Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Assab Limanı, Etiyopya ile Eritre arasında savaş korkusunu körüklüyor

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
TT

Assab Limanı, Etiyopya ile Eritre arasında savaş korkusunu körüklüyor

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)

Etiyopya ile Eritre arasındaki ilişkiler, Tigray bölgesinde çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte ciddi bir bozulma yaşıyor. Addis Ababa, Asmara’yı isyancılara destek vermekle suçlarken Eritre, son tırmanışta herhangi bir dahlinin bulunduğu iddialarını reddediyor. Eritre yönetimi, çatışmaya dahil edilmeye çalışılmasını ise ‘Assab Limanı’nı işgal edip ele geçirme ve Kızıldeniz’e erişim sağlama girişimi’ olarak değerlendiriyor.

Şarku’l Avsat, iki ülke arasındaki gerilimin neden tırmandığına ilişkin birbirine zıt görüşler ortaya koyan Eritreli ve Etiyopyalı iki uzmanın değerlendirmelerine başvurdu. Eritreli uzman, Addis Ababa’yı 23 Eylül’den bu yana Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’yle (TPLF) sürdürdüğü mücadeleye Asmara’yı dahil etmeye çalışmakla suçladı ve bunun nedeninin ‘Assab Limanı’na göz dikmesi’ olduğunu savundu. Etiyopyalı uzman ise Asmara’nın, Addis Ababa’nın Assab Limanı’na yönelik girişimlerde bulunduğu yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirtti. Uzman, bu iddiaların herhangi bir kanıta dayanmadığını, ayrıca Etiyopya’nın yeni bir savaşa girmek yerine diyalog yoluyla barışçıl biçimde denize erişim sağlama çabalarıyla çeliştiğini ifade etti.

Assab Limanı, Eritre’nin güneydoğusunda, Assab Körfezi’nin girişinde yer alıyor. Liman, küresel ticaret güzergâhlarına ve Babu’l Mendeb Boğazı’na oldukça yakın bir konumda bulunuyor. Nisan 2018’de Etiyopya’da iktidara gelen Abiy Ahmed, ülkesinin 1993’te Eritre’nin bağımsızlığını kazanmasıyla Assab Limanı’nı kaybetmesinin ve ağırlıklı olarak Cibuti limanlarına bağımlı hale gelmesinin ardından, denize yeniden erişim sağlamak amacıyla diyalogu esas alan ve ‘liman diplomasisi’ olarak adlandırdığı yaklaşımı gündeme getirmişti.

Anlaşmazlığın uluslararası alana taşınması

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Eritre, dün gönderdiği bir mektupla Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nden Etiyopya’nın kendisine yönelik ‘savaş ilanını’ kınamasını istedi. Eritre, söz konusu adımın bölgenin istikrarını bozacağı uyarısında bulundu.

Eritre Dışişleri Bakanı Osman Salih, söz konusu suçlamaların ‘Etiyopya’nın saldırgan bir savaşı meşrulaştırma planının’ parçası olduğunu belirterek, BM’yi, yaptırımlardan askerî müdahaleye kadar çeşitli önlemlerin alınmasına olanak tanıyan BM Şartı’nın 7. Bölümü kapsamında müdahalede bulunmaya çağırdı.

gbjkı
Etiyopya’nın kuzeyindeki Wekeru kasabası yakınlarında hasar görmüş bir Eritre askeri tankı (Reuters)

Eritre Enformasyon Bakanı Yemane Gebremeskel de cuma günü X platformunda yaptığı paylaşımda, Etiyopya Dışişleri Bakanlığı’nın saldırgan eylemlerde bulunulduğu yönündeki suçlamalarının gerçeği yansıtmadığını belirtti. Gebremeskel, Addis Ababa’nın mevcut çatışmadan yararlanarak Kızıldeniz’e erişim sağlamak amacıyla Eritre’deki Assab Limanı’nı ele geçirmeye çalıştığını ifade etti. Gebremeskel, Etiyopya Genelkurmay Başkan Yardımcısı Abebaw Tadesse’nin 27 Eylül’de yaptığı açıklamaya da işaret etti. Tadesse’nin, “Tigray’da başlatılan saldırı burada durmayacak” ve “Bölgenin başkenti Mekelle yalnızca bir geçiş noktası. Nihai hedefimiz Assab, asıl amacımız ise bayrağımızı Kızıldeniz’de dalgalandırmak” ifadelerini kullandığını aktardı.

