Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Disney+'tan üç bölümlük Simpsonlar sürprizi

Fotoğraf: FOX
Fotoğraf: FOX
TT

Disney+'tan üç bölümlük Simpsonlar sürprizi

Fotoğraf: FOX
Fotoğraf: FOX

Disney+, Simpsonlar'ın (The Simpsons) üç yeni bölümünün bu yaz platformda gösterime gireceğini duyurdu.

Uzun soluklu ve sevilen animasyon komedi dizisinin önceki aylarda Fox'ta tamamlanan 37. sezonu, yapımın kilometre taşı niteliğindeki 800. bölümünü de içeriyordu.

38. sezonun bu sonbaharda başlaması bekleniyor.

Bundan önceyse sadece Disney+ üzerinden yayımlanacak üç bölüm geliyor. İlki, 17 Haziran'da gösterime girecek Extreme Makeover: Homer Edition isimli iki bölümlük bir set.

Bölümün resmi tanıtım metninde şöyle yazıyor: 

Homer ve Marge'ın eğlenceli çiftler gecesi, Homer'ın sadece kapı zili kamerasını bakıcı diye koyup çocukları gözetimsiz bıraktığını Marge'ın öğrenmesiyle tepetaklak oluyor. Kusurlu kocasıyla ilgili hayal kırıklığı yaşayan çakırkeyif Marge, farklı bir Homer'a dair üç fantezi kuruyor. Özel konuk oyuncu olarak Betty Gilpin, müzik konukları olarak ise Laufey ve Tegan ve Sara yer alıyor.

sdvrvf
Disney+, Extreme Makeover: Homer Edition ve bir Black Mirror parodisi de dahil üç yeni özel Simpsonlar bölümünü duyurdu (Disney+)

Simpsley isimli bir başka bölüm ise 3 Temmuz'da yayın platformunda izleyicilerle buluşacak. Konu özetinde şu ifadeler yer alıyor: 

Beş parasız dolandırıcı Marge Bouvier, zengin budala Seymour Skinner'ı eve dönmeye ikna etmek için İtalya'ya gönderildiğinde, onun lüks yaşam tarzının cazibesine kapılıyor. Ancak işin büyük bir pürüzü var: Skinner'ın yılışık, aptal ve beleşçi misafiri Homer Simpsley. Disney+'a özel bu Simpsons noir, yalanlar, şehvet ve İtalyan liretiyle dolu.

Son olarak Yellow Mirror adlı bir Black Mirror parodisi 26 Ağustos'ta gösterime girecek. Bölümün tanıtım metninde "Arızalı bir lamba, Homer'ın gerçeklik sandığı şey hakkında yürek burkan bir gerçeği ortaya çıkarırken, yapay zeka destekli bir tablet ise Maggie'yle arkadaş olup onu kontrol ediyor. Simpson ailesi, tuhaf ve merak uyandıran iki karanlık hikaye boyunca ışığı bulmak için mücadele ediyor" diye yazıyor.

Simpsonlar'ın dizi sorumlusu Matt Selman, 2007 yapımı Simpsonlar: Sinema Filmi'nin (The Simpsons Movie) devam filminin, dizinin veda bölümü olabileceğine dair spekülasyonları önceki aylarda reddetmişti.

Selman, dizi bir gün sona ererse bunun standart bir sezon finali olmayacağı ve sadece sıradan bir bölüm gibi görüneceğinde ısrarcı.

Selman "Yaklaşık bir buçuk yıl önce dizinin finalini parodileştiren bir bölüm yaptık" demişti. 

Olası tüm dizi finali konseptlerini tek bir bölüme sığdırdık, bu da bir nevi benim 'Asla dizi finali yapmayacağız' deme şeklimdi.

The Wrap'e konuşan dizi sorumlusu, bu bölümün "her şeyi toparlama ya da sonlandırma fikirlerinin hepsiyle dalga geçtiğini" söyleyerek şöyle eklemişti: 

Dizi bir gün sona ererse bir final olmayacak; sadece ailenin yer aldığı sıradan bir bölüm olur. Muhtemelen orada burada birkaç sürpriz detay olabilir ama 'Burayı özleyeceğim' gibi bir şey yapmayacağız.

