikte Trump, 2020 başkanlık seçimlerinin sonuçlarını bir kez daha sorguladı ve California eyaletinde seçim usulsüzlüklerinin hâlâ devam ettiğini öne sürdü.

ABD Başkanı, Cumhuriyetçilerin "seçimler hileli olduğu için hızla geriye düştüğünü" savundu. Welker'ın, California'daki seçimlerde usulsüzlük yapıldığı yönündeki iddialarını hangi kanıtlara dayandırdığını sorması üzerine Trump, "Onlar da senin kadar yozlaşmış. Medyanız yozlaşmış. 'Meet the Press' programı da yozlaşmış" ifadelerini kullandı.

Trump sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu konularda onların çıkarlarına hizmet ediyorsun. Bu seçimlerin hileli olduğunu sen de biliyorsun, kanalın da biliyor. Kanalın taraflı ve yozlaşmış. Üzgünüm. Bu tartışmayı burada bitirelim, artık yeter."

Welker, kendisini röportaja devam etmeye ikna etmeye çalışarak, program ekibinin görüşme için özellikle Wisconsin eyaletine geldiğini hatırlattı. Ancak Trump, "dürüst olmayan medyanın" ülkeye zarar verdiğini savunarak görüşmeyi sürdürmeyi reddetti.


İran’daki operasyonların sorumlusunun görevden alınmasının ardından Mossad’da sarsıntı

İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın yeni direktörü Roman Goffman, görevi devralma töreninde Başbakan Binyamin Netanyahu’dan sembolik bir rozet aldı. (X)
İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın yeni direktörü Roman Goffman, görevi devralma töreninde Başbakan Binyamin Netanyahu’dan sembolik bir rozet aldı. (X)
TT

İran’daki operasyonların sorumlusunun görevden alınmasının ardından Mossad’da sarsıntı

İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın yeni direktörü Roman Goffman, görevi devralma töreninde Başbakan Binyamin Netanyahu’dan sembolik bir rozet aldı. (X)
İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın yeni direktörü Roman Goffman, görevi devralma töreninde Başbakan Binyamin Netanyahu’dan sembolik bir rozet aldı. (X)

İsrail dış istihbarat servisi Mossad, yeni direktörü Roman Goffman’ın, görevden ayrılan Mossad Direktörü David Barnea tarafından halefi olarak gösterilen ve ‘A’ rumuzuyla bilinen yardımcısını görevden alma kararı sonrasında ciddi sarsıntı yaşıyor.

Goffman’a yakın kaynaklara göre karar, Başbakan Binyamin Netanyahu ile koordinasyon içinde ve önceden planlanarak alındı. Kaynaklar, söz konusu adımın, yeni başkana karşı kurum içinde bir blok oluşturarak çalışmalarını engellemeyi ve başarısını önlemeyi planladığı öne sürülen A’ya yönelik ‘önleyici bir darbe’ niteliği taşıdığını belirtti. Aynı kaynaklar, Goffman’ın “O beni vurmadan ben onu vurayım” anlayışıyla hareket etmeyi tercih ettiğini ifade etti.

Netanyahu ise kararı rutin bir idari işlem olarak göstermeye çalıştı. Başbakanlık Ofisi tarafından Mossad adına yayımlanan açıklamada, söz konusu adımın Goffman’ın göreve başlaması ve önümüzdeki yıllarda teşkilatın hedefleri ile karşı karşıya olduğu zorlukların yönetiminde kendisine eşlik edecek üst düzey liderlik ekibini oluşturma isteği çerçevesinde atıldığı belirtildi.

İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın yeni direktörü Roman Goffman, görevi devralma töreninde Başbakan Binyamin Netanyahu’dan sembolik bir rozet aldı. (X)İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın yeni direktörü Roman Goffman, görevi devralma töreninde Başbakan Binyamin Netanyahu’dan sembolik bir rozet aldı. (X)

Mossad yönetimi, Goffman’ın teşkilat içinden yeni bir başkan yardımcısı atamayı planladığını duyurarak kurum içindeki endişeleri gidermeye çalıştı. Ancak bu açıklama, teşkilatın üst düzey yöneticileri arasındaki öfke ve huzursuzluğu yatıştırmaya yetmedi. Bazı Mossad yöneticileri, siyasi makamların teşkilatın yönetimine bu düzeyde müdahalesinin emsalsiz olduğunu savunarak istifa etmeyi düşündüklerini basına sızdırdı.

Görevden alınan A, Barnea’ya oldukça yakın bir isim olarak biliniyordu. Barnea, onu doğal halefi olarak görüyordu. Söz konusu yetkili, Mossad’ın İran rejimini devirmeye yönelik çalışmalarında önemli rol üstlenmişti. Ancak bugüne kadar başarıya ulaşmayan bu faaliyetlerin, Barnea’ya yakın çevrelere göre süreklilik gerektirdiği ve devam ettirilmesi gerektiği belirtiliyor.

