Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
TT

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu dün aldığı kararla İran’ı, nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerini ihlal ettiği gerekçesiyle 20 yıl sonra ilk kez Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne sevk etti. Bu adım, Tahran ile Batılı güçler arasındaki diplomatik gerilimi yeni bir seviyeye taşıdı.

35 ülkeden oluşan Yönetim Kurulu’nda ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından sunulan karar tasarısı; Rusya, Çin ve Nijer’in ‘hayır’ oyuna, sekiz ülkenin çekimser kalmasına karşın 23 oyla kabul edildi. Bir üye ülke ise aidat borcu nedeniyle oylamaya katılamadı.

Söz konusu karar, Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025’te aldığı ve Tahran’ın beyan edilmeyen sahalarda bulunan uranyum izlerine ilişkin tatmin edici açıklamalar getirememesi üzerine İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine ‘uyumsuzluk’ içinde olduğuna hükmeden kararın devamı niteliğini taşıyor.

İhlalin BM Güvenlik Konseyi’ne sevki için ayrı bir karar alınması gerekiyordu. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkı nedeniyle İran’a karşı somut tedbirler alınması düşük bir ihtimal olarak değerlendirilse de bu sevk kararı, nükleer dosyayı daha yüksek bir uluslararası düzleme taşımış oldu.

fvgth
İran’ın Natanz Nükleer Tesisi’nin yakınında bulunan Balta Dağı’ndaki tünel girişleri, 30 Haziran 2026 (Reuters)

Kararla birlikte UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’den, mevcut kararı ve daha önce alınan ilgili tüm kararları, UAEA Tüzüğü’nün ilgili hükümleri uyarınca UAEA üyesi tüm ülkelere, BM Güvenlik Konseyi’ne ve BM Genel Kurulu’na iletmesi talep ediliyor.

Söz konusu sevk kararı; UAEA’nın, İsrail ve ABD tarafından Haziran 2025’te bombalanan nükleer tesislere erişim sağlama konusunda yaşadığı kriz ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının durumunu doğrulayamadığı bir dönemde geldi.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, İran mevcudiyetinin güvence denetimi ve nükleer kontrol yükümlülüklerine dayanak oluşturan temel hukuki çerçeveyi teşkil ediyor.

Antlaşmaya ilişkin öne çıkan temel unsurlar şu şekilde:

Antlaşmanın amacı

1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, nükleer silah üretim kapasitesinin yayılmasını önlemeyi ve taraf ülkelerin nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla geliştirip kullanma hakkını güvence altına almayı hedefliyor.

cdfvgt
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Ağustos 2005’te Natanz Nükleer Tesisi’ne gözetleme kameraları yerleştirirken (AP)

Antlaşma aynı zamanda, tanınmış nükleer güçlerin nükleer silahsızlanma doğrultusunda çalışmasını ve cephaneliklerini tasfiye etmesini yükümlülük olarak şart koşuyor.

Metin kapsamında nükleer silaha sahip ülke tanımı, 1 Ocak 1967 tarihinden önce bir nükleer silah ya da diğer nükleer patlayıcı cihazları imal etmiş ve patlatmış ülkeleri kapsıyor.

Bu statü; ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve eski Sovyetler Birliği’nin hak ve yükümlülüklerini devralan Rusya için geçerlilik taşıyor. Söz konusu beş ülke, aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyelerinden oluşuyor.

Taraf devletler

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf olan ülke sayısı 191.

Antlaşma uyarınca nükleer silaha sahip ülkeler, bu silahları veya kontrolünü başka ülkelere devretmemeyi ve nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin bu silahları imal etmesine ya da edinmesine yardımcı olmamayı taahhüt etmektedir.

Buna karşılık nükleer silaha sahip olmayan ülkeler nükleer silah geliştirmeme sözü vermekte; nükleer maddeleri ve faaliyetleri, askeri amaçlara yönlendirilmediğini doğrulamak amacıyla UAEA’nın uyguladığı güvence denetimlerine tabi tutulmaktadır.

Hindistan ve Pakistan, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı imzalamadan nükleer silah geliştirmiştir.

İsrail’in nükleer bir cephaneliğe sahip olduğuna yaygın olarak inanılmakla birlikte ülke bu durumu kamuoyu önünde ne doğrulamış ne de reddetmiştir. İsrail de antlaşmaya taraf ülkeler arasında yer almamaktadır.