Selman, Simpsonlar'ın her hafta "değişmemesi gerektiğini" belirterek "Karakterler her hafta sıfırlanıyor. Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day) gibi ama onlar bunun farkında değil ve o kadar da sık ölmüyorlar" demişti.

Independent Türkçe


Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı

Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı
TT

Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı

Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı

Bölgesel çatışma hatlarında sahadaki ve diplomatik gelişmeler hız kazanırken, Washington ile Tahran arasında aksayan yatıştırma girişimleri Güney Lübnan’daki benzeri görülmemiş askerî tırmanışla kesişiyor.

Siyasi açıdan kritik bir dönüm noktasında, ABD Başkanı Donald Trump bugün (Cuma) “İran’la anlaşma konusunda nihai kararı bugün vereceğim” açıklamasında bulundu. Böylece ateşkesin 60 gün daha uzatılması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımına yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını öngören ön mutabakat taslağı ciddi bir sınavla karşı karşıya kaldı.

Bu diplomatik hareketlilik, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun “İsrail ordusunun Güney Lübnan’da Litani Nehri’ni geçtiğini” duyurmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Açıklama, Mercayun, Nebatiye ve Sur ilçelerini hedef alan yoğun kara ilerleyişi ile hava ve topçu bombardımanlarının eşlik ettiği tehlikeli bir saha dönüşümüne işaret ediyor.

Müzakere cephesinde ise Tahran, taslağa karşı son derece temkinli bir tavır sergiliyor. İran’ın baş müzakerecisi Muhammed Bakır Kalibaf, ülkesinin “garantilere ya da sözlere güvenmediğini”, “tek ölçütün eylemler olduğunu” vurgulayarak, karşı taraf somut bir adım atmadan Tahran’ın önceden hiçbir girişimde bulunmayacağını söyledi.

Pakistan ve Katar’dan arabulucular, Lübnan’daki çatışmaların durdurulmasını daha geniş kapsamlı bir saldırmazlık anlaşmasına dahil etmeye çalışsa da, prosedürel engeller ve Tahran’daki karar alma yetkisinin belirsizliği nihai metnin oluşturulmasını hâlâ zorlaştırıyor. Gözler, önümüzdeki saatlerde Trump’ın vereceği karara çevrilmiş durumda.

Sahada ise İsrail’in kapsamlı tırmanış tehditleri fiiliyata döküldü. İsrail güçleri yoğun ateş desteği altında ilerleyerek Mercayun’daki “Arid Dbin” bölgesinde onlarca konutu yıktıktan sonra burada kalıcı bir varlık oluşturmaya başladı.

Kara harekâtına, “Ayn Kana” beldesini kapsayan zorunlu tahliye uyarıları ile “İslami Sağlık Heyeti”ne bağlı ambulans ekiplerini hedef alan hava saldırıları eşlik etti. Maarub ve Deyr Kanun en-Nahr bölgelerine düzenlenen saldırılarda ölü ve yaralıların olduğu, yerel yerleşimlerde büyük yıkım meydana geldiği belirtildi.

Tüm bu gelişmeler, gündemdeki diplomatik çözüm ihtimallerinin giderek daralmasına yol açıyor.


Kırmızı çizginin çöküşü: Hamaney'den Maduro'ya Trump

Fotoğraf: Mark Smith
Fotoğraf: Mark Smith
TT

Kırmızı çizginin çöküşü: Hamaney'den Maduro'ya Trump

Fotoğraf: Mark Smith
Fotoğraf: Mark Smith

Akil Abbas

Yabancı liderlerin tutuklanması konusunda ciddi şüpheler olsa da, yabancı liderlerin, yetkililerin veya sıradan vatandaşların suikastlarının önlenmesi konusunda hiçbir şüphe yoktur

İkinci döneminin daha ikinci yılını tamamlamadan, ABD Başkanı Donald Trump, dikkat çekici bir cüret ve büyük bir hızla, yerleşik siyasi normları yıkmaya, bilinen kurumsal kurallara meydan okumaya, ABD'nin dış dünya ve devletleriyle ilişkisini, Amerikan devlet kurumlarının tarihsel, siyasi, hukuki ve geleneksel birikiminden ziyade, hem “ABD” hem de “dünya”nın anlamına dair başkanın kişisel anlayışına dayanarak yeniden tanımlamaya devam ediyor.

