Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Washington ve Tahran, Mutabakat Muhtırası ihlallerini izlemek için iletişim hattı kuruyor

Washington ve Tahran, Mutabakat Muhtırası ihlallerini izlemek için iletişim hattı kuruyor
TT

Washington ve Tahran, Mutabakat Muhtırası ihlallerini izlemek için iletişim hattı kuruyor

Washington ve Tahran, Mutabakat Muhtırası ihlallerini izlemek için iletişim hattı kuruyor

İran Dışişleri Bakanlığı, çarşamba günü Katar'ın başkenti Doha'da, Orta Doğu'daki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan ABD ile varılan mutabakat muhtırasının uygulanmasına ilişkin görüşmelerin tamamlandığını duyurdu.

Bakanlık, Katar ile yapılan görüşmede, İran'ın ihtiyaçları doğrultusunda mal alımında kullanılmak üzere dondurulmuş 6 milyar dolarlık fonun bir bölümünün serbest bırakılması konusunda anlaşmaya varıldığını açıkladı.

İran resmi haber ajansının aktardığına göre, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, tarafların mutabakat muhtırasının ihlallerini bildirmek ve izlemek amacıyla yarına kadar bir iletişim kanalı kurulması konusunda uzlaştıklarını söyledi.

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, ABD'nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile Jared Kushner'i kabul etti. Görüşmede, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat muhtırası çerçevesindeki müzakere sürecinde kaydedilen son gelişmeler ele alındı.

Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump'ın Doha'daki görüşmelerin "oldukça iyi geçtiğini" açıklamasının ardından geldi. Trump, İran'ın nükleer silahsızlandırılması sürecinin de "planlandığı şekilde ilerlediğini" ifade etti.

İran ise balistik füze programı ile nükleer dosyasının müzakerelerin kapsamı dışında kalmaya devam ettiğini bir kez daha vurguladı.


ABD, Sudan’daki Müslüman Kardeşler’e DMO ile iş birliği yapmamaları konusunda uyarıda bulundu

ABD Başkanı Donald Trump ile Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, Kasım 2024 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ile Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, Kasım 2024 (Reuters)
TT

ABD, Sudan’daki Müslüman Kardeşler’e DMO ile iş birliği yapmamaları konusunda uyarıda bulundu

ABD Başkanı Donald Trump ile Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, Kasım 2024 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ile Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, Kasım 2024 (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamalarda şimdiye kadar Afrika’ya yönelik en kapsamlı stratejisini ortaya koydu. Yönetim, İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) eğitim ve destek aldığı belirtilen Sudan’daki Müslüman Kardeşler yapılanması ile ona bağlı silahlı unsurlara sert uyarılarda bulunarak yeni yaptırımlar uygulanabileceği mesajını verdi. Trump yönetimi ayrıca, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos’un kısa süre önce sunduğu girişim temelinde Libya krizinin çözülebileceği yönünde iyimser olduğunu ifade etti. Boulos’un aynı zamanda Mısır ile Etiyopya arasındaki Rönesans Barajı anlaşmazlığının çözümü ve Batı Sahra meselesinin özerklik girişimi temelinde sonuçlandırılması için de çok yönlü diplomatik temaslar yürüttüğü belirtildi.

Söz konusu yazılı açıklamalar, Trump yönetiminden üst düzey bir yetkilinin Şarku’l Avsat’ın sorularına verdiği yanıtlar kapsamında paylaşıldı. Açıklamalarda, Somali’nin toprak bütünlüğünün korunmasına verilen destekten, Sahel ve Afrika Boynuzu’nda giderek güçlenen terör örgütleriyle mücadeleye kadar kıtanın en acil krizlerine yönelik yoğun diplomatik çabalara yer verildi.

Sudan ve İran

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey yetkili, Sudan konusunda askeri bir çözümün mümkün olmadığı yönünde net mesaj verdi. Yetkili, “ABD, Sudan’daki korkunç çatışmayı sona erdirmeye kararlıdır. Bu krizin askeri bir çözümü yoktur. Çatışan taraflar, ön koşul öne sürmeksizin şiddeti sona erdirecek ve Sudan halkının maruz kaldığı büyük insani acıları hafifletecek müzakereye dayalı bir çözüme yönelmelidir” ifadelerini kullandı.

