Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran ve İngiltere vatandaşı bir kişi Fairford olayıyla bağlantılı terör şüphesiyle gözaltına alındı

Britanya'daki Fairford Hava Üssü yakınında güvenlik bariyeri, 29 Eylül 2026 (Reuters)
Britanya'daki Fairford Hava Üssü yakınında güvenlik bariyeri, 29 Eylül 2026 (Reuters)
TT

İran ve İngiltere vatandaşı bir kişi Fairford olayıyla bağlantılı terör şüphesiyle gözaltına alındı

Britanya'daki Fairford Hava Üssü yakınında güvenlik bariyeri, 29 Eylül 2026 (Reuters)
Britanya'daki Fairford Hava Üssü yakınında güvenlik bariyeri, 29 Eylül 2026 (Reuters)

İngiltere Terörle Mücadele Polisi, bugün (Perşembe) 27 yaşındaki İngiliz-İran çifte vatandaşı bir kişinin Londra'nın merkezindeki Westminster bölgesinde “terör eylemlerine hazırlık” şüphesiyle gözaltına alındığını açıkladı. Gözaltının, İngiltere'nin güneybatısındaki Fairford Hava Üssü yakınlarında meydana gelen olayla bağlantılı olduğu belirtildi.

Şarku’l Avsat’ın  BBC'den aktardığı habere göre polis, 26 yaşındaki başka bir İngilizin de yasal uyarı kapsamında sorgulandığını ve bölgedeki iki adreste arama yapıldığını bildirdi.

Terörle Mücadele Polisi Ulusal Kıdemli Koordinatörü Vicki Evans, soruşturmacıların “yabancı bir devletin olası müdahalesi de dahil olmak üzere tüm ihtimalleri” değerlendirdiğini söyledi. Evans, “Soruşturmayı sürdürürken halkın devam eden desteği ve sabrı için teşekkür etmek istiyorum” dedi.

“İran'ın dahli var”

Gözaltı, İngiltere Başbakanı Andy Burnham'ın olayda İran'ın “rol oynamış olabileceğini” söylemesinden bir gün sonra gerçekleşti. Burnham, BBC'ye yaptığı açıklamada “Zamanı geldiğinde daha fazlasını söyleyeceğiz ancak İran'ın rol oynadığına inandığımızı doğrulayabiliriz” ifadelerini kullandı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da İsrail'in İngiltere'yi İran'ın bir hava üssüne saldırı planladığı konusunda daha önce uyardığını söyledi. Netanyahu, söz konusu uyarının Burnham hükümetinin 8 Eylül'de işgal altındaki Batı Şeria'daki İsrail yerleşimlerinden elde edilen ürünlere yaptırım uygulama kararını açıklamasından önce yapıldığını belirtti.

Burnham'ın açıklamaları üzerine İran, İngiltere'nin Tahran Büyükelçisi Hugh Shorter'ı Dışişleri Bakanlığına çağırdı. İran resmi haber ajansı IRNA'nın aktardığına göre İran Dışişleri Bakanlığı, “temelsiz suçlamalar” olarak nitelendirdiği açıklamalara tepki gösterdi.

ABD güçleri, Fairford Hava Üssü'nü İran'a karşı “savunma” operasyonlarında kullanıyor. Polis, üs yakınında ele geçirilen araçlarda patlayıcı bulunmadığını, araçlarda bir miktar benzin olduğunu açıkladı.

5 şüpheli

İngiliz polisi pazar sabahı, üssün hemen doğusunda bulunan Willford köyünde “üç şüpheli araç” bulunduğuna ilişkin ihbar almasının ardından yaşları 23 ile 25 arasında değişen 5 İngiliz erkeği gözaltına almıştı.

6juık
Gloucestershire, İngiltere'deki Fairford Hava Üssü yakınında polis ekipleri, 29 Eylül 2026 (Reuters)

Beş kişiden dördünün Westminster'da, birinin ise Camden'da ikamet ettiği ve evlerinde arama yapıldığı belirtildi. Beş şüphelinin tamamı kefaletle serbest bırakıldı. Polis, pazartesi günü alınan serbest bırakma kararının soruşturma kapsamında uygulanan bir prosedür olduğunu ve “uzmanlık ile stratejiye” dayandığını açıkladı.