Başkanın “şoklarının” listesi uzun ve hızlı; Kanada'nın  51. eyalet olarak ABD'ye ilhakını ve Danimarka'dan kendisine bağlı Grönland'ı talep etmek, Gazze sakinlerini topraklarından göndererek burayı yabancı turistler için bir “Riviera”ya dönüştürmek, ek olarak ABD'nin tarihsel, güçlü ve sadık müttefiki olan Avrupa'yı, ABD'ye bağımlı olduğu ve onu sömürdüğü gerekçesiyle sürekli olarak ezmek.

Neyse ki, bu “şoklar” ya da en azından çoğu, siyasi veya kurumsal gerçekliğe dönüşmedi. Ancak Başkan Trump, diğer devlet başkanları ve sivil yetkilileriyle ilişkilerinde Amerikan devletinin bazı geleneklerini sarsmak gibi başka şeyleri gerçekliğe dönüştürmeyi başardı. On yıllar boyunca Amerikan politikası, bu yönde açık bir Amerikan yasal metni olmamasına rağmen, devlet başkanlarının tutuklanma ve hedef alınmaya karşı dokunulmazlığı ilkesine dayanıyordu. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri, devlet başkanlarını ve yetkililerini görevdeyken tutuklanmaktan veya ulusal mahkemelerde yargılanmaktan koruyan uluslararası hukuk geleneğini izledi.

1970'lerden bu yana birbirini takip eden Amerikan yönetimlerinin davranışlarını düzenleyen yasalar bu konuda açık olup, peş peşe yayınlanan ve ABD'nin suikastlara katılımını yasaklayan başkanlık kararnameleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır

 Bu genel kuralın tek istisnası, soykırım ve insanlığa karşı suçlar da dahil olmak üzere “savaş suçları” gibi belirli davalarda uzman uluslararası mahkemeler tarafından çıkarılan uluslararası tutuklama kararlarıdır. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) tarafından eski Sırp devlet başkanı Slobodan Milošević hakkında 1999 yılında çıkarılan tutuklama kararı buna bir örnektir. ICTY, Balkan bölgesindeki savaşlar sırasında işlenen vahşetleri yargılamak üzere BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulmuştu. Benzer bir tutuklama kararı, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin 2024 yılında Gazze savaşında savaş suçları işlediği suçlamasıyla İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için de verildi, ama ABD bu karara şiddetle karşı çıktı. Netanyahu’nun tutuklanması kararı, 1998'de kabul edilen ve 2002'de yürürlüğe giren uluslararası bir antlaşma olan Roma Statüsü ile ilgili farklı bir hukuki gerekçeye dayanıyordu. Altmıştan fazla ülke (İsrail ve ABD hariç) tarafından imzalanan bu Statü, devlet başkanlarının ve diğer yetkililerin geleneksel dokunulmazlığının, iddia edilen savaş suçlarından yargılanmalarına karşı koruma sağlamadığını öngörmektedir. Buna dayanarak Uluslararası Ceza Mahkemesi 2009 yılında eski Sudan devlet başkanı Ömer el-Beşir hakkında Darfur bölgesinde işlenen vahşetler nedeniyle tutuklama kararı vermiş, 2023 yılında da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında, Rus-Ukrayna savaşı sırasında Ukraynalı çocukların Rusya'ya zorla götürülmesindeki rolü nedeniyle bir başka tutuklama kararı almıştı.

fvf
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, ABD'nin New York şehrinin Midtown Manhattan bölgesindeki bir federal mahkemeye götürülüyor, 5 Ocak 2026 (Reuters)