Yetkili, Trump liderliğindeki Washington’ın ortakları ve diğer uluslararası aktörlerle birlikte, insani ateşkesin sağlanması ve çatışmaları körükleyen dış askeri desteğin sona erdirilmesi için çalıştığını belirtti. ABD’nin aynı zamanda insani yardımların engelsiz biçimde ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını sağlamayı, sivil yönetime geçiş sürecini desteklemeyi ve kalıcı barışın tesis edilmesini hedeflediğini kaydetti. Sudan’ın ancak barış ve istikrar ortamında bağımsız bir sivil yönetime yeniden kavuşabileceğini, ülkenin birliğini koruyabileceğini ve halkının beklentilerini karşılayabileceğini vurgulayan yetkili, bunun tek çıkış yolu olduğunu ifade etti.

dvfb fgrb
Sudan İslam Hareketi Genel Sekreteri Ali Ahmed Karti (Facebook)

ABD’li yetkili, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın geçtiğimiz mart ayında ‘küresel terör örgütü’ ve ‘yabancı suç örgütü’ olarak sınıflandırdığını belirttiği Sudan Müslüman Kardeşler yapılanmasının rolüne de değindi. Yetkili, örgütün ‘Sudan’daki çatışmanın çözümüne yönelik çabaları baltalamak ve radikal İslamcı ideolojisiyi yaymak amacıyla sivillere karşı aşırı şiddet kullandığını’ öne sürerek, “Mensuplarının önemli bir bölümü DMO’dan eğitim ve destek aldı. Bu kişiler sivillere yönelik toplu infazlar gerçekleştirdi” ifadelerini kullandı.

Yetkili ayrıca, ABD yönetiminin Eylül 2025’te Müslüman Kardeşler’e bağlı olduğu belirtilen “Berâ bin Mâlik Tugayı’nı, ‘Sudan’daki acımasız savaştaki rolü ve İran’la bağlantıları’ gerekçesiyle yaptırım listesine aldığını hatırlattı. İran’ı ‘teröre en fazla destek veren ülke’ olarak nitelendiren yetkili, Tahran yönetiminin DMO aracılığıyla dünya genelinde ‘kötü niyetli faaliyetleri finanse edip yönlendirdiğini’ iddia etti.

ABD’nin, İran yönetimi ile Müslüman Kardeşler’in uzantılarının terör faaliyetlerine katılmasını veya bu faaliyetlere destek vermesini sağlayacak kaynaklardan mahrum bırakmak için elindeki tüm araçları kullanacağını vurgulayan yetkili, Mısır, Ürdün, Lübnan ve Sudan’daki Müslüman Kardeşler yapılanmalarının terör örgütü olarak sınıflandırılmasının, örgütün farklı ülkelerdeki kollarının neden olduğu şiddet ve istikrarsızlıkla mücadeleye yönelik kararlı çabaların bir parçası olduğunu söyledi. Gerektiğinde yeni terör örgütü tanımlamalarının da yapılabileceğini belirtti.

ABD’li yetkili, Trump’ın imzaladığı başkanlık kararnamesinin, Müslüman Kardeşler’in bazı kollarının veya diğer unsurlarının terör örgütü olarak sınıflandırılmasının değerlendirilmesine yönelik süreci başlattığını ifade etti. İlerleyen dönemde ilave adımların atılabileceğini kaydeden yetkili, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, ‘Washington’ın grupları gerçek niteliklerine göre; terörü destekleyen ya da bizzat terör örgütü olan yapılar şeklinde sürekli gözden geçirdiği’ yönündeki açıklamasını hatırlattı.

Libya konusunda iyimserlik

Libya, Trump yönetiminin Afrika’daki öncelikli gündem maddeleri arasında yer almaya devam ediyor. Özellikle Boulos’un sunduğu ve olumlu karşılanan girişim, Washington’ın Libya politikasında öne çıkan başlıklardan biri olarak değerlendiriliyor. Boulos’un girişiminin ardından atılacak bir sonraki adım ve rakip iki hükümet arasındaki krizin yakında sona erip ermeyeceğine ilişkin soruyu yanıtlayan ABD’li yetkili, söz konusu çabalara verilen olumlu tepkiler konusunda temkinli iyimserlik taşıdıklarını ifade etti. Yetkili, bu kapsamda Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutanlığı’nın 18 Haziran’da yayımladığı açıklamanın yanı sıra, Temsilciler Meclisi (TM) üyeleri ile belediye başkanlarının daha sonra yaptıkları destek açıklamalarına dikkat çekti. Libyalıların devlet kurumlarının birleştirilmesinin sağlayacağı faydaları somut biçimde ortaya koyduğunu belirten yetkili, ulusal ölçekte ortak bir bütçe üzerinde anlaşmaya varılmasını ve Libya’nın doğu ile batısındaki askeri unsurların ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) öncülüğünde düzenlenen ortak tatbikatlara birlikte katılmasını bu sürecin önemli kazanımları arasında gösterdi.