Olay nedeniyle yakınlardaki bir köyde 85 evin tahliye edildiği ve “büyük olay” ilan edildiği bildirildi.

The Times gazetesi, şüphelilerden birinin gözaltına alınmadan önce acil yardım ekiplerini aradığını yazdı. BBC de daha sonra 5 şüpheliden birinin grubun gözaltına alınmasından önce 999 acil yardım hattını kendi isteğiyle aradığını doğruladı.

fgthyju
Britanya'daki Fairford Hava Üssü yakınında bir araç, 29 Eylül 2026 (Reuters)

Gazetenin haberine göre soruşturmacılar, şüphelilerin üs yakınındaki varlığının gözetleme amacı taşıması, üssün güvenlik seviyesini ölçmek için bir “güvenlik testi” yapılması veya İngiliz hükümetine mesaj vermek amacıyla sembolik bir eylem gerçekleştirilmesi gibi çeşitli ihtimalleri değerlendiriyor.

Şüphelilerden birinin polisi aramasının son anda plandan vazgeçmesinden mi kaynaklandığı yoksa planın bir parçası mı olduğu ise henüz netlik kazanmadı.


İki zehirli iğnenin ardından infaz başarısız oldu: Tennessee'de 200 yıl sonra ilk kadın idam edilemedi

Krista Pike (Reuters)
Krista Pike (Reuters)
TT

İki zehirli iğnenin ardından infaz başarısız oldu: Tennessee'de 200 yıl sonra ilk kadın idam edilemedi

Krista Pike (Reuters)
Krista Pike (Reuters)

ABD'nin en tartışmalı davalarından birinde infaz süreci beklenmedik şekilde sonuçlandı. 50 yaşındaki Amerikalı mahkûm Krista Gail Pike, Tennessee eyaletinde hakkında verilen idam cezasının infaz edilememesi üzerine bugün (perşembe) hastaneye kaldırıldı.

Nashville'deki yüksek güvenlikli Riverbend Hapishanesi'nin infaz odasındaki cam bölmede gerilim dolu anlar yaşandı. Olay sırasında bulunan görgü tanıkları, Pike'ın ölümcül ilaçlardan iki tam doz verilmesine rağmen nefes almaya, horlamaya ve belirgin şekilde titremeye devam ettiğini aktardı. Bunun üzerine sağlık ekibi ve infaz görevlileri işlemi aniden durdurdu ve Pike yoğun güvenlik önlemleri altında yoğun bakıma sevk edildi.

Cam odada kâbus: Tanıklar şoke oldu

Nadir görülen olay, ABD'deki idam protokollerini yeniden gündeme taşıdı. Pike'ın savunma ekibi acil açıklamasında yaşananları “vahşi bir işkence ve eyaletin cezalandırma sisteminin ağır bir başarısızlığı” olarak nitelendirdi.

İnfaz odasından gelen ilk raporlara göre sağlık ekibi mahkûmun damarlarına ulaşmakta ciddi güçlük yaşadı. Avukatları daha önceki anayasal itirazlarında Pike'ın kan dolaşımıyla ilgili rahatsızlıkları ve damarlarındaki darlık nedeniyle bu konuda uyarıda bulunmuştu.

fgthy
Acil durum ve ambulans araçları, 30 Eylül 2026 Çarşamba günü Tennessee eyaletinin Nashville kentindeki yüksek güvenlikli Riverbend Hapishanesi'ne Krista Pike'ın infazının durdurulmasının ardından ulaştı (Associated Press)

Tanıklar, ilk dozun ardından Pike'ın hayati belirtilerinin sona ermediğini, ikinci dozun ardından ise şiddetli fiziksel kasılmalar ve duyulabilir, hızlı nefes alma belirtileri gösterdiğini söyledi. Bu durum, infaz odasındaki sürecin hem hukuki hem de insani açıdan sürdürülemez hale gelmesine yol açtı.

