Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Husi terörüne son verme zamanı geldi

Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)
Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)
TT

Husi terörüne son verme zamanı geldi

Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)
Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)

John Bolton

Ortadoğu’da barış ve güvenliğe yönelik Husi tehdidinden kimsenin en ufak bir şüphe duymaması gerekir. Nitekim Husilerin cumartesi günü Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na düzenlediği saldırı, açık bir savaş eylemi ve 12 kişinin hayatını kaybetmesine, 309 kişinin ise yaralanmasına yol açan kanlı bir terör saldırısıdır.

Yıllar içinde Husilerin Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail’deki sivil hedeflere yönelik şiddetinin dozu artarken, bu saldırıların faillerine karşı uluslararası toplum adeta utanç verici bir sessizliğe büründü.

Husilerin bugüne kadarki en kanlı eylemi olan bu son vahşet, aslında bundan on yıl önce yapılması gereken adımların atılması için tam bir gerekçe sunmakta. Yemen’in karmaşık yakın tarihi, uzun vadeli tek çözümün ülkenin yeniden birleşmesi olduğunu gösteriyor. Bu da tüm rakip grupların meşru tek bir hükümetin otoritesini kabul etmesini ve ardından ülkenin geleceğini barışçıl yollarla belirlemesini gerektiriyor. İstikrarlı bir Yemen olmaksızın, Arap Yarımadası’ndaki barış ve güvenlik defalarca tehdit altında kalmaya devam edecektir.

Kuşkusuz İran’ın sağladığı silahlar, mühimmat, finansman ve istihbarat desteği olmasaydı Husiler, komşu ülkeler bir yana, kendi halkı için bile ciddi bir tehdit oluşturamazdı. Tahran bugün dahi Husilerin askeri kapasitesini, Körfez’deki Arap ülkelerini kuşatmanın ve onları doğrudan yanı başlarından tehdit etmenin bir aracı olarak görüyor.

Ayrıca, artık net bir şekilde görüldüğü üzere İran, Husileri uluslararası deniz seyrüseferini engellemek ve seyrüsefer serbestisini ihlal etmek için de kullandı. İran’ın ve bünyesindeki Hamas, Hizbullah ile Iraklı silahlı grupların da yer aldığı terör uzantılarının nüfuz alanı oldukça genişti; ancak hepsinin durumu ciddi şekilde geriledi. İran’ın bir diğer müttefiki olan Suriye’deki Esed rejimi düştü, Hamas ve Hizbullah ağır darbeler alarak zayıflatıldı, İran’ın üst düzey liderliği ile askeri-endüstriyel kompleksi ise büyük bir yıkıma uğradı.

Dolayısıyla Husilerin temsil ettiği askeri ve terörist tehdide nihai bir son vermenin tam zamanı. Başta ABD olmak üzere Suudi Arabistan’ın müttefikleri, bu hedefe ulaşılmasına yardımcı olmak için ellerinden gelen her şeyi yapmalıdır. Avrupa ülkeleri ve diğer devletler; Süveyş Kanalı, Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb üzerinden uzanan deniz yolunda hayati çıkarları olduğuna ve bu çıkarların korunması için barış içinde, birleşmiş bir Yemen’in kritik önem taşıdığına ikna edilmelidir.

İlk adım olarak Suudi Arabistan, kendi tutumunu açıkça ortaya koymak adına kapsamlı ve küresel bir diplomatik girişim başlatmalıdır. Bu doğrultuda Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Körfez İşbirliği Konseyi’ni (KİK) toplantıya çağırmalıdır. Tüm Suudi büyükelçileri, görev yaptıkları ülkelerde en azından dışişleri bakanı düzeyinde resmi diplomatik girişimlerde bulunmakla görevlendirilmelidir. Her durumda Suudi diplomatlar, yaşananları olabildiğince ayrıntılı bir şekilde anlatmalı; insani kayıpları, maddi hasarı ve Husi saldırılarının diğer tüm sonuçlarını eksiksiz bir biçimde açıklamalıdır.

Suudi Arabistan hükümeti hiç şüphesiz, BM Güvenlik Konseyi’ni Husi saldırısı hakkında bilgilendirmeli ve diğer diplomatik temaslarında sunduğu bilgilerin aynısını Konsey üyelerine de sağlamalıdır. Aynı şekilde Konsey’e hitap ederken, BM Şartı’nın 51. Maddesi’nde düzenlenen ‘bireysel ve toplu meşru müdafaa hakkına’ dayanmalı; Suudi Arabistan’ın Husi tehdidine karşı askeri güç kullanmasının tamamen meşru olacağını kanıtlayan gerekçeleri ortaya koymalıdır. Nitekim 1990 yılında Saddam Hüseyin kuvvetleri ülkeyi işgal edip tüm Arap Yarımadası’nı işgal tehdidi altına soktuğunda Kuveyt de tam olarak bunu yapmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suudi Arabistan bu doğrultuda adım atmaya karar verirse; BM Güvenlik Konseyi üyelerinden Konsey’in Husilere ve onlara yardım eden herkese karşı harekete geçmesini talep edebilir. Müttefikler, örneğin 1990’da Kuveyt ve dostlarının 660, 661 ve 665 sayılı kararlarla yaptığı gibi, Husi saldırılarını kınayan, Husilere ve destekçilerine yaptırım uygulayan karar tasarıları sunabilirler.