juyjku
Dibeybe hükümetinin Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi, ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) Komutan Yardımcısı ile Massad Boulos arasında, 25 Haziran (X)

ABD’li yetkili, Washington’ın Libya’da ‘yapıcı tüm taraflarla çalışmayı sürdüreceğini’ ve Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu’na (UNSMIL) destek vererek ülkenin yeniden birleşik bir yönetime kavuşması ve ulusal seçimlerin yapılması için gerekli koşulların oluşturulmasına katkı sağlayacağını belirtti. Yetkili, “Birlik, kalıcı istikrar ve demokratik meşruiyetin en güçlü temelidir. Her türlü ilerleme kapsayıcı olmalı ve nihai olarak Libyalılar tarafından belirlenmelidir” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Boulos, son olarak X platformunda yaptığı paylaşımda, Trump yönetiminin LUO Genel Komutanlığı’nın ABD’nin Libya’daki diplomatik çabalarına verdiği desteği yüksek takdirle karşıladığını ifade etti. Boulos, Libyalıların mevcut siyasi çıkmazdan çıkmayı ve kalıcı barış ile ulusal birlik sağlamayı hak ettiğini, ayrıca güvenilir ve başarılı seçimlere giden bir sürecin oluşturulması gerektiğini vurguladı. Boulos, LUO Genel Komutanlığı’nın yayımladığı açıklamayı da memnuniyetle karşıladığını belirterek, bu açıklamanın birlik, barış ve refah için daha önemli ve cesur adımlar atma yönünde bir irade ortaya koyduğunu söyledi.

Mısır ve Rönesans Barajı

ABD’li yetkili, ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Nil Nehri üzerindeki Rönesans Barajı krizine yönelik yakın vadede bir çözüm planı hazırlayıp hazırlamadığına ilişkin soruya, Trump’ın konuyla ilgili hassasiyetinin altını çizerek yanıt verdi. Yetkili, Trump’ın Nil Nehri’nin Mısır ve halkı için taşıdığı hayati önemi bildiğini ve uzun vadede Mısır, Sudan ve Etiyopya’nın su ihtiyaçlarını karşılayacak bir sonuç elde edilmesine katkı sağlamak istediğini belirtti. Bu ifadeler, Washington’ın arabuluculuk rolünü daha etkin şekilde üstlenmesine açık kapı bırakırken, henüz somut bir plan veya takvim açıklanmadığına da işaret etti.

Öte yandan, Somaliland bölgesinde İsrail varlığına yönelik artan bölgesel tepkiler ve Washington’ın bölgenin bağımsızlığını destekleyip desteklemediğine ilişkin soruya yanıt veren yetkili, dikkat çeken bir değerlendirmede bulundu. ABD’nin Somali’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü, Somaliland’i de kapsayacak şekilde tanımaya devam ettiğini vurgulayan yetkili, buna karşılık İsrail’in de diğer egemen devletler gibi diplomatik ilişki kurma hakkına sahip olduğunu ifade etti.

Çölde çözüm

ABD’li yetkili, Trump’ın yıllar önce Fas’ın Sahra bölgesine ilişkin ‘tarihi kararına’ ve ABD’nin tutumunun devam edip etmediğine dair soruya yanıt verdi. Yetkili, Trump’ın Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanıdığını ve Washington’ın, Fas tarafından sunulan ciddi, güvenilir ve gerçekçi özerklik önerisini adil ve kalıcı bir çözümün temeli olarak desteklemeyi sürdürdüğünü ifade etti. ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nin 2797 sayılı kararının uygulanmasını desteklemeye devam ettiğini ve BM öncülüğündeki süreci güçlü şekilde benimsediğini belirten yetkili, BM Genel Sekreteri’nin Batı Sahra Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın çabalarını da takdir etti. Yetkili, De Mistura’nın sürece katılımının, iyi niyetli müzakerelerin kolaylaştırılması ve her iki tarafın da kabul edebileceği, bölgesel istikrarı güçlendirecek barışçıl ve kalıcı bir çözüme ulaşılması açısından kritik önem taşıdığını vurguladı.