Kuzey Kore ise antlaşmayı 1985 yılında imzalamış, ancak 2003 yılında çekildiğini açıklamıştır. UAEA ile yaşanan bir yakınlaşma sürecinin ardından Pyongang, 2009 yılında UAEA müfettişlerini yeniden sınır dışı etmiş ve müfettişler o tarihten bu yana ülkeye geri dönmemiştir. Kuzey Kore bu süreçte birden fazla nükleer deneme gerçekleştirmiştir.

Çekilme maddesi

Toplam 11 maddeden oluşan antlaşma, taraf bir ülkenin antlaşmanın konusuyla ilgili ‘olağanüstü olayların’ kendi ‘ülkesinin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığına’ karar vermesi halinde antlaşmadan çekilmesine izin veren bir hüküm içermektedir.

frbth
İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed İslami, nükleer programla ilgili bir sergide İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a santrifüj maketlerini gösteriyor. (Arşiv – İran Cumhurbaşkanlığı)

Çekilme niyetinde olan ülkenin, ayrılma tarihinden üç ay önce diğer tüm taraf ülkelere ve BM Güvenlik Konseyi’ne bildirimde bulunması gerekmektedir.

Söz konusu bildirimin, ülkenin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığını değerlendirdiği olağanüstü olaylara ilişkin bir beyan içermesi zorunludur.

İran ve anlaşma

İran, 1970 yılından bu yana Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf ve antlaşma kapsamında nükleer silaha sahip olmayan ülkeler arasında yer almakta.

Yıllar içinde kapsamlı bir uranyum zenginleştirme programı geliştiren Tahran, faaliyetlerinin barışçıl amaçlı olduğunu ve nükleer silah geliştirmeyi hedeflemediğini öne sürmekte.

Buna karşın Batılı ülkeler ve İsrail, İran’ın nükleer bomba üretmek için gerekli kapasiteyi geliştirmeye çalıştığı veya çalışabileceği şüphesini taşımakta.

UAEA Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025 tarihli kararı, İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine uymadığı sonucuna vararak Tahran’a karşı yaklaşık 20 yıldır alınan ilk karar olma niteliği taşımaktaydı.

Söz konusu karar, İran’ın 2019’dan bu yana beyan edilmeyen birden fazla sahadaki beyan edilmemiş nükleer madde ve faaliyetlere ilişkin UAEA ile zamanında ve tam iş birliği yapma konusundaki ‘birçok eksikliğine’ dikkat çekmekteydi.

İran’ın bu ihlal nedeniyle BM Güvenlik Konseyi’ne sevki ise ikinci bir kararın alınmasını gerektiriyordu; Yönetim Kurulu dün bu kararı kabul etti.

Endişe verici konular

UAEA’nın endişe duyduğu temel konulardan biri, yıllardır süren incelemelere rağmen Tahran’ın beyan edilmemiş sahalarda uranyum izlerinin nasıl ortaya çıktığına dair kabul edilebilir açıklamalar sunmamış olması.

UAEA, söz konusu izlerin büyük ölçüde 20 yıldan daha uzun bir süre önce gerçekleştirilen faaliyetlerle bağlantılı olduğuna inanıyor.

İran ise güvence denetimi taahhütlerine her zaman bağlı kaldığını belirtiyor ve UAEA’nın bu sahalara ilişkin vardığı sonuçları teknik veya hukuki bir temele dayanmayan, siyasi motivasyonlu değerlendirmeler olarak niteleyerek reddediyor.

Haziran 2025’ten bu yana bu duruma, UAEA’nın İran’daki nükleer tesislere erişim sağlama ve buralardaki maddeleri doğrulama kapasitesine ilişkin yeni bir kriz eklendi.

İsrail ve ABD’nin Haziran 2025’te İran nükleer tesislerini bombalaması, uranyum zenginleştirme tesislerinde ağır hasara ya da yıkıma yol açtı.

Tahran o tarihten bu yana UAEA müfettişlerinin saldırılardan etkilenen sahaları denetlemesine izin vermedi ve bazısı nükleer silah yapımına yakın seviyelerde zenginleştirilmiş olan uranyum stoklarının durumunu doğrulayabilmesi için UAEA’ya gerekli beyanları sunmadı.

UAEA, İran’a ilişkin son raporunda, nükleer anlaşma kapsamındaki Güvence Denetimi Anlaşması çerçevesinde doğrulama işlemlerinin ‘daha fazla gecikmeksizin’ yapılmasının önemini vurguladı.