665 sayılı karar yaptırımların uygulanma mekanizmasını sağlamış; Kuveyt ile iş birliği yapan ve ‘bölgede deniz kuvvetleri bulunduran BM üyelerini, temel yaptırım kararının katı bir şekilde uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almaya’ çağırmıştı.

Riyad daha da ileri giderek, tıpkı Kuveyt’in yaptığı gibi, BM Güvenlik Konseyi’nden Husi saldırganlığına son vermek adına ‘gerekli tüm yolların kullanılması’ hususunda yetki talep edebilir. Nitekim Konsey, 1990 yılında Kuveyt’e ve onunla iş birliği yapan BM üyesi ülkelere işgalci Irak güçlerini püskürtmek için bu yetkiyi veren 678 sayılı kararı kabul ederek yanıt vermişti.

Şüphesiz mevcut uluslararası konjonktürde benzer bir girişimin başarıya ulaşacağının garantisi yok. Husiler fiilen İran’ın bir vekili konumunda olduğundan Tahran, Moskova ve Pekin’deki müttefiklerinden ‘gerekli tüm yolların kullanılmasına’ izin veren bir karar tasarısını veto etmelerini isteyebilir. Rusya veya Çin’in ‘veto’ hakkını kullanması halinde ise bu durum, her iki ülkenin Ortadoğu’da barış ve güvenlik konusundaki duruşunu ve kimleri gerçek dost olarak gördüğünü açıkça gözler önüne serecektir.

Diplomatik kulvar bir yana, nihai hedef Yemen devletinin meşru tek bir hükümetin otoritesi altında yeniden birleştirilmesi olmaya devam etmektedir. Husilerin askeri kapasitesinin ortadan kaldırılması, Yemen içinde kalıcı bir barış ve istikrarın sağlanmasının ön şartı, uluslararası düzeyde ise barış ve güvenliğin temelidir. Vakit kaybetmeye tahammülümüz yok; Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nda yaşananların hafızalardan silinmesine izin vermeden hemen harekete geçmeliyiz.


Savaş ve enflasyon İran piyasalarını darboğaza sürüklüyor: Esnaf ayakta kalma mücadelesi veriyor

Satın alma gücünün zayıflaması nedeniyle alışveriş yapanların sayısı azalıyor (AP)
Satın alma gücünün zayıflaması nedeniyle alışveriş yapanların sayısı azalıyor (AP)
TT

Savaş ve enflasyon İran piyasalarını darboğaza sürüklüyor: Esnaf ayakta kalma mücadelesi veriyor

Satın alma gücünün zayıflaması nedeniyle alışveriş yapanların sayısı azalıyor (AP)
Satın alma gücünün zayıflaması nedeniyle alışveriş yapanların sayısı azalıyor (AP)

Baharat ve ot kokularının yayıldığı İran’daki bir çarşıda, 61 yaşındaki esnaf Nasır, ABD-İran savaşının ticari hayatı nasıl değiştirdiğini gözlemliyor. Müşteriler eskiden kuruyemişi kilogramlarla satın alırken, fiyatlardaki sert artışlar birçok kişiyi alışveriş miktarını azaltmaya itti. Bu durum, mağaza ve işletmelerin faaliyetlerini sürdürmesini giderek zorlaştırıyor.

Tahran’ın kuzeyindeki çarşı, geçmişte alışveriş yapanlarla dolup taşarken, bugün dükkânların neredeyse tamamı boş. Dar ve tarihi koridorlarda yalnızca az sayıda müşteri dolaşıyor. Bu manzara, esnafın yüksek sesle mallarını tanıttığı ve alışverişin canlı olduğu bir pazarda yaşanan çarpıcı değişimi gözler önüne seriyor.

Nasır, “Eskiden iki ila beş kilogram arasında kuruyemiş alan müşterilerimiz vardı. Şimdi yalnızca bir kilogram, hatta yarım kilogram almakla yetiniyorlar” diyor.

Fiyat artışlarına değinen Nasır, “Fiyatlar gerçekten yüksek. Bunu hepimiz biliyoruz. Aksini söylemek yalan olur” ifadelerini kullandı.

