Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Pakistan-Afganistan krizi neden çözülemiyor?

2 bin 640 kilometrelik Durand Hattı'ndaki anlaşmazlıklar nükleer silaha sahip Pakistan'la Taliban yönetimindeki Afganistan'ı karşı karşıya getirdi (AFP)
2 bin 640 kilometrelik Durand Hattı'ndaki anlaşmazlıklar nükleer silaha sahip Pakistan'la Taliban yönetimindeki Afganistan'ı karşı karşıya getirdi (AFP)
TT

Pakistan-Afganistan krizi neden çözülemiyor?

2 bin 640 kilometrelik Durand Hattı'ndaki anlaşmazlıklar nükleer silaha sahip Pakistan'la Taliban yönetimindeki Afganistan'ı karşı karşıya getirdi (AFP)
2 bin 640 kilometrelik Durand Hattı'ndaki anlaşmazlıklar nükleer silaha sahip Pakistan'la Taliban yönetimindeki Afganistan'ı karşı karşıya getirdi (AFP)

Pakistan'la Afganistan arasında sınır olarak kabul edilen Durand Hattı boyunca karşılıklı saldırılar arabuluculuk çalışmalarına rağmen sürüyor.

Pakistan'ın, şubat sonunda Afganistan'a karşı "açık savaş" ilan etmesinden bu yana sınırdaki çatışmalar sürüyor. 

Çin'in İslamabad ve Kabil'e birer elçi göndermesi, geçen ay da Urumçi şehrinde iki ülke arasındaki görüşmelere ev sahipliği yapmasına rağmen anlaşmazlıklar çözülemiyor.

Toplantının ardından Pekin yönetiminin açıklamasında şu ifadelere yer verilmişti:

Çin her iki tarafla da iletişimi sürdürmeye, diyalog için platform sağlamaya ve Afganistan-Pakistan ilişkilerinin iyileştirilmesine katkı sağlayacak. Ülkeler arasındaki üçlü işbirliğinin güçlendirilmesi için yapıcı bir rol oynayacak.

Birleşmiş Milletler'in (BM) Afganistan misyonuna göre, yaklaşık üç aydır süren çatışmalarda en az 372 Afgan sivil hayatını kaybederken, yaklaşık 400 kişi yaralandı.

Pakistan ordusu, martta Afganistan'daki rehabilitasyon merkezine de saldırı düzenlemişti. BM'nin verilerine göre en az 269 kişinin öldüğü saldırıda, 172 kişi yaralandı. Ancak Taliban yönetimi sözcüsünün yardımcısı Hamdullah Fıtrat, uyuşturucu bağımlılarına hizmet veren kliniğe düzenlenen saldırıda yaklaşık 400 kişinin öldüğünü, en az 250 kişinin de yaralandığını savunmuştu.

Bu, iki ülke arasındaki çatışmalarda yapılan en ölümcül saldırı oldu.

ABD ise İran müzakerelerinde de arabuluculuk yapan müttefiki Pakistan'ın kendini savunma hakkı olduğunu söylemişti.

New York Times'ın aktardığına göre Taliban yetkilileri, Washington'ın bu açıklamasıyla "Pakistan'a askeri operasyonlar için yeşil ışık yaktığını" savunuyor.

ABD'deki Clemson Üniversitesi'nden Amira Jadoon şu yorumları yapıyor:

ABD, Afganistan'ı öncelik listesinden çıkardı ve Pakistan'ın Afganistan'da yapmak istediklerine destek veriyor. Pakistanlılar da bundan yararlanıyor.

Washington'ın bu tutumuna rağmen Pekin, iki ülkenin de diplomatik yollarla anlaşmazlığı çözmesi için çabalarını sürdürüyor.

Kimliğinin paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan Pakistanlı bir güvenlik yetkilisi, Afganistan'ın saldırıları nedeniyle İslamabad'ın görüşmeleri askıya aldığını söylüyor. Kaynak, Çin'in müzakerelerin devamı için Pakistan'a baskı yaptığını belirtiyor.