Etiyopya Dışişleri Bakanı Gedion Timothewos ise cuma günü yaptığı açıklamada, Eritre güçlerinin ülke topraklarında 60 kilometreye kadar ilerlediğini söyledi.

Etiyopya Dışişleri Bakanlığı da cuma günü BM Güvenlik Konseyi’ne gönderdiği mektupta, Eritre’nin gerçekleştirdiğini öne sürdüğü ‘kapsamlı işgal’ karşısında ‘kendini savunmaktan başka seçeneği olmadığını’ bildirdi.

Bu konuda değerlendirmelerde bulunan Eritreli Afrika uzmanı Abdulkadir Muhammed Ali, “Assab Limanı son yıllarda Etiyopya’nın iştahını kabartan bir hedef haline geldi” dedi. Ali, Etiyopya’nın son dönemde tekrarladığı açıklamalarla Asmara’ya müdahalenin ve limanın ele geçirilmesinin zeminini hazırlamaya çalıştığını belirtti. Etiyopya’nın ortaya attığı iddialara ilişkin tartışmalara da değinen Ali, Addis Ababa’nın ve herhangi bir uluslararası aktörün Eritre’nin Etiyopya topraklarında bulunduğu iddiasını kanıtlayan delil veya hukuki gerekçe sunmadığını ifade etti. Ali, bu nedenle söz konusu iddiaların hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve Etiyopya’nın belirli bir amaç doğrultusunda gerilimi kasıtlı olarak tırmandırmaya çalıştığını savundu.

Etiyopyalı Afrika uzmanı Musa Şeyho ise Eritre’nin, Etiyopya’nın Assab’ı işgal etmek için gerilimi kasten tırmandırdığı yönündeki suçlamasının kesin kanıtlara dayanmayan siyasi bir söylemden ibaret olduğunu belirtti. Şeyho, “Etiyopya’nın sürdürülebilir bir deniz erişimi sağlama çabası savaş ilanı değil, meşru bir ekonomik ve güvenlik meselesidir” dedi. Şeyho, Assab Limanı’nın iki ülke arasındaki anlaşmazlık ve gerilimin sembolü haline geldiğini de kabul etti.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre, Etiyopya hükümet güçlerinin son birkaç gündür Tigray bölgesinde sahada ilerleme kaydettiği bir dönemde iki ülke arasındaki gerilim de tırmanıyor. Etiyopya Havayolları, Tigray bölgesinin başkenti Mekelle’ye uçuşların 11 Ekim’de yeniden başlayacağını duyurdu.

Diplomatik çözüm fırsatları

Karşılıklı suçlamaların sürdüğü ortamda Eritreli uzman Ali, “Etkili bir arabuluculukla söylemlerin ve sınırdaki gerilimin yatıştırılması, ardından iki ülke arasındaki köklü sorunların çözümüne yönelik adımlar atılması şartıyla askerî çatışmaya sürüklenmeyi önleme ihtimali hâlâ mevcut. Aksi takdirde süreç çatışmaya dönüşecek ve Eritre, Etiyopya’nın emelleri karşısında kendini savunmak zorunda kalacak” değerlendirmesinde bulundu.

gthy
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) isyancılarının Mekelle’den çekilmesinin ardından Etiyopya Federal Polisi’ne ait bir devriye, 9 Ekim 2026 (Reuters)