sdtrhbt
Somali’deki eş-Şebab hareketi, bölgesel güvenlik ve denizcilik güvenliğine yönelik riskleri artırıyor. (AFP)

ABD’li yetkili, ABD’nin Afrika’daki terör örgütlerine karşı yürüttüğü mücadeleye ilişkin soruya yanıt verirken, Somali’deki eş-Şebab, Nijerya’daki Boko Haram, Sahel bölgesindeki Nusret el-İslam ve’l-Müslimin ve DEAŞ ile El Kaide bağlantılı diğer gruplara karşı sürdürülen operasyonlara dikkat çekti. Yetkili, AFRICOM Komutanı General Dagvin Anderson’ın Somali’deki Amerikan hava operasyonlarına ilişkin açıklamalarını hatırlatarak, bu saldırıların ABD’nin ortaklarına kritik destek sağladığını ve aynı zamanda ABD çıkarlarına hizmet ettiğini söyledi.

Yetkili ayrıca AFRICOM’un, Nijerya’daki güvenlik tehditlerinin bertaraf edilmesi için ABD’nin özel kabiliyetlerini ortaklarla birlikte kullandığını ifade etti. ABD-Nijerya güvenlik iş birliğinin güçlü bir örnek olduğunu vurgulayan yetkili, bu ülkenin ABD’den yalnızca Washington’ın sağlayabileceği istihbarat, gözetleme, keşif ve istihbarat entegrasyonu gibi özel kapasitelere ihtiyaç duyduğunu söyledi. Ortaklarla birlikte çalışıldığında daha etkili sonuçlar alındığını belirten yetkili, bu tür iş birliklerinin terör tehditlerine karşı başarı sağladığını ifade etti.

Yetkili son olarak, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ile daha güçlü bir bölgesel iş birliği teşvik ettiklerini belirterek, terörle etkin mücadele için askeri koordinasyonun ve istihbarat paylaşımının güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.


Moskova'nın tarihsel kumarı: Yurtdışında bitmeyen koz arayışı

Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi'de BRICS grubunun olağanüstü sanal zirvesinde, 8 Eylül 2025 (AFP)
Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi'de BRICS grubunun olağanüstü sanal zirvesinde, 8 Eylül 2025 (AFP)
TT

Moskova'nın tarihsel kumarı: Yurtdışında bitmeyen koz arayışı

Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi'de BRICS grubunun olağanüstü sanal zirvesinde, 8 Eylül 2025 (AFP)
Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi'de BRICS grubunun olağanüstü sanal zirvesinde, 8 Eylül 2025 (AFP)

Anton Mardasov

Moskova'da düzenlenen son “Primakov Okumaları” büyük ölçüde sömürgecilik karşıtı söyleme ve alışıldık “adil çok kutuplu bir dünya” önermesine yöneldi. Bu söylem yıllardır Kremlin'in sözlüğünün bir parçası. Ne Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ne de sempozyumun diğer katılımcıları bu kalıbın dışına çıkmadı. Sadece tanıdık nakaratı tekrarladılar: BRICS ön saflarda, Küresel Güney yükseliyor, eski sömürücü sistemler çöküyor ve ufukta parıldayan yeni bir dünya düzeni var.

Ancak Moskova tarafından deklare edilen pozisyonlar, bölgesel dinamiklerin pratik gerçeklerine ve göz ardı edilmesi zor olan tarih katmanlarına sürekli olarak tosluyor. Birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesi, sömürgecilikten kurtulma söylemini hâlâ eski sömürgeci güçlerle ilişkilerinde bir pazarlık kozu olarak kullanıyor ve somut kazanımlar sağladığı sürece bundan faydalanıyor. Buna karşılık, Rusya'nın nüfuz alanı içindeki eski Sovyet cumhuriyetleri, Moskova ile olan tarihlerine farklı bir açıdan bakıyorlar. Geçmişteki Rus politikalarını sömürgeci bir karaktere sahip olarak algılarken, Kremlin'in bölgesel rolüne ilişkin tercih ettiği anlatı, kolektif hafızası karşısında tedirgin ve sıkıntılı görünüyor.

