Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Yeni araştırmada iç huzurunun bedeli belirlendi

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash
TT

Yeni araştırmada iç huzurunun bedeli belirlendi

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash

Yeni bir araştırmaya göre, iç huzurunun bir bedeli var.

Talker Research adlı anket ve pazarlama firmasının 2 bin kişiyle yaptığı bir araştırmaya göre, ortalama bir ABD tüketicisi kafa rahatlığı için yılda 57 bin dolar ödemeye razı.

Anket, katılımcılara şu 5 garanti için ne kadar ödeyeceklerini sordu: Beklenmedik bir tıbbi fatura veya katkı payı çıkmaması, iş kaybı konusunda endişelenmemek, konser ve etkinlik biletlerine erişim garantisi, ihtiyaç duyulduğunda ilaçla gıda maddelerinin mevcut olması ve ulaşım hizmetlerinin hiç iptal edilmemesi.

Katılımcılar, gıda ve ilaç gibi temel ihtiyaçlara garantili erişim için yılda ortalama 21 bin dolar, işlerini kaybetme konusunda endişelenmemek içinse 19 bin 800 dolar harcamaya razıydı. Ankete katılanların ortalama maaşı yıllık 79 bin dolardı.

Anketin sonuçları, son 17 ayda karmaşık bir ekonomik ve finansal ortamda yolunu bulmaya çalışan tüketiciler için kafa rahatlığının ne kadar değerli olduğunu vurguluyor.

Tüketicilerin muhtemelen tahmin etmediği bir dizi olay, özellikle Trump yönetiminin gümrük vergileri ve İran'la savaş, günlük temel harcamaları etkiledi.

Kongre Ortak Ekonomik Komitesi'nin yakın tarihli bir raporuna göre ortalama bir ABD ailesi, gümrük vergilerinin günlük mal ve hizmetlerin fiyatlandırması üzerindeki etkisi nedeniyle Şubat 2025'ten Şubat 2026'ya kadar 1700 dolardan fazla ek ödeme yaptı.

İran'la savaş benzin fiyatlarını o kadar yükseltti ki tüketiciler son iki ayda benzin için 24 milyar dolar daha fazla ödedi.

Bu ekonomik sürprizler ve genel siyasi istikrarsızlık duygusu, tüketicileri kaygılandırıyor. Ortalama bir Amerikalının mali geleceğine dair korkusu, son 30 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

Gemstone Wellness'ın kurucusu Dr. Jenny Martin, Talker Research anketinin bir parçası olarak görüşlerini sunarken, bu durumun tüketicilerin kafa rahatlığı için yaklaşık 60 bin dolar ödemeye hazır olmalarını açıklayabileceğini söyledi.

Martin, "Ekonomik belirsizlik ve siyasi istikrarsızlıkla tanımlanan bir ortamda yaşıyoruz" dedi.

Kafa rahatlığı, psikolojik açıdan kontrol duygusuyla eşdeğer hale geldi ve bu kontrolü bulmak giderek zorlaşıyor… 'Kafa rahatlığı için ödeme yapma' fikri, güvenliği ve öngörülebilirliği sağlama, kronik tetikte olma halinden kurtulma arzusunu yansıtıyor.

Tüketiciler huzur için ödeme yapmak isteseler de ankete göre yüzde 41'i bunu istedikleri zaman gerçekleştiremediklerini itiraf etti.

Independent Türkçe


Trump'ın medya şirketi bir kez daha milyonlarca dolarlık zarar açıkladı

ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya şirketi, ilk çeyrekte 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi; bu, bir dizi kötü finansal sonucun sonuncusu (Reuters)
ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya şirketi, ilk çeyrekte 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi; bu, bir dizi kötü finansal sonucun sonuncusu (Reuters)
TT

Trump'ın medya şirketi bir kez daha milyonlarca dolarlık zarar açıkladı

ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya şirketi, ilk çeyrekte 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi; bu, bir dizi kötü finansal sonucun sonuncusu (Reuters)
ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya şirketi, ilk çeyrekte 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi; bu, bir dizi kötü finansal sonucun sonuncusu (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump'ın Truth Social platformunun ana şirketi, yılın ilk çeyreğinde 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi. Bu, geçen ay CEO'sunu değiştiren medya holdinginde şirketteki sorunların son işareti.

Finansal sonuçlara göre Trump Media and Technology Group ilk çeyrekte 871 bin doların biraz üzerinde net satış gerçekleştirdi.