Esnaf, işletmelerin geleceğe yönelik plan yapabilmesi için yetkililere döviz kurunu istikrara kavuşturma çağrısında bulundu. Nasır, “Hepimiz yolumuzu kaybetmiş durumdayız” diye konuştu.

Yılların birikmiş yaptırım yükü

Yıllardır uygulanan yaptırımlar İran ekonomisini ağır biçimde zorlarken, şubat ayında ABD ve İsrail’in saldırılarıyla başlayan savaş ve ABD’nin İran limanlarına uyguladığı abluka, ekonomik faaliyetler ve halkın günlük yaşamı üzerindeki baskıyı daha da artırdı.

Resmî verilere göre enflasyonun eylül ayında yıllık bazda yaklaşık yüzde 90’a ulaşmasıyla koşullar daha da ağırlaştı. Döviz kurundaki sert dalgalanmalar temel tüketim mallarının maliyetini yükseltirken, gıda fiyatları bir yıl önceki seviyelerinin iki katını aştı.

zx
Tahran Büyük Çarşısı’nda dükkânlar arasında dolaşan müşteriler (AFP)

Tahran’daki tarihi Tecriş Meydanı Çarşısı’nda halk, kötüleşen ekonomik koşullara uyum sağlamaya çalışıyor. İran bayrakları ve Farsça yazılmış tabelalar arasında dolaşan vatandaşlar, hafta sonu tatili öncesinde şekerlemeleri, mücevherleri, geleneksel kıyafetleri ve et ürünlerini inceliyor.

Ara sokaklardan birinde bir müzisyen gitar çalarken, bir başkası tahta bir kutuya elleriyle vurarak yoldan geçenlerden bahşiş almaya çalışıyor.

İstikrara ihtiyacımız var

Ancak bu görüntülerin ardında, talebin azalması ve işletme maliyetlerinin yükselmesi nedeniyle ticari faaliyetlerin geleceğine ilişkin kaygılar giderek artıyor.

Çarşıda spor giyim mağazası işleten 36 yaşındaki Ali Nevrûzi, esnafın “hayatta kalmak için son ve umutsuz bir mücadele” verdiğini söyledi. Nevrûzi, üreticilerin iflas ettiğini, çalışanlarını işten çıkardığını ve mağazalarını kapattığını belirterek, bu durumun ticari faaliyetlerin diğer halkalarını da olumsuz etkilediğini ifade etti.

Nevrûzi, rafların boş görünmesini önlemek amacıyla mağazası için artık sınırlı miktarda ürün sipariş ettiğini söyledi. Zayıf talep nedeniyle deposunun da neredeyse tamamen boşaldığını belirtti.

xscdfgth
Tahran Büyük Çarşısı çevresinde alışveriş yapan bir İranlı (AP)

“Geleceğe yönelik hiçbir planımız yok. İnsanlar alışveriş yapmayı bıraktığında, bu fiilen işletmenin iflas etmesi anlamına geliyor” diyen Nevrûzi, özellikle kira ve fatura giderlerindeki artışa dikkat çekti. Sözlerini, “Tek ihtiyacımız olan biraz istikrar” diyerek tamamladı.

Şu anda işsiz olan 45 yaşındaki Azade ise artık pazara yalnızca “mağazalara bakmak” için gittiğini söyledi. Bu durum, bazı vatandaşların satın alma gücünün ne ölçüde gerilediğini ortaya koyuyor.

Satın alma gücü geriliyor

Resmî veriler, savaşın yol açtığı baskılar altında İran’ın gayrisafi yurt içi hasılasının mart sonundan haziran sonuna kadar yıllık bazda yüzde 10,1 daraldığını gösteriyor.

Resmî olmayan döviz piyasasında İran para birimi geçen hafta dolar başına yaklaşık 2,7 milyon riyalden işlem gördü. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre savaş başlamadan önce bu rakam yaklaşık 1,7 milyon riyaldi.

Aylık asgari ücretin dolar karşılığı da bir yıl önce yaklaşık 120 dolar iken, bugün 65 dolar seviyesine geriledi. Bu tablo, yaşam maliyetleri yükselirken halkın satın alma gücünün nasıl aşındığını gösteriyor.

Buna karşılık İran Ekonomi Bakanı, ülkenin yakın zamanda ekonomik çöküş yaşayacağı yönündeki öngörüleri reddetti. Bakan, ülkenin karşıtlarını vatandaşlar arasında endişe yaratmaya ve döviz kurunu daha da yükseltmeye çalışmakla suçladı.

Fiyatlar uçtu, alışveriş miktarları küçüldü

Azade, fiyatlardaki artışın boyutlarını bir örnekle anlattı. Birkaç ay önce 22 sente satın aldığı bir mutfak bezinin fiyatının bugün 1,10 dolara çıktığını belirten Azade, ürünün fiyatının beş katına ulaştığını söyledi.

