Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Devrim Muhafızları, Hürmüz’de internet kablolarını hedef almakla tehdit etti

Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
TT

Devrim Muhafızları, Hürmüz’de internet kablolarını hedef almakla tehdit etti

Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

İran Devrim Muhafızları, İran’ın yeni bir ABD veya İsrail saldırısına maruz kalması hâlinde Hürmüz Boğazı’ndaki deniz altı internet kablolarını hedef almakla tehdit etti. Katar ise salı günü yaptığı açıklamada, internet bağlantılarının kesilmesinin İran dâhil bölgedeki tüm ülkeleri olumsuz etkileyeceği uyarısında bulundu.

Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibî, pazartesi günü Tahran’da düzenlenen bir törende yaptığı konuşmada, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nın altından yedi büyük kablonun geçtiğini öne sürdü. Muhibî, dünyadaki tüm internet ve ticari verilerin bu kablolara bağlı olduğunu iddia etti.

Muhibî, “Yalnızca yeni hedeflerin açıklanacağını ve yeni silahların ortaya çıkarılacağını bilmelerini istiyoruz. Sonuçta bölgedeki Amerikan gücünün kalıntılarını süpürüp atacağız” dedi.

Katar’ın başkenti Doha’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, basın toplantısında yaptığı açıklamada, internet bağlantılarının kesilmesinin İran dâhil bölgedeki bütün ülkeleri etkileyeceğini belirtti. Sözcü, Tahran’a boğazdaki sorumsuz olarak nitelendirdiği saldırılara son verme ve seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin uluslararası hukuka uyma çağrısında bulundu.

Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin bölge ülkelerinin güvenliğinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Katarlı yetkili, ABD ile İran arasındaki krizin barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini belirterek, “Çözüme ne kadar erken ulaşırsak o kadar iyi” dedi.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere göre   Doha’nın krizi çözmeye yönelik çabalarının kesintisiz sürdüğünü kaydeden yetkili, gerilimi sona erdirmek için yorulmadan çalıştıklarını ifade etti.

“Üçüncü aşama”

Muhibî daha önce savaşın henüz yaşanmamış bir “üçüncü aşamaya” geçeceğini öne sürmüştü. Bu aşamada Tahran’ın “savaşın yeni bir coğrafyasını”, “yeni hedefleri” ve “yeni silahları” ortaya çıkaracağını söylemişti.

Muhibî, söz konusu kablolardan birinin 25 bin kilometre uzunluğunda olduğunu ve Güneydoğu Asya’yı Batı Asya üzerinden Afrika ve Avrupa’ya bağladığını belirtti.

Asya-Afrika-Avrupa 1 (AAE-1) kablosu da Güneydoğu Asya’dan Avrupa’ya uzanan benzer bir güzergâhı takip ediyor. Kablo, Umman’daki El-Bustan, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Füceyre ve Katar’ın başkenti Doha’ya ulaşıyor.

gh
Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibî (Arşiv – IRNA)

Muhibî, ABD’nin yeni bir operasyon düzenlemek için gerekli “teknik ve askerî kapasiteye” sahip olmadığını öne sürdü. Bununla birlikte Washington’ın, yaklaşan ABD seçimleri öncesinde siyasi bir başarı elde etmek amacıyla böyle bir girişimde bulunabileceğini söyledi.

Muhibî, “Bu ihtimalleri göz ardı etmiyoruz. Her türlü hamleye karşılık vermeye hazırız ve bu kez vereceğimiz yanıt çok daha sert olacak” ifadelerini kullandı.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai de çatışmaların yeniden şiddetlenmesi hâlinde bölgedeki veri merkezlerinin, iletişim kablolarının ve yapay zekâ tesislerinin hedef alınabileceği uyarısında bulunmuştu.

Ücret ve lisans planları

Devrim Muhafızları’na bağlı Tasnim ve Fars haber ajansları, mayıs ayında deniz altı kablolarını işleten şirketlerden lisans ücreti alınmasını öngören bir planı gündeme getirmişti.