Truth Social, dijital varlıklar ve yakında sunulacak tahmin piyasalarına erişim gibi alanlarda faaliyet gösteren şirket, zararları "dijital varlıklardaki gerçekleşmemiş kayıplar, rehin verilen dijital varlıklar ve öz sermaye menkul kıymetleri (368,7 milyon dolar), tahakkuk eden faiz (11,5 milyon dolar) ve hisse bazlı ücretlendirme (11,8 milyon dolar)" olarak açıkladı.

Şirket, basın bülteninde toplam varlıklarının 2,2 milyar dolar olduğunu ve art arda 4. çeyrekte pozitif işletme nakit akışı elde ettiğini vurguladı.

Cuma akşamı itibarıyla TMTG hissesi 9 doların biraz altında işlem görüyordu, yıl başından beri düşüşteydi ve hissenin 2022'deki rekor zirvesinden bu yana 10 kattan fazla değer kaybetti.

Bu çeyrek sonuçları, ailesinin çoğunluğa yakın hissesi olduğu başkanın medya şirketi için son kötü performansı gösteriyor.

Son üç yılda net zararlar hızlandı ve 2023'te 58,2 milyon dolardan 2024'te 400,9 milyon dolara ve 2025'te 712 milyon dolardan fazla bir değere ulaştı.

Geçen ay Trump Media, uzun süredir CEO olan eski Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Devin Nunes'i görevden almıştı.

Şirket, yatırımcı ilgisi yaratmak için beklenmedik iş kollarına yöneliyor.

Aralık ayında yapay zekayı beslemek için gereken enerji talebini gerekçe göstererek, nükleer füzyon şirketi TAE Technologies'le 6 milyar dolardan fazla, tamamı hisse senedi karşılığı birleşme anlaşmasına vardı; anlaşmanın 2026 ortalarında tamamlanması bekleniyor.

TAE, bu yıl bir füzyon santralinin inşaatına başlamayı ve 2031'e kadar elektrik üretmeyi planlıyor.

ilim insanları, tükettiklerinden güvenilir biçimde daha fazla enerji üreten nükleer füzyon sistemleri inşa etmeyi, bunları ticarileştirmek bir yana, henüz başaramadı.

Ekimde Trump Media, Truth Social'da tahmin piyasaları sunmaya başlayacağını açıklamıştı.

Başkanın oğlu Donald Trump Jr., mevcut iki tahmin piyasası olan Kalshi ve Polymarket'in danışmanı.

Independent Türkçe


Filistin'i Avrupa'nın vicdanını sınayan bir mesele haline getiren İspanya Başbakanı Pedro Sanchez

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Bask bölgesel seçimleri öncesinde Bilbao'da düzenlenen İspanyol Sosyalist İşçi Partisi seçim kampanyası kapanış mitinginde konuşma yaparken, 21 Nisan 2024 (AFP)
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Bask bölgesel seçimleri öncesinde Bilbao'da düzenlenen İspanyol Sosyalist İşçi Partisi seçim kampanyası kapanış mitinginde konuşma yaparken, 21 Nisan 2024 (AFP)
TT

Filistin'i Avrupa'nın vicdanını sınayan bir mesele haline getiren İspanya Başbakanı Pedro Sanchez

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Bask bölgesel seçimleri öncesinde Bilbao'da düzenlenen İspanyol Sosyalist İşçi Partisi seçim kampanyası kapanış mitinginde konuşma yaparken, 21 Nisan 2024 (AFP)
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Bask bölgesel seçimleri öncesinde Bilbao'da düzenlenen İspanyol Sosyalist İşçi Partisi seçim kampanyası kapanış mitinginde konuşma yaparken, 21 Nisan 2024 (AFP)

Stefanie Butendieck Hijerra

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, siyasi kariyerinin uzun soluklu olacağına dair sinyalleri çok az vermişti. Rakipleri onu sık sık fırsatçılıkla, stratejik pervasızlıkla ya da kırılgan ittifaklara yaslanmakla tanımladı. Buna karşın Sanchez, partisi içindeki isyanı, seçim yenilgilerini, koalisyon çalkantılarını ve İspanyol sağının durmak bilmeyen saldırılarını geride bırakarak Avrupa'nın en istikrarlı sosyal demokrat liderlerinden biri haline geldi. Sanchez’in siyasi kimliğini ideolojik saflık değil, içgüdü, uyum kapasitesi ve kırılganlığı bir güç kaynağına dönüştürme becerisi belirliyor.