Bu anlaşmazlık, İsrail saldırılarının başlamasından bir gün önce, Haziran 2025’te alınan ‘uyumsuzluk’ kararının dayandığı konudan farklılık gösteriyor. Karar temel olarak UAEA’nın birden fazla beyan edilmemiş İran sahasındaki beyan edilmemiş madde ve faaliyetlere yönelik incelemesine odaklanıyor.

Tahran, Yönetim Kurulu’nun daha önce aldığı kararlara sıklıkla nükleer faaliyetlerini genişleterek ya da UAEA ile iş birliğini azaltarak yanıt verdi.

Ancak İran’ın bu tür bir yanıt verme kapasitesi; saldırıları takip eden aylarda denetimlerin durması ve çok sayıda nükleer tesisinde meydana gelen ağır hasar nedeniyle daha sınırlı hale geldi.

(foto altı) Maxar uydusundan çekilen bu fotoğraf, ABD’nin İran’ın Kum kenti yakınlarındaki yeraltı nükleer tesisine saldırı düzenlemesinin ardından Fordo Nükleer Tesisi’ni gösteriyor. (Arşiv – Reuters)

Nükleer program nedeniyle uygulanan yaptırımlar

BM Güvenlik Konseyi, uranyum zenginleştirme programını durdurma taleplerine uymaması üzerine 2006 yılında İran’a yaptırım uygulamaya başladı.

İran ve altı büyük güç, 2015 yılında nükleer anlaşmaya vardı. Anlaşma uyarınca Tahran, ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programını kısıtlamayı ve zenginleştirmeyi düşük seviyelerde tutmayı kabul etti.

ABD Başkanı Donald Trump 2018 yılında anlaşmadan çekilerek İran’a yönelik ABD yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koydu.

Tahran daha sonra nükleer programını hızlandırarak ve 2015 anlaşmasının getirdiği kısıtlamaları kademeli olarak terk ederek karşılık verdi.

İran ve ABD, nükleer faaliyetlere yeni kısıtlamalar getirilmesi ve yaptırımların hafifletilmesi amacıyla nisan ayından bu yana dolaylı görüşmeler yürütmekteydi; ancak iki taraf arasındaki gerilim yeni bir askeri safhaya taşındı.


Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
TT

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu dün aldığı kararla İran’ı, nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerini ihlal ettiği gerekçesiyle 20 yıl sonra ilk kez Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne sevk etti. Bu adım, Tahran ile Batılı güçler arasındaki diplomatik gerilimi yeni bir seviyeye taşıdı.

35 ülkeden oluşan Yönetim Kurulu’nda ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından sunulan karar tasarısı; Rusya, Çin ve Nijer’in ‘hayır’ oyuna, sekiz ülkenin çekimser kalmasına karşın 23 oyla kabul edildi. Bir üye ülke ise aidat borcu nedeniyle oylamaya katılamadı.

Söz konusu karar, Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025’te aldığı ve Tahran’ın beyan edilmeyen sahalarda bulunan uranyum izlerine ilişkin tatmin edici açıklamalar getirememesi üzerine İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine ‘uyumsuzluk’ içinde olduğuna hükmeden kararın devamı niteliğini taşıyor.

İhlalin BM Güvenlik Konseyi’ne sevki için ayrı bir karar alınması gerekiyordu. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkı nedeniyle İran’a karşı somut tedbirler alınması düşük bir ihtimal olarak değerlendirilse de bu sevk kararı, nükleer dosyayı daha yüksek bir uluslararası düzleme taşımış oldu.

scdfvrbtn
İran’ın Natanz Nükleer Tesisi’nin yakınında bulunan Balta Dağı’ndaki tünel girişleri, 30 Haziran 2026 (Reuters)

Kararla birlikte UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’den, mevcut kararı ve daha önce alınan ilgili tüm kararları, UAEA Tüzüğü’nün ilgili hükümleri uyarınca UAEA üyesi tüm ülkelere, BM Güvenlik Konseyi’ne ve BM Genel Kurulu’na iletmesi talep ediliyor.

Söz konusu sevk kararı; UAEA’nın, İsrail ve ABD tarafından Haziran 2025’te bombalanan nükleer tesislere erişim sağlama konusunda yaşadığı kriz ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının durumunu doğrulayamadığı bir dönemde geldi.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, İran mevcudiyetinin güvence denetimi ve nükleer kontrol yükümlülüklerine dayanak oluşturan temel hukuki çerçeveyi teşkil ediyor.