“Bu, fiyatların yalnızca artmadığını, gerçekten akıl almaz seviyelere fırladığını gösteriyor” dedi.

Azade, bazı meyveleri satın almaktan vazgeçmek zorunda kaldığını, tatil yapmanın maliyetini de artık karşılayamadığını ifade etti.

“Var olmamızın tek anlamı hayatta kalmak olmamalı. Gerçekten yaşamamız gerekiyor, öyle değil mi?” diye sordu.

x
Tahran’ın kuzeyindeki Tecriş Çarşısı’nda alışveriş yapan İranlılar (AP)

Krizin etkileri yalnızca mağazalar ve gıda pazarlarıyla sınırlı kalmıyor. Hane halkının harcamalarına bağlı hizmet sektörünü ve zanaatları da etkiliyor.

57 yaşındaki oto tamircisi Mücteba Rızai, müşteri sayısının geçmişteki seviyesinin onda birine gerilediğini, buna karşılık ürün fiyatlarının iki ila üç kat arttığını söyledi.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Rızai, “Müşterilere fiyatları söylerken gerçekten utanıyorum. İnsanlar yalnızca fiyatı sormak için geliyor, sonra da gidiyor” ifadelerini kullandı.

Rızai, İranlıların günlük yaşamının bir parçası olan kıyafet alışverişi yapmak, eğlenmek için dışarı çıkmak ve restoranlarda yemek yemek gibi faaliyetlerin artık birçok kişi için karşılanamaz hâle geldiğini ifade etti.

Satışları düşen mağazalar, değer kaybeden ücretler ve alışverişlerini asgari düzeye indiren aileler, giderek ağırlaşan ekonomik baskılarla karşı karşıya. Yaptırımların, savaşın ve enflasyonun yıprattığı İran piyasasında ekonomik istikrar, acil bir ihtiyaç olmaya devam ediyor.


Hürmüz’de gerilim artıyor… Tahran şartlarında ısrarcı

USS George Washington uçak gemisi, Ortadoğu’da bölgesel sularda seyrederken (CENTCOM)
USS George Washington uçak gemisi, Ortadoğu’da bölgesel sularda seyrederken (CENTCOM)
TT

Hürmüz’de gerilim artıyor… Tahran şartlarında ısrarcı

USS George Washington uçak gemisi, Ortadoğu’da bölgesel sularda seyrederken (CENTCOM)
USS George Washington uçak gemisi, Ortadoğu’da bölgesel sularda seyrederken (CENTCOM)

Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’nde ticari gemiler ile petrol tankerlerine yönelik saldırıların yeniden başlamasıyla gerilim arttı. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre boğazdan geçen gemi sayısı iki aydan uzun sürenin en düşük seviyesine geriledi. Bu gelişme, geçen hafta petrol tankerlerine yönelik saldırıların savaşın başlamasından bu yana en yüksek seviyeye ulaşmasının ardından yaşandı.

ABD ile İran, küresel enerji arzı üzerindeki olası güvenlik ve ekonomik etkilerine ilişkin endişeler sürerken denizlerde karşılıklı baskı adımları atıyor.

Sahadaki gerilim artarken Tahran, Washington ile yürütülecek olası müzakerelerde yedi şartının yerine getirilmesi konusundaki ısrarını sürdürdü. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise diplomatik istişarelerin devam etmesinin önemini vurguladı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Amerikan uyarılarını dikkate almayarak İran’a uygulanan deniz ablukasını aşmaya çalışan bir ticari yük gemisinin Umman Körfezi’nde etkisiz hâle getirildiğini açıkladı.

CENTCOM’un X platformu üzerinden yayımladığı açıklamada, ABD’ye ait bir savaş uçağının Panama bayraklı, “Ocean Molika” adlı ve “Arika Sun” olarak da bilinen geminin kıç bölümünü hassas güdümlü mühimmatla hedef aldığı belirtildi. Açıklamada, saldırının geminin tahrik sistemini devre dışı bıraktığı, ancak gemiye ve mürettebatına tamamen zarar verilmediği ifade edildi.

Öte yandan İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları (UKMTO), dün Hürmüz Boğazı’nda bir tankerin kimliği belirsiz bir mühimmatla hedef alındığını bildirdi. Geminin kaptanının verdiği bilgiye göre, mühimmat tankerin iskele tarafına isabet etti ve gemide yangın çıktı.

İran Devrim Muhafızları da boğazdan geçişi sırasında deniz mayınına çarpan bir petrol tankerinde patlama meydana geldiğini ve yangın çıktığını duyurdu.