Etiyopyalı uzman Şeyho ise askerî tırmanışın Kızıldeniz’in istikrarını ve güvenliğini, ayrıca bölgesel ticaretin tamamını tehdit ettiğini belirtti. Şeyho, çatışmaların kısır döngüsüne girilmesini önlemek için bölgesel güvenceler eşliğinde doğrudan müzakere yolunun benimsenmesi ve karşılıklı egemenliğe saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Şeyho, “Etiyopya’nın yeni bir savaşa değil, güvenli ve sürdürülebilir bir deniz erişimine; Eritre’nin ise açık bir çatışmaya değil, egemenliğini güvence altına alacak teminatlara ihtiyacı var. Aksi takdirde savaş belirtileri devam edecek” ifadelerini kullandı.

Eritre, 1993 yılında Etiyopya’dan bağımsızlığını kazandı. İki ülke, 1998-2000 yılları arasında kanlı bir sınır savaşı yaşadı. Abiy Ahmed’in 2018’de iktidara gelmesiyle ilişkiler iyileşirken Eritre, Etiyopya’nın 2020-2022 yılları arasında TPLF’ye karşı yürüttüğü iç savaşta Etiyopya güçlerinin yanında savaştı. Ancak savaşın ardından ilişkiler yeniden bozuldu. Geçtiğimiz eylül ayında Etiyopya’nın Eritre’yi Tigraylı isyancılara destek vermekle ve sınırın onlarca kilometre içine girmekle suçlaması üzerine gerilim daha da tırmandı.


Washington ve Tahran yeni bir savaş turuna doğru mu gidiyor?

Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
TT

Washington ve Tahran yeni bir savaş turuna doğru mu gidiyor?

Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Tucydides'ten beri, devletlerin ve insanların davranışları üç temel güdünün etkileşimiyle anlaşılabilir; korku, kişisel çıkar ve onur (siyasi zafer). Bu güdüler değişen zamanla ortadan kaybolmaz, aksine çatışmanın doğasına göre yeni biçimler alır. Bahsedilen üç unsur, bölgede şu anda görülen ve Amerikan-İsrail-İran çatışmasının modeline göre daha önce tekrarlanan bazı göstergelerde ve hareketlerde mevcut. Ekim 2025'te, ABD ve İsrail'in İran'a karşı savaşının zeminini hazırlayan hamleler başlamıştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın füze programından bahsetmiş ve bu füze programını sadece İsrail için değil, Amerikan toprakları için de bir tehdit olarak yeniden tanımlamayı hedeflemişti. Bu dosya, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun önceki çatışma aşamalarında İran füze programı hakkında dile getirdikleri ile kesişti. Ardından ABD Başkanı Donald Trump, Hamas'ı etkisiz hale getirmek ve daha sonra İran'a karşı başlatılan savaşa odaklanmak için Gazze sorununu çözmeye yöneldi.

Son günlerde İran, ABD ve İsrail'den gelen göstergeler artık sadece yeni bir karşılıklı tehditler turu değil. İran'ın askeri söylemlerinin sertleşmesinin, Hürmüz Boğazı ile ilgili artan uyarıların ve deniz trafiğini hedef alan olayların sıklığının artmasının yanı sıra, başka göstergeler de görülüyor. Bunlar arasında ABD askeri hazırlıkları, İran içindeki iletişimde yaşanan aksamalar ve Washington'da ABD ara seçimleri ve İsrail seçimlerinden önce yeni saldırıların düzenlenmesi olasılığından yeniden bahsedilmesi yer alıyor. Bu göstergeler göz önüne alındığında, savaş olasılığı göz ardı edilemez. Dolayısıyla önümüzdeki haftaların neden göründüğünden daha da önemli ve hassas olabileceği incelenmeye değer.