Son otuz yılda Rusya, uluslararası konumunu birkaç kez ve radikal bir şekilde yeniden değerlendirdi. Her seferinde, bu değişimlerin ardındaki itici güç, net bir ideolojik doktrine bağlılıktan ziyade, dünyanın büyük güçleriyle eşit olarak masada oturmasına olanak sağlayacak bir statü arayışı oldu. Milenyumun başında stratejisi, Batı kurumlarına ve kulüplerine entegrasyon etrafında dönüyordu. Yatırım çekmek ve önde gelen Avrupalı ​​şahsiyet ve liderler ile güven inşa etmek öncelikliydi. O dönemdeki vizyon, Rusya'nın kendine özgü kimliğini korurken Batı dünyasının bir parçası olabileceği yönündeydi. Ancak bu model, milenyumun ilk on yılının ortalarında çökmeye başladı. Ardından iç siyasi karışıklıklarıyla Libya meselesi geldi ve belirleyici değişim gerçekleşti.

NATO'nun genişlemesi ile ilgili takıntı, son otuz yılın en ısrarlı ve zarar verici hatalarından biriydi. Moskova, ittifakın doğuya doğru attığı her yeni adımı varoluşsal bir tehdit olarak görüyordu

Yeni yaklaşım artık mevcut düzene entegrasyonu hedeflemiyordu. Entegrasyon projeleri aracılığıyla Sovyet sonrası alanda bir nüfuz alanı oluşturmayı, Rusya'yı Batı'nın değer temelli bir rakibi olarak sunmayı ve Çin ile, çoğu zaman önemli ölçüde bir kafa karışıklığı taşısa da temkinli bir yakınlaşmayı amaçlıyordu. Ancak çok geçmeden yeni zorluklar baş gösterdi. Güce ve jeopolitik pazarlığa güvenmek beklenen sonuçları vermedi. Sovyet sonrası ortaklar, Moskova'nın varsaydığından çok daha bağımsız olduklarını kanıtladılar. Ukrayna meselesine gelince, ikincil öneme sahip bir sorundan yapısal bir soruna dönüşerek, giderek genişleyen ve tüm çerçeveye yayılan bir çatlağa benzemeye başladı. Zaman geçtikçe, dış politika gündeminden duyulan iç yorgunluk giderek daha belirgin hale geldi. Genel ruh hali, emperyalist emellerden yavaş yavaş uzaklaşarak, büyük oyuncularla daha pragmatik ve öngörülebilir ilişkilere yöneldi.

Suriye askerî harekâtı, Moskova için bir dönüm noktası oldu. Bu harekât, Rusya'nın uzak sınırlarının ötesinde, sadece silah ve kaynak tedarikçisi olarak değil, aynı zamanda güvenlik hizmetleri ve baskıcı bir örtü sunan tam teşekküllü askeri ve siyasi aktör olarak da kararlı bir şekilde hareket edebileceğini gösterdi. Bu Suriye dayanağı, Ortadoğu'nun yanı sıra Afrika ve Latin Amerika'da da nüfuz yaymak için bir merkez haline geldi. Ne var ki taktiksel başarıların cazibesine kapılan Kremlin, daha geniş stratejik ufku kaçırdı. Bugün Esed'in devrilmesinden sonra, Suriye'den geçen her yeni bölgesel karışıklığı hızla onarmak için çabalıyor.

dfgtngt
Hmeymim Üssü ve Halep arasında uçuş yapan bir Rus Antonov An-72 askeri nakliye uçağı, 16 Ağustos 2018 (AFP)

Rus dış politikası, dış dünya için hâlâ bir muamma ya da Rusların Kant felsefesinden ödünç alarak adlandırdıkları gibi “kendinde şeydir”. Barışçıl niyet beyanları ve eski silahlı diplomasi ile herhangi bir bağlantının reddedilmesi, Ukrayna'da devam eden askerî harekât ve herhangi bir adıma asimetrik olarak yanıt verme konusunda dikkat çekici bir hazır olma durumuyla birlikte var oluyor. Aynı zamanda Moskova, dışarıdan gelen her barış girişimine neredeyse şüpheyle bakıyor.

Bu anlamda, Rus yönetiminin yıllarca süren araştırma ve denemelerden sonra tutarlı bir dış politika formüle etme konusundaki isteksizliği bir nebze anlaşılabilir görünüyor. Kurmay krizi sadece bu izlenimi daha da güçlendiriyor. Ortadoğu'da bu durum, Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Başkanın bölgeden sorumlu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov'un istifasından sonra açıkça ortaya çıktı. Prensip olarak özel temsilci pozisyonu, Dışişleri Bakanlığı'nın geleneksel kanallarının dışında, devlet başkanı ile doğrudan bir iletişim kanalı sağlamaktadır. Ancak bu görev Bogdanov’un istifasından beri boş kaldı. Bu nedenle, Rus askeri istihbaratı (GRU) Başkanı Igor Kostyukov, bölgedeki bir dizi tamamen siyasi konuda müzakereci rolünü üstlenmek zorunda kaldı ki bu dosyalar, resmi olarak askeri istihbaratın ve elçiliklerdeki askeri ataşelerin yetki alanı dışındadır.