Plan kapsamında Google, Microsoft, Meta ve Amazon gibi büyük teknoloji şirketlerinin İran yasalarına göre faaliyet göstermesi ve kabloların bakım ve onarım işlerinin yalnızca İranlı şirketler tarafından yürütülmesi önerilmişti.

Ancak uzmanlar, Hürmüz Boğazı’ndaki kabloların büyük bölümünün İran’da sonlanmadığına dikkat çekiyor. Uluslararası işletmecilerin, kabloların güzergâhını bilinçli olarak İran karasularından uzak tuttuğu ve hatların çoğunu boğazın Umman tarafında topladığı belirtiliyor. İran’ın karasularından ise yalnızca iki kablo geçiyor.

TeleGeography şirketinin verilerine göre Hürmüz Boğazı’ndaki kablolar, uluslararası veri aktarım kapasitesinin yüzde 1’inden daha azını oluşturuyor.


Eisenkot, Aşkenaz hâkimiyetini kırıp Mizrahilerin oylarıyla Netanyahu’yu devirebilir mi?

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
TT

Eisenkot, Aşkenaz hâkimiyetini kırıp Mizrahilerin oylarıyla Netanyahu’yu devirebilir mi?

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)

İsrail, 27 Ekim 2026’da yapılması planlanan Knesset seçimleri yaklaşırken modern tarihinin en kritik siyasi dönemeçlerinden birine giriyor. Mücadele artık yalnızca sağ ve merkez arasındaki sandalye paylaşımından ibaret değil. David Ben-Gurion döneminden bu yana ülkenin temel siyasi yapısını şekillendiren Aşkenaz Yahudi elitinin hâkimiyetini sarsma potansiyeli taşıyan bir kimlik depremine dönüşüyor.

Bu fırtınanın merkezinde, İsrail ordusunun 21’inci Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmış 66 yaşındaki Gadi Eisenkot yer alıyor. Eisenkot, sağın lideri ve görev süresi sona ermek üzere olan Başbakan Binyamin Netanyahu’nun en güçlü rakibi olarak öne çıkıyor.

İbranice dürüst anlamına gelen Yashar adlı yeni partisiyle seçim yarışını sürdüren Eisenkot’un önünde Kudüs ve Tel Aviv’deki siyasi çevrelerin yanıt aradığı önemli bir soru var: Eski general, İsrail siyasetindeki “Doğu çıkmazını” aşarak ülke tarihinde Mizrahi kökenli ilk başbakan olabilir mi?

Marakeş’e uzanan kökler ve askerî müdahaleyle değiştirilen Berberi bir isim

İbranice yayın yapan medya, Eisenkot’tan söz ederken sık sık “Faslı” sıfatını kullanıyor. Bu niteleme, yalnızca coğrafi kökenine değil, aile geçmişine ve kimliğine de işaret ediyor. İsrail’e göç eden Faslı Yahudi bir ailenin çocuğu olan Eisenkot’un babası, tarihî Marakeş kentinden geliyor. Annesi ise Kazablanka’da doğup büyüdü. Ailenin ataları ve soyadı da Fas’ın güneyindeki Suveyre bölgesine uzanıyor.

Eisenkot soyadının kökeni konusunda da dikkat çekici bir tartışma bulunuyor. Soyadı, Batı dillerinde “demir” anlamına gelen Almanca kökenli veya Aşkenaz kimliğini çağrıştıran sert bir ifadeyi andırsa da tarihsel araştırmalar, ismin İsrail’e göç sırasında bir göçmenlik görevlisi tarafından değiştirildiğini ortaya koyuyor. Soyadının asıl biçiminin, Berberi dilinde “ceylan” anlamına gelen Fas kökenli “Azenkut” veya “Aznkut” olduğu belirtiliyor.

xcvfbgh
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Başbakan Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı seçim afişi (AP)

İsrailli isim kökenleri araştırmacısı Aharon Morieli’nin yayımladığı tarihsel ve dilbilimsel çalışma bu iddiayı destekliyor. İsrail gazetesi Haaretz de Eisenkot’un, bu göreve gelen ilk Fas kökenli isim olarak Genelkurmay Başkanlığına atanması sırasında konuya ilişkin araştırmalara yer vermişti.