İslamabad yönetimi, Afganistan'ın Pakistan Talibanı (Tehrik-i-Taliban Pakistan/TTP) ve Belucistan Kurtuluş Ordusu gibi örgütlere destek verdiğini ileri sürüyor.   

Taliban ise Durand Hattı'nın iki ülkeye yayılmış Peştun kuşağındaki aşiretler bölgesini aktif kullanan örgütlere sığınak sağladığına dair iddiaları reddediyor.

Pakistanlı yetkililere göre Taliban, TTP ve benzeri örgütleri kontrol altına almaya yönelik yazılı taahhüt vermeye yanaşmıyor.

Afgan yetkililerse İslamabad yönetiminin, Pakistan'daki tüm terör saldırılarının sorumluluğunu Taliban'a yıkmaya çalıştığını savunuyor. Kaynaklara göre Kabil, uzun vadede Pakistan'ın Afgan hükümetini devirmeyi hedeflediğine inanıyor.

Pakistan ve Afganistan arasındaki gerginlik geçen yıl ekimde de sıcak çatışmaya dönüşmüş, Türkiye ve Katar'ın devreye girmesiyle ateşkes anlaşması imzalanmıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Global Times


ABD-İran mutabakat zaptı uranyum dosyası ve Hürmüz gerilimi gölgesinde askıda

ABD-İran mutabakat zaptı uranyum dosyası ve Hürmüz gerilimi gölgesinde askıda
TT

ABD-İran mutabakat zaptı uranyum dosyası ve Hürmüz gerilimi gölgesinde askıda

ABD-İran mutabakat zaptı uranyum dosyası ve Hürmüz gerilimi gölgesinde askıda

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında Nisan ayında yürürlüğe giren kırılgan ateşkes, tarafların stratejik Hürmüz Boğazı yakınlarında karşılıklı ağır askeri saldırılar düzenlemesinin ardından şimdiye kadarki en kritik sınavıyla karşı karşıya kaldı. Sahadaki hızlı tırmanış, su yolunun yönetimi ve üç aydır süren savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerin geleceği konusundaki derin anlaşmazlıkları gözler önüne serdi.

Bu gelişmeler yaşanırken uluslararası arabulucular, ateşkesi uzatmayı ve nükleer dosyaya ilişkin müzakerelerin önünü açmayı hedefleyen, 60 günlük bir mutabakat muhtırası taslağını sonuçlandırmak için zamana karşı yarışıyor. Ancak söz konusu taslağın yürürlüğe girmesi için ABD Başkanı Donald Trump’ın nihai onayı gerekiyor.

Gerilim, ABD ordusunun “hesaplı ve savunma amaçlı” olarak nitelendirdiği hava saldırılarıyla zirveye ulaştı. ABD güçleri, Bender Abbas bölgesinde İran’a ait insansız hava araçlarını ve bir yer kontrol istasyonunu hedef aldı. Buna karşılık İran Devrim Muhafızları, Kuveyt’teki bir Amerikan hava üssünü vurduğunu açıkladı ve Washington’u yeni saldırıların tekrarlanması halinde “daha kararlı” bir yanıt vermekle tehdit etti.

Sahadaki bu askeri gelişmeler, Axios’un tarafların tansiyonu düşürmeye yönelik ön anlaşmaya vardığını duyuran haberiyle aynı döneme denk geldi. Haberde, artan saha gerilimine rağmen iki tarafın ateşkesi korumaya çalıştığı belirtildi.

Siyasi cephede ise ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin yeniden düzenlenmesine ilişkin bir mutabakat taslağı bulunduğunu öne süren İran kaynaklı haberleri yalanlayarak müzakere sürecine yeni bir belirsizlik kattı. Trump, Washington’un İran’a yönelik yaptırımların hafifletilmesini kesinlikle tartışmadığını vurgularken, “hiçbir devletin” stratejik boğaz üzerinde kontrol kuramayacağını söyledi.