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Trump'ın ikinci döneminde, ABD yönetimi, çok sayıda hukuki soruyu gündeme getiren ve yerleşik uluslararası normlara aykırı olan bir askeri operasyon ile eski Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu tutuklayarak bu geleneği bozdu. Yönetim, 2018 Venezuela seçimlerini hileyle kazandığına dair ciddi ve uluslararası düzeyde güvenilir suçlamalara dayanarak ABD’nin 2019'dan beri, Maduro'yu Venezuela devlet başkanı olarak tanımadığı gerekçesini öne sürdü. Ayrıca, Trump'ın ilk döneminde ABD Başsavcılığının, New York'taki bir federal mahkemeye Maduro hakkında uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD'ye uyuşturucu sokma ile ilgili bir suç listesi sunması da bir gerekçe olarak kullanıldı. Ne var ki bu konuda yönetimin argümanlarının geçerliliği konusunda önemli bir hukuki tartışma var.

Yabancı liderlerin tutuklanması konusunda ciddi şüpheler olsa da, yabancı liderlerin, yetkililerin veya sıradan vatandaşların suikastlarının önlenmesi konusunda hiçbir şüphe yoktur. 1970'lerden bu yana birbirini takip eden Amerikan yönetimlerinin davranışlarını düzenleyen yasalar bu konuda açık olup, peş peşe yayınlanan ve ABD'nin suikastlara katılımını yasaklayan başkanlık kararnameleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Mevcut Trump yönetimi, İran ile devam eden savaşında gerçekleştirdiği suikastlarla önemli bir Amerikan yasal ve kurumsal tarihi hiçe saymaktadır

Bu bağlamda, mevcut Trump yönetimi, İran ile devam eden çatışmasında gerçekleştirdiği suikastlarla önemli bir Amerikan yasal ve kurumsal tarihini hiçe saymaktadır. Bu önemli tarihin başlangıcı, ABD Başkanı Gerald Ford'un Şubat 1976'da “Amerika Birleşik Devletleri'nin Yabancı İstihbarat Faaliyetleri” başlıklı 11905 sayılı Başkanlık Emrini yayınlamasıdır. Watergate skandalı ve Kongre tarafından azil tehdidi sonrasında istifa etmek zorunda kalan Richard Nixon'ın ardından başkan yardımcısı olan Ford başkan olmuştu. Yaklaşık iki yıl beş ay süren kısa süreli yönetimi sırasında birçok politikası ve başkanlık emriyle, gerek Vietnam Savaşı gerekse siyasi rakiplere karşı kurumların kullanılması bağlamında olduğu gibi, Nixon yönetiminin hem içeride hem de uluslararası alanda neden olduğu kurumsal, siyasi ve hatta ahlaki zararı düzeltmeye çalıştı. Yukarıda bahsettiğimiz başkanlık emri de, siyasi suikastlara karşı önemli bir yasak içeriyor: “Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin herhangi bir çalışanının siyasi suikastta bulunması veya bunu planlaması yasaktır.”

Bu başkanlık yürütme emri, 1975 yılında Senato tarafından kurulan ve Demokrat Senatör Frank Church başkanlığındaki bir kongre soruşturma komitesinin bulguları üzerine yayınlanmıştı. Komite, çoğu güvenlik kurumları olan CIA, FBI ve NSA gibi çeşitli federal kurumların davranışlarını araştırmıştı (Temsilciler Meclisi de o dönemde Pike Komitesi adında paralel bir soruşturma komitesi kurmuştu). Komite, düzenlediği çok sayıda kongre duruşmasına (oturumuna) dayanarak yayınladığı yedi ciltlik raporunda, Nixon yönetimi de dahil olmak üzere çeşitli yönetimler boyunca bu güvenlik kurumları tarafından işlenen çok sayıda ihlal ve vahşeti belgeledi. Bunlar arasında Küba devlet başkanı Fidel Castro, Dominik Cumhuriyeti devlet başkanı Rafael Trujillo, Güney Vietnam lideri Ngo Dinh Diem ve Zaire Başbakanı Patrice Lumumba gibi yabancı liderlere yönelik suikast girişimleri de yer alıyordu.