Eisenkot, ailesinin geniş bir çevreye yayıldığı Tiberias ve Eilat gibi çevre kentlerde büyüdü. Anne ve babasının boşanmasından önce dünyaya gelen dört kardeşin ikincisiydi. Babası ikinci evliliğinden dört çocuk daha sahibi oldu. Böylece aile, İsrail toplumunun çevre bölgelerine uzanan geniş bir yapıya sahip oldu.

Ancak Eisenkot’un Faslı ve Doğulu kökenleri, 2026 sonbaharında kızışan seçim mücadelesinde açık bir siyasi istismar konusu hâline geldi. Netanyahu ve sağ blokla ilişkili İbranice yayın yapan medya organları, Eisenkot’a yönelik sert ve ırkçı bir kampanya yürüttü.

Bu tutumun en çarpıcı örneklerinden biri, sağcı Kanal 14’ün tanınmış sunucusu Yinon Magal’in canlı yayında Eisenkot’u “Faslı, Doğulu bir isim taşıyan maymun” diye nitelemesi oldu.

Siyasi gözlemcilere göre sağcı çevrelerin medya üzerinden yürüttüğü bu kampanya, geçici bir polemiğin ötesine geçiyor. Amaç, Eisenkot’u siyasi açıdan kalıplaştırarak sol blokla özdeşleştirmek, böylece Doğulu Yahudilerin geleneksel oy tabanının Likud Partisi çevresinde kalmasını sağlamak ve eski Genelkurmay Başkanının muhafazakâr seçmenlere ulaşmasını engellemek.

th
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot (Reuters)

2026 sonbaharında siyasi deprem: Anketler Likud’un dengelerini değiştiriyor

Ekim 2026’da yayımlanan son kamuoyu araştırmaları, Eisenkot liderliğindeki yeni Yashar Partisinin önemli bir çıkış yakaladığını gösteriyor. Kanal 12 ve Kanal 13’ün anketleri dâhil çeşitli araştırmalarda partiye 22 ila 24 sandalye öngörülüyor. Bu sonuçlar, Yashar’ı bazı göstergelerde iktidardaki Likud Partisinin önüne taşıyor.

Eisenkot’un siyasi gücü yalnızca parlamentodaki sandalye sayısıyla sınırlı değil. Anketlerde başbakanlık için uygun görülen adaylar arasında da öne çıkıyor. Netanyahu ile ikili karşılaştırmalarda Eisenkot’un yüzde 38 ila 48 arasında destek aldığı, Netanyahu’nun desteğinin ise yüzde 35 ila 39 düzeyinde kaldığı belirtiliyor.

Bu tablo, özellikle 7 Ekim 2023’teki başarısızlıklara ilişkin sert açıklamalar yapan, bağımsız bir soruşturma komisyonu kurulmasını ve siyasi sistemin reformdan geçirilmesini isteyen Eisenkot’un ardından geniş bir seçmen kesiminin dürüstlük ve ulusal sorumluluk anlayışını öne çıkaran bir liderlik arayışına girdiğine işaret ediyor.