İran tarafında ise iç kamuoyundaki etkileri sınırlamaya yönelik mesajlar öne çıktı. İran lideri Mücteba Hamaney, parlamentonun üçüncü yasama yılının açılışı dolayısıyla gönderdiği yazılı mesajda milletvekillerine temel meselelere odaklanmaları çağrısında bulundu ve “ayrışmaları körüklememeleri” konusunda uyardı. Hamaney, ülkenin “üçüncü kutsal savunma günlerinden” geçtiğini belirterek devlet kurumları arasında daha geniş koordinasyon ve dayanışma gerektiğini ifade etti.

Katar Emiri Temim ile Trump bölgedeki gelişmeleri görüştü

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde Ortadoğu’daki son siyasi ve güvenlik gelişmelerini ele aldı. Katar Haber Ajansı’nın aktardığına göre görüşmede, bölgesel ve uluslararası düzeyde gerilimi düşürme ve istikrarı güçlendirme çabaları değerlendirildi.

Katar Emiri, tüm taraflar arasında siyasi ve diplomatik çözümlerin ve diyaloğun öncelik kazanması gerektiğini vurgulayarak bunun bölgesel güvenlik ve istikrarın güçlenmesine katkı sağlayacağını, ayrıca bölgenin daha fazla gerilim ve tırmanıştan korunmasına yardımcı olacağını söyledi.

Trump ise Katar’ın Pakistan arabuluculuk girişimlerine verdiği destek ve taraflar arasında iletişim kanallarını açık tutma rolünü takdir ettiğini belirterek Doha yönetiminin tansiyonu düşürmeye yönelik çabalarını övdü.

Görüşmede ayrıca Katar ile ABD arasındaki stratejik ilişkiler ve ikili iş birliğinin geliştirilmesi konusu da ele alındı.

İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan Kuveyt’e yönelik saldırılara kınama

İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliği, Kuveyt’e yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarını sert şekilde kınadı. Açıklamada saldırıların Kuveyt’in egemenliği ve güvenliğine yönelik açık ihlal olduğu, ayrıca bölgesel güvenlik ve istikrarı tehdit ettiği belirtildi.

Genel Sekreterlik, Kuveyt’in topraklarını korumak ve güvenliğini sağlamak amacıyla aldığı tüm tedbirlerle tam dayanışma içinde olduğunu yineledi.

Kuveyt daha önce ülkeye yönelik saldırıya uğradığını açıklamış, İran ise hafta başında bir Körfez ülkesindeki Amerikan üssüne düzenlenen saldırıların ardından “misilleme yaptığını” duyurmuştu.

ABD Hazine Bakanı: Trump’ın İran’la anlaşma için üç şartı var

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Başkan Donald Trump’ın İran’la anlaşma yapılabilmesi için üç temel şart öne sürdüğünü açıkladı. Bloomberg’e göre bu şartlar şöyle:

  • Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması,
  • Zenginleştirilmiş uranyumun teslim edilmesi,
  • İran’ın nükleer silah geliştirme girişiminden vazgeçmesi.

Daha önce Amerikalı bir yetkili, ABD ve İranlı müzakerecilerin ateşkesin 60 gün daha uzatılması ve İran’ın nükleer programına ilişkin görüşmelerin başlatılması konusunda ön anlaşmaya vardığını söylemişti.

Kimliğinin açıklanmasını istemeyen yetkili, mutabakat muhtırasının yürürlüğe girmesi için Başkan Trump’ın nihai onayının hâlâ gerektiğini belirtti.

ABD Hazine Bakanı: Umman, Hürmüz Boğazı'na ücret uygulama planı olmadığı konusunda ABD'ye güvence verdi

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, gazetecilere yaptığı açıklamada Umman Büyükelçisi ile görüştüğünü ve Umman’ın ABD’ye Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için herhangi bir ücret uygulama planı bulunmadığını teyit ettiğini söyledi.