“Zalimce ceza” tartışmasında yeni anayasal mücadele

İnfaz girişiminin başarısız olması, federal mahkemeler ve ABD Yüksek Mahkemesi önünde yeni bir hukuk mücadelesinin kapısını aralıyor. Pike'ın avukatlarının, yeniden infaz girişiminin ABD Anayasası'nın “zalimce ve olağandışı cezaları” yasaklayan Sekizinci Ek Maddesi'nin açık bir ihlali olacağını savunması bekleniyor.

Hukuk uzmanları, Pike'ın ölümcül ilaçlar verilmesine rağmen hayatta kalmasının, savunma ekibine cezanın müebbet hapse çevrilmesini talep etmek için hukuki dayanak sağlayabileceğini belirtiyor. Savunma, daha önceki ABD yargı kararlarına dayanarak ikinci bir infaz girişiminin insanın fiziksel ve psikolojik dayanma sınırlarını aşan bir işkence teşkil edeceğini ileri sürebilir.

Toplumda yankı: Mahkûmun akıbeti tartışılıyor

Nashville'den gelen haberler ABD kamuoyunda farklı tepkilere yol açtı. Uluslararası insan hakları kuruluşları ve idam cezası karşıtı aktivistler, Tennessee'de 200 yılı aşkın süredir bu cezayla karşı karşıya kalan ilk kadın olan Pike'ın yaşadıklarının ölümcül iğne yönteminin insanlık dışı ve keyfi olduğunun kesin kanıtı olduğunu savundu.

scdvgr
1995'te öldürülen Colleen Slemmer'in fotoğrafları, 30 Eylül 2026 Çarşamba günü Tennessee eyaletinin Nashville kentindeki yüksek güvenlikli Riverbend Hapishanesi'nin önünde, Krista Pike'ın planlanan infazı öncesinde sergilendi (Associated Press)

Buna karşılık, kurban Colleen Slemmer'ın ailesi gelişme karşısında büyük bir şok ve hayal kırıklığı yaşadı. Aile, 1995'ten bu yana devam eden davanın sona ermesini beklerken kendisini yeni bir “ertelenmiş adalet” süreciyle karşı karşıya buldu. Pike'ın eyalet hastanesindeki sağlık ve hukuk durumunun nasıl sonuçlanacağı ise belirsizliğini koruyor.

30 yıl önce işlenen korkunç cinayetin gölgesi

1995 yılına uzanan dava, olayın ayrıntılarının vahşeti ve hem failin hem de kurbanın genç yaşı nedeniyle uzun süre ABD kamuoyunun gündeminde kaldı.

O dönemde 18 yaşında olan ve Knoxville kentindeki bir mesleki eğitim merkezinde öğrenim gören Krista Pike, yoğun kıskançlık ve kişisel anlaşmazlıklar nedeniyle erkek arkadaşının yardımıyla 19 yaşındaki sınıf arkadaşı Colleen Slemmer'ı Tennessee Üniversitesi kampüsünün tenha bir bölgesine götürdü.

Burada Slemmer'a yaklaşık yarım saat boyunca işkence edildi ve vücuduna tuhaf semboller kazındı. Pike daha sonra kurbanını başına aldığı darbelerle öldürdü. Pike'ın ayrıca kurbanın kafatasından bir parçayı “hatıra” olarak sakladığı belirtildi.

Pike hakkında 1996'da idam cezası verildi. Böylece o dönemde ABD'de idam sırası bekleyen en genç kadın ve Tennessee'nin idam koğuşundaki tek kadın mahkûm oldu.

Pike'ın suçunu erken dönemde kabul etmesine rağmen savunma ekibi, onlarca yıl süren kapsamlı bir hukuk mücadelesi yürüttü. Avukatlar, 1996'da verilen kararda Pike'ın trajik geçmişinin yeterince değerlendirilmediğini savundu.

sdfrgt
Knoxville kentinde Mart 1996'da hakkında idam cezası verildikten sonra ağlayan Krista Pike'ı gösteren televizyon görüntüsü (Associated Press)

Pike'ın çocukluğunda fiziksel ve cinsel saldırılara defalarca maruz kaldığını, ayrıca suçun işlendiği dönemde tedavi edilmemiş ağır psikolojik ve ruhsal sorunlar yaşadığını belirten avukatlar, 18 yaşındaki bir kişinin beyninin gelişimini henüz tamamlamadığını ileri sürdü.