Antlaşmaya ilişkin öne çıkan temel unsurlar şu şekilde:

Antlaşmanın amacı

1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, nükleer silah üretim kapasitesinin yayılmasını önlemeyi ve taraf ülkelerin nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla geliştirip kullanma hakkını güvence altına almayı hedefliyor.

f f
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Ağustos 2005’te Natanz Nükleer Tesisi’ne gözetleme kameraları yerleştirirken (AP)

Antlaşma aynı zamanda, tanınmış nükleer güçlerin nükleer silahsızlanma doğrultusunda çalışmasını ve cephaneliklerini tasfiye etmesini yükümlülük olarak şart koşuyor.

Metin kapsamında nükleer silaha sahip ülke tanımı, 1 Ocak 1967 tarihinden önce bir nükleer silah ya da diğer nükleer patlayıcı cihazları imal etmiş ve patlatmış ülkeleri kapsıyor.

Bu statü; ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve eski Sovyetler Birliği’nin hak ve yükümlülüklerini devralan Rusya için geçerlilik taşıyor. Söz konusu beş ülke, aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyelerinden oluşuyor.

Taraf devletler

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf olan ülke sayısı 191.

Antlaşma uyarınca nükleer silaha sahip ülkeler, bu silahları veya kontrolünü başka ülkelere devretmemeyi ve nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin bu silahları imal etmesine ya da edinmesine yardımcı olmamayı taahhüt etmektedir.

Buna karşılık nükleer silaha sahip olmayan ülkeler nükleer silah geliştirmeme sözü vermekte; nükleer maddeleri ve faaliyetleri, askeri amaçlara yönlendirilmediğini doğrulamak amacıyla UAEA’nın uyguladığı güvence denetimlerine tabi tutulmaktadır.

Hindistan ve Pakistan, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı imzalamadan nükleer silah geliştirmiştir.

İsrail’in nükleer bir cephaneliğe sahip olduğuna yaygın olarak inanılmakla birlikte ülke bu durumu kamuoyu önünde ne doğrulamış ne de reddetmiştir. İsrail de antlaşmaya taraf ülkeler arasında yer almamaktadır.

Kuzey Kore ise antlaşmayı 1985 yılında imzalamış, ancak 2003 yılında çekildiğini açıklamıştır. UAEA ile yaşanan bir yakınlaşma sürecinin ardından Pyongang, 2009 yılında UAEA müfettişlerini yeniden sınır dışı etmiş ve müfettişler o tarihten bu yana ülkeye geri dönmemiştir. Kuzey Kore bu süreçte birden fazla nükleer deneme gerçekleştirmiştir.

Çekilme maddesi

Toplam 11 maddeden oluşan antlaşma, taraf bir ülkenin antlaşmanın konusuyla ilgili ‘olağanüstü olayların’ kendi ‘ülkesinin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığına’ karar vermesi halinde antlaşmadan çekilmesine izin veren bir hüküm içermektedir.

scdfvgth
İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed İslami, nükleer programla ilgili bir sergide İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a santrifüj maketlerini gösteriyor. (Arşiv – İran Cumhurbaşkanlığı)

Çekilme niyetinde olan ülkenin, ayrılma tarihinden üç ay önce diğer tüm taraf ülkelere ve BM Güvenlik Konseyi’ne bildirimde bulunması gerekmektedir.

Söz konusu bildirimin, ülkenin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığını değerlendirdiği olağanüstü olaylara ilişkin bir beyan içermesi zorunludur.

İran ve anlaşma

İran, 1970 yılından bu yana Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf ve antlaşma kapsamında nükleer silaha sahip olmayan ülkeler arasında yer almakta.

Yıllar içinde kapsamlı bir uranyum zenginleştirme programı geliştiren Tahran, faaliyetlerinin barışçıl amaçlı olduğunu ve nükleer silah geliştirmeyi hedeflemediğini öne sürmekte.

Buna karşın Batılı ülkeler ve İsrail, İran’ın nükleer bomba üretmek için gerekli kapasiteyi geliştirmeye çalıştığı veya çalışabileceği şüphesini taşımakta.

