Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.