Devrim Muhafızları’na yakın Tesnim Ajansı’nın müzakere ekibine yakın kaynağa dayandırdığı açıklamalar:

  • İran ile ABD arasındaki mutabakat muhtırası metni henüz nihai hâline gelmedi.
  • Tahran, Pakistanlı arabulucuya şimdiye kadar anlaşma metninin tamamlandığını bildirmedi.
  • Metin kesinleşirse İran bunu hem arabulucuya hem de kamuoyuna açıklayacak.
  • Batılı medyada yer alan “anlaşmaya varıldı” yönündeki haberler, Tahran’dan resmi açıklama yapılmadığı sürece “geçerli kabul edilmiyor”.

Washington, Kafkasya’daki nüfuzunu Ermenistan bahsi ve Gürcistan açmazı arasında sınıyor

Erivan’da ABD ve Ermenistan dışişleri bakanları arasındaki görüşmeden, 26 Mayıs 2026 (AP)
Erivan’da ABD ve Ermenistan dışişleri bakanları arasındaki görüşmeden, 26 Mayıs 2026 (AP)
TT

Washington, Kafkasya’daki nüfuzunu Ermenistan bahsi ve Gürcistan açmazı arasında sınıyor

Erivan’da ABD ve Ermenistan dışişleri bakanları arasındaki görüşmeden, 26 Mayıs 2026 (AP)
Erivan’da ABD ve Ermenistan dışişleri bakanları arasındaki görüşmeden, 26 Mayıs 2026 (AP)

Güney Kafkasya artık Washington’un hesaplarında uzak ve tali bir bölge olmaktan çıktı. Rusya, Türkiye, İran ve Hazar Denizi arasında yer alan küçük bölge; Rusya-Ukrayna savaşı ve eski güvenlik sistemine duyulan güvenin zayıflamasıyla birlikte, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin sözleşme temelli diplomasiyi kalıcı nüfuza dönüştürme kapasitesinin doğrudan sınandığı bir alana dönüştü. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Erivan ziyareti sırasında Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan ile stratejik ortaklık anlaşması ve kritik minerallere ilişkin bir mutabakat zaptı imzalaması, ayrıca Trump Uluslararası Barış ve Refah Yolu kapsamında iş birliği çerçevesi oluşturulması, Washington’un Kafkasya’daki enerji, maden ve ulaşım koridorlarını Moskova, Tahran ve Pekin’e bırakmak istemediğini ortaya koydu. Ancak dikkat çekici olan, ABD’nin Ermenistan’a yönelik bu açılımının, Washington’un eski müttefiki Gürcistan’daki nüfuzunun aşınmasıyla eş zamanlı gerçekleşmesi oldu. Analistlere göre Gürcistan, Rusya’nın belirgin etkisi altında, Batı ortaklığına daha az önem veren mevcut hükümet nedeniyle giderek İran eksenine yakınlaşıyor.

Ermenistan: ABD’nin yeni bahsi

Şekilsel açıdan bakıldığında, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Erivan ziyareti, 7 Haziran’da yapılması planlanan parlamento seçimleri öncesinde Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’a açık bir destek mesajı taşıdı. İçerik bakımından ise ziyaret, Ermenistan’ın yıllarca süren Rusya’ya güvenlik ve ekonomik bağımlılığının ardından Batı’ya yönelişini sağlamlaştırmaya yönelik Amerikan girişimi olarak değerlendirildi.

dfvfdvd
Erivan’da ABD ve Ermenistan dışişleri bakanları arasındaki görüşmeden, 26 Mayıs 2026 (AFP)