İşte bu içgüdü, Sanchez'i Batı Avrupalı liderler arasında Filistin devletine en yüksek sesle sahip çıkanlardan biri konumuna taşıdı. İspanya, 28 Mayıs 2024 tarihinde Norveç ve İrlanda ile eş zamanlı olarak Filistin'i tanıdı ve bu adımı barışa katkı, uluslararası hukukun savunuculuğu ile diplomatik felcin reddi olarak sundu.

Sanchez, Filistin devletini tanıma kararının ne İsrail'i hedef aldığını ne de Hamas'ı desteklediğini vurgularken bu adımı, uygulanabilir bir iki devletli çözüme doğru atılmış somut bir adım olarak tanımladı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Filistin meselesi, Sanchez'in siyasi hesaplarında sıradan bir dış politika dosyasının çok ötesine geçti ve bunun Batı'nın tutarlılığının sınavına dönüştürdü. Açıkça ‘Avrupa, Ukrayna'yı savunmak için uluslararası hukuka başvuruyorsa Gazze söz konusu olduğunda aynı dili terk edemez’ argümanını sundu. Bu konuda 2024 yılının temmuz ayında çifte standart konusunda uyaran Sanchez, uluslararası hukukun uygulanmasının jeopolitik çıkar hesaplarına göre şekillenmemesi gerektiğini kararlılıkla savundu.

Bu tutumun daha derin kökleri var. 1972 yılında Madrid'de dünyaya gelen Sanchez, 1993 yılında İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'ne (PSOE) katıldı. Resmi biyografisi onu ekonomist, parti lideri ve 2018 yılının haziran ayından bu yana başbakan olarak tanımlıyor. Ancak asıl çarpıcı olan hikaye, kendisini sonradan tasfiye etmeye çalışan bir parti içinde nasıl yükseldiğinde yatıyor.

Sanchez, İspanya'da sosyal demokrasinin derin bir kriz yaşadığı 2014 yılında PSOE liderliğini ilk kez devraldı. Mali krizin yansımaları, kemer sıkma politikaları, yolsuzluk skandallarının zedelediği güven bunalımı ve sol kanattan Sosyalistlere rakip çıkan kemer sıkma politikaları karşıtı Podemos'un yükselişi partiyi yoruyordu.

Öte yandan onlarca yıl boyunca PSOE ile muhafazakâr Halk Partisi arasındaki rekabete dayanan İspanya'nın iki partili sistemi de çözülmeye yüz tutmuştu.

Sanchez, 2015 ve 2016 seçimlerinden tarafların hiçbirinin kesin çoğunluk elde edemeden çıkmasının ardından dönemin Başbakanı ve Halk Partisi lideri Mariano Rajoy önderliğindeki bir muhafazakâr hükümete zemin hazırlamayı reddetti. Bu tutum Sosyalist Parti liderliğinde büyük bir muhalefet doğurdu ve Sanchez 2016 yılında parti genel başkanlığından istifa etmek zorunda kaldı; siyasi sahneden çekildiği izlenimi bıraktı.

Ama o çekilmedi. Modern İspanya siyasetinin kırılma anlarından birinde Sanchez doğrudan parti üyelerine başvurdu. 2017 yılında parti liderliğini geri kazandı ve parti tabanının üst yönetime karşı başlattığı isyanın simgesi olarak geri döndü.

Bu deneyim onun siyasi üslubunu da güçlendirdi. Bu minvalde Sanchez, kendini gerici güçlere karşı demokrasinin savunucusu olarak konumlandırırken alışılmadık bir esneklikle hareket ediyor.

Öte yandan 2018 yılında Halk Partisi'ni sarsan bir yolsuzluk skandalının ardından dönemin Başbakanı Mariano Rajoy'un güvensizlik oylamasıyla hükümeti düşürüldükten sonra başbakanlık görevine geldi. Son derece dar bir parlamento tabanıyla göreve başlayan Sanchez, bu zayıflığı fırsata çevirdi ve o günden beri, başkalarını devirebilecek azınlık koalisyonları, ittifak anlaşmaları ve parlamento hesapları sayesinde iktidarda kalmaya devam ediyor.

Bu durumun daha derin kökleri var. 1972 yılında Madrid'de dünyaya gelen Sanchez, 1993 yılında İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'ne (PSOE) katıldı. Resmi biyografisi onu ekonomist, parti lideri ve 2018 yılının haziran ayından bu yana başbakan olarak tanımlıyor.