NATO'nun genişlemesi ile ilgili takıntı, son otuz yılın en ısrarlı ve zarar verici hatalarından biriydi. Moskova, ittifakın doğuya doğru attığı her yeni adımı varoluşsal bir tehdit olarak görüyordu ve her hamleye, süreci durdurmak yerine hızlandıran sert bir tepkiyle karşılık veriyordu. Bu anlamda, Ukrayna krizi, bu eski stratejik düşüncenin doruk noktasını temsil ediyor. Moskova ittifakı zayıflatmak yerine, varoluş nedenini canlandırdı, birliğini güçlendirdi ve Rusya'nın doğrudan askeri tehdit imajını pekiştirdi. Dahası, sınırlarına yakın bir ileri askeri nokta kurulmasını engelleme girişimi, Rus hava savunma sistemlerinin her gün yüzlerce Ukrayna insansız hava aracı saldırısını püskürtmek zorunda kalmasına neden oldu.

Rus dış politikası aynı anda her şey olmaya çalışıyor: Batı karşıtı ama onunla diyaloğa açık, emperyalist ama sömürgecilik karşıtı, pragmatik ama derinden ideolojik

Bir yandan Batı, son yıllarda resmî açıklamalar ve yasama girişimleriyle düzenli olarak desteklenen bir anlatı ile birincil düşman ve tehdit kaynağı olarak betimlenmeye devam ediyor. Öte yandan Moskova, stratejik istikrardan küresel güvenliğin bazı yönleri ve hatta yeni bir güvenlik mimarisi arayışına kadar ortak zemin bulunabilecek konularda seçici uzlaşılara varma olasılığını giderek daha fazla test ediyor. Ancak bu çatışma ve uzlaşma kombinasyonu, Ukrayna cephesinde görünür atılımların olmayışı ve kötüleşen ekonomik baskıların gölgesinde sürekli taktiksel doğaçlama ve kendini güvence altına alma girişimi izlenimi veriyor.

sdfbgb
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, St. Petersburg'daki Boris Yeltsin Başkanlık Kütüphanesi'ndeki bir toplantıda, 27 Nisan 2026 (Reuters)

Ayrıca Moskova, yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi şekillendirmekle ilgilenen bağımsız bir güç merkezi olarak kendisini sunuyor, ancak Ortadoğu meselelerinde tereddütlü ve kaçamaklı bir tavır sergiliyor ve çeşitli bölgesel aktörler arasında manevra yapmaya devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu ihtiyat anlaşılabilir. Avrupa cephesi Kremlin için mutlak bir öncelik olmaya devam ediyor ve Moskova, zaten kırılgan olan bölgesel dengeyi bozabilecek ek çatışmalara sürüklenmek için acele etmiyor. Ancak bu denge çoktan bozuldu. Aynı zamanda Ortadoğulu aktörler, Moskova'dan Körfez ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uyuşmazlıklardan yararlanmanın ötesine geçen, daha somut bir katkıda bulunmasını uzun bir zaman beklediler. Daha net bir siyasi çizgi, Moskova'nın, diğer şeylerin yanı sıra, Tahran'a “kırmızı çizgilerinin” gerçek kapsamını ve potansiyel desteğinin sınırlarını göstermesine ve aynı zamanda Arap monarşilerinden daha geniş ve daha güvenilir bir destek elde etmesine olanak tanıyacaktı.

Sonuç olarak, Rus dış politikası aynı anda her şey olmaya çalışıyor: Batı karşıtı ama onunla diyaloğa açık, emperyalist ama sömürgecilik karşıtı, pragmatik ama derinden ideolojik. Tutarlı bir strateji yerine, taktik manevralar sistematik planlamanın ve tepkileri çalışılmış bir politikanın yerini alıyor. Moskova, çıkarlarını tutarlı şekilde savunmak bir yana, tutarlı bir şekilde anlamayı başaramadı. Böyle bir çerçeve olmadan, tekil başarılar, bir süreç oluşturmayan zincirin halkalarından ibaret olmaya devam ediyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."