Barnea ise görevden alma kararını ‘sorumsuz bir davranış’ olarak nitelendirerek, bunun özellikle İran cephesinde Mossad’ın çalışmalarında aksamalara yol açabileceği uyarısında bulundu.

A, Mossad’daki kariyeri boyunca birçok önemli görev üstlendi. Bunlar arasında kayıp İsrailli pilot Ron Arad dosyasına ilişkin özel bir projenin yönetimi ile teşkilatın ‘etki operasyonları’ biriminin başkanlığı yer alıyordu. Ayrıca, Mossad’ın olası İran rejimi değişikliği girişimlerine hazırlanması kapsamında söz konusu birimin kapsamlı şekilde geliştirilmesine öncülük etti.

A, Mossad bünyesindeki İran dosyasının da baş sorumlusuydu. İki ayrı savaş döneminde İran’a yönelik operasyonların planlanmasını yöneten isimlerden biri olan A, İran’daki rejimi zayıflatmayı hedefleyen girişimlerin hazırlıklarını da denetledi.A, İran ve bölgedeki çeşitli ülkelerde yürüttüğü cesur operasyonlar nedeniyle dört ayrı madalya ile ödüllendirildi.

Mossad Eski Direktörü David Barnea (Arşiv – Reuters) Mossad Eski Direktörü David Barnea (Arşiv – Reuters)

Mossad içinde bazı çevreler, Goffman’ın yardımcısını bu kadar kısa sürede görevden almasını eleştirdi. Eleştirilerde, Goffman’ın teşkilat dışından göreve geldiği, istihbarat alanında geçmiş deneyiminin bulunmadığı ve Mossad’ın iç işleyişine hâkim olmadığı vurgulandı. Şarku’l Avsat’ın Ynet internet sitesinden aktardığı habere göre, bu nedenle A’nın en azından geçiş sürecinde görevde tutulması ve tecrübesinden yararlanılması gerektiği görüşü dile getirildi.

Mossad içindeki bilgili kaynaklara göre Goffman, kurumdaki nüfuzunu kullanarak Netanyahu’nun yöntemini benimsedi ve kendisini sınırlandırabilecek isimler ortaya çıkmadan önce teşkilat üzerindeki otoritesini tesis etmeye çalıştı. Kaynaklar, Goffman’ın A’nın kendisini Mossad’ın bir sonraki başkanı olarak gördüğünün farkında olduğunu, bu nedenle hem kendisinin hem de Netanyahu’nun onu potansiyel bir rakip olarak değerlendirdiğini öne sürdü. Bu çerçevede A’nın görevden uzaklaştırılması ve yerine başka bir ismin başkan yardımcılığına getirilmesinin tercih edildiği belirtildi.

Analist Ronen Bergman ise Mossad çalışanlarının görevden alma kararını cuma sabahı kurum içi elektronik posta sistemi üzerinden öğrendiğini söyledi. Bergman, Netanyahu’ya yakınlığıyla bilinen A’ya yönelik böyle bir hamlenin yapılmasını şaşırtıcı bulduğunu ifade etti.

Bergman’a göre karar, Yüksek Mahkeme’nin Goffman’ın atanmasını iptal etmesi halinde Mossad Direktörlüğü için en güçlü adaylardan birinin A olduğuna yönelik değerlendirmelerin ardından geldi. Ancak mahkemenin atamayı onaylamasıyla birlikte böyle bir ihtimal ortadan kalktı. Bergman, buna rağmen İran’la savaşın sürdüğü ve Mossad’ın ciddi meydan okumalarla karşı karşıya bulunduğu bir dönemde kurum içinde yeni çekişmeler yaratılmasının gereksiz olduğunu savundu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz ekim ayında Kudüs’te düzenlenen İsrail hükümeti toplantısı sırasında ABD’li özel temsilci Steve Witkoff ve Trump’ın damadı Jared Kushner’ın arasında duruyor. (Arşiv – EPA)İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz ekim ayında Kudüs’te düzenlenen İsrail hükümeti toplantısı sırasında ABD’li özel temsilci Steve Witkoff ve Trump’ın damadı Jared Kushner’ın arasında duruyor. (Arşiv – EPA)

Mossad’daki iç sarsıntının yanı sıra, İsrail’in üst düzey Amerikalı yetkililere yönelik casusluk faaliyetlerinin genişlediğine ilişkin ABD basınında yer alan haberler, krizin İran dosyasının yönetimi ve Başbakan Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Donald Trump yönetimi arasındaki hassas ilişkinin sınırlarıyla da bağlantılı olup olmadığı sorusunu gündeme taşıdı.