Savunma ekibi, bugün 50 yaşında ve pişmanlık duyan Pike'ın, 30 yıl önce cinayeti işleyen ağır travmalar yaşamış genç kadından tamamen farklı olduğunu savundu.


Fransa üç zorlukla karşı karşıya: durgun bir ekonomi, borçlar ve öfkeli halk

Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)
Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)
TT

Fransa üç zorlukla karşı karşıya: durgun bir ekonomi, borçlar ve öfkeli halk

Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)
Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)

Büyümesi neredeyse duran bir ekonomi, borçların tükettiği kamu maliyesi ve protesto dilini yeniden benimseyen sokaklarla karşı karşıya olan Fransa, son derece karmaşık bir denklem içinde. Hükümet, ücretler, satın alma gücü ve kamu hizmetlerine ilişkin talepleri yatıştırmak zorunda bulunurken aynı zamanda harcamaları milyarlarca euro azaltması öngörülen kemer sıkma bütçesine hazırlanıyor. Ülkenin cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşması da her türlü ekonomik kararı daha hassas hale getiriyor.

Fransa ekonomisinin bu yılki performansı incelendiğinde olumlu göstergelere rastlamak kolay değil. Resmi veriler, ülkenin karşı karşıya olduğu baskıların boyutunu ortaya koyuyor. Sahada ise 29 Eylül’de yeni bir gösteri ve grev dalgası başladı. Yaz aylarında çıkan yangınlarla mücadelede kritik rol oynayan itfaiyecilerin yürüyüş ve toplantılarıyla başlayan eylemlere, sendikaların çağrıları üzerine kamu çalışanları, ardından da eğitim koşullarının iyileştirilmesini talep eden devlet liselerindeki öğrenciler katıldı. Talepler listesinin bununla sınırlı kalması beklenmiyor.

Sendikalar, 17 Ekim’de hayat pahalılığı ve satın alma gücündeki gerilemeye karşı düzenlenecek protestolarla eylemlerini tırmandırmayı planlıyor. Eylemlerde ayrıca, genel ücret artışı, okullar ve hastanelere ayrılan bütçelerin artırılması, daha fazla personel istihdam edilmesi ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talep edilecek. Buna paralel olarak Sarı Yelekliler hareketinden aktivistler de enerji ürünlerindeki fiyat artışlarını protesto etmek, fiyatların dondurulmasını ve sektörde faaliyet gösteren şirketlere daha yüksek vergiler uygulanmasını talep etmek amacıyla yeniden sokaklara ve kavşaklara çıkmaya hazırlanıyor.

cdfrgty
Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu, 2027 yılı bütçesinin kabul edilmesinde büyük zorluklarla karşılaşacak. (Reuters)

Bu hareketlilik, Fransa’nın 2018 ve 2019 yıllarında Sarı Yelekliler adı altında yaşadığı protesto dalgasını hatırlatıyor. Söz konusu gösteriler bazı aşamalarda güvenlik güçleriyle çatışmaların yanı sıra şiddet olayları, yangınlar ve mülklerin tahrip edilmesine dönüşmüştü. O döneme ait görüntüler Fransız kamuoyunun hafızasındaki yerini korurken, mevcut ekonomik ve mali baskıların gölgesinde protestoların yeniden başlaması ülkede sürece ilişkin hassasiyeti artırıyor.

Güçsüz bir hükümet

Toplumsal taleplerin genişlemesi karşısında Sebastien Lecornu hükümeti, bu taleplere yanıt verebilmek için dar bir hareket alanına sahip. Hükümet ayrıca protesto dalgasının, 2027 ilkbaharında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki siyasi hareketlilikle kesişmesinden endişe ediyor.