Rubio ile Mirzoyan, stratejik ortaklık anlaşması ile kritik minerallere ilişkin bir mutabakatın yanı sıra, Azerbaycan’ı Nahçıvan üzerinden Türkiye’ye bağlayacak ve Rusya ile İran’dan geçmeyecek şekilde Ermenistan’ın güneyinden uzanan 43 kilometrelik kara koridoruna ilişkin iş birliği çerçevesi imzaladı. İmza töreninde konuşan Rubio, iki ülkenin kritik minerallere ‘güvenilir erişim’ sağlamak için birlikte çalışacağını belirterek, anlaşmanın ekonomik ve stratejik boyutuna dikkat çekti. Söz konusu girişim, Washington’un Asya ile Avrupa arasında yeni bir geçiş hattı oluşturma ve tarihsel olarak Moskova ile Tahran arasındaki dengelerin hâkim olduğu ulaşım düğümünde Amerikan varlığını güçlendirme arzusuyla bağlantılı görülüyor. Bu nedenle analistler, Rubio’nun ziyaretinin yalnızca Paşinyan hükümetine seçim desteği göstermenin ötesine geçtiğini değerlendiriyor. Buna göre Washington, Kafkasya ülkelerine; ticaret yolları, kritik mineraller, yatırımlar ve siyasi güvenceler sunabilen somut bir alternatif sağlayabileceğini göstermeye çalışıyor.

Doğrudan Rus tehdidi

Ancak ABD’nin bölgedeki stratejik hamlesi, öncelikle Rusya’nın baskı kurma kapasitesiyle karşı karşıya bulunuyor. Moskova, Rubio’nun Erivan ziyareti öncesinde ve sonrasında, Ermenistan’ın yararlandığı indirimli enerji tedarikinin durdurulabileceği ya da şartlarının değiştirilebileceği mesajını verdi. Rus tarafı, doğalgaz, petrol ve petrol ürünlerinde sağlanan ayrıcalıklı fiyatların, Erivan’ın Rus entegrasyon alanı içinde kalmasına bağlı olduğunu hatırlattı. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Ermenistan, geçen yıl doğalgaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 82’sini Rusya’dan karşıladı. Bu durum, Moskova’nın enerji alanında atacağı herhangi bir adımın seçimler öncesinde doğrudan ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyor.

Öte yandan The Washington Post, Trump yönetiminin stratejisine yönelik en büyük tehdidin, Washington’un dikkat çekici anlaşmalar imzalayabilmesine rağmen enerji, iş gücü, ticaret ve medya gibi alanlarda Moskova’nın sahip olduğu günlük nüfuz ağlarına henüz sahip olmaması olduğunu yazdı. Bu nedenle Rusya, Ermenistan’ın Washington ve Brüksel’e açılımını ‘yüksek maliyetli bir macera’ olarak göstermeye çalışıyor. Paşinyan ise bir yandan Batı ile ilişkileri derinleştirmeye çalışırken, diğer yandan Rusya ile bağları koparma niyetinde olmadığını vurgulayarak iki çizgi arasında denge kurmaya çalışıyor. Analistlere göre bu kırılgan denge, Trump Yolu projesini stratejik bir girişim hâline getirirken, aynı zamanda Moskova’ya yakın ya da Rusya yanlısı iç siyasi güçlerin hedef alabileceği bir seçim kozuna dönüştürüyor.

Gürcistan: En ciddi güvenlik açığı

Ermenistan, Washington açısından bir fırsat olarak görülürken, Gürcistan ise en büyük risk unsuru olarak öne çıkıyor. Çünkü ABD’nin Güney Kafkasya stratejisi, kara koridorlarının Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan ticaret ağlarına dönüşebilmesi için Karadeniz limanlarına ve Gürcistan altyapısına ihtiyaç duyuyor. Ancak Gürcü Rüyası hükümeti son yıllarda Batı’ya karşı daha mesafeli ve Rusya’ya daha yakın bir çizgi izlemeye başladı. Hükümetin aynı zamanda muhalefet ve sivil toplum üzerindeki baskısını artırdığı değerlendiriliyor. Son olarak bir Gürcistan mahkemesi, ‘barışçıl devrim’ çağrısında bulunan bir muhalefet liderini iki buçuk yıl hapis cezasına çarptırdı. Karar, hükümetin Kasım 2024’te Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerini askıya alma kararının ardından devam eden protestoların gölgesinde alındı.

dvdfvf
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Erivan’dan ayrılırken, 26 Mayıs 2026 (AP)