Netanyahu’nun Yahudileri ile çevre bölgelerin alternatifi arasındaki sosyolojik ayrışma

Seçimlerin en derin sosyolojik boyutunu, Eisenkot’un Netanyahu’nun Yahudileri olarak tanımlanan seçmen kitlesinin kalelerine girme çabası oluşturuyor. Bu kesim, tarihsel olarak Likud Partisinin temel dayanağını ve seçimlerdeki en güçlü savunma hattını oluşturan geniş bir Doğulu ve Fas kökenli Yahudi seçmen kitlesinden meydana geliyor.

dfrgty
Tel Aviv yakınlarında, Başbakan Binyamin Netanyahu ile en güçlü rakibi Gadi Eisenkot’un fotoğraflarının bulunduğu seçim afişinin altından geçen araçlar (AP)

Geleneksel olarak bu seçmenler, Aşkenaz kökenli Netanyahu’yu muhafazakâr kimliğin koruyucusu ve atalarını dışlayan laik, solcu Tel Aviv elitinden tarihsel hesap sormanın bir aracı olarak görüyor.

Eisenkot ise bu kesime farklı bir Doğulu liderlik modeli sunuyor. Eski Genelkurmay Başkanı olmasının sağladığı güvenlik alanındaki itibarı ve istifa ettiği savaş kabinesindeki güçlü varlığı, çevre bölgelerden gelen mütevazı aile geçmişiyle birleştiriyor.

Eisenkot’un seçim kampanyası, Celile ve Necef bölgelerinde hayal kırıklığı yaşayan Doğulu seçmenleri açıkça hedef alıyor. Kampanya, bu seçmenlere sıkı güvenlik politikalarını savunan, ancak geleneksel ulusal değerleri de koruyan bir alternatif sunuyor. Bu yaklaşım, Likud’un en önemli seçmen kaynağını doğrudan tehdit ediyor.

Etnik ayrışma: Aşkenazlar ile Mizrahiler arasındaki mücadele ne anlama geliyor?

Seçim mücadelesinin boyutlarını anlamak için İsrail toplumundaki en derin sosyal ayrışmayı, Aşkenaz Yahudileri ile Mizrahi, yani Doğulu Yahudiler arasındaki yapısal bölünmeyi incelemek gerekiyor.

Aşkenazlar, kökenleri Batı ve Doğu Avrupa’ya uzanan Yahudilerden oluşuyor. İsrail’i kuran ve tarihsel olarak yönetim, ekonomi ve ordu üzerinde hâkimiyet kuran laik elitin önemli bölümünü oluşturuyorlar. Büyük çoğunlukları Tel Aviv gibi varlıklı kentlerde yaşıyor.

azs
Gadi Eisenkot (İsrail medyası)

Mizrahiler ise başta Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri olmak üzere bu bölgelerden İsrail’e göç eden Yahudileri kapsıyor. Bunların arasında kalabalık Fas kökenli topluluk da bulunuyor. Mizrahiler, 1950’lerde yaygın ayrımcılık ve dışlanmayla karşılaştı. Uzak çevre yerleşimlerine yerleştirilmeleri, kuşaklar boyunca aktarılan sınıfsal mağduriyet duygusunun oluşmasına yol açtı.

Bu kültürel ve ekonomik farklılıklar sonucunda İsrail’deki oy verme davranışı, kimlik eksenli bir siyasi saflaşmaya dönüştü. Aşkenaz seçmenler laik ve kültürel eğilimleri doğrultusunda muhalefetteki merkez ve sol partilere yönelirken Doğulu Yahudiler, muhafazakâr seçmen kitlesinin güçlü bir bölümünü oluşturuyor. Bu kesim, Avrupa kökenli kurucu elitlere karşı siyasi bir tepkinin de etkisiyle onlarca yıldır sağa, Likud’a ve Netanyahu’ya iktidar desteği sağlıyor.

Mayınlı alanlar ve Arap partileriyle ittifak çıkmazı

Güçlü kişiliğine ve anketlerdeki dikkat çekici yükselişine rağmen eski generalin başbakanlık hedefi, Netanyahu’ya yakın çevreler ile Şas gibi dinî ve aşırı sağcı partilerin şekillendirdiği karmaşık ittifak sistemiyle karşı karşıya.