Bu gelişmeler, enflasyonun yeniden ivme kazandığı bir döneme denk geliyor. Ulusal İstatistik ve Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (INSEE), Fransa’da enflasyon oranının ağustostaki yüzde 2,6’dan eylülde yüzde 3,4’e yükseldiğini açıkladı. Fiyatlardaki artış, özellikle düşük gelirli kesimler başta olmak üzere haneler üzerindeki baskıyı artırırken satın alma gücünün de erimesine yol açıyor.

Akaryakıt fiyatlarındaki artış karşısında hükümet, benzin ve motorin fiyatlarındaki yükselişten etkilenenlere mali yardım sağlama yoluna giderken doğal gaz ve elektrik fiyatlarından kaynaklanan baskılar da devam etti.

Buna karşılık hükümet, 2027 bütçe tasarısını perşembe günü sunmaya hazırlanıyor. Bütçenin kemer sıkma ve harcamaların azaltılması yönünde şekillenmesi beklenirken, bu durum yeni mali tedbirlerin protestocuların dile getirdiği taleplerin büyük bölümünü karşılamasını zorlaştırıyor.

Hükümet, harcamaları azaltarak ve gereksiz olduğunu değerlendirdiği kalemleri gözden geçirerek 54 milyar euro tasarruf sağlamayı hedefliyor. Önerilen tedbirler arasında emekli maaşlarına ilişkin düzenlemeler de bulunuyor.

cdvfgbhycdvgth
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, dün gerçekleşen ikili görüşme sırasında (EPA)

Finansman ihtiyacı, Fransa kamu maliyesinin karşı karşıya olduğu baskının boyutunu ortaya koyuyor. Hükümet kaynaklarına göre Paris, 2027’de yaklaşık 340 milyar euro borçlanmaya hazırlanırken ülkenin borcu 3,6 trilyon avroya yaklaşıyor. Bu rakam, mart sonundaki seviyenin yaklaşık 60 milyar euro üzerinde bulunuyor.

Bu tablo, hükümeti zor bir denklemle karşı karşıya bırakıyor: Kamu maliyesinin mevcut durumu harcamaların azaltılmasını gerektirirken toplumsal baskıların kontrol altına alınması gerekiyor. Seçimlerin yaklaşması ise ücretler, kamu hizmetleri ve sosyal harcamalara ilişkin kararların siyasi hassasiyetini daha da artırıyor.

Borç maliyeti baskıyı artırıyor

Büyümenin zayıf seyretmesi ve kamu maliyesinin kötüleşmesi, Fransa’nın piyasalardan borçlanma maliyetini artırıyor. Bazı tahvil getirileri yaklaşık yüzde 4,8’e ulaşırken, Fransız ekonomisinin 2026’da yalnızca yaklaşık yüzde 0,05 büyümesi bekleniyor. Bu oran, Avrupa Birliği’ndeki (AB) en düşük büyüme oranlarından biri olacak.

Buna karşılık ülkenin borçluluğu gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yaklaşık yüzde 119’una ulaşmış durumda. Bu oran, AB kurallarında belirlenen yüzde 60’lık tavanın oldukça üzerinde bulunuyor. Borç servisinin maliyeti de artarken, faiz ödemelerinin bu yılın sonunda yaklaşık 79 milyar euroya ulaşması bekleniyor.

Mevcut durum ile 2019-2021 yılları arasında Fransız borç piyasalarında yaşanan tablo arasındaki değişim dikkat çekiyor. O dönemde bazı Fransız devlet tahvillerinin getirileri negatif seviyelere gerilemişti. Bu ortam, Paris’in son derece düşük maliyetlerle borçlanmasına imkan sağlarken, yatırımcılar bazı durumlarda Fransız tahvillerini ellerinde tutmak karşılığında negatif getiriyi kabul ediyordu.