UAEA Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025 tarihli kararı, İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine uymadığı sonucuna vararak Tahran’a karşı yaklaşık 20 yıldır alınan ilk karar olma niteliği taşımaktaydı.

Söz konusu karar, İran’ın 2019’dan bu yana beyan edilmeyen birden fazla sahadaki beyan edilmemiş nükleer madde ve faaliyetlere ilişkin UAEA ile zamanında ve tam iş birliği yapma konusundaki ‘birçok eksikliğine’ dikkat çekmekteydi.

İran’ın bu ihlal nedeniyle BM Güvenlik Konseyi’ne sevki ise ikinci bir kararın alınmasını gerektiriyordu; Yönetim Kurulu dün bu kararı kabul etti.

Endişe verici konular

UAEA’nın endişe duyduğu temel konulardan biri, yıllardır süren incelemelere rağmen Tahran’ın beyan edilmemiş sahalarda uranyum izlerinin nasıl ortaya çıktığına dair kabul edilebilir açıklamalar sunmamış olması.

UAEA, söz konusu izlerin büyük ölçüde 20 yıldan daha uzun bir süre önce gerçekleştirilen faaliyetlerle bağlantılı olduğuna inanıyor.

İran ise güvence denetimi taahhütlerine her zaman bağlı kaldığını belirtiyor ve UAEA’nın bu sahalara ilişkin vardığı sonuçları teknik veya hukuki bir temele dayanmayan, siyasi motivasyonlu değerlendirmeler olarak niteleyerek reddediyor.

Haziran 2025’ten bu yana bu duruma, UAEA’nın İran’daki nükleer tesislere erişim sağlama ve buralardaki maddeleri doğrulama kapasitesine ilişkin yeni bir kriz eklendi.

İsrail ve ABD’nin Haziran 2025’te İran nükleer tesislerini bombalaması, uranyum zenginleştirme tesislerinde ağır hasara ya da yıkıma yol açtı.

Tahran o tarihten bu yana UAEA müfettişlerinin saldırılardan etkilenen sahaları denetlemesine izin vermedi ve bazısı nükleer silah yapımına yakın seviyelerde zenginleştirilmiş olan uranyum stoklarının durumunu doğrulayabilmesi için UAEA’ya gerekli beyanları sunmadı.

UAEA, İran’a ilişkin son raporunda, nükleer anlaşma kapsamındaki Güvence Denetimi Anlaşması çerçevesinde doğrulama işlemlerinin ‘daha fazla gecikmeksizin’ yapılmasının önemini vurguladı.

Bu anlaşmazlık, İsrail saldırılarının başlamasından bir gün önce, Haziran 2025’te alınan ‘uyumsuzluk’ kararının dayandığı konudan farklılık gösteriyor. Karar temel olarak UAEA’nın birden fazla beyan edilmemiş İran sahasındaki beyan edilmemiş madde ve faaliyetlere yönelik incelemesine odaklanıyor.

Tahran, Yönetim Kurulu’nun daha önce aldığı kararlara sıklıkla nükleer faaliyetlerini genişleterek ya da UAEA ile iş birliğini azaltarak yanıt verdi.

Ancak İran’ın bu tür bir yanıt verme kapasitesi; saldırıları takip eden aylarda denetimlerin durması ve çok sayıda nükleer tesisinde meydana gelen ağır hasar nedeniyle daha sınırlı hale geldi.

Nükleer program nedeniyle uygulanan yaptırımlar

BM Güvenlik Konseyi, uranyum zenginleştirme programını durdurma taleplerine uymaması üzerine 2006 yılında İran’a yaptırım uygulamaya başladı.

İran ve altı büyük güç, 2015 yılında nükleer anlaşmaya vardı. Anlaşma uyarınca Tahran, ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programını kısıtlamayı ve zenginleştirmeyi düşük seviyelerde tutmayı kabul etti.

dfvgth
Maxar uydusundan çekilen bu fotoğraf, ABD’nin İran’ın Kum kenti yakınlarındaki yeraltı nükleer tesisine saldırı düzenlemesinin ardından Fordo Nükleer Tesisi’ni gösteriyor. (Arşiv – Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump 2018 yılında anlaşmadan çekilerek İran’a yönelik ABD yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koydu.

Tahran daha sonra nükleer programını hızlandırarak ve 2015 anlaşmasının getirdiği kısıtlamaları kademeli olarak terk ederek karşılık verdi.