Sağ blokun medya mekanizması, Eisenkot’un liderliğindeki muhalefetin yapısal zayıflığına odaklanıyor. Anketler, Eisenkot’un temsil ettiği bloğa yaklaşık 55 sandalye öngörüyor. Bu sayı, hükümet kurmak için gereken 61 sandalyelik çoğunluğun altında kalıyor. Dolayısıyla Eisenkot’un, Mansur Abbas liderliğindeki Birleşik Arap Listesi gibi Arap ağırlıklı partilerin desteğine veya bu partilerin sağlayacağı dış desteğe ihtiyaç duymadan iktidara gelmesi mümkün görünmüyor.

sdcfghy
İsrail ordusunun eski genelkurmay başkanları, soldan sağa Aviv Kochavi, Gadi Eisenkot, Gabi Aşkenazi ve Benny Gantz, Hadar Goldin’in cenaze töreninde (Arşiv – AP)

Kamuoyu araştırmalarında Yahudi seçmenlerin yaklaşık yüzde 70’inin Arap oylarına dayanan bir koalisyon hükümetine karşı çıktığı görülüyor.

Bu nedenle bugün asıl tartışma, “Faslı generalin” liderlik kapasitesinden çok, toplumsal ayrışmanın tuzağına düşmeden koalisyon kurma çıkmazını aşıp aşamayacağı üzerinde yoğunlaşıyor.


Trump: Kasım ayına kadar Cumhuriyetçileri desteklemek için 400 milyon dolardan fazla harcamış olacağım

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da düzenlenen bir toplantıda konuşurken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da düzenlenen bir toplantıda konuşurken (Reuters)
TT

Trump: Kasım ayına kadar Cumhuriyetçileri desteklemek için 400 milyon dolardan fazla harcamış olacağım

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da düzenlenen bir toplantıda konuşurken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da düzenlenen bir toplantıda konuşurken (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerine kadar Cumhuriyetçi adayları desteklemek için 400 milyon dolardan fazla harcama yapılacağını belirtti.

Trump, Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda, “Reklamlara, seçmenlerle doğrudan ve dolaylı iletişime, yüz yüze ve çevrim içi seçim mitinglerine, miting alanlarına, seçmenleri oy kullanmaya teşvik eden programlara, seçimlerin dürüstlüğünü sağlamaya ve diğer faaliyetlere şimdiden 300 milyon dolardan fazla harcadım” ifadelerini kullandı.

Trump’ın açıklaması, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in salı günü yaptığı değerlendirmelerin ardından geldi. Bessent, Demokratların Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde etmesi durumunda bile Trump yönetiminin politikalarını durdurmak için fazla bir şey yapamayacaklarını söyledi.

Kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlere iki hafta kala bir televizyon programına katılan Bessent, “Atılabilecek adımların son derece sınırlı olduğunu düşünüyorum” dedi.

Bessent, Demokratların Trump’ın dünyanın dört bir yanından ithal edilen ürünlere geniş kapsamlı gümrük vergileri uygulamasına karşı çıkmasına atıfta bulunarak, “Gümrük tarifeleri konusunda çok güçlü yetkilerimiz var” diye konuştu.

Kongre’de çoğunluk yarışı

Kongre’deki kontrolün geleceği, seçmenlerin 3 Kasım’da Temsilciler Meclisi ve Senato üyeleri ile eyalet valilerini belirlemek üzere sandık başına gitmesiyle netleşecek. Cumhuriyetçiler hâlihazırda hem Senato’da hem de Temsilciler Meclisi’nde az farkla çoğunluğu elinde bulunduruyor.

Ara seçimler, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş sırasında yaşam maliyetinin yükselmesine yönelik Trump’ın tutumunun kamuoyunda eleştirilmesi ve yakıt fiyatlarının artması nedeniyle başkanın kamuoyu desteğinin gerilediği bir dönemde yapılıyor.

Bessent ise Hazine Bakanlığı’nın İran’ı ekonomik açıdan tecrit etmeye yönelik çabalarının sonuç verdiğini savundu.