 İran’da, Washington ve İsrail'in sınırlı bir savaş, kararlı ve güçlü bir saldırı ve hızlı bir zafer planladığı kanaati hakim. Bu kanaat, bölgeye askeri güçlerin gönderilmesiyle eş zamanlı olarak büyük miktarda bomba ve silah transfer edilmesinden besleniyor. Bu Amerikan askeri aktivizmine karşılık olarak, İran söylemi caydırıcılıktan askeri hazırlığa geçiş yaptı, kademeli olarak siyasi tehditlerden operasyonel hazırlığa daha yakın bir dile yöneldi. Genelkurmay Başkanı ve Hatemül Enbiya Karargahı Komutanı, yayınladığı bir mesajda İran'a karşı yeni bir savaşın başlatılması halinde alevlerinin herkese uzanacağını vurguladı. Washington, İsrail ve bölge devletlerine yönelik tehditler içeren bu mesaj, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran nükleer tesisleriyle ilgili Tahran’ın asılsız olarak nitelendirildiği açıklamalar yapmaması konusunda uyarılmasıyla aynı zamana denk geldi.

 Aynı doğrultuda, İran askeri mesajları, resmi söylemine göre İran'ın her zamankinden daha güçlü olduğunu ve “herhangi bir biçimde ve her düzeyde” herhangi bir tehditle yüzleşmeye hazır olduğunun altını çizdi. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin İran'ın kendini savunma konusunda kararlı ve azimli olduğunu vurgulayan açıklamalarına benzeyen bu dil, gittikçe önem kazanıyor. Dahası, İran medyası, askeri ve güvenlik yetkililerinin, bir sonraki hatanın daha büyük sürprizlere neden olabileceği ve İran'ın tamamen hazırlıklı olduğu yönündeki uyarılarına da yer veriyor.

Bu söylem ve dil, İran'ın yeni bir savaş turunun patlak verebileceğini ve saldırıların yeniden başlayabileceğini sadece teorik bir olasılık olarak algılamadığını yansıtıyor. Bu nedenle, bir saldırıyı caydırmak ve önlemek için açıklamalar yapılıyor. İzlenmesi gereken bir gösterge de Tahran içindeki iletişim kesintileridir. Ülke, iç protestolar, güvenlik ve askeri çatışmalar dönemlerinde sürekli olarak geniş çaplı iletişim ve internet kesintileri yaşadı. Bu nedenle, bu aşamada iletişim kesintilerinin görülmesi sadece teknik bir sorun olarak değil, artan güvenlik ve askeri hazırlığın olası bir göstergesi olarak da ele alınmalı. İnternet kesintisi tek başına yakın bir askeri saldırının kanıtı olarak kabul edilemese de, önemi bağlamından kaynaklanıyor. Eğer geniş çaplı ve kasıtlı bir iletişim kesintisi, artan güvenlik önlemleri, hava trafiğine getirilen kısıtlamalar, sıkılaştırılmış iletişim gözetimi ve olağandışı askeri hareketlilik ile aynı zamana denk gelirse, bunu güvenlik önlemlerinin veya savunma hazırlıklarının bir parçası olarak yorumlamak daha olası hale gelir.

En önemli gelişme, son saatlerde Amerikan haberlerinde İran'a karşı ortak bir saldırı olasılığına ilişkin ortaya konan bilgiler olabilir. Ne var ki bunlar, Tahran'ın Trump'ın ara seçimlerden önce bir saldırı düzenlemeyeceği ve zamanın Trump'ın aleyhine olduğuna dair oynadığı bahsi bozuyor. Öte yandan, Trump İran ile ilgili yeni seçenekleri değerlendirirken, Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki askeri varlığını güçlendirerek yaklaşık 9 bin asker ve üçüncü bir uçak gemisini Ortadoğu'ya konuşlandırdı. Ama Trump, İran'ın beklediğinden farklı bir mantıkla hareket ediyor gibi görünüyor. O zaman şu soru öne çıkıyor: Yeni bir saldırı hangi siyasi amacı gerçekleştirebilir? Washington neden bu zamanı seçti? Ve savaş, siyasi sahneyi yeniden şekillendirmek için bir araç haline gelebilir mi?

Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir. Burada, siyasi zafer fikri, enerji altyapısına saldırmak, askeri kapasiteyi yok etmek, Hürmüz Boğazı üzerindeki İran kontrolünü zayıflatmak veya nükleer tesisleri hedef almak gibi kamuoyuna sunulabilecek bir askeri hedefin tanımlanmasıyla bağlantılı hale geliyor. Trump'ın Amerikan kamuoyuna sunabileceği sınırlı ama çok önemli bir başka hedef daha var, o da mevcut Dini Lider Mücteba Hameney'i hedef almak. Trump'ın 6 Ekim'de yeniden “İran'ı kimin yönettiğini kimse bilmiyor” açıklamasında bulunması dikkat çekici. Bu açıklama iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, savaştaki ilk saldırıda Ali Hamaney'in ölümünden ve Mücteba Hamaney'in son derece hassas koşullar altında liderliği üstlenmesinden sonra Washington'un İran karar alma merkezini belirlemede zorluk yaşadığını yansıtıyor olabilir. İkincisi ve siyasi açıdan daha önemli olanı ise, liderlik etrafındaki belirsizliğin gerilimi yeniden tırmandırmayı haklı çıkarmak için kullanılabileceğidir. Başka bir deyişle, Washington kiminle müzakere ettiğini bilmiyor ve bu nedenle, askeri baskıyı devam ettirmeyi İran rejimini net bir karar almaya zorlamanın tek yolu olarak sunabilir.

Ancak, bu açıklamanın kendisinin Trump'ın iyi bilinen stratejik belirsizlik stratejisinin bir parçası olma olasılığı da göz ardı edilmemeli. Yani, İran'ın lidersiz olduğunu söylemek ve ardından mevcut Dini Lideri hedef alarak herkesi şaşırtmak istiyor olabilir. Geçmiş savaş deneyimleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İran içinde gelişmiş istihbarat ve operasyonel güce sahip olduğunu gösterdi. İran liderliğini hedef almak, geçmiş savaşların mantığının bir parçası haline geldi ve İran içindeki herhangi bir hedefe ulaşmalarını sağlayacak istihbarat gücene sahipler. Bu nedenle, asıl soru İsrail'in prensipte İran liderliğine ulaşabilme kabiliyetine sahip olup olmadığı değil, Washington ve Tel Aviv'in liderliği hedef almanın askeri ve ekonomik kapasiteyi hedef almaktan daha iyi bir siyasi sonuç getireceğine inanıp inanmadığıdır.

 Şimdiye kadar, tablo hazırlıklarda ve karşılıklı baskıda açık bir tırmandırmaya işaret ediyor, ancak bu tek başına savaş kararının alındığını söylemek için yeterli değil. İronik bir şekilde, savaş, petrol fiyatlarında daha fazla yükselişe, İran'ın cevabının kapsamının genişlemesine veya ABD ve müttefiklerinin güçlerine yönelik saldırılara neden olursa ters tepebilir. İran, bir dizi misilleme aracına sahip olduğu ve Hürmüz Boğazı'nı, enerji ihracatını, iletişim altyapısını ve transit yolları kontrol etmeye hazırlandığı tehdidini savuruyor. Hatta fiber optik kablolar bile İran için yeni bir baskı taktiği sayılıyor. Bu kablolardan en az yedisi Hürmüz Boğazı'ndan geçerek bölgenin dijital ekonomisinin omurgasını oluşturuyor. Bunların sabote edilmesi, finansal işlemlerde, internet ve bankacılık hizmetlerinde ciddi ve tehlikeli zorluklara neden olabilir. İran, saldırıya uğraması durumunda herkes için maliyeti artırmaya ve çatışmayı, kendisinin ve vekilleri milislerin araçları aracılığıyla coğrafi olarak tüm bölgeye bir ağ gibi yayılan bir çatışmaya dönüştürmeye çalışacaktır.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hürmüz Boğazı’na gelince, İran onu savaş durumunda kapatılabilecek sıradan bir su koridoru olarak ele almıyor. Aksine, seyrüseferi etkileme gücünü stratejik bir müzakere aracı, baskı uygulama ve çatışma maliyetlerini yeniden dağıtma aracı haline getirmeye çalıştığı görülüyor. Bunun en büyük kanıtı, bu durumun, saldırıların ve denizdeki hadiselerin artarak yaşandığı bir dönemde gerçekleşmesidir. Reuters'ın aktardığı verilere göre, şubat ayında başlayan savaştan bu yana, geçen hafta, Hürmüz Boğazı'nda petrol tankerlerine yönelik en yüksek sayıda saldırı, saldırı girişimi ve taciz yaşandı; 28 Eylül ile 5 Ekim arasında en az 12 olay kaydedildi.