Suikastlara izin verilmesi, ABD Savunma Bakanlığı'nın 1989 yılında silahlı çatışma bağlamında düşman askeri liderlerinin kasıtlı olarak öldürülmesinin suikast olmayacağı yönündeki yasal yorumuna dayanıyordu

1978'de Başkan Jimmy Carter, bu başkanlık emrinin kapsamını genişletti ve Başkan Ford'un yürütme emrinde yasaklanan siyasi suikastlar ile yetinmeyip, tüm suikast türlerini yasaklayan daha kapsamlı 12036 sayılı başkanlık emrini yayınladı. Tüm suikastların genel olarak yasaklanmasına ek olarak, emir, yasağın ABD hükümet kurumlarıyla iş birliği yapan ABD vatandaşı olmayan kişileri de kapsadığını vurguladı. Bu genişletilmiş suikast yasağı, Başkan Ronald Reagan tarafından 1981'de imzalanan 12333 sayılı Yürütme Emri'nde de yürürlükte kaldı. Bu emir, ABD hükümet kurumlarının çalışmalarına daha geniş ve sistematik bir çerçeve sağlayarak, istihbarat çalışmalarını koordine etmede daha etkili olmalarını sağlayarak Başkan Jimmy Carter'ın önceki başkanlık emrinin yerini aldı. Bu, sadece Kongre’nin yürüttüğü bir soruşturma üzerine yayınlanmış bir emir değil, o dönemde Batı ve Doğu blokları arasında yaşanan yoğun Soğuk Savaş'ın uzun vadeli gerçeklerine bir yanıt niteliğindeydi. Zamanla, Başkan Reagan'ın emri, özellikle suikastlara karışmaktan kaçınma konusunda, ABD istihbarat teşkilatlarının çalışmalarını on yıllarca şekillendirmede temel bir unsur haline geldi.

fvvfe
 İran'ın başkenti Tahran'da, İsrail ve Amerikan hava saldırılarında hayatını kaybeden İran Dini Lideri Ali Hamaney'in anısına düzenlenen bir anma töreni, 1 Mart 2026 (Reuters)

Bu kurumsal miras, mevcut çatışma bağlamında İranlı siyasi liderlere, aralarında Dini Lider Ali Hamaney, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani ve Dini Liderin danışmanı Kemal Harrazi'nin de bulunduğu üst düzey isimlere suikast düzenleyen ikinci Trump yönetimi altında ciddi bir gerileme yaşıyor gibi görünüyor. Aslında, bu gerilemenin Trump'ın ilk döneminde, 2022'nin başlarında, İran'ın Kudüs Gücü komutanı General Kasım Süleymani'ye Bağdat'ta suikast düzenlenmesi emri vermesiyle başladığı da iddia edilebilir. O dönemde bazı Amerikalı hukukçular bu suikastın ABD'nin suikastları yasaklayan yasasını ihlal ettiğini belirtmiş olsa da, dönemin Demokrat politikacıların çoğunun itirazı bu olası ihlale değil, 1973’te yayınlanan Savaş Yetkileri Kararı'nın kötüye kullanılmasına yönelikti. Onlar, başka bir ülkenin yüksek rütbeli bir yetkilisine suikast düzenlemek gibi, yönetimin gerekçesiz ve savaşa yol açabilecek bir provokatör eylemle bu kararı ihlal ettiğini savundular. Yönetim ise, kanıt sunmadan, düşmanın Amerikalılara karşı silahlı saldırılar düzenlemeyi amaçladığı varsayımına dayanarak, yakın bir tehlikeyi önlemeye yönelik bir proaktif öz savunma olduğunu söyleyip, suikastın haklı olduğunu savundu. Bu, yönetime göre 11 Eylül 2001'den sonra ABD'nin sürekli olarak teröristleri hedef alması gibi suikast yasağı kapsamına girmeyen bir durumdu.

dfvfdb
Porto Riko'nun Ponce kentindeki Mercedita Uluslararası Havalimanı'nda ABD Deniz Piyadelerine ait bir CH-53E Super Stallion helikopteri pistte park halinde, 1 Ocak 2026 (Reuters)