Koalisyon yoluyla sosyal demokrasi

Sanchez'in paradoksunun arkasında, bir yanda kararlı bir Avrupalı sosyal demokrat, öte yanda siyasi ayakta kalışını PSOE'nin geleneksel yörüngesinin dışındaki partilerle ittifak kurmaya zorlayan bir pragmatizm yatıyor. Hükümetleri; koalisyonun küçük ortağı İspanya Sol İttifak Partisi’nin (SUMAR) yanı sıra pek çok İspanyol seçmen tarafından şüpheyle bakılan Katalan güçleri de dahil olmak üzere bölgesel ve bağımsızlıkçı partilerin desteğine bağlıydı. 2023 yılında yeniden iktidara geldiğinde ise başarısız Katalan bağımsızlık sürecine karışanlar için tartışmalı bir af kararını beraberinde getirdi. Bu durum, anayasal ilkeyi koltuğuna tutunmak uğruna pazarlık konusu yaptığı suçlamalarını beraberinde getirdi. Böylece ‘Sanchezcilik’ hem bir ideoloji hem de ilerici bir söylemi taktik sabırla harmanlayan kendine özgü bir siyaset anlayışına sahip bir yöntem haline geldi.

fbg
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, yeniden başbakan seçilmesinin ardından Madrid'deki La Zarzuela Kraliyet Sarayı'nda düzenlenen yemin töreninde İspanya Kralı VI. Felipe ile birlikte, 17 Kasım 2023 (AFP)

Sanchez'in ideolojisi, parçalanma çağına uyum sağlamış bir Avrupa sosyal demokrasisi olarak tanımlanabilir. Sosyal refah, çalışma hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, yeşil dönüşüm, Avrupa entegrasyonu ve daha etkin bir devlet rolüne inanıyor. Ancak bu, onu eski tarz bir sosyalist militan yapmıyor. Televizyon önünde kendini rahatça ifade eden, kurumların diliyle barışık, icraatçı ruha sahip bir siyasetçi.

Filistin, Avrupa için bir turnusol kâğıdı oldu

Filistin dosyası bu ideolojik yapıyla tam bir uyum içinde. İspanya'nın Filistin devletini tanıması, Sanchez'e uluslararası hukuku, savaş karşıtı kamuoyu duyarlılığını, Avrupa'nın güvenilirliğini, İspanya'nın Akdeniz kimliğini ve çok taraflı diplomasinin savunuculuğunu tek bir çatı altında buluşturma imkânı tanıdı. Aynı zamanda dış politikada Madrid'i daha temkinli davranan Batı Avrupalı güçlerden ayırt eden bir alan açtı. Sanchez bu anda İspanya'nın İrlanda ve Norveç ile eş güdüm içinde, diplomatik inançtan güç alarak öne çıkma ve başkalarına örnek olma fırsatını gördü.

Gazze'deki savaşın sürmesiyle birlikte Sanchez'in tutumu daha da sertleşti. İspanya, 2024 haziranında Güney Afrika'nın Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) Gazze'de soykırım sözleşmesinin uygulanmasına ilişkin açtığı davaya müdahil oldu. 2025'te ise Sanchez daha ileri giderek İsrail'e silah ihracatına yönelik kısıtlamaları sıkılaştırdı ve yasadışı yerleşim birimlerinden yapılan mal ithalatını yasakladı.

Kullandığı dil, Batı Avrupalı bir lider için alışılmadık ölçüde sertti. Avrupa'yı Gazze'de başarısız olmakla suçlayan Sanchez, çifte standardın Batı'nın küresel itibarını zedelediğini savundu. Bu yalnızca insani bir söylem değil, aynı zamanda jeopolitik bir argümandı.

Sanchez'e göre Avrupa, Küresel Güney'den Ukrayna'da uluslararası normları savunmasını talep edemez, aksi takdirde Filistin meselesinde seçici davranıyor izlenimi verir.

Bu argüman İspanya'nın çok ötesinde yankı buluyor; özellikle Latin ABD'de, Arap dünyasında ve Afrika'nın büyük bölümünde, Batı'nın kural ve hak çağrılarını sömürgecilik, müdahalecilik ve seçici uygulama mirasının gözünden değerlendiren geniş kesimler arasında derin bir karşılık görüyor.

Gazze'deki savaşın devam etmesiyle birlikte, Sánchez'in tepkisi daha sert bir hal aldı. İspanya, Gazze'de soykırım suçunun önlenmesine ilişkin sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili olarak Güney Afrika'nın UAD’da açtığı davaya müdahil oldu.