Washington açısından en hassas gelişmelerden biri ise Gürcistan’ın yalnızca Rusya’dan değil, aynı zamanda İran’a doğru da yakınlaşması olarak görülüyor. Hudson Institute tarafından yayımlanan bir rapora göre, özellikle Azerbaycan kökenli Şii azınlık arasında İran bağlantılı ağların Gürcistan’daki faaliyetlerinde genişleme kaydedildi. Raporda, ABD tarafından 2020 yılında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile bağlantılı bir insan kaynağı devşirme kanalı olarak sınıflandırılan El-Mustafa Uluslararası Üniversitesi’nin Gürcistan’daki şubeleri üzerinden faaliyet yürüttüğü, ayrıca Tahran yanlısı başka dini ve medya kuruluşlarının da ülkede etkinlik gösterdiği belirtildi. Öte yandan The Washington Post, Gürcistan vatandaşlarının dahil olduğu bazı güvenlik olaylarına dikkat çekti. Bunlar arasında Bakü’de Yahudi bir kişiliğe yönelik suikast girişimi ile İran asıllı Amerikalı gazeteci Masih Alinejad’ın ABD’de hedef alınmasına yönelik komplo soruşturması kapsamında suçlanan veya hüküm giyen Gürcistan vatandaşlarının bulunduğu ifade edildi.

Rubio’nun misyonunun başarılı olması için gereken koşullar

Analistlere göre Rubio’nun Ermenistan ziyareti, Washington’un Kafkasya’daki imajını ve çekiciliğini yeniden güçlendirme girişiminin bir parçası olarak okunabilir. Ancak ziyaretin yalnızca bir halkla ilişkiler hamlesi olmadığı, aynı zamanda belirli bir jeopolitik kazanımı kalıcı hâle getirmeyi hedeflediği değerlendiriliyor. Buna göre Washington, Ermenistan-Azerbaycan barış anlaşması ile önerilen koridoru, bölgenin Rusya ve İran’a bağımlılığını azaltacak bir Amerikan nüfuz aracına dönüştürmek istiyor. Bununla birlikte uzmanlar, stratejinin başarısının üç temel koşula bağlı olduğuna dikkat çekiyor. Bunlar; Moskova’nın Ermenistan’ı ekonomik açıdan baskı altına alamaması, söz konusu koridorun İran ile yeni bir gerilim kaynağına dönüşmemesi ve Washington’un içeride Batı yanlısı çevreleri baskı altına alırken dışarıda İran bağlantılı ağlara alan açan Gürcistan hükümetini ödüllendirmemesi olarak sıralanıyor.

Washington’daki bazı çevreler ise Trump yönetiminin anlaşma odaklı yaklaşımı nedeniyle Tiflis’i, limanlar ve ulaşım koridorları açısından vazgeçilmez bir ortak olarak görmesinden endişe duyuyor. Bu kesimler, Gürcistan yönetiminin özgürlükleri kısıtlamayı ve Washington’un rakiplerine yakınlaşmayı sürdürmesine rağmen ABD’nin buna göz yumabileceği uyarısında bulunuyor. Analistlere göre Gürcü Rüyası hükümetinin politikalarının görmezden gelinmesi, Gürcistan’ı aynı anda hem Amerikan çıkarlarının hem de Washington’un rakiplerinin faaliyet alanına dönüştürebilir. Bu çerçevede uzmanlar, Trump’ın Kafkasya stratejisine yönelik tehdidin yalnızca Moskova ve Tahran’dan kaynaklanmadığını, aynı zamanda ABD’nin büyük hedefleri ile bölgedeki kesintili angajmanı arasındaki boşluktan beslendiğini belirtiyor. Bölgedeki küçük ülkelerin yalnızca anlaşmaları kimin imzaladığına değil, Rus baskısının arttığı, İran bağlantılı ağların harekete geçtiği ve Washington’la yakınlaşmanın maliyetinin kısa vadeli kazanımları aşmaya başladığı dönemlerde kimin sahada kalmaya devam ettiğine baktığı ifade ediliyor.