İran, Hürmüz Boğazı'nın akıllıca veya seçici kontrolünü hedefliyor; yani boğazı tamamen kapatmak istemiyor. Trafik hacmini, sigorta maliyetlerini, petrol fiyatlarını ve nakliye kararlarını etkilemek için, maliyetli ve istikrarsız bir oranda da olsa, boğazı seçici olarak açık tutmak İran'ın daha fazla çıkarına olabilir; böylece tamamen kapatmanın siyasi ve askeri maliyetlerinden kaçınabilir. Tahran, ABD'nin büyük ölçekli saldırılarının yeniden başlaması durumunda daha güçlü bir karşılık vermeye hazırlandığını ve revize edilen planlarının potansiyel hedefleri ABD’nin müttefiklerine ve muhtemelen Ortadoğu dışındaki yerlere genişletmeyi içerdiğini de söylüyor. Tüm bunlar, izlenmesi gereken ciddi bir olasılık olan yeni bir askeri çatışma turuna hazırlık yapıldığı anlamına geliyor, ancak bu mutlaka savaş konusunda nihai bir karar alındığı anlamına gelmiyor. Mevcut krizin temel paradoksu, Tahran ve Washington'un nükleer mesele veya Hürmüz Boğazı konusunda tamamen zıt hesaplara göre hareket etmeleridir.


Trump: Putin, Ukrayna savaşında bir çözüme ulaşmak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Trump: Putin, Ukrayna savaşında bir çözüme ulaşmak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

ABD Başkanı Donald Trump yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna ile savaşın sona erdirilmesine yönelik bir anlaşmaya varmak istediğini, ancak Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin buna yanaşmadığını öne sürdü.

Trump, gazetecilere dün yaptığı açıklamada, “Rusya bir anlaşma yapmak istiyor. Ancak Zelenskiy, nedendir bilinmez, anlaşma yapmak istemiyor” dedi. Trump, cuma günü Putin ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesine ilişkin değerlendirmesinde ise “Başkan Putin, bir uzlaşmaya varmayı çok istiyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana seçim düzenlemeyen Zelenskiy’yi de eleştirdi. Trump, “Bence seçim yapmalıydı ve bu, meseleyi birçok kez çözüme kavuşturabilirdi” diye konuştu.

Trump ile Zelenskiy, Washington yönetiminin Rus dizeline yönelik yaptırımları gevşetme girişiminin ardından dün karşılıklı sert eleştirilerde bulundu.

Trump, cuma günü Putin ile telefon görüşmesi yaptığını ve Moskova’nın küresel piyasalara büyük miktarda dizel yakıt sunmasına izin verilmesi konusunda mutabakata vardıklarını açıkladı.

Ukrayna ve Avrupalı müttefikleri bu adıma tepki gösterirken Zelenskiy, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada, kararı “zayıf bir karar” olarak nitelendirdi.

Söz konusu eleştirilere ilişkin soruları dün yanıtlayan Trump, Zelenskiy’nin Rus petrol rafinerilerine saldırmaması yönündeki talimatına uymadığını öne sürdü.

Trump, bu saldırıların ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın yol açtığı küresel yakıt sıkıntısını daha da artırdığını ifade etti.