İran’la yürütülen müzakerelerde görev alan Amerikalı isimlere yönelik İsrail kaynaklı casusluk faaliyetleri iddiaları, Tel Aviv’de ciddi endişelere yol açtı. Bu gelişmeler üzerine İsrail güvenlik kurumları ile Netanyahu’nun Washington’la ilişkilerden sorumlu temsilcisi ve eski bakan Ron Dermer’in, siyasi ve istihbarî zararları sınırlandırmak amacıyla yoğun çaba yürüttüğü belirtildi.

İsrail tarafı şu aşamada Trump’ı, söz konusu faaliyetlerin kendisini hedef almadığına ikna etmeye çalışıyor. İsrailli çevreler, bu uygulamaların eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde başladığını ve Biden yönetiminin İsrail hükümeti ile Netanyahu’dan bilgi sakladığını ve onlara karşı çeşitli girişimlerde bulunduğunu öne sürüyor. Aynı çevreler, faaliyetlerin Trump döneminde de devam etmiş olmasının ise kasıtlı bir siyasi tercih değil, ‘istenmeyen bir ihmalin sonucu’ olduğunu savunuyor.

Tel Aviv ve Washington’da yanıtı merak edilen temel soru ise Trump’ın bu açıklamayı kabul ederek müttefikler arasında sıkça görüldüğü gibi konuyu geride bırakıp bırakmayacağı ya da yaşananları, özellikle İran, Lübnan ve Gazze dosyalarında İsrail’e ve bizzat Netanyahu’ya sağladığı desteğe karşı bir saygısızlık ve hafife alma girişimi olarak değerlendirip değerlendirmeyeceği.

İsrail’de bazı çevreler, Trump’ın Netanyahu’ya siyasi bedel ödetip ödetmeyeceğini veya bu dosyayı gelecekteki kararlarında bir baskı unsuru olarak kullanıp kullanmayacağını tartışıyor. Bu çerçevede, Trump’ın İran, Lübnan ve Gazze konularında Netanyahu’nun çıkarlarını gözetme konusunda daha isteksiz davranıp davranmayacağı ya da krizin medyadan uzak şekilde kontrol altına alınmasını tercih edip etmeyeceği merak konusu olmaya devam ediyor.

İsrailli çevreler, bu büyüklükte bir olayın bedelsiz atlatılamayacağını düşünüyor. Bu çevrelere göre Trump, Netanyahu’yu affetmeyi tercih etse bile Washington’daki İsrail karşıtı kesimler aynı yaklaşımı kolaylıkla benimsemeyecek. Ayrıca İsrail’i ABD için bir yük olarak gören çevrelerin de bu skandalı, görüşlerini güçlendirmek, İsrail’e yapılan yardımların durdurulmasını savunmak ve ülkenin sahip olduğu ayrıcalıklı konumu sorgulamak için kullanabileceği belirtiliyor.

Ynet sitesine göre İsrail’de bazı çevreler, olayın tam da bu dönemde gündeme taşınmasının tesadüf olmadığı görüşünde. Söz konusu çevreler, skandalın ABD Kongresi’nin önümüzdeki on yıla ilişkin stratejisini değerlendirdiği ve bu çerçevede İsrail’e ‘istisnai ortak’ statüsü verilmesini öngören bir maddenin görüşüldüğü döneme denk gelmesine dikkat çekiyor.

Aynı çevreler, Trump’a yakınlığıyla bilinen ve ‘Amerika’yı Yeniden Büyük Yap (MAGA)’ hareketi içinde yer alan kesimlerin son haftalarda İsrail karşıtı bir kampanya yürüttüğünü öne sürüyor. Netanyahu’ya yönelik eleştirileriyle tanınan bu grubun, Trump’ı gereksiz olduğu düşünülen İran savaşına sürüklemeye çalışmakla Netanyahu’yu suçladığı belirtilirken, Tel Aviv’de bazı değerlendirmeler söz konusu dosyanın kamuoyuna sızdırılmasının arkasında bu çevrelerin olabileceğine işaret ediyor.

Ancak Amerikalı yetkililer bu iddiaları reddediyor. Yetkililere göre MAGA hareketinin konuya dâhil edilmesi, İsrail’in karşı karşıya bulunduğu skandalın üzerini örtme ve dikkatleri ABD’nin en yakın müttefiklerinden birine karşı sergilenen, etik dışı olarak nitelendirilen bir davranıştan uzaklaştırma amacı taşıyor.

Aynı yetkililer, İsrail’in casusluk faaliyetlerine ilişkin dosyanın ABD Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) bağlı istihbarat birimleri tarafından Joe Biden döneminden bu yana takip edildiğini vurguluyor. Bu nedenle soruşturmanın, Trump ve ekibinin dosyayla doğrudan ilişkilendirilmesinden çok önce başlatıldığına dikkat çekiliyor.