Suikastlara izin verilmesi, ABD Savunma Bakanlığı'nın 1989 yılında Reagan'ın 1981 tarihli başkanlık emrinde geçen suikast ifadesinin anlamını açıklığa kavuşturan yasal bir yorumuna dayanıyordu. Bu yorum, silahlı çatışma bağlamında düşman askeri liderlerinin kasıtlı olarak öldürülmesinin suikast olmadığını, keza Amerikalılara yönelik bir saldırıyı önlemek için önce davranıp öldürmenin “meşru öz savunma” kategorisine girdiğini belirtiyordu. Trump yönetiminin Süleymani'nin öldürülmesini haklı çıkarmasına yardımcı olan husus, hem şahsi olarak kendisinin hem de mensubu olduğu kurum olan İran Devrim Muhafızları aracılığıyla zaten ABD terör listesinde yer almasıydı. Buna rağmen yönetim, Süleymani'nin Amerikalıların hayatları için ciddi ve yakın bir tehdit oluşturduğunu kanıtlayamadı.

ABD, Hamaney suikastından bir gün önce İran ile müzakereler yürütüyordu ve yönetim, proaktif bir suikastı haklı çıkaracak Amerikan güvenliğine yönelik ciddi ve yakın bir İran tehdidinin varlığını kanıtlayamadı

İran ile devam eden savaş bağlamında, yönetim, İran Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanı olduğu gerekçesiyle Hamaney suikastını haklı çıkarmak için, tartışmalı olsa da, bir tür gerekçeye sahip. Ancak, ABD'nin operasyondan bir gün önce İran ile müzakereler yürüttüğü göz önüne alındığında, bu operasyonu önleyici savunma olarak nitelendirmek zor. Dahası yönetim, böyle bir önleyici suikastı haklı çıkaracak Amerikan güvenliğine yönelik ciddi ve yakın bir İran tehdidinin varlığını kanıtlayamadı. Önleyici savunma ve suikastların gerekliliği argümanı, bu çatışmada ABD tarafından öldürülen Laricani, Harrazi ve diğer İranlı sivil liderler düşünüldüğünde zaten geçersiz kalıyor.

dsvfr
İran'ın Tahran şehrindeki bir binada, eski Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın resminin yer aldığı bir reklam panosu, 2 Ekim 2024 (Reuters)

Bununla birlikte, ABD içinde yönetimin İslam Cumhuriyeti'ne karşı yürüttüğü savaşa yönelik itirazlar iki kampa ayrılıyor. Birincisi ve en büyük, en etkili itiraz, Demokrat politikacılar, bazı Cumhuriyetçiler ve diğerlerinden gelen, Trump yönetiminin bu savaşı kötü yönettiğine ilişkin siyasi itirazdır. Bunlara göre yönetim ne kamuoyunu hazırlamış ne de savaşın nedenleri, hedefleri ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusunda ikna edici bir açıklama yapmıştır. Buna ek olarak, Kongre ile zayıf bir istişarede bulunulmuştur ve Başkan Trump Savaş Yetkileri Kararı tarafından kendisine verilen yetkileri aşmış gibi görünmektedir. İkincisi, daha az etkili, daha elitist ve özel nitelikte olup, yönetimin eylemlerinin yasallığı, özellikle de suikastların organize edilmesi ve gerçekleştirilmesindeki açık ve doğrudan rolü etrafında dönmektedir.

Gerçekte, Başkan Trump, ABD'de medya, ekonomi, hukuk, siyaset ve hatta kişisel meseleler dahil olmak üzere birçok cephede aynı anda çok sayıda cesur ve şaşırtıcı hamlede bulundu. Bunlar göz önüne alındığında, ABD dışındaki tutuklamalar ve suikastlarla ilgili Amerikan normlarının ihlali, hem küresel olarak hem de ABD içinde alışılmış ve kabul görmüş normlardan kopabilme konusunda bir istisnaya dönüşen bir başkan karşısında, ikincil önemde bir sorun gibi görünüyor.