İç siyasi hesap ve diplomatik hırs

Sanchez'in tutumunun bu denli kararlı olmasını iç siyasi dinamikler de açıklıyor. İspanya kamuoyu, kısmen ülkenin Akdeniz yönelimi ve sömürgecilik karşıtı sol geleneklerden beslenen tarihsel bir Filistin sempatisiyle şekillendi. Sanchez'in koalisyonu içinde sol kanat, İsrail'e yönelik tutumun sertleştirilmesi yönünde baskı uyguladı. Bu bağlamda Filistin meselesindeki kararlı çizgi hem ideolojik hem de koalisyon açısından işlevsel bir rol üstleniyor, ilerici kimliğini pekiştiriyor ve onu İspanyol sağından belirgin biçimde ayırıyor.

rgth
PSOE’nin lideri ve 20 Aralık 2015’te yapılacak genel seçimlerin adayı Pedro Sanchez, Valencia'daki Fuente San Luis stadyumunda düzenlenen seçim mitinginde, 13 Aralık 2015 (AFP)

Ancak Sanchez'in Filistin politikasını yalnızca iç siyasi hesaba indirgemek dar bir okuma olur. Sanchez, dış politikayı İspanya'nın geleneksel ağırlığının ötesinde hareket edebildiği bir sahne olarak gördüğünü defalarca kez ortaya koydu. Hükümeti ülkeyi Avrupa, Latin Amerika ve Akdeniz arasında bir köprü ve çalkantının giderek arttığı bir dönemde çok taraflılığın savunucusu olarak konumlandırmaya çalıştı. Filistin meselesi ise ona İspanya'nın Avrupa mutabakatına yalnızca uymakla kalmayıp onu şekillendirmeye katkıda bulunduğunu söyleme imkânı tanıyor.

Ahlaki diplomasinin riskleri

Bu değer odaklı diplomasinin kendine özgü riskleri var. İsrail, İspanya'nın Filistin'i tanımasına ve ardından gelen adımlara sert bir tepki gösterdi. İspanyol muhafazakârlar ise Sanchez'i müttefiklerle ilişkilere zarar vermekle ve iç skandallardan dikkati dağıtmak için dış politikayı araçsallaştırmakla suçluyor. Bazı eleştirmenler de ahlaki tutarlılığın yurt dışında ilan etmenin yurt içinde uygulamaktan çok daha kolay olduğunu öne sürüyor ve kırılgan parlamento ittifakları kurumsal fırsatçılık suçlamalarını besliyor.

Bu eleştiriler gündemden düşmeyecek. Sanchez, güçlü yanlarıyla zaafiyetlerinin iç içe geçtiği, kutuplaştırıcı bir siyasi figür olmayı sürdürüyor. PSOE'yi yeniden ayağa kaldırmasını ve İspanyol sağını iktidardan uzak tutmasını sağlayan esnekliğin aynısı, koltuğunu korumak için ağır bedeller ödemeye hazır olduğu tahminlerini körüklüyor. Gazze konusundaki ahlaki özgüveni onu seçici bir öfkeyle suçlanmaya açık hale getirirken Avrupacılığı, rakiplerinin gözünde stratejik hesabı örten bir erdem söylemi olarak görünebiliyor.

İşte burada Filistin devletine ilişkin tutumunun siyasi anlamı netlik kazanıyor. Bu, Madrid'den çıkan diplomatik bir eylemden öte bir şey; Sanchez'in daha geniş kimliğini gözler önüne seriyor: Sosyal demokrat, Avrupacı, çatışmacı, ahlaki bir çerçeveye yaslanmış ve pragmatik. Filistin'i hem Ortadoğu barışıyla hem de Avrupa'nın kendine bakışıyla ilgili bir mesele haline getirdi. Sanchez için bu dosya özsel bir soruyu gündeme taşıyor: “Kurallara dayalı düzen gerçek bir ilke mi, yoksa tüketim için üretilmiş bir slogan mı?”

Pedro Sanchez, Avrupa'nın ideolojik açıdan en saf ya da en az tartışmalı lideri olmayabilir. Ancak modern Avrupa siyasetinin dönüşümlerini en çarpıcı biçimde yansıtanlardan biri haline geldi. Onun deneyimi, sosyal demokrasinin parçalandığı bir çağda koalisyon, yüzleşme, ahlaki argüman ve kurumsal esneklik aracılığıyla nasıl işlediğini gösteriyor. Filistin meselesinde bu özelliklerin tamamı bir araya geldi. Sonuç ise Filistin devletini tanımayı geç kalmış sembolik bir jesttin ötesine taşıyarak uluslararası varlığının merkezine yerleştiren bir İspanya Başbakanı oldu.