İran ve ABD, nükleer faaliyetlere yeni kısıtlamalar getirilmesi ve yaptırımların hafifletilmesi amacıyla nisan ayından bu yana dolaylı görüşmeler yürütmekteydi; ancak iki taraf arasındaki gerilim yeni bir askeri safhaya taşındı.


Söylentilerin ardından Melania'nın başdanışmanından Natalie Harp ve Trump ilişkisine ilişkin açıklama

ABD'nin First Lady'si Melania Trump (Reuters)
ABD'nin First Lady'si Melania Trump (Reuters)
TT

Söylentilerin ardından Melania'nın başdanışmanından Natalie Harp ve Trump ilişkisine ilişkin açıklama

ABD'nin First Lady'si Melania Trump (Reuters)
ABD'nin First Lady'si Melania Trump (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump ile başkanın özel asistanı Natalie Harp arasındaki yakın ilişkinin niteliğine dair son dönemde ortaya atılan spekülasyonların ardından, First Lady Melania Trump'ın üst düzey danışmanlarından biri Harp'ı savunarak, konu hakkındaki gerçek görüşünü açıkladı.

Trump'ın özel asistanı olarak görev yapan Harp'ın adı, son haftalarda siyasi gündemin öne çıkan başlıklarından biri haline geldi. Bunun nedeni, Harp'ın Trump'a ait golf kulüplerinden birindeki soyunma odasında uyuduğu ve başkana yakın kalabilmek için bir SUV'nin bagaj bölümüne çıktığı yönündeki haberler oldu.

Öte yandan, yeniden seçilmeye çalışan Georgia Senatörü Demokrat John Ossoff da Trump hakkında yaptığı alaycı bir yorumla gündeme geldi. Ossoff, geçen ay Atlanta'da bir kalabalığa hitaben yaptığı konuşmada, "Görevin gereklerini yerine getirmek istemiyor; kendi balo salonunu inşa etmek ve Natalie ile seyahat etmek istiyor" dedi.

Independent’te yer alan açıklamalara göre salı günü YouTube'da yayımlanan programın bir bölümünde konuşan Melania Trump'ın kıdemli danışmanı Mark Beckman ise Trump ile Natalie Harp arasındaki ilişkinin uygunsuz veya yasa dışı bir boyutu olduğuna ilişkin söylentileri reddetti.

Program sırasında Beckman'a, ana akım medyanın Natalie Harp hakkındaki «önemsiz haberler ve magazin söylentilerine» sürekli biçimde odaklandığı, Harp'ın ise Trump'ın Beyaz Saray'daki «çalışkan ve sadık» yardımcısı olduğu ve kanser hastalığını atlattığı hatırlatılarak görüşü soruldu.

Beckman, Harp'a kemik kanseri teşhisi konulduğunu söylediğini ve 2019'da ulusal çapta dikkat çektiğini belirtti. Harp, Trump'ın 2018'de imzaladığı ve deneysel tedavilere erişmesine olanak sağlayan bir yasa sayesinde hayatının kurtulduğunu ifade etmişti.

Beckman, medyayı da sert biçimde eleştirerek, liberal medyanın «gülünç» olduğunu savundu. Melania Trump'ın özel ve kişisel yaşamı hakkında hiçbir şey bilmediklerini öne süren Beckman, medyanın First Lady'nin çalışmalarını ve elde ettiği sonuçları haberleştirmek yerine, Trump ailesi hakkında dedikodulara odaklandığını belirtti.

Beckman ayrıca Harp'ın «çalışkan, yetenekli ve son derece zeki» bir kişi olduğunu belirterek, medyanın onu hedef almayı bırakması ve gazetecilik görevine dönmesi gerektiğini ifade etti.

Harp'a yönelik ilgi arttı

Kamuoyunun Harp'a yönelik ilgisi, «Washington Post» gazetesinin geçen ay yayımladığı bir haberin ardından daha da arttı. Habere göre Harp, İran'ın olası suikast tehdidinin bulunduğu bir dönemde, Trump'ın NATO zirvesinden ayrılırken başkanlık uçağından daha küçük bir jete geçişi sırasında onunla birlikte seyahat eden sınırlı sayıdaki kişiden biriydi.

Harp'ın Trump'ın yanından neredeyse hiç ayrılmadığı görülürken, Melania Trump ise eşinin ikinci başkanlık döneminde kamuoyu önünde oldukça sınırlı bir görünürlük sergiledi.