Bugün ise Fransa’nın borçlanma maliyeti, geçmişte borç piyasalarında daha fazla baskıyla karşı karşıya kalan Yunanistan, İspanya ve İtalya gibi bazı Avrupa ekonomilerinde kaydedilen seviyelerin üzerine çıkmış durumda. Fransız ve Alman tahvillerinin getirileri arasındaki fark da 1,2 puanın üzerine çıkarak yatırımcıların Fransa’yı finanse etmek için talep ettiği risk priminin yükseldiğine işaret ediyor.

Borçların artmaya ve büyümenin zayıf kalmaya devam etmesiyle Fransız kamu maliyesinin faiz oranlarına duyarlılığı da artıyor. Borçlanma maliyeti yükseldikçe bütçeden borç servisine ayrılan pay büyüyor ve bu durum kamu hizmetleri, sosyal politikalar ve yatırımlara yönelik harcamalar için mevcut alanı daraltıyor.

2027 yılı bütçesinin kabul edilmesindeki zorluklar

Fransa bütçesinin karşı karşıya olduğu baskılar, 2026’da enerji krizinin maliyeti yaklaşık 9 milyar euro artırmasından bağımsız değerlendirilemiyor. Yakın gelecekte bu baskıların hafifleyeceğine ilişkin de herhangi bir işaret bulunmuyor. Lecornu’nun, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşması ve buna bağlı siyasi hesapların artması nedeniyle 2027 bütçe tasarısını parlamentodan, özellikle de Ulusal Meclis’ten geçirme konusunda zorlu bir süreçle karşılaşması bekleniyor.

hyt6jk8
Paris’te genel greve katılan göstericiler (EPA)

Seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte siyasi gruplar, kemer sıkma politikası içeren herhangi bir bütçenin kendi seçmen tabanları üzerindeki etkilerini dikkate alma konusunda artan bir baskıyla karşı karşıya kalabilir. Bu durum, zorlu müzakerelerin ve parlamentoda birbiriyle çelişen taleplerin önünü açabilir. Geçen yıl yaşananlar da bu açıdan önem taşıyor. İki hükümet, 2026 bütçesini geçirmek için gerekli çoğunluğu sağlayamamalarının ardından düşmüş, bu durum Lecornu’yu bütçenin kabulü için gereken desteği sağlamak amacıyla Sosyalist Parti milletvekillerine taviz vermeye yöneltmişti.

Büyük bir ekonomi ve siyasi ağırlık

Mali baskılara rağmen Fransa ekonomisi, Avrupa ve küresel ölçekte önemli bir ağırlığını koruyor. Dünya Bankası’nın 2025 verilerine göre Fransa, GSYİH büyüklüğü bakımından AB ekonomileri arasında Almanya’nın ardından ikinci sırada yer alıyor. Fransa’nın GSYİH’si yaklaşık 3,366 trilyon dolar olurken, Almanya’nın GSYİH’si 5,051 trilyon dolar olarak kaydedildi. Daha geniş Avrupa ölçeğinde ise Fransa, yaklaşık 4,003 trilyon dolarlık GSYİH’ye sahip İngiltere’nin ardından Almanya ve İngiltere’nin gerisinde üçüncü sırada bulunuyor.

Aynı verilere göre Fransa, dünya genelinde GSYİH büyüklüğü açısından ABD, Çin, Almanya, Japonya, Hindistan ve İngiltere’nin ardından yedinci sırada yer alıyor. Ekonomik ağırlığının yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olması ve nükleer kapasitesi, Fransa’ya yalnızca ekonomik büyüklüğünün yansıttığının ötesinde siyasi nüfuz sağlıyor.

Ancak mevcut mali ve ekonomik baskılar, Fransa’nın AB içindeki bu ağırlığını korumasını zorlaştırabilir. Fransa ve Almanya, onlarca yıldır Avrupa bütünleşme sürecinin ilerletilmesinde başlıca eksenlerden birini oluşturuyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ikinci döneminin 2027 ilkbaharında sona yaklaşmasıyla birlikte, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi Fransız ekonomi ve maliye politikaları açısından daha da önem kazanıyor. Bu dönemde başta Ulusal Birlik (RN) olmak üzere milliyetçi sağın yükselişi, maliye ve ekonomi politikaları da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda değişim ihtimalini